M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Receb Ayının 27. Gecesi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Muhterem kardeşlerim!

Bugün Receb-i Şerîfin, şerefli, mübarek bir ay olan, üç ayların birincisi olan mübarek, feyizli Receb ayının, 26'sının 27'sine bağlandığı 27. gecesi. Bu gece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri daha başka hiçbir beşere nasip olmamış, çok büyük iltifât-ı ilâhiyeye mazhar olmuş. O senenin, o hadisenin sene-i devriyesi.

Bunu bir âciz beşer anlatamaz. Zaten emsalsiz hadiseleri nasıl anlatacağız, misali yok ki şuna benziyor diye anlatalım. Misali olmayan şeyi anlatmak mümkün değil, zor!

Gözü hiç görmeyen bir kör, âmâ, zavallı düşünün; anasından doğduğu zaman gözleri görmüyor idi. Buna kırmızıyla yeşilin farkını nasıl anlatırsınız?

Mümkün değil, anlatamazsınız!

Gören bir insan olsa gördüğünü anlatır ama görmeyen bir insan nasıl anlatırsın?

Bir de o mânevî lezzetleri, o havaları bilmeyen insanlar nasıl anlasın da o anlatanların şuuruna, zevkine varsın?!..

Bir sürü mâni var ama tevekkeltü alallâh. Şu mübarek akşam kardeşlerimiz buraya teşrif eylemişler. Bu mübarek akşamın tarihçesini kısaca kitaplardan okuduğum üzere, size kırık dökük cümlelerimle anlatmaya çalışayım:

Kâbe-i Müşerrefe'nin yarım daire şeklinde çevrilmiş olan, hicr denilen, hatîm denilen bir kısmı var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri orada bulunuyormuş. Bu kısım, Kâbe'nin içinden sayıldığı hâlde, malzeme yetmediği için o tarafını bina yapmamışlar. Kâbe'nin şimdiki binası olmuş, o tarafı şöyle belli olsun diye bir duvarla çevirmişler, yarım daire şeklinde bir duvar. Hacca gidenlerin gözünü kapattı mı Altınoluğun karşısına rastlayan kısım. İçine iki tarafından girmek mümkün olur, Kâbe'nin duvarıyla arasında mesafe vardır. Orası kapanmamış.

Neden?

Onda da hikmet var. Allahu Teâlâ hazretlerinin her işi hikmetli. Her işi, her şeyi güzel, güzeller güzeli.

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

demiş. Hepsi güzel olmuş. Çünkü hem Kâbe'nin içi hem de fukaranın namaz kılabileceği bir yer.

Kâbe'nin mübarek, süslü, altın kapısı kime açılır, bizim gibi fakirlere açılır mı?

Senede bir kere hükümdarlara, devlet reislerine, Suudi Arabistan'ın melikine açılıyor. Yüksek merdiveni tekerlekleriyle sürükleyip getiriyorlar, kapıya dayıyorlar. Saltanatla Kâbe-i Müşerrefe'nin som altından, üstü âyetlerle işlenmiş kapısı açılıyor. Suudi Arabistan'ın hükümdarı, meliki içine giriyor, süpürgesiyle o mübarek beyti süpürüyor. Süpürmekle şeref buluyor, orası öyle bir yer.

Hatîm denilen yer; açık olan, Kureyş'in eşrâfının gelip de oturdukları, kıymetli yer olduğu için yüksek şahısların oturduğu yer. O zaman Beytullah denilen kısım da şimdi tavaf mahalli olan yer kadar küçük. Eskiden şimdiki gibi büyük revaklar yokmuş. Beytullah'ın çevresinde tavaf edilen yer kadar kısım duvarla çevrili, orasıymış, etrafında başka binalar varmış.

Orada bir mânevî hâl oluyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kalbi, kendisinin ifadesine göre çıkartılıp zemzem suyuyla yıkandıktan, içine iman nuru doldurulduktan sonra [tekrar yerleştiriliyor]. Nasıl bir hadisedir, artık akıl idrak edemez! Ama insan bir şeyler hissediyor, bazı zevkler duyuyor bu sözlerin altında yatan tatlı mânaları seziyor. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Receb'in şu sene-i devriyesi olan günde Mekke-i Mükerreme'den -Mescid-i Haram'dan- Mescid-i Aksâ'ya bir gecede götürülüyor.

Nasıl götürülür?

Eski insanlar kitaplarda çok uzun sözler söylemişler, ben tebessümle okuyorum.

Nasıl götürülecek?

Bugünün insanları kardeşlerimin hiç tereddüt ettiğini sanmıyorum. Hiç tereddüt etmezler. Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretinin karşısında bu bir şey mi? Allahu Teâlâ hazretleri âciz mi ki! Kulunu alacak Mekke-i Mükerreme'den Kudüs-ü Şerîf'e getirecek.

Televizyonda mâlum, uzay yolu diye filmler filan; ışınlıyorlar, şahıs oradan o tarafa gidiyor da herkesin de bu işe aklı yatıyor. Artık liseli, üniversiteli gençler; "Bu nasıl ışınlanıyor da bu cisim öbür tarafa nasıl gidiyor…" demiyor. Hepsi bunu [kabul ediyor]. Onun için bu işin nasıl olduğuna dair uzun boylu, akıllıca, akla göre söz söylemeye lüzum yok!

Zamanının kutbu Azîz Mahmûd-i Hüdâî kaddessallâhu sırrahu'l-azîz bir şiirinde demiş ki;

Akla kalma iner tecelli nûruna;

Şem'a hâcet kalmaz erdikde sabâh.

İzahını yapıvereyim, mânası şu ki;

"Ey kardeşim, sen böyle bazı şeyleri aklınla ölçmeye kalkma; akla, akıl terazisine kalma. Çünkü sabah olduğu zaman muma ihtiyaç kalmaz ki! Sen tecelli nuruna er!"

O zaman akıl bir mum gibidir; karanlıkları, etrafı aydınlatamıyor.

Hasta oluyorsun, doktorlara gidiyorsun. O kadar ihtisas dalları var, insanın hastalığını bilemiyorlar, tedavi edemiyorlar. Bir mesele zihnine takılıyor, gidiyorsun, alimlere soruyorsun; çaresini bulamıyorlar. Kâinatın birçok esrarı var, çözmek mümkün değil. Onun için insan tecelli nuruna ererse orada her türlü şey olur. Akıl çok kuvvetli bir âlet değil. Bir âlet ama çok kuvvetli değil!

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez

Zîrâ o terazi bu kadar sıkleti çekmez

Yüksek meseleler bu terazide tartılamaz. Bu terazinin bir kapasitesi var, çok uzun boylu şeyler bunun üstünde tartılmaz. Bakkal terazisinin kapasitesi yirmi beş kilo kadardır. Ona bir buçuk tonluk bir şeyi koyacak olursan terazi devrilir. Devrilmezse ezilir, yamyassı olur. Terazini takati var, akıl da öyle! Eğer insan nur-u tecelliye ererse Allahu Teâlâ hazretleri o zaman gösterir, anlatır; anlar.

Bir gecede Mescid-i Haram'dan, bugün bizim Kâbe dediğimiz mübarek binanın bulunduğu yerden; bugün bizim Kudüs dediğimiz Mescid-i Aksâ'nın bulunduğu şehre Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'i götürmüş .

"Rüyayla götürmüştür, rüyasında görmüştür…"

Rüyasında olsa o kadar övünülecek bir şey yok ki! Herkes rüya görür, neler görür, neleri gezer. Rüyayla değil! Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Mâ zâğâ'l-basaru ve mâ tağâ. "Göz kaymadı ve edepsizlik etmedi."

Demek ki gözle görülecek hadiseler cereyan etmiştir. Basar ile, basiretle değil de basarla olan hadiseler cereyan etmiş.

İsrâ sûresinin başındaki âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz'in böyle bir gecede Beytullah'tan Kudüs-ü Şerîf'e gittiğini ispat ediyor, ifade ediyor. Hiç kimsenin, mü'min kimsenin tereddüdü kalmayacak şekilde açıkça beyan eylemiş.

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamberimiz'in bu seyahati hakkında buyurmuş ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm

Subhânellezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harami ile'l-mescidi'l-aksallezî bâreknâ havlehû li-nuriyehû min âyâtinâ innehû hüve's-semiu'l-basîr.

Allahu Teâlâ hazretlerinin her türlü noksandan münezzeh olduğunu, her türlü kemal sıfatıyla muttasıf olduğunu, bir şeyi oldurmak istediği zaman ol, kün dediğini, o şeyin olduğunu belirtmek için Subhânellezi, "O Zât-ı Celîl'in, Allahu Teâlâ hazretlerinin şanı her türlü noksandan münezzehtir." diye başlıyor. Âyet-i kerîme, her türlü noksandan onu tenzih eden Subhân sözüyle başlıyor.

Yapar mı?

Her şeye gücü yeter, ne dilerse öyle yapar. Ölüden diri çıkartır, diriden ölü çıkartır!

Ol dedi bir kerre var oldu cihân

Olma derse mahvolur ol der hemân

Kâinat nasıl oldu?

"Ol!" dedi, oldu, oldurmuş. "Olma!" derse, "Yok ol!" derse bir anda mahvolur. Her şeye kâdir!

Zaten bizim nasıl oluyor da bu gökyüzünde bu kadar dolaşıp duran yıldızların ortasında bu vakte kadar sağ salim kalabilmiş olduğumuza şaşmak lazım! Bu, mahza Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretinin ispatıdır. İnsanın elini kalbine koyup; "İnandım sana yâ Rabbi!" demesi için bir sebeptir.

Gökyüzünde gördüğünüz yıldızların hepsi dolaşıp durur, birbirlerine çarpmaz mı? Şu küçücük dünyayı ezip geçmezler mi, bu dünyayı yutmazlar mı, bu dünyayı yakmazlar mı?..

Güneş kocaman bir büyük küre, kubbe gibi; dünya bunun yanında toplu iğne başı kadar. Bu kadar azamet karşısında, bu kadar varlıkların, dolaşan varlıkların arasında bir çarpışma olmadan dünyamızın böyle durması zaten bir harikulade hadise!

Allahu Teâlâ hazretleri her türlü noksandan münezzehtir. Bu kâinatın sahibidir, bu esrarı koyan Zât-ı Celîl'dir. Ne dilerse öyle yapar! Hem her şeyi bilir, her şeyi istediği şekilde tanzim eder.

Âmennâ ve saddaknâ!

Subhânellezî esrâ bi-abdihî leylen. "Kulunu bir gecede götürdü."

Esrâ- yüsrî- isrâen, serâ-yesrî.

İkisi de "geceleyin seyahat etmek" demek. Araplar geceleyin seyahat ederdi.

Acaba neden?

Gündüz 60 derece sıcağın altında gidilmez ki! Çatır çatır sıcak! Kum var, güneş var; su yok, gölge yok.

Ne yaparlar?

Geceleyin çıkar. Arap geceyi çok sever. Onun için;

Arabın yâ leylî ,"Ey gece!" derler:

Onlar Yâ leyl, "Ey gece!" diye geceye çok methiyeler yazmışlar, ilahiler okumuşlar, şiirler yazmışlar.

Geceleyin seyahat ederler, gece seyahati çok bilinen bir şeydir. Gece seyahat etmeye esrâ derler. Esrâ bi-abdihî dediğine göre, abd kelimesinin başına bâ-ı gelmiş: "Kulunu geceleyin götürdü." demek.

"Bir gecede, geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götüren Allahu Teâlâ hazretlerinin şanı her türlü noksandan münezzehtir!"

Mescid-i Haram neresi?

Mescid-i Haram Kâbe'nin olduğu mescit.

Niye Mescid-i Haram demişler?

Orada her türlü edepsizlik haramdır, oraya her türlü ihtiram vaciptir de onun için! Oraya hürmet etmek lazım. Öyle mübarek bir mahal ki Mekke'nin müşrikleri bile onun hürmetini bilirlerdi. Ona hürmetsizlik etmekten tir tir titrerlerdi. Hürmetsizlik edecek gibi olsalar başlarına sabaha kadar ne bela gelecek diye beklerlerdi, böyle korkarlardı. Taşına bir kazma vurmak isteseler Mekke-i Mükerreme'nin arazisi zelzeleye uğrardı, sarsılırdı, korkarlardı.

Habeşistan'ın komutanlarından Ebrehe'nin hikâyesini bilirsiniz. Ebrehe, Habeş komutanı. "Bu Araplar niye bu Kâbe'yi ziyaret ediyorlar?" diye zavallının aklına ters gelmiş. Yemende bir mescit bina etmiş, altınlarla, yaldızlarla güzelce süslemiş. Gelip Kâbe'yi yıkacak, Mekke'nin ziyaret âdetini herkes oraya gelsin diye San'a şehrindeki kendi yaptırdığı mabede döndürecek… Kâbe'yi yıkmaya bir ordu tanzim etmiş. Çıkmış yola! Taif tarafından gelmiş.

Taif yolu Arafat, Müzdelife o taraftan geliyor. Arafat tarafından, Müzdelife'den gelecek ve Kâbe'yi yıkacak, orayı dümdüz edecek. Bir daha orayı kimse ziyaret edemesin!

Ama ne zaman oluyor?

Peygamber Efendimiz'in peygamberliğinden önce oluyor. Dedesinin zamanında oluyor.

Fillerle de bir ordu [tanzim etmiş], ağır yükleri taşısın diye ordusuna fil de koymuş. Hatta Peygamber Efendimiz'in zamanındaki yaşlı kimseler; "Ben orada filin pisliklerini gördüm." diye anlatırlarmış.

Oraya gelmiş, oradan öteye fil gitmiyor. Geriye döndürürlerse koşa koşa gidiyor, ileri götürmek isterlerse kazık saplıyorlar, sopa vuruyorlar, şöyle yapıyorlar; gitmiyor!

Orda durmuşlar, duraklamışlar. Bu arada askerler etrafa dağılmış, gördükleri develeri filan gasp etmişler, kesecekler, yiyecekler. Asker, ordu; kendilerine yiyecek içecek de lazım. Ellerinde silah vs. olduğu için biraz da edepsiz olurlar. Ahalinin hakkına hukukuna bakmamışlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in dedesi Abdulmüttalib'in 100 tane devesini almışlar. Abdulmüttalip Mekke-i Mükerreme'den kalkmış Ebrehe'nin yanına geliyor, izin istiyor, çadırına giriyor. Diyor ki;

"Ey komutan, senin askerlerin benim buradaki yüz tane devemi almış, onları bana geri ver."

Ebrehe şöyle tepeden bakıyor, diyor ki;

"Yahu ben de sana kıymet veriyordum, kıymetli bir insan sanıyordum, şimdi sen benim gözümden çok düştün. Ben senin şehrini yakmaya yıkmaya geliyorum, senin ibadethaneni yakıp harap etmeye geliyorum. 'Aman etme eyleme, benim bu mabedimi yıkma!..' diyeceksin, benim elime ayağıma düşeceksin, bana yalvaracaksın diye beklerken sen hiç oralı olmuyorsun. Gelmişsin 100 tane devemi bana geri ver diye kendi malının tasasına düşmüşsün!"

Ama Abdulmuttalib hazretlerinin cevabı, kafasına kaya gibi oturmuş. Diyor ki;

"Ben develerin sahibiyim, O Beytullah'ın sahibi Allah'tır; O beytini korumasını bilir!"

Cevaba ve teslimiyete bakın!

Nereden biliyorlar?

Daha Peygamber Efendimiz Peygamber olmamıştı. Peygamber Efendimiz'in dedesiydi, o zaman daha ahali müşrik. Tevhid dini gelmemiş.

Nereden biliyorlar?

Tecrübeyle biliyorlar.

"O Beytullah'ın sahibi Allah'tır, O onu korur, onları hiç tasa etmiyorum sen benim develerimi ver!" diyor.

Ne oldu?

Fecealehüm keasfin me'kûl. "O ordunun fertleri yenik ekinlere benzediler!"

Allah ebabil kuşlarını gönderdi, üzerlerine taşlar attılar. Onlar yenik; üstleri yenilmiş kalmış ekin taneleri gibi oldular, mahvoldular, perişan oldular, defolup gittiler. Allahu Teâlâ hazretleri Kâbe'yi yıktırtmadı.

Neden?

Beytullah.

Beytullah ne demek?

Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet edilen, Allahu Teâlâ hazretlerinin evi, mübarek ev; ibadet edilen yeri mânasına. Allahu Teâlâ mekândan münezzeh de Allah'a ibadet edilen yer.

Onun azametinin büyüklüğüne bir başka misal:

San'a'da, yine Yemen tarafında, Mekke'nin güneyinde bir kilise yıkılmış. Onu daha güzel bir şekilde tamir edelim diye oraların ahalisine Mısır'dan en âlâ cins keresteler, demirler, inşaat malzemesi vs. bir gemiye yükleniyor. İbretle bakın!

Müslüman her hadiseden ibret alacak. Kilisenin tamir edilmesi için Mısır'dan gemiye aliyyü'l-âlâ malzeme yükleniyor. Gemi tam Cidde hizasına geldiği zaman fırtınaya tutulmuş, karaya vurmuş, batmış. Gemi öbür tarafa gitmiyor, gidemiyor. Mekke'nin ahalisi de gidiyorlar, geminin kaptanıyla pazarlık yapıyorlar. Diyorlar ki;

"Madem bu buraya düştü, parçalandı. Bize bu malzemeyi sat."

O da satıyor. Satmakla kalmıyor, o geminin kaptanı aynı zamanda mimar. İnşaatı yapmak üzere o malzemeyle beraber onu Mekke-i Mükerreme'ye getiriyorlar. Sellerden Kâbe-i Müşerrefe'nin duvarları zedelenmiş, temeline kadar indirip yeniden yapacaklar; ama orada ağaç yok, tahta yok, malzeme yok, ustalık da eksik!

Allah öbür tarafta kilisenin yapılması için malzemeyi yola çıkartıyor ama Cidde'de yolu kesiyor. Oraya gitmeyecek buraya gidecek. Beytullah tamir olacak, diyor. Ve o zaman Beytullah'ı temeline kadar indirip korka korka indirmişler.

"Yâ Rabbi! Eğer bu yaptığımız şey senin rızana uygun ise ne âlâ, uygun değilse bize bildir yâ Rabbi!"

Bunlar Mekke'nin müşrikleri, daha iman gelmedi.

Bir tanesi yukardan kazmayla indirmiş, ötekiler uzaktan bakmışlar:

"Yarın sabaha kadar buna bakalım, bunun başına gökten bir felaket inerse başına bir azap gelirse hiç dokunmayalım."

Ertesi sabaha kadar bakmışlar, hiçbir şey yok. Onun üzerine o gelmiş, yine taşları indirmiş. Çatlayan duvarları temele kadar indirmişler, temelden yeşil taşlar çıkınca orayı da indirmek üzere bir tanesi kazmayı bir vurmuş; Mekke'nin arazisi zelzeleye başlamış.

"Aman, buradan öteye olmayacak!" demişler.

Allahu Teâlâ hazretleri Hz. İbrahim aleyhisselam'ın koyduğu temele dokundurmuyor. "Çatlayan yeri düzeltin, onun hesabı yapıldı. Temeli öyle olacak!" diye, dokundurtmuyor. Müşrikler de müşrik oldukları hâlde Mekke'nin hâlini bu tecrübelerden biliyorlar. Orası öyle mübarek yer.

Peygamberler otağı. Hz. Âdem aleyhisselam'ın otağının olduğu yer. Nuh aleyhisselam'ın olduğu, Musa aleyhisselam'ın, İbrahim aleyhisselam'ın gezdiği yer, peygamberlerin cilvegâhı. Gezip dolaştığı mübarek yer.

Allahu Teâlâ hazretleri mübarek eylemiş, onun için Mescid-i Haram! Orada kavga olmaz, dövüş olmaz, oraya gayrimüslim giremez!

Bugün bile hacca gidenler bilirler; yarı yolda bir levha: "Gayrimüslimlere yasak, onlar buradan gitsin!" Onları yoldan saptırtırlar, Taif yoluna verirler. Mekke'nin arazisine ancak müslüman olanlar girebilir.

İnneme'l-müşrikûne necesün felâ yekrabu'l-mescide'l-harâme ba'de âmihim hâzâ.

Âyet-i kerîmesine göre oraya müşrik giremez. Öyle mübarek bir yer, orası mübarek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah'ın sevdiği kulu o mübarek yerden Mescid-i Aksâya götürülüyor.

Mescid-i Aksâ ne demek?

Mescid-i Aksâ; "en uzak, uzaktaki mescit" demek.

Aksa, "uzak" demek. Uzaktaki mescit. Mekke'ye göre uzakta olduğu için Kudüs'teki mescide Mescid-i Aksâ denmiş. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde, "Ben Beytü'l-makdis'e gittim." dediği için biliyoruz ki Kudüs'teki o Mescid-i Aksâ cami, oraya gitmiş.

İle'l-mescidi'l-aksellezî bâreknâ havlehû.

"Bir gecede kulumuzu Mescid-i Haram'dan aldık."

Nereye götürdük?

Mescid-i Aksâ'ya götürdük.

Nasıl Mescid-i Aksâ?

Bâraknâ havlehû. "Çepeçevre etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götürdük."

Orası da bir mübarek yer. Mübarekliği iki çeşit:

Mânevî bakımdan mübarek. Orası da peygamberlerin cilvegâhı, dolaştıkları yerler. Kudüs-ü Şerîf; orası şimdi bizim elimizde değil diye bizim canımız gidiyor. Kudüs-ü Şerîf, orası da mübarek bir yer.

Peygamberlerin çoğu oralarda yaşamışlar, çoğu o çevrede metfun, orası ve çevresi. Birçok peygamberlerin metfun bulunduğu bir yer.

Etrafında bir de maddî bereket var. Bağlar, bahçeler, sular, tatlı ovalar... Fevkalade, maddî bakımdan da hoş ziynetlerin toplanmış olduğu bir mübarek arazi.

"Mübarek kıldığımız araziye kulunu bir gecede götüren Allahu Teâlâ hazretleri, her türlü noksandan münezzehtir; her türlü kemalât ile muttasıftır, ne dilerse öyle yapar. Her şeye gücü yeter, hiç acizlik getirmez, ne isterse onu yapmaya gücü yeter!" demek.

Allahu Teâlâ hazretleri neden bu seyahati yaptırmış?

Li-nuriyehû min âyâtinâ. "O Peygamber-i Zîşân'a bizim âyetlerimizi gösterelim diye!"

Gördüğü âyetler nedir?

Âyet; "büyük alâmet, insanın imanını arttıran böyle büyük alâmet, büyük hadise, büyük iş" demek.

Peygamber Efendimiz neler gördü neler!

Bir kere Kudüs-ü Şerîf'te bütün peygamberlere imamlık eyledi. Odan sonra Kudüs-ü Şerîf'ten Miracı gördü, Mirac eyledi. Sonra göklerde peygamberleri, yedi kat semanın bekçilerini gördü, kapılarını gördü. O semadaki peygamberlerle görüştü. Cehennemi gördü, Cennet-i Âlâ'yı gördü, sidretü'l-müntehâya erişti. Cebrail aleyhisselam boynunu büktü; "Benim yolum buraya kadar, ben buradan öteye geçemem. Eğer bir parmak daha ileri gitsem yanarım!" dedi. Cebrail aleyhisselam'ın da öteye geçemediği çizgiden Allahu Teâlâ hazretleri;

Geldi refref önüne verdi selam

Peygamber-i Zîşân Efendimiz'i aldı, a'lâ-yı illiyede hazire-i kudsüne, makamına, huzur-u Rabbi'l-âlemîne celbeyledi.

Neler vahyeylediyse vahyeyledi. Çok şeyler gösterdi, çok lütuflar, ikramlarda bulundu. Onun için Kur'ân-ı Kerîm;

Li-nuriyehû min âyâtinâ. "Âyetlerimizi gösterelim diye bu hadiseyi yaptık, böyle eyledik!" diye buyuruyor. Bir tefsir kitabında da gördüm ki;

Li-nuriyehû min âyâtinâ. "Biz, âyetlerimizden bir âyet olarak Resûlullah'ı gösterelim diye bunu yaptık!"

O mâna ne içindir?

Resûlullah böyle bir kimse! Hiçbir beşer böyle bir şerefe, böyle bir mertebeye ermiş mi?

"İşte Resûlullah erdi, bak ibret alınacak, imana gelinecek, bağlanacak mümtaz bir numune diye Resûlullah'ı bir mümtaz numune olsun, bir âyet olsun diye biz getirdik!" mânası da veriyor.

Hû zamiri mef'ul olarak Resûlullah'a gider, min de âyetlerinden bir tanesini, Resûlullah'ı insanlara gösterelim diye, Resûlullah Mirac yapmış bir peygamber diye onu gösterelim diye bu hadise böyle oldu, mânası bu.

İnnehû hüve's-semîü'l-basîr. "Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi işiten, her şeyi gören Zât-ı Celîl'dir, her şeye gücü yeter!"

Ve âyet-i kerîme bize o hadiselerin vuku bulduğunu bildiriyor. Nasıl olduğuna hiç tereddütümüz yok. Kalbimiz bütünüyle yakîn dolu, öyle oldu. Bu gece Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'i aldı ve Kudüs-ü Şerîf'e götürdü.

Peygamber Efendimiz de Kureyş'e bildirdi:

"Ben bu gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürüldüm." dedi. Bunun üzerine herkes;

"Tamam, fırsat bulduk." diye itiraza başladı, hatta gülmeye başladılar. Peygamber Efendimiz bildirdiği için gülmeye, itiraz etmeye başladılar.

Onların itirazları, gülmeleri de bu hadisenin hem cismen hem bedenen olduğunun bir delili! Çünkü öteki türlü olsaydı hiç ses çıkartamazlardı. Bu da onun delili!

Onun üzerine dediler ki;

"Söyle bakalım, Kudüs nasıl? Kaç tane penceresi var, kaç tane kapısı var, pencerelerin üstünde ne var, altında ne var?.."

Peygamber Efendimiz; "Çok çok sıkıldım." diyor.

Çünkü insan o seyahatte cama pencereye mi bakar, huzur-u Rabbi'l-âlemîne giderken kapı mı sayar?..

Biz onları ayıplıyoruz. Bizim kardeşlerimiz hacca gidiyorlar: Harem-i Şerîf'in kaç tane minaresi var, kaç tane kapısı var?..

Sana ne yahu, Harem'in Sahibi'ne baksana!

Sen evi binayı görmeye mi gidiyorsun, beytini ziyaret edip Allahu Teâlâ hazretlerine kulluğunu arz etmeye mi gidiyorsun?

Tabii Peygamber Efendimiz de dikkat etmemiş, ama Kureyş müşrikleri sinsi sinsi soruyorlar.

"Kaç tane kapısı var?" Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

"Nihayet Kudüs ile aramdaki mesafeyi Allah kaldırdı, görerek, sayarak cevap verdim."

"Kaç tane kapı?"

"Şu kadar, şu kadar; şuradaki kapısı şöyle, buradaki kapısı böyle, oradaki kapısı böyle… Öyle cevap verdim."

Susmuşlar, Kudüs'ü görenler;

"Doğru söylüyor yahu. Tam böyle, benim gördüğüm bildiğim gibi, tam bu tarzda!" demişler, hepsi susmuş kalmışlar.

"Peki, başka delilin var mı?" diyorlar.

"Evet, var. Yolda ben giderken sizin kervanlarınızdan bir kervan gördüm, hayvanlarını kaybetmişler. Hayvanlarını onlara buldurdum. Bu tarafta bu tarafta diye çağırdım; onları karanlıkta çeke çeke kendi tarafıma, hayvanlarını başlarına kadar getirttim. Hayvanlarını buldurttum, gelince sorun." diyor.

Geldiği zaman soruyorlar:

"Evet, devemiz kaybolmuştu, nerede olduğunu bilemez durumdaydık. Bir ses bizi çağırdı, o sesin olduğu yere gittik. Çağırdı, o sesin olduğu yere gittik; çağırdı, o sesin olduğu yere gittik. Kaybolan hayvanımızı öyle bulduk." diye söylüyorlar.

"Başka delilin var mı?"

Peygamber Efendimiz;

"Evet, var. Sizin Mekke'ye doğru bir kervanınız geliyor." Diyorlar ki;

"Kaç tane hayvan, öndeki devenin büyüklüğü ne, başı üstündeki yükünün büyüklüğü ne…"

Yine teferruatlı teferruatlı sormaya başlıyorlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;

"O da gözümün önüne getirildi, ben de öyle cevap vermeye başladım. Ama gözünün önüne getirilmeden önce, onların develerinin bir tanesinin üstünde uzunca su kabı vardı, susamıştım. O su kabından içtim; su kabı boştu, onu sorun bakalım."

Su içmiş, insanlara maddî delil bırakıyor ki itiraz edemesinler! O suyu içtim, o kap boşaldı, doluyken o kap boşaldı. Çöle giderken su kıymetlidir. Suyu kimse içmez, boş yere de harcamaz, sıkı sıkı da ağızlarını kapatırlar. Onun için;

"O suyun kaybolmasından akılları başlarına gelmiştir, onlara sorun!" diyor.

"Peki öndeki devenin yükü neydi, rengi neydi?"

Peygamber Efendimiz görerek [cevaplıyor]. Allah gösterince görür.

Hadîs-i şerîfte;

"Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır yaklaşır durur. Yolumda oldukça yürür, kula kul Mevlâ'sına yakınlaşır. O yolda yürüdükçe yolunda oldukça ibadet ettikçe yaklaşır. Nihayet ben onun gören gözü olurum, işiten kulağı olurum, söyleyen dili olurum, tutan eli olurum, yürüyen ayağı olurum!.." buyurmuyor mu?

İşte Allah gören gözü oldu mu Mekke'den Kudüs'ü gösterdi. O uzaktaki ertesi gün gelecek kervanı göstertir. Allahu Teâlâ hazretleri insanın yürüyen ayağı oldu mu, bir gecede Mekke-i Mükerreme'den Mescid-i Aksâ'ya götürür. Binâenaleyh her şeye kâdir. Diyor ki;

"Ön taraftaki deve şu renkte, üstüne iki tane harar asmışlar. Hararın rengi şöyle…"

Hepsini tarif ediyor. "Yarın sabah güneşle beraber bu tarafa gelecek." diyor. Geliş mesafesine göre;

"Yarın sabah güneş doğarken Mekke'de olacak mesafede." diye söylüyor.

"Tamam." diyorlar bu kuvvetli bir şey, Seniyye'ye koşuşuyorlar.

Seniyye, "yüksek tepe" demek. Yüksek tepe, yolun gözlendiği yer. Çıkıyorlar orada beklemeye başlıyorlar. Bir tanesi sesleniyor:

"Güneş doğuyor!" Öbür taraftan da başkası;

"Kervan da göründü!" diyor.

Resûlullah söyledi; oradan güneş doğuyor, tabii buradan da kervan gelecek!

"Kervan da geliyor!" diyor.

"Kervan da geliyor!" diyor.

Kervan yaklaşıyor, bakıyorlar. Resûlullah Efendimiz'in tarif ettiği renkte bir deve önde, üstünde tarif ettiği şekilde yükler ve gidip soruyorlar:

"Sizin su kabının durumu nasıl?"

Bakıyorlar ki su yok!

"Ağzını sımsıkı bağlamıştık, bunun içi su doluydu!.."

Resûlullah'ın dediği gibi çıkıyor.

İşte bu delillerden, her şeyden önce İsrâ sûresinin ilk âyet-i kerîmesinden Peygamber Efendimiz'in bir gecede Kudüs-ü Şerîf'e Mekke-i Mükerremeden vardığına şek şüphe yok!

Oradan ötesi?

Kubbetü's-Sahrâ diyoruz. Altınlı kubbesi var.

İslâm mecmuasının geçen sayısında o boynu bükük yerin resmi vardı.

Orada bir kaya var, kalkık. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz orada peygamberlere imamlık ettikten sonra semaya çıkıyor.

Semaya çıkar mı?

Yirminci yüzyılda insanlar çıkıyor ya! Uydularla, jet uçaklarıyla çıkıyorlar…

Kâinatın sahibi âciz mi?

Peygamber Efendimiz; "Bana Mirac getirildi, Mirac çok güzel bir şey, onun kadar güzel bir şey görmedim!" diyor.

Bizim din kitaplarında "asansör" diyorlar, bana çok soğuk geliyor. Asansör ne, Mirac ne… Birisi ötekisine kıyas edilir mi? Asansör için yanında şeyler lazım, halatlar lazım, motor lazım bilmem ne lazım… Belli bir şeye kadar iki tarafında duvar olmaszsa çıkamaz… Ne asansörü!

Mirac asansör mü?

Mirac çok güzel bir şey, göğe çıkış vasıtası!

Ama ne?

İnsan çıkarsa bilir, çıkmayan nereden bilsin?! Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Fevkalade güzel bir şey, onun kadar güzel şey görmedim! Hatta insan vefat edeceği zaman o Miraca gözünü diker!" diyor.

Ruhu bedenden çıkacak ya, göklere çıkacak; "Ona gözünü diker." diyor.

"Oradan Cebrail aleyhisselam'la beraber ben yukarıya çıkartıldım." diyor. Demek ki başka türlü bir şey, beraberce yukarıya çıkartılmışlar.

"Birinci semanın kapısına getirildik."

Semanın kapısı olur mu?

"İşte ortalık şey, gökyüzüne baktığın zaman masmavi görünüyor…"

Evet âyet-i kerîmelerde geçiyor, semanın kapıları var:

Fe kânet ebvabâ.

Amme sûresinde geçmiyor mu?

Daha başka âyetler de var. Semanın kapısı var. Öyle ki o semanın kapısında bir de hafazetu'l-bâb, "Kapının bekçisi" var. O semadan öbür semaya geçiş mümkün değil! Melekler soruyorlar:

"Kimdir?"

"Ben Cebrail'im, yanımdaki de Hz. Muhammed'dir." diyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i tanıtıyor. Hafaza melekleri, oranın o kapının bekçileri;

"Kendisine Mirac için müsaade davet oldu mu?" diye soruyor.

"Evet kendisi çağrılmıştır." deyince kapıyı açıyorlar.

Semanın kapıları var başkası çıkamaz, öbür tarafa geçemez.

Semanın yüksekliği ne kadar?

Tebâreke sûresinde âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Ve lekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-mesâbiha ve cealnâ hârucû mâ li'ş-şeyâtine.

"Biz en yakın semayı…"

es-Semâü'd-dünyâ demek, "dünyanın seması" demek değil! Mealciler yanlış tercüme ediyorlar. "En yakın olan sema" demek. İkisi de elif-lamlı geliyor. es-Semâü'd-dünyâ.

Semâü'd-dünyâ demiyor; muzafun ileyh olarak gelmiyor. İkisi de elif-lamlı geliyor, sıfat-mevsuf olarak geliyor. Tercüme edenlerin oradan aklını başına alması lazım.

Kur'ân-ı Kerîm'i tercüme etmek kolay değil ki!

"En yakın semayı yıldızlarla donattık!" deniliyor, bu ne demek?

Yıldızların olduğu yerin hepsi birinci sema, demek.

"Hocam, beş milyon senede ışığı gelen yıldızlar var…"

Burası birinci sema, bunun arkasında daha altı kat sema var!

İnsan buradan oraya nasıl gider?

"Hocam ışık hızıyla gitmiştir…"

Işık hızı yeter mi?

Işık hızıyla, ışık oradan yola çıkıyor beş milyon senede geliyor! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir gecede çıkmış. Işık hızı ne, hangi ışık hızından bahsediyorsun?!..

Elhamdülillah biz de biraz fizik kimya okuduk da susturuyoruz. Elhamdülillah.

Hâzâ min fadli Rabbî.

Yoksa müslümanların tepesine çıkarlar. Siz bilmiyorsunuz vs. derler.

Biz sizin bildiğinizi de biliyoruz ama siz bizim bildiğimizi bilmiyorsunuz.

Biz sizin bildiğiniz her şeyi okuduk, sen benimkini okudun mu?

Boynunu bük, el pençe divan dur, biz de öğretelim.

Birinci semaya insanlar geçemediği gibi ameller bile geçmez. Semanın müvekkel melekleri; melekler tarafından gökyüzüne çıkartılan namazların, oruçların, hacların, zekâtların, zikirlerin, tesbihlerin önünü kesiyorlar. Diyorlar ki;

"Bu ameli götür sahibinin yüzüne çarp! Riya ile yaptı. Bana emredildi, riya ile yapılan amelleri ben buradan öbür tarafa geçirmem."

Hadîs-i şerîfler var. Değil insanın, başka bir varlığın geçmesi; insanların yaptığı namaz, oruç, hac, zekât, tesbih gibi ibadetlerin sevabı bile o yerlerden geçemiyor. Onun için onu sen böyle bir kapı gibi düşünme!

"İki kanatlı mı, üç kanatlı mı, anahtarı ne cins?.." diye düşünme, başka bir şey! Görmediğin, anlamadığın bir şey ama böyle bir şey var!

Peygamber Efendimiz birinci semaya geldi, Cebrail aleyhisselam orada bir yaşlı zât gördü, Cebrail aleyhisselam;

"Bu kimdir?" diye sorunca;

"Bu Hz. Âdem atamdır." dedi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz birinci semada Âdem atamızı gördü.

O mübarek Âdem atamız aleyhisselam, sağ tarafına bakınca gülermiş, sol tarafına bakınca ağlarmış. Buna iyi dikkat edin, sağına bakınca gülermiş, soluna bakınca ağlarmış. Sağında mü'min evlatlarını görür sevinirmiş, solunda kâfirleri görüp üzülürmüş.

Kendi evlâdı, baban üzülmez mi?

Kâfirin, bak günahkârın zararı nerelere dokunuyor. Âdem atamızın gözünü yaşlandırıyor.

Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

"Kulların yapmış olduğu ameller Cuma günü ana-babalarına arz olunur. Onlar da bu evlatların yaptığı güzel amellerden sevinirler, yüzlerinin nuru artar. Yaptıkları kötü amellerden dolayı da mahzun olurlar, üzülürler. Allah'tan korkun da ölmüşlerinizi ezalandırmayın!"

Gördün mü insan günah işleyince iş nelere varıyor, ne zararlara uğruyor?

Nefse, şeytana uyuyorsun, Allah korusun, Allah kurtarsın. Allah şeytana, nefse, esir etmesin. Yolunda dâim eylesin, zikrinde kâim eylesin. Bakın nelere zararı oluyor?!.. Âdem atamızı ağlatıyor, orası dikkatinizi çeksin.

İkinci semada Yahya aleyhisselam ve İsa aleyhisselam'ı gördü, üçüncü semada Yusuf aleyhisselam'ı gördü, döndüncü semada İdris aleyhisselam'ı, beşinci semada Harun aleyhisselam'ı görmüş, altıncı semada Musa aleyhisselam'ı görmüş. Musa aleyhisselam diyor ki;

"Benden sonra genç bir kimse olarak geldi, ümmeti benden çok!"

Bu da dikkatimi çekti, ne yapalım genç olur.

Hâzâ min fadli rabbî.

Dilediğine [dilediğini verir]! İmrenmiş. Peygamber Efendimiz için; "Benden sonra gelmiş bir genç kimse, ama ümmeti benim ümmetimden çok!" diyor. Tabii kendi ümmetine kıyaslıyor, Bu taraftaki ümmetin Peygamber Efendimiz'in ümmetini çokluğu dikkatini çekiyor. Bizim Peygamber Efendimiz de;

"Ben mahşer yerinde benim ümmetimin çokluğuyla iftihar edeceğim, mübahât edeceğim." buyuruyor. Onun için O'na iyi kul olmaya, Peygamber Efendimiz'e iyi ümmet olmaya çalışalım.

Sonra yedinci semada İbrahim aleyhisselam'ı görüyor. İbrahim aleyhisselam hakkında diyor ki;

"İçinizde şu kardeşiniz kadar ona benzeyen, onun kadar da şu kardeşimize benzeyen başka kimse yok!"

"Şu kardeşiniz" dediği ne?

Kendisi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Sahibiküm, "sizin sohbet arkadaşınız, kardeşiniz" diye[söylüyor]. Öyle mübarek huylu bir peygamber idi. Kendisinden üçüncü şahıstan bahseder gibi mütevazıane bahsediyor.

Hâsılı Hz. İbrahim'e çok benzermiş, oradan onu anlıyoruz. İbrahim aleyhisselam tabii memnun oluyor. Her bir peygamber memnun oluyor, iltifat ediyor.

"Merhaba ey salih Peygamber, hoş geldin!" diye, güzel sözlerle iltifat ediyorlar. Ondan sonra bir yüksek fezaya çıkıyor. Ondan sonra sidretü'l-müntehâya geliyor. O sidretü'l-müntehâ hakkında burada çok şey söylemeyeceğim. Çünkü burası bu sözlerin söylenme yeri değil! Orada Cebrail aleyhisselam da kalıyor. Ondan sonra Peygamber Efendimiz refref ile daha ötelere gidiyor.

Refref nedir?

Sahabeden bir zât-ı muhterem demiş; bir yaygı, bir örtü. Yeşil bir perde. Ama o görünüşü yeşil bir perde gibi görünüyor, ama bir şey! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i almış, huzur-u Rabbi'l-âlemîne götürmüş.

Süleyman Çelebi'ye Allah rahmet eylesin. Mirac hadisesini en güzel anlatan mübareklerden birisi, ne kadar güzel söylemiş?!.. Diyor ki;

Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l-celâl

Bî-kem ü keyf ânâ gösterdi cemâl

Şu sözün güzelliğine bakın! Bir kitap yazsanız insana bu sözün güzelliklerini anlata anlata bitiremeyecek gibi geliyor.

Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l-celâl

Allahu Teâlâ hazretleri nedir?

Zü'l-Celâl'dir; Celâl ve Cemâl sahibidir.

Şeş cihetten münezzehtir: Sağda diyemezsin, solda diyemezsin, önde arkada diyemezsin, yukarda aşağıda diyemezsin. Altı tane semt; sağ sol, ön arka, yukarı aşağı. Şeş cihetten münezzeh, her yerde hazır ve nâzır!

Fe eyynemâ tevellev fesemme vechullâh. "Yönünü nereye dönsen Allahu Teâlâ hazretlerinin Zâtı Şerîf'i orada!"

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir!"

Uzak olsa rububiyyeti câri olur mu?

O'nun kudretinin ermediği, ilminin ermediği, erişmediği yer olsa rububiyeti noksan olur. Her türlü noksandan münezzeh, her yerde hazır ve nâzır!

Âmennâ ve saddaknâ.

Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l-celâl

diyor. Süleyman Çelebi Allahu Teâlâ hazretlerini böyle güzel anlatmış. Ondan sonra da diyor ki;

Bî-kem ü keyf ânâ gösterdi cemâl

Bî-kem, "söylenemeyecek bi tarzda" demek.

Bî-keyf ne demek?

Keyfiyet; "anlatılamayacak bir tarzda" demiş.

"Dille ifade edilemeyecek, sıfat bulunamayacak bir şekilde ve miktar olarak anlatılamayacak bir tarzda…"

"Allahu Teâlâ hazretlerinin künhünü anlamayacağını insanın idrak etmesi Allah'ı idrakidir!"

Benim aklımın ereceği bir şey değil!

"O'nu gözler ihata edemez, idrak edemez; O gözleri idrak eder."

Beşerin duası, hadiseleri Allahu Teâlâ hazretlerini ihata edemez; o dilerse, nasıl dilerse öyle tecelli eder. İnsan, O'nu anlayamayacağını anladı mı işte o anlayıştır!

"Allah'ın zatı şöyleydi böyleydi…" tarzında Mücessime gibi daha başka bir şekilde Allah hakkında bir şeyler söylerse o şirk olur, diyor. "Anlayamadım, tamam." diye boynunu bükerse işte anlayış o!

Bî-kem ü keyf ânâ gösterdi cemâl

"Tarife sığmaz bir tarzda, lafla anlatılamayacak bir şekilde Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'i Huzur-u Âlî'sine alıp iltifat eyledi."

Ne dilerse onu vahyeyledi. O gece ona neler neler ihsan eyledi, biz onları anlayamayız. İkisi arasında! İkisi arasında anlaşılması mümkün olmayan hoş, latif hâller, o gecenin bereketi ile [vuku buldu]!

Şimdi biz kendimize dönelim. Biz onları anlayamıyoruz, boynumuz bükük; ama bir şeyden iftihar duyuyoruz ki o Resûl'ün ümmetiyiz!

Elhamdülillah ellezî cealenâ min ümmetî. "Bizi onun ümmetinden yapan Allah'a sonsuz hamd ü senâlar olsun!"

En şerefli Peygamber'in en şerefli ümmetiyiz. Elindeki nimetin kadrini bil!

Ne yapıyorsunuz? İnsan bu nimetleri bırakıp da başka nimetlerle meşgul olur mu? Sofranın üstündeki kaymakları tatlıları bırakıp da yerdeki leblebiye gider mi?..

Onun ümmetinden olmak en büyük şeref. Allahu Teâlâ hazretleri bizi onun sünnet-i seniyyesini öğrenip izinden kıl kadar ayrılmadan şefaatine erecek bir tarzda yaşayıp iltifatına mazhar olanlardan eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"Ümmetim fesada uğrayacağı zamanda benim sünnetime sarılana yüz şehit sevabı var!" Bir rivayette de;

Fe lehu ecru şehîdin. "Şehit sevabı var." demiş. Buna da razıyız. Şehit, Allahu Teâlâ hazretlerinin en yüksek kulu, Allah yolunda canını vermiş. Allahu Teâlâ hazretlerinin yoluna canını vermiş bir kimse. İnsan, şehit sevabı veyahut yüz şehit sevabı alıyor.

Onun için ben gece gündüz her konuşmamda mikrofonu yakaladığım zaman size;

"Aman Peygamber Efendimiz'in sünnetine sımsıkı sarılın!" dediğim bundan!

Yol kimin yolu?

Peygamber Efendimiz'in yolu! Gerisi şaşırtır, yanıltır. Bu sahada başka salahiyetli insan yok! Bu sahanın salahiyetli insanı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Onun sünnetini oku, her şeyi anlatır.

Hadîs-i şerîflerini beraberce okuyoruz, hayran kalıyoruz, hayran oluyoruz, takatimiz kalmıyor. Yığılacak hâle geliyoruz. Resûlullah Efendimiz her şeyi anlatmış. Okusan nerdeyse senin işe giderken yapacağın şeyi de anlatacak. Bu ümmet şaşırmasın, hak yoldan ayrılmasın, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına aykırı iş yapmasın, diye o kadar ince teferruatıyla her şeyi bildirmiş.

Hac yaptığı zaman Arafat'ta ümmetine tavsiyelerde bulunmuş, elini kaldırmış:

"Yâ Rabbi! Tebliğ ettim mi, senin emirlerini bu insanlara bildirdim mi?..

"Şahit ol yâ Rabbi!" demiş.

"Bildirdin yâ Resûlullah! Ama bizde o hazinenin kıymetini bilecek kafa lazım, iz'an, irfan lazım.

Onun için Peygamber Efendimiz'in hadislerini okuyun, hayatını okuyun.

Asım Köksal dostumuzun güzel kitabı Pakistan'dan bile mükâfat aldı! Güzel, Peygamber Efendimiz'in hayatını anlatıyor. Sayfa sayfa okuyun. Hadîs-i şerîf kitapları neşrediliyor, alın okuyun, raflarda durmasın. Her akşam 20-30 sayfa okuyun. Resûlullah'ın Efendimiz'in hayatını okuyun, çok da kolaydır!

Hadîs-i şerîf fıkra gibidir. 8-10-12 satır… Gayet kolay okunur. Ümmî de anlar alim de anlar. Anlamamak mümkün değil! Hadisin bereketi o, herkes anlar. Küçük ilkokul çocuğu da anlar üniversite profesörü de anlar. Ama neler anlar… Tabii anlayışta fark olur ama hepsi anlar.

Resûlullah'ı öğrenin, izinden ayrılmayın! Onun ümmeti olmak en büyük şeref. Böyle Miraca mazhar olmuş bir Peygamber'in ümmetiyiz. Elhamdülillah bu akşam bizim içimizin iftiharla dolması lazım.

Alacağımız dersi Süleyman Çelebi ifade etmiş. Rahmetullahi aleyh, rahmeten vâsiaten; ne mübarek zât imiş, ne tatlı söylemiş:

Sen ki Mi'rac eyleyip kıldın niyâz

Ümmetin Miracını kıldım namaz

Süleyman Çelebi; "Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyurdu." diyor.

Peygamber Efendimiz o huzur-u Rabbü'l-İzzet'ten ayrılmak ister mi?

İstemez ama;

Avdet idüp da'vet et kullarımı

Tâ gelüben göreler dîdârımı

"Ey Peygamberim! Sen git kullarımı benim yoluma davet eyle, onlar da gelip benim dîdârımı görsünler."

Cehennemde dîdâr görülmeyecek, cennette görülecek! Peygamber Efendimiz'in tavsiyesini, davetini dinleyeceğiz, yolundan gideceğiz.

Cennet ehlinin müstesnalarına ikram! Cuma günleri cennet ehlinin yüksek insanlarına, derecesi yüksek insanlarına Allahu Teâlâ gösterir. Size bir nimet ihsan edeyim, diyecek. Diyecekler ki;

"Yâ Rabbi! Bize her nimeti verdin!.."

Mâ lâ aynün raet ve lâ ezünün semiat ve lâ hatera bi mâ ehad.

"Gözlerin görmediği kulakların işitmediği nimetleri bize verdin, hiçbir ihtiyacımız yok ki!.."

Cemâlini gösterecek, mest edecek! Mest olacaklar, cemâlullahı görecek.

Selâmun kavlen min rabbi'r-rahîm, selamını alacaklar. Allahu Teâlâ hazretlerinin selamına mazhar olacaklar! Eve geldikleri zaman ev ahalisi onlara diyecek ki;

"Size bugün ne oldu, kokunuz güzelleşmiş nurunuz ziyadeleşmiş?"

Allahu Teâlâ hazretlerinin cemâli ikramına, selamına mazhar olacaklar.

Tâ gelüben göreler dîdârımı

Gelip de Allahu Teâlâ hazretlerinin didarını görebilmek için Resûlullah'ın davetine uymak lazım. Bunu hiç unutmayalım.

Sen ki Mi'rac eyleyip kıldın niyâz

Ümmetin Miracını kıldım namaz

"Ey Resûlüm! Sen geldin, mirac ettin. Hiçbir beşere nasip olmayan bu yüksek mertebeleri buldun, benim huzuruma geldin. Bî-kem ü keyf, o tatlı anlar… Ümmetinin Miracını da namaz eyledim!" diyor.

Bizim Miracımız ne?

Hadîs-i şerîfte geçiyor:

es-Salâtu mi'racü'l-mü'mini. "Namaz müslümanın miracıdır!"

Peygamber Efendimiz peygamberlerin en büyüğüydü. Seyyüdü'l-evvelîne ve'l-âhirîn'di, Mirac eyledi. Sen de namazda Mirac et! Allahu ekber dediğin zaman, "Allahu Teâlâ hazretleri hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek şekilde her şeyden daha büyük!" de, her şeyi arka tarafa at. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda el pençe divan dur, boyun bük, ona hamd ü sena eyle! O'nun âyetlerini okuyarak O'na hitap eyle! Ondan sonra önünde rükû eyle! Alnını onun huzurunda secdeye kapa, onu tesbih eyle, her türlü noksandan tenzih eyle! Bunları şuurla yap, o da Mirac olur! Olmuş, olmayacak bir şey değil!

Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hüseyin Efendimiz, diğer sahabe-i kirâm, namaz kıldıkları zaman kendinden geçerlermiş, vücutlarına batmış olan zırhı çıkartırlarmış da duymazmış. Nasıl oluyorsa öyle namaz kılmak lazım.

İki insan camiye gelir; aynı namazı kıldıkları hâlde birisi bir parmak ucu kadar bir ecir alır ayrılır, ötekisi çok büyük ecirler alıp ayrılır.

Neden?

Şuur farkı! Her zaman söylüyoruz: Aman namazı küçümsemeyin, ehemmiyetsiz bir ibadet saymayın; bu namaz müminin miracıdır. Mirac gecesinde bir kere daha ifade ediyoruz, müminin miracıdır. Zaten Mirac gecesinde hediye olarak, mübarek Miracın bir hatırası, hediyesi olarak beş vakit namaz farz olundu.

Kim sıdk ile bu beş vakti eda ederse Allah elli vakit namaz kılmış gibi ecir verir. Çünkü bir iyilik on misli ile mükâfatlandırılıyor. Miraçtan dönüşte Musa aleyhisselam'ın tavsiyesi üzerine elli vakit namaz farz olmuşken onu indirilmesi hakkındaki rivayetlerini bilirsiniz.

Eskiden, Miractan evvel sabah ve yatsı namazları kılarlarmış. Müslümanlar ondan önce iki namaz, sabah ve yatsı namazı kılarlarmış. Mirac gecesinde beş vakit namaz farz olmuş: Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı. Ne güzel olmuş! Ne güzel namazlar… Günün en önemli vakitlerinde ne güzel oluyor da şu çirkef dünyanın pisliğinden sıyrılıp abdest alıyoruz, günahlardan azalarımızı temizliyoruz, Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna duruyoruz… Melekleri imrendirecek bir tarzda saf bağlıyoruz. Ondan sonra onun huzurunda secde ediyoruz, rükû ediyoruz, ona tahmid ediyoruz, tesbih eyliyoruz, zikrediyoruz…

Ne güzel! Elhamdülillah, Allahu Teâlâ hazretleri bizi müslüman eylemiş en güzel ibadetlerle bizleri şereflendirmiş.

Peygamber Efendimiz Miractan geldikten sonra olanları ümmetine de anlattı, öteki müşriklere de anlattı.

Peygamber Efendimiz'in dünyaya gelmesinden sonra insanların hepsi Peygamber Efendimiz'in ümmeti.

Nasıl ümmeti oluyor?

Bir kısmı ümmet-i davet, bir kısmı ümmet-i icabet. Peygamber Efendimiz'in sözünü dinleyip emrini anlayıp ona uyanlar davete icabet etmiş oluyor.

Ötekiler?

Belki gelirler. O da onun hatası. Bakarsın eğer parmağını kaldırıp kelime-i tevhid getirip Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah derse o da onun ümmeti olma şansına sahip. Onun için onlara da ümmet-i davet derler. Bakarsın; Afrika'daki, Amerika'daki, Kanada'daki, Avustralya'daki insana bir babayiğit çalışkan müslüman gider;

"Siz ne yapıyorsunuz yahu! İslâm var, iman var, Kur'an var; Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor, bu puta nereden tapıyorsunuz, bu istavroza nereden değer veriyorsunuz, Hak yola gelsenize…" der. Allah'ın has hâlis kulları çok, Allah yolunda cihat eden, Allah'ın dinini yaymaya çalışan nice insanlar var.

Size de tavsiye ederiz ki insanların yaptığı çalışmaların en güzeli dine hizmettir, Allah'ın yoluna çağırmak. Allahu Teâlâ hazretlerinin dinine yardım ederseniz bu din yayılır. Yardım etmezseniz kendi evlatlarımız bile elimizden kaçar. Biz kendi dinimizi kaybederiz, Allah korusun. Ezanlar okunan bu beldelerde bir zaman sonra çanlar çalınmaya başlar, kâfirler dolaşmaya başlar. Ama onlar dışardan gelmemiş olur; senin, benim, onun akrabası olur!

O bakımdan hepimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin yoluna, dinine hizmet edeceğiz. Yalnız hocalar, camide sarık sarmış, cübbe giymiş hocalar değil; her biriniz Allahu Teâlâ hazretlerinin yoluna hizmet edeceksiniz. Kardeşinizi dine çağıracaksınız, evladınızı müslüman yetiştirmeye çalışacaksınız. Hak yolda hakkı öğretip, hak ehli olarak yetiştirmeye çalışacaksınız.

Erzurum'dan bir çocuk kalkmış, Adapazarı'na gelmiş. Sırtına ayakkabı boyamak için bir sandık almış, ayakkabı boyama sandığı. Baktık, bizimle beraber ikindi namazı kıldı. Sorduk, hiç kimsesi yokmuş, tek başına çıkmış. 13-14 yaşında bir çocuk, ama namazını bırakmıyor. Erzurum'dan gelmiş. Bekçi yok, takipçi yok, babası yok, bilmem kimi yok… Bir yerde sığıntı kalıyor, ama namazını bırakmıyor. Evlatları öyle yetiştireceğiz, imrendim.

Çocuğunuzu nereye gönderirseniz gönderin, Allah'tan korkacak, yüreği titreyecek, namazı kılacak! Allah'tan korkacak, haramdan kaçacak! Allah'tan korkacak, bu dine bağlı yaşayacak! Allah'tan korkacak, bu dine hizmet edecek!

Bu paralar pullar ne olacak?!..

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin. Peygamber Efendimiz'e has ümmet eylesin. Kendisine has kul eylesin. Rızasına uygun ameller işlemeyi nasip eylesin. Yolunda dâim, zikrinde kâim eylesin. Böyle nice mübarek kandillere, Miraclara cümlemizi nail eylesin. Namazlarımızı Mirac eylesin. Şuurla kılmayı nasip eylesin. Şuurlu müslüman eylesin.

Bir taraftan müslüman bir taraftan kıyafeti kâfir gibi, bir taraftan müslüman bir taraftan huyları kâfir gibi, bir taraftan müslüman bir taraftan işleri kâfir gibi, bir taraftan müslüman bir taraftan eli kolu her tarafı haramda…

Olur mu?

Yunus Emre haklı olarak;

Ele geleni yersin

Dile geleni dersin

[Ben dervişim dersin]

[Sen derviş olamazsın]

diyor. Biz de öyle!

İnsan müslüman olunca Müslümanlığa uygun yaşar. Karısı müslüman gibi değil, kendisi müslüman gibi değil, kıyafeti müslüman gibi değil, hâli müslüman gibi değil; insaf yok, izan yok, müslümanlara merhamet yok, şefkat yok, aleyhinde çalışır, kuyusunu kazar, şikâyet eder… Olmaz.

Müslüman aklından fesadı silmeli. İçinden zıtlıkları kaldırmalı. Perhizde olan insan lahana turşusu yemez diyoruz ya, müslümansa müslümanca yaşayacak. Evinden, evindeki yaşayışından, karısının kıyafetine, kendisinin hâline, sözüne, kazancına, iş tutuş tarzına varıncaya kadar hâzâ müslüman denilecek; işte müslüman böyle olur, denilecek.

Aksi takdirde olmaz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi taklitten kurtarsın. Taklit fena şey! Herkes iyi peşinden gidiyor ama şimdi herkes gürül gürül cehenneme gidiyor.

Gümbür gümbür, sel suyu gibi, dağdan inen sel gibi cehenneme giderken ona uymak olur mu?

Bu selden kendini kaçıracaksın, koruyacaksın, çoluk çocuğunu koruyacaksın. Bu sele memleketim uğramasın diye uğraşacaksın.

İsveç'te çıplak geziyorlar. Evlilik yok, bir şey yok… Şu mübarek akşamda neler anlatabilirim?

O küfür buraya güldür güldür gelirse hâlimiz ne olur?!..

Arkadaşımıza anahtarı vermiş.

"Ben üç ay gemiyle gideceğim, benim evimin anahtarını al." demiş.

Anlayabiliyor musunuz?

Bu kötü ahlâk buraya gelirse ne olur hâl?

Onun için çalışacağız!

Bundan bir ay evvel mübarek mevsim başladı dedik. Receb geldi, ayrı bir mevsim. Regaip Kandili oldu. Sonra Peygamber Efendimiz Receb'in 27'sinde Mirac eylemiş. Önümüzde Şaban geliyor, önümüzde Ramazan gelecek; melekler cennetin kapılarını açacaklar, semaları bezeyecekler, cehennemin kapıları kapanacak.

Meredetü'ş-şeyâtîn. "Şeytanların azılıları zincirlere bağlanacak!"

Mübarek bir zamandayız, fırsat bu fırsattır.

Acaba bir dahaki Miraca çıkacak mıyız, bir dahaki seneye erişecek miyiz?

Her gün aramızdan ölüm birkaçımızı koparıp alıyor. Hâlbuki;

Halkı bostan edinmiştir,

Dilediğin üzer ölüm

"Ecel; bostan tarlasına girmiş gibi içimizden toplayıp toplayıp gidiyor. Ecelin okları içimizden birisini vurup vurup gidiyor."

Hiç uyanmaz mısın?

Bir dahaki seneye değil yarına çıkmayacakmış gibi aklını başına toplayacaksın, ama çıkarsan çok şükür çıktım diyeceksin!

Allahu Teâlâ hazretleri gafletten uyandırsın sevdiği kul olmayı cümlemize nasip eylesin. Allah cümlenizden razı olsun.

Bir insan yatsı namazını cemaatle kılarsa sabah namazını da cemaatle kılarsa bütün geceyi ibadet etmiş gibi Allah sevap verir. Bir insan yatacağı abdest alıp dört rekât namaz kılıp abdestle yatarsa, melekler, gece ibadet etmiş gibi yazar. Bu fırsatlardan istifade edin. Abdest alın, namaz kılın, abdestli olarak yatın; o ecirden, o sevaptan faydalanırsınız.

Sabah namazına da camiye gelmeye çalışın, uykuyu yenmeyi öğrenin, nefsi yenmeyi öğrenin. Yatsıyı burada kıldığınız gibi sabahı da kılmaya çalışırsınız.

Bugün gündüzden oruçlu olmak iyidir, yarın da oruçlu olmak iyidir. Oruç tutarsınız, oruç insanın kalbini yumuşatır. İnsanın içine rikkat denilen hassasiyet, mânevî hassasiyet ihsan eder. Peygamber Efendimiz bu Receb'te Şaban'da çok oruç tutardı. Biraz aç kalın da şu açların hâlini, yoksulların hâlini bir anlayın bakalım. Mide boşaldı mı kalp, gönül çalışmaya başlar. Mide dolu oldu mu insan karnı doydu mu eğlence arar, uyku arar. Nefis, bu sefer bazı şeyler istemeye başlar. Onun için oruçla yarınınızı ihyâ edersiniz. Namazları cemaatle kılmaya çalışırsınız.

Sabah namazını kaçırmamaya çok dikkat edin!

Elinizden geldiğince elinize tespihi alın, zikredin, tevbe ve istiğfar eyleyin. Tevbe ve istiğfarın sevabı hakkında, hepsi güzel şeyler ki çok şeyler söylenebilir.

Allahu Teâlâ hazretleri kul tevbe etti mi tevbesini kabul eder. İtiraf edin; "Yâ Rabbi! Sen benim hâlimi biliyorsun, suçum kusurum ne kadar çok. Hatam haddi aşmış, boyumu aşmış durumda, günah deryasına daldım boğulmak üzereyim. Şu gece hürmetine, şu Receb hürmetine, Peygamber Efendimiz'in hürmetine, mübarek kulların hürmetine beni affeyle. Beni de iyi kul eyle yâ Rabbi!.." diye gözyaşı dökün.

Allah korkusundan ağlayan göze cehennem ateşi değmeyecek. Cehennemin en çok korktuğu şey âşıkların gözyaşı! Onun için biraz kendi hâlinizde bunun muhasebesini yapın!

İşte geldik işte gidiyoruz. Sakalımız aklaştı, adam olamadık, bizim hâlimiz ne olacak… diye geçmiş günahlara biraz gözyaşı dökün! Allah'ın iyi kulları nelere ermişler, ne hâller görmüşler, nedir bu benim hâlim… diye biraz da ona ağlayın!

Eskilerden bir mübarek zatın hayatını okuyordum. Ama sahih kitaplardan okudum; inanıyorum. Bana yüzde yüz doğru gibi geliyor, Allahualem doğrusunu Allah bilir. Rüyasında şeyhi gelmiş, demiş ki;

"Evladım dışarı gel ki seni Resûlullah tecelli-yi zâta götürecek."

Rüyasında çıkmış, dışarıda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, elini ayağını öpmüş ondan sonra ne hâller ne güzel şeyler…

O büyüklerden bir tanesinin hayatını okudum, çok ciddi bir alim, büyük müfessir tefsir alimi, büyük zât. Tevazuyla diyor ki;

"Elhamdülillah dört sene beş ayda peş peşe kırk erbain nasip oldu!"

Ne demek kırk erbain?

Kırk gün oruç tutarak ibadet ede ede, gece az uyuyarak Allah'a ibadet ederek vakit geçirmek. Buna çile derler, Arapça erbain derler, bir başka adıyla halvet derler. Peş peşe kırk halvet yapmış.

Bir mübareği okudum, diyor ki;

"Resûlullah'ın sünnetine uyayım diye halvette oruç tuttum, bir bademle iftar ettim. Hiç etmeden yapabilirdim ama bir badem aldım ki sünnete uygun olsun!"

O mübarekler öyle çalışmışlar, o güzel hâllere nail olmuşlar, Peygamber Efendimiz'in iltifatına ermişler, ne güzel hâller var.

"Benim hâlim niye böyle, niye ben hâlâ adam olamadım ne olacak benim hâlim, ömrüm geçti, şu noktaya geldim. Benim de ecelim yetmişse, öteki arkadaşlarım gibi ben de âhirete göçeceksem ne olacak…" diye biraz insan başının tasasına düşmeli, ona ağlamalı, biraz Allahu Teâlâ hazretlerinin aşkından şevkinden ağlamalı!

"Resûlullah Efendimiz Miraca ermiş, benim hâlim ne olacak, ben de o tecelliye ersem ya!.." diye aşkından şevkinden [ağlamalı].

Allahu Teâlâ hazretleri hayırları fetheylesin şerleri def eylesin, iki cihanda aziz eylesin. Allah cümlenizden razı olsun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı