M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 543.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzü bi'l-lâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm. Bi'smi'l-lâhi'r-rahmâni'r-rahîm. el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fi külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbu'l-lâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi ennehû kâle.

Kâne bâbühû yukrau bi-l'ezâfîri.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz iki cihanda sizleri bahtiyar eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim başımızın tâcı, gözümüzün nuru, gönlümüzün sürûrû, rehberimizdir önderimizdir her şeyimizdir. Elbette onun hayatını bilmek, onun âdetlerini, itiyatlarını öğrenmek bizim hayat sürme tarzımızda bize ışık tutacaktır. Onun için Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini ve onun şemailini, itiyatlarını âdet-i seniyyelerini anlatan bölümleri okumaya devam ediyoruz. Ramuzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından.

Bu rivayetleri okuyup izaha geçmeden önce Peygamber Efendimiz'e sevgimizin saygımızın bağlılığımızın âcizâne küçük bir nişânesi olsun, fakîrâne bizden onun zatına mütevâzı bir hediye-i Kur'âniyye olsun diye ve mübarek âl'inin, pâk ashabının kıyamete kadar ashab, etbâının, ahbabının ruhlarına hediye olsun diye, Ebulbeşer Âdem atamız aleyhisselam'dan Peygamber Efendimiz'e kadar yeryüzünde vazife görmüş olan cümle enbiyâ ve mürselînin ruhlarına hediye olsun diye. Peygamber Efendimiz'den sonra Ümmet-i Muhammed'in irşadı, talimi terbiyesi ile vazifeli olan sâdât ve meşâyih-i turuku aliyyemizin cümlesinin ruhlarına ve hâsseten okuduğumuz kitabı cem ve telif eylemiş olan Gümüşhaneli Hocamız'ın ruhuna ve bilhassa kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid-i Bursevî Hocamız'ın ruhuna hediye olsun diye, bu hadisleri, rivayetleri bize nakil ve rivayet eden alimlerin, râvîlerin ruhlarına hediye olsun diye, bu beldeleri canlarını mallarını ortaya koyup her şeyden geçip Allah'ın rızasını kazanmak aşkıyla çalışmış, cihat etmiş, fethetmiş ve bize emanet bırakmış olan o mübarek fatih ecdadımızın, Fatih Sultan Mehmed Hân'ın, mübarek ordusunun, ondan sonraki mücahitlerin, şehitlerin gazilerin ruhlarına hediye olsun diye, şu beldemizin medâr-ı iftihârı enbiyâ, sahabe, sâlihîn, tâbiîn, ve sair mü'minin ü mü'minâtın ruhlarına hediye olsun diye ve bilhassa uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelen siz kıymetli kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin, yakınlarının ruhlarına hediye olsun da ruhları cümlesinin şâd olsun, makamları âlâ olsun, dereceleri yüksek olsun diye Rabbimiz de bize ömrümüzü rızasına uygun geçirmemizi nasip eylesin salih ameller işlemeye muvaffak olalım, ömrümüzü verimli, hayırlı, sevaplı geçirelim ve Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak yüzü ak alnı açık varalım diye buyrun 1 Fatiha 3 İhlâs-ı Şerîf okuyalım sevaplarını bu saydıklarımıza bağışlayalım öyle başlayalım.

Okuduğum rivayetler Ramuzü'l-ehâdîs kitabının 543. sayfasındadır. Arapça metnini kaynaklarını merak edenler oraya baksın. 543. sayfanın ikinci rivâyeti.

Enes radıyallahu anh'ten rivâyet olunmuş.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek kapısı parmakla çalınırdı." diyor.

Kapı nasıl çalınır?

Tokmağını kaldırırsın, tak tak tak vurursun. Veyahut ihtiyar, elinde baston varsa tak tak tak vurur. Veyahut sağına soluna bakıp bir şey göremediğin zaman elinle, avucunla pat pat vurursun; içerisi güm güm öter. Veyahut yumruklanır. Veyahut gelen adam kızgınsa, alacaklıysa, ev sahibiyse kapıyı tekmeler. Bazen küçük çocuk kızar, gelir güm güm güm tekmeler.

"Ne o kapıyı mı kıracaksın, öyle kapı mı vurulur?" deriz.

"Kapı nasıl vurulurmuş?"

Buradan sahabe-i kirâmın edebini öğreniyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek kapısı parmakla vurulurdu; tık tık, yavaşçacık, gayet sakin, gayet edeple, gayet yumuşak bir tarzda. Yani "Güm güm vurulmazdı." mânasında.

Muhterem kardeşlerim!

Bizde bir söz vardır; et-turuku küllühâ âdâbün. "Genel vasfı itibariyle tarikatlerin hepsi tepeden tırnağa âdabtır." Edep; yukarıdan aşağı, tepeden tırnağa, baştan sona, evvelden âhire. Hep edep.

Edep dediğimiz şey nedir?

"Bir şeyi kaidesine en uygun tarzda, en münasip şekilde yapmaya o işin edebi" derler.

Yemek yemenin âdâbı, selam vermenin âdâbı, kapı çalmanın âdâbı, hocalığın âdâbı, talebeliğin âdâbı, çarşı pazarda alışveriş yapmanın âdâbı, evlenmenin âdâbı, düğün yapmanın âdâbı; her şeyin âdâbı vardır ve âdâba riayet eden izzet bulur, yükselir, ilerler, affolur, mağfiret olur; makam mertebe sahibi, büyük, kâmil, sevgili insan olur. Allah'ın sevgili kulu, evliyâsı olur. Rabbimiz'in dünya âhiret ikramlarına mazhar olur. Edepsiz…

Bî-edeb mahrum geşt ez lütf-ı Rab.

Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî'nin bir sözü. Farsça bir ifade.

"Edepsiz, Rabbin lütfundan mahrum kalır."

Her şey edeple.

Edep bir tâc imiş nûr-u Hudâ'dan

Edep mânevî bir tâçtır, görünmez bir tâçtır.

Görünmez ama gören görür. Mânevî bir tâçtır, nurdan bir tâçtır. Nûr-u Hüdâ'dan bir tâçtır. Allahu Teâlâ hazretlerinin o güzel nurlarından, en kıymetli nurlarından bir nurdur. İnsanın başını taçlandırır, alnını taçlandırır, pırıl pırıl parıldatır. İnsan edepli olursa o taçla sultanlar, padişahlar, şahlar gibi olur. Edepsiz tepe takla aşağı gider, mahrum olur, kapıdan kovulur. Çıktığı makamdan aşağı düşer. Kazandığı yeri kaybeder.

Onun için her yerde, her zaman edebe, yapacağımız işin

nasıl yapılması gerektiğine çok dikkat etmemiz lazım.

Teknik sahada buna biraz da "işin teknolojisi" diyebiliriz.

Demirciliğin edebi nedir? Kilit yapmanın edebi nedir? Marangozluğun edebi nedir? Ustalığın edebi nedir?

Mutlaka her şeyin güzel yapılma şeklini araştırmamız lazım.

Sevgili kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

"Allahu Teâlâ hazretleri kulunun herhangi bir işi -hangi işi olursa olsun- güzel yapmasını sever."

Hangi işi yapıyorsa rahmetini o kuluna ihsan eder.

Dün evimizin önünden çöpleri attırıyoruz. Adam geldi; inşaat molozlarını, artıklarını arabaya doldurdu, attı ama eksik yaptı, çöp bıraktı, süprüntü bıraktı. Sonradan bir ihtiyar amca geldi; kazıdı, kürüdü, derledi toparladı.

Madem bu işi yapacaksın doğru düzgün yap.

Banyonun fayansları kırılmış, tamir ettirdik. Adam tamirini yaptı, çöplerini dışarıya attı, ortalığı toparladı, duvarları güzelce sildi, tertemiz bir hâle getirdi, teslim etti.

Tamam. Edebine riayet etti, güzel yaptı.

Bir kömürcü hatırlıyorum. Ben kömür deposundan kömür almaya gittiğim zaman karşıma çıktı;

"Hamal lazımsa kömürünüzü ben taşıyıvereyim." dedi. Ben de;

"Buyur." dedim çünkü nasıl olsa birisi taşıyacak, ilk geleni reddetmem için bir sebep yok. İyi ki demişim. Adam evliyâ mıydı, sülahâdan mıydı, neyin nesiydi bilmiyorum yani sanki küfe küfe kara kömürü taşıyan bir insan değildi de çok yüksek bir zât gibiydi. Gayet güzel taşıdı, ortalığı sildi süpürdü. Çöplerin döküldüğü, kömürün kirlettiği yerleri süpürgeyle temizledi. Şimdi;

"Niye bu zâtın ismini adresini almadım." diye üzülüyorum. O kadar kibar bir insandı. Verdiğim para konusunda hiçbir problem çıkarmadı, münakaşa yapmadı. Herhalde "Nerelisin?" diye çok sordum, hatırımda kalmış. Erzurumlu imiş. Zaten Erzurumlular'ı umumiyetle çok beğeniyorum. Hakikaten İslâm terbiyesi almış; ender, mert kimseler oluyorlar. Güzel.

Muhterem kardeşlerim!

Her şeyin edebine riayet etmemiz lazım. Hangi işteysek en iyisi olmamız lazım. Üstümüze bir başka insan olmaması için âdetâ yarışmamız lazım. Her şeyi güzel yapmamız lazım.

Mehmed Âkif merhum -nur içinde yatsın;-

"Ben senden daha uzağa taş atarım, ben seni güreşte yenerim." gibi bir iddiada;

"Gel bakalım, nasıl yeneceksin, göreyim." dermiş.

O konularda pehlivanlığı varmış, iddiası varmış, geri durmazmış, prensip sahibiymiş.

Bu semt onun semti, bu Sarıgüzel caddesi Mehmed Âkif'in oturduğu cadde. Mübarek; Fransızlar'ın işlettiği trene binmemek için -şuura bak- buradan yürüyerek Halkalı'ya gidermiş.

Bir şeyi daha hoşuma gidiyor. Kandilli rasathânesinde namaz vakitlerini hesaplayan, bu bizim astronomi profesörü Fatin Gökmen hoca ile ahbap imişler. İkisi de iyi insan, nur içinde yatsınlar. O, Kandilli'de Çengelköy'de veya Beylerbeyi'nde işyerine yakın bir yerde oturuyormuş. Mehmed Âkif'le anlaşmışlar.

"Falanca gün saat ikide zât-ı âlinizi ziyarete geleyim."

"Peki, buyur."

Mehmed Âkif onu ziyarete gidecek.

Buradan gidecek, Boğaz'ı geçecek, orada onu ziyaret edecek. Bir sağanak, bir bardaktan boşalırcasına hızlı, fırtınalı yağmur. Fatin Hoca bakmış yağmurdan camlardan dışarısı görünmüyor;

"Allah bilir ya, bizim Mehmed Âkif bu havada gelemez." demiş.

Hizmetçisine demiş ki;

"Mehmed Âkif gelecekti ama bu yağmurda, fırtınada gelemez. Ben karşı komşudayım. Yine de eğer gelirse hemen beni haberdar ediver."

Saat ikiye gelmiş; tık tık tık tık kapı çalınmış. Mehmed Âkif kapıda. Sırılsıklam olmuş. Olsun, sözünü yerine getirdi ya. O kadar uzak mesafeye, üç vasıtalık mesafeye rağmen. Buradan köprüye, köprüden Üsküdar'a, Üsküdar'dan Kandilli'ye yürümek az bir şey değil. Ama dakikasında kapıyı çalmış. Hizmetçi;

"O Efendi hazretleri! Buyurun, hemen Fatin Hocamız'a haber vereyim. Karşı komşuya gitmişti de."

"Lüzum yok." Demiş.

"Ben Fatih'ten kalktım, verdiğim söz yerini bulsun diye, yağmur demedim, fırtına demedim, randevuma yetiştim de o evde bekleyemedi mi!"

Dönmüş gelmiş. Prensibe bak, sağlamlığa bak. İstiklâl Marşı'nı yazmak öyle kolay olmuyor. Mecliste herkes ayağa kalkmış, ne kadar uzun müddet alkışlamışlar.

Şu ezanlar ki şahâdetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O sözler ne oldu sonra?

Neyse.

Bak sağlam insan nasıl oluyor. Biz de her işimizi öyle yapmalıyız.

el-Va'dü ke'd-deyni "Vaad etmek, borçlanmak gibidir."

Tıkır tıkır ödeyeceksin.

"Hocam, bu devirde borcunu ödeyen mi var?"

Sen edepsizleri mi örnek alacaksın, edebi mi esas alacaksın?

Cümle cihan halkı borcunu ödemese sen yine de tek olarak ödeyeceksin. Cümle cihan halkı verdiği ahdi bozsa sen yine sapasağlam duracak, bozmayacaksın. Cümle cihan halkı yaptığı işi hileli yapsa sen yine de en doğruyu yapacaksın. Cümle cihan halkı edebi, terbiyeyi, dini, imanı, İslâm'ı bir tarafa bıraksa sen tek başına müslüman olarak yaşayacaksın. Bu ruh kuvvetine sahip olmazsan kendini sağlam müslüman sayma.

Peygamber Efendimiz;

"İslâm garip olarak geldi yine garip kalacak, garip haline dönecek. Ne mutlu gariplere!" diyor.

Çevrende sana yâr olacak bir tek tanıdık dost kalmayabilir, tek başına kalabilirsin; anan yâr olmaz, baban yâr olmaz, karın yâr olmaz, çocuğun yâr olmaz, komşun yâr olmaz. Çevrendeki herkes düşman olur. Faiz de yenilir, bira da içilir, kumar da oynanır;

"Şimdi yirminci yüzyıldayız, bunlar da neymiş?" diyebilir. Ama sen tek başına;

"Ben müslümanım, Allah'ın yolunu istiyorum, Allah'ın yolunu seviyorum, Allah'a kul olmak istiyorum, Allah'ın emrini tutmak istiyorum." diyebilmelisin.

"Zaman sana uymazsa sen zamâna uy."

İslâm'da öyle felsefe yok. Allah'ın dinine sadık kalmak prensibi var. Allah'ın emrine, iradesine teslim olmak prensibi var.

"Yâ Rabbi! Kapına geldim, sana teslim oldum, emret ferman senindir, senin buyruğunu tutacağım." demek prensibi var; döneklik yok, dönmek yok. Adımını attı mı kale gibi sapasağlam durmak var.

Nerede öyle müslümanlar?

Mezarda belki ama yine de çıkar. Tohum var ya elhamdülillah.

"Kurdun oğlu akıbet yine kurt olur." dediği gibi herkes aslına, nesline çeker. Arslanın yavrusu arslan olur, kurdun yavrusu kurt olur, çakalın yavrusu çakal olur, yılanın yavrusu yılan olur. Buralarda bir ara uzun zamanlar arslanlar kükredi, yaşadı; onların da evlatları vardır.

"Bulunur kurtaracak bahtı kara madeni" dediği gibi.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi yolundan ayrılanlardan etmesin. Ayrılan kaybediyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin kullarının ibadetine, tâatine, İslâm'a yardımına, müslüman olmasına, sadık olmasına, vefalı olmasına ihtiyacı yok. Bizim ihtiyacımız var. Tutarlı bir insansak, tutarlı bir müslümansak bizim öyle olmaya ihtiyacımız var. Onun için her şeyi güzel yapacağız.

Kapıyı çalmanın âdâbı nasıldır?

Yavaşçacık çalarsın. Açan kimse ile doğrudan karşılaşmamak için kapıya yan dönersin veya arkanı dönersin çünkü belki açık saçık çıkar, gafil çıkar, fark etmeden çıkar. Her şeyde âdâba dikkat edeceksin. Ayakkabı giymenin çıkarmanın, elbise giymenin çıkarmanın, camiye girmenin çıkmanın, konuşmanın dinlemenin, her şeyin âdâbı vardır, Bunu bil, öğren.

"Bunları nereden öğreneceğim?"

Hadislerden öğreneceksin. Peygamberimiz'den öğreneceksin. Lafla değil ki bu iş; işte Allah bize numune göndermiş.

"Şu kulum gibi olun. Ben bu kulumu sevdim, beğendim, elçi tayin ettim, resul ettim, kendime habîb edindim." diye bize numune gönderdi.

Peygamber Efendimiz'i ölçü alacağız. Başka ölçü yok, başka model yok. Var ama onlar Allah'ın sevdiği modeller değil. Allah'ın sevdiği örnek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Kâne hâtemühû min verikın ve kâne fassuhû Habeşiyyen.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mühr-ü şerîfi gümüş madeninden yapılmaydı ve taş yeri Habeş akikinden idi."

Arapça'da hâtem, hem mühür hem yüzük mânasına geliyor. Çünkü yüzüklerini aynı zamanda hâtem olarak kullanırlardı. Yüzüğün taşına bir şeyler yazarlardı, o -şöyle bastığı zaman- aynı zamanda mühür olarak kullanılırdı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de yüzüğü gümüştendi.

"Gümüşten daha kıymetli madenler var, onları kullansaydı."

Kullanmamış. İşte zaten orasına dikkat etmek lazım. Ümmet-i Muhammed'in erkeklerine altın kullanılması haram.

"E hocam, ben nişan yüzüğünü altından yaptırmıştım."

Cahillik etmişsin, düzelt. Anladığın zaman düzelt. Peygamber Efendimiz gümüş yüzük kullanırmış, buyur sen de gümüş kullan. Altın daha kıymetli ama fazla süse, ziynete düşmesinler diye haram kılınmış veyahut daha başka nice hikmetleri vardır. O sebeplerden bazısı anlaşılır bazısı anlaşılmaz. Bazısı belki yirmibeşinci yüzyılda anlaşılacak. Onu sen bilemezsin ki. Bak altının diş kaplamasında kullanılmasına izin veriyor.

"Benim ümmetimin erkeklerine altın yüzük kullanmak haram." diyor.

Neden?

Gümüşü ağızda, diş kaplamada kullansa olmaz. Gümüş okside olur, koku yapar, ağzı boyar, zehirler. Altın hiç bir şey yapmaz. Öyle bir madde ki okside olmuyor, bozulmuyor. Beş asır, on asır, yirmi asır sonra kazıyorsun, her şey çürümüş, bakırlar yemyeşil olmuş, her şey toprak haline gelmiş; altın olduğu gibi duruyor. Eğer paranın içinde biraz bakır varsa onlar yeniliyor, altın yine sapasağlam kalıyor.

Demek ki kullan dediği yerde kullanacağız, kullanma dediği yerde kullanmayacağız, emre uyacağız.

Eskiden bir Bursa valisi memuruna emretmiş;

"Çekirge yolunun iki tarafını Muradiye'ye kadar ağaçlandır."

Adam ağaçlandırmış, çağırmış valiyi;

"Emrinizi tuttum." demiş.

Bakmış Muradiye'ye kadar ağaç ama ondan sonrası da ağaç.

"Bunlar ne?" demiş.

"Efendim, biraz daha fazla yaptım."

"Sök bunları." demiş.

Ben olsaydım söktürmezdim. Arkasından niye sök dediğini izah ediyor.

"Bugün bir sebeple fazla yapmaya alışmış olan insan, yarın bir başka bahaneyle verdiğim emri eksik yapmaya da bahane bulur; tam yapmayı öğrensin."

Müslüman da her şeyi tam yapmayı öğrenecek. Eksiksiz, fazlasız, tam istenildiği şekilde, sünnet-i seniyyeye uygun yapacak. Böyle olursa çok büyük kazanç var, çok mükâfat var. Peygamber Efendimiz;

"Kim; ümmetimin bozulduğu, fesada uğradığı zamanda benim sünnetimi ihya ederse, uygularsa, canlandırırsa, yaşarsa, yaparsa, yaptırırsa ona yüz tane şehit sevabı verilecek." diyor.

Sünnete uygun yaşadın mı yüz şehit sevabı var. Emrini aynen tuttun mu yüz şehit sevabı kazanacaksın. Bir kere şehit olmak bile insanı hesapsız cennete sokmaya kâfi geliyor.

Fakat İmam Nevevî'nin Riyâzü's-sâlihîn'inde bir noktayı okumuştuk;

"Şehidin bile kul hakkı sorulacak."

Haberiniz olsun. Üstünüze kul hakkı geçirmeyin, haram yemeyin, gasp etmeyin, gadretmeyin. Başkasının malını haksız olarak üstünüze almayın; o çok fena bir şey. Çok zarara uğrarsınız. "Şehide bile sorulacak." diye şerhte okudum da tüylerim diken diken oldu. O bakımdan, aman üzerinize kul hakkı geçirmeyin, çok dikkat edin. Hepimiz çok dikkat edelim.

Kâne hâtemühû min fıddatin fassuhû minhü.

"Yüzüğü gümüştendi; taşının yuvası da yeri de gümüştendi." diye bir rivâyet daha var.

Demek üstünde Habeşî akik, Habeş'ten gelme akik de varmış ama gümüş yüzükmüş. Nikâh yüzüğünü altından yaptıysa düzeltecek, gümüşe çevirecek, altın kullanmayacak. Zaten nişan yüzüğü diye bir şey yok ki. Gelelim bir de işin o tarafına.

Bu yüzük neden takılıyor?

"Peygamber Efendimiz takmış." diye işte böyle akikten bir yüzük takarsın. Ama bizde evlenme alameti olarak yüzük takmak yok. Yok nişanlıyken sağ tarafa takılırmış, evlenildiği zaman sol tarafa takılırmış.

Nereden çıktı?

Avrupa'dan çıktı. Daha önce ben babama sordum, büyüklerimize sordum; "Böyle şey yoktu." diyorlar. Bu Avrupalılar bir gölge gibi evimizin içine kadar süzüldüler, her şeyimize hâkim oldular. Frenk gömleği, Frenk pantolonu, Frenk kumaşı, Frenk şapkası, Frenk usulü vesaire.

Alafranga ne demek?

Frenk gibi demek.

Alaturka ne demek?

Türk gibi demek.

Hangisi iyi?

"Alaturka fena alafranga güzel!"

Nereden çıktı bu?

Eğer hakikaten senin dediğin aklen, mantıken, ilmen doğru olsaydı adamlar bizim şark köşelerini beğenip de evlerine şark köşesi yapmazlardı. Divanlarımızı beğenip divan yapmazlardı. Hamamlarımızı beğenip hamam yapmazlardı. Şalvarlarımızı beğenip şalvar modasını benimsemezlerdi. Onlar açıkgözlü; nerede faydalı bir şey varsa şıp diye alıyor, sen de taklitle elindeki güzel şeyleri bırakıyorsun, başkasının çirkin şeylerini alıyorsun.

Eksiden Avrupalı nasıl yıkanırdı?

Kovboy filmlerinden seyredin. Ortada bir yarım fıçı; içine bir birisi giriyor sabunlanıyor, bir ötekisi giriyor sabunlanıyor. Ondan sonra lavaboyu tıkıyorlar -tıkamaya yeri var lavabonun, kimse onun neden olduğunun farkında değil, Avrupa usulü. - Suyun gitme yerine şaldır şaldır suyu dolduruyor; yüzüne bir çalıyor, bir daha çalıyor, bir daha çalıyor; aşağı dökülüyor.

Ne oldu?

Sümük, çapak vesaire bir gitti bir geldi, bir gitti bir geldi.

Sen temizlendin mi kirlendin mi?

O Avrupa usulü. Böyleydi. Avrupa'daki otellere gidin; muslukları öyle yerdedir ki abdest almak için altına ayağınızı sokamazsınız.

Çünkü musluk; yüksekten avucunuza su doldurup da yıkamak için değil, orayı doldurmak için. Orayı dolduracaksın, kirli suyu şap şap şap şap yüzüne vuracaksın. Müstamel, kullanılmış suyu yüzüne vuracaksın. Onların temizlik anlayışı sakattı. Şırıl şırıl akan suyla yıkanmak, şırıl şırıl akan suyla abdest almak, "Kullanılmış su üstüme sıçramasın." diye tedbir almak bizde vardır.

[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh buraya gelip imamlık yapar ama evde nasıl abdest aldığını bilseniz; Hocamız önüne kadın önlüğü gibi önlük geçirirdi, kadınların mutfakta yaptıkları gibi önlüğü önüne takardı, abdest alırdı.

Neden?

"Temiz olmasına rağmen kullanılmış sular üstüne sıçramasın da burada yaptığı imamlık fazileti tam olsun." diye.

Kendi hanımına cübbesini tutturmazdı. Hanefî mezhebinde hanımın eli değse abdesti bozulmaz ama Şâfiî mezhebinde bozulur diye kendi hanımına cübbesini tutturmazdı. İnceliklere dikkat ederdi.

Neden?

Her yapacağımız şeyi güzel yapacağız ya Hocamız da imamlığı güzel yapıyordu -rahmetullahi aleyh. - Her şeyi güzel yapmak prensibinden.

Aziz ve Muhterem kardeşlerim!

Bazen de neyin güzel, neyin çirkin olduğunu şu benim gösterdiğim misallerdeki gibi kolayca anlamak mümkün olmaz. Sen dinine sımsıkı bağlan, Allah'a sımsıkı tevekkül et, Resûlullah'a sımsıkı itimat et. Onların yaptıkları, onların tavsiye ettikleri güzeldir. Her şeyi belki anlayamazsın ama güzeldir. Avrupalılar sünnet olmuyor; müslümanlar cart kesiyor eti, sünnet oluyor. Kan akıyor, olsun; o güzel.

Her bakımdan temizlik, sıhhat. Ötekisi çeşit çeşit rahatsızlıklara sebep oluyor. Sadece erkek de rahatsız olmuyor. Evlenmiş olduğu hanıma da rahatsızlıkların geçmesine sebep oluyor. Çünkü mikrop yuvası oluyor. Onun için İslâm'a itimat et; Allah'ın emirlerine, Resûlullah'ın emirlerine itimat et. Üç defa, beş defa, on defa dene, mukayese et ama anlayabildiklerinin hepsinden güzel. İslâm'ın güzel olduğunu anladıktan sonra, anlayamadıklarının da güzel olduğuna itimat et.

"Allah Kur'an'da şöyle buyurmuş, yirminci yüzyılda bu böyle olur mu?"

Olur! Yirminci yüzyılda da olur, yirmibeşinci yüzyılda da olur, ellinci yüzyılda da olur; eskimez. Senin bağlandığın prensiplerin hepsi değişir, modası geçer de İslâm pırıl pırıl, altın gibi kalır.

Neden?

Çünkü o nizamı Allah koydu. Milletvekilleri, meclisler, rejimler, milletler, devletler, yönetimler değişir; İslâm pırıl pırıl, zirve olarak kalır. Onun için insan, müslüman olunca birkaç örnekten gerçeği şıp diye anladı mı İslâm'a sımsıkı sarılır; "Bu yol güzel, bu yol nurlu, bu yol mübarek." deyip her şeyini ona göre ayarlar. Siz de öyle yapın. Biz de öyle yapalım.

Kâne tenâmü aynâhü ve lâ yenâmü kalbühû.

Enes radıyallahu anh'ten rivâyet edilmiş. Hizmetinde çok bulunduğundan, âdetlerini itiyatlarını iyi bildiğinden, umumiyetle o rivâyet ediyor.

"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in iki gözü uyurdu da kalbi, gönlü uyanık dururdu."

Kalbi, gönlü uyumazmış, kendinden geçmezmiş.

"Gözleri kapalı olurdu ama kalbi uyanık dururdu."

Kendinden geçip de bir şeyi bilmez duruma gelmezdi. Peygamberlerin rüyaları da vahiydir. Kalbi uyumadığı için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine de bazı bilgiler gözlerinin uyuduğu esnada gelirdi. "Sadık rüya peygamberliğin kırk küsur şubesinden bir şubedir." diye rüyanın da bir gerçeği olduğunu, mânevî âlemden haber almanın bir aracı, vasıtası olduğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bildiriyor. Peygamber Efendimiz'in gözleri kapalı olsa bile kalbi uyanık dururdu. Peygamber Efendimiz bu tarafa dönük olsa bile arkasını görürdü.

Allah celle celalüh bir kulunu sevdi mi onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Sahih hadislerden bunu biliyoruz. Allah görür, gösterir. Allah işitir, işittirir, Allah yapar, yaptırtır, Allah yürüttürür. Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretine göre her şey âsândır, kolaydır. Bir göz yumup açınca miraca çıkartır. Kısa müddette … Sübhâne'l-lezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksâ.

Kulunu bir gecede Mekke-i Mükerreme'den Mescid-i Haram'dan Kudüs-ü Şerîf'e Mescid-i Aksâ'ya götürür. Ruh maa'l-cesed "Ruhuyla bedeniyle götürür."

"Nasıl olur? O zaman söyle bakalım Mescid-i Aksâ'nın kaç tane penceresi vardı?"

Peygamber Efendimiz miraçta, isrâda pencere mi sayacak? Sen onu zamane hacıları mı sandın?

Harem-i Şerîf'in kaç kapısı var, kaç minaresi var?

Ona mı dikkat edecek ama müşrikler soruyorlar. Peygamber Efendimiz terledi çünkü dikkat etmemiş. Allah gözünden perdeyi bir kaldırdı, sayarak söyledi. Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir. Gösterdi mi gösterir, götürdü mü götürür, bir göz yumup açınca tarfetü'l-aynda fezaları geçirir, ışığın gidemediği yerlere götürür. Işığın milyonlarca senede geldiği yerlere götürür. Allahu Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi, yöneticisi, mâliki, mutasarrıfı her şeyi yapan, eden O.

Öyle bir peygamberin ümmetiyiz, öyle bir mübarek zâtın ümmetiyiz. Her şeyi harika, her şeyi müstesna, her şeyi en güzel, her şeyi en kâmil olan bir peygamberin ümmetiyiz. Ama bizim gibi bir beşer idi, insan idi.

Muhammedün beşerün lâ ke'l-beşer. "Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ bir insandı ama diğer insanlar gibi bir insan değil."

Ke-ennehû yâkûtün beyne'l-hacer. "Sanki dünya üzerindeki diğer taşlar arasında yakut gibiydi."

Elmas gibiydi, pırlanta gibiydi. İkisi de taş ama değerleri farklı.

Yüzüğünün taşı neden?

Yakuttan, zümrütten, zebercetten. Ona da taş deniliyor ama bu kaldırım taşına benzemez, çakıl taşına benzemez; kıymetli taş.

Peygamber Efendimiz de bizim gibi bir beşerdi; acıları, ağrıları, üzüntüleri, hastalıkları vardı ama hayatında karşılaştığı bütün hadiselerin yaşanması esnasında aldığı tavır asildi. Tavrı güzeldi, edebi güzeldi, hâli güzeldi. Sevgisi güzeldi, sabrı güzeldi, gayreti güzeldi; her şeyi güzeldi. Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'e en güzel tarzda uymaya, benzemeye muvaffak etsin.

Kâne hulukuhu'l-Kur'âne.

Hz. Âişe validemizden rivâyet edilmiş.

"Peygamber Efendimiz'in ahlâk-ı şerîfesi Kur'an'dı, Kur'ân-ı Kerîm'di."

Acaba Peygamber Efendimiz'in huyu nasıldı, ne huydaydı?

Kur'an huyundaydı. Hz. Âişe validemiz kısaca bildiriyor.

Demek ki Peygamber Efendimiz Kur'an'ın birinci, eşsiz ve emsalsiz ehli. İlk anlayan, ilk dinleyen, ilk uygulayanı. Hangi âyet nâzil olmuşsa onu uygulamış. Hangi âyet kendisine inmişse ilk önce kendisi tatbik etmiş. Her şeyi en güzel tarzda içine o sindirmiş, Kur'ân-ı Kerîm onun ahlâkı olmuş. Kur'an ne demişse öyle yapmış.

Eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâü beynehüm. "Mü'minlere karşı şefkatli, kâfirlere karşı şiddetli."

Merhametli, ref'etli, şefkatli, cömert, sabırlı, güçlü, kuvvetli, metanetli. Allahu Teâlâ hazretleri onu her türlü güzel huya sahip eylemiş, Kur'an'ın mücessem bir sembolü olmuş.

Kur'an bize niye indi?

"Okuyalım uygulayalım." diye.

İlk uygulayan kim?

Peygamber Efendimiz.

Uygulayınca insan nasıl olur?

Peygamber Efendimiz gibi olur.

"E Hocam, ben bu fırsatı kaçırdım o zaman çünkü Kur'an okumayı bile bilmiyorum."

Zaten hepimizin kaçırdığı en büyük fırsat bu. Kur'an bilmiyoruz, Kur'an okumuyoruz, Kur'an'dan haberimiz yok. Onun için doğru düzgün müslümanlar olamıyoruz. Kur'an'la bağlantımız pamuk ipliği ile bağlı gibi. Öyle insan var ki haftalarca, aylarca, yıllarca Kur'ân-ı Kerîm'e bakmaz. Öyle insan var ki Fâtiha'yı doğru düzgün okuyamaz. Mânasını bilmiyor, mânasını uygulamayı hiç bilmiyor. Namaz kılan müslüman her gün, günde 40 defa;

"Yâ Rabbi! Bizi sevdiğin, ikramda in'amda bulunduğun insanların yoluna sevk et; gazap ettiğin kulların, sapıtmışların, şaşırmışların yoluna, hıristiyanların, yahudilerin yoluna yöneltme, onlara benzetme!" diye söylüyor, ondan sonra yahudinin, hıristiyanın peşinden gidiyor. Giyimi, yemesi, örfü, âdeti ona benziyor.

Demek ki haberi yok. Kızdığımız bir adama;

"Sen ne söylediğinin farkında mısın, ağzından çıkanı kulağın duymuyor mu?" deriz.

Ağzından çıkan Fâtiha'yı müslümanın kulakları duymuyor. Fâtiha'yı uygulamıyorlar. Fâtiha Kur'ân-ı Kerîm'in başında, birinci sayfası. Benim hacı emmim, din kardeşim daha Fâtiha'yı uygulayamamış. Bundan sonra daha Bakara'sı var Âl-i İmrân'ı var. 114 sure, 6200 küsur âyet-i kerîme var. Bunlardan hiç haberi yok.

Geçen gün birisi, bir yere dükkân açıyormuş. Bizim kardeşlerimiz de;

"Burada ne yapacaksın?" demişler.

"İçki, kuruyemiş satacağım." demiş.

"Haramdır yapma, etme. Bunun zararını görürsün." demişler, ikaz etmişler, olmamış. Kavga etmişler. Ondan sonra camiden çıktıklarında yollarını kesmiş;

"Zararını görürsün ne demek? Siz beni tehdit mi ediyorsunuz? Bu memlekette hürriyet var, demokrasi var, laiklik var." gibi bir sürü laf evelemiş, gevelemiş. Bizimkiler demişler ki;

"Zarar görürsün demek ‘Allah sevmez, bereket kalmaz, hayrını görmezsin' demek."

Haramı satıyorsun, haramı içiyorsun, içirttiriyorsun, milletin de sıhhatini bozuyorsun. Alkol faydalı mı zararlı mı?

Alkole "faydalı" diyen aklı başında bir ilim adamı yok. Akılsız ilim adamı da yok zaten. Alkole "faydalı" diyen bir ilim adamı yok.

Gülhane Askerî Tıp Akademisi'nde dört yıldızlı koca generaller 500 kişilik salonda toplanmışlar; bırakın rakıyı, votkayı, içtiği zaman insanı midesine kadar kezzap gibi yakan sert içkileri, biranın bile ne kadar zararlı olduğunu söylemişler.

General söyleyince başka bir şey mi oluyor?

Hani onlar öyle omuzları kalabalık, kuvvetli insanlar ya bilim adamı olarak onlar söylemişler. İnsanı ne durumlara düşürdüğünü gazeteler yazıyor. Peki, sen ne samimiyetsiz adamsın, ne biçim adamsın, hem ilmen zararlı olduğu ortada hem de onu satıyorsun. Vicdanın sızlamıyor mu? İçene zararlı olduğunu bildiğin bir şeyi sen hangi vicdanla satıyorsun?

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Perhizdeki adam lahana turşusu yer mi? O içki dükkânını açacak olan emekli albaymış.

"Memlekette laiklik var, ben istediğimi yaparım ama siz beni gavur sanmayın, ben de müslümanım." demiş.

Aaa mâşaallah, fesübhanallah, tevbe yâ Rabbi, estağfirullah, bu ne biçim Müslümanlık? Nereden çıktı bu?

"Evvel yok idi iş bu rivâyet yeni çıktı." Sübhanallah. Yeni bir Müslümanlık mı üretiyorlar? Yeni bir fabrika mı açıldı Bursa'da veya Ankara'da veya Adana'da veya İzmir'de, bilmediğim bir yerde, yeni tip model bir Müslümanlık üretimi mi başladı?

1989 model İslâm.

Böyle bir şey mi var? İslâm'da içki yasak.

Neden?

Çünkü İslâm tutarlı bir sistem. Bir taraftan bilim müesseseleri, askerî müesseseler, modern sistem, "içki zararlı" diyecek; bir taraftan polisler içki içen şoförleri takip edecek, kan tahliline götürecek, alkol muayenesi yaptıracak, ceza yazacak, bir taraftan ciddi iş yerlerinde, askeriyede içki içmek yasak olacak, bir taraftan da içkiyi devlet imal edecek; sen satacaksın ben satacağım -Allah saklasın- o, bu satacak. Tutarsızlık.

İslâm böyle tutarsız değil. İslâm bir şeye "zararlı" dedi mi kesiyor, yaptırtmıyor, yapmıyor.

Aferin! İşte tutarlılık böyle olur. Sistem tutarlı olduğu zaman böyle olur. Zararlı olunca kesiyor. Biz tezatlıyız; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Onun için bizim belimiz doğrulmuyor, iki yakamız bir araya gelmiyor. İlim yanlışlığını gösteriyor, fiiliyatta tatbik ediliyor.

Halbuki ilim nedendir?

İlim, hangi şey gerçekse o anlaşılsın diyedir.

"Anlaşılan şeyi çiğneyelim." diye mi çalışılıyor?

İnsanoğlunun tezadıdır.

Vücudu tahrip etme hürriyeti yoktur. Cemiyeti tahrip etme hürriyeti yoktur. Ahlâkı tahrip etme hürriyeti yoktur. İnsanlığı tahrip etme hürriyeti yoktur. İmanı tahrip etme hürriyeti yoktur. Her yerde hürriyet yoktur. Hadi bakalım hürriyet var, aç kapını. İsteyen insan girsin içeriye, yatsın.

"Hocam sen ne yapıyorsun? Sana kürsüyü verdik, başka başka şeyler söylemeye başladın. Olur mu? Ben kapıyı arkadan kilitlediğim gibi bir de sürgü sürüyorum, arkasına bir şey dayıyorum. Benim evime kimse giremez."

Gördün mü? Demek ki dışarıdaki adamın senin evine girme hürriyeti yokmuş.

Neden?

Hocam, yabancı girerse, evimin hali ne olur? Malım, mülküm, namusum ne olur?

Bak yavaş yavaş yola gelmeye başladın.

Hürriyet, hürriyet, hürriyet!

Hürriyet kezzap mı? Cemiyeti tahrip etmenin vasıtası mı? İslâm'da cemiyeti tahrip etme hürriyeti yok. İslâm bazı şeylere "yasak" der. İyi ki diyor. İyi ki haramları var.

Yâ Rabbi! Haramlarına da hamd olsun, helâllerine de hamd olsun, her şey ne kadar güzel!

Zina haram, yapamazsın tabi; içki haram, içemezsin. İçmemen lazım. Zulüm haram, yapamazsın. Ah İslâm'ın güzelliğini insanlar bir anlayabilse! Galiba biraz da biz anlatamıyoruz, ah bir anlayabilseler!

Peygamber Efendimiz'in ahlâkı Kur'an'dır. Bizim de ahlâkımız Kur'an olsun. Okuyalım, öğrenelim; kötü huylarımızı, kötü, fâsık, yanlış, saçma fikirleri atalım da, şöyle pırıl pırıl bir Kur'an nesli ortaya çıksın, pırıl pırıl bir Kur'an anlayışı çıksın, ortalığa hâkim olsun da her şey güzel olsun. Her şey ilme, imâna, dünya ve âhiret saadetini kazanmaya uygun olsun.

Kâne râyetuhû sevdâe ve livâühû ebyad.

İbn Abbas radıyallahu anhumâ'den rivayet edilmiş. "Efendimiz'in bayrağı vardı, sancağı vardı. Efendimiz'in sancağı siyahtı, bayrağı beyazdı." Sancak ne demek, bayrak ne demek? Birisi daha büyük oluyormuş, ötekisi küçük oluyormuş. Râyet dediği siyah. Uzaktan göründüğü zaman siyah renkte görünürmüş. Başka renkte parçaları da varmış fakat siyah. Tercümede; "Sancağı siyah, bayrağı beyaz." demiş, râyet aslında bayrak demektir. Livâ da sancak demektir, tercümesinde ters yazılmış. Peygamber Efendimiz'in bayrağı siyahtı ve adı ukab idi. "Kartal" mânasına geliyor yani kartal gibi siyah, sancağı da beyaz, ak imiş. O biraz daha küçük boylu.

Kâne rubbema'ğ-tesele yevme'l-cumu'ati ve rubbemâ terekehû ahyânen.

Yine İbn Abbas radıyallahu anhumâ'dan rivayet edilmiş.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ekseriyetle Cuma günü gusül yapardı. Bazen de terk ederdi."

Cuma günü yıkanmayı çok tavsiye etmiştir. Kendisi tabi su bulamadığından bazı Cuma günleri terk etmiş olabilir, Perşembe akşamından yıkanmış olduğundan olabilir, bazı başka sebepler olabilir. Kendisinin bizlere tavsiyesi, Cuma günü yıkanmak. Çok sevabı var.

"Kim Cuma günü Allah'a inanarak, sevabını Allah'tan bekleyerek gusül abdesti alırsa, tepeden tırnağa yıkanırsa, guslederse on günlük günahı affolunur. Bir haftalık günahı, üç gün ziyadesiyle affolunur."

Geçmiş Cuma da yıkanmıştı, eh bir haftalık günahı silindi bir de üç gün ziyadesiyle affolunuyor. Her Cuma yıkanmayı âdet haline getirmiş, alışmış olan bir kimse demek ki her Cuma yıkana yıkana günahlarını temizlemiş olacak. Ne kadar güzel bir şey!

Onun için eski büyükler; "Cuma günleri yıkanmak için bir miktarcık su, altınla alınsa bile veririm de yine yıkanırım." Demişler. Cuma günü, Cuma namazı var. Müslüman, Cuma namazına güzelce yıkanmış olarak gelecek. Ter kokusu yok, tırnaklarını Perşembe'den kesecek, kılları filan varsa temizleyecek. Koltuk altında öyle pırasa gibi uzun bir şey kalmayacak. Onları kazımış olacak. Tırnakları kesilmiş olacak. Tepeden tırnağa yıkanmış, boy abdesti almış olacak. Temiz elbiseler giyinmiş, güzel kokular sürünmüş olacak. Öyle gelecek camiye.

Huzû ziyneteküm ınde külli mescidin. "Mescide giderken ziynetlerinizi giyininiz."

Tertemiz elbiseleri giyecek. Çorapları tertemiz olacak. Pantolonu, paltosu, pardösüsü, gömleği bayramlık, tertemiz olarak gelecek. Cuma namazını böyle kılacak. Erken gelecek. Ne kadar erken gelirse sevabı o kadar çok olur. İçeri girdiği zaman iki rekat bir tahiyyetü'l-mescid namazı kılacak. Eğer vaaz varsa dinleyecek. Yoksa açıp Kur'ân-ı Kerîm okuyacak. Kehf sûresini okursa yine on günlük günahı affolunuyor.

el-Hamdü li'l-lâhi'l-lezî enzele alâ abdihi'l kitâbe ve lem yec'al lehû ivecâ. âyetiyle başlayan Kehf sûresini okuduğu zaman on günlük günahı affolunuyor.

Tesbih çekecek, Efendimiz'e çokça salât u selâm edecek. Cuma günü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e salât u selâmı çokça etmek vazifesi olacak. Böylece cuması kârlı geçecek. Faydalı geçecek. Çok sevaplı geçecek. Affolmuş olarak, mağfiret olmuş olarak geçecek

"Cuma gününde bir saat vardır ki o saatte kim dua ederse, duası o saate isabet ederse duası makbuldür."

Onun için ağzı dualı olacak, ibadetli olacak. Bizim memlekette eskiden Cuma günleri tatildi, sonra değiştirildi. Pazar günü tatil oldu. Sonradan Yahudiler de işlerini uydurdular, cumartesi gününü de tatil ettiler. Cumartesi günü oldu mu yahudiler havraya gidiyor; çalışması haram.

Ben Amerika'ya gittim, New York Yahudistan gibi. Koca sakalları var, göbeklerine kadar. Simsiyah elbiseler giymişler. Başlarında takkeleri tokayla saçlarına tutturmuşlar. Perşembe gününden, Cuma gününden bir faaliyet, bir faaliyet. "Ne oluyor?" dedim.

Bizim arkadaş dedi ki;

"Hocam, cumartesi günü bunların alışveriş yapması yasaktır. Onun için Cuma gününden alış veriş yaparlar."

Hani bizde de bazen deniliyor ya; "Pazar günü seçim var, sokağa çıkma yasağı var. Sayım var, dışarı çıkılamıyor." Herkes fırınlardan üç ekmek dört ekmek alıyor, evine ihtiyacı olan her şeyi alıyor, o gün evde kalıyor; onun gibi. Cumartesi günü çalışmak yasak. Onlar işlerini ayarlamışlar. Bazılarının kadınları örtülü.

Onlarda da örtünmek var ama dinleyen yahudi nerede?

Hıristiyanlarda da örtünmek var.

Örtünmek olmasa rahibeler böyle saçının kılını bile göstermeden örtünür mü?

Var ama dinleyen hıristiyan nerede. Çiğnemişler. Allah'ın emirlerini tutmuyorlar. Yahudi de tutmuyor, hıristiyan da tutmuyor. Maalesef şimdiki zamane müslümanları da tutmaz duruma düştü, onlardan farkı kalmadı. Hani biz Allah'ın sevgili kullarıydık, emrini tutacaktık. Yahudiler yine zorlamışlar; allem etmişler kallem etmişler, Avrupa'dan kovulmuşlar, Amerika'ya hâkim olmuşlar. Amerika'nın yönetiminde de sözleri geçiyor, reis-i cumhurlarını da kendilerinden seçtiriyorlar, New York valisini de kendilerinden seçtiriyorlar. Aktifler, çalışkanlar. Hastaneleri, sinagogları her tarafta faal. Cumartesi gününü de tatil yapmışlar. Pazar günü de papazların vaaz verme günü, hıristiyanların kiliseye gitme günü, onlar da gidiyorlar. Cuma günü ise "vatan millet Sakarya, memleket kurtulsun." diye çalışma.

Müslümanlar üst üste üç Cuma namazına gitmediği zaman ne oluyor?

Allah kalbine bir mühür vuruyor. Ondan sonra kalbi mühürlenmiş, kapatılmış bir insan durumuna geliyor. Hani bir dükkânın kepengi aşağı indirilmiş; belediye zabıtası gelmiş, oraya bir kırmızı mum akıtmış bir de mühür basmış açsın bakalım o dükkân sahibi. Açamaz çünkü belediye mühürledi. "İki ay cezalısın, kapalı kalacak." dediği gibi "Müslümanın kalbi Cuma namazına gitmediği zaman mühürleniyor." diyor Peygamber Efendimiz. Kalbi kapatılıyor.

Kalp nedir?

Kalp anlayış organıdır, sezgi organıdır, nur mahallidir. Kalbi mühürleniyor, kapanıyor. Mâneviyatı çalışmaz hâle geliyor, tatil iptal. Kapandı.

Ne olacak bu adam?

Bu adamdan hayır bekleme. Çünkü kalbi mühürlendi. Şeytanın maskarası oldu. Şeytan bunu Hacivat-Karagöz oyununda kuklacının oynattığı gibi oynatır artık. Nefis de oynatır, şeytan da oynatır.

Neden?

Şeytana karşı vicdanı bir şey söyleyecekti; vicdanı mühürlendi, kalbi mühürlendi. Bu adam yarı yarıya gitti.

Hâsılı, her şeyimizi yavaş yavaş zayi etmişiz de ağlamasını bile unutmuşuz. Her şeyimizi zayi etmişiz, bizi benzetmişler. Hani adam elinin tozunu silkeleyerek geliyor.

Ne yaptın?

Yolda kızdığım adamı gördüm, iyi bir benzettim.

Ne demek benzetmek?

Canına okumuş. Yani vurmuş, kırmış, öldürmüş, devirmiş kenara. Ondan sonra elinin tozunu silkeleyip geliyor. Bizi de bir benzetmişler ki sormayın gitsin. Allah, Yâ Rabbi!

Kâne rubbemâ ehazethü'ş-şekîkatü fe-yemküsü'l-yevme ve'l-yevmeyni lâ yahrucü. "Bazen Peygamber Efendimiz'e bir baş ağrısı, yarım baş ağrısı saplanırdı.

Migren dediğimiz olsa gerek. Sebebi bilinmeyen baş ağrıları olur, hangi ilacı alsan geçmez. Efendimiz'i de bazen böyle bir baş ağrısı yakalardı.

Bu baş ağrısı bazen bir gün, iki gün devam ederdi. Hatta o yüzden rahatsızlandığı için mescide çıkamama durumu olurdu."

Peygamberdi ama bizim çektiğimiz her sıkıntı, her bela, her musibet, her dünya telaşı onun da omzundaydı.

"Allah ona meleklerini göndersin, her işini yaptırıversin, el bebek gül bebek rahat etsin, peygamberlik vazifesini yapsın." gibi bir hayat tarzı sürmedi. Peygamber Efendimiz çok sıkıntı çekti, çok üzüntülere uğradı, çok zahmetler çekti.

Bir Taif'e gidişi vardı. Taif'ten taş atarak, mübarek topuklarını kanatarak, yaralayarak çıkarttılar. Taifliler Peygamber Efendimiz'i taşlaya taşlaya çıkarttılar. Oraya Allah'ın emrini bildirmeye gitti. "Ben peygamberim, Allah'ın dinine tâbi olun." diye bildirmeye gitti de neredeyse öldüreceklerdi. Şehrin dışında bir bağ evine sığınıncaya kadar taşlaya taşlaya her tarafını kanattılar. O Kureyşliler'den çektiği cefalar ve o müşriklerin Peygamber Efendimiz'e ve diğer müslümanlara yaptıkları işler. Peygamber Efendimiz'e Cebrail aleyhisselam geldi;

"Allahu Teâlâ hazretleri beni sana gönderdi. Emredersen Allah şu yerin altını üstüne getirecek, bu kavmi helak edecek." dedi.

"Hayır." dedi Peygamber Efendimiz. "Yâ Rabbi! Sen benim kavmimi affet çünkü onlar bu işin iç yüzünü bilmiyorlar da cahilliklerinden yapıyorlar." dedi. Kızıp da; "Kahret yâ Rabbi!" demedi. "Allah kahretsin!" deseydi, müsaade etseydi bak ne Taif kalırdı ne Hicaz kalırdı ne Suudi Arabistan kalırdı. Ama "Bilmiyorlar yâ Rabbi! Affet yâ Rabbi! Cahilliklerinden yapıyorlar. Anladıkları zaman düzelirler." diye merhametinden, şefkatinden öyle dua etti.

Bize de bundan ne ders çıkar?

Biz de sabırlı olalım. Dini için hizmet ederken veyahut Allah'ın emirlerini tutarken insan bazı sıkıntılara uğrayabilir. "Namaz kılacağım, Cuma kılacağım, ibadet yapacağım." Veya sakalmış, başörtüsüymüş vesaire sıkıntılar olabilir. Müslüman, İslâm'ından, imanından dolayı kendisine gelecek sıkıntıları da sineye çekecek. Ne yapalım bu bir imtihandır, en şiddetli belalar peygamberlere gelmiştir. Ondan sonra evliyâya, ondan sonra salihlere, ondan sonra has müslümanlara, ondan sonra orta müslümanlara, ondan sonra ondan sonra da zayıf müslümanlara gelmiştir.

Kâfirler günlerini düğün bayram geçirmişlerdir. Dünya onların cenneti olduğundan keyif, zevk, sefa, eğlence, para pul, haram helal demeden onlarındır. Mühim değil. Onların bu dünyadaki iki paralık rahatı bizi etkilemesin. Müslüman için gaye, bu dünyada rahat etmek değildir. Bu dünya mü'minin zindanıdır. Âhirete gittiği zaman bu zindandan kurtulacak, oranın güzelliğini gördüğü zaman hakikati anlayacak. Burası bizim imtihan yerimiz, sıkıntı yerimiz.

Lâ râhate fi'd-dünyâ. "Dünyada rahatlık yoktur."

Sıkıntılar olur.

"Elhamdülillah biz rahatız hocam."

Tabi bela istemiyoruz; Allah'tan afiyet istiyoruz, sıhhat istiyoruz. Hakikaten de rahatız, elhamdülillah.

Şu Filistin'deki kardeşlerimiz neler çekiyorlar. Şu Afganistan'daki kardeşlerimizin hali ne oldu? Şu Bulgaristan'daki kardeşlerimiz ne duruma geldiler? Şu Kafkasya'daki Kırım'daki, Rusya'daki kardeşlerimiz ne oldular? Milyonlarca, milyonlarca müslüman geçtiğimiz asırda nasıl tepelendi, nasıl tahrip oldu, ne zulümler oldu, ne kadınlar ne çocuklar ne müslümanlar ne aksakallı insanlar hakaretlere uğrayıp eziyetler, işkenceler gördüler. Biz şimdi onları okumuyoruz bile. Hadi biz okumuyoruz; duygusuz, katı kalpli insanlarız. Benim en çok hayret ettiğim şey o diyarlardan buralara göçmen gelenler de unuttular. Göçmen geldikleri diyarlardaki yapılanları unuttular.

Yugoslavlar, Yugoslavya'da Kosova meydan savaşını kutlama yıl dönümü yaptılar "Osmanlılar buraya gelmişti de savaş olmuştu." diye hatırayı canlandırmak için. Avusturyalılar Viyana'da İkinci Viyana savaşında Osmanlılar'ı püskürtmelerinin sene-i devriyesini güçlü, kuvvetli, tantanalı bir şekilde yaptılar ki böyle yürekler acısı bir şekilde. Bir insanın, bir milletin mâzisini unutması kadar hatalı bir şey olamaz. Hepimiz unuttuk.

Tarih okuyan nerede? Bulgaristan'da ne oldu? Kaç kişi biliyor? Hepsi unutuldu. 40, 50 sene önce bizim memleketimizde de ne zulümler oldu. Kur'ân-ı Kerîm'ler toplattırıldı, yakıldı. Kütüphaneler yakıldı, yağmalandı. Tarihî eserler yıkıldı, yakıldı. Camiler kapatıldı, ahır oldu, depo oldu. Camilerin içindeki o her birisi milyonlar değerindeki güzelim şamdanların, levhaların hepsi gitti. Hani o mukaddes emanetler, sakal-ı şerîfler? Biz öyle zavallı, öyle sorunlu, öyle veballi bir nesiliz ki dedelerimizin bize bıraktığı şeyleri koruyamadık. Çok zulümler oldu. Allahu Teâlâ hazretleri gözümüzü açıp tarihî değerlerimize, dinî değerlerimize iyi sahip olup koruyup düşmana çiğnetmemeyi nasip eylesin.

Kâne rubbemâ yedau yedehû ‘alâ lihyetihî fi's-salâti min ğayri abesin. "Efendimiz bazen -fazla oynamadan- namazda sakalına elini koyardı."

Herhalde derin bir düşünceden, âyetin mânasındaki şiddetten dolayı olmalı.

Kâne rahîmen bi'l-'ıyâli. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem aile fertlerine çok merhametliydi."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kazak erkek değildi, kılıbık da değildi. Ne kazak ne kılıbık. Aile fertlerine çok şefkatli, çok merhametliydi. Çok anlayışlı idi. Onların hatırını kollayıcı idi. Aralarında adalete çok riayet eden bir kimse idi.

Kâne rahîmen ve kâne lâ ye'tîhi ehadün illâ veadehû ve encezehû lehû in kâne indehû.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

"Peygamber Efendimiz çok merhametliydi. Herhangi bir kimse kendisinden bir şey istemeye gelse vaat ederdi. İmkânı varsa, yanında dünyalık bir şey mevcutsa muhakkak vaat ettiği şeyi de yerine getirirdi."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çok merhametliydi, gözü yaşlıydı. Ağlardı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.

Torununu severdi ağlardı. Diyor ki;

"İnsanın üç tane dostu olsa; bir dostu vefat edinceye kadar yanında dursa, bir dostu kabre gelinceye kadar yanında dursa, bir dostu da kabirde de yanında dursa bunlardan en iyisi hangisidir?" diye sordu. Dediler ki;

"Onu kabirde de yalnız bırakmayan dostu en iyisidir." Dedi ki;

"İnsana vefatına kadar dostluk eden malıdır. Vefat etti mi mal kendisinden gider, mirasçının olur. Dünyada, vefat edinceye kadar dostudur; bir şey almasına sebep olur, ölmeden evvel gözünü açarsa hayır yapmasına sebep olabilir. Kabre kadar gelen dostu aile fertleridir, arkadaşlarıdır. Yıkarlar, kefenlerler, namazını kılarlar, dualar ederler, kabre getirirler. Bırakır, giderler, kalmazlar. Kabirde de insana yoldaşlık eden, arkadaşlık eden amelidir. Namaz kılmış, oruç tutmuş, hacca gitmiş, hayır yapmış, sadaka vermiş, zekât vermiş. Onlar kabirde ona arkadaşlık edecek."

Nasıl arkadaşlık edecek?

Kadir Mevlam; her şeye gücü yeten, her şeyi yapabilen, her şeyi nasıl dilerse öyle yapan Rabbim Teâlâ hazretleri onlara suret verecek, şekil verecek. Onlar orada onun arkadaş gibi yanında duracaklar.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte şöyle buyuruyor: "Kabre giren bir kimse karşısında güleç yüzlü, nurlu yüzlü, sevimli hoş bir insan görecek. Diyecek ki; ‘Seni çok sevdim, içim sana ısındı. Sen kimsin? Diyecek ki; ‘Ben senin okuduğun Tebareke sûresiyim.' Tebareke yani Mülk suresine Allah onun hoşlanacağı bir şekil verecek. O da kabirde onu görecek."

Nasıl olur bunlar?

Olur. Allah oldurursa olur.

Allahu Teâlâ hazretleri, mücrimlerin, kâfirlerin, günahkârların; ellerini, ayaklarını, âzâlarını konuşturacak. El diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Ben o haram mala o gün uzandım, o haram malı başkasının cebinden kesesinden çaldım." Elin sahibi diyecek ki;

Lime şehidtüm aleynâ. "Niye benim aleyhimde şahitlik ediyorsun? Diyecek ki;

Entekana'l-lâhu'l-lezî entake külle şey'in. "Her şeyi konuşturmaya kâdir olan Allah beni konuşturdu."

Konuşmamak elinde mi?

"Ben o cebe girdim, o parayı o keseyi çaldım." dememek mümkün mü? O el konuşacak, diyecek. O ayak; "Ben o günah yerine gittim." diyecek. O göz; "Ben o harama baktım." diyecek. O kulak; "Ben o haramı dinledim." diyecek. Allah bunları dedirtecek, bunları konuşturacak. Ağacı konuşturur, taşı konuşturur; eli, kulağı, ayağı konuşturur. Dilerse okuduğun Kur'ân-ı Kerîm'e de bir güzel insan sureti verir. Kabirde sana arkadaş yapar.

Mümkün. Sen evde yalnız başına oturuyorsun, televizyonun düğmesini çeviriyorsun, programları seyrediyorsun. Dünyadaki insanlar bunu başarıyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri sana şu vaat ettiği şeyleri yapmaktan aciz mi?

Amennâ ve saddaknâ her şeyi yapar, her şeye kâdirdir, her şeye gücü yeter.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri çok merhametliydi, kim gelse ona vaat ederdi, vaat ettiği şeyi de yanında parası, pulu varsa ona verirdi. Vaadini de yerine getirirdi."

İnsanın üç dostundan birisi malıdır, ölünce gider. Ötekisi hısım akrabasıdır kabirden giderler. Üçüncüsü amelidir, o yanında kalır. Ashâb-ı kirâm bunu çok beğendi, duygulandılar. Bir tanesi kalktı, dedi ki;

"Yâ Resûlallah! Ben bunu şiir haline getirsem müsaade eder misiniz?"

İzin istiyor.

"Peki getir." dedi. O gece gitti kâğıt kalem elinde, nasıl düşündüyse bir şiir haline getirdi. Ertesi gün geldi;

"Yâ Resûlullah! Ben onu şiir haline getirdim. İstersen okuyayım." dedi, manzume halinde okudu.

Bu kez Resûlullah Efendimiz duygulandı, onu dinlerken ağladı. Efendimiz Kur'an okurdu ağlardı.

Erkek adam ağlar mı?

Ağlar, duygulu insan ağlar. Duygulu insan; kalbi olan, gönlü olan insan ağlar. Ağlanacak çok şey var. Sevinçten ağlanır, korkudan ağlanır; çeşitli sebeplerden ağlanır. Hz. Ömer'in gözyaşları ağlamaktan yanağına iz yapmış. Biz ağlamıyorsak kalbimizin katılığındandır

Peygamber Efendimiz; "Kur'an okurken ağlayın. Ağlayamazsanız ağlıyormuş taklidi yapın." diyor. Çünkü insan, taklit yapa yapa hakikaten ağlamaya başlar.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de duygulu müslüman eylesin.

Efendimiz çok merhametliydi ve çok cömertti. Verirdi, olmadığı zaman da vaat ederdi ve vaat ettiğini de fırsat bulursa hemen yerine getirirdi. Bir keresinde sofrayı yaydılar, bir yığın altını üstüne yığdılar. Efendimiz; önüne gelene avuç avuç, avuç avuç dağıttı. Hepsi bitti. Biraz sonra bir kişi daha geldi.

"Yâ Resûlallah! Muhtacım, ihtiyacım var." dedi.

"Yanımda ne varsa verdim. Yine olunca sana vereyim inşaallah." dedi.

Ona da öyle vaat etti. Vaat ettiğini de yerine getirirdi.

Kâne şedîde'l-batşi. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri son derece sağlam tutuşlu; güçlü, kuvvetli bir kimseydi."

Kendisinde 40 adam kuvveti vardı.

40 kişi bir düşmana hücum etse nasıl olur?

Efendimiz bir kılıç alsa bir saldırsa 40 kişiden daha güçlüydü.

Peygamber Efendimiz'de erlik, bahadırlık vardı. Tam bir kahramandı, tam bir er kişiydi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in şiddetli bir tutuşu vardı. Batş, tutup kavrayıp bir işi götürmek mânasına gelen bir kelime. Zayıf, nahif, halsiz, mecalsiz, rüzgâr esse sallanacak insanlar vardır ya gaye o değil.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîf'inde buyuruyor ki;

el-Mü'minü'l-kaviyyü. "Kuvvetli müslüman, kavi müslüman." hayrun ve ehabbü ila'l-lâhi mine'l-mü'mini'd-daîfi ve fî küllin hayrun. "Zayıf müslümandan Allah'a daha sevgilidir, daha hayırlıdır."

Kuvvetli müslüman daha sevgilidir, daha hayırlıdır ve Allah indinde makbul, sevgili bir kuldur. Hepsi hayırlıdır ama kuvvetli müslüman daha hayırlıdır.

Nasıl olacağız?

Kuvvetli müslüman olacağız.

Sabahleyin profesör kardeşlerimizle bir toplantı yaptık.

"Dergi çıkaracağız. Nasıl olsun? Hangi konular olsun?" derken "Spor da olsun." diye konu açıldı. Bir profesör kardeşimiz, çok güzel bir noktaya temas etti; Allah razı olsun, Allah afiyet versin. Diyor ki;

"Spor kelimesi, yabancı bir kelime. Bizde onun adı beden terbiyesi."

Görüyor musun bizimki ne kadar güzel. Beden terbiyesinin ifade ettiği mânadaki derinliği düşünün.

Spor ne demek?

Söylenişi bile kaba. Kelimelerin de bir mûsikîsi vardır, güzelliği vardır; bir de kabalığı vardır. Bu; patlıyor gibi hırlıyor gibi dırlıyor gibi bir şey, berikisi beden terbiyesi.

Müslüman nasıl olacak?

Bedeni güçlü, kuvvetli, sıhhatli olacak.

Bizim banyoda fayansları yapıyor. İhtiyar adam, 60 yaşına gelmiş, ağzında sigara. Bir taraftan sigara tüttürüyor bir taraftan çalışıyor. Ölmüş, kavlamış, kav haline gelmiş yani çürümüş, sünger haline gelmiş vücudu. Bundan ne hayır olur, yazık etmiş bedenine. Birçok müslüman da bu durumda. Şu kadar lira para veriyor. Bir paketi kaç liradır bilmiyorum ama. Yabancı sigara, filtreli sigara, kovboyların sigarası... Bu sigaralara dünyanın parasını veriyor, kendisini zehirliyor. Kanser satın alıyor. Akciğer kanseri satın alıyor. Kurumla dolduruyor.

Ben lisede okuyorken Şehzadebaşı camiinin avlusundan geçiyoruz, Vefa lisesine gidiyoruz. Ortaokul da orada; Vefa'da, Küçükpazar da kabadayılar semti. Efelerin olduğu; belinde bıçaklı, tabancalı insanların gezdiği yerler. Yanımda bir arkadaşla yavaş yavaş gidiyoruz - küçük küçük boylu iki ortaokul talebesiyiz- ara kapıdan, kemerin altından bir külhanbeyi çıktı. Ama güzel giyimli, göğsüne bir mendil bağlamış, elinde bir sigara tüttürüyor. Ceketini açmış, iki tarafa sallanarak efe efe yürüyor. Yürüyüşü tam bir külhanbeyi.

Biz korktuk; sigara da içiyor, yan yan baktık. Şöyle bir yan çark alıp giderken;

"Gelin buraya!" dedi.

"Eyvah! Yakalandık, şimdi biz ne yapacağız?" Yanaştık yanına;

"Benim sigara içtiğime mi bakıyorsunuz? Bu sigara çok zararlı. Bakın size göstereyim." dedi. Cebinden bir mendil çıkardı. Bembeyaz bir mendil. Herhalde iyi bir ailenin çocuğuydu. Sigaradan bir derin nefes aldı, ondan sonra mendilin içine bir hoh yaptı, üfledi. Ağzının büyüklüğü kadar yer taba rengi oldu, kahverengi oldu. O beyaz mendilin o kısmı derhal leke haline geldi.

Muhterem kardeşlerim!

Bu beyaz mendil pamuk, poplin. Onun için bir nefeste o zifiri şeyin orayı nasıl boyadığını görüyorsun. Düşünün sigara içen kimse bunu bir sigarayı içinceye kadar kaç defa ciğerine çekiyor. Bu ciğerin her tarafı yarım parmak, üç çeyrek parmak musluk borusu değil ki; öbür tarafları incecik. Nefes alıp verdikçe o iç taraflara bu zifir, bu zift yapışıyor çıkmıyor.

Neyle çıkaracaksın? Sigara zifirini çıkarmak için deterjan mı yutacaksın?

İstersen yut, ciğerine gitmez ki midene gider, mideni deler; çaresi yok. Mühim olan şu ciğeri zifirlememek. Nasıl gaz sobasının boru meylini içe doğru yaparsan halının üstüne zifir damlıyor, bu sigarayı içtiğin zaman da böyle oluyor.

Dergide yazdım, kırk yerden itiraz mektubu geldi.

"Hocam, sende mi sigaranın aleyhinde konuşuyorsun?"

Evet, var mı yan bakan, sigara aleyhine konuşuyorum. Sigara zararlı.

"Hocam ben içiyorum."

İçme! Zararlı olan bir şeyi yapıyorsun, sıhhatini bozuyorsun.

"E falanca şahıs da içmiş."

Peygamber Efendimiz içmiş mi? Falanca şahıs senin numunen mi? Sen onun niçin içtiğini biliyor musun, hakikaten içmiş mi?

İçmişse kendisine ait bir mesele.

O senin numunen mi? Kitapta yazıyor mu? Sünnette var mı? Kur'an'da var mı? Aleyhinde delil var. Ne diye içiyorsun?

"İşte böyle alışmışız hocam."

Bu tütün de Amerika'dan gelmiş galiba. İlk önce Selanik taraflarına ekilmiş, şimdi Ege'de, şurada burada ekiliyor biçiliyor.

Avrupalılar bunun aleyhine kampanya yapıyorlar. Sigaranın paketlerinin üstüne "sigara zararlıdır" diye yazma mecburiyeti var. İçildiği zaman sıhhate zarar verir.

Sen bunu niye içiyorsun? Niye içki içiyorsun? Niye vücudunu zayıflatıyorsun? Niye ciğerini çürütüyorsun, senin hakkın var mı?

Vücudunu çürütmeye hakkın yok. Sıhhatli olmak zorundasın. Senin vazifen sıhhatli olmak. Pehlivan olmak zorundasın, güçlü kuvvetli olmak zorundasın. Taşı eline aldığın zaman bir sıktın mı takur tukur, çatır çutur toz haline gelmeli.

"Vay be! Adam taşı şöyle yumruğuyla bir sıktı, toz haline getirdi." diye korkmalı herkes, ödü patlamalı. Olimpiyatlarda bütün şampiyonluklar müslümanların olmalı.

Neden?

el-Mü'minü'l-kaviyyü hayrun ve ehabbu ila'l-lahi mine'l-mü'mini'd-da'îfi ve fî küllin hayrun. "Hepsinde hayır var ama kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlı ve Allah indinde daha sevgili."

Allah kuvvetli müslümanı daha çok seviyor.

Müslümanlar Müslümanlığı bilmiyor. Müslümanlar müslümanca yaşamıyor. Müslümanlar, yirminci yüzyılın pisliklerine bulaşmışlar. Temizlenmeye bile çalışmıyorlar.

Allah bizleri ıslah etsin, Allah bizleri doğru yola hidayet eylesin.

Fâtihâ-i şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı