M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 533 (2).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'âhu bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kâne izâ de'â bede'e bi nefsihî.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek âdât-ı seniyyelerinden ve şemâil-i şerîfelerinden toplanmış rivayetleri Râmûzü'l-ehâdîs isimli kitabın son bölümünden okumaya devam ediyorum. Okuduğumuz rivayetler Râmûzü'l-ehâdîs isimli kitabın 533. sayfasında bulunuyor. Geçen hafta sayfanın başındaki üç rivayeti okumuştuk.

"Efendimiz bir kimseye dua etti mi o duanın bereketi kendisine, çocuğuna ve çocuğunun çocuğuna kadar tesir ederdi" diye okumuş bitirmiştik. Şimdi burada dördüncü rivayetten sayfanın aşağısına doğru devam edeceğiz.

İlk rivayet Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinden. Yani şu Haliç'te, surların kenarından medfun olup da üstüne sonradan Eyüp Sultan Camii yapılmış olan mübarek mihmandâr-ı peygamberî Hâlid b. Zeyd el-Ensârî hazretleri rivayet etmişler. Kendisi orada yatıyorlar, sözü burada anılıyor, Allah şefaatine nâil eylesin.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, o mübarek, dua ettikleri zaman ilk önce kendisinden başlarlardı duaya. Yani duada ilk önce kendisinin zikri ile başlarlardı."

diyor. Mesela bir vesile ile söylemiş;

Rahmetullahi aleynâ ve alâ Mûsâ.

"Allah'ın rahmeti üzerimize olsun ve Musa aleyhisselâm'ın üzerine olsun; şu şöyle şöyle yapmıştı, böyle böyle etmişti" diye başlamış söze.

Yani aleynâ demiş. Sonra iki müslüman karşılaşıp musafaha ediyorlar, ellerini sıkıyorlar. Muhabbetle birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Elleri samimiyetle birbirlerine tutulmuş, kardeşçe diyor ki;

Allahümmağfirlî ve li ehî hâzâ. "Ya Rabbi beni mağfiret eyle, şu kardeşimi de mağfiret eyle."

Yani ilk önce kendisine dua ediyor, ondan sonra karşısındaki kardeşine dua ediyor. Yani duanın şekli… Böyle yaparmış Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Kur'ân-ı Kerîm'den de buna misaller var. Bu, peygamberlerin sünneti, âdet-i seniyyeleri olmuş oluyor.

Mesela Nuh aleyhisselâm Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiğine göre nasıl dua ediyor;

Rabbi'ğfirlî ve li vâlideyye ve li men dehale beytî mü'minen ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. "Ya Rabbi sen bana mağfiret eyle." Rabbi'ğfirlî. Önce kendisini zikrediyor. "Bana mağfiret eyle." Ve li vâlideyye. "Benim ana ve babama mağfiret eyle." Ve li men dehale beytî mü'minen. "Benim şu yaptığım beytime, ibadethaneme mü'min, inanmış olarak giren kimselere…" Ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. " Ve sair ziyaretime gelemez, buraya giremez ama Allah'ın mü'min kuludur; diğer mü'min erkeklere mü'min kadınlara mağfiret eyle." diye duasında sıralamaya bakılınca görüyoruz ki;

Rabbi'ğfirlî.

diyor.

"Önce beni mağfiret eyle yâ Rabbi, ondan sonra ana babamı…" diye böyle sıralıyor.

Demek ki yakınından başlayarak, tertip üzere, şöyle çevreye doğru duasının hedefini genişletiyor.

Sonra Halîlü'r-Rahmân İbrahim aleyhisselâm nasıl dua etmişti? Gene Kur'ân-ı Kerîm'den hatırlayacağız;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve'cnübnî ve beniyye en na'bude'l-asnâm.

"Yâ Rabbi beni koru, hıfz eyle, sakla ve evlâd ü ıyâlimi, soyumu, zürriyetimi sakla. Bizi, putlara tapınmamızdan koru!"

"Allah saklasın! Öyle bir duruma bizi düşürme yâ Rabbi. Sakın ben ve soyum sopum putlara tapmasınlar. Senin vahdaniyetini kabul etmiş, anlamış, arif kimseler olarak, yalnız sana ibadet etsinler. Bu etraftaki müşriklerin, kâfirlerin tesirine kapılıp da benim soyumdan, zürriyetimden gelenler öyle şeylere tapınmasınlar!"

diye dua etmişti. İbrahim aleyhisselâm'ın da öyle duası vardı.

Başka bir âyet-i kerîmeden gene hatırlayacağız;

Rabbi'calnî mukîme's-salâti ve min zürriyyetî rabbenâ ve tekabbel du'â.

"Yâ Rabbi beni namaz kılıcı bir kimse eyle ve benim zürriyetimden gelen insanları da namaz kılıcı kimseler eyle!"

diye.

Demek ki Arapça'nın sıralanış şekli, lisan mantığı, zevki, duanın edebi, icabı; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de böylece ilk önce kendisinden duaya başlardı. Ondan sonra ötekilere geçerdi.

Boş bir eve girdiği zaman da insan nasıl selam verecek?

es-Selâmu aleynâ. "Selam bize olsun." Ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn. "Allah'ın salih kullarına olsun."

diye. Boş eve girdiği zaman…

İçinde insan varsa, muhatabı varsa, kendisinin sözünü duyan bir kimse varsa o zaman es-selâmu aleyküm diye girer ama boş bir eve girdikleri zaman…

Fe sellimû alâ enfüsiküm tahiyyeten min indillâhi mübâreketen tayyibeten.

Yani Kur'ân-ı Kerîm'de de onun öyle olması emrediliyor bir âyet-i kerîmede. Orada da önce kendisinin zikri var. Siz de o zaman dua ederken demek ki;

"Ya Rabbi beni de yakınlarımı da ana babamı da…" diye sıralamada önce kendinizi alın. Duayı öyle çevreye doğru genişletin; sevdiklerinize doğru...

Dua bahis konusu olmuşken hemen hatırlatayım ki mü'minin, mü'min kardeşine, o yokken, onun gıyabında yaptığı dua en süratle kabul olan dualardandır. Allah'ın bir ikramiyesidir bu, bir hediyesidir ki mü'min mü'min kardeşine o yokken, onun gıyabında dua ederse o duayı hemen, çok çabuk kabul ediyor.

Bu nedir? Bu ikramiye neden veriliyor?

"Kardeşinizi düşünün, onun iyiliğini isteyin, onun için dua edin" diye. Bizi teşvik var burada yani.

"Peki, ben onun için dua edeceğim, ya ben? Ya ben ne olacağım? Ben açıkta mı kalacağım?"

Hayır! Bir melek de o dua edenin başının ucunda durur da der ki:

Âmîn ve leke misluhû.

"Âmîn! Bir mislini de Allah sana versin. Ona ne istiyorsan aynısını da Allah sana versin."

diye bir melek de öyle dua eder.

Melek günahsız;

Lâ ya'sûnallâhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yü'merûn.

zümresinden bir mahluk. Yani Allah'a âsi olmayan, duası makbul olan… Meleğin duası makbuldür. Meleklerin salât ü selâmı, duası makbuldür. O melek de öyle dua eder.

Demek ki insan mahrum kalmaz. Nekesliğe, cimriliğe, ince hesaplara lüzum yok. Veyahut bezirgânlığa derler değil mi? Hani fazla tüccar zihniyetli olmaya lüzum yok.

Sen kardeşinin iyiliğini iste, senin ne olacağını Allah senden daha iyi bilir. Sana daha âlâsını ikram eder. Senin kalbin temiz olsun da sen Allah'a saygı ve sevgide, kullukta kusur etme de Allah seni mahrum bırakmaz.

Hatta bir insan elini açsa; sübhanallâh yâ Rabbi, elhamdülillah, Allahu ekber, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billlâh dese, bu cümlelerin hiç birisi dua cümlesi değil, hepsi Allah'ı senâ cümlesi.

Sübhanallâh. "Yâ Rabbi sen her türlü noksandan münezzehsin!"

Elhamdülillah. "Hamd sanadır, her türlü övgü sanadır yâ Rabbi!"

Allahu Ekber. "Sen ulular ulususun, hiçbir şeyle mukayese etmeyecek kadar ulusun, büyüksün yâ Rabbi!"

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billlâh. "Allah'tan gayrı hiç güç, kuvvet yoktur; ne dilerse O'nun dediği olur."

Her şey O'nun müsaadesiyle oluyor. Rızasıyla değil bazen ama müsaadesiyle oluyor.

Kâfir küfrünü yapıyor. Allah'ın rızası var mı; yok ama müsaadesi olmasa yapamaz. Yani serbest bırakmış; "Bakalım bu kâfircik ne yapacak?" diye serbest bırakmış. Yarın rûz-ı mahşerde onun aleyhine delil olsun; "Bak ben seni serbest bıraktım da sen öyle yapacaksın" diye ondan ne isterse yaptırtıyor. İsterse yaptırtmaz yani.

Allah istemeden bir kimse bir şey yapabilir mi; mümkün değil! Ezer geçer, mahveder, yok eder, biter!

Bir insan elini açtığı zaman Allah'ın medh ü senâsıyla, hamdiyle şükrüyle meşgul olsa da hiç duaya vakit bulamasa;

"Hay Allah, tam ben elimi açtım, sübhanallâh, elhamdülillah dedim, imam da elini yüzüne sürüverdi, dua vakti bitti dua edemedim!"

Korkma bir insan hamd ile, senâ ile, tesbih ile, tehlil ile meşgul olurken istemeye vakit bulamasa Allah isteyeceği zaman alacağından âlâsını verir ona. Daha âlâsını verir. Yani sen kul ol da sen Rabbimiz'in büyüklüğünü bil de sen O'nun karşısında hürmetkâr ol da; gerisine karışma!

Birisi elini açarmış da başka hiçbir şey demezmiş; "Sen bilirsin yâ Rabbi" dermiş. O bilirse iyi bilir. "Sen ne verirsen ver yâ Rabbi." O verirse iyi verir.

Büyüklerden bir tanesine diyorlar ki;

"Ya dua etsene, bir şey istesene, ihtiyar eylesene…"

İhtiyar etmek, "seçmek" yani, "tercih etmek".

"Şunu şöyle yap yâ Rabbi, bunu böyle yapma."

"Yok, ben hiçbir şeye karışmam. Rabbim ne yaparsa ona razıyım."

Hiçbir şey istemiyor.

"Ya ille istemek lazım, bir şey iste, bir şey ihtiyar et."

"Hiçbir şey ihtiyar etmem ama ille çok zorlarsanız bir şey ihtiyar et diye; hiçbir şeyi ihtiyar etmemeyi ihtiyar ederim."

diyor. O da bir yol...

İsterse dua eder insan, isterse teslim olur.

"Teslim olmayı tercih ederim." demiş oluyor. O da arifâne bir şey.

"Sen bilirsin. Geldim kapına, âsi, mücrim, boynu bükük, yüzü kara, eli boş…"

Teslim!

"İşte ne yaparsan yap. Diler öldür, diler koy. Hüküm, hükmündür, re'y, re'yindir. Neylersen, geldim işte kapına yâ Rabbi!"

dedin mi; o azamet sahibi, kerem sahibi Rabbimiz kendisine gelenin elini boş çevirmez. Kapısından yüzünü döndürtmez, boş çevirtmez. Kendisine teslim olanı bırakmaz. Kendisine tevekkül edene kifayet eder.

Keşke öyle olabilsek!

"İnsanlar Allah'a hakkıyla tevekkül etmeyi becerebilselerdi, kuşların yuvada beslendiği gibi Allah onları beslerdi."

diyor Peygamber Efendimiz.

Tevekkül etmesini bilmiyoruz, acele ediyoruz. Haramlara dalıyor millet.

"Kazanacağım; rızık, kazanç, para, pul…"

Dur bakalım, zaten kısmetinden fazlasını alamazsın!

Bu bir taksim işi. Allah ne kadar nasip etmişse o kadar alacaksın.

Ne acele ediyorsun? Gelecek merak etme.

Rızkuke yatlubuke kemâ tatlubuhû.

"Sen rızkını aradığın gibi, o da seni karşıdan arıyor."

Nasıl olsa bir yerde toslaşacaksınız. O bu tarafa doğru geliyor, sen o tarafa doğru gidiyorsun. Nasıl olsa bir yerde karşılaşacaksınız. O bu taraftan tırıs geçmez. Nasıl olsa çarpışacaksınız, nasıl olsa karşılaşacaksınız.

Ne telaş ediyorsun? Ne harama dalıyorsun? Ne korkuyorsun? Niye faiz yiyorsun? Niye içki satıyorsun? Niye rüşvet alıyorsun? Niye hırsızlık yapıyorsun? Niye gadrediyorsun? Niye haram mala el uzatıyorsun? Neden?

Allah'a imanının, tevekkülünün azlığından!...

Yoksa aynı şey gelecek eline. Dursa bile gelecek! Dursa bile gelecek! Allah onun o rızkını nasıl olsa gönderecek.

Nasipse gelir Hind'den, Yemen'den

Nasip değilse düşer gider çenenden.

Ağzına kadar uzatırken, hop, bir elin sarsılır; "Hay Allah, döküldü." Gelir birisi bir çarpar; "Hay Allah daha dondurmayı yalayamadan yere düştü." Hadi al yerden de ye bakalım!

Nasip değil! Nasip olmayınca yalayamazsın bile. Nasip olduğu zaman da "Nerden geliyor?" dersin.

Şimdi bizim burada yediğimiz yemekleri bir düşünsek, gelen gıdaları; kimisi Türkiye içinden geliyor, Adana'dan, Mersin'den, Tarsus'tan, Doğu Anadolu'dan, Batı Anadolu'dan, Trakya'dan gelir…

Ayçiçeği yağı oradan çıkar, zeytin buradan çıkar, portakal öbür taraftan gelir, muz memleketten gelir. Memleket dışından çıkıta muzu gelir bilmem ne… Ananası gelir, filan gider. Yani her şey her yerden geliyor.

Bulutlar, güneşler, yağmurlar, rüzgarlar; hepsi sen rızık yiyesin diye harıl harıl çalışıyor. Kâinat fabrikası harıl harıl çalışıyor. Güneş ısıtıyor. Rüzgar bulutları taşıyor, itiyor. Ihlaya ıhlaya denizlerin üzerinden nemleri topluyor. Şöyle üfüre üfüre dağların tepesinden şakır şakır yağmurları döktürüyor. Bunların hepsi dökülürse yazın bunlar susuz kalır diye kimisini kar olarak döktürtüyor Allah. Orada depo ettirtiyor. Kimisi yerin altına sindire sindire giriyor. Yerin içindeki pınarlardan, aşağılardan buz gibi sular olarak çıkıyor. Yere dökülen tohumlar bitiyor, filizleniyor. Karın altından başını çıkartıyor yemyeşil. Vahdehû lâ şerîke leh der gibi, parmağını, şehadet parmağını yukarı kaldırır gibi toprağın içinden, bakıyorsun bir filiz yükselmiş;

"Allah'tan gayrı ilah yok. Bir'dir. Şerîki, nazîri yoktur, Hallâk'tır, Rezzâk'tır işte!"

diye çıkıyor o oradan.

Bir tane dalın üzerinden yetmiş tane, yedi yüz tane bitiyor. Sen o taneleri yiyorsun. Güneş senin için çalışıyor. Yağmur senin için çalışıyor. Toprak senin için çalışıyor.

Hepsini Allah ayarlıyor. Sen, bunlardan bir tanesini Allah vermese nerede bulacaksın? Nasıl sağlayacaksın?

Trakya'da bütün tohumları ekmişler, o radyasyon olduğu zaman, Çernobil hadisesi olduğu zaman: Hiçbir tohum bitmemiş. Çürüyüvermiş. Buyur! Radyasyonun miktarı fazla olduğu zaman tohumlar bitmiyor.

Allah saklasın, Allah cezalandırmasın. Bütün dünyayı, Allah uzaydan bir radyasyona maruz bıraksa bütün tohumları kapkara buruşturuverse…

Kırıyorsun, içi boş. Buruşmuş, bozulmuş.

Hiçbir tohum bitmese ne yiyeceksin? Hiçbir ağaç büyümese ne yapacaksın? Hiçbir pınardan su çıkmasa ne yapacaksın?

O zaten senin içi için her şeyi, kâinatı ayarlamış. Yerler, gökler senin için çalışıyor. Sana bu kadar izzet etmiş;

"Bu benim akıllı kulum, beni tanır, beni bilir de bana ibadet eder."

diye. Sen de kalkıyorsun haramlara dalıyorsun. Sen veya ben.

Allah affetsin. Yani "ben", "sen" derken söz olsun diye söylüyorum. Belki siz benden daha iyisiniz. Belki ben sizden daha kusurluyum. Yani insanoğlu olarak böyle bir duygusuzluğumuz, böyle bir şaşkınlığımız var.

Allah bize insaf versin. Gerçekleri görmeyi nasip eylesin. Kendisinin Rubûbiyeti'ni, ikramını, ihsanını, cömertliğini, sehâvetini sezmeyi nasip eylesin. O'na severek, âşık olarak, gözyaşı dökerek kulluk etmeyi nasip eylesin.

Çünkü bu kadar nimetin karşısında insanın eli kolu bağlı durması mümkün değil. Deli divane olması lazım.

Mevlâ'nın delisi olması lazım herkesin ama aklı olmadığı için deli olmuyor! Bu mânada deli olmuyor.

Neden?

Duygusu eksik de ondan. Yoksa aklı olanlar ne hallere geliyorlar?... Ne makamlara eriyorlar?...

Allah bize de o güzel duygulardan bir koklam ihsan eylesin.

Kâne izâ de'â refe'a yedeyhi meseha vechehû yedeyhi.

"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dua ederken ellerini kaldırırdı ve ellerini yüzüne sürerdi."

"E biz de öyle yapıyoruz zaten."

İşte sen, Peygamber Efendimiz öyle yaptı diye dedelerimiz yapmış, yapmış da onlardan gördüğün için öyle yapıyorsun. Kaynağı bu.

Dedelerimiz senin benim gibi değildi, tembel değildi. Hayatının her şeyini İslâm'a göre ayarlamıştı.

Sen evde her şeyi hazır gördün. Muhitinde hazır gördün. Bir yabancı diyarda yetişseydin de göreydin bakalım! Yürümesini beceremezdin.

Allah hepsinden razı olsun, mekânları cennet olsun. Bize her şeyi öğretmişler, biz okumadan alim olmuşuz.

Neden?

E dedelerimizin yanında yetiştik, dizinin dibinde yetiştik. Her şeyi gördük.

Dua ederken el açıyoruz, yüzümüze sürüyoruz.

Neden?

Efendimiz el açardı da ondan.

"E Efendimiz'in öyle yaptığını ben şimdi okudum."

Olsun. Dedeler daha önceden okudular da onu tatbik ettiler de sen de oradan öğrendin! İşte şimdi de kaynağını gördün. Efendimiz böyle yaparmış.

Kâne izâ de'â ce'ale bâtıne keffeyhi ilâ vechihî.

"Dua ettiği zaman ellerinin iç yüzlerini yüzüne doğru döndürürdü. -Şöyle yani-. Öyle anlaşılıyor ki yani hem havaya hem yüzüne, hafif meyilli tutardı elini. Yüzüne doğru çevirirdi ellerini."

Kâne izâ denâ min minberihî yevme'l-cumu'ati selleme alâ men indehû mine'l-culûsi fe izâ sa'ide'l-minbere istekbelen li'n-nâsi bi vechihî sümme selleme kable en yeclise.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre;

"Cuma günü de Peygamber Efendimiz şu minbere çıkacağı zaman, minbere yaklaştı mı; o çevredeki kimselere selam verirdi. 'Selamun aleyküm' derdi, minberin çevresinde olanlara selam verirdi. Minbere gelirdi, merdivenlerinden yukarıya çıkardı, Cuma hutbesi okuyacak ya, yukarı çıkardı, yüzünü insanlara doğru dönerdi. Kıble arkada kaldı, yüzünü insanlara doğru dönerdi."

Ondan sonra da; fe izâ sa'ide'l-minbere. "Çıktığı zaman da yüzünü insanlara dönerdi."

İstekbelen li'n-nâsi bi vechihî sümme selleme kalbe en yeclise.

"Oraya oturmadan insanlara topluca es-selâmu aleyküm diye selam verirdi, yukarıda. Daha yerine oturmadan selam verirdi."

Suud'a gittiğimiz zaman filan orada görüyoruz, Cuma namazı filan kılındığı zaman. Orada hatipler çıkınca yukarıya, es-selâmu aleyküm diyorlar Cuma'da filan. Bu sünnete uyuyorlar.

Biz de uygulayabiliriz. Uygulamalıyız. Bir burada oturmuş olanlara yaklaştığı zaman "selamun aleyküm" derdi, bir de yukarıya çıktığı zaman, tâ yukarıya çıkardı, dönerdi insanlara, onlara da es-selâmu aleyküm derdi, öyle otururdu.

Niye oturuyor?

Oturacak, ezan okuyacaklar. Ondan sonra, ezan bittikten sonra hutbesine başlayacak. İşte o ezanı oturarak dinleyecek. Oturmadan evvel selam verirdi.

Selleme alâ men indehû mine'l-culûsi.

demek, cülûs burada fu'ûl vezninde mastar değildir, câlis kelimesinin cem'idir. Yani "oturanlar" demek. Cülûs, "oturanlar" demek. Ku'ûd yine "oturanlar" demek. Duhûl, "dâhil olanlar" demek. Rukka' "rükû edenler" demek. Sücûd, "secde edenler" demek.

Demek ki fu'ûl vezni, Arapça bilenler için söylüyorum, bir mastar olur fu'ûl veznindeki kelimeler, bir de ism-i fâilin cem'i de olabilir. Onu iyi bilsinler. Mesela;

"Yâ Rabbi sen bizi duhûl-i evvelîn ile cennetine dâhil eyle."

Ne demek? Buradaki "duhûl"ün mânası ne?

"Dâhil" kelimesinin ism-i fâilin cem'i. Yani;

"Cennete ilk girenlerle beraber bizi de dâhil eyle."

Yoksa "girmek" mânasına mastar değil. Yani bu fu'ûl veznini bilsinler kardeşlerimiz.

Rukkei's-sücûd ne demek? "Rükû ediciler ve secde ediciler" demek. Burada da öyle.

Selleme alâ men indehû mine'l-culûsi.

"O minberin etrafında oturan kimselere selam verirdi, minbere çıktığı zaman da yönünü insanlara dönerdi, yüzünü çevirirdi mübarek simasını, cephesini çevirirdi, sonra oturmadan evvel yine bir daha bir selam verirdi."

Kâne izâ zekera ehaden fe de'â lehû bede'e bi nefsihî.

"Bir insanı anarsa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, yani bir kimse hakkında bir şeyler söylerse." Fe de'â lehû. "Ona bir duada bulunursa…"

Yani mesela biz ne diyoruz; "Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz'in çok yakın sahabisiydi, onu malıyla canıyla, çok desteklemişti." deyip geçmiyoruz. Hz. Ebû Bekir deyince rad‎yallahu anh diyoruz, dua ediyoruz.

İmâm-ı Âzam hazretleri, çok fıkıh bilgisi, mübarek çok zeki olan bir kimseymiş, diye geçmiyoruz: İmâm-ı Âzam rahmetullahi aleyh diyoruz. Hocamızı anarken; "rahmetullahi aleyh hazretleri şöyleydi, böyleydi" diyoruz. "Çok güleç yüzlüydü, bize böyle mütebbessim bir çehreyle, lütufla, ikramla şey yapardı" filan diyoruz.

"Peygamber Efendimiz de birisini anıp da onun hakkında dua edeceği zaman, andı mı arkasından duayı ekleyeceği zaman; kendisinden başlar, Peygamberimiz kendi nefsine duadan başlar, ondan sonra ona da dua ederdi."

Bunu demin söylemiştik. Kur'ân-ı Kerîm'den böyle birtakım âyetler de okuyarak bildirmiştik. Kendisinden başladığını dualardan öğrenmiştik.

Kâne izâ zebeha'ş-şâte yekûlu; ersilû bihâ ilâ asdikâi Hadîcete.

Hz. Âişe anamız rad‎ıyallahu anhâ bildirmiş. Diyor ki;

"Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem koyun kestiği zaman derdi ki 'bunun etlerini Hatice'nin arkadaşlarına gönderin.'"

Hatice'nin arkadaşlarına… Hatice kim?

Hatice, Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz'in ilk zevcesi. Hz. Hatice anamız…

İlk defa Peygamber Efendimiz onunla evlendi. Kendisinden kaç yaş büyüktü.

Şimdi birisini birisiyle evlendirmek istiyoruz, yani biz istemiyoruz da nikâhta aracı olmak sevap diye birisine; "İşte uygun, bu dindar bir insan, bu da iyi bir insan" filan diyoruz… Hadi bu ikisi yuva kururlarsa dünyaları ve âhiretleri mâmur olur, mutlu olurlar, sevaplı işler yaparlar filan…

Yaşını beğenmez, boyunu beğenmez, gözünün rengini beğenmez, teninin şeklini beğenmez; o zaman fabrikaya ısmarla! Mühendise, teknik ressama resmini çizdir, ebadını robota, o zaman fabrikaya ısmarla, torna tezgâhından sana uygun bir tane çıkartsınlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisinden 15 yaş büyük bir kimseyle evlendi. Vefaya bak. Peygamber vefası nasıl olur bak!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Hatice vefat ettikten sonra aradan nice zaman geçiyor, bir koyun kesilince; "Bunu Hatice'nin arkadaşlarına gönderin." diyor.

Demek bir insan bir kimseyi sevdi mi; onun arkadaşlarına da riayet edecek, Peygamber Efendimiz'den öğreniyoruz.

"Ya biz hocam kendi arkadaşlarımıza bile riayet etmiyoruz. Bize kırk yıl iyilik yapan insana bile iyiliğini hiç düşünmüyoruz. Bir fırsat geçti mi elimize, bir ters bir şeyini gördük mü; hemen yırtıp parçalayıp gidiyoruz, arkadaşlığı tepip gidiyoruz, ayaklar altına alıveriyoruz."

Ama işte Peygamber Efendimiz; Allah'ın numune insanı, seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn, böyleydi. Hz. Hatice'yi hiç unutmazdı. Hatta Hz. Âişe validemiz yarı haset etmek, kıskanmak gibi bir tarzda bazen sitem ederdi. O'na vefası var Peygamber Efendimiz'in.

Her şeye vefası var. Her şeye vefası var, her huyu güzel. Vefat etmiş olan hanımını aslâ unutmazdı. Hanımının arkadaşlarını da unutmazdı. Koyundan, bak, onlara hisse gönderiyor. "Hatice'nin arkadaşlarını da unutmayın!" diye tembih ederdi ev halkına.

Güzel huylardan örnek alalım da biz de huylarımızı güzelleştirelim!

Vefalı olalım. Sâdık, has arkadaşlar olalım. Baba dostlarını, ana dostlarını, akrabamızı unutmayalım. Sıla-i rahîm, akrabayı gözetmek, ziyaret etmek ömrü arttırır. Ömrü uzar insanın. Ömrüne ömür katılır.

Eğer bir insan, vefat etmiş; babasını, ziyaret etmek istiyorsa kabrinde… Yani istemez mi mesela gitse;

"Selamün aleyküm babacığım."

Dese;

"Hoş geldin evladım."

dese, elini öpse, boynuna sarılsa filan hani, o güzel bir durumda, hoş bir halde, tamam, bak cennetlik elhamdülillah, güzel, ona öyle gitse, ziyaret etse, onun duasını alsa iltifatını alsa istemez mi! İster.

"Kabirde babasını ziyaret etmek isteyen, babasının arkadaşlarını ziyaret etsin!"

diyor Peygamber Efendimiz.Baba dostlarını unutmayacak.

"Amca sen benim babamın yakın dostuydun; selamun aleyküm, nasılsın, iyi misin bir duanı almaya geldim, ver elini öpeyim, bir isteğin var mı, bir yardımım dokunabilir mi sana, işte biz şuralardayız, şu işleri yapıyoruz, siz nasılsınız, sıhhatiniz iyi mi filan!"

Nerde böyle bir şey!

Yani böyle bir şeyi görse ihtiyarlar nasıl memnun olurlar! Dinçleşirler.

"Demek ki insanlık ölmemiş, demek daha nice müslümanlar var, daha ne kadar hayırlı insanlar, gençler var, bu gençlerin içinde de hepsi böyle zırt pırt dansçı şeyci değil ki mübarek insanlar da var…"

filan diye canına can katılır.

Unutmayın baba dostlarını ziyaret edin. Ana dostlarını ziyaret edin, hukukuna riayet edin, akrabaları ziyaret edin, kendi arkadaşlarınıza arkadaşlığı sağlam yapın. Hocamız kendi üslûbuyla, kendi telaffuzuyla ne diyor;

"Arkadaşlık pekey demekle kâimdir."

Ne demek?

Sen onun arkadaşıysan bir şey söyleyeceği zaman "peki" diyeceksin. İtiraz, itiraz…

Öyle arkadaşlık olmaz!

İki kimse birbiriyle arkadaşlık edeceği zaman öyle pek soru bile sormayacak.

Musa aleyhisselâm;

"Yâ Rabbi bana ilm-i ledünnîyi öğret."

dedi. Mânevî ilimleri istiyor yani. Esrar ilmini, mânevî, esrar, sırların ilmini öğrenmek istiyor.

"Eh pekâlâ!"

Hızır aleyhisselâm'a öğrettirecek ona.

"Hızır aleyhisselâm'la filanca yerde buluş."

diyor buluşuyorlar.

"Sana Allah'ın öğrettiği o ilm-iledünnîden bana da öğretir misin?"

diye soruyor Musa aleyhisselâm.

"Öğretirim. Ama sen bana bir şey sormayacaksın!"

diyor.

"Fazla soru sordun mu, fazla itiraz ettin mi olmaz bu iş. Esrâr-ı İlâhî çünkü bu, sormayacaksın'"

diyor.

Bir keresinde bir iş yapıyor, dayanamıyor soruyor; bir keresinde bir iş daha yapıyor, dayanamıyor soruyor. Sorunca da;

"Hani sormayacaktın?"

Üçüncüde de sorunca diyor ki;

Hâza firâkun beynî ve beynike.

"Bu aramızdaki arkadaşlığın bitmesidir."

diyor, "bitti" diyor artık.

"Üç defa sözümü dinlemedin, 'sorma' dedim; sordun, tamam, arkadaşlık burada bitiyor. Şimdi o sorduğun meselelerin cevabını vereyim."

diyor.

"O gemiyi niye deldin? Yazık değil mi, içindeki insanları boğacak mısın, niye bu gemiyi deliyorsun?"

Evet, zâhirde bir gemiyi delersen, içi su alırsa gemidekiler boğulma tehlikesiyle karşılaşabilir. Musa aleyhisselâm zâhirde dürüstlüğünden söylüyor. Ama Hızır aleyhisselâm da diyor ki;

"İleride zalim, cebbar hükümdar var, yolu kesmiş, gelen gemilere el koyuyor."

Bu bindiği gemi de, kayık da, yelkenli de salih kimselerin kayığı, kusurlu olursa el koymaz diye mahsustan deliyor sağını, solunu ki hükümdar;

"Ben böyle kusurlu gemiyi ne yapayım, bana sağlam gemi lazım!"

diyecek geçecek gidecek. İşte o "ilm-i ledünnî".

Yani işin sonunu bilen insanın tavrı başka olur, bilmeyen insanın tavrı başka olur. İlm-i ledünnîye sahip olan insanın hali başka olur, sahip olmayanın hali başka olur.

Onun için evliyâullahtan senin aklına sığmayan herhangi bir şey gördüysen, eğer evliyâullahsa; pek işlerine karışma. Açıklarsa anlarsın da yani karışırsan da işte;

Hâza firâkun beynî ve beynike.

olur. Yani; "Aramızda tamam, ahbaplık, arkadaşlık bitti, yeter artık, buradan öteye yok." mânasına bir duruma gelebilir insan. Arkadaşlıkta soru sormak yok, itiraz etmek yok, arkadaşın gönlünü üzmek yok, arkadaşını kendisine tercih edecek, "îsâr" ahlâkıyla ahlâklı olacak.

"Îsâr" ne demek?

Ve yü'sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsetün.

"Kendisinin ihtiyacı olsa bile arkadaşının ihtiyacını öne alacak, kendisi muhtaç bile olsa ilk önce onun işini görecek".

Arkadaşlık bu!

Yani Medine-i Münevvere'ye gelen muhacirleri, Medine-i Münevvere'nin kahramanları o ensar, Allah şefaatlerin nâil eylesin, nasıl bağırlarına bastılar?

Kendilerine tercih ettiler. Kendilerinden önde tuttular; "Bunlar Resûlullah'ın hemşehrileri" diye. "Yurtlarını terk etmiş gelmiş bunlar, gariban, diyâr-ı gurbette insanlar" diye…

Arkadaşlık öyle olur! İhvanlık öyle olur!

Nerde şimdi?

Yani kitaplarda var, Kur'an'da var, hadîs-i şerîfte var ama nerde?

Adam mürşidine, hocasına itiraz ediyor. Mürşidine itiraz ediyor.

"O siyasetten anlamaz."

"O zaman sen âlâ anlarsın, buyur sen yap o zaman!"

Kâne izâ reâ'l-hilâle kâle: hilâl hayrin ve rüşdin, âmentü billezî halekake, selâsen. Sümme yekûl: el-Hamdü lillâhi'llezî zehebe bi şehri kezâ ve câe bi şehri kezâ.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hilali gördüğü zaman dua ederdi."

Zaten her şeye dua ederdi, biliyoruz. Her şeye dua ederdi, her ânında Allah'ı anardı. Allah'ı zikrederdi. Allah'a iltica ederdi. Allah'a tevekkül ederdi, Allah'a dua ederdi.

Neden?

Dua ibadettir. Dua sadece bir istek değildir; aynı zamanda ibadettir. Namaz kılmak nedir; ibadettir. Oruç tutmak nedir; ibadettir. Hacca gitmek nedir; ibadettir. Kur'an okumak nedir; ibadettir. Dua etmek nedir; o da ibadettir.

Allah Allah! Ne âlâ memleket!

Tabii ne âlâ memleket! Ne sandın ya?!

İslâm en büyük nimet; yani hem dua edeceksin, Allah'tan bir şey isteyeceksin hem de istemen bile ibadet olacak.

Evet, hem istemen ibadet oluyor hem de Allah istediğini veriyor; katmerli kâr var. Allahu Teâlâ hazretleri;

Men lem yed'ullâhe gadiballâhu aleyhi.

"Kim Allah'a dua etmezse Allah ona gazap ediyor."

İsteyene değil istemeyene gazap ediyor Allah.

"Edepsiz! İstemedi benden bir şey, benim dergâhımı bilmedi, hayrın benden çıktığını anlamadı, ikramın benden geldiğini idrak etmedi, bana muhtaç olduğunun farkında değil, dangalak, benden istemiyor!"

Ona gazap eder. Bir şey geliyor ama ötekisinin haberi yok ki geliyor, yiyor, geliyor, yiyor… Yani mantıksız, akılsız, sofraya geleni yiyor.

Ele geleni yersin

Dile geleni dersin.

Ama bu Allah'tan geliyor. Allah ikram etmiş. "Nasıl göndermiş, ne yapmış?" diye şükrünü düşünmüyor.

Efendimiz her haliyle dua ederdi, hilali gördüğü zaman da dua ederdi. Nasıl dua edermiş, ne dermiş, ne buyururmuş?

Kâne izâ reâ'l-hilâle kâle. "Hilali gördüğü zaman derdi ki…" Hilâl hayrin ve rüşdin. "Hayır ve olgunluk ayı olsun bu ay… Yani bu yeni ay hayır ve doğruluk, olgunluk, kemal ayı olsun." diye söylerdi.

Şimdi hilal demek ne demek?

Ayın böyle incecik hali. İncecik haline hilal derler. Farsça bir nev kelimesini ekleyip de nev-hilal de derler. Yani "yeni hilal" demek. Neden?

Hilal iki tanedir. Hilalin bir çeşidi yeni hilaldir, bir çeşidi köhne hilaldir. Eski hilaldir.

Allah Allah!Ne zaman yeni hilal oluyor, ne zaman köhne hilal oluyor?

Akşamleyin güneş battığı zaman Batıda hilal görünürse; akşam görünen hilal yeni hilaldir. Yeni ayın işaretidir. Akşam ufuktan dönüp de o zaman ufka bakıp da güneşin battığı yerde biraz sonra incecik hilali gördün mü; orada bil ki yeni bir ay girmiş, Arabî aylardan bir yenisi girmiş demek.

Sabahleyin camiye gelirken gökyüzünde bir hilal gördün, o eski hilaldir. Neden? O yeni hilal, ertesi gün biraz daha kalın olur, daha ertesi gün biraz daha kalın olur, daha ertesi gün biraz daha kalın olur… Bir hafta olduğu zaman yarım daire şeklinde olur. On beş gün geçtiği zaman iki gün iki hafta olduğu zaman tam olur: Dolunay olur.

Şimdi bugün mesela akşam bakarsanız güneş bu taraftan batacak, Batıdan. Doğu tarafından baktınız mı güneş batarken Doğudan eğer hava berraksa dolunayı göreceksiniz. İki haftalık çünkü…

Cemaziyelâhire'nin ikinci haftası şimdi, üçüncü haftasına gireceğiz. İkinci haftası da bitiyor, ikinci haftada dolunay olur, üçüncü haftada bu dolunay gittikçe öbür tarafından küçülmeye başlar. Küçülmeye başlar, büyüyen şey gittikçe küçülmeye başlar, ilk önce küçük büyüyor, büyüyor dolunay oluyor.

Üçüncü haftada tekrar yarım olur. Bu sefer öteki yarısını görürsünüz; bu tarafta yarım olur, ondan sonra sabahleyin camiye giderken; maşaallah, pırıl pırıl, yıldızlarla beraber hilali de görürsünüz orada.

O da nedir?

Köhne hilaldir. Ayın üçüncü haftası geçti, dördüncü haftası geldi, o zaman görünüyor bu dolunaydan kırpıla kırpıla, eksile eksile bu hâle geldi köhne hilaldir.

Yeni Arabî ayların başlaması; Ramazan'ın, Şevval'in girmesi hilalle oluyor ya. Hacı kadının bir tanesi işte oturmuş; "Yâ Rabbi bana da bu hilali göster" demiş, dua etmiş. Geceleyin tehecüdde ve sairede dua etmiş, ondan sonra camdan bir bakmış; oh hilal! Hemen;

"Tamam, hilali gördüm!"

"Dur hanım dur! Hilali gördün ama bu gördüğün başka hilal, bu senin bildiğin hilal değil. Yani yeni ayı gösteren hilal bu değil.Sabahleyin görünen hilal değil, akşam güneşin battığı yerde, Batı ufkunda güneş battıktan sonra görünen hilal yeni hilaldir."

Millet bu incelikleri bilmediği için kimisi "ayı gördük" der, kimisi "görmedik" der. Kimisi "başladı" der, kimisi "başlamadı" der. Kimisi, daha ay görünmeyecek zamanda "gördük" filan diyor. Neyse ama Arabistan'da tabii hava umumiyetle berrak olduğundan hilali görmek önemli ve hilale göre zamanları Peygamber Efendimiz tayine bağlamıştır.

Arap toplumunda da o zamanki toplumda da takvim Kamerî takvimdir. Biz de hâlâ dînî takvim olarak Kamerî takvimi uygularız ama içimizden çok azı bilir. Hangi ayda olduğumuzu çok azı bilir, hangi günde olduğumuzu çok azı bilir. Hicrî yılbaşı ne zamandır; çok azı bilir. Yeni takvimi biliriz.

Senin töresel dînî takvimini de bil, ötekisini de bil! Aslında ötekisiyle gitseydin olurdu ama değiştirmişler, filan… Neyse ne! Fakat ötekisini de bil! Çünkü birçok ibadetler ona bağlı.

Mesela eyyâm-ı bîyz oruçları sevap. Yani Arabî ayının on üçünde, on dördünde, on beşinde Efendimiz oruç tutardı ve hiç bırakmazdı. Hiç bırakmamış, hep o günlerde oruç tutmuş, mehtaplı gecenin gündüzleri.

"E ne zaman tutacağız hocam, onlar ne zaman gelecek?"

Bak işte bugün tutacaktın, yarın tutacaksın, öbür gün tutacaksın, eyyâm-ı bîyz oruçları olacak.

Tam dolunay olan gecelerin gündüzlerinde oruç tutmak çok sevaptır. Bu oruçlar hilale bağlı.

"Her ayın başında, ortasında, sonunda insan oruç tutarsa bütün ayı oruç tutmuş gibi olur."

diyor Peygamber Efendimiz.

Başını, ortasını, sonunu bileceksin. Arabî hangi aylardayız onu bileceksin. Cemâziyelâhir'deyiz şimdi. Onbeş günü geçmiş, ondört, onbeş gün daha kaldı geriye, ondan sonra ne geliyor?

Recep. Şehr-i Recep geliyor.

Merhaba! Hoş geldi, sefa geldi Recep ayı!

Gelecek onbeş gün sonra. Üç aylar başlayacak. Mübarek üç aylar başlayacak, mübarek kandiller başlayacak, Regaip kandili gelecek filan.

Peygamber Efendimiz bir yeni hilali gördüğü zaman ne derdi?

"Bu yeni hilal yeni bir ayı gösteriyor, hayır hilali olsun, olgunluk, rüşd, kemal hilali olsun, bu ayın, bu hilalde görünen, yeni gelen ay bizim için hayır olsun. Bize olgunluk, iyilik getirsin."

derdi.Sonra derdi ki;

Âmentü billezî halekake. "Seni Yaratan'a inandım." derdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Hilale hitaben; "Seni Yaratan'a inandım." derdi üç defa.

Âmentü billezî halekake. Âmentü billezî halekake. Âmentü billezî halekake.

"Ey hilal seni Yaratan'a inandım!" derdi.

Nerede eski kavimlerin aya güneşe tapan cahil kavimleri! Nerede o çölün kumları arasından yegâne, inci gibi, eşsiz, emsalsiz pırlanta gibi mahrumiyet diyarında yetişmiş olan ilmin hiç olmadığı, cahiliyetin hâkim olduğu bir diyarda yetişmiş olan Efendimiz'in tavrı! O ne diyor bak?!

Eski insanlar aya güneşe tapıyorlar. Kimisi ay tanrısı, kimisi güneş tanrısı… Yeni insanlar da tapıyor.

Allah Allah nasıl tapıyor?

Japonlar "güneş"e tapıyor. Uyan, Japonlar "güneş"e tapıyor!

Hintliler ineğe tapıyor, hani o boynuzlu, "möh" diyen var ya, ona tapıyor.

Yunanlılar aşk tanrısına, şarap tanrısına, deniz tanrısına tapmışlar. O tanrılar da bir hırçın tanrı ki o onunla kavga eder, o onunla hile eder, o ona çelme takar, o onunla kavga eder, o ötekisinin aleyhine entrika yapar. Kendileri gibi.

Bazı insanlar neye tapıyor?

Şeytana tapıyor.

Bazı insanlar neye tapıyor?

Nefsine tapıyor, kendisine nefsine tapıyor. Bir benlik, bir gurur, yılbaşında hindi bile şaşırıp kalacak kabarmasına.

Efendimiz ne diyor?

"Seni Yaratan'a inandım. Sen bir gök cismisin ama seni Yaratan'a inandım."

Güneş tutulduğu zaman Peygamber Efendimiz'in oğlu İbrahim vefat etmişti. İnsanlar dediler ki; "E tabii Peygamber Efendimiz'in oğlu vefat edince güneş bile yas tutuyor, bak tutuldu." diye sözler söylediler. Bu iki hadise arasında ilgi kurmaya çalıştılar. Efendimiz hutbe irad etti, dedi ki;

"Hayır, ay ve güneş Allah'ın varlığına delalet eden iki delildir. Yarattığıdır Allah'ın. Gökleri, bak güneşle süslemiş, ayla, yıldızlarla süslemiş. Semadaki varlıklar Allah'ın emriyle hareket eder. Dünyadaki bir insanın doğmasıyla ölmesiyle ilgileri yoktur."

dedi. Görüyor musun? Bilimsel zihniyeti görüyor musun?

Ne zaman?

1400 yıl önce.

Şimdiki aptal adamlar da diyorlar ki; "Çöl kanunu!"

Sen kurban ol çölün kumlarına, kurban ol tozlarına, kurban ol…

"Çöl kanunu, çöl bedevîsi…"

diyor. Öyle bedevî ama emsali gelmemiş Allah'ın sevgili kulu. Makâm-ı Mahmâd'un sahibi. İnsanların; insin cinnin eşrefi. Eşref-i mahlukât. Allah fikir versin, Allah nur versin, nur vermeyince tabii her şeyi ters, baş aşağı, tepetaklak görüyor.

Adam tek yönlü yola tersten girmiş, radyodan anons veriliyor; "Dikkat dikkat, beş numaralı karayolundan seyahat eden vasıtalar gözlerinizi açın, dikkat edin, bir araba yola yanlış girdi, ters istikamette gidiyor." filan diye anons veriyor. O da radyosu açık dinliyor; "Ne bir arabası ya! Bütün arabalar ters geliyor." diyor. Yani kendisinin ters girdiğini düşünmüyor da; "Bütün arabalar ters gidiyor, ne bir arabası!" diyor. Bu adamlar öyle işte.

Bu hilalle ilgili duaları çoktur Peygamber Efendimiz'in. Sonra ne derdi üç defa;"Seni Yaratan Allah'a inandım, onu Rab edindim, sen O'nun mahlukusun." diye söylerdi Efendimiz. Niye söylerdi; "İnsanlar aya, güneşe tapmasınlar." diye.

Ay ve güneş iki tane gök cismi, ne var işte! Kaç tane gökte yıldızlar, aylar, güneşler var nice nice... O zaman astronomi bilmiyordu, üniversite de okumadı, mühendis değildi Peygamber Efendimiz ama bak böyle diyordu işte. Sonra ne derdi. Derdi ki;

el-Hamdü lillâhi'llezî zehebe bi şehri kezâ ve câe bi şehri kezâ.

"Geçmiş filanca ayı götüren, bu hilalle başlayan yeni ayı getiren Allah'a hamd olsun."

Hilal göründü mü yeni ay başlıyor. Yeni bir ayın başlangıcı ilk görünen hilal, o çok incedir, kıl gibidir, gayet ince bir şeydir.

Geçen sene Ramazan'ın başlangıcında Avustralya'daydım bendeniz. Ayın durumunu inceliyorduk. Dolunay oldu, dörtte bir ay haline düştü, quartermoon dedikleri o hâle geldi… Sonra sabahları görmeye başladık; gittikçe inceliyor, gittikçe güneşin doğduğu yere yaklaşıyor filan. Sabahları onları inceliyoruz, inceliyoruz, nihayet görünmez oldu. Çünkü güneş ile dünya ile aynı hizaya geldiğinden görünmez, içtima hali denilen… Ondan sonra akşam tarafında, akşam ufkunda seyrediyoruz. Melbourne şehrinde böyle bir tepeden aşağıyı seyrediyoruz, bir cami cemaatiyiz.

"Hadi gidelim, hilali seyredelim, sevaptır." dedim. Çünkü ibadetin zamanı belli olacak, ibadetin zamanı içinde gayret sarf etmek de sevap. İbadet gibi sevap… "Hadi gidelim" dedim, arabalara atladık, bir yüksek tepeden ufku seyrediyoruz. Kaç tane insanız; bir tanesi dedi ki;

"Keşke dürbünümü getirseydim." filan. Aradık taradık, o kadar insan nerdeyse göremiyorduk. Bir tanesi nihayet;

"Gördüm!"

dedi.

"Deme ya, nerede?"

Hepimiz bakıyoruz yine göremiyoruz.

"Bak, işte şu ağacın yanında şu direk var ya, o direğin üstünde, şu yukarıya doğru bak…"

Hakikatten oraya çok dikkatli bir şekilde baktık; tâ başkası gördükten sonra, nihayet ben de gördüm. Ben de gördüm, o da gördü, o da gördü…

Yani ilk hilal böyle zor görünür. İkinci hilal bir misli daha kalınlaşır, daha kolay görünür. Yedi günde eklene eklene ne olacak; yarım ay olacak, yarım dairenin yedide biri olur. İlk başta, ikinci günü, yedide ikisi olur, üçüncü günü yedide üçü olur, dördüncü günü yedide dördü olun filan…. Gittikçe böyle kalınlaşır.

Bunları niçin söylüyorum?

Ramazan hilalini bilin. Recep hilalini öğrenmekten başlayın. Şaban hilalini gözleyin, Ramazan hilalini gözleyin, bilin. Çünkü her Ramazan geldiği zaman bir patırtı kopar. Her bayram geldiği zaman Ramazan, Şevval geldiği, bittiği zaman bir patırtı kopar.

"İşte hilal Suudi Arabistan'da görülmüş de görülmemiş de, bilmem filanca başlamış da falanca başlamamış da…"

Sen otuzuncu günü oruç tutarsın, adam senin karşına gelir, su şişesini almış, karşında lıkır lıkır içer.

"İç! Şimdi Ramazan bitti, bayram geldi, iç bunu; çünkü bayram günü oruç tutmak haram!"

der. Sana zorlu orucu bozdurtur.

Peki, sen hilali gördün mü?

"E görmüşler."

Kim, nerede görmüş?

Bazen rivayet çıkıyor; "İzmir'den filanca hoca görmüş." diyorlar. Biz de takip ediyoruz, gidiyoruz, ben İzmir'e telefon açıyorum.

"Aman hocam işini gücünü bırak falanca hocaya git, ona rivayet ediliyor, yani o görmüş diye söyleniyor."

Görmüş mü?

"Hayır görmedim."

Yani onun mişli mişli sözleriyle olmaz bu iş. Yani bir kalabalık; görecek, "gördüm" filan diyecek. Suudi Arabistan'dakiler görmüşler, orası şeriatla idare edildiği için o doğrudur.

Ben Suudi Arabistan'a gittiğimde incelediğim zaman orada da her zaman doğru çıkmıyor. O da bir problem. Onun için sen kendi memleketinde inceleyeceksin. Kendin güzelce incelersin, inceleyemiyorsun incelemiş olanlara tâbi olursun. Orada da başka havalar esiyor. Görünmesi mümkün olmayan zamanda, Cidde Üniversitesi'nde astronomi profesörü arkadaşımız var; gülüyor, "Hilali görmüşler." deyince gülüyor.

"Hilal nerede; yok ki görünsün…"

diyor. "Göründü" diye radyo ilan ediyor. Görünmez.

Onları bilelim. Kendimiz gözlemeye alışalım. Hazır hilalle ilgili bir vakit fırsat karşımıza çıkınca bu izahatı verdim.

Ben de bir yerde, görüldüğü zaman kaç yere telefon ediyorum. Geçen sene Avustralya'dan Türkiye'ye de telefon ettim, Almanya'ya da telefon ettim. "Biz filanca gün gördük" filan diye bildirdim. Görünmeyeceği zaman da yine telefon ediyorum. Münih'e telefon ediyorum; "Bakın görünmesi mümkün değil, görüldü diyorlar ama yanlış, dikkat edin." filan diyorum. Onun için bu önemli bir şeydir. Siz de bu konuda bilgi sahibi olun.

Kâne izâ zehebe'l-mezhebe eb'ade.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gidilecek bir yere gittiği zaman çok uzaklaşırdı."

Ne demek; "Gidilecek bir yere gittiği zaman?"

Buna "kinaye", "edeb-i kelâm" derler. Yani gidilecek bir yere gittiği zaman; "def-i hâcet için, bir ihtiyacını görmek için" demek. Ama kibarlığımızdan, terbiyemizden, edebimizden biz dobra dobra söylemeyiz.

Yani affedersiniz, mesela bizim bir albay vardı;

"Hadi teşâşüre gidecekler gitsin."

derdi. Yedek subay okulundayken. Namazında bir albaydı, babayiğit bir albaydı. İyi bir insandı, sağsa Allah sağlık versin. Kulakları çınlasın.

Millet de bilmiyor. O biraz eski, yaşlı olduğu için Arapça tefâ'ul vezninde böyle fiiller var, onun gibi; "Teşâşüre gidecek olan hadi gitsin" derdi. "Talim bitti, serbest, yani küçük abdestini görecek olan görsün." filan mânasına söylerdi. Millet de bu "teşâşür ne demek" diye birbirine bakınırdı. Tabii biz yadırgamazdık, anlardık da.

Ama biz ne diyoruz; daha kibar söylüyoruz. "Abdest bozmaya gitti diyoruz." Yani "Abdestliyken insan namaz kılıyor, o abdesti bozmaya gitti" diyoruz. Veyahut "ayak yoluna gitti" diyoruz, mesela söylemiyoruz. Helâya gitti bile… "Helâ" ne demek; "boşluk" demek. Yani "tenha yere gitti" diyoruz. Ama şimdi helâ, alenî gibi kaba saba gibi geliyor. "Yüznumara, lavabo" diyoruz mesela bir evde. "Müsaade ederseniz ben elimi yıkayacağım" diye kalkıp gidiyorsun. Çünkü öteki türlü söylesen kibar olmayacak diye. Burada da rivayette ne söylemiş; "Gideceği yere gittiği zaman Peygamber Efendimiz uzaklaşırdı. Çok uzaklaşırdı, böyle yakında şey yapmazdı.

E bazıları ne yapıyor?

Bazıları bu işe hiç dikkat etmiyor. Etmiyor ama kabir azabı görür. Kabirde azap görür. Öyle sakınmazsa, örtünmezse, avret mahallerini göstermekten kaçınmazsa kabirde azap bundan görülür. Kabir azabı görme nedenlerinden bir tanesi de odur.

Sonra ayakta olmaz! Kendisi çömelecek, bir mânianın arka tarafına geçecek ki "sıçrayıp üzerine gelmesin" diye. Hani sahrada olduğu zaman bu iş.

Ama yüznumarada ise; yüznumarada da dikkat edecek. O pisuar denilen yerlerde mesela üstüne sıçrayabilir. Yukarıdan su akıyor o sıçrayabilir, sıçrantı elbisesini necis yapar. Necis yaptığı zaman namaz olmaz. Yani miktarı, belli miktardan fazla olduğu zaman, o zaman namazı da olmaz.

"E ben güzel abdest aldım, çok da güzel namaz kıldım."

Ama elbisen kirliydi.

Ve siyâbeke fetahhir. "Elbiseni de temizle!" diye emir olduğundan elbisen kirli olunca olmaz.

Bu küçük abdeste dikkat etmiyorlar, büyük abdeste dikkat etmiyorlar. Ayakta yapıyorlar. Kadınlar dikkat etmiyor, erkekler dikkat etmiyor. Sonra bu yüznumaralar Avrupaî yüznumaralar. Bu iş için uygun olmuyor.

Yüznumaranın taşının çok önemi var. Hatta benim hatırıma geliyor, mühendisleri çağırıp tarif edeyim. "Şu tarzda taş yapın bu tarzda yapmayın." diyeyim. Çünkü öyle taş var ki oturma durumunda küçük abdestini yaptığın zaman üstüne başına sıçratır. Öyle taş var ki hiç gelmez. Ona dikkat etmek lazım.

Bak Süleymaniye'nin, bu Şehzâdebaşı'nın eski ecdadımızın camilerindeki yüznumaralara bakın. Hiç; ne tıkanır, ne kapanır, ne sıçrar ne bir şey olur... Bilmiyorum oralarda hiç abdest almak nasip oldu mu? Gidin; bir kere öyle yapmış ki asırlarca hiç tıkanmıyor. Altına büyük bir kanal yapmış, üstüne taşı yarık tarzında yapmış, hiç bir yere çarpıp da pislik sıçramaz.

Çok dikkat edeceksiniz. Sonra yüznumara taşlarının mesela oturulduğu zaman kıbleye dönük olmaması, kıbleye arkasının dönük olmaması lazım; bunlara dikkat etmek lazım. Bunlara itina edin. Sonra insan abdestini yaptığı zaman sonuna kadar beklemesi lazım, küçük damlaların da kesilmesi lazım; yıkaması veya silmesi ve kurulaması lazım…

Bunları yapmadığı takdirde ilk başta; "Tamam, benim abdestim bitti" der kalkar, merdivenlerden çıkar. Tam şadırvana otururken o borularda kalanlar dışarıya çıkar, iç çamaşırını bile ıslatır. Çünkü bu borular dümdüz değildir. Nasıl böyle yüznumaraların altında bir "S" vardır, eğri şey vardır. İnsanın vücudunda da Allah bunu böyle bir tekniğine göre hikmetle yaratmıştır. O borularda kalıntılar olur. Kalıntıların olmaması için yürümek, hareket etmek, beklemek, "istibrâ" lazım. Yani ondan beri olmak, tamamen son damlayı da çıkartmak lazım; aksi takdirde abdest olmaz. Abdest olmayınca namaz olmaz. Namaz olmayınca iyi Müslümanlık olmaz, hayır olmaz, feyiz olmaz, bereket olmaz. Çok dikkat edin, temiz olun.

Sonra kullandığınız yerin temiz olması lazım. Ve temiz bırakılması lazım. Kendinizden sonra gelen kardeşinize medeniyet ikramıdır. Orayı tertemiz bırakmalısınız.

Millet, bak, ileri bir millet mi geri bir millet mi; herhangi bir yere git,yüznumarasından anlarsın. Yüznumarasından belli olur. Yazı yazarlar, resim yaparlar, adres yazarlar, telefon koyarlar. Pisletirler, kirletirler, çizerler; işte demek ki kalitesiz.

Avustralya'da mesela gördüm; insanın parası olmasıyla insan adam olmuyor. Müslümanlıkla adam oluyor. Adres yazmış. Resim yapmış, şey yapmış… Neden? İçi kötü de ondan. Dışının süslenmesi; istediğin zaman bir arabanın dışına bir boya at, sat. Ama altı çürük. Altı çürük, iki gün sonra oradan buradan boyası tekrar atacak. Orası tekrar çürüyecek. Altının sağlam olması lazım. İçinin sağlam olması lazım.

Onun için temiz olun. Temiz olalım. Dişiniz temiz olsun, tırnağınız, kıllarınız olmasın, kullandığınız yer temiz olsun, alet edevatınız, her şeyiniz temiz ve muntazam olsun.

Müslümanlık temizlik dinidir. Ve temizlik imanın yarısıdır. Temizlik imanın yarısıdır.

E bizim imanımız nasıl; gel gör!

Sokaklarımıza, evlerimize, yüznumaralarımıza, yataklarımıza, yastıklarımıza, iç çamaşırımıza, kulaklarımıza bak; anlarsın. Saçımıza bak, anlarsın. Ne kadar imanımız kuvvetli?

Tertemiz olacaksın. Her bakımdan tertemiz olacaksın.

Dedelerimiz beyaz giyerlermiş. Renkli giymeyi ayıplarlarmış. Ben bunu duyunca hayran kaldım. Koyu renk elbise giymeyi ayıplarlarmış. Neden?

"Bak temizliğe riayet edemeyecek diye; kir götürecek bir koyu renk elbise giyiyor. Ayıp, ne kadar ayıp!"

derlermiş. Tertemiz giyiliyor, yani pırıl pırıl, iddialı.

Temizlik de; "Ben tertemizim, şimdi tabii imkânlar daha da fazlalaştı." Herkesin evinde sıcak suyu, soğuk suyu vardır. Yıkanabilir, temizleyebilir. Evet, yamalı, eski olabilir; ama temiz olsun. Tertemiz olsun. Ve bu yüznumaralar… İnsanın evinde abdestini tazelemesi çok rahattır, evinde düzenini kurmuştur, belki iyi, güzel yıkama, kurulama düzeni vardır. Yoksa da olsun. Ama sokakta genel yüznumaralar var, oralar olabilir. Peki, bir yolculuktasın, başka şey yok, istasyon yok, arazidesin, o zaman uzaklaşacaksın. Bak Peygamber Efendimiz ne buyuruyor; "Bir yere gidişe, gidilecek bir yere gideceği zaman uzaklaşırdı."

Yani insanların gözünden uzaklaşacaksın, kaybolacaksın. Saklanacaksın, tesettür edeceksin görünmeyeceksin. Ondan sonra geleceksin. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz'in hiç bir şeyi görünmezdi. O şeye gittiği yere gidenler, orada bir şey görmezlerdi. Hiçbir şey görmezlerdi. Bir rivayete göre yeryüzü onu kapatırdı, yutardı. Bir rivayete göre o rivayeti düşünmezsek bile geride hiçbir iz bırakmazdı Peygamber Efendimiz.

O hususta da geriyi temiz bırakmanın da sizden sonraki kullanana temiz bırakmak da önemli oluyor. Yüznumaralara para harcayın, biraz yüznumaranız güzel olsun. Evdeki yüznumaranız güzel olsun.

Bir eve gittik Samsun'da, pırıl pırıl, aşağısını da yukarısını da bembeyaz şey yapmış, imrendim. Yüznumara güzel olsun, suyu, hortumu olsun; orada mendilleri sıra sıra olsun. Bir ailede dokuz kişi var; bir mendil orada, olmaz! Dokuz tane mendil olsun, herkes kendi mendilini yıkasın, kurulasın. Çaresine baksın bu hususta, temizliğe dikkat edin. Oranın itinalı, güzel olmasına dikkat edin!

Kâne izâ reâ'l-matara kale: Allâhümme sayyiben nâfi'an.

Hz. Âişe validemizden. Buhâri rivayet eylemiş.

"Peygamber Efendimiz yağmuru gördüğü zaman, yağmur yağıyor o durumu gördüğü zaman, el açar, dua eder derdi ki; 'Yâ Rabbi faydalı bir yağmur gönder. Bu yağmuru faydalı fakat birçok zararı olmayan bir yağmur, yani sabeben demek, bardaktan boşanırcasına çok yağsın ama çünkü çölün ihtiyacı var, toprağın şeye ihtiyacı var ama afetsiz, faydalı olsun, alıp götürmesin, meyveleri bozmasın, çiçekleri tarumar etmesin, toprakları yarmasın, seller basmasın, köprüler uçmasın, yollar tahrip olmasın. Faydalı bir yağmur olsun.'"

diye dua ederdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yağmuru gördüğü zaman.

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'in güzel âdetlerinden ibretler alıp hisseler alıp her işimizi bizim de böyle dualı, güzel yapmayı bizlere nasip eylesin. Her ânımızda Rabbimiz'in zikrinde, yâdında, şuurunda olmamızı nasip eylesin. Ömrümüzü Rabbimiz'in rızasına uygun, edepli, temiz, sâfî, hâlis, kâmil, salih bir müslüman olarak geçirmeyi nasip eylesin.

Bu ömür elbet bir gün bitecek, bittiği zaman da biteceği zaman da sevdiği bir halde sevdiği bir ibadeti işlerken, sevdiği bir kul olarak ve buyurun;

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû.

diye diye, kelime-i şehâdet getire getire şu emanetimizi vermeyi, huzuruna; sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı, cennetine Cemâli'ne ermeyi nasip eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı