M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 474-475.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahim.

el-Hamdü li'l-lâhi hakka hamdihî nahmedühû bi-cemîi mahâmidih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitabullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu teâla aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umuri muhdesatuhâ ve külle muhdesetin bid'atün. Ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

La tuğzâ Mekketü ba'de'l-yevmi ilâ yevmi'l-kıyâmeti.

Sadaka Resûlullâh fi mâ kâl, ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünya ve âhirette sizlerin ve bizlerin üzerimize olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup tefeyyüz etmek üzere, namazın arkasından şu mescitte cem olmuş bulunuyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine nâil eylesin. Sünnetini ihyâ edenlerden eylesin. Âhirette de kendisine komşu eylesin.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmezden önce Peygamber sallalâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın bir nişanesi olmak üzere ve onun âlinin, ashâbının, etbâının, ahbâbının ruhlarına ayrı ayrı hediye olsun diye; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyaullah ve mukarrabînin ruhlarına ve hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan verese-i enbiyâ, ulemâ-i muhakkıkîn, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye; eseri cem etmiş bulunan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi Hocamız'ın, kendisinden feyiz aldığımız Mehmed Zahid Kotku Hocamız'ın ruhuna ve bu hadîs-i şerîfleri bize kadar nakletmiş olan hadîs alimlerinin ve râvilerin ruhlarına hediye olsun diye; içinde yaşadığımız beldeleri, mallarını, canlarını ortaya koyarak, "Allah Allah" diye diye cihat edip fetheylemiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, muvahhid askerlerin ruhlarına hediye olsun diye; içinde toplandığımız caminin bânîsi İskender Paşa'nın ve bu camiyi bugüne kadar ayakta tutan, tamir eden, tecdit eden kimselerin kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye; uzaktan ve yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mescide cem olmuş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye; yaşayan biz müslümanların da Rabbimiz'in rızasına uygun ömür sürüp, mesut ve bahtiyar olup, iman-ı kâmil ile âhirete göçüp, Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamıza sebep ve vesile olsun diye buyurun bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadîs mecmuasının 474. sayfasında, geçen hafta kaldığımız yerden 10. hadîsi şerîf; 11. hadîs-i şerîfle devam edeceğiz inşaallah. Bu sayfa bitince öbür sayfaya geçeceğiz.

Bu okuduğum hadîs-i şerîfi Ahmed b. Hanbel, Taberânî, Dârekutnî, Müstedrek, Tirmizî rivayet etmiş; daha başka kaynaklarda da var ve Tirmizî hasenun sahîhun diye hasen ve sahih hadîs olduğunu beyan eylemiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

La tuğzâ Mekketü. "Mekke'ye gaza edilmez, savaş açılmaz, hücum edilmez." Ba'de'l-yevm. "Bugünden itibaren."

Kendisinin bu hadîs-i şerîfi îrâd buyurduğu zamanından itibaren.

İla yevmi'l-kıyameti. "Kıyamet gününe kadar."

Mekke-i Mükerreme, Allahu Teâlâ hazretlerinin yeryüzünde en şerefli beldesidir. Şerefi Hz. Âdem Atamız zamanından başlar. İnsanların Allah'a ibadet etmek için yapmış oldukları ilk mescit oradadır.

İbrahim aleyhisselam Kâbe-i Müşerrefe'yi, onun mahallinde tekrar tecdîden bina etmiştir. Kâbe-i Müşerrefe, Peygamber sallalâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanından bugüne kadar da elhamdülillah o şerefiyle, o mübarekliğiyle hâlâ kıblemiz olarak durmaktadır. Allahu Teâlâ hazretleri gitmeyenlere gitmek, ziyaret etmek, umreler, haclar yapmak nasip eylesin. Gidenlere tekrarını ihsan eylesin.

"Kâbe'ye hücum edilmez, cihat edilmez."

Bazı âlimler burada şerhte diyorlar ki; "Cihat etmeyin." mânasınadır. "Bu beldenin kendisi mübarektir, ahalisi mübarektir; bu belde ahalisine savaş açmayın, burada mücadele etmeyin." demektir.

Zaten âyet-i kerîmelerle de sabittir ki orada savaş edilmez. "Mescid-i Haram'da savaş edilmez, cihat edilmez." mânasına gelmektedir. Tabi Allahu Teâlâ hazretleri o beldeyi kıyamete kadar hıfz edecektir de ama kıyamet koptuğu zaman veyahut âhir zamanın kıyamet alametleri başladığı zaman; mü'minler yeryüzünde azalacak, kıyamet alametleri başlayacak, o zamana dair Mekke'yle ilgili bazı haberler de var, o ayrı.

Mekke-i Mükerreme, bizim kıblegâhımızdır; Mescid-i Haram içindedir. Mescid-i Haram'ın içinde Kâbe-i Müşerrefe vardır. Kâbe-i Müşerrefe, mü'minlerin kıblegâhıdır.

Medine-i Münevvere, Peygamber Efendimiz'in vefat ettiği yerdir. O ayrı bir şehir, o da mübarektir. Kâbe-yi Müşerrefe'nin etrafındaki Mescid-i Haram'da kılınan bir namazın, yapılan bir hayrın sevabı yüz bin mislidir. Öyle şereflidir ki o mübarek beldede yapılan bir hayrın, ibadetin, namazın vesairenin sevabı yüz bin misli fazla olur. Peygamber Efendimiz'in mescidinde bin misli fazla olur.

Bir de Kudüs'ümüz vardı; Allah tekrar kurtarsın. Mü'minlere, mü'minlerin eline versin. bizim zamanımızda -biz ziyaret edemedik- yahudilerin eline geçti; eskiden hacılar gittiği zaman bir de Kudüs-ü Şerîf'i ziyaret eder, öyle giderler gelirlerdi.

Allahu Teâlâ hazretleri bütün istilaya uğramış İslâm diyarlarını müslümanlara tekrar ihsan eylesin. Kâfirlerin zulmünden, tasallutundan kurtarsın.

Lâ tüfaddilû beyne enbiyâi'llâhi fe-innehû yünfehu fi's-suri fe-yes'aku men fi's-semâvâti ve men fi'l-ardı illâ men şâallah. Sümme yünfehu fîhi uhrâ fe-ekûnü evvele men bu'ise. Fe-iza Mûsâ âhizün bi'l-arşi fe la edrî ehûsibe bi-sa'kati yevmi't-tûri? Em buise kablî? Ve lâ ekûlü inne Muhammeden efdalü min Yûnüse'bni Mettâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kal ev kemâ kal.

Bu ikinci hadîs-i serif, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden Ebû Hüreyre tarafından rivayet olunmuş, Buhârî'de ve Müslim'de yer alan bir hadîs-i şerîftir.

Efendimiz tavsiye buyuruyor:

Lâ tüfaddilû beyne enbiyâi'llah. "Allah'ın Peygamberleri arasında; 'Şu daha üstündür, bu daha üstündür.' diye tafdil yapmayın, üstünlük münakaşası yapmayın."

Çünkü bu haset, rekabet meydana getirir. Birisinin daha faziletli olduğunu söylerken ötekinin şânına noksan gelecek bazı sözler sarf etmeyi, günaha girmeyi sağlar, insanı o duruma düşürebilir.

"Allah'ın Peygamberleri; hepsini kabul ederiz, hepsini severiz, hepsine hürmetimiz vardır." dememiz gerekiyor. Peygamber Efendimiz böyle emir buyurmuş.

Muhterem kardeşlerim!

Hani şu insanlık birlik beraberlik arıyor, aradaki ihtilafları halletmek istiyor filan; İslâm dini, onu sağlamış olan bir dindir. Bizim dinimiz bütün peygamberlere hürmeti bize emrediyor. İşte Peygamber Efendimiz de burada duyduğunuz gibi, bu hadîs-i şerîfinde de buyurmuş.

Hz. İsa hıristiyanların hürmet ettiği kimse, bizim Peygamberimiz aleyhisselâm -Allah şefaatine nâil etsin- sonra Hz. Musa yahudilerin hürmet ettiği kimse. Nitekim yahudilere eskiden "musevî" denirdi; "Musa'ya mensup" demek. Hıristiyanlara da "isevî" denirdi; "İsa'ya mensup" demek.

Biz onlara, o peygamberlere o kavimlerden daha saygılıyız, daha bağlıyız.

Neden daha bağlıyız?

Çünkü onlar, o peygamberlerin razı gelmeyeceği durumlara düştüler. O peygamberlerin memnun olmayacağı sözleri söylediler, itikatlarında yanlış işler yaptılar. Hz. İsa, Allah'ın kulu ve peygamberi iken, "Allah'ın oğlu" dediler hâşâ sümme hâşâ!

Hz. İsa buna razı mı?

Değil.

Hz. İsa böyle mi söylemiş?

Hayır.

Zaten hıristiyanların içinde de; "Hz. İsa kuldur." diyenler var. İznik Konsülü'nde oturmuşlar, kalkmışlar, konuşmuşlar görüşmüşler, milattan 320 bilmem kaç sene sonra, papazlar böyle bir karara varmışlar. "Şu İncilleri yakalım, şunlar kalsın, şu akideyle mücadele edelim." diye Yakubîleri, bilmem şunları bunları düşman ilan etmişler. Onlar da hıristiyan olduğu halde, "Allah'ın kulu" diyenleri devreden çıkarmışlar.

Yanlış, kendileri yanlış, yaptıkları işler yanlış. Bizim sevgimiz daha sağlam, bizim düşüncemiz daha doğru, bizim saygımız daha yerli yerinde, daha mantıkî, daha akıllıca; biz hepsini toplamışız. O halde akılları varsa, hakikaten iyilik istiyorlarsa bize gelmesi lazım, hepsinin müslüman olmaları lazım, çünkü bizim dinimiz hepsini birleştiriyor.

Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Fe-innehû yünfehu fi's-suri. "İleride kıyamet kopacak, İsrafil aleyhisselam sura üfürecek, kıyamet kopacak." Fe sa'ike men fi's-semâvâti ve men fi'l-ard. "Bu sura üflendiği zaman, yeryüzünde ve semada olan ne varsa hepsi düşerler." İllâ men şâa'llah. "Allah'ın dilediği kimseler müstesna."

Tabi semâvatta, arzda melekler filan da var, bu insanlardan ayrı mahlûklar da var. Allah'ın dilediği mahlûklar, yaratıklar müstesna; ötekiler düşerler, ölürler.

Sümme yünfehu fîhi uhrâ. "Sonra İsrafil aleyhisselam sura bir kere daha üfürür, insanlar kabirlerde ba's olunurlar."

Cümle mevta kabirlerinden ba's olurlar, kalkarlar.

Fe-ekûnü evvele men bu'ise. "İlk kalkan ben olurum."

Kabirden ilk kalkan Peygamber Efendimiz olacak. Şerefi dolayısıyla her şeyde en önde giden olacak, cennete de ilk giren olacak. Ama tevazuundan ve "İnsanlar kendisinin faziletini bildiklerinden, ona dayanarak başka Peygamberleri küçük düşürücü sözler söyleyip de kavga gürültü çıkarmasınlar." diye tavsiye ediyor.

Peygamberler arasında ayrım yapmamalarını tavsiye ediyor.

İlk önce kendisi kalkacak.

Fe-izâ. "Bir de bakacağım ki." Mûsâ âhizün bi'l-arşi. "Musa aleyhisselam Arş-ı Âlâ'nın direklerine yapışmış." Fe lâ edrî e husibe bi-sa'kati yevmi't-tûri. "Bilmiyorum acaba Tur dağına çıktığı günkü o düşüşünden itibaren mi hesap oldu da oraya yapıştı?" Em buise kalbî. "Yoksa benden önce mi ba's olundu bilmiyorum; onu öyle arşa tutunmuş göreceğim." Ve lâ ekûlü inne Muhammeden efdale min Yûnüse'bni Mettâ. "Muhammed'in Yunus İbn Mettâ'dan daha faziletli olduğunu ben söylemem." diyor.

Yunus aleyhisselam'ın müstesna bir Peygamberliği vardır. Peygamberler geldikleri zaman kavimlerine hep itirazlar olmuş, hep karşı çıkmışlar, hep eza cefa etmişler. Mesela Firavun, Musa aleyhisselam'a binbir türlü eza cefa eylemiş, kavmini kovalamış vesaire. İsa aleyhisselâm öyle…

İbrahim aleyhisselam mancınıkla ateşe atılmış; daha başka peygamberlerden bazıları peygamber olarak gönderildiği halde kimisi şehit edilmiş.

Bu insanlar; kendilerine gelen nasihatçilerin, pak peygamberlerin, temiz insanların, Allah elçilerinin sözlerini genellikle dinlememişler de şeytana uymuşlar, ayrı işler yapmışlar ama Yunus aleyhisselam'ın kavmi müstesna; ahalisi ona inanmış ve Allah da onları büyük nimetlerle mütelezziz etmiş; Yunus aleyhisselam'ın müstesna bir durumu var; onun methi başka.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte böyle buyuruyor. Kendisi bütün peygamberlerin en üstünüdür, seyyidü'l-enbiyâ ve'l-mürselîn'ir. Fakat hepsinin peygamberlikleri aynıdır. Hepsi Allah'ın Peygamberi olduğu için rütbece peygamberdir, hepsine saygı göstermek lazım. Ama Allahu Teâlâ hazretleri kimisini kimisinden mertebe olarak -insanların hiçbirisi zaten birbirine eşit değil- üstün kıldığı gibi, bizim Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i de insanların ve Peygamberlerin en üstünü kılmıştır.

Cennette bir makam vardır ki Makâm-ı Mahmûd derler; o makama hiçbir kul çıkamayacak, bir kişi çıkacak. O makam başka hiçbir kula nasip olmayacak, o makam Peygamber Efendimiz'in makamıdır; bu hadîs-i şerîflerle sabit.

İşte burada bir şey ortaya çıkıyor kardeşlerim, hadîs-i şerîfleri bilenler tam bilmeli. Hadîs-i şerîfleri okuyanlar, öteki o konudaki hadîs-i şerîflere de muttalî olmalı. Tek bir hadisi okuduğu zaman, o hadîs-i şerîfin nâsihi vardır, mensuhu vardır, evvelce söylenmişliği vardır, sonradan söylenmişliği vardır.

Peygamber Efendimiz yirmi üç sene peygamberlik yaptı. Peygamberliğinin ilk devresinde söylediği bir söz, sonraki bir fütühat -kendisine ihsan olunmuş olan bir mertebe- bir dereceden önce söylenmiş olduğu için o başka türlü olur, ondan sonraki daha başka türlü olabilir. İşte buna "dinde fakîh olmak" derler. İnsan dinin bütün delillerini bilip de hükmü ona göre vermeli.

Bir hadise dayanırsa, tek bir âyete dayanıp da "galiba şu şöyle" derse olmaz. Çünkü o âyet vardır, öteki âyet vardır. Asıl bilginler hepsini birden göz önünde tutarlar, dinin hükmünü öyle söylerler. Onları bilmediği zaman insanlar hata ederler.

Biliyorsunuz Süleyman Çelebi, Mevlid yazarı rahmetullahi aleyh de Mevlid'i neden yazmış diye Latîfî tezkiresinde anlatırken diyor ki;

"Ulu Cami'de vaizin birisi çıktı; peygamberlerin hiçbirisini ötekisine tafdil etmeyin, hepsi eşittir." diye vaazını o konu üzerinde teksif etti ama orada bir alim Arap vardı; -Arap diyarından demek ki anlaşılan şimdiki gibi zaman zaman geliyorlarmış- kalktı ayağa, gayet güzel delillerle, âyetlerle, hadîs-i şerîflerle Peygamber Efendimiz'in seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn olduğunu güzelce anlattı."

"İşte ben de onun üzerine Peygamber Efendimiz'in faziletini bildirmek için bu Mevlid'i yazdım." demeye getiriyor. "Mevlid kitabını yazmasının sebebi odur." diye onu menkıbe ile anlatıyor.

Peygamber Efendimiz, peygamberlerin en üstünüdür. Bütün Peygamberler peygamber olduğu için hürmete şâyândır, hiçbirisinin aleyhinde bulunmak bize yakışmaz, hepsini kabul ederiz. Allah'ın bütün peygamberlerine iman etmişiz, bunu Amentümüzde de belirtiyoruz:

Âmentü bi'llâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî…

Bizden evvel gelen kitapları da inkâr etmiyoruz, bizim Peygamberimiz'den evvel gelmiş peygamberleri de inkâr etmiyoruz.

Ama her Peygamberin bir devri var, devir Peygamber Efendimiz'in devri.

Peygamber Efendimiz; "Eğer Musa aleyhisselam sağ olsaydı bana tâbi olurdu." diyor. Kendisi önceden vefat etmiş; "Eğer sağ olsaydı bana tâbi olurdu." diyor. Çünkü devir, Peygamber Efendimiz'in, devr-i Muhammedî.

Peygamber Efendimiz'in devri olunca, o devirde herkesin inanıp ona tâbi olması lazım. Onun için de bu hakikatleri gören insanlar Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da, muhtelif yerlerde bugün İslâm'a geliyorlar. İslâm'ın gerçek din olduğunu, bu zamanın dini olduğunu anlayıp kendisi ehl-i kitap da olsa, Musevî de olsa, İsevî de olsa Peygamber Efendimiz'e haklı olarak ikrar getirip müslüman oluyorlar. Allahu Teâlâ hazretleri bizlere dinimizin kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Dinimizin emirlerini öğrenmeyi ve onları tutmayı nasip eylesin.

Lâ tüğayyirû hâzihi'ş-şüûra fe-men kâne muğayyirehâ lâ mehâlete fe'l-yuğayyirhâ bi'l-hinnâi ve'l-ketemi.

Bu hadîs-i şerîf de sakalları, saçları boyamakla ilgili bir hadîs-i şerîftir. Enes radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lâ tuğayyirû hâzihi'ş-şüûra. "Bu kılları, saçların rengini boyamayın, değiştirmeyin."

Beyaz beyaz kalsın, ne olur?

Sakal beyaz olsun, saç beyaz olsun, bıyık beyaz olsun.

Fe men kâne muğayyirehâ lâ mahâlete. "Muhakkak bir boyamak isteyen varsa."

İlla boyamak istiyorsanız.

Fe'l-yuğayyirhâ. "O boyamak isteyen kişi onu boyasın." Bi'l-hinnâ ve'l-ketem. "Kına ve ketem denilen madde ile boyasın."

Bu ketem denilen madde, biraz siyahlık verici bir maddeymiş. Kınayla karıştırılınca demek koyulaştırıyor. Onunla kına yakmak gibi; saçları öyle boyamayı tavsiye etmiş.

Başka bir hadîs-i şerîfinde;

"Beyaz kılları yolmayın çünkü onlar nurdur." buyuruyor.

Bazıları; "Ay beni ihtiyar gösteriyor!" diye cımbızla çekerler, yolarlar; yolmaya lüzum yok.

Lâ tuğmidû a'yüneküm fi's-sücûdi fe-innehû min fi'li'l-yehûd.

Bu da Deylemî'nin Enes radıyallahu anh'ten rivayet ettiği hadîs-i şerîf. Secdede gözleri kapatmamak ile ilgili.

Lâ tuğmidû a'yüneküm. "Gözlerinizi kapatmayın." Fi's-sücûd. "Secdelerde-secde esnasında gözlerinizi kapatmayın." Fe innehû min fi'li'l-yehûd. "Çünkü yahudiler böyle yapar, gözlerini kapatır öyle secde ederlerdi."

Siz öyle yapmayın, gözleriniz açık dursun, Allâhu Ekber dediğiniz zaman secdede gözünüz açık bulunsun. Ayakta da kapatmak yok; ayakta da gözlerin secde mahallinde duracak ama açık olacak.

Allahuâlem bu gözlerin kapatılmaması meselesi şundandır ki insanlar çeşit çeşit duygulara kapılırlar, gözlerini kapattıkları zaman çeşit çeşit hayaller görürler, zihin daha çok dağılır. O bakımdan gözler kapatılmıyor; "Bulunduğu yer belli olsun, aklı oraya buraya dağılmasın, hayallere, vehimlere dalmasın." diye gözler kapatılmıyor.

Lâ teftehirû bi-âbâikümü'l-lezîne müvvitû fi'l-câhiliyyeti fe-vellezî nefsî bi-yedihî lemâ yüdehdihü'l-cu'alü bi-menhıreyhi hayrun min âbâikümü'llezîne mâtû fi'l-câhiliyye.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ râvisi, Ahmed b. Hanbel'de var, Tahavî kitaba almış.

Lâ teftehirû bi-âbâikümü'llezîne müvvitû fi'l-câhiliyyeti. "Cahiliye zamanında, o kötü akide üzerinde -daha İslâm gelmemiş- yanlış inançlar üzerinde ölen babalarınız ile övünmeyiniz." Fe-vellezî nefsî bi-yedihî lema yüdehdihü'l-cu'alü bi-menhıreyhi hayrun min âbâikümü'llezîne mâtû fi'l-cahiliyye. "Nefsim kudreti elinde olan Allah'a yemin olsun ki onun iki burun deliği içine konulmuş, oralarda bulunan kurtçuklar, o halde ölmüş olan babalarınızdan daha hayırlıdır."

Peygamber Efendimiz ashâbına söylüyor; ashâbı kendisine iman etmiş kimseler ama onların babaları putlara tapıyorlardı, Mekke'nin müşriklerinden idiler, İslâm'ı bilmiyorlardı, bâtıl bir din üzerinde idiler.

Onlarla övünüp; "Benim babam şöyle asildi, ben şu kabiledendim, ben bu kabiledendim." diye birbirlerine onlarla övünüp iftihar etmelerini bu hadîs-i şerîfte yasaklıyor. Onlarla övünmeyin! Onların imanları yok ki onlarla ne övüneceksiniz?

Övünecekseniz;

Ve bi-fadli'llâhi ve bi-rahmetihî fe-bi-zalike fe'l-yefrahû. "Allah'ın fazl u keremiyle, takvâsıyla, verdiği imanla, salih amelleri işlemekle" övünün. Bunlarla övünmek lazım. Başka şeylerle övünmenin bir faydası yok. Hele hele âhirete kâfir olarak, müşrik olarak göçmüş olan kimselerin Allah indinde bir kıymeti, bir değeri yok ki onlarla övünsünler.

Bu dedelerle, babalarla, ecdat ile soy sop ile övünme Araplarda fevkalade kuvvetliydi. O kuvvetlilik dolayısıyla bazıları; "Biz asiliz." derlerdi, ötekilere tepeden bakarlardı. Halbuki İslâm insanlar arasında bir beraberlik, bir eşitlik, bir sevgi getiriyor. Kabile reisiyle kabilenin içindeki bir fakir şahsı, falanca zengin ağa ile filanca işçiyi, köylüyü hepsini kanun karşısında eşit hâle getiriyor. Her insana bir değer veriyor. Soy sop ile övünmeyi yasaklıyor.

Bu devam ettiği takdirde İslâm'ın temel mantığına aykırı olacağından bu hadîs-i şerîfte bunu bildirmiş.

Sahabeden bir zât ki adını biliyorum ama söylemeyeyim, Bilal-i Habeşî Selman-ı Farisi hazretleriyle aralarında biraz münakaşa olmuş. İnsanlar yapmasa iyi ama; "Seni kara kadının oğlu seni!" demiş.

Bilal-i Habeşî, Habeşli ya, "Seni kara kadının oğlu!" diye bir söz sarf etmiş. O da Peygamber Efendimiz'e bildirilince, onu söyleyen şahsı çağırıyor diyor ki;

"Sen böyle mi dedin? Senin içinde cahiliye devrinden kalma bir huy kalmış. Sen öyle bir adamsın ki içini tam temizleyememişsin, cahiliye devrindeki bir kötü huy senin içinde kalmış. Çünkü bir insanı annesinin babasının rengiyle, karalığıyla esmerliğiyle ayıplıyorsun. Asil olmamasıyla ayıplamaya çalışıyorsun, 'köle' demek istiyorsun. Senin içinde cahiliye âdeti kalmış."

Çünkü İslâm, insana insan olarak değer vermiştir. Hepsini değerli sayar. Şu camide bakın hepimiz diz çökmüş oturmuşuzdur.

Saf bağladığımız zaman içimizde kimler vardır?

Bazen gazetelerde resimleri görürsünüz, bu filanca devletin başkanı, bu filanca ülkenin başbakanı, bu bilmem ne paşası, bu bilmem nesi; herkes Allahu Teâlâ hazretlerinin ibadetinde, huzurunda eşit olarak, yan yana oturuyorlar, yan yana ayakta duruyorlar, aralarında hiç mevki makam farkı görünmüyor, hepsi Allahu Teâlâ hazretlerine secde ediyorlar.

Çünkü bütün insanlar kardeştir. Çünkü esas itibariyle bütün insanların arasında fark yoktur. İslâm bunu getirmiştir. Hem de insanların uzun kavgalar, savaşlar, iç harpler, darplar, çekişmeler, vuruşmalardan sonra; işte yeni, yirminci yüzyılda toparladıkları şeyleri 1400 yıl önceden getirmiştir.

Ne mutlu, elhamdülillah bizi müslüman eylemiş; bizi böyle müslüman ettiği gibi Allahu Teâlâ hazretlerinin Müslümanlığının kıymetini bilip ona uygun yaşayanlara ve iman-ı kâmil ile göçenlere ne mutlu!

Bize gelince; biz de umumiyetle hakikaten İslâm'ı hazmetmiş bir milletiz. Bizde soy sop ile fazlaca övünme yoktur, az az var. Biraz Doğu Anadolu'da bazı yerlerde ağalık, beylik filan var ama genellikle maarif sistemimiz de öyle tanzim edilmiştir. Çoban bile okusa, bakarsın genel müdür olur, bakarsın bakan olur. Bir köylü de okusa bakarsın atom alimi olur. Fakir bir insanın çocuğu yetişir, tahsil görür, bakarsın yüksek bir mevkiye çıkar; zengin bir şahsın çocuğu da okumamışsa o da cahil kalabilir. Bizde böyle elhamdülillah.

Avrupalı seyyahlardan bir tanesi, Osmanlılar zamanında gelmiş görmüş Kanuni devrinde Osmanlıların o zamanki Avrupa'ya göre gayet ileri durumda olduğunu, diyor ki; "Burada ne güzel, bir insan kabiliyeti nisbetinde yükselir. Kabiliyetli mi, işte ilerler, yükselir yükselir, ilerler gider. Bizde öyle midir; asilzadelerin ahmak ve budala çocuklarını babasının hatırı için yüksek mevkilere getiririz." Kendisi yani seyyah öyle diyor. Avrupa'yı-kendisini tenkit ederek, bizde ne fenadır adet, asilzadelerin aptal da olsa, ahmak da olsa çocuklarını yüksek mevkilere hatır için getiririz, diyor.

Bizim dinimizde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "İşler naehil, ehli olmayan insanlara verildiği zaman kıyameti bekleyin."

Fe'ntaziri's-sâ'ah. "O zaman kıyametin kopmasını bekleyin."

Bizde esas olan işi ehline vermektir, kim ehilse ona verilir. Hatta Mekke'nin fethedildiği zaman da Peygamber Efendimiz, Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek istedi, hani resmine baktığımız zaman altın kapısı var ya; duvarı üstünde kapı, merdiven dayanarak giriliyor. O Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek istedi. Anahtarı da bir müşrikin elinde.

Mekke'de, savaşarak içeriye girdiler, anahtar bir Mekkeli müşrikin elinde. Peygamber Efendimiz geldi, Mescid-i Haram'a girdi ama Kâbe'nin de kapısını açıp içine girip orada namaz kılmak istiyor. Anahtarı istedi; anahtar da usûlen bir sülalenin elinde bulunuyor; anahtarın sahibi de girmiş, evine kapanmış, anahtarı vermek istemedi.

Hz. Ali Efendimiz gitti, yakasını toparladı; "Ver şu anahtarı!" dedi; çünkü galip olarak girmişler, Mekke-i Mükerreme'yi fethetmişler.

Anahtarı vermemek ne demek?

Pazısı kuvvetli; yakasını dürdü, sarstı, anahtarı elinden aldı. Geldi, Kâbe-i Müşerrefe'yi açtı. Peygamber Efendimiz ve sahabesi Kâbe-i Müşerrefe'nin içinde şükür namazları kıldılar, Mekke'nin fetholunması için namazlar kıldılar.

Hz. Ali Efendimiz de anahtar elinde ya, dedi ki;

"Yâ Resûlallah! Müsaade buyur, bundan sonra bu Kâbe-i Müşerrefe'nin anahtarını taşıma vazifesi, anahtarı bulundurma vazifesi, açma kapama vazifesi benim üzerimde olsun."

"Emanetleri ehillerine veriniz." âyet-i kerîmesi indi.

O sırada o âyet-i kerîme inince Peygamber Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz'e dedi ki;

"O anahtarı götür, o aileye ver."

Hz. Ali Efendimiz de;

"Başüstüne!" dedi. Gitti o aileye; demin yakasını paçasını tutup sarsarak aldığı anahtarı bu sefer; "Buyur, al anahtarı geriye." diyerek verdi.

Adam şaşırdı; "Bunu niye veriyorsun?" dedi.

"Âyet indi." dedi. "Bu iş hakkında âyet-i kerîme indi. Emaneti ehline vermemiz emrolunuyor, bu da sizin eskiden beri taşımakta olduğunuz bir vazifeydi; onun için anahtarı Peygamber Efendimiz size vermemi istedi." dedi, verdi.

Adam bu hadiseden o kadar duygulandı ki ondan sonra müslüman oldu, Müslümanlığa girdi.

İslâm böyle; mansurken, muzafferken, güç kuvvet sahibiyken, elinde her türlü imkân varken ve düşünün ki Allah'ın Arslanı, Peygamber Efendimiz'in damadı Hz. Ali radıyallahu anh istiyor anahtarı da, Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sahibine ver! Anahtar hangi ailede duruyor idiyse ona ver!"

Emanetleri ehline vereceğiz.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Vallahi Muhammed'in kızı Fâtıma velev hırsızlık etse ona da hırsızlığın cezasını veririm, elini keserim!"

Efendimiz'in vazife anlayışı böyle. Biz hep bu vazife anlayışına sahip olmalıyız.

Birisi böyle bir cezaya çarptırılacak birisi için geldi de; "Yâ Resûlallah! Böyle bir insanı cezaya çarptırmasanız!" filan gibi rica etti.

Peygamber Efendimiz; "Sen Allah'ın cezalarından bir ceza, hudutlarından bir hududun ifasını kaldırmak için mi şefaatçi olmak istiyorsun? Öyle şey yapma!" dedi.

Bizim dinimiz böyledir. Bizim dinimizin yüceliğini insan okudukça anlar ama okumazsa, bilmezse, dışarıdaki hıristiyan propagandasına kapılırsa; çöl kanunu sanır, bilemez. Evet, çölden çıkmıştır ama çöle nur inmiştir de onun için çıkmıştır. Allahu Teâlâ hazretleri onu oradan çıkarmışır onu.

Allahu Teâlâ hazretlerinin vahyi olduğu için her şeyi güzeldir. Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinimizin kıymetini bilenlerden eylesin.

Biz biliyoruz tamam, bilmesek camiye gelmeyiz. Asıl camiye gelmeyenlere anlatın, asıl camiye getiremediğiniz çocuklarınıza anlatın. Çocuklarınızı müslüman yetiştirmeye çalışın.

Nasıl olsa şimdi bizim işimiz mühim bir iş değil, neden?

Hepiniz zaten dini seviyorsunuz, imanı seviyorsunuz, hadîs-i şerîfi seviyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'i seviyorsunuz, ibadeti seviyorsunuz da kalkmışsınız pazar günü gezmeye gitmemişsiniz, sinemaya gitmemişsiniz, gençler maça gitmemiş, oynamaya gitmemişler hadîs dinlemeye gelmişler. Bu bir şey değil!

Dışarıdaki kalabalıklar ne olacak?

Dışarıda dini bilmeyen, abdesti bilmeyen, evlendiği halde gusülden haberi olmayan, haramı helali bilmeyen, İslâm'ın emirlerini bilmeyen, imanı bilmeyip de kâfir olarak ölecek olanlar var. Onlara İslâm'ı tebliğ edelim, etmemiz lazım. Onlara, bizim ulaşamadığımız yere sizin ulaşmanız lazım. Çevrenize İslâm'ı, duyduklarınızı anlatmanız lazım. İyi öğrenmeniz ve iyi öğretmeniz gerekiyor. Allah hepimizi din yolunda çalışan insanlar eylesin.

Lâ tefekkerû fi'llâhi ve tefekkerû fi halkı'llâhi fe-inne Rabbenâ halaka meleken kademâhü fi'l-ardı's-sâbiati's-süflâ ve re'sühû kad câveze's-semâe'l-ulâ (ve fî nüshati'l-ulyâ) mâ beyne kademeyhi ilâ rükbeteyhi mesîretü sitte mieti âmin ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk.

Abdullah İbn Selam radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Hulvânî'nin, Ebû'ş-Şeyh'in rivayet ettiği, kitabına yazdığı bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lâ tefekkerû fi'llah. "Allahu Teâlâ hazretlerinin mahiyeti üzerinde düşünmeyin. Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisinin zâtı, künhü ve mahiyeti üzerinde tefekkür etmeyin."

Niye?

Bu terazi o tefekkürü çekmez.

Peki, neyi düşünün?

Ve tefekkerû fi halkı'llâh. "Allah'ın mahlûkatını tefekkür edin, yaratıklarına bakın, yaratıklarındaki kanunları görün, güzellikleri görün, incelikleri sezin; Allah'ın büyüklüğünü oradan anlayın, yoksa insan Allah'ın kendisini anlayamaz."

Neden?

Leyse ke mislihi şey'ün. "O'nun gibi hiçbir şey yoktur ki benzeterek söyleyelim."

Gözler göremez ki bak diyelim;

Lâ tüdrikihü'l-ebsâr ve hüve yüdrikü'l-ebsâr hüve'l-latîfü'l-habîr.

Gözler O'nu göremez ki bak işte şurada diyelim.

Musa aleyhisselam; "Yâ Rabbi! Cemalini bana göster." dedi; dağ tahammül edemedi, dağ parça parça dağıldı.

Nasıl görecek?

Kendisi de baygın düştü.

İnsan gözle göremez. Zâtını anlayamaz ki neye benzetecek? Anadan gözleri açılmamış bir insan etrafı dinliyor; "kırmızı" diyorlar, "sarı" diyorlar, "yeşil" diyorlar, "mavi" diyorlar; nereden anlayacak? Bu adam kırmızıyla yeşilin farkını nereden anlayacak?

Gözleri hiç açılmamış ki. Onun âleminde, kör âleminde, görmezler âleminde iki renk arasındaki farkı anlatacak hiçbir şey yok ki nasıl anlatabileceksin?

Buyur sarıyla kırmızının farkını anlat bakalım buna. Maviyle yeşilin, morun farkını anlat; anlatamazsın çünkü bir şeyi anlatabilmenin yolları var.

Bildiğimiz bir şeye benzemediği için Allahu Teâlâ hazretlerini anlatmamız mümkün değil. Allahu Teâlâ hazretlerine gözlerin bakıp tahammül etmesi, görmesi mümkün değil, tâkatin fevkinde.

Onun için Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü anlamak için insan mahlûkatına bakacak. Allahu Teâlâ hazretlerinin fiillerine bakacak, etrafta olan hadiselere bakacak, tasarrufâtına bakacak, kâinattaki varlığını oradan anlayacak. Varlığına her hadise delil, her hadiseden O'nun varlığına delil çıkıyor ama zâtını anlamak insanlar için muhaldir, imkânsızdır, olacak bir şey değil!

Onun için Allah'ın zâtı üzerine düşünmeyin, mahlûkatı üzerinde düşünün.

Efendimiz; "Mahlûkatı üzerinde düşünün." dedikten sonra bir melek anlatıyor, diyor ki;

Fe-inne rabbenâ halaka meleken. "Rabbimiz Allahu Teâlâ bir melek yarattı ki." Kademâhü fi'l-ardı's-sâbiati's-süfla. "İki ayağı yedinci katta, en aşağı yer tabakasında." Ve re'sühû. "Kafası, başı da." Kad câveze's-semâe'l-ulâ. "En yüksek semayı geçmiş durumda." Mâ beyne kademeyni ilâ rükbeteyhi. "İki ayağı arasından dizine kadar olan mesafe, topuğuna kadar olan mesafe." Mesîretü sitte mieti âmin. "600 yıllık mesafedir."

Ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk.

"Allah'ın sizin görmediğiniz, sizin gözünüze görünemeyecek olan melekleri var, cinleri var, başka mahlûkatı var, yedi kat semâsı var, arşı var, kürsüsü var. Bu görmediğiniz mahlûklardan bir tanesi işte şu melektir." diye anlatıyor.

Mesela Arş-ı âzam, Arş-ı âzamı taşıyan melekler, nice melekleri var. Bir tanesini anlatıyor ve arkasından da bir umumi hakikati beyan ediyor ki;

Ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk. "Yaratan yaratılandan daha büyüktür, daha uludur."

Madem bunu yaratmış, Rabbimiz'in azametini oradan anla.

Biz de Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü anlamak için gökyüzüne başımızı çevirip bakalım. Yıldızlar, yıldızlar, yıldızlar sonsuz derinlikler içinde bir sürü yıldız.

İlim adamları diyor ki; bunların ışıkları, saniyede 300 bin km hızla giden bir ışık, onların ışıkları bilmem kimisi yüz bin senede gelirmiş, kimisi milyon senede gelirmiş, kimisi milyar senede gelirmiş. Ne kadar uzaklardan yıldızlar geliyor, yıldızların ışıkları geliyor. Geliyor ama diyelim ki bir milyon sene önce oradan ışık yola çıkmış, buraya geliyor. Işık gelmediği zaman biz onu göremeyiz. Geldiği zaman da, onun oradan çıkalı bir milyon sene geçmiş olduğu için, belki o orada yok. Senin gördüğün yerde belki o yıldız o anda orada değil.

Eğer daha o maviliklerin içinde başka yıldızlar varsa sen orasını mavi görüyorsun; o derinliklerde daha ışığı sana gelmemiş yıldızlar var. Eğer gelenler milyar seneyse işte o milyar sene uzaklıkta o yıldız şimdi ne oldu, bilmiyorsun. Arada zamandan, mekândan bir perde, kâinatın öbür tarafını göremiyorsun ama ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk, "Yaratan yaratılandan daha büyük, daha ulu, daha azametli" olduğundan, buradan Allah'ın azametini anla; "Allahu Ekber" dediğin zaman tüylerin diken diken olsun.

Allahu Teâlâ hazretlerinin mahlûkatına bak, yaratılana bak, yaratanının azametini, kudretini, büyüklüğünü, kibriyâsını tefekkür eyle.

İşte biz bu kadar küçük, bacaksız mahlûklarız, bu kadar bacaksızlığımızla bütün nimetleri bize vermiş olan Allahu Teâlâ hazretlerine bazı kimseler isyan ediyorlar. Bu kadar ulu, bu kadar büyük, bu kadar kudretli Rabbimiz'e, bu kadar kâinatı yaratmış olan, kâinattan ulu Rabbimiz'e karşı geliyorlar. Dilese bir anda mahvedecek olan kudret-i külliye sahibi Allahu Teâlâ hazretlerine karşı geliyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri insaf versin, akıl versin, delilik! Küfür-kâfirlik, delilik demektir. Aklı olan insan, kâfir olamaz. Vicdanı olan, aklı olan insan kâfir olamaz, hayran olur belki.

Hayran olur; Rabbinin yarattığı mahlûkatın büyüklüğü karşısında, azameti karşısında, mükemmelliği karşısında, bu nizamın harikalığı karşısında, rakamlar karşısında, kanunlar karşısında; kâinatın kanunları karşısında mest olur, hayran olur. Aklı başından gider ama sevgiden hayran olur. Kâfirlerinki akıl değil, kâfirlerinki delilik!

Diğer hadîs-i şerîf:

Lâ tükâtilü'l-cerâde fe-innehû cündü'llâhi'l-a'zam. "Çekirgelere cihat etmeyin, savaşmayın. Çünkü onlar Allah'ın en büyük ordularıdır."

Bu sene hacca gittik, Ramazan'da da görmüştük; orada ışıklar etrafında pır pır, pır pır uçuyorlar, yerlere sapır sapır, sapır sapır dökülüyorlar; her taraf yağmur gibi çekirge. Bütün sokaklar, bütün şeylerin altı parmak kadar çekirgeler. Onlar bazen bulut halinde gelirmiş. Savaşmak mümkün değil.

Bir bulut gibi bir tarlaya konarmış, pır pır pır gelip bir tarlaya konarmış, ondan sonra o tarladan pır diye kalktığı zaman tarlanın yeşilliği yok, bitti. Başka bir tarlaya konarmış, yemyeşil tarlaya, biraz sonra pır oradan uçtuğu zaman tarla bitti, her şeyi yer bitirirmiş. "Çekirge âfeti." diyoruz.

Galiba Güneydoğu Anadolu'da filan bazen oluyor. Bizim memleketlerde, buralarda çok olmuyor. Fakat oralarda; biz bu sene biraz ucundan, kenarından bu çekirge âfetini gördük. Tabi bunların hepsi Allah'ın mahlûkatı celle celâlühû ve amme nevâlühû.

Yağmur Allah'ın emriyle yağıyor, rüzgâr Allah'ın emriyle esiyor, güneş Allah'ın emriyle çıkıyor, kâinattaki her varlık Allah'ın emriyle var; Allah'ın emriyle hareket hâlinde, Allah'ın emriyle çalışma hâlinde.

Hakk'ın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.

Allah izin vermese, emri olmasa hiçbir çöp bile kıpırdamaz. Her hareket, her oluş, her olay, her hadise Allah'ın emriyle, fermanıyla, izniyle oluyor. Allahu Teâlâ hazretleri dilediğine âfet veriyor, dilediğine safa veriyor, izzette ikramda bulunuyor. Bakıyorsunuz bir yanardağ patlıyor yirmi bin kişi, otuz bin kişi ölüyor. Bakıyorsunuz bir yere yağmur yağıyor, bir tarafta kuraklık oluyor.

Boynumuz bükük; bunların hepsi Allah'ın ordularından birer ordu, nasıl dilerse öyle yapar. Dilerse o orduyu sevk eder helâk eder, dilerse bu orduyu sevk eder helâk eder; elimiz kolumuz bağlı.

Çernobil'de bir atom patlaması oldu, radyasyon oraya yayıldı, buraya yayıldı. Bu radyasyonu şöyle anlayabilirsiniz; eskiden sobadan, mangaldan yelpazelerken çat halının üstüne, postun üstüne bir kıvılcım sıçrardı, yangın çıkardı, orayı tutuştururdu.

Bir kıvılcım ama biraz sonra üstüne basarsan sönüyor, kıvılcım çünkü veyahut bir yerde kendi kendine bıraksan yanmayacak; biraz etrafını yakıyor, sönüyor.

Ama bu radyasyon denilen şey, kıvılcım gibi daha küçük zerreleri atıyor. Bu, attığı yerde sönmüyor, aynı tarzda çalışmaya devam ediyor. Ekmeğe girmişse ekmekte oluyor, fındığa girmişse fındıkta oluyor, çaya girmişse çayda oluyor, meyveye girmişse meyvede oluyor, suya girmişse suda oluyor. İki tane atom bombası patlatsa, radyasyon olsa bitecek.

Geçen gün bir gazetede gördüm; dünyanın etrafındaki hava tabakası ki ona şimdi kitaplarda "atmosfer" diyorlar, atmosfer tabakasında bilmem kaç km ozon varmış.

Ozon maddesi ki oksijenin üç atomu bir araya gelince ozon oluyor. Bu; dışarıdan gelen radyasyonu, daha bir takım zararlı etkileri engelliyormuş, süzgeç vazifesi görüyormuş, geçmesine mâni oluyormuş. Dünyanın atmosferindeki ozon tabakası çok azalmış.

Bu bizim sıktığımız spreyler fıss fıss fıss, onlar havaya çıkıp gidip ozonun moleküllerini tahrip ediyormuş. Bu uçan, kartal gagası gibi olan, Konkort uçağı, o Amerikalılara karşı Fransızların İngilizlerin ortaklaşa yaptığı "Konkort uçağı" çok yüksekten uçarken ozon tabakasını tahrip ediyormuş. Bu ozon tabakası tahrip olduğu zaman, dünyanın uzaydan gelecek olan radyasyon tesirlerine mukavemeti kalmayacakmış.

Nerelerden nerelere. Allahu Teâlâ hazretleri ozon tabakasını, perdesini kaldırıverse, dünyaya radyasyon yağıverse, işte kıyamet koptu. Çernobil'deki toprağın altına, betonun altına gömülen atomun etkisi susmasa, orada durmasa devam etse, alttan alttan işlese dünya mahvoldu, gitti. Filanca patlayan şey şöyle olsa, böyle olsa dünya mahvoldu gitti.

Rabbimiz'in rahmetiyle gazabı arasında, iki parmak arasında, bir işaretlik canımız var. Karıncadan da aciziz, karıncadan da bîçareyiz; günahlara dalmış, gidiyoruz.

Allah bizi gafletten uyandırsın. Kimisi kız peşinde, kimisi içki peşinde, kimisi kumar peşinde, kimisi rüşvet peşinde, kimisi adam aldatmaca peşinde, kimisi vatana hıyanette, kimisi zevk u sefâda, kimisi keyifte; gafil gafil bekliyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri imanımızı kuvvetli eylesin. Rızasına uygun yaşamayı nasip eylesin. Hayat hayırlı olduğu müddetçe bizi hayırlı, uzun ömürlerle muammer eylesin. Çünkü nimetlerin en büyüğü; sâlih bir insanın uzun ömürle, sıhhat âfiyet üzere yaşamasıdır. Ölümün hayırlı olduğu zamanda da iman-ı kâmil ile amel-i sâlih üzere, Allah'ın sevdiği bir hal ve durumda iken, mü'min-i kâmil olarak ruhumuzu kabz eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı cümlemize nasip eylesin.

Lâ tefnâ ümmetî illa bi't-ta'ni ve't-tâûni ğuddeten ke ğuddeti'l-ibili'l-mukîmü fîhâ ke'ş-şehîdi ve'l-fârrü minhâ ke'l-fârri mine'z-zahf.

Hz. Âişe valimizden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Tayâlisî'nin kaydettiğine göre Efendimiz şöyle buyurmuş:

Lâ tefnâ ümmetî illâ bi't-ta'ni ve't-tâûni. "Benim ümmetim ancak ta'n ve taun ile helâk olur, başka bir şeyle helâk olmaz."

Bunlar salgın hastalıklar.

"Ümmet-i Muhammed'in en çok helâkinin, toptan kırılmasının sebebi salgın hastalıklar olacak." diye Peygamber Efendimiz buyurmuş.

Ve bu hastalıkların insana şehit mertebesinde bir derece verdiğini de bildirmiştir. Umumiyetle Ümmet-i Muhammed'in helâki böyle oluyor.

"Benim ümmetim ancak ta'n ve taun hastalıkları ile fâni olur, fena bulur yani kırılırlar."

Ğuddeten ke ğuddeti'l-ibili. "Bu hastalık da, develerin ayaklarında çıkan 'deve guddesi' gibi bir şiştir, iltihaptır, öyle olur, ondan sonra vefat ederler."

Peygamber Efendimiz, bu hastalığın tarifini böyle yapıyor. Artık doktorlar bunun şimdi hangi hastalığa delalet ettiğini düşünsünler, bilsinler.

el-Mukîmü fîhâ ke'ş-şehîd. "Bu hastalığın çıktığı yerde; bu taun hastalığının, salgın hastalığın çıktığı yerde ikâmet eden kalıp ölürse şehittir, şehit gibidir." Ve'l-fârrü minhâ. "Oradan, o bölgeden firar edip kaçan, savaştan kaçmış gibidir."

Bakın, muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. İslâm canı kurtarmaya çok önem verir, sıhhate çok önem verir. Vücudun tehlikelerden uzak olmasına çok önem verir. Fakat bu salgın hastalığın çıktığı yerde durmayı tavsiye ediyor. "Çıkmasın, dursun!" diyor; "Duran şehit gibidir. Kaçan; savaştan kaçan, -ödlek, savaştan kaçıyor, alçak- cepheden kaçan gibidir." diyor.

Günahkâr oluyor. Onun için aman bu ne kadar güzel bir fikir, bunu şimdi herkes anlayamazsa doktorlar anlıyor. Başlarını sallıyorlar ya, çünkü salgın hastalık çıkan yerde karantina uygulanır, polisler etrafı sararlar, oradan dışarıya kimseyi çıkarmazlar. "Buradaki hastalık öbür tarafa gitmesin." diye, zaten öyle yapıyorlar. Sebebini şimdi anlarlar.

Peygamber Efendimiz o zaman öyle diyor;

"Ashâbım korkmayın, durum. Hastalık çıkmışsa orada durun, durmanız şehitlik kazanmanıza sebep olur, oradan firar etmeniz, oradan başka bir beldeye gitmeniz savaştan kaçmak gibi ödlekliktir ve günahtır."

Neden?

Eğer kaçarsa hastalığı öbür tarafa da götürecek kardeşlerim! Ne yapalım, ölürse ölür, kalırsa kalır.

Büyüklerimizin, o sahabe-i kirâmın, büyük evliyâullahın hayatlarını okuduğumuz zaman görürüz ki bu gibi hastalıklarda hiç korkmamışlar. "Geldiyse geldi, ne yapalım?" demişler, bulundukları yerlerden ayrılmamışlar; onun şehitlik olduğunu, kıymetli bir mertebe olduğunu bilmişlerdir.

O bakımdan ne yapalım, ecel bir yerde geliyor. İnsanın eceli gelmeden, vadesi yetmeden zaten ölmesi yoktur, bu gibi durumlarda böyle bir tavır içinde olmanın gerektiğini biliniz.

Diğer hadîsi serif:

Bu hadîs-i şerîflerin niye konuları değişik değişik geliyor?

Alfabe sırasına göre, ilk kelimelerine göre dizilmiş olduğundan. Bazen tıptan geliyor, bazen savaştan, geliyor bazen başka bir konudan geliyor; daha da iyi oluyor, mevzular çeşitli oluyor, şahsen benim hoşuma gidiyor; bilmiyorum siz ne dersiniz?

Lâ tükaddimû beyne eydîküm fî salâtiküm ve lâ alâ cenâiziküm süfehâiküm. "Namazlarınızda ve cenazelerinizde, cenaze namazı kıldıracağınız zaman önünüze sefihlerinizi, aklı kıtlarınızı, beyinsizleri geçirmeyin."

İmam olacak kimse hatırlı, şerefli, Allah indinde makbul, takvâ ehli, saygıdeğer kimse olsun; öyle süfeha takımından olmasın. "Hafif meşrep, hareketleri dengesiz, çocuksu, olgun olmayan halleri olan kimse" demek.

Demek ki namazlarımızda başımıza geçireceğimiz imam, mihraba geçireceğimiz imam; cenaze namazı kıldırırken o öne süreceğimiz imamın, aklı başında, şerefli, haysiyetli, itibarlı kimselerimiz olmasını Efendimiz tavsiye buyurmuş.

Neden?

Çünkü o gurubun sözcüsü, Rabbimizin huzurunda imam. O gurubun sözcüsü hafif meşrep bir kimse olursa, aklı kıt bir kime olursa, kendisini kollamasını korumasını bilmeyen, vakarlı onurlu bir kimse değilse; o şahıs o cemaate Allah'ın sevmediği bir kimse, elçi olmuş oluyor, o bakımdan uygun değil.

İtibarlı, Allah'ın sevgili bir kulu öncü olursa o zaman tabi netice alınır. Cenaze namazı kılınırken de öyle olması lazım. O halde imamlarımızı takvâ ehli insanlar arasından seçmeliyiz. İmamlarımızın da ölçülü, akıllı, dengeli kimseler olmasına itina etmesi gerekiyor; iki taraflı bir şey bu.

İkinci hadîs-i şerîf de Hz. Ali Efendimiz'den gelen bir rivâyetle bu konuyu tekrar teyit eden bir hadîs-i şerîf.

Lâ tükaddimû süfehâeküm ve sıbyâneküm fi salâtiküm ve lâ alâ cenâiziküm fe-innehüm vefdüküm ila'llâhi azze ve celle.

Burada biraz daha izah etmiş:

Lâ tükaddimû süfehâeküm ve sıbyaneküm fi salâtiküm. "Namazınızda; beyinsizlerinizi, akılsızlarınızı, hafif akıllılarınızı, gevşek olanlarınızı, derecesi dûn olanlarınızı, aşağıları, çocuklarınızı, önünüze geçirmeyin." Ve lâ alâ cenâiziküm. "Cenazelerinizin önüne geçirmeyin, cenaze namazına geçirmeyin." Fe innehüm. "Çünkü bu öne geçirilen kişiler." Vefdüküm ila'llâhi azze ve celle. "Azîz ve celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerine sizin elçiniz, sözcünüz demektir."

Onun için onu sözcülük yapacak kimse olarak seçin. Diyelim ki bir yüksek makama sizi çağırdılar, on beş kişi gidiyorsunuz. İçinizden en güzel ağzı söz yapan, en itibarlı, en hâline güvendiğiniz kimseyi seçersiniz ya; onun da öyle olması icap ediyor.

Lâ tekussû nevâsi'l-hayli fe-innehû ma'kûdün bi-nevâsîhe'l-hayru ve lâ a'râfehâ fe-innahâ edfâühâ ve lâ eznâbehâ fe-innahâ mezâbbühâ.

Bizim dinimizde cihat malzemesine büyük değer verilmiştir. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerde o zamanın cihat malzemesi olarak at ve deve beslemeyi tavsiye etmiştir ki müslümanlar düşmanlara karşı kuvvetli olsun ve savunmalarını, hücumlarını güzel yapsınlar.

Burada o atlarla ilgili tavsiyeleri var.

Ebû Dâvud, Beyhâkî ve İbn Abdi'l-Ber, Utbe b. Abd'den rivayet etmiş.

Lâ tekussû nevâsi'l-hayli. "Atların perçemlerini kesmeyin. Atların alınlarına dökülen saçlar vardır, onları kesmeyin." Fe innehû ma'kudün bi-nevâsîhe'l-hayr. "Çünkü onların bu perçemlerine hayır asılıdır."

Allahu Teâlâ Hazretlerinin hayr-u bereketi onun perçemlerine asılmıştır.

Ve la a'râfehâ. "Yelelerini de kesmeyin, enselerindeki saç gibi olan şeyleri de kesmeyin."

Çünkü onlar onların ısınma araçlarıdır, elbiseleridir, ziynetli elbiseleridir.

Ve lâ eznâbehâ. "Kuyruklarını da kesmeyin!"

Çünkü onlar onun yelpazesidir, kendilerini savunurlar, korurlar.

Peygamber Efendimiz; atları kendi tabi halleriyle bırakmayı tavsiye etmiş oluyor. Yelelerinin, perçemlerinin, kuyruklarının kesilmemesini söylüyor. Tabi atların genel tüylerinin, vücutlarındaki tüylerin kesilmesi, kaşağılanması vesairesi o temizliğin icabı oluyor. Fakat ötekilerin kesilmemesi gerekiyor.

Artık şu devirde at, sanıyorum bir otomobilden de pahalı oluyormuş. Beslenmesi, bakılması, hele hele kaliteli bir at ise bayağı lüks bir şey oluyormuş. Hani at beslesen, şimdi bu devirde nasıl bakacaksın? Onunla nasıl savaş yapacaksın?

Devir değişti ama buradan çıkarabiliriz ki düşmanları korkutabilmemiz için, düşmanların hücumlarına karşı korunabilmemiz için gerekli her türlü âleti, edevâtı cihazı, mermiyi, silahı, tedbiri almalıyız. Düşman bizim tarafımıza baktığı zaman yüreği ağzına gelmeli.

Bu, Müslümanlığın vazifelerinden birisidir. Bizim silahsız, mermisiz, uçaksız, tanksız, gemisiz, denizaltısız vesairesiz olmamız İslâm'a uygun bir şey değil. Yemeyip içmeyip, yazlığa gitmeyip, ekmeğimizi sadece bir katıkla yiyip fazlasını harcamayıp, lükse dalmayıp, elmas şunu bunu almayıp bunları yapmamız lazım.

Güney Afrika neresi?

Afrika'nın ta aşağı ucunda elmas çıkan yer. Türkiye ile korkunç ticareti varmış.

Ne ticareti?

Elmas.

Orada zencileri öldüre öldüre elması çıkarıyorlar, ondan sonra bizimkiler de alıyor. Kadınlar parmağına elmas yüzük takacak, elmas küpe takacak, elmas gerdanlık takacak, elmas göğüs iğnesi takacak, broş takacak vesaire.

Olmayıversin, olmazsa ne olur?

Karnı doyduktan sonra, sırtı giyimli olduktan sonra bu tamamen lükse kaçan bir şey oluyor. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden biliyoruz. Zaten fazla lükse, ziynete düşmemek gerektiğini, savaş için hazırlık yapmamız gerektiğini. Bizim dağımızın, tepemizin silah dolması lazım.

İki gündür gazetelerde havadis var ki; 20 mm'lik uçak savar topları yapıyormuşuz, 35 milimlik de yapma hazırlığındaymışız. 20 milim, 2 santim çapında mermi atan, 1400 metre mesafeli uçaksavar. Adamlar on bin metreden uçuyorlar.

Amerika Libya'ya saldırdığı zaman, elindeki Rus silahlarının menzili, uçakları düşürmeye, yetmedi, kâfi gelmedi. Daha yukardan uçtular, bombaladılar.

Asrın teknolojisini her bakımdan alabilmemiz lazımdı. Geç kalmışız; yemeyip içmeyip, yatmayıp uyumayıp bu işleri başarmamız lazım.

Bizim üniversitelerimizdeki profesörlerimizin çalışması lazımdı. Şimdi uçağın izine manyetik olarak tâbi olan bombalar var, attığın zaman uçağın arkasından gidiyor, yakalıyor, patlatıyor. Koordinatlarını verdiğin zaman hedefi bombalayan; "Şuraya gideceksin." diye tarif ettiğin zaman oraya varıp giden bombalar var. Hatta "akıllı bomba" diyorlar.

Akılla değil, içindeki cihazlar mükemmel. Düşman onları yapıyor. Düşman onları yaparken, yıldızlar savaşını planlarken konvansiyonel silahlar yapmak için biz çok geri kalmışız. Tamam o da lazım; nihayet iş, göğüs göğüse savaşa geliyor ama çok önceden bunları bitirmeliydik. Bu onu gösteriyor.

İşte Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden onu anlıyoruz. Cihat malzemesi müslümanın elinde devamlı hazır olacak, müslümanlar kale gibi olacak!

Müslümanlar İslâm'dan uzaklaştıkça mahvolmuşlar. İslâm'dan uzaklaştıkça kaybetmişlerdir.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi tekrar İslâm'a kabul eylesin. Müslüman olarak yaşamayı nasip eylesin. Düşmanlarımızın karşısında nusretiyle teyit ve takviye eylesin. Kimsenin önünde hor, zelil eylemesin. Mağlup, mahcup eylemesin. Şu güzel ecdat yadigârı beldelerimizi düşmanlara çiğnetmesin. Düşmanlar tarafından istilaya uğramış beldelerimizi kısa zamanda kurtarmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Fâtiha-i şerîfe me'al besmele.

Sayfa Başı