M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 126 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İnne fi'bni âdeme selâse mietin ve sittîne 'azmen fe-'aleyhi li-külli 'azmin min-hâ fî-külli yevmin sadakatün kâlû yâ resûlallâh ve men yestetî'u zâlike kâle irşâdüke ibne's-sebîli sadakatün ve imâtatüke'l-ezâ 'ani't-tarîki sadakatün ve inne fadle beyânike 'ani'l-ertemi sadakatün fe-men lem yestetı' zâlike kâle yeküffü şerrahû 'ani'n-nâsi fe-innehâ sadakatün yetesaddaku bi-hâ 'alâ nefsihî.

Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okumak üzere toplanmış bulunuyoruz

Bu hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhuna hediye olmak üzere, sonra bütün sair enbiyâ ve mürselîn ve Peygamber Efendimiz'in cümle âlinin, ashabının, etbaının, Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin, evliyaullahın, verese-i enbiyâ olan alimlerin ve onlara tâbi olan zevât-ı muhteremenin ve salihlerin ruhlarına hediye olmak üzere, ve bu okuduğumuz eseri yazmış, cem etmiş, toplamış olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin hocamızın ruhuna, kendisinden feyz aldığımız Mehmed Zahid Kotku hocamızın ruhuna, bu hadîs-i şerîfleri bize kadar taşıyan hadis râvilerinin ve hadis alimlerinin ruhlarına hediye olmak üzere, ve uzaktan ve yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mescide toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye, bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye, cümle hayır sahiplerinin ve bilhassa şu caminin yapılmasına, yaşamasına, temiz, pak ayakta durmasına, hizmetinin devam etmesine yardımcı olanların kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye, ve biz yaşayan müslümanların da Rabbimiz'in rızasına uygun ömür sürüp huzuruna sevdiği razı olduğu salih kullar olarak varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerif okuyup öyle başlayalım buyurun...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Dersin başında metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfi Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîfinde buyuruyorlar ki;

İnne fi'bni âdeme selâse mietin ve sittîne 'azmen. "Bir âdemoğlunun, bir insanın, bir adamın vücudunda 360 kemik vardır." Fe-'aleyhi li-külli 'azmin min-hâ fî-külli yevmin sadakatün. "Ve bu adamın her gün her bir kemik için bir sadaka vermek boynunun borcudur, vazifesidir."

Yani Allahu Teâlâ hazretleri, bizi böyle bir kalıba dökülmüş katı bir şekilde yaratmamış. Öyle olsa kolumuzu, ayağımızı kıpırdatamazdık, hareket edemezdik. Bizi böyle eklemlerle birbirine bağlanmış çeşitli kemiklerden yaratmış. Bu hadîs-i şerîften anlaşıldığına göre bu kemiklerin her birisi için bir sadaka vermemiz lazım.

Çünkü eğer parmağımızda parça parça kemik olmasaydı bu parmağımızı kıvıramazdık. Bileğimizde parça olmasaydı bileğimizi bükemezdik. Dirseğimizde kemikler olmasaydı kolumuzu kıpırdatamazdık. Her şeyimizin mükemmel yapıldığı ve çok ince mühendis hesaplarını dahi şaşırtacak kadar mükemmel burada birtakım hesapların yapıldığı ve bu vücudun her parçasının, her ekleminin son derece erbabını, anlayan insanları hayran bırakacak mükemmellikte olduğu muhakkak. Bu bir nimet... Allah'ın milyonlarca, sayılamayacak kadar çok nimeti arasında vücudumuzun bu eklemleri, bu kemikleri de birer nimettir. Ve biz bunların hepsine sadaka vermek zorundaymışız. Efendimiz öyle buyuruyor. Her bir kemik için her bir gün insanın sadaka vermesi lazım. Yani günde 360 sadaka vermesi lazım.

Tabii Peygamber Efendimiz böyle deyince;

Kâlû yâ resûlallâh ve men yestetî'u zâlike."Ey Allah'ın Resûlü! Buna kim güç yetirebilir?" Her gün 360 tane sadaka vermek...

Vermekle bitmez neyi verelim? Yani hurma versek, 360 tane hurma eder. Buğday tanesi versek, o bile yine bir bayağı bir yekün tutar. Bunu nasıl vereceğiz? diye sordular.

Peygamber Efendimiz buna mukâbil cevap olarak buyurdu ki;

Kâle irşâdüke ibne's-sebîli sadakatün. "Yolcuya, yolda giden insanı, yol arayan, bir yere gitmek isteyip de gideceği yeri bilmeyen bir insana yol göstermen sadakadır."

"Bak sen o köye şu yoldan şöyle gidersin, bir kavşak çıkınca saparsın, ordan sola dönersin." filan gibi böyle tarif etmek sadakadır. Çünkü bir iyilik yapıyorsun. Yapmasan yapmazsın.

Bizim profesör arkadaşlardan bir tanesi İspanya veya Fransa'ya gittiğinde... İki yere de gitmiş de bu hadisenin nerede olduğunu şu anda iyi bilemeyeceğim. Orada bir adama yanaşmış, onların diliyle;

"Affedersiniz, filanca yere gitmek istiyorum nereden gidilir?" diye sormuş. Adam kaşlarını çatmış, burnunu havaya kaldırmış;

"Ben şu anda istirahat ediyorum sen benim istirahatimi ne hakla bozuyorsun!?" demiş.

"Yol sordum, bana böyle dedi şaşırdım kaldım..." diyor.

"Ben şu anda parkta istirahat ediyorum, istirahatte olan bir insanın istirahatini nasıl bozabilirsin!?" diye böyle diyebilir insan. Ama öyle demeyip de yardım ettiğinde o bir sadaka olmuş oluyor, bu bir misal.

Ve imâtatüke'l-ezâ 'ani't-tarîki sadakatün."Yoldan insanlara eza verecek çer çöp, diken, demir, taş gibi şeyleri kenara alıvermen, çekivermen de sadakadır." Yolun ortasında bir taş duruyor, geçenin ayağına takılır, bir diken, dikenli dal düşmüş birisinin eteğine takılır,ayağını yırtar, üstüne batar, çivili bir tahta ayağını yaralar birisinin. İşte bunu yoldan alıvermen, kenara koyman, bu da bir iyilik olduğundan bu da bir sadakadır. Sonra…

Ve inne fadle beyânike 'ani'l-ertemi sadakatün. Ertem, "güzel konuşamayan" demektir. Yani konuşması kısa olan, [iyi olmayan,] derdini, meramını anlatmaya gücü yetmeyen insana sen tercüman oluverip onun meramını anlatıvermen de sadakadır. Birisini elinden tutarsın, gidersin, "Şunun durumu şudur, bu zavallı şey yapamıyor, işini yapar mısınız?" diye aracı olmak da sadakadır.

Buna rağmen yine sordular, dediler ki;

Fe-men lem yestetı' zâlike. "Bunlara güç yetiremezse bir insan..." Hani her zaman bu kadar işlem, amel, iş bir gün içinde olmayabilir, gücü yetmez. Bunları yapamazsa bu 360'tan borçlu kalacak.

Ne yapacak?

Kâle yeküffü şerrahû 'ani'n-nâsi fe-innehâ sadakatün yetesaddaku bi-hâ 'alâ nefsihî. "İnsan kendi kötülüğünü, şerrini, başkasına bulaşmasından alıkoyuyorsa yani kendisinin zararı başkasına dokunmasın diye kendisini dizginleyip tutabiliyorsa bu da kendisine vermiş olduğu bir sadaka sayılır."

Mesela halkın arasına karışsa, bağırsa, çağırsa, onlara eza verse, cefa verse olur ama öyle yapmayıp kenarda durması, kendisini tutması, başkasına kendisinin zararının dokunmaması, o da sadakadır.

Sultanahmet Câmii'nin ârif bir imamı varmış. Yaşlı, başörtülü kadıncağızın birisi gelmiş;

"Hocam, hocaefendi, benim bir azgın köpeğim var. Her tarafa saldırıyor, çok zarar veriyor." demiş. Hoca da artık başını sallamış;

"Hepimizde var onlar. Allah ıslah etsin!" demiş.

Nefsini kastediyor. Nefsini! Yani kadıncağız kibarca soruyor. Hani insanın azgın bir köpeği olsa, sağa sola havlasa, saldırsa, ısırsa nasıl olur? Nefis de öyle. İnsan tutamaz kendisini, bağırır, çağırır, kalp kırar, üzer, döver, söver, haksızlık yapar, işte o haksızlığı engellemek de sadaka oluyor.

Biliyorsunuz ramazanda itikâfa girilir. Son on günü itikâfa girip ibadet eder. Evine gitmez insan. Hanımından veya bayansa beyinden ayrı olmuş oluyor.Yani ibadete tahsis etmiş oluyor son on gününü ki; "Kadir gecesine rastlatırım gece de uyumayayım." filan diye insanın bir gayret etmesi sünnettir, itikâf. Bir de halvet denilen 40 gün süren böyle bir itikâf şekli var. Bu itikafta Hocamız rahmetullahi aleyh demişti ki, niyet ederken;

"Yâ Rabbi! Benim zalim bir nefsim var. Dışarıda durduğu zaman pek çok insana çok zararlar veriyor. Ben onu şuraya 40 gün kapatayım da şu dışarıdaki zavallı insanlar bunun şerrinden biraz kurtulsunlar." diyecek. Yani "Ben şuraya gireyim, ibadet edeyim, sevap kazanayım, bilmem ne..." filan dese tabii amelini görmek, kendi ameline mağrur olmak, ucup ve kibir meydana getirebilir. Böyle niyet edecek yani. Nefsini bir yere hapsediyor ki zararı başka yere gitmesin diye düşünüyor. O da sadakadır.

Hâsılı bu hadîs-i şerîften çok güzel manalar çıkıyor. Demek ki bir kere Allah'ın bize bahşettiği nimetlerden dolayı borçluyuz. Allah'a iyi kulluk etmek için güzel işler yapmak için çalışmalıyız. Ve bunun da bihayli çok olması lazım. Bir gün de, bir tanecik iş, iki tanecik iş yetmez. 360 tane eklemimiz, kemiğimiz olduğuna göre 360 tane sadaka vermemiz lazım. Defter tutsak, defterin sayfaları, satırları dolar. Demek ki çok şey düşüneceğiz, etrafa iyilik yapmak için bahane arayacağız, vesîle arayacağız. Çok çalışmamız lazım ki bu 360 sadaka borcunu ödeyebilelim.

Tatlı dilli olacağız, emr-i mâruf, nehy-i münker yapacağız veyahut kötü sözü yutacağız, söylemeyeceğiz, kendimizin zararını başkasına dokundurmayacağız filan. Bunları böyle daima zihnimizde canlı tutalım ki bu borçlar ödensin. Aksi takdirde tabii her gün ziyanda olunur.Her gün ziyanda oluruz. Bu ziyanlar toplanır büyük ziyan, büyük borç edebilir.

Allah bizi hayırları icrâ eden salih kullardan eylesin!

İnne fi'l-leyli le-se'aten lâ yuvâfikuhâ 'abdün müslimün yes'elullâhe azze ve celle fî-hâ hayran min emri'd-dünyâ evi'l-âhirati illâ a'tâhü iyyâhü ve zâlike külle leyletin.

Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh Hanbelî mezhebinin imamı, aynı zamanda büyük hadîs alimiydi. Müslim, Sahîh-i Müslim'in sahibi, büyük hadis alimi ve kitabı çok makbul. İbn Hibban'ın kitaplarında olan bir hadîs-i şerîf bu ikinci hadîs-i şerîf. Câbir radıyallahu anh rivayet eylemiş ki Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş;

İnne fi'l-leyli le-se'aten. "Gecenin içinde bir an, bir zaman parçası, bir dem vardır ki…" Lâ yuvâfikuhâ 'abdün müslimün yes'elullâhe azze ve celle fî-hâ hayran min emri'd-dünyâ evi'l-âhirati illâ a'tâhü iyyâhü. "Müslüman bir kul o zamanın içine denk getirebilir de aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretlerinden bir hayır isterse, bu hayır ister dünyaya ait işlerden bir hayır olsun..." Yâ Rabbi! Bana iş ver. Bana sıhhat ver. Yâ Rabbi! Bana ev, bark ver, çoluk çocuk ver gibi dünyaya ait.

Evi'l-âhirati. "Yahut da 'âhirette cennetini ver, cemalini göster' filan diye ahiretle ilgili bir hayır isterse…"İllâ a'tâhu iyyâhu. "Bu saate denk getirebilirse duasını, Allah onun dünyaya ve âhirete ait istediğini muhakkak verir." Denk geldi mi, rast getirdi mi o saate. yani o saatin içinde duayı etmeye muvaffak oldu mu, dünyaya ve âhirete ait ne istemişse Allah onu verir.

Bu ne zaman?

Ve zâlike küll leyletin. "Her gece bu vardır."

Şimdi buradan anlaşılıyor ki her gece duaların kabul olduğu bir saat, gecenin içinde bir zaman var, ama saklı. Yani şu dakikayla şu dakika arası diye bir yerde tarifini göremezsiniz, saklı. Gecenin içinde saklamış Allah. İnsan eğer abdest alırsa, namaz kılarsa, ibadet ederse, ona rastlarsa duası kabul olacak. Her gece var bu.

Demek ki insan bir gece babayiğitlik yapsa, bir gece ibadetini tahsis etse, ibadetle meşgul olsa, dualarla vakit geçirse, tutturabilecek. Biz ne kadar elimizde imkanlar olan insanlarız ve ne kadar büyük fırsatlar kaçırıyoruz ki yani bu ömrün içinde kaç tane gece gelip geçiyor, hep horul horul uyuyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri, bizi kendisine güzel zamanlarda, güzel şekillerle ibadet eden, abid, zahid kullarından eylesin. O mübarek duaların kabul olduğu saatlere isabet etmeyi, tesadüf etmeyi nasip eylesin. Dualarımızı kabul eyleyip, dünya ve âhiretin hayırlarını ihsan eylesin.

Altındaki hadîs-i şerîf de şöyle;

İnne fi'l-cumu'ati 'aten lâ yes'elullâhe'l-'abdü şey'en illâ âtâhu iyyâhu hîne tukâmü's-salâtü min-hâ.

Bu hadîs-i şerîf de cumanın içinde böyle bir zaman olduğunu bildiriyor.

"Cuma gününde öyle bir vakit vardır ki kul o vakit içinde Allah'tan bir şey isterse, Allah o istediğini mutlaka ona verir."

Bu ne zamandır?

Hîne tukâmü's-salâtü min-hâ. "Bu, namaza kâmet getirildiği zamandır." Cuma namazına kâmet getirildiği, namaz kılındığı zaman civarındadır. Demek ki cumadan evvelce, cuma namazının kılınmasından az evvellere rastlamış oluyor. O vakitlerde aklımızı başımıza devşirelim.

Ağzımız dualı olsun. O vaktin kıymetinden gafil olmayalım. Dua edelim.

Mâlum, cuma gününde hatip minbere çıktığı zaman o dinlenir. Sevap olan, farz olan o. Konuşmak, konuşan bir kimseye "sus" demek bile yasak. Çünkü o da bir çeşit konuşma oluyor. O dinlenecek. İşte o bittikten sonra namaza ikâmet getiriliyor. O aralarda, o hutbe ile namaz arasında duaya gayret edelim. Dikkat edelim. Çünkü burada o müjdelenmiş.

Bir hadîs-i şerîf daha var.

İnne fi'l-cumu'at sâ'aten lâ yuvâfikuhâ 'abdün mü'minün ve hüve yusallî fe-yes'elullâhe fî-hâ şey'en ille's-tecâbellâhu le-hû kîle eyyü's-sâ'âti hiye yâ resûlallâhi kâle mâ beyne's-salâti'l-'asri ilâ ğurûbi'ş-şemsi.

Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, şöyle gelmiş bu bir rivayet;

"Cuma içinde bir saat, bir vakit vardır ki…" Bu saat bir 60 dakika olan, bizim anladığımız saat değil, vakit demek. Mesela, eşrâtü's-sâ'ah deniliyor. Kıyamet vaktinin alâmetleri filan demek. Yani saat, Arapça'da ille bu 60 dakikalık zaman parçası mânasına gelmez.

"Cumada bir vakit vardır ki, müslüman kul o vakte tesadüf ettirirse..." Ve hüve yüsallî. "Namaz kılar bir vaziyette kendisi o vakte girmiş bulunursa ve namazında Allah'tan bir şey dilerse…" Yani duası oluyor ya namazın içinde;

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhirati haseneten diyoruz mesela otururken. Ondan sonra ayakta dururken; el-Hamdü lillâhi rabbi'l-'âlemîn derken ihdina's-sırâta'l-müstakîm diyoruz. Daha başka arkasındaki sûrelerde dualar vardır. Böyle bir dua, namaz esnasında o vakte tesadüf edebilirse, Allah onun duasını kabul eder.

"Bu hangi saatlerdir?" diye sordular. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"İkindiyle güneşin batması arasındaki zamandır." Cuma günü, ikindiyle güneşin batması arasındaki zamandır.

Muhterem kardeşlerim!

Biliyorsunuz vakitlerin bazı şerefli olanları var. O şerefli vakitlerden bir kısmı gece vaktidir. Gece teheccüd vaktidir, seher vaktidir. Yani sahura kalktığımız vakittir. İmsak kesilmezden önceki vakittir, çok kıymetlidir.

Bir başka kıymetli vakit, güneşin doğduğu vakitlerdir. Yani sabah namazı kılınmış, güneşin doğma saatleri gelmiş, doğmuş, o civar, o vakitler çok kıymetlidir. Bir de güneşin batmaya yüz tuttuğu, yani akşama yakın, akşam ezanının okunmasına yakın zamanlar çok kıymetlidir. Bu sabah vaktiyle akşam vaktini, tesbih ile, zikir ile, dua ile ihyâ edenler, çok şeyler kazanırlar. Hatta Hocamız Abdülaziz Hoca Efendi dermiş ki;

"Galiba bu ikindiden sonraki akşama yakın olan zaman daha mı tesirli ne!" diye böyle kendi tecrübelerine dayanarak onu öyle ifade edermiş.

Yani anlaşılıyor ki akşam namazından evvel vakti müsait ise insanın camiye gelecek, diz çökecek, biraz tesbihle, Kur'an'la, zikirle, dua ile o vakitte bu ganimeti elde etmeye çalışacak. Cuma günü de özellikle bu önemli. Çünkü bu hadîs-i şerîf onu ifade ediyor.

İnne fi'r-racüli mudğaten izâ sahhat sahha le-hâ sâiru cesedihî ve in sekmet sekame le-hâ sâiru cesedihî kalbühû.

Bu da bildiğimiz bir hadîs-i şerîfin başka kelimelerle rivayeti. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İnne fi'r-racüli mudğaten. "İnsanda; insanın, adamın içinde şu kadarcık küçük bir et parçası vardır." İzâ sahhat sahha le-hâ sâiru cesedihî. "Bu sıhhatli olduğu zaman, bütün vücudu sıhhatli çalışır. Eğer hasta olursa bu et parçası, bütün vücudunun diğer azaları da sakat çalışır. Hasta olur."

Bu nedir?

"Kalbidir."

Yani şu bizim kalbimiz, Allah'ın istediği bir kalp, temiz kalp, pak, selim bir kalp olursa; günahlardan uzak, Allah'a mutî, haşyetullah dolu bir kalp, takvâ ehli bir insan kalbi olursa, bütün vücut iyi olur. O kalp kötü olursa, bütün vücut kötü olur.

Allah gönlü, kalbi pak olanlardan eylesin cümlemizi.

İnne fî-mâli'r-racüli fitneten ve fî-zevcetihî fitneten ve veledihî.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

"Kişinin, adamın malında bir fitne vardır. Zevcesinde bir fitne vardır. Çocuğunda bir fitne vardır."

Fitne ne demek?

Fitne, Arapça'da -cemî fiten- "imtihan" demektir.

Allahu Teâlâ hazretleri, insanın başına bir şey sarıyor, bir musibet geliyor, onunla bakalım bu kul sabırlı mı, sabrımız mı, dayanacak mı, dayanamayacak mı, iyi bir davranış mı gösterecek, kötü bir davranış mı gösterecek diye imtihan ediyor. Buna fitne derler. İnsanlar, çeşitli fitnelere uğrar. Bu fitnelerin bir kısmı malından gelir. Yani malına bir telefat gelir. Bahçesine bir su baskını olur, soğuk vurur, mahsulü yanar, donar, bir şey olur, ha böyle malına bir şey geldi. Gemisi batar, arabasına bir kaza gelir. Allah etmesin, bu bir imtihandır.

Bakalım kul bu imtihana nasıl karşılık verecek?

Yani Allah kulu bir sıkıntıya sokuyor. Bir sıkıntıya uğratıyor;

"Bakalım bu sıkıntının karşısında kul nasıl davranacak?"

Bu bir imtihan. Yani başımıza bir felaket geldiği zaman bunun Allah'ın yazısı, kaderi olduğunu bilip edebimizi muhafaza edebilirsek derece alırız, sevap kazanırız.

Eyüb aleyhisselam'ın çok çoluk çocuğu, ovalar dolusu sürüleri ve çok mahsulleri vardı. Allahu Teâlâ hazretleri vücuduna hastalık verdi. Evlatları hasta oldular, öldüler kaldılar. Malları elinden çıktı, hiç durumunu değiştirmedi. Hiç halini bozmadı. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'an-ı Kerim'de, Ni'mel-'abd. "Ne iyi kuldur o Eyüb aleyhisselam. Ne iyi kuldur!" diyor. Yani ne yazdıysa Allah, sabırla karşıladı.

Tenini kurtlar yiyen, kurt yedikçe sabreden Eyüb Peygamber o. Yani böyle eti, vücudu yara oldu. Yaraları kurtlandı. Ama yine Rabbine kulluğunda bir tezelzüle, bir sarsıntıya uğramadı. Bir edepsizlik edecek, bir feveran edip de ters söz söyleyecek duruma düşmedi.

Allah, hepimize o metâneti ihsan eylesin.

Malda böyle bir şey gelebilir. Zevcesinde gelir. Yani zevcesi hanımı, hanım ise kocası; huysuz olur, hasta olur, şöyle olur, böyle olur, genç yaşında ölüverir, geride kalır insan filan, böyle bir imtihan olabilir. Bunun da imtihan olduğunu bilecek ve şey yapacak [sabredecek.]

Büyüklerimizden Ebu'l-Hasen-i Harakânî hazretleri, o mübarek, çok kerâmetleri herkes tarafından bilinen büyük bir alim ve büyük kitaplara ismi geçmiş büyük bir şeyh, büyük bir mürşit. Bazı şöhretini duymuş kimseler ziyaretine gitmişler. Kapıyı çalmışlar. Kapıyı bir ihtiyar kadın açmış. Demişler ki;

"Şeyh Efendi hazretleri burada mı?"

"Ne efendisi, ne şeyhi?" demiş. "O ihtiyar bunağı mı arıyorsunuz?" demiş.

Bir bağırmış, çağırmış. Şaşırmış kalmışlar. Kötü söz söylemiş yani.

"İşte şimdi dağa gitmişti. Şu yolda bekleyin belki gelir." demiş. Bir azarlamış onları o ihtiyar kadın.

Neyse, onlar o yola gitmişler. Orada biraz beklemişler. Biraz sonra bakmışlar, Efendi geliyor ama odunları aslana yükletmiş öyle geliyor, yükünü arslan taşıyor. Demişler ki;

"Bu ne haldir efendim?" Demiş ki;

"O evde gördüğünüz aslana sabrımızdan Allah bize dağdaki aslanları musahhar eyledi." Evdekine sabrettiğimizden Allah bize bu dağdaki aslanları musahhar eyledi. Demek ki sabrederek derece almış.

Yine menkıbesinde okudum. "Git su getir!" dermiş [karısı,] "Peki!" dermiş. Yaşlı başlı hoca, büyük alim, herkes hürmet ediyor. Kuyudan gidermiş su getirirmiş, getirir getirmez kovayı gözünün önünde şar dökermiş. "Git yine getir!" dermiş. Yine gidermiş, yine doldururmuş, yine gözünün önünde dökermiş, yine getirtirmiş, gık demezmiş. Yani "Hanım, yeter be artık! Zor getiriyorum. Zaten ihtiyarım, belim ağrıyor. Ne döküyorsun!?" filan bir kavga çıkartsa hakkı, yani ne yapsa hakkı ama yapmazmış.

Bir zaman geçmiş, aynı şahıslar aradan kaç sene geçtiyse bir daha gelmişler. Kapıyı çalmışlar korka korka, yine o ihtiyar kadın çıkacak, bakalım bu sefer ne azar işiteceğiz filan diye. Bu sefer içerden bir ses,

"Kim o?" diye sormuş. Onlarda demişler ki;

İşte Hocamızı, Efendi hazretlerini ziyaret etmek, bir şeyler sormak, görüşmek istiyoruz. Demiş ki;

"Kapıyı açıverin, sağdaki odaya girin. Kendisi henüz yoktur. Rahatınıza bakın. İşte orada testi var, su içersiniz. Dolap var, dolaptan karnınız açsa bir şeyler alıverin. Başka hizmet edecek evde kimse yok ama siz kendi hizmetinizi görüverin, kusura bakmayın." filan bir tatlı dil, bir güleç yüz, öyle bir hoş hal kapının arkasından.

Tabii onlar memnun girmişler içeriye. Bir zaman sonra şeyh efendi içeriye girmiş, nerede ise gelmiş. Kalkmışlar, elini eteğini öpmüşler, neyse;

"Efendim bu sefer çok güzel muamele ettiler bize, içeriye buyur ettiler filan. Yani şaşırdık." demişler.

"Ha, o eskisi sizlere ömür, vefat etti, bu yenisi. Eskisi, bizim yumağımızı sarardı. Bu, kendi yumağını sarıyor." demiş.

Yani eskisi hırçınlık ettikçe, hoca efendi sevap kazanıyordu. Bu, güzel huyluluk yaptıkça kendisi sevap kazanıyor.Yani kendi işine yarıyor; sevabı. Ötekisi kötü huylu; sabrediyor, hocaya yarıyor diye böyle söylemiş.

Allah, bize bunlardan ibret almayı nasip etsin.

Şimdi evlerde çok gürültüler, patırtılar oluyor.

Nereden biliyorsun?

Bana gelip söylüyorlar, soruyorlar. "Hocam şöyle oldu, böyle oldu." [diyorlar.]

Hatta birisi bana telefon etti. İki haftadır telefon ediyor, saatlerce parasını harcıyor. Yarım saat konuşuyor benimle. Ankara İstanbul arasında 10-20 bin lira telefon parası veriyor, konuşuyor benimle. Kocasıyla "Geçinemeyeceğiz, ayrılacağız, darılacağız." diyor.

Yahu etmeyin, eylemeyin! Yuva yıkmak iyi bir şey değil. Bende, dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Geçinemiyorlar. dama gidiyorum bir yalvarıyorum, kadına gidiyorum bir yalvarıyorum. Geçinemiyorlar. Ama işte iki taraf kötü olursa o zaman gürültü, patırdı çıkıyor. Bir tarafı iyi oldu mu; bu şeyh efendinin hali gibi oluyor. Kovayı bir döküyor, bir daha gidiyor, bir döküyor, bir daha gidiyor. Bu eskilerin, büyüklerin huyları değişiktir.

Yine böyle hocalardan bir tanesini çağırmış adamın birisi;

"Efendim, bizim eve akşam yemeğine buyurun." [diye davet etmiş hoca da] gelmiş.

"Siz burada bekleyin, ben bir sorayım içeriye." Sormuş;

"Yemek yokmuş efendim, veremeyeceğim kusura bakmayın." demiş. Adamcağız dönmüş mescide. Ondan sonra arkasından yine gitmiş;

"Efendim, yoktu demiştim ama yine buyurun." demiş haydi. Yine;

"Peki." demiş, kalkmış arkasından gitmiş, yine içerden "yok" demiş.

Kaç defa böyle gelmiş gitmiş, gelmiş gitmiş, gık demiyor. "Yok" deyince dönüyor, "gel" deyince geliyor;

"Yok artık sen beni aldatıyorsun, gelmem." demiyor, yine gidiyor arkasından. En sonunda ev sahibi dayanamamış, elini bırakmış, ayağını öpmeye kalkmış;

"Aman efendim, kusura bakmayın. Ben, sizin huyunuzu çok methettiler de onu sınamak için böyle yaptım." demiş. "Hiç kızmadınız. Kaç defa çağırdım, kaç defa kovdum kapımdan. Gık demediniz." demiş. "Hakikaten, övdüklerinden de fazlaymışsınız. Beni affedin." filan deyince;

"Ah evladım, bu güzel bir huy değil ki! Bizim bu yaptığımızı Horasan'ın köpekleri bile yapar. Gel gel dersin gelir, hoşt dersin gider." demiş. Yani ne kadar da mütevâzi oluyorlar.İnsan hayranlık duymadan edemiyor.

Allah, şefaatlerine nâil eylesin.

Bir de, Ve veledihî. İnsanın karısında da böyle imtihan olabilir. "Evladında da fitne, imtihan olur."

Hasta olur. [Veyahut] evlat ister, evlat ister, evlat ister;

"Aman yâ Rabbi! Bir evladım olsun!"

Allah, bir evlat verir, kötürüm. Haydi ayıkla pirincin taşını. Oturamaz, kalkamaz, yiyemez, içemez filan, imtihan. Sabredecek. Veyahut bir evlat verir, hastalıklı. Veyahut bir evlat verir, huysuz. Veyahut bir evlat verir, şöyledir, böyledir, bilmem ne! Ha bu imtihandır. Allah'ın yazgısı, ne yapalım diyecek. Sabredecek, sabredecek ecir kazanacak. Allah'a âsi gelmeyecek, gönlünde bir değişiklik meydana gelmeyecek. Böyle yapabilirse ne mutlu! Efendimiz, bak ihtar ediyor. Diyor ki;

"İnsanın, adamın malında imtihan olabilir. Karısında imtihan olabilir. Evladında imtihan olabilir." Bir bu mana.

Bir de bu malı, bu karısı, eşi ve bu çocuğu insana düşman da olabilir. Âyet-i kerîmede bildiriliyor ki;

İnne min-ezvâciküm ve evlâdikum 'adüvven leküm fahzerûhüm. "Sizin zevcelerinizden bazılarında, evlatlarınızın bazılarında, onların şahsiyetlerinde, size hasım ve düşmanlar vardır. Yani onlar size hasımdır, düşmandır. Koruyun, kendinizi kollayın." diyor.

Neden?

Çünkü hanım, "gezelim" der, "süsleneyim" der, bilmem şunu der, bunu der, seni takar peşinden, günahlara sürükleyebilir. Çocuk, seni, ona bakacağım, bilmem ne yapacağım derken günahlara sürükleyebilir. Yani bir de insanın, doğru yoldan çıkmasına, ibadetlerden uzak kalmasına, yanlış işler yapmasına da yol açabilir. Yani evlat, mal ve kadın.

Allah, hayırlılarıyla karşılaştırsın.

Yani o gibi durumlarda insanın helallerden ayrılmaması, haramlara sapmaması, sımsıkı sağlam durmaya çalışması lazım. Böyle bir şey olmamasına dikkat etmeli. Ayağını kaydırmasın bunlar yani.

Bir başka hadîs-i şerîf, Abdullah b. Mesud radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş. Biraz uzunca, Efendimiz buyurmuş ki;

İnne fî-hikmeti âli dâvûde 'ıbraten yenbeğî li'l-âkıli'l-lebîbi en lâ yüşğıle nefsehû illâ fî-erba'i sâ'âtin sâ'atin yünâcî fî-hâ rabbehû ve sâ'atin yühâsibu fî-hâ nefsehu ve sâ'atin yekfî fî-hâ ihvânehü' yensahûnehû fî-nefsihî ve yuhbirûnehû bi-'uyûbihî ve sâ'atin yahlû beyne nefs ve beyne erabihâ fî-mâ yuhillü ve yücem lü fe-inne fî-hâzihi's-sâ'ati 'avnen 'alâ hâzihi's-sâ'âti ve's-ticmâ 'l-kulûbi bi-fadli bulğatin ve yenbeğî li'l-âkıli'l-lebîbi en yekûne mâliken li-lisânihî 'ârifen bi-zemânihî mukbilen 'alâ şe'nihî müstevhışen min-evsaki ihvânihî.

Bu uzun hadîs-i şerîf, Davud aleyhisselam'ın sözlerinden, Efendimiz haber veriyor. Davud aleyhisselam da Allah'ın insanlara gönderdiği, beni İsrail peygamberlerinden bir peygamber, Allah'ın salih kullarından bir kul.

Allah şefaatlerine nâil etsin.

Peygamberlerin hepsi Allah tarafından gönderilmiş büyük insanlar. Ama öğrettikleri şeyler unutulmuş, Allah yeni peygamber göndermiş. Âhir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz, hepsinden şerefçe üstün, hepsinin efendisi, hepsinin imamı, hepsinin önünde ama ötekiler de muhterem insanlar.

Davud aleyhisselam'ın hikmetleri vardı. Yani hikmetli, güzel, Peygamber Efendimiz'in hadisi gibi sözleri vardı. Onlardan bazısını sordular Peygamber Efendimiz'e. Diyorlar ki mesela sorduklarında;

"Yâ Resûlallah! Âdem aleyhisselam'a şu kadar suhuf nâzil olmuş, Nuh aleyhisselam'a şöyle nâzil olmuş. Davud aleyhisselam'a Zebur inmiş. İsa aleyhisselam'a İncil inmiş, Musa aleyhisselam'a Tevrat inmiş. Bunların muhteviyatı neydi acaba?" diye sordukları var. Herhalde öyle bir sorgunun cevabı olarak cevaplar vermiş Peygamber Efendimiz. Burada da deniliyor ki;

"Davud aleyhisselam'ın hikmetinde..." yani Davud aleyhisselam'ın soyundan gelen peygamberler gelmişti. "Allah'ın öğretmiş olduğu hikmetler içinde bir ibret vardır ki..." yani "İnsan onu duymalı, ibret almalı ve onu tatbik etmeli." demek istiyor Peygamber Efendimiz. Davud aleyhisselam'ın âline, yani sülalesinden gelen salihlere inmiş ama biz de dinleyeceğiz, biz de hayatımızda onu tatbik etmeye çalışacağız. Onun için söylüyor. "İbret alın, sizde böyle yapın, iyi bir şeydir." demiş oluyor Peygamber Efendimiz.

Neymiş oradaki söz?

Yenbeğî li'l-âkıli'l-lebîbi en lâ yüşğıle nefsehû illâ fî-erba'i sâ'âtin. Akıllı, fikirli, uyanık bir kimseye, nefsini dört saatten başka bir şeyle nefsini meşgul etmemek gerekir." Yani şu dört işle meşgul olsun, bunların dışındaki başka şeylerle meşgul olması ziyandır, doğru olmaz. Bu dört şeyle meşgul olması iyidir demiş oluyor Peygamber Efendimiz.

Neymiş bu dört türlü zamanını değerlendirme?

Sâ'atin yünâcî fî-hâ rabbehû. "Gününün bir vaktini, Rabbine münacaat ederek, ibadet ederek, yalvarıp yakararak geçirecek." Bir vaktini, bir zamanını, bir bölüğünü böyle geçirebilir.

Tabii, yani zaman bakımından dörtte biri ise, 24 saatin dörtte biri, altı saat eder. Altı saat kadar Rabbine ibadetle, taatle, zikirle, tespihle filan demek ki ayırmalı demiş gibi oluyor. Sonra;

Ve sâ'atin yühâsibu fî-hâ nefsehu. "Bir zamanını da, kendisini hesaba çekmeye tahsis edecek."

Ben bugün ne yaptım? Hayır mı işledim, şer mi işledim? Durumum nereye gidiyor? Ölürsem cennete mi giderim cehenneme mi giderim? Yaptığım işlerden, Allah razı gelir mi, gelmez mi? Bu benim gidişim nereye? Sorumlu muyum, sorumsuz muyum? Akıllı mıyım, şaşkın mıyım? deyip, kendisini kontrol etmeye bir vaktini ayıracak. Bir vaktini Allah'a ibadete, müracaata ayıracak, bir vaktini kendisini hesaba çekmeye ayıracak.

Ve sâ'atin yekfî fî-hâ ihvânehü yensahûnehû fî-nefsihî. "Bir vaktini de kardeşlerine, din kardeşlerine ayıracak. Din kardeşlerine ayıracak ki, o vakit içinde kardeşleri, din kardeşleri, ona nasihat etsinler kendisi hakkında."

Yani onlarla ahbaplık, arkadaşlık edecek de, onlar, onun ayıplarını söyleyecekler, düzelmesine vesile olacak. Demek ki arkadaşlardan kopmayacağız. Hele samimi, dürüst bir arkadaş bulursak ona dört elle, sımsıkı sarılacağız ve o arkadaşımızdan, bizim hatamız, kusurumuz varsa söylemesini isteyeceğiz. Hata, kusur söyleyene darılmayacağız. Çünkü insan kendi kusurunu göremez, karşısındaki daha iyi görür, nasihat eder. Demek ki arkadaşlarıyla düşüp kalkacak ama onların kendisine nasihat etmesini sağlayacak. Kendisinin ayıplarını, kendisine göstermesini sağlayacak.

Ve yuhbirûnehû bi-'uyûbihî. "Kendi ayıplarını onlar ona haber verebilsinler."

Yoksa arkadaşların yanına çıkmazsa nasıl haber verecek? Kendisini, bir şey sanmaya başlar. Halbuki öbür arkadaşı ona der ki;

"Kardeşim, ben, senin durumunu pek iyi görmüyorum. Sen kendini birazcık dağıttın. Böyle gidersen iyi olmaz. Bu yaptığın uygun değildir." filan diyecek. Arkadaşlarından kesilirse olmaz. Şeytanın, bir müslümanı aldatmak için yaptığı işlerin başında, onu arkadaşlarından ayırmak gelir. İlk işi ayıracak. Cemaatten soğutup, arkadaşlarından ayırdı mı tamam. Sürüden ayırdı kuzuyu, ondan sonra bir köşede parçalayacak. Yani kurdun, bir yalnız sürüden ayrılmış kuzuyu bir vadide, bir taşın kenarında parçaladığı gibi şeytan onu parçalar. Grubundan kopmayacak. Kardeşlerine tahsis ettiği bir zaman olacak.

Ve dördüncüsü de; "Kendisini, kendi nefsinin helal ve temiz ihtiyaçlarına tahsis edecek."

Yani yemek yemek, uyku uyumak, ailevî münasebetler, çoluk çocuğuyla şeyleri… Bunlar normal şeyler. Bu gibi işlere tahsis edecek. Ve böylece kendisine helal olan şeyleri yapabilir. Yapması lazım. Ona bir vakit ayıracak. "Çünkü bu saatte, öteki saatlere bir depolama, bir imkân biriktirme oluyor." Yani yemek yiyecek ki, uyuyacak ki, ihtiyaçlarını giderecek ki, öteki üç vakti yapabilsin. Yani Rabbine müracaat edebilsin, kendisini muhasebe edebilsin, arkadaşları ile konuşup onların tenkitlerini, nasihatlerini, ayıplarını söylemesine imkan sağlayabilsin.

Bu dördüncü vakit olmazsa olmaz. Uyku da lazım insana. Şimdi siz bir gün uyamazsanız ondan sonraki vakitlerde sıkıntıya düşmeye başlarsınız. Yemek yemezseniz vücudunuz düşer hasta olursunuz. Vücudun normal ihtiyaçlarını da karşılayacağız.

"Ve akıllı kimseye, yine aklı fikri yerinde olan kimseye gerekir ki; lisanına sahip olsun, zamanının kadrini kıymetini bilsin, kendi işine baksın ve en yakın arkadaşlarından bile ihtiyatlı bulunsun." Çünkü yakın arkadaş der, boş bulunur insan. Ondan sonra kendisinin âhireti bakımından zarara uğramasına sebep olabilir.

Bu hadîs-i şerîfte, Efendimiz bize Davud aleyhisselam'ın nasihatlerini bildirdi, bu nasihatlerden de ibret almamızı istedi. O halde biz de bir zamanımızı, Rabbimiz'e münacaat, ibadet ve zikre ayıralım. Bir zamanımızı, kendi halimizi muhasebeye ayıralım; kar mı ediyoruz zarar mı ediyoruz? Bir zamanımızı, arkadaşlarımıza tahsis edelim. Ama salih arkadaşlar, bize hakkı gösteren, hayrı gösteren arkadaşlara. Ondan sonra günümüzün bir zamanında da çalışırız, otururuz, yatarız, uyuruz. Hanımla, çoluk çocukla ilgili işlerimizi görürüz. Bunların hepsi, böyle bu şekilde olmalı. "Bunların dışında vakit geçirmek, zamanı israf etmektir." demiş oluyor Peygamber Efendimiz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi, şu ömür denilen emaneti rızasına uygun bir şekilde değerlendirenlerden eylesin. İşte geldik, işte gidiyoruz. Ömrümüzün kimimizde 50 yılı geçti, kimimizde 40 yılı geçti.

Allah hayırlı ömür geçirmeyi, rızasına uygun işler yapmayı nasip eylesin. Allah, cümlenizden razı olsun.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı