M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 482.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Nahmedehû bi-cemîi mahâmidih. Lehü'l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu teâla aleyhi ve sellem ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kal:

Lâ ukûbete fevka aşri darabâtin illâ fî haddin min hudûdi'llâhi.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun. Allah hem dünyada hem âhirette hayırlara erdirip iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadislerinden bir demet okuyup feyz almak üzere toplandık. Rabbimiz niyetlerimiz halis eylesin. Peygamber Efendimiz'in şefaatine cümlemizi nâil eylesin.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzu'l-ehâdîs kitabının 482. sayfasında yer almaktadır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Lâ ukûbete fevka aşri darabâtin illâ fî haddin min hudûdi'llâh. "On kırbaç veya sopa darbesinden başka, fazla, daha ziyade cezalandırmak yoktur. Ancak Allah'ın tayin etmiş olduğu tazir ve şer'î hadler, cezalar müstesna."

Alenen içki içene meydanda şu kadar sopa vurulur ki ibret-i âlem olsun; bir daha bu aklı elden giderici kötü işe girişmesin. Zina yapan bekarlar; "İbret-i âlem olsun." diye şu kadar cezalandırılır.

"Hırsızlık yapan şöyle olur, falanca böyle olur." diye şeriatin tarif etmiş olduğu cezalar var. Bunlara hadd-i şer'î derler. "Şeriatin tayin etmiş olduğu ceza."

Bunların dışında; "Tedip etmek maksadıyla verilen cezalar on vuruştan daha fazla olamaz." buyuruyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Lâ fakra eşeddü mine'l-cehli ve lâ ğınâ a'vedü mine'l-akli ve lâ ibâdete ke't-tefekkür.

Hz. Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş. İkinci hadîs-i şerîfe geçtik. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki;

Lâ fakra eşeddü mine'l-cehl. "Cahillikten daha fena, cahillikten daha şiddetli bir fakirlik tasavvur edilemez. En büyük fakirlik, cahilliktir."

Cahillik gibi fakirlik yoktur. Diğerleri ehven kalır, cahillik en fenasıdır.

Lâ ğınâ a'vedü mine'l-akl. "İnsana akıldan daha çok fayda sağlayan bir başka zenginlik düşünülemez. Akılılık insanın en büyük sermayesidir, en büyük zenginliğidir." Ve lâ ibâdete ke't-tefekkür. "Tefekkür gibi de bir ibadet yoktur."

"En üstün ibadet tefekkürdür." mânasına geliyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bu hadîs-i şerîfte dinimizin akla, ilme, tefekküre ne kadar önem verdiğini; ümmeti cahillikten, gafletten ne kadar uyandırmaya çalıştığını apaşikâr görüyoruz.

Peygamber Efendimiz hiçbir zenginliği akılla bir tutmuyor. "En büyük zenginlik akıldır." diyor.

Hiçbir ibadeti tefekkürle eşit tutmuyor. "En üstün ibadet, tefekkür ibadetidir, düşünme ibadetidir." diyor.

Eğer böyle bir söz İslâm dininden başka dinlere sahip insanların elindeki kitaplarında yazılı bir malzeme olsaydı; kıyamet koparırlardı, ne propagandalar ne reklamlar yaparlardı. "Bak, bizim dinimiz ne kadar akla önem veriyor, ne kadar mantığa önem veriyor." diye.

Muhterem kardeşlerim!

Tefekkür niye ibadet olsun?

"Tefekkür niye ibadetlerin en üstünü olsun?" diye düşünebilir insan.

Bak, Ramazan gelecek, sabahtan akşama aç duracağız, oruç tutacağız. İnsanın dermanı kesilir, nefes alacak hâli kalmaz, kaşını kaldırmak istemez, elini kıpırdatmak istemez. Zor bir ibadet.

Allah rızası için yemiyoruz, içmiyoruz, sıcak demiyoruz, soğuk demiyoruz. Harman vakti demiyoruz, çalışma zamanı demiyoruz. Oruç tutuyoruz; bayağı bir zorlu bir ibadet.

Veyahut yirmi rekât teravih namazı kılacağız. Zaten yatsının da sünnetleri var, vitr var. Otuz üç rekât. Allah'ın izniyle bu kadar uzun namazlar kılacağız.

Veyahut hacca gidiyoruz; hem kesenin ağzını açıyoruz bir sürü masraf, hem bedenimiz yoruluyor bir sürü zahmet, bir sürü de üzücü hadiseler. İnsan kendi evindeki rahatı, o hac yolculuğunda bulamaz. Evi varken, evleri varken, evinde odası varken, rahatı varken orada, belki Arafat'ta sıcağın altında duracak. Müzdelife'de taşların, kumların üstünde yatacak, Mina'da itilip kakılacak, sıkıntılara uğrayacak. O kadar sıkıntıları var.

Sonra cihad. Cihad gibi bir ibadet var ki insan malını, canını, her şeyini bir tarafa bırakıyor. Allah yolunda hepsi feda olsun! Mademki Allah kendi yolunda çalışanları severmiş, mademki emretmiş, mademki cennete gidecekmişiz; "O halde öleyim, gam yemem, âhirette cennete gideceğim." diyoruz.

Niye tefekkür?

Oturduğun yerden düşünüyorsun. Hindi de düşünüyor. Hindi de başını eğmiş, düşünüyor. Durup durup düşünmenin, öbür zahmet çekme ibadetlerinden üstünlüğü nereden ileri geliyor?

Muhterem kardeşlerim!

İbadetlerin aslı da insanın terbiyesine yöneliktir. Bir kere işi oradan tutturalım. Oruç tutuyorsun.

Neden?

Le alleküm tettekûn. "Takvâ sahibi olasınız, diye."

"Nefsinize hakim olmayı öğrenesiniz, iradeniz kuvvetlensin, ahlâkınız güzel olsun." diye.

İnsanın zihniyle ilgili bir sağlam meleke kazanması için oruç tutuluyor. O bir idman, egzersiz.

"Kardeşim, senin hiç işin yok mu? Bunca kiloluk demiri takmışsın bir sopanın iki ucuna; ha babam ha babam boyuna kaldırıp indiriyorsun. Haltermiş, elindeki küçük ağırlıkmış; onu öyle çeviriyorsun, bunu böyle çeviriyorsun. Pazın şişecekmiş, kuvvetlenecekmiş, omuzun genişleyecekmiş. Niye yapıyorsun bunları?"

Bunların hepsi birer vasıta; "Vücut kuvvetlensin, zindeleşsin, sıhhatlensin, bir şeyler yapsın." diye.

İbadet de yine aklı kuvvetlendirmek için. Yine niyeti kuvvetlendirmek için. Yine ahlâkı kuvvetlendirmek için.

Demek ki bir insan oruç tuttuğu halde, gözü harama baksa, kendisine gelip sataşanla aynı seviyeye inerek kavga etse, sövene sövse, dövene vursa orucun sevabı gider. Gıybet etse orucun sevabı gider. Akşama kadar istediği kadar aç kalsın.

Demek ki ibadetin de maksadı oymuş.

Niye Allahu Teâlâ hazretleri bizi beş defa huzuruna çağırıyor?

Büyük şeref! Haftada bir, ayda bir çağırsa bile büyük şereftir.

Günde beş defa bizi huzuruna niye çağırıyor?

"Allah'a iyi bağlanmayı, Allah'ı unutmamayı öğrenelim." diye.

Sabah hatırla; işine öyle git. Öğlen hatırla; işin arasında Allah'ı unutma. İkindide ticaretin arasında tekrar bir namaza gel, yine hatırla. Akşam güneş battığı zaman yine hatırla. Gece yatacağın zaman yine hatırla, hatırla. Tekrar tekrar tekrar Allah'ı hatırlamak için.

Demek ki her ibadetin zaten insanı yetiştirmede insanoğluna yönelik bir faydası varmış, bir.

İkincisi "tefekkür" denilen şey; insanın düşünmesi, taşınması iyi bir şekilde sonuçlanırsa insan kazanılmış olur. Arsız, yüzsüz, anarşist bir insan düşünse taşınsa; "Benim bu yaptığım iş yanlış, bundan sonra vazgeçeyim, tevbe edeyim, iyi insan olayım." dese.

İşte tevbe ayı Ramazan!

"Şu Ramazan'da adam olayım, ömrü boş yere geçirmişim." dese ne olur?

Bir düşünme ile bir insan yanlış bir yoldan doğru bir yola gelir. Artık bir insan da doğru yola geldi mi bütün ömrü boyunca yaptığı bütün hayırlar, o düşünceye dayanmış oluyor.

Demek ki düşünce, işin ana noktası, can damarıymış.

Çocuğun biri ötekisine demiş ki;

"Benim babam eliyle bir treni durdurabilir."

Ötekisi şaşırmış; "Nasıl durduracak treni?"

"E makinist, şöyle çekiverir, treni durdurur."

Koca treni durdurmanın yolu var.

Tefekkür de böyle. Tefekkürde de bir düğmeye basıyorsun, bir şalter çekiyorsun ama hayatın yönü değişiyor. O bakımdan başka hadîs-i şerîflerde geçiyor ki bir miktar, bir zamanlık, kısa bir zamanlık bir tefekkür bazen bir senelik ibadetten üstün olur.

Neden?

İnsanı öyle bir raya oturtur ki iyi insan olur, iyi işler yapar. O zaman birçok ibadetin kaynağı olmuş olur. Birçok şerri yapacak insan, birçok hayrı yapmaya başlar. Bakıyorsun berbat bir adam hapisten çıkıyor, ıslah olmuş. İyi insan oluyor, sakal bırakıyor, hayırların önünde koşuyor. Allah Allah, neydi ne oldu, sübhânallah!

Yuhricü'l-hayye mine'l-meyyiti. "Ölüden diri çıkarıyor."

"Şu Allah'ın hikmetine bak!" diye şaşıyoruz.

Bazen olur ki bir anlık tefekkür, bir ömre bedel olur. Bir insanı değiştirir, kurtarır. Sonra, ibadetlerdeki sevaplar da insanın derinliği, şuuru nispetindedir.

Namaz kıldın. Kaç rekât kıldın?

"Vallahi farkında değilim, galiba dört kıldım!"

Farkında değil. Aklı bakkalda, kasapta, yarın yapacağı işte veyahut nakışta, halının deseninde, duvarda veyahut yandaki adam elini şöyle tuttu, bacağını böyle yaptı. Aklı başka yerde.

Halbuki aklını namaza vermesi lazımdı.. Yemekle namaz eşit olsa, aynı zamanda hazır olsa, aklını alacağı için önce yemek yemek lazım.

Neden?

Namazda aklına yemek gelmesin.

"Karnım da acıktı, hay Allah. Şu namaz bitse de yemeğin başına otursam." derken o namazın tadı tuzu olmaz olduğu için din kitaplarımızda yazıyor ki yemekle namaz bir araya geldi mi önce yemeği yiyeceğiz ki akıl yemekte kalmasın, Allah'a güzel kulluk etsin. Allah'ın huzurundan kaçmaya bahane aramasın.

Hemen bir namaz kılayım, selam vereyim, sofranın başına. O zaman o namaz, namaz olmaz. Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok, bizim ibadete ihtiyacımız var; güzel yapacağız.

O bakımdan namazın, orucun, haccın, zekâtın, daha başka ibadetlerin şuurla yapılması çok sevap kazandırıyor; şuursuz yapılması çok zararlara uğratıyor. İşte bu şuur da "tefekkür" demektir.

O bakımdan muhterem kardeşlerim, çokça düşünelim, aklımızı kullanalım. İnsanın en büyük meziyeti aklıdır. En büyük sermayesi aklıdır.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde anlatıldığına göre Allah; "Akıl kadar aziz bir varlık yaratmadım." buyurmuş.

Koca dağ gibi bir insanın aklının dengesi bile olmasa deli olmak bir tarafa, ölçülü değil akl-ı selîm değil, dengesiz bir adamsa kıymeti kalmıyor.

Bakıyorsun ötekisi ufak tefek bir adam; "bu küçücüçük fıçıcık, içi dolu turşucuk" çok güzel bir adamdır, bunun bilgisine nihayet yoktur, çok beceriklidir, bu işi bu aldı mı götürür, yürütür. Küçüklüğüne bakmıyorsun, oturtuyorsun, adam koltuğun içinde kayboluyor ama işi yürütüyor.

O bakımdan muhterem kardeşlerim, Allah madem bize akıl vermiş, kullanmaya gayret edelim. Akıl denilen nimeti yolunda, yerinde kullanalım.

Tefekkür madem çok kıymetli ibadetmiş, düşünelim taşınalım Her işimizi düşüne taşına yapalım. Ve şu fakirliğin en fenası olan cahillikten yakayı paçayı kurtaralım.

Biz müslümanların umumi kültürümüze bakacak olursak Türkiye oldukça ileri durumda da Afrika'daki müslümanlara bakalım, Ortadoğu'daki müslümanlara bakalım. Hindistan'daki, Pakistan'daki müslümanlara bakalım.

Umumiyetle ilme bu kadar önem vermiş olan bir din ve bir zamanlar dünyanın liderliğini yapmış olan müslümanlar. Bir zamanlar iyi ileriye gitmişler de dünyanın liderliğini yapmışlar. En büyük devlet olmuşlar, söz ellerinde bulunmuş.

Fransa sözünü dinlemiş, Almanya sözünü dinlemiş. Fransa kralının hapisten kurtarılması için buradan bizim padişah mektup yazdığı zaman adamı hapisten çıkarmışlar. Sözü dinlenmiş.

Muhterem kardeşlerim!

O durumdan bu duruma nasıl düşmüşüz? Ölçüyorum biçiyorum, acı acı düşünüyorum. Yedi asır İspanya elimizdeyken, bir o kadar Balkanlar elimizdeyken, Kırım elimizdeyken, Kafkasya elimizdeyken, Orta Asya daima bizim olan ülke iken neden şu anda başkalarının elinde?

İş bir tek noktaya gidip dayanıyor. İlimde geri kalmışız! Başkaları ilerlediği sırada biz çevremize dikkat etmemişiz, içimize kapalı kalmışız. Düşmanın hareketlerini takip etmemişiz, dünyayı öğrenmemişiz. Onlar ilerlemiş, biz gelişmemişiz. Onlar âlet yapmış, biz yapmamışız. Onlar teşkilat kurmuş, biz kurmamışız.

Bu sefer onlar bizim memleketimizde teşkilatlarının uçlarını sokmaya başlamışlar. Gizli teşkilatlarla bizi birbirimize düşürmeye başlamışlar, içten fethetmeye başlamışlar; ona da tedbir almamışız.

Sonunda bir uyanmışız ama sucuk gibi salam gibi elimizden ayağımızdan yukarıya kadar sımsıkı sarmışlar. Sardıkları yerler çukur, öbür taraflar boğmuk boğmuk. Her tarafımız sarılı. Sarma gibi, dolma gibi, yaprak dolması sarması gibi sarmışlar.

Şimdi Yunanistan'a bakıyoruz, bir bela. Bulgaristan'a bakıyoruz, bir bela. Rusya'ya bakıyoruz, zebella. Amerika'dan yaka silkeriz, İngiltere'den ah ederiz, Fransa'nın bize karşı anlayışsızlığından şikâyet ederiz.

Ne istiyordun?

Herkes senin önünde elpençe divan mı duracaktı? Sen çalışacaktın, gayret edecektin, düşmanlar sana kötülük yapmak isteseler bile yapamayacaklardı. Seni çelmelemek isteseler bile gücü yetmeyecekti. "Bunlar pehlivan adamlar" diyecekti, memleket ileri gidecekti.

"Hocam ne yapalım işte, teknolojimiz..." diyebilir bazı kimseler.

Ben teknolojiden evvel mânevî bir takım güzel sıfatları kaybettiğimz kanaatindeyim.

Neden?

Camimiz temiz değil. Bu camiyi demiyorum. Camilerimiz temiz değil. Dedelerimiz bir cami yapmış.

Mesela Topkapı'da bir camiye gittik. İçeri girdik, içeride turist vardı, etrafı inceliyordu. Caminin şöhreti Avrupa'ya gitmiş. Şu tahtaların üstüne dedelerimiz kalem işleri yapmışlar, nakışlar yapmışlar, şahane, camların kenarları şahane.

Çiniler yapılmış, şaheser, dünyada emsali olmayan! Tavanı güzel, camı güzel, çinisi güzel, duvarı güzel, tahtası güzel, oyması güzel, her birisi antika.

Çinileri Ermenilere çaldırmışız. Panolar halinde pencere gibi büyük parçalar. Çalmışlar; Amerika'nın bilmem hangi müzesinde.

E sen neredeydin? Aklın neredeydi?

Çinileri çaldırmışız. Hadi hırsızdır aldatmış, ne yapalım kabahat biraz da hırsızın, hep bende değil ya? Ne yapalım çalmışlar. O güzel tahtaların üzerindeki altın yaldızlı nakışların üzerine bir insafsız el gelmiş, bir bordo renkli boya çekmiş, hepsini kapatmış.

Bu nakışı niye boyuyorsun? Dedelerimiz nakış yapmış; onlar düz boyamayı bilmezler miydi? Sanat eserini mahvetmiş; gitmiş sanat eseri. Mevcudu muhafaza edememişiz.

Dedemiz medrese bırakmış; duvarları yıkık. Cami bırakmış; kubbesi çökük. Nakış bırakmış; nakışı hadi olduğu gibi bırak, yarısı çürük yarısı sağlam dursun, turist yine anlar.

Üstüne niye boya çektin? Niye kapattın? Bir boya çekmiş, berbat etmiş gitmiş. Cinayet!

Fransızın birisi gelmiş; bir arkadaş Kabataş Lisesi'nde okurken orada Fransızca hocasıymış. O Fransız gelmiş "off" diye kürsüye çökmüş. Fransız ama Türkçe biliyor ve Kabataş Lisesi'nde de Fransızca hocalığı yapıyor. Çökmüş oraya.

"Hocam" demişler, "Hayrola ne oldu?"

"Çok çok üzgünüm, çocuklar. Bugün size ders anlatacak kadar da moralim yok. Moralim çok bozuk, çok üzgünüm." demiş.

"Ne oldu hocam?" demişler.

"Boğaziçinde bir kültür cinayeti işleniyor!"

Emirgan'da sahilde Mısır Hidivi'nin üç yüz odalı bir konağı varmış. Varmış ama şimdi yerinde yeller esiyor. O gün yıkmaya başlamışlar.

Neden?

"Belediyeye olan otuz bin lira elektrik borcunu vermedi." diye. Bu cinayet! Fransız "cinayet" diyor, ben demiyorum.

Boğaziçi'nde. Adamın malı değil; bizim kendi kültürümüz! Fransız üzülüyor; "Kültür cinayeti işleniyor, sanat cinayeti işleniyor!" diyor. O muhteşem konak sökülüyor.

Söktüren müteahhit; parayla onu söken müteahhitin oğlu bizim bir tanıdık.

Diyor ki;

"Hocam, zeminlerden seksen santim eninde yekpare tahtalar çıktı." diyor.

Bizim bildiğimiz dar kerestelerden değil. Hindistan'dan bilmem hangi ağaçlardan getirilmiş kerestelerle yapılmış muhteşem bir konak.

Her işimiz böyle. Dedelerimiz ne güzel şeyler bırakmışlar; onu bile muhafaza edememişiz. Daha da kötüleştirmişiz. Hadi onları da bırak. Sokaklarımız pis, perişan.

Yahu her evden bir hanım çıkamaz mı kapının önünü süpürsün? Herkes kapısının önünü süpürdüğü zaman muntazam olur, tertemiz olur. Sokaklarımıza bakıyoruz birisi girintili, birisi çıkıntılı, birisi önde, birisi arkada.

Dün akşam Üsküdar'da üç defa sokaklardan geri döndüm. Güzel asfalt başlıyor, giriyorum, sonunda çıkmaz sokak; yallah, geriye. Hadi oradan bir daha giriyorum, döne döne gidiyor gidiyor, hadi bakalım çıkmaz sokak.

Plan yok mu, program yok mu, insaf yok mu, sanat zevki yok mu?

Ne bileyim? Bu bizim kusurumuz işte. Kâfirle hiç alakası yok. Bizim kendi kabahatimiz var. O bakımdan ben diyorum ki bu iş geliyor, imana dayanıyor. Biz bu imanı bilmiyorduk. Unuttuk. Bu imanı bilsek akla kıymet veririz. Cehaletten kurtulmaya çalışırız. Çünkü dedelerimiz çalışmış. Çünkü Peygamber Efendimiz'in zamanından beri ilme, irfana, öğretime çok büyük önem verilmiş ve ileri de gitmişiz.

Bizim İslâm aleminde yapılmış olan saati Avrupa'ya göndermişiz, oradaki Padişah ordaki Kral Şarlman bakmış arada saatin içinden guguk diyen bir şey çıkıyor. "Bunun içinde cin var." diye saati bozmuş.

Adam geri, biz ileriymişiz o zaman. Bizim memleketler ileriymiş. Sonradan bu duruma düşmüşüz.

Neden?

Bu gösteriyor ki İslâm insanı ilerletiyor, İslâm'dan uzaklaştığı zaman insan geriliyor. Bu bizim can damarımızdır. Hayat memat meselemizdir. Biz bugün hepimiz ilme sarılırsak, cehaletten kaçınırsak, aklımızı kullanırsak, tefekkür edersek ihtilafları da hallederiz, pislikleri, çirkinlikleri de bırakırız. Çalışıp çabalar, hayırlı işler yapar, ileri gideriz.

Cami dolusu koca koca cemaatler lafa geldiği zaman Türkiye'nin şu kadarı mü'min, muvahhid, müslüman. İslâm âlemi şu kadar milyon nüfus, bu kadar milyara geldi; "şu kadar büyük ülkeler bizim" diyoruz. Bütün bunlara rağmen güzel bir şey ortaya koyamamışız. Hepiniz mesulsünüz, hepimiz mesulüz. Allah hepimize ciddi çalışmak nasip etsin.

Hepimiz şuurlu olmak, tefekkür etmek zorundayız. Aklımızı kullanmak zorundayız. İşbirliği yapmak zorundayız. Kâfirin başarısı müşterek çalışmasıdır. Kendileri birleşiyorlar, birleşik devletler kuruyorlar. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Federal Almanya bilmem ne bilmem ne.

Sonra o da yetmiyor. "Milletler arası pakt, anlaşma" vesaire diyerek, "muahedeler" diyerek yine birlikler kuruyorlar, işlerini yürütüyorlar. Biz de bir caminin içindeki cemaat anlaşamıyoruz. Bir evin içinde kardeşler uyuşamıyoruz. Mahkemelerde vakit geçiyor. Paralar avukatlara gidiyor.

Ben bunu birçok yerde gördüm. Yurt içinde yurt dışında müslümanların birbirleriyle sataşmasından, çekişmesinden, ihtilafından avukatlar kazanıyor, mahkeme harçları yatırılıyor; başka bir şey olmuyor.

O bakımdan Allah hepimize en büyük nimeti olan aklı güzel kullanmayı nasip eylesin, çok düşünmeyi nasip eylesin. İslâm için faydalı işler yapalım, Rabbimiz'in huzuruna boynu demir halkalı, elleri zincirli, kelepçeli, veballi, mesuliyetli, vazifesini yapmamış, suçlu insanlar olarak gitmeyelim.

Lâ kırâete illâ bi-tedebbürin ve lâ ibâdete illâ bi-fıkhin ve meclisü fıkhin hayrin min ibâdeti sittîne seneh.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan üçüncü hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada da bize çok yüksek, çok kaliteli, son derece modern bu zamane alimlerinin hayran kalıp duracakları güzel bir tavsiyede bulunuyor.

Bu arada size şunu söylemek isterim kardeşlerim. Bizim çok yüksek memurlarımızdan, daire başkanlarından yüksek bir şahsiyet yurt dışına gitmiş de orada yanındaki Fransız, kendisine; "Türkiye'de Müslümanlık nasıldır?" diye sormuş. O da demiş ki; "Bir şey değil!"

O alim demiş ki;

"Biz şimdi Avrupa'da düşünüyoruz, taşınıyoruz, insanlığın problemlerini çözmek için galiba en güzel sistem, İslâm nizamıymış; bu noktaya geldik."

Kendisi gayrimüslim, Fransız ama bizim şahsa böyle söylediğini bana naklettiler. Sahih bir rivayet olarak; istesem isimlerini bulup söylerim. Böyle anlattılar.

Herkes İslâm'ın kıymetini anlamış durumda ama mirasyedi müslümanlar hariç.

Onlar dedelerinden miras gelen bu İslâm'ın kaç para ettiğinden haberdar değiller. Zaten tesbihlerin, antika eşyaların kıymetini de bize -dışarıya fazla fazla fiyatlarla satıldığı için dolayısıyla- onlar öğretmiş oldular.

"Allah Allah, bu çini neymiş?"

Atardık bir kenara.

Türklerin yaptığı bir şey makbul bir şey mi olur?

Kırın, yıkın, atın! Atardık ama baktık ki çiniyi Avrupa'ya kaçırıyorlar. Anladık ki ki çok kıymetli. "Ha bu kıymetliymiş." diye para etti.

Tesbihleri bir kenara atardık. Baktık ki tesbihler para ediyor, antikacılar topluyor; kıymetini anladık.

Yazma eserleri yakmışlar. Niğde'de ilerici bir herif-i nâşerif bütün yazma eserleri toplamış, bir mağarada yakmış. Bizim profesör arkadaş da duymuş; üniversiteye geçmeden önce lise hocalığı yapıyormuş.

"Aman o mağarayı bana gösterin çocuklar!" demiş, gitmiş.

"Bir şey buldun mu bari, yanmamış bir eser buldun mu?" dedim

"Maalesef. Hepsinin dip koçanları kalmış." dedi.

Cayır cayır yakmış; cinayet ortada, izleri ortada, yakılmış.

Yakılan nedir biliyor musunuz kardeşlerim?

Her yazma eser başlı başına tek eserdir, tek varlıktır. Çünkü hattat yazıyor, altın yaldızla süslüyor, çerçeveler yapıyor. Belki o kitabın dünyada bir başka nüshası yok. Yaktığı şey belki bir hazine, belki milyonlar kıymetinde.

Niye yakıyorsun?

Bu kitabın dili yok, ağzı yok.

Abdest alsan aldın demez.

Namaz kılsan kıldın demez.

Kadı gibi haram yemez.

Şeytan bunun neresinde?

dediği gibi bu kitabın sana ne zararı oldu da bir yerine mi battı da böyle yaptın?

Yakmak istediği zaman öteki aklı başında insanlar neredeydi?

O bakımdan İslâm'ın kıymetini başkaları anlıyor, inşaallah güneş Batı'dan doğmağa başladı ışığı oradan almaya başladık, oradan görüyoruz. Şimdi onlar bize; "İslâm faydalı" demeye başladılar, bizim kulağımız delik olduğu için biz duyuyoruz. Bizimkiler tam elli yıl sonra anlayacaklar.

Neden?

Çünkü Söğütlüçeşme çayırında bir öküz otlarken tren yanından geçer, Pendik'e vardığı zaman öküz ürker. Neden? Öküz geç intikal eder de ondan.

Niye zıpladın böyle?

Tren Pendik'e vardı, şimdi mi zıplanılır?

Lâ kırâete ke't-tedebbür. "Düşüne taşına, mânasına inceleye inceleye, sindire sindire okumak gibi Kur'an okumak olmaz.

Okunursa öyle okunmalı, başka türlü kıraat olmaz.

Kur'an okuyorsun; paldır küldür, paldır küldür!

Ne dedi?

Ne bileyim ben. Zaten adam Arapça bilmiyor. Arapça bilene soruyorsun;

"Ne dedi?"

"Hocam, o kadar hızlı okudu ki düşünemedim."

Olmaz! Tedebbür ile önünü sonunu düşünerek okuyacaksın.

"Bu kelimeyi Rabbim niye kullandı; bunun mânası nedir?" diyerek, düşüne düşüne, sindire sindire okuyacaksın Kur'ân-ı Kerîm'i; tedebbür ile okuyacaksın.

Lâ kırâete. "Kıraat yoktur." İllâ bi-tedebbürin. "Ancak düşüne taşına, dikkat ede ede okumak vardır."

"Başka türlüsü kıraat sayılmaz." diyor Peygamber Efendimiz.

Pakistan'ın meşhur milli şairi İkbal Kur'an okurmuş da;

"Babam yanımdan geçerdi, bana; 'Evladım, Kur'an mı okuyorsun?' diye sorardı. 'Kur'an okuyorum baba' derdim. Yine dolanır gelirdi; 'Evladım Kur'an mı okuyorsun?' derdi. 'Kur'an okuyorum baba' derdim. Yine döner gelirdi; 'Evladım, Kur'an mı okuyorsun?' derdi. 'E Kur'an okuyorum baba' derdim.

"Kur'an'ı okunması gereken şekilde mi okuyorsun, havadan sudan mı okuyorsun?" demek istiyor.

Kur'an okuyorsan gözün başka yerde olmasın, aklın Kur'ân-ı Kerîm'de olsun, mânasını düşün.

Biz Kur'ân-ı Kerîm'i ölülerimize okuyoruz. "Hadi falancanın dedesi vefat etti; toplanın kırk bir tane Yasin-i Şerîf okuyalım.

Yasin'in mânasını bilen parmakla gösterilecek kadar azdır.

Yasin ne demek? Yasin sûresinde ne anlatılıyor? Rabbimiz bize neler öğretiyor? Yasini bir ölüye kırk bir defa okuruz, her hafta okuruz, her sabah okuruz.

Mânası ne?

Mânasını bilen yok, merak eden de yok. Alışmışız artık. Çünkü kamçılayan yok.

"Böyle okuma olmaz!" diyor Peygamber Efendimiz ama bu hadisi kaç kişi duyacak?

"Mânasını bilmeden, mânasını derin derin, düşüne düşüne, sindire sindire, yudumlaya yudumlaya hazmetmeden kıraat olmaz!" diyor.

"Madem olmazmış; ben de öyle okuyayım." diye girişmemiz lazım.

Arkadaşım Ankara'dan mektup yazmış;

"Hocam," diyor "Cemaatimize her gün birazcık birazcık Kur'ân-ı Kerîm'i anlata anlata 27. cüze geldim." diyor.

Bak, damlaya damlaya göl olur. Kur'an'ın bitmesine üç cüz kalmış. Bütün cemaat Kur'an'ı baştan sona dinledi.

Sen Kur'an'ı baştan sona hiç okudun mu?

Okumadın.

Yasin'i bilir misin?

Bilmezsin.

Namaz surelerini bilir misin?

Bilmezsin.

Sebeb-i nüzûlünü bilir misin?

Bilmezsin.

Hani Allah'ın kitabı sana hitap idi? Hani Allah sana göndermişti?

Bilmiyorsun. Çok büyük kusur bu, çok büyük kusur!

Biliyor musunuz ki Kur'ân-ı Kerîm insana şefaatçi olacak veyahutta davacı olacak.

"Yâ Rabbi! Bu kulun var ya, işte bu kulun, beni kütüphanesine hapsetti. Ömrü boyunca bir açıp okumadı." derse, şikayetçi olursa, davacı olursa insan mahvolur.

"Yâ Rabbi! Bu kulun beni okudu, benim mânamı anladı. Benim ahkâmıma uygun olarak hayatında haramlardan kaçındı, sevaplı işlere koştu." derse, şefaatçi olursa, Kur'an'ın şefaatiyle insan cennete girer.

O bakımdan Kur'an'ı tedebbür ile tefekkür ile sindire sindire okuyacağız. Bu günden itibaren bu hadisi duyduk hepimizin kronometresi çalışmaya başladı. Bundan sonra hiçbirimize mazeret olmaz.

"Esad Hoca İskenderpaşa'da söylediği zaman duymuştun, niye o zamandan sonra tedbire geçmedin?" derler size, haberiniz olsun. Çünkü her bilgi insana bir mesuliyet de getirir. Yaparsanız sevap kazanırsınız, yapmazsanız vebal yüklenirsiniz.

Kur'an'ı öğrenin. Okumasını öğrenin, mânasını öğrenin. Mânasını derinlemesine anlayın. Artık tefsir kitapları da çıktı. Birisini alır bitirirsiniz, ötekisine geçersiniz. Biz mecmualarımızda dişimizi sıktık, kârdan vazgeçtik, her aboneye gönderdik. "Allah'ın kelamını okusunlar." diye, binlerce şey gönderdik, dünyanın masrafına girdik, müessemiz yamuldu, belini doğrultamaz hâle geldi. "Varsın Kur'ân-ı Kerîm'i okusunlar." dedik.

Okumazlar! Bedava kitap oldu mu okumazsınız! Parasıyla olacak onu okur!

Günde yüz elli lira bir gazeteye verir. Çok faydalı bir başka şeye vermez. Ama tabi gazete çıplak resim koyuyor. Ondan sonra şunu koyuyor, bunu koyuyor. Orada nefse tatlı gelecek şeyler var. Oradan avlıyor.

Balık oltaya nasıl gelir?

Oltanın ucuna eti sararsın, yemi sararsın, denizin içine atarsın. O bir lokmaya karşı hırs, balığı sana getirir. Bakarsın kocaman bir palamut, yalpalaya yalpalaya geliyor.

Neden?

"Onu yutacağım." derken, ava giderken avlandı. Senin karşına geldi; işte seni de öyle nefsinden yakalıyorlar. Şeytan müslümanların canına okuyor.

Ve lâ ibâdete illâ bi-fıkhin. "İbadet yoktur, hiçbir ibadet yoktur ancak bilgi ile vardır."

Bilgisizce ibadet yoktur.

Fıkıh ne demek?

Arapça'da fıkıh; "sezgi ve anlayış" demektir.

Bilgi, sezgi, anlayış, şuur olmadan ibadet olmaz. Yat, kalk. Çocuk da yatıyor, kalkıyor; secde ederken başını şöyle çevirip arka tarafına da bakıyor. Çünkü şuursuz. Yat kalk işi değil. Şuurlu olacak, bilgili olacak. O bilgiye göre düşüne taşına yapacak. Çünkü hata eder, sevabını yok eder. Günaha girer; daha başka şeyler olur. Onun için bu sezgi olacak.

Bir şeyi bilmeye "ilim" derler. Mesela biliyorsun ki namaz kılmak farzdır; ilim. Namazın kaç rekât kılınacağını kitaptan okursun; ilim.

Ama bir bilginin çeşitli detayını sana gelen malzeme arasında, bilgi farkları arasında, birbirine çatışan birbirine karşı gelen haberler içinde doğrusunu eğrisini ayırt edip de ilmi bir sonuca varmak; adeta ilim sahasında bir mahkeme gibi çalışıp haklıyı haksızdan ayırıp; "Bu doğrudur, şu yanlıştır." demek fıkıhtır.

Demek ki fıkıh sadece bilmekten çok daha başka bir şeymiş, ileri bir adımmış.

Bir insan bir hadîs-i şerîfi duyar; "Peygamber Efendimiz böyle demiştir." der. Ama fakih, her hadisi bilir, o konuda son sözün ne olduğunu bulur, son hükmün ne olduğunu bulur.

Onun için fakihler çok daha yüksek bilginlerdir. Bir insan yarım bilgiyle fakih olamaz. Tam bilmesi lazım. Konuyu yarım bilen bir insan bir söz söyler, yanlış olur. Tam bilmesi lazım, hiç eksik tarafı kalmaması lazım.

Bizim öyle alim tanıdıklarımız, dostlarımız var maşaallah, Allah ömür versin. Kendisine bir konuyu soruyorsun, sabahlara kadar izahat veriyor. Çünkü zihni hazine gibi, her türlü bilgiyi doldurmuş.

Sorduğun şey hakkında diyor ki;

"Bu hususta Şia şöyle demiştir. Hanefî uleması böyle demiştir. Ehl-i sünnetin fikri budur. İmam Mâlik şöyle demiştir. O şu delili kullanmıştır. Ebû Hanife hazretleri ona karşılık şu itirazı ileri sürmüştür."

Fıkıh budur. O konudaki detayı bilmeye derler.

"Fıkıh olmadan ibadet olmaz." diyor Peygamber Efendimiz.

İyi bilecek. Yarım yamalak bilgiyle olmaz.

Onun için dini bilgimizi iyi öğrenelim. Nasıl olsa bir insan okusa da okumasa da bir rızık kapısı buluyor ve Allah ona rızkını gönderiyor. Çalışıyor, kazanıyor. Ama bu dini malumatı olmazsa ibadetini yapamaz. Veya ibadetini yalan yanlış yapar, kâr yerine zarara uğrar.

Onun için hepimizin öncelikle önem vererek yapacağımız çalışma; ibadetlerimizin inceliklerini öğrenmek.

"Hangi şey namazı bozar? Hangi şey orucu bozar? Orucu nasıl tutmalıdır? Ne vakitten ne vakite tutmalıdır? Hangi şeylere riayet etmelidir?" diye bilmek gerekiyor. Dini bilgilerimizi küçükten öğrenmeye, çocuklarımıza öğretmeye ve yaşamaya gayret edelim.

İlmi ilerletmenin bir yolu, bildiğini tatbik etmektir. Bildiğini tatbik etti mi ilim insanın zihnine kolay yerleşir, yeni bir bilgi de kolayca gelir. Sırf depo gibi; oku oku oku, depo et. O zaman bilgi sağlam olmaz. Tatbikatla sağlam olur.

Onun için bildiğimizi tatbik edelim.

Ve meclisü fıkhin hayrun min ibâdeti sittîne sene. "Bir fıkıh meclisi, ilim meclisi altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır."

Şöyle bir oturduk, buna "meclis" derler Meclis; "oturma, oturum" demek. Bir oturum; bir oturduk, saate bakıp duruyorum, saat dolunca konuşmamı keseceğim. Bir oturum bitecek.

Bu bir oturumluk bilgi, İslâm'ın ince fikirlerini detaylı konuşma, anlamaya çalışma, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır. Çünkü insan nasıl yapması gerektiğini öğreniyor, yanlışlarını düzeltiyor.

"Ben onun öyle olduğunu hiç bilmiyordum. Demek yanlış yapıyor muşum. Bundan sonra düzelteyim." diyor.

O bakımdan ilim meclislerine koşun. İlmi nerede bulursanız, alimi nerede bulursanız, gidin dinleyin, fırsatı kaçırmayın.

Bak dün beni duygulandıran bir hadise oldu. Adapazarı'ndaydım, iki tane Mısırlı yüksek şahıs birisi profesör, birisi bir yerin genel başkanı.

"Bizim için bir hocayı ziyaret etmek her şeyden daha kıymetlidir." demişler. Arabaya atlamışlar, İstanbul'dan Adapazarı'na beni ziyarete geldiler. Yirmi dakika kadar konuştuk, döndüler gittiler. Bir şey de yok. "Nasılsın, iyi misin, tanışalım." bilmem tatlı birkaç söz, İslâmca bir muhabbet. Ondan sonra ayrıldık.

"Ben öyle ziyaret edilecek bir insan değilim." dedim ama onlar o ziyaretten sevabı kazandılar.

O bakımdan Allah hepimizi ilim meclislerine müdavim ve muhib eylesin.

İlim meclisini sevelim. Ben bugün burada konuşuyorum, Peygamber Efendimiz'in hadislerini söylüyorum; siz de lütfediyorsunuz, geliyorsunuz. Siz olmasanız bu cami boş olsa benim de konuşmaya şevkim kalmaz.

Bir şehirden arkadaşım mektup yazmış; "Hocam, bizim toplantılar azaldı." diyor, üzülmüş.

Lâ kavle illâ bi-amelin ve lâ kavle ve la amele illâ bi-niyyetin ve lâ kavle ve lâ amele ve lâ niyyete illâ bi-isâbeti's-sünneh.

Hz. Ali Efendimiz'den bir şahane hadîs-i şerîf daha. Bugün öyle hadîs-i şerîfler geldi ki kim bilir kimin kısmetine, kimin niyetine.

Dur bakalım; "Bu İskenderpaşa'da kalabalıklar ne yapıyor?" diye gelenlere mi söz oluyor, ne oluyorsa bak Peygamber Efendimiz burada ne buyurmuş?

Diyor ki;

Lâ kavle illâ bi-amelin. "Boş sözün kıymeti yoktur. Tatbikatla olursa kıymeti vardır."

Sözün kıymeti yok. Ancak amel ederse olacak, tatbik edecek.

Bu hadîs-i şerîfi hatırlıyorum, Stuttgart'ta mı söylemiştik, orada da geçmişti.

Lâ kavle illâ bi-amelin.

Ancak tatbikat olursa sözün bir kıymeti var.

Bir adam çok güzel konuşuyor. Çok konuşuyor, lafı da güzel. Ama amel yok. O zaman kıymeti yok. İnsanları aldatır, Allah'ı aldatamaz. Dünyada menfaat sağlar, âhirette hava alır; hatta ceza alır. Çünkü lafı var, işi yok. Sadece lafta.

Mehmet Akif'in nükteli şiirleri vardır diyor ki;

İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz.

Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek

Büyük laf söyleme!

"Ben bu camiyi yaparım yıkarım, şu işi başarırım, boğazı yüzerek geçerim, yürüyerek geçerim!"

Büyük laflar!

"Bir gün içinde şu işi yaparım, bu işi yaparım!"

Kocaman kocaman laflar!

"Büyük söyleme, çok da söyleme!"

Dır dır dır,vır vır vır, konuş konuş konuş! Bazıları; "sussa da biraz kulaklarımız dinlense" der. Çok da söyleme. Geveze de olma, palavracı da olma, atma!

"Atma Recep, din kardeşiyiz." demiş.

Atma da olmayacak.

İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz.

Demek ki yeğeni; bu şiiri ona hitaben yazmış.

Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek.

Yiğit adam çalışır; sessizce işi ortaya koyar.

İncelerler, bakarlar; "Vay be, şahane olmuş! Eline sağlık ustam, çok güzel yapmışsın, hakikaten emsali yok!" derler.

İş ortaya konulur, biter.

Lafı çok, karnı geniş soyları taklit etme.

Lafı çok, karnı geniş; "İşkembesi geniş atıyor." demek.

Lafı çok, karnı geniş soyları taklit etme.

Özü doğru sözü doğru adam ol, ırkına çek.

Özün de doğru olsun, sözün de doğru olsun; ırkına çek. Bizim hasletimiz budur.

Biz az konuşan bir milletiz. Az konuşuruz, iş bitiririz. Öyleydik. Hatta yaptığımız hayırları söylemezdik. "Söylersek sevabı kaçar." diye susardık.

Niye yemek yemiyorsun?

Boynunu büküyor. "Oruçluyum." desene. Söylerse sevabı kaçacak, söylemiyor. İşte şöyle diyor, böyle diyor, hık diyor kabahat gibi saklıyor. Halbuki ibadet. "Gösteriş olmasın." diye ibadeti saklıyor. Eskiden bizim işimiz öyleydi.

Allahu Teâlâ hazretleri o güzel dedelerimizin, o şahane güzel huylarını, o vakur huylarını bizlere tekrar nasip eylesin.

İş olacak; o zaman sözün kıymeti var.

Ben seni çok severim.

Nereden belli?

Arkamdan kuyumu kazıyorsun; karpuz kavun mevsiminde pabucumun altına karpuz kavun kabuğu koyuyorsun. Nereden belli sevdiğin? Sevgini göreyim.

Sevginin emaresi ne?

Kuru laftan ibaret.

Olmaz!

Seviyorsan sevdiğimin delili şudur de. Seviyorsan sözümü dinle, seviyorsan ahbaplığını hareketlerinle göster, gibi...

Sözün kıymeti görünecek.

Ve lâ kavle ve lâ amele illâ bi-niyyetin.

İş de kâfi değil, muhterem kardeşlerim!

Niyet iyi olacak.

"Lafın ve işin kıymeti yoktur; ancak niyetle kıymet kazanır."

Bu çok mühim bir kâide.

İş yapıyorsun ama ne maksatla yapıyorsun?

"Ben hayrı çok severim onun için hocam, burada Allah rızası için şu hayrı yapıyorum."

"Yahu komisyonun ne kadar? Ne alıyorsun? Boyuna hayır peşinde koşuyorsun, bir sebebi var, gel buraya, söyle. Nedir maksadın?"

Anlaşılıyor ki şu kadar komisyon, bu kadar menfaat var; ondan yapıyormuş.

O zaman kıymeti yok. Niyet kötü oldu mu o yapılan işin kıymeti sıfıra düşüyor.

Veyahut sana geliyor, iltifat ediyor, evine davet ediyor. Bilmem bir sürü şey. Arkasından bir zaman sonra; "Durun bakalım bu ne yapacak, ne yapacak?" filan derken işin aslı çıkıyor ki bir menfaati varmış. Onu yaptırmak için geliyormuş.

Niyet kötü olunca sıfıra iniyor, kıymeti kalmıyor. Demek ki laf olacak, tatbikat olacak, hareket olacak, iş olacak ama iyi niyetle yapılacak. Kötü niyetle olunca Allah yine kabul etmez.

Sonra;

Ve lâ kavle ve lâ amele ve lâ niyyete illâ bi-isâbeti's-sünneh. Peygamber Efendimiz; "Sözün, işin, niyetin de kıymeti yoktur. Ancak sünnet-i seniyyeye uygun düşerse kıymeti vardır." diyor.

Resûlullah Efendimiz'in gösterdiği ana istikametteyse kıymeti vardır. Ters istikametteyse kıymeti yoktur. Lafı yerinde, tatbikat ve hareket de var, niyeti de iyi; yaptığı iş ters. Yaptığı iş sünnete aykırı, Peygamber Efendimiz'in ana hedefine aykırı.

Hatırıma geliveren misal:

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Evlenin, çoğalın; rûz-ı mahşerde ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim, sevineceğim."

"Bak bu benim ümmetim bu kadar çok, elhamdülillah cennet ehlinin ekseriyeti benim ümmetimden" diye, Peygamber Efendimiz sevinecek.

Çoğalmamızı istiyor, artmamızı istiyor.

Nüfus bir kuvvettir, büyük bir kuvvettir. Nüfusumuz arttığı zaman düşmanlar bize saldıramaz, korkar, çekinir.

Şimdi çıkmış bir işadamı; "Dinini seven çocuk edinmesin!" diyor.

Gazeteler yazıyor. Düşündüm şöyle.

Niye "dinini seven" dedin? Sen dini istismar ediyorsun. Burada dini istismar ediyorsun. Niye, dinini seven? "Vatanını seven" demedin, bilmem başka bir şey demedin.

Yapmak istediği şey nerede, Peygamber Efendimiz'in sünneti nerede. Onda bir hayır yok çünkü Peygamber Efendimiz; "Çoğalın." diyor.

Peki bunlara nasıl bakacağız? Bunları nasıl yetiştireceğiz? Bunları nasıl eğiteceğiz?

Rahat edemezsin. Bize rahat lazım değil. Rahat bize batar. Biz rahat bir millet olduk mu, cebimizde parayı bulduk mu dosdoğru meyhaneye gideriz, dosdoğru eğlenceye gideriz.

Bize meşakkat lazım, bize çalışmak lazım. Hepimiz çok rahatız. Milletin parası arttıkça ne yapacağını şaşırıyor. Deliriyor, divaneleşiyor. Hadi elmasa yatırıyor parayı, hadi lükse yatırıyor.

Moda'da araba tokuşturuyorlar. Zenginin her çocuğunun bir arabası var, birbiriyle tokuşturuyor.

"Senin Buick mi daha sağlam, benim Cadillac mı?"

Nasıl olsa babası bir daha alacak. Hadi, gaza basıyorlar, basıyorlar. Köşede bir fren yapıyor; arka tekerlek ön tekerlek tarafına geliyor, ön tekerlek arkaya gidiyor. Parası var. Parası olmasa bunu yapamayacak.

Biz istiyoruz ki herkesi müreffeh olsun ama Peygamber Efendimiz; "Ben sizin fakirlikten ziyade bollukta dini bakımdan şaşırmanızdan korkarım!" diyor. Çünkü bolluk oldu mu insanoğlu işte, şaşırır. Karagöz gibi meydana çıkar; "Yar bana bir eğlence!" diye bağırır.

Onun için bize öyle çok rahat lazım değil; biz çalışalım.

Peygamber Efendimiz kendisi için de çok istememiş. Cebrail aleyhisselam haber getirmiş, kendisine denmiş ki;

"Ya Muhammed! Eğer istiyorsan Mekke'nin etrafındaki şu yüksek kayalar, taşlar var ya, bu dağları Allah senin için altın yapacak."

"İstemem, yâ Rabbi! İstemem yâ Rabbi!" diyor.

Yüksek sesle bağırayım da herkes duysun; "İstemem yâ Rabbi!" diyor.

"Bir gün tok durayım, iki gün aç durayım. Tok olduğum zaman şükredeyim, aç olduğum zaman sabredeyim. Benim rızkımı günlük ver yâ Rabbi!" diyor.

Depo ettiğin zaman ne olacak?

Kendisine gelen şeyi, akşama dağıtmış. Peygamber Efendimiz'in yolu bu.

Bizim yolumuz ne?

Bizim yolumuz depo etmek, bizim yolumuz yığmak.

Hayır istiyorsun, vermiyor. Sulh içinde İslâm için çalış. Sulh var, sükun var; insanları müslüman olarak yetiştir, kolay. En pahalı yatırıma harcayacağın para, birkaç milyar. Harp içinde ise bir uçak bilmem birkaç milyar. Bir uçak, tek bir uçak! Harb oldu mu gidiyor millet. Ne para kalıyor, ne pul kalıyor, ne insan kalıyor, ne şehir kalıyor; her taraf viraneye dönüyor.

Sulh içindeyken fırsattan büyük istifade. Aç kesenin ağzını, insanını insan yetiştir, müslümanını tam müslüman yetiştir; her birisi insanı kâmil olsunlar.

Amerika'yı fethedelim. Amerika'yı yeniden fethedelim. Keşfederiz, fethederiz.

"Bana fırsat ver, ben Amerika'ya gideceğim; param yok, pulum yok." diyor.

Amerika'ya budist rahibi filanca gidiyor, Amerikalıları kandırıyor. Japonya'dan kung-fucu gidiyor, kandırıyor. Sen de ağzı laf yapan, İslâm'ı bilen, ahlâkı güzel bir müslüman gönder; Amerikalılar bir de müslüman görsünler.

The Original America diye bir kitap okudum.

Bizim dinler tarihinde bir arkadaş, kitabı elimde gördü. "Aman hocam, bu çok kıymetli bir kitap, bunu bana versene." diyor.

Kıymetli bir kitap. Amerika'nın dinlerini anlatıyor. Mormonluk, Budizm, Brahmanizm. Amerika'ya her yerden insanlar geldiği için her çeşit din var, her çeşit mezhep var, her çeşit akîde var. İyi bakalım.

Muhterem kardeşlerim!

Fihristi açıyorum, araştırıyorum. İslâm'dan bir tek kelime bahis açmamış.

Neden?

Korkuyor, aptal! Anlatılırsa yanlış anlatacak ama yanlış anlatılmasından bile korkuyor. İslâm'dan korkuyor. Müslümanlara bir fırsat olsun, Amerika'ya gitsin, Amerika'yı fethederler.

Pakistanlılar gitmişler, Washington camiinden konuşma yapıyorlarmış. Mikrofonları da dışarıya açmışlar. Sokaktan geçen Amerikalılar da duyacak gibi konuşuyorlar.

"Müslümanlık budur, Hristiyanlık budur, dünya budur, âhiret budur. Allah bize bu dünyadaki hayatı soracak. Âhirette onun huzuruna gideceğiz." diye anlatırken sokaktan geçen bir Amerikalı mühendis durmuş, dinlemiş, bakmış güzel konuşmalar ilgisini çekmiş, caminin içine girmiş.

Bakmış konuşmalar hakikaten tatlı. Oturmuş, konuşmanın sonuna kadar dinlemiş.

Pakistanlı grup İslâm'ı anlatıyorlar, onların İngilizceleri filan güzel. Sonra konuşma bitince demiş ki;

"Ben ikna oldum. Müslüman olmak için ne yapmam lazım bana söyleyin."

Diyorlar ki;

"Müslüman olmak kolay: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dersin, içeriye girersin. 'Şehadet ederim ki Allah vardır birdir ve Muhammed onun elçisidir.' dersin. İslâm'a girdin."

Sonra öğrenirsin. Arkası sonradan gelir. İlk önce bir kayıt olsun da.

"Kur'an nedir? Sünnet nedir? Namaz nedir? Niyaz nedir?" Hepsini öğrenirsin.

"Tamam." demiş kelime-i şehâdet getirmiş, müslüman olmuş.

Şimdi ne yapmam lazım?

"Gusül abdesti al." demişler.

"Olur." demiş; "Siz beni iman ile yıkamaya vesile oldunuz. Ben de gideyim, evimde gusül abdesti alayım, bedenimi yıkayayım, cünüplükten çıkayım, küfürden sıyrılayım."

Ve gitmiş, yıkanmış, giyinmiş, gelmiş; "Sizinle beraber olmak istiyorum." demiş.

O grupla beraber Washington'dan o şehre, o şehirden bu şehre dolaşmışlar, İslâm'ı anlatmışlar. Ondan sonra Ortadoğu'ya gelmişler. Kuveyt'i gezmişler, Mısır'ı gezmişler. Adam sakal bırakmış, İslâmî kıyafetleri giymiş, haccetmiş. Haccı da yapmışlar. Oradan da kalkmışlar, Pakistanlıların ülkesine gitmişler, oradaki toplantıya katılmışlar.

Orada ki toplantıda herkese söz verilirken bu Amerikalı da söz istemiş demiş ki;

"Ey Pakistanlılar! Sizin şu çalışmanız, çok güzel çalışmadır. Allah sizden razı olsun. Siz bu çalışmalara devam ederseniz bütün dünya müslüman olur. Çünkü İslâm, hak dindir. Pek çok kimse İslâm'ı bilmiyor, imandan haberi yok. Ben size çok müteşekkirim. Amerika'ya kadar geldiniz beni boşluktan kurtardınız, iman sahibi ettiniz, Allah sizden razı olsun. Yalnız kıyamet gününde yine de iki elim iki yakanızda!"

Demişler ki;

"Hem Allah razı olsun, diyor hem davacı oluyor; bu nedir?"

Demiş ki;

"Niye dört sene evvel gelmediniz? Dört sene önce benim çok sevdiğim annem vardı, bâtıl bir akîdeyle yaşadı, öldü. Dört sene önce gelseydiniz ben onu da ikna ederdim, onu da müslüman ederdim; o da imanla göçerdi. Şimdi içim yanıyor, annem kâfir göçtü. Bunun hesabını sizden soracağım!"

Sorar; akıllı bu adamlar. Rûz-ı mahşerde, Allah'ın huzurunda bizi mahcup duruma düşürürler. Çalışmamız lazım. İngilizce bilen adam yetiştirelim.

Onlar misyoner yetiştiriyorlar, Afrika'ya salıyorlar. Biz de İngilizce bilen, İslâm'ı bilen, bilgili insanlar yetiştirelim, Amerika'ya gönderelim. Her birini bir şehre yerleştirelim.

Benden harıl harıl hoca isterler.

"Hocam, sen bilirsin, üniversitede hocasın, bizim camimizde dinimizi bize öğretecek bir hoca gönder. Maaşını vereceğiz, evini bulacağız."

Adam yok, gönderemiyorsun. Arayacaksın, bulacaksın tam istediğin gibi kibar, çalışkan, İslâm'ı bilen, her bakımdan güvenebileceğin, yüz aklığı sağlayacak bir insanı oraya göndersen orası müslüman olacak.

Bu neyle olur?

Çalışmayla olur.

Şimdi bir üniversite açmak paraya kalmış bir şey.

Niye müslümanlar bir üniversite açamıyor?

Para yok.

Para olmaz olur mu?

Şurada metrekaresi elli bin lira olan arsayı, on bin lirayı veriyorlar. Varisler ihtilafa düşmüş, beşte biri nispetinde ucuz fiyata veriyorlar.

"Tamam, sen al." dense, herkes parayı bulur. "Kelepir arsa bulduk." diye herkes parayı bulur.

Köprü senetleri nasıl satıldı?

Köprünün parası kaç milyardı? Adını unuttum, milyarların rakamını unuttum. Piyasaya bile düşmedi. Banka şubelerinden kızgın sacın üzerine su damlamış gibi uçmuş, gitmiş. Herkes almış, kapmış.

Neden?

Kâr var, kâr var!

Dünya kârı var, âhiret kârı nerede?

Ahiret kârını mü'min düşünür. Mü'min, âhiret kârına para yatırır. Bizim imanımız zayıf. İş oraya varıyor. Dünyanın menfaatine gelince paraların hepsi ortaya çıkıyor; millet köprüler alıyor, barajlar alıyor. Ama âhiretin hayrına gelince; "Hocalar çalışsın! Benim parama dokunmasın da..."

Mal aziz, can kıymetli.

"Canıma dokunmasın, parama dokunmasın!"

Herkes bedavadan cennete gidecek. Zaten bedavadan gidiyoruz ama Allah imtihan etmeden cennete sokmaz, imtihan eder.

Vermeye razı olacaksın da Allah da sana verecek. Sen elindekini verme samimiyetini göstereceksin, Allah da sana cennetini verecek.

Sen elindeki fazlayı vermeye çekiniyorsun. Ondan sonra; "Şu şöyle olsun, bu böyle olsun." diye, bekliyorsun.

Şerre veriyorsun, hayra vermiyorsun. Şerri destekliyorsun, hayrı desteklemiyorsun. Buna "Müslümanlık" demezler. Buna "cahillik" derler. Buna daha başka şeyler derler ama Allah cümlemizi ıslah eylesin. Sünnet-i seniyyeye uygun yaşamayı, Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize nasip eylesin.

Peygamber Efendimiz'in sünnetini ihyâ edenlere şehit sevapları var. Çarşıya pazara gittiği zaman zikirle girenlere mücahit sevapları var.

Neden?

Herkes gaflette, o uyanık. Herkes gafil, o Allah yolunda çalışıyor da ondan. İşte hepimiz o kıvama geleceğiz. O kıvama gelmedikten sonra müslümanlar olarak bir çuval dolusu buğday gibi, pirinç gibi oluruz, işe yaramayız.

İş ne olacak?

Müslümansın, Türkiye'nin ekseriyetine sahipsin.

Kaç tane üniversiten var? Ne hayır yapmışsın? Ne gibi şeyler becermişsin. Kendi fikrini anlatmak için kaç tane gazeten var? Kaç tane mecmuan var? Oradan ölçülür.

Allah cümlemizi hayırlı, hakiki müslüman eylesin.

Ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtihaa.

Sayfa Başı