M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 258 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillalahi rabbi'l-âlemîne 'alâ külli hâlin ve fî-kulli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu 'alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ muhammedini'l-mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ'.

Emmâ ba'dü

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem ve şerra'l-umûri muhtesâtuhâ ve külle muhtesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l- muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Tenâsahû fî'l-'ilm ve lâ yektümü ba'duküm ba'dan fe-inne hiyâneten fî'l-'ilmi eşeddü min-hiyânetin fî'l-mâli.

Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.

Çok değerli sevgili muhterem kardeşlerim!

Allah cümlenizden razı olsun. Uzaklardan, yakınlardan geldiniz, biliyorum. Şu büyük camiyi doldurdunuz. Allah büyük mükâfatlarla cümlenizi taltif eylesin. Dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin. Gönüllerinizin muratlarını sizlere bahşeylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerini okuyup tefeyyüz ve taallüm edeceğiz ama bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce, başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruh-i pâkine hediye olsun diye, sonra onun mübarek âlinin, ezvacının, ashabının, etbaının, ahbanın, onun mânevî halifeleri Ümmet-i Muhammedin mürşitleri, sâdât ve meşâyah-i turuk-u aliyyemizin Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyü'l-Murtazâ'dan müteselsilen güzerân eyleyip hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar gelmiş geçmiş cümle din ve tarikat büyüklerimizin ruhlarına hediye olsun; bu okuduğumuz eseri yazan Gümüşhânevî hazretlerinin ruhuna hediye olsun; bu hadîs-i şerîfleri bize nakil ve rivayet eden âlimlerin ve ravilerin ruhlarına hediye olsun diye; şu beldeleri fethedip canlarıyla mallarıyla cihat eyleyip bize emanet ve yadigâr bırakmış olan şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, evliyaullahın, hele beldemizin medâr-ı iftihârı Hacı Bayrâm-ı Velî'nin Tâceddin Sultan'ın, Hüseyin-i Gâzî'nin vesair mübarek zevât-ı muhteremenin ruhlarına hediye olsun diye; şu caminin yapılmasına emeği geçmiş olanların ve şu camiden güzerân eylemiş olan vazifelilerin, imamların, müezzinleri, cemaatlerin, kayyımların ruhlarına hediye olsun; uzaktan yakından gelen siz kardeşlerimin de bütün ahirete göçmüş yakınlarının ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ, dereceleri yüksek olsun diye ve biz yaşayan müslümanlar Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda, Peygamber Efendimiz'in izinde yaşayalım, yürüyelim; Peygamber Efendimiz'in şefaatine, iltifatına, sevgisine, rızasına, teveccühüne nâil olalım; Kur'ân-ı Kerîm'in şefaatine erelim, Allah'ın huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye; Allah şu beldelerimizi vesair müslüman kardeşlerimizin beldelerini her çeşit âfetlerden, musibetlerden, felaketlerden, maddî mânevî semâvî, arazî sıkıntılardan, üzüntülerden korusun, uzak eylesin, saadet ve selamet üzere eylesin diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerif okuyup, o mübareklerin ruhlarına hediye edelim öyle başlayalım. Buyurun: Bismillâhirrahmânirrahîm.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ. Peygamber Efendimiz'in hürmet ettiği amcası Abbas'ın oğlu, genç sahabi, büyük alim, müfessir İbn Abbas Abdullah radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurdular;

Tenâsahû fî'l-'ilm. "İlimde biribirlerinize karşı iyi niyetli, açık kalpli, samimi, hayırhah olun." Hayrını, iyiliğini isteyen kişiler olun. İlim konusunda birbirinize iyi davranın. Ve lâ yektümü ba'duküm ba'dan. "Biriniz sahip olduğu bir bilgiyi, ilmi, ötekisine vermekten sakınmasın, gizlemesin, ilmi esirgemesin, ketmetmesin." Fe-inne hiyâneten fî'l-'ilmi. "Çünkü ilimdeki hainlik..." Vermemek, öğretmemek suretiyle, sadece ben bileyim başkası bilmesin diye ilimde cimrilik, pintilik yapıp saklamak, hainliktir, bu hainlik mala yapılan hainlikten, Eşeddü min-hiyânetin fî'l-mâli. "Mal konusundaki haksızlık ve kadirden daha şiddetli, daha fena, daha kötüdür."

Aziz ve muhterem kadreşlerim!

Meseleyi biraz izah etmeye çalışalım. Biliyorsunuz ki İslâm dini, daha önce kendilerine kitap indirilmemiş, bir kavme, cahil insanlara ve mahrumiyetli bir bölgeye geldi. Çok sıcak olması dolayısıyla su olmadığı için bereket, mahsul, yiyecek, içecek çok olmadığı için herkesin pek rağbet etmediği, ancak kervan güzergâhındaki bazı yerlerde yerleşme olan, öbür taraflarda da cahil, bilgisiz, göçebe, bedevîlerin gezindiği büyük kum çöllerinden ibaret bir diyara geldi İslâmiyet.

Bu kadar mahrumiyetli bir yere İslâm geldikten sonra, İslâm'ın gelmesinden önceki cahiliyet devri ile İslâm'ın gelmesinden sonraki İslâm'ın mübarek nurlu devri mukayese edilince, İslâm'ın o diyara, o insanlara ne kadar büyük faydaları olduğunu, muazzam büyük değişiklikler yaptığını, insanları kalplerini, ahlaklarını, yaşayışlarını, düşüncelerini, seviyelerini muazzam bir şekilde değiştirdiğini, herkes görür. Görüyorlar, biliyorlar, itiraf ediyorlar ve kabul ediyorlar.

Avrupalı bir alim diyor ki; elde kullanılan vasıtaların, imkânların azlığına rağmen, yapılan bir çalışmanın zorluğuna rağmen, çok küçük bir şekilde başlayıp da çok büyük bir sonuca ulaşmak başarının büyüklüğünü gösterir. İşte Hz. Muhammed-i Mustafâ böyle yapmıştır. Elinde imkân, vasıta, kalifiye eleman, para ve kalabalıklar yok. Çok büyük cahillikler içinde olan bir kavme; çocuklarını gömen, kız çocuklarından utanan, onları diri diri toprağa gömen, o kadar gaddar, o kadar merhametsiz; putlara, elleriyle yaptıkları hamurdan, çamurdan putlara tapan, sonra karnı acıkınca hamurdan yapmışsa onu yiyen acayip insanlara gelmişken, sonra cihanda emsali olmayan bir medeniyet ortaya çıktı.

Tabii bu İslâm'ın hak din olduğunu ve Peygamber Efendimiz'in vazifesini, ne kadar güzel yaptığını gösteren, Avrupalı filozofların bile kabul ettikleri bir şey!

İslâm bu büyük muvaffakiyeti, Allah'ın lütfuyla yaptı. Amennâ ve sadaknâ. Allah yardım eyledi. Yardım eyledi ama bu mübareklerin bu büyük başarıyı kazanmalarının sebebi neydi?

Bu başarıyı kazanmalarının sebeplerinin başında imanlarının kale gibi, çelik gibi sapasağlam, pırıl pırıl olmasıydı. İçlerinin, kalplerinin çok nurlu, imanlarının, yakînlerinin son derece kuvvetli olmasıydı. Çünkü iman, yakîn, tevekkül, Allah'a dayanmak ve Allah'a samimiyetle bağlanmak ne kadar kuvvetli olursa Allah da o kadar onlara yardım eder. Böyle insanlara yardım eder. Bunu biliyoruz.

Fakat bu kavim değişti, neyle değişti?

İlimle değişti. Kur'ân-ı Kerîm'i öyle bir kuvvetli şekilde bağırlarına bastılar ki, öyle üzerinde çalıştılar ki, inen âyetleri hemen ezberliyorlardı. Hepsi hafız idiler. Muazzam bir ezberleme faaliyeti, muazzam bir gece ibadeti, geceleri kalkıp, ibadet edip, Kur'ân-ı Kerîm'den bildiklerini okuya okuya, vakitlerini sabahlara kadar feyizli, nurlu sevaplı geçiriyorlardı.

Ve öğrendiklerini de harf değiştirmeden, aynen gördükleri gibi dürüst bir şekilde, kendilerinden sonrakilere öğretiyorlardı. İslâm'ın ilmi öğrenme, başkalarına nakletme ve öğretme konusunda kurduğu sistem dünyanın başka hiçbir medeniyetinde yok. Falanca Tarihçi şöyle bir kitap yazmış, ona göre filanca kavmin haberi şöyle.

Ya yalancıysa adam, ya palavracıysa, ya efsane, uydurma şey yazmışsa?

İslâm öyle değil!

İslâm, bir kere adamların yani söyleyen insanların ahlakına önem vermiş, kim söylemiş? Kafa yapısına önem vermiş, nasıl bir akıl seviyesinde adam? Hafızasına önem vermiş, hafızası sağlam mı, kuvvetli mi, karıştırır mı, karıştırmaz mı, ihtiyarlayınca bunamış mı, bunamamış mı? Bunları böyle ölçmüş, ondan sonra rivayetin kendisini incelemiş, bu rivayetin kendisi Kur'ân-ı Kerîm'e, Allah'ın âyetlerine uygun mu? diye.

Hâsılı ilmi çok sağlam bir şekilde tespit etmişler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi pür dikkat dinlemişler ve başlarının üstüne kuş konmuş da kıpırdarlarsa kuş ürküp, uçup kaçacak gibi dikkatle dinlemişler. Nefes almaktan korkar gibi dinlemişler ve iyice öğrenmişler. Tam öğrenmişler, kendilerinden sonrakilere tam nakletmişler v e bildikleri doğru şeyi kimsenin karşısında dobra dobra söylemekten çekinmemişler, hiç sakınmamışlar. Doğru sözü dobra dobra söylemişler, hakkı öğretmişler, yakınları bile olsa, sevdiği kimseler bile olsa hakkı söylemekten geri durmamışlar. Böylece kuvvetli, sağlam bir ilim ve irfan yerleşmiş.

Tabii ilim sahasında da alimlerin kaprisleri vardır. Kimisi alimdir ama talebesini döver. Kimisi alimdir ama kibirlidir, öteki alimle geçinemez, onunla uyuşamaz, barışamaz. Kimisi alimdir ama kendi bildiğini başkasına öğretmez, talebesine öğretmez. Böyle hastalıklar da vardır. İlim yolunun, bir takım şeytanın oradaki insanları da kandırmak için düşündüğü çareler vardır, hastalıklar vardır. O hastalıklardan birisi, ilmi saklamaktır. İlmi öğretmemektir. Onun için bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bu hastalık olmasın diye tavsiye buyurmuş. Diyor ki;

"İlim konusunda, birbirinize karşı samimi olun. Esirgemeyin, içten olun. Birbirinizin hayrını isteyin." O da öğrensin ilmi. O da alim olsun. O da istifade etsin. O da o sevapları kazansın diye onun da iyiliğini istemek lazım. İşte bu hususta böyle yapmayıp da bazıları ilmi saklamışsa -ki saklayanlar olmuş- bu hadîs-i şerîflere rağmen, kendi ilmini başkasına öğretmekten sakınan ustalar olmuş. Çırağına öğretmiyor. Bilgiyi saklıyor.

Mesela, çini ustası var. Çinisinin içindeki renkleri, hangi maddelerden yapmışsa, tutturmuş bir renk, başkaları onu bilmiyor, öğretmiyor kimseye. Rakip olmasın diye. Buna benzer şeyler olmuş. Tabii, sanat sahasında olmuştur, başka sahada olmuştur. Bu doğru değil. Bildiği ilmi, insanın başkasına öğretmesi lazım.

Geçenlerde bir alimden bahsettiler. İyi alimmiş, büyük âlimmiş. Âhir ömründe pişmanlık izhar etmiş. Etrafındakilere demiş ki;

"Ben hayatı doğru geçiremedim, bilemedim."

Ne yaptın?

Bildiğim ilmi başkalarına öğretmem lazımdı, öğretmedim. Bu önemli. Bildiğini başkalarına öğretmeden ölürse insan, emaneti alıp götürmüş oluyor, buradakilerin istifadesine sunmamış oluyor. Onun için bu memlekette zaman zaman İslâm takibata uğramış, müslüman hocalar, niye Kur'an öğretiyorlar, niye din ilimlerini öğretiyorlar diye takip edilmiş. Böyle devirler olmuş. Fakat o devirlerde bile öyle alimler duyuyoruz ki, Allah rahmet eylesin. Kabirleri cennet bahçesi olsun, Allah ruhlarını şâd eylesin, makamları âlâ olsun, kuru tahtanın üzerinde küçük iki karış kilimin üzerinde diz çökmüşler, Kur'an, ilim, irfan öğretmişler, çalışmışlar.

Mesela, Hüsrev hoca diye birisini anlatıyorlar. Fatih camiinde, böyle sağlam, dobra dobra, hiç kimseden korkmayan, hakkı söyleyen bir alim. İşte sabah ders verirmiş, öğlen ders verirmiş, akşam ders verirmiş, yatsıdan sonra ders verirmiş, yani kim ne zaman isterse, benim şu zamanım müsait, gel. Anlatıyorlar, birkaç grup insan da kadınlardan, kızlardan birileri de demişler ki;

Bizim gece vaktimiz müsait hocam.

Tamam, mahremlerinizle gelin, oturun.

Gecesini, gündüzünü, uykusunu vesairesini terk etmiş.

Neden?

Bildiği ilmi başkasına öğretecek.

İlahiyat Fakülteleri, Darülfünûn İlahiyat Fakültesi kapanmış, İmam Hatip okulları kapatılmış. Arapça öğrenimi yasaklanmış, Kur'an-ı Kerîm toplatılmış, mağaralara depo edilmiş, yakılmış; ezan Türkçe okutulacak diye baskı yapılmış, vesaire vesaire...

Ne yapsın?

Gece gündüz çalışıp öğretecek... Jandarma gelecek diye yokuşun başına nöbetçi dikerlermiş, Kur'ân-ı Kerîm'i köyde öyle öğretirlermiş. Gene de jandarma gelirse hocayı böyle yakasından tutup sürükleyerek götürürmüş. Bunları hep anlatıyorlar ama o durumda dahi ilmini saklamayan kimseler olmuş.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte işte o saklamamayı, başkalarına öğretmeyi tavsiye ediyor ve buyuruyor ki;

"İlim konusunda birbirinize aman iyi niyetli, açık kalpli olun, iyiliğinizi isteyin, biriniz bildiği ilmi başkasına öğretmekten sakınmasın. Çünkü ilimdeki böyle bir sakınma, hiyanet, vermemek, öğretmemek, bildiği halde bilmiyorum demek, saklamak, malı olup da vermemek gibi, karşısındakinin mal bakımından hakkını vermemek gibi, ondan daha şiddetli bir hiyanettir, hainliktir." diye bildirmiş oluyor.

Biz ne yapacağız?

Biz de şimdi öyle bir millet olduk ki önümüze Orta Asya açıldı. Balkanlar, Kafkasya, Afrika, Amerika var. Güneydoğu Asya'nın kalabalık milletleri var; cahil, bilgisi az, nüfuslar kalabalık. Bizim de dünyanın her yerine dağılıp sahâbe-i kirâm gibi bildiğimiz hakkı, hakikati, ilmi, irfanı başkalarına anlatmamız lazım.

Orta Asya'da kardeşlerimiz var. İslâm'ı biliyorlar ama namaz kılmıyorlarmış. Cenaze kaldırmayı bilmiyorlarmış. Besmele çekmesini bilmiyorlarmış. Biz müslümanız diyorlarmış, seviyorlarmış ama her şeyi unutmuşlar. Oraya hocalar göndermemiz lazım. Hocaların orada oturması lazım. Anlatması, öğretmesi lazım. Afrika... Afrika'ya göndermemiz lazım. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Endonezya, yüz bilmem kaç milyon nüfusu var, halk cahil, bilgisi az. Belki parası yok. Belki mektep kuracak imkânı yok. Belki kadrosu yok. Belki öğretecek adam yok. Onun için milletçe, ilmi kendimiz öğreneceğiz, başkasına da anlatacağız.

Sadece İmam Hatipliler mi ilmi öğretecek?

Hayır, eski devirlerde öyle olmamış. Sadece İmam Hatipliler öğretmemiş, sadece alimler öğretmemiş, tüccar da öğretmiş. Hem ticaret yapmaya gitmiş, hem de orada işte;

Müsaade edin namaz kılayım.

Nedir bu namaz?

Biz müslümanız elhamdülillah, Allah, en son Peygamber Hz. Muhammed'i gönderdi. Kitap indirdi. Orada şöyle buyuruyor, böyle buruyor diye öğretmişler. Orta Asya'ya İslâm'ın yayılması, Hindistan'a, Endonezya'ya, o taraflara, Güneydoğu Asya'ya yayılması, Afrika'ya yayılması daha ziyade tüccarlar vasıtasıyla olmuştur. Doktor gider...

Bak Avrupalılar ne yapıyorlar?

Papazlar aynı zamanda tıp tahsili yapıyor, gidiyorlar Eskimoların arasına. Gidiyorlar Afrika'daki kabilelerin arasına, orada bir taraftan tedavi yapıyorlar, bir taraftan Hıristiyanlığı öğretmeye, aşılamaya çalışıyorlar.

Yani, asıl maksatları halkın kalbini kazanıp, onları hııristiyan yapmak ama papaz olarak gitse, boynunda haçı sallandıra sallandıra, ben papazım diye gitse, kimse kabul etmeyecek. Hastanızı tedavi edeceğim, ilaç vereceğim diye gidiyor, hastane kuruyor, hastanın kendisi geliyor, tedavi ediyor. Hasta da, hastanın sahipleri de memnun oluyorlar. Elini öpüyorlar, teşekkür ediyorlar. Yok bana teşekkür etmeyin, Hıristiyan olun kâfi diyor, Hıristiyanlaştırıyor. Eskimoları böyle yapmışlar.

Şimdi bizim Orta Asya'daki kardeşlerimiz müslüman diyoruz. Bizim ırkımızdan diyoruz. Haydi onları müslüman yapmaya çalışalım diyoruz, oraya giden arkadaşlarımızdan haber geliyor bize ki, bizim onları müslüman yapmaya çalıştırdığımızdan daha fazla Amerikalı misyonerler oralarda cirit atıyorlarmış. Avrupalı papazlar geziniyorlarmış, onları hıristiyan yapmaya çalışıyorlarmış.

Onlar zaten müslüman, müslümanlara Müslümanlığı öğretmek için gideceğiz, öğreteceğiz. Ötekiler hıristiyan yapmak için bizden çok önceden faaliyete başlamışlar. On beş yıl önce, bu olaylar daha hiç olmadan 15 yıl önce Amerika'ya gittiği zaman, orada Rusya yıkılacak, Türk cumhuriyetleri ortaya çıkacak diye duyan tanıdıklarım var, bakanlardan, devlet memurlarından tanıdığım kimseler var.

Onlar, o zamandan oralara gitmeye ve onları hıristiyan yapmaya başlamışlar. Yani haberimiz olsun, uyanalım, gayrete gelelim diye söylüyorum. Onlar hıristiyan yapmaya çalışıyorlar, gidiyorlar. Tabii, paraları çok, Amerika kuvvetli, destekleri fazla, onları hıristiyan yapmaya çalışacak. Biz davranmazsak, biz müslüman yapmayı başaramazsak, Müslümanlığı öğretemezsek, onlar Hıristiyanlığı öğretecekler.

Onun için demek ki, sahâbe-i kirâma ilmi başkalarına anlatmak, âyetleri, hadisleri başkalarına anlatmak bir vazife, saklamak bir hiyanet idiyse, şimdi de bizim için, İslâm'ı sadece kendimiz için yaşamak, kendi içimizde yaşamak, bir hiyanet olabilir, gidip başkalarına da anlatmamız ve onları da müslüman yapmaya çalışmamız lazım geliyor. Bir vazife olduğu aşikâr. Tabii, herkes yerini yurdunu terk edip de o diyarlara gidemez.

Ama ne yapar?

Mesela herkes gazaya gidemiyor da, Peygamber Efendimiz öyle insanlara ne buyuruyor? Diyor ki;

"Kendisi gazaya, cihada gidemiyorsa mücahidi, gaziyi teçhiz ederse; al sana mızrak, at, deve, ok, kılıç kalkan..." [derse] tabii o da bir hizmet. Vakıflarımız var elhamdülillah. Mesela oralara gidecek insanlara da birileri parayı gönderse, al şu kadar dolar, bir hocayı finanse et, Kazakistan'a gönder. Bilmem, Kırgızistan'a, Sibirya'ya, Başkürdüstan'a, Kazan'a gönder. Moskova'nın hizasında Kazan şehri var. Müslümanların kalesiymiş orası. Moskova'nın karşısında uç şehriymiş eskiden. Mesela büyük alimler yetişmiş, müslümanların merkeziymiş. Oralara tekrar hocaları göndermemiz lazım geliyor.

Onun için bu hadîs-i şerîf madem böyle burada karşımıza çıktı, ya kendimiz gidelim İslâm'ı birilerine anlatalım ya da anlatacak kimselere maddeten, manen, bedenen ve fiilen destek olalım. Ama bu vazifeden asla fütur getirmeyelim, geri durmayalım. Çünkü biz bu vazifeyi yapmazsak, şeytanlar çalışacak şeytanlar yapacak. Misyonerler, Yahudiler çalışacak, bu müstehcen yayınlar girecek oraya... Adamlar dinden imandan zaten habersiz, içkiyi zaten içiyorlar, hepsi içiyorlar.

Komik mi, acıklı mı, bir hadise. Ben Semerkand'a gittim. Bizi bir eve çağırdılar. Ev sahibinin gemileri batmış, gemiden hepsi dibi boylamış, ölmüşler, [sadece] beş kişi kurtulmuş. Bu beş kişiden birisi evin sahibi olduğu için kutlama yapıyormuş evinde, bizi de çağırdı. Gittik. Böyle kocaman birkaç dönüm bahçe, masalarla donatmış, kutluyor.

Nasıl kutluyor?

Ziyafet çekmiş. Çengi çağırmış. Masalara içkileri koymuş. Allah onu ölümden kurtardı diye kafayı çekerek, çengi oynatarak, sağ kaldığını kutluyor. Bir de gelmiş bana diyor ki;

Hocam içki getirelim mi size?

Cahilliğe bak! Dedim ki, içki haram. Bir şeyden haberleri olmadığını anladım. Hocam diyor, yanınızdaki gençlere verelim. Yani ben yaşlıyım diye içmiyorum sanıyor. Gençlere verelim. Dedim, küçüğe de haram, büyüğe de haram. Bunu yapmamanız lazım. Bak, Allah sizi ölümden kurtarmış. Allah'a şükür, itaatle olur, isyanla olmaz ki! Allah'a isyan ederek, karşı gelerek, emrini çiğneyerek şükretmek olur mu? diye anlattım. Kalktık oradan, geldik. Yani cahiller.

Bir tanesi arabasıyla bizi camiye getirdi. İçeride baktık, yok. Çıktım dedim ki;

Camide göremedim sizi namazda? Dedi;

"Girmedim, çünkü ben namaz kılmayı bilmiyorum. Çok seviyorum, öğreneceğim ama namaz kılmayı bilmiyorum." diyor. Bu Semerkand, Buhara, buraları ilimden tam mahrum da kalmamış. Daha ilimden mahrum yerlere gitsek, kim bilir, ne acıklı hallerle karşılaşacağız!..

Onun için ilim konusunda samimi olun, başka müslümanlara karşı iyiliksever olun. İyilik duygusu olsun içinizde, Müslümanlığı başkalarına da öğretmeye çalışın. Bunu saklarsanız, sadece siz müslüman olursanız, başkalarına öğretmezseniz, bu hadîs-i şerîfteki hiyanet durumu, hain olma durumu bizim de başımıza gelmesin, temenni etmiyorum. Allah için çalışan kimseler olalım.

İkinci hadîs-i şerîf.

Tenteziru'n-nüfesâ'u erbe'îne leyleten fe-in re'eti't-tuhra kable zâlike fe-hiye tâhirun ve in câvezeti'l-erba'îne fe-hiye bi-menzileti'l-mustehâdati teğtesilûü ve tusallî fe-in ğalebehe'd-demü tevaddaet li-külli salâtin.

Abdullah b. Amr Mısır'ı fetheden, Amr b. As'ın oğlu Abdullah, Abâdile-i Erbaa'dan, dört büyük alim Abdullah'tan birisi de bu. Amr'ın oğlu Abdullah, Abbas'ın oğlu Abdullah, Abdullah b. Mesud, Mesud oğlu Abdullah, böyle dört tane Abdullah var. Birisi de bu. Babası da kendisi de sahabeden.

Rivayet etmiş ki, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş; "Nüfesâ olan 40 gece kendisine bakar. Eğer temizlenmiş görürse, tamam temizdir. Artık namazını kılar. Eğer hala 40'ı geçtiği halde temizlenmemiş, kan görüyorsa, o zaman bu onun için özür kanıdır, kendisi müstâhaza sayılır. Abdestini alır, gusül abdestini alır yıkanır, namazını kılar. Kan çok olarak devam ediyorsa, yani kesik kesik değil de muntazaman çok geliyorsa, o zaman her namaz için abdest alır."

Tabii bu kadınlarla ilgili bir meseledir ama erkeklerin de bilmesi lazım. Malum, kadınların bazı halleri vardır. Bu haller bazen ayda bir olur. Buna aybaşı hâli, âdet görme hâli diyorlar. Çünkü bunun görülmesi her ay âdet gibi oluyor, onun için kadınların âdeti diyorlar buna. Mazeretli hâli diyorlar. Bir de doğumdan sonra olur. Doğum yapmış, çocuk dünyaya gelmiş, rahimden geliyor.

Şimdi bu müslüman, namaz kılan bir insandı. Ne yapacak?

Nüfesâ yani doğum yapmış bir kadın olduğundan 40 gün, 40 gece bekleyecek, kanı kesilirse, tedavi olursa, vücut kendi kendini iyileştirirse, kan kesilirse, gusül abdestini alacak, doğumdan sonra namaz kılmaya başlayacak. Kırktan sonra hâla kan gelmeye devam ediyorsa, kesilmiyorsa, kesilmemişse, o zaman kırktan sonrası mazeret kanı sayılır, kendisi mazeret kanı gelen müstehâza denilen zümreye girer, kanı geldiği halde gusül abdesti alır, oraya bezini bağlar, namazlarını kılar. Kesik kesik gelmiyor da kan, muntazaman çok geliyorsa, her vakit için abdest alır, namazını kılar, diyor Peygamber Efendimiz.

Kadınların hallerini, kadınların çok iyi bilmesi lazım, bir. Çünkü ne zaman namaz kılacak, ne zaman oruç tutacak. Bu önemli! Onun için çok dikkat etmeleri gereken bir konudur bu. Hepsinin öğrenmesi lazım. Erkeklerin de bilmesi lazım. Çünkü erkekler bilmezlerse, onlar da günaha girerler. Hatalı işler yapabilirler. O bakımdan, bu ilmihal, fıkıh, temizlik bahislerini evlerde okuyun. Basit, küçük, ince, kolayca anlayabileceğiniz şekilde yazılmış ilmihal kitaplarını alın. Her akşam bir miktarını okuyarak, kendiniz de bilgi sahibi olun, hanımlarınız da bilgi sahibi olsun, çoluk çocuk da bilgilenmiş olsunlar.

Üçüncü hadîs-i şerîf:

Tenzilu'l-ma'ûnetü mine's-semâ' 'alâ kadri'l ve yenzilü's-sabru 'alâ kadri'l-musîbeti.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Tenzilu'l-ma'ûnetü mine's-semâ. "Gökten ilahî yardım neye göre gelir?" 'Alâ kadri'l. "Zahmete, üzüntüye, meşakkate göre, gökten Allah'ın yardımı gelir." Yani Allah dağına göre kar verir demek. Allah'ın yardımı sıkıntıya göre gelir. Ve yenzilü's-sabru 'alâ kadri'l-musîbeti. "Bunun gibi sabır da musibetin miktarınca gelir." Musibet çok olunca, Allah sabrını da verir. Sabreder, yoksa dayanılacak gibi değil ama Allah sabra, tahammül verir, sabra takat verir, imkân verir de, insan o üzüntülü hali sabırla, tahammülle geçiştirebilir.

Demek ki Allah dağına göre kar veriyor, sıkıntı nispetinde yardımcı oluyor, musibet nispetinde kolaylıklar indiriyor. Bu onun kaidesi olduğunu, Peygamber Efendimiz bu ilahi kaideyi, bize bu hadîs-i şerîfinde bildiriyor.

Bir hikâye, olmuş bir şeyi anlattılar, hatırıma geldi. Eşkiya adamların yolunu kesmiş. Soymuşlar, soğana çevirmişler, ceplerini boşaltmışlar. Tam gidecekleri sırada, adam ceplerini karıştırmış, bakmış pantolonunun arka cebinde de biraz para var;

"Hey, buraya gelin." demiş, dönmüşler;

"Ne var?"

"Arka cebimde de para varmış, onu da alın." demiş soygunculara, eşkiyaya.

Adamlar şaşırmışlar, biraz da sırıtarak, gülerek, kalkmışlar, yanına gelmişler. Hakikat mi söylüyor, yoksa dalga mı geçiyor, alay mı ediyor diye. Hakikaten bakmışlar, bir demet de para oradan çıkmış. Onu da almışlar, fakat onlar parayı alıp gidinceye kadar, jandarma da gelmiş, yakalamış. Arkadaşları sormuşlar ki;

Ya adamlar seni soydular, alacakları kadar aldılar. İşte yanında kalan kardır. Niye tam onlar giderken, çağırdın onları da, burda şu da kalmış bunu da al dedin?

Nasıl bir adamdı bilmiyorum, bu mantık yani herkeste kolay bulunan bir mantık değil. Şöyle cevap vermiş, demiş ki;

Yol kesmek, hırsızlık yapmak, Allah'ın sevmediği bir şey. Ben istedim ki, Allah'ın sevmemesi artsın. Yani, zulüm daha ziyadeleşsin de Allah'ın cezası daha çabuk gelsin diye söyledim. Cebimden bu parayı ondan çıkarttım.

Hakikaten de işte o arada gelip yakalamışlar. Demek ki insan sabrederse, sıkıntının nispetinde yardım geliyor, sabrın nispetinde, musibete göre sabır geliyor, sabrın nispetinde de mükâfat geliyor, sevap geliyor ve Allah'ın yardımı erişiyor.

İstanbul'da böyle bir toplantıdan çıkıyoruz. Birisi bana dedi ki;

"Allah senin sabrını artırsın." Dedim;

Teşekkür ederim. Allah razı olsun ama sen sabrını artırsın deme de, şükrünü artırsın de. Sabrını değil, şükrünü artırsın de." Öyle dua et, dedim.

"Niye?" dedi. Dedim;

Sabır niye olur? Bir bela gelir belaya sabır olur, yani sıkıntılı, hoşlanılmayan bir şey gelir sabır ona olur.

Sabrını artırsın ne demek?

Yani Allah sana çok bela versin, sen de ona çok tahammül et demek. Biz de zayıf kullarız, öyle, belalara, musibetlere, tahammülümüz yok. Korktum yani adamın sözünden. Dedim ki;

Sen "şükrünü artır" de, Allah çok nimet versin, biz de çok şükredelim.

Çünkü bazen nimete mazhar insan şükretmekle, öyle güzel şükreder ki, musibete uğrayan, sabreden insanın derecesi gibi derece alır. Hatta ondan fazla derece alabilir.

Yani müslüman her durumda sevap kazanabilir. Nimet gelirse şükreder, nimetini kadrini, kıymetini bilir, sevap kazanır. Musibet gelirse sabreder, tahammül eder, yine sevap kazanır. İnsan müslüman oldu mu, gecesi gündüzü emme basma tulumba gibi boyuna sevap kazanmakla geçer. Yeter ki iyi müslüman olsun. Kafası, gönlü muntazam olsun. Allah'ın sevdiği bir zihniyete sahip olsun.

Mesela yağmur yağıyor; "Oh oh elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi! Bu yağmurdan bereket olacak. Sana şükürler olsun yâ Rabbi! E güneş çıkmış; "Oh oh, ne güzel hava, ne kadar güzel. Bahar geldi, kuşlar ötüyor, ağaçlar çiçek açtı. Şu manzaraya bak, şu kudretine bak yâ Rabbi! Çok şükür yâ Rabbi!" Yine sevap kazanır.

Onun için müslümanın sırtını kimse yere getiremez.

Öldürür.

Öldürürse bile yere getiremez. Çünkü öldürdü mü şehit oluyor!

Müslümanı öldürmekle haklıyorlar mı, bitiyorlar mı işini?

Müslümanı öldürdüğü zaman karşıdaki kâfir, onu cennete sokuyor. Yani Allah onu cennetine sokuyor.

Bizim temennimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin lütuf yoluyla bizi taltif etmesi, terbiye eylemesi, kahır yoluyla terbiyesine tahammülümüz yoktur. Bazen kahır yoluyla terbiye eder. Mihnetler, meşakkatler verir. Eyüb aleyhisselam'ın malını almış, evlatları ölmüş, sıhhati gitmiş, hastalıklara bulaşmış, vücudu yara olmuş, yaraları kurtlanmış filan. O Eyyüb aleyhisselam. Eyyüb aleyhisselam sabretmiş, büyük sevaplar kazanmış. Hastalığın sevabı çok fazladır. Musibete karşı tahammülün sevabı çok çok büyüktür. Tabii, Allah'tan hep hayırlar isteriz de ama musibet geldiği zaman da onun çok sevap kazanma vesilesi olduğunu hiç unutmayalım. Hatırımızdan çıkartmayalım.

Tünkehu'l-mer'etü li-erba'in li-mâlihâ ve li-hasebihâ ve li-cemâlihâ ve li-dînihâ fa'zfer bi-zâti'd-dîni teribet yedâke.

Bu çok sahih bir hadîs-i şerîftir. Çok kaynaklarda da yazılmış. Buhârî'de, Müslim'de, Sıhah-ı Sitte'nin çoğunda Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, Câbir radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Tünkehu'l-mer'etü li-erba'in. "Bir kadınla evlenilmek istenmesi, nikâhına rağbet edilmesi, kadının nikâhlanmaya koşulması, dört sebepten olabilir." Herkes, aman şu kadını alsam, şununla evlensem diye pervane gibi dönüyorlar, koşuyorlar mesela. Dört sebepten bir kadının nikâhına talip olunur.

Bir, li-mâlihâ. "Malından dolayı." Zengindir kadın, evleneyim de rahat edeyim diye herkes onunla parasından, malından dolayı evlenmek ister. Veyahut;

Li-hasebihâ. "Soylu sopludur, asilzâdedir, paşazâdedir, iyi bir ailedendir, ondan dolayı." Aman şu mübarek, bu yüksek, şerefli aile ile benim de irtibatım olsun, damat olayım şunlara diye, insan ondan öyle bir kızı almak isteyebilir. Hasebinde, soyunun sopunun, nesebinin yüceliğinden dolayı. Üçüncüsü;

Ve li-cemâlihâ. "Ve güzelliğinden dolayı." Aman çok güzeldir. Boyu posu selvi gibidir, yüzü ay parçası gibidir, vesaire vesaire filan diye güzelliğinden dolayı olur. Dördüncüsü;

Ve li-dînihâ. "Dindarlığından dolayı." Şöyle mübarek, dindar, abid, zahid, şöyle namazında niyazında; Kur'an Kursu'nda okumuş, hafız olmuş vesaire diyoruz ya. Yani böyle dindarlığından dolayı. Dört sebepten. Malından, soyundan, güzelliğinden, dindarlığından dolayı. Bir kadın dört sebepten alınır, bu sebeplerle rağbet görür.

Fa'zfer bi-zâti'd-dîni teribet yedâke. "Ey elleri toprak olasıca, sen din sahibi olanı, ele geçirmeye çalış." diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki, sormuş kendisine sahabeden o zât. Peygamber Efendimiz de ona şaka yollu böyle, latife yollu, eli toprak olasıca diye tatlı bir hitap ederek, böyle buyurmuş. Sen gayret edersen, dindar olanını elde etmeye gayret et. Ona zafer bulmaya, onu elde etmeye çalış. Onu ele geçirmeye gayret et.

Ama ekseriyetle böyle olmuyor. Yani, dünyanın kanunu böyle. Bir kadının en çok güzelliğinden dolayı peşinden koşuyorlar. Ekseriyetle çok güzel diye. Huylu mu, huysuz mu, soylu mu, soysuz mu, nesebi sahih mi, değil mi? Aldıran yok. Soysuz bir kimse bile olsa, güzelse hop bakıyorsun, boyu posu yerinde diye Monaco Sarayı'na prenses filan gidebiliyor. Hiç dindarlığına aldıran olmuyor. Ekseriyetle güzellikten dolayı oluyor. Bu doğru değil. Bazen soydan soptan dolayı oluyor. Soylu soplu asilzâde, padişah kızı diyelim, sadrazam sülalesi veya şöyle böyle. Çok kere de zenginliğinden dolayı oluyor. Ekseriyetle zengin oldu mu yamuk da olsa, şöyle de olsa, böyle de olsa rağbet ediliyor.

Halbuki evlilikte ana düşünce dindarlık olması lazım, yani insan sadece kendisine hayat arkadaşı almıyor. Aynı zamanda çocuklarının annesini seçiyor. Çocukları müslüman yetiştirecek bir anne olması lazım. Kendisine sadâkat gösterecek bir eş olması lazım. Namuslu, soylu olması lazım. Bir çocuk annesinden doğup ınga dediği zaman, diyordu Profesör Kemal bey, terbiyesinin sekizde beşi elden gitmiştir. İmkânı kalmamıştır.

Neden?

Annesini iyi seçmemişsen çocuk istediği kadar, ne olursa olsun, artık onun terbiyesinin imkânı kalmadı demektir. Annesini iyi seçmediğin zaman, çocuk elden gitti demektir. Haramla beslenmişse, haram sütle beslenmişse bir çocuk ondan hayır gelmeyecek. Sana âsi olacak, kan kusturacak, yaka silktirecek demektir.

Onun için çocuğun hayırlı olması için annesinin de dindar insan olarak seçilmesi gerekiyor. Şu yığınla kâğıtların arasında, evlilikle ilgili sorular da oluyor. Dört beş tanesi gözüme ilişti. Hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz'in cevabı çıktı. Yani ne mal aşkıyla, ne soy sop hesabıyla, ne güzellik ölçüleriyle hareket edeceksiniz.

Hangi ölçülerle hareket edeceksiniz?

Dindar, namuslu, mütedeyyin, Allah'ın sevgili kulu olan bir kadın, bir kızcağız, bir hayat arkadaşı bulmaya çalışacaksınız. Erkekler böyle yapacak.

Kadınlar?

Kadınlar da aynısını yapacak. Kadınlar da efendinin dindar olmasını isteyecek, öylesini arayacak. Öylesine varırım diyecek. Yani, onunla evlenmeye razı olacak.

Onlar da tabii çok kere öyle yapmıyorlar. Saçını güzel briyantinle tarayan, dalgalı yapan, boylu poslu, sporcu, şarkıcı, davulcu, zurnacı... Dedelerimiz öyle demiş, hani kızı kendi hâline bıraksan, kendi bildiğine varan ya davulcuya varır ya zurnacıya demişler. Annesi babası, biraz öğretecek, olmaz diyecek. Öyle yapma, şu daha iyidir diye, biraz yol gösterecek.

Kızların da kocasına ait, temennileri, ileride kocası olacak kimse hakkında aradığı şey de dindarlık olacak.

Çok zengin bizim damat namzeti hocam. Çok iyi ticareti var. Çok iyi BMW arabası var. Lüks. Bir de yazlık köşkleri, kışlık köşkleri var.

Eee..!

Yalnız namazsız, niyazsız, biraz da içkici, biraz da itikatsız, biraz da şey...

Başına çalınsın!..

Sen çocuğunun âhiretini mahvedeceksin, onu vereceksin ona. O, onu plaja götürecek. O, onu baloya götürecek. O, ona gayri İslâmî yollarda hayat sürdürecek. Haram lokma ile besleyecek. Torunların da elden çıkacak. Yani, kız için de erkek için de önemli olan dindarlık.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf;

Tenezzafû bi-külli mesteta'tüm fe-innellâhe bene'l-İslâme 'ale'n-nezâfeti ve len yedhule'l-cennete illâ küllü nazîfin.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten.

Bu son okuduğum hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Tenezzafû. "Temizlenin." Nazif olun, nezâfet ehli olun. Tertemiz temizlenin. Bi-külli mesteta'tüm. "Gücünüz yettiğinizin her hali, her şeyiyle, gücünüz yettiği miktarda." Yani, aşırı yapabildiğiniz kadar temiz olacaksınız. Pabucunuz, ayakkabınız, çorabınız, koltuk altınız, ağzınız, elbiseniz, yüzünüz, saçınız temiz olacak, filan. Yani, yapabildiğiniz kadar eviniz, barkınız, çevreniz, evinizin önü, vesaire.

Yani ben utandım bugün, ağaç dikmeye gittik. Şöyle şehre yakın yerlerde, sokaklardan geçerken, utandım, çamur, çöp, pislik, pasaklılık... Müslüman'ın şehri böyle mi olur ya?

Herkes evini de temizleyecek evinin önünü de temizleyecek. Tanzim edecek. Çukursa dolduracak, iki kürek, bir kazma. Tık tık kazacaksın çukuru dolduracaksın, düzleyeceksin. Çoluğunu çocuğunu çağıracaksın. Kendin yapacaksın. Yarım saatlik, bir saatlik bir iş. Bir cumartesi, bir pazar gününde bitecek bir şey. Çöpleri toplayacaksın, bir kibrit çakıp yakacaksın veya dolduracaksın bidona çöpçü alıp götürecek. Önüne gelen çöpü getirmiş yolun kenarına, en güzel manzaralı piknik yerlerine çöpleri dökmüşler. Derenin kenarına çöp dökmüşler. Ya bu dereden bu nehre gider, nehirden denize gider. Çöpü bulaştırıp, sıvaştırıp, her tarafa yayıyorsun.

Böyle Müslümanlık mı olur?

Yani insan elindeki kağıdı bile atmamalı. Sümkürmek, tükürmek, hınkırmak, vesaire vesaire.

Ne oldu Müslümanlık?

Ne diyor, Peygamber Efendimiz? Tenezzafû. "Temizlenin, nazif olun." Bi-külli mesteta'tüm. "Gücünüz yettiğiniz her şekil ile, her türde."

Adam camiye geliyor. Bakıyorsun etrafındaki insanlar uzaklaşıyor.

Neden?

Ayakları dört beş yıllık teke gibi kokuyor.

Neden?

Yıkamamış ayaklarını. Ayağı da akıyor maşaallah sıhhatli! Ayağı akmış, adamlar yanından kaçıyor.

Olmaz!

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Bana ağzınız sarı, ağzınızın içi kokar vaziyette gelmeyin." Demek ki ağız temizlenecek, çalkalanacak, fırçalanacak, macunlanacak, neyse. Perdahlanacak, temiz olacak. Veyahut çürüğü varsa çekilecek, doldurulacak, tamir edilecek.

Terleri silinecek. Şimdi şakır şakır sular var. Eskiden kovalarla çeşmeden getirilirdi, evlerde birazcık maşrapa ile üstüne dökünerek yıkanırdı insanlar. Şimdi herkesin evinde küvet var, balık gibi isterse dalar, çıkar. Yani, bol, duş var yukarıdan şakır şakır yağıyor. İstediğin gibi sabah akşam yıkanabilirsin. Kimse bir şey demiyor. Suyun parasını ödeyemedim diye bir şikâyet duymadım ben hiç.

Su bol, sabun var, niye yıkanmıyor temizlenmiyor insan? Niye pis, pasaklı duruyor?

Ne diyor Peygamber Efendimiz?

Fe-innellâhe bene'l-islâme 'ale'n-nezâfeti. "Çünkü Allah İslâm'ı nezafet üzerine bina etti." Yani, temiz olmak esası üzerine İslâm kurulmuştur. Bu İslâm'ın temizliği fevkalade yaygın, önemli büyük bir şeydir. Temiz olmak; kalbin, bedenin ve her şeyin temiz olması; niyetin, aklın fikrin, sözün temiz olması... Kimisi pis pasaklı konuşuyor.

Anlattılar, yollarına çoban çıkmış. Sürü yolda gidiyor. Taksi ile arkasından gidiyorlar. Bekle Allah'ım, bekle. Sürü köye kadar gidecek asfalttan, tıkır tıkır. Otomobil de arkasından gidecek. Korna çalmış, dıd dıd, yani kenara çekil, hiç olmazsa yolun yarısını bana ver ben geçeyim. Yani sürünü biraz kenara çek. Çoban kapmış sopayı, gelmiş arabaya, sopayla küt küt arabaya vuruyor, kapatmışlar camları korkmuşlar; deli mi, divane mi, katil mi, haydut mu, mafya mı, hırsız mı?

Ondan sonra da din, iman küfrediyor. Bu da ağız pisliği işte. Bu da ahlâk pisliği. Bunların hiçbirisinin olmaması gerekiyor. Her bakımdan müslümanın zarif olması gerekiyor. Bak "tâhir" demiyor, "nazîf" diyor. Nezâfet yani. Temizliğin her çeşidi maddeten ve mânen, iç ve dış temizliği hepsi birden olması gerekiyor.

Tefekkerû fî-halkillâhi ve lâ tefekkerû fillâh fe-tehlekû.

Bu hadîs-i şerîf de bir önemli tavsiyeyi ihtiva ediyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Tefekkerû fî-halkillah. "Allah'ın yarattığı mahlukât ve yarattığı çeşitler, şekiller üzerinde tefekkür edin." Buyurun, serbest, tefekkür edelim: Allah Allah! Bulutları, ayı, güneşi, ağaçları, çiçekleri, kuşları, böcekleri, tohumları, meyveleri, sebzeleri yaratmış; yağmuru, nehiri, dağı, denizi yaratmış; hücreler, moleküller, atomlar, elektirikler, dalgalar, vesaireler... Allah'ın mahlukatını düşün, kudretini anla, düşünmek serbest. Bunların hepsini düşün;

Ve lâ tefekkerû fillâh. "Ama Allah'ın kendisini nasıl olduğunu düşünmeye kalkma, kalkışma."

Neden?

Fe-tehlekû. "Helak olursun." Yanlış karar verirsin, yanlış bir kanaate saplanırsın mahvolursun. Allah hakkında yanlış bir kanaate sahip olmak seni şirke düşürür, küfre götürür, âhiretin de mahvolur.

Allah'ın kendisi nasıl?

Leyse ke-mislihî şey'ün. Ben sana nasıl anlayatım? Leyse ke-mislihî şey'ün. "O'nun misli gibi bile birşey yok." Misli gibi bile birşey yok. Yani O'nun emsali olacak, emsali gibi bile birşey yok ki emsalini anlatarak, "Allah şöyledir, şuna benziyor." diyebilsin. Leyse ke-mislihî şey'ün. "Misli gibi bile birşey yok." Ne kadar önemli bir ifade. E o zaman insanoğlu Allah'ı düşünmekle anlayamaz çünkü insanoğlu gördüklerine kıyas eder. Acaba eni ne kadar, boyu ne kadar, ağırlığı ne kadar, hacmi ne kadar demeye kalkar. Halbuki Allahu Teâlâ hazretleri bunların hepsini yaratandır ve bunların hepsinden yücedir.

Allahu Teâlâ hazretlerini bilmek böyle olmaz. Allahu Teâlâ hazretlerini bilenler nasıl bilmiş, görenler nasıl görmüş? O'nun sevgili kulu olanlar nasıl olmuş?

Ha! Çok güzel bir soru. Bunun yolu Allah'ın emrilerine itaat etmektir. Allah'ın buyruğunu tutup, kalbini temizleyip Allah'ın yolunca gidersen, haramlarından sakınırsan Allah sana kendisini bildirir.

Nasıl bildirir?

Ne bilenler sana söyler ne de sen bilirsen başkasına anlatabilirsin. Ama bildirir, gösterir, anlatır, tanıtır, dost eder ama O tarife sığmaz. Bir de sır saklamak diye birşey vardır. Bir makama ermiş olan kimse o makamdan olmayan kimselere o makamın esrarını açmaz. O da gelsin o da öğrensin. Vernez Allah, müsade vermez.

Onun için Allah'ı bilmenin yolu nedir?

Allah'a mutî kul, edebli kul, itaatli kul olmaktır. Emrin başım üstüne yâ Rabbi! Ne emredersen yaparım. "Öl dersen ölürüm, kal dersen kalırım." diyebiliyor musun? Haramlardan, günahlardan seve seve kaçabiliyor musun? Allah'ın sevaplı işlerini "emretmiş Rabbim!" diye seve seve [yapabiliyor musun?] Hani şâirin sözü hoşuma gidiyor. Hani "Şu vatan kimin?" sorusunun cevabı şiir yazmış;

Bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağa girenlerindir.

diyor. Hani insan gül bahçesine sevinçle girer ama kara toprağa öyle herkes kolay giremiyor.

İşte Allah'ın bütün emirlerini severek yapacak hale gelebilirse bir insan, haramlarından severek kaçınacak bir edebe, bir itaate ulaşabilirse Allah'ın yolunda yürürken yürürken Allah kendisini kuluna bildirir, gösterir, sevdirir, o zaman o Allah'ın ârif kullarından, Allah'ı bilen kullarından, sevgili kullarından olur. Bakarsın başka kullara benzemiyor. Bakarsın hali başkalarının haline benzemiyor. Melek gibi bir şey. Böyle uzaktan yiyeceğin gelir, tadına doyum olmaz, sözü güzel, hali güzel, huyu güzel, her şeyi güzel.

Neden?

Allah sevdi mi başkalarına da sevdirir de onun için.

Allah cümlemizi kendisine mutî, edepli, itaatli, nazif, temiz, içi dışı pak, tertemiz, pırıl pırıl kullarından eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı