M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 452 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma bâ'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Naddarallâhu abden semia makâleti feveâhâ...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi dünya ve âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Peygamber sallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ehadîs-i şerîfesinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Hocaefendi hazretlerinin telif eylemiş olduğu Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabınını bir miktar okumaya devam edeceğiz. Bu hadîs-i şerîfin okunmasına ve izahına başlamadan önce sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın bir ifadesi olmak üzere evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâkine hediye olmak üzere; sonra onun cümle âl'inin ve ashâbının ve etbâının, ahbâbının; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullahın ve bilhassa Ümmet-i Muhammedin mürşitleri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin; Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyy-i Murtezâ radıyallahu anhümâ'dan müteselsilen şeyhimiz, üstadımız Muhammed Zahid Kotku b. İbrahim el-Bursevî hazretlerine kadar güzeran eylemiş olan silsilemize mensup cümle zevât-ı muhteremenin ve halifelerinin ve müritlerinin, muhiplerinin ruhlarına hediye olmak üzere; bu okuduğumuz eserdeki hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan bütün gayretli müslümanların, râvilerin, alimlerin ruhlarına hediye olmak üzere; bu beldeleri canlarını, Allah yolunda her şeyini ortaya koyarak cihat edip de bize kazandırmış olan şehit ve gazilerin, fatih ecdadımızın, mücahitlerin ruhlarına hediye olmak üzere; cümle ashâb-ı hayrât u hasenâtın, bilhassa şu caminin bânisi İskender Paşa'nın ve bu camiyi bugüne kadar ayakta tutan, temiz pak hatta genişleterek daha istifadeli hâle getirerek ibadet edilmesine yardımcı olanların, kendilerine ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olması, derecelerinin artmasına vesile olması için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ve kendilerine dua vasiyet etmiş olanların ruhlarına hediye olmak üzere; bizim de dünya ve âhirette âfiyet ve saadet ve selametimize vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, bağışlayalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Tirmizî'nin, Dârekutnî'nin, İbn Mâce'nin, İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten Beyhakî'nin rivayet etmiş olduğu Taberânî'de, Ebû Davud'da, Tahavî'de de bulunan ve Zeyd b. Sâbit'ten rivayet edilen, daha başka rivayet tarikleri de bulunan bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki;

Naddarallâhu abden. "Allahu Teâlâ hazretleri bir kulu güzelleştirsin, yüzünün nurunu, taravetini, behasını, hoşluğunu ziyadeleştirsin, yüzünü ak etsin." Abden semia makâleti feveâhâ. "Öyle bir kulun ki benim sözümü, konuşmamı işitti ve idrak etti, kavradı."

Benim sözümü işitip de kavrayan kula Allah yüz aklığı versin, maddî mânevî güzellikler ihsan etsin.

Ve hafizahâ. "O sözleri hafızasına nakşetti, unutmadı. Ben bunu Resûlullah'tan duydum, diye itina gösterdi, hafızasında aynen değiştirmeden, eksiksiz, kusursuz, çarpıtmadan, mânasını bozmadan aynen hıfz etti." Sümme eddâhâ ilâ men lem yesme'hâ. "Sonra bu duyduğunu o mecliste olmayan, onu işitmemiş olan öteki kimselere götürüp anlattı. Resûlullah'tan ben şöyle duydum diye hiç bozmadan, olduğu gibi anlattı, onları da istifade ettirdi."

Böyle bir kuldan Allah razı olsun, yüzünü güzelleştirsin, nurlandırsın, iki cihanda yüzünü ak eylesin, gibi bir mâna.

Nadâre; "güzellik ve revnâk" mânasında.

Bu kimlere müjdedir?

Hadis alimlerine müjdedir. Sizlere, bizlere de müjdedir. Çünkü bizim şu meclisimiz hadis meclisidir. Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini kaynakları da yazılmış, hepsi muntazam, kelimesi kelimesine dikkat edilmiştir. Eğer bir başka rivayet varsa hocalarımız kenarına, "Bir de şu rivayet var…" diye onu da yazmışlardır. Gayet titiz, gayet dikkatli, kontrolden geçmiş olarak buralara kaydedilmiştir. Allah hepsinden razı olsun, şefaatlerine nail eylesin. Biz de size naklediyoruz. Kelimeleri dilimiz döndüğü kadar açıklamaya çalışıyoruz ki Efendimiz'in söylemek murad buyurduğu şeyler size tam intikal edebilmiş olsun. Buna gayret ediyoruz.

Rabbimiz güzel intikal ettirmeyi, anlatmayı nasip eylesin. Güzel anlamayı nasip eylesin, güzelce tutmayı nasip eylesin. Çünkü Peygamber Efendimiz sırf sözü nakletmeye bile ne kadar dua etti. Sözü duyup da başkasına nakletmeye bile çok dua etti.

Neden?

Fe rubbe hâmili fikhin ğayru fakîhin. "Çünkü nice ilim taşıyan insan vardır ki kendisi alim değildir."

"Ben şöylesini aynen duydum gerisine karışmam."

Aynen nakledebilir, böyle insanlar vardır. Kendisi fakih değildir, din alimi değildir ama o fıkıh malzemesini, ilim malzemesini duyup aynen nakledebiliyor. Anadolu'muzda da var, mâşaallah memleketimizde görüyoruz. Kendisi berberdir, terzidir veyahut esnaftan bir şeydir, ümmîdir, çarıklıdır ama ömründe ne güzel şeyler hafızasında tutmuştur! Hani üniversitelerdeki hocalara gıpta ettirecek kadar hafızası sağlam, pırıl pırıl nakledebilir! Allah'ın bir lütfu, Allahu Teâlâ hazretleri veriyor. Eğer okusaydı o da belki [yüksek mevkide] olacaktı. Okumamış ama o hocadan duymuş, bu hocadan duymuş, elhamdülillah hocalara hizmet etmiş güzelce, başkasına da anlatabiliyor, böyle şeyler oluyor.

O hâlde demek ki biz de gayret edersek bizim için de aynı şey olabilir. Gayret etmeliyiz zaten, çünkü okunan sözler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözleridir. İnci değil, yakut değil, mercan değil, elmas değil hepsinden üstün; Resûlullah'ın sözü! Dünya ve âhiretimizin saadetinin medârı olan bilgiler bunlar. Cümle cümle, parça parça, her birisi başlı başına bir cihana değer kıymette!

Ve rubbe hâmili fikhin ilâ men hüve efkahû minhü. "Nice ilim taşıyan insanlar vardır ki kendisinden daha alim kimseye taşır."

Kendisinde var ama kendisinden daha alim kimseye götürür. Ondan dinleyen daha [alim] olabilir.

"Resûlullah Efendimiz böyle mi buyurdu? Tamam, Allah senden razı olsun." Hemen yerli yerince daha iyi anlar.

İmam A'meş rahmetullâhi aleyh hadis alimlerinden, meşhur bir zât. İmâm-ı Âzam Efendimiz'e fıkhî bir mesele sormuş:

"Şu meselede kanaatin nedir, ne dersin, doğru mudur yanlış mıdır? Farz mıdır, sünnet midir, vacib midir?"

O da buna hüküm şudur, diye hükmü söylemiş. Okuduğum kitapta hükmün ne olduğunu söylemiyor, yalnız hadiseyi naklediyor.

İmam A'meş, İmâm-ı Âzam hazretlerine meseleyi soruyor, cevabı aldıktan sonra "Delilin ne?" diyor.

Siz de sorun, her zaman her şeyimiz bir âyet-i kerîmeye dayanmalı, bir hadise dayanmalı. Muteber alimimizin kitabında yeri gösterilebilmeli.

Geçenlerde de bana bir mesele sordular. Ben de araştırdım, dedim ki; "Filanca kitabın 48. sayfasına şu sayfasına bu sayfasına bakın, daha öbür sayfaları da okursanız iyi olur, bilgi var." diye yerini gösterdim. Öyle olması lazım.

"Delilin ne?" demiş.

İmâm-ı Âzam hazretleri gülmüş:

"Hani, bana filanca zamanda naklettiğin hadîs-i şerîf var ya, işte delilim o! Çünkü şuradan şöyle, buradan böyle."

Naklettiği hadisi, kendisine delil olarak gösteriyor.

"Doğru, tamam o zaman."

İmâm-ı Âzam hazretlerinin zekâsına ve hüküm çıkarma kabiliyetine, içtihat kabiliyetine hayran kalmış. Diyor ki;

"Ey fakihler zümresi!"

Hem İmâm-ı Âzam Efendimiz hem de diğer fakihler. Talebeleri var İmam Ebû Yusuf var, İmam Muhammed var vs. Allah hepsinin mekânını cennet eylesin, şefaatlerine nail eylesin.

"Siz doktorlara benziyorsunuz, biz hadisçiler de eczacılara benziyoruz. İnsanlar ilacı bizden alır ama tedaviyi doktor yapar!"

"Şu kadar ilaçtan sabah akşam şu kadar iç, der." Hatta ciddi bir eczacıya gidersin; "Başım ağrıyor, bana bir hap ver veyahut midemde şöyle bir rahatsızlık hissediyorum…"

"Önce doktora git." der. Doğrudan doğruya ilacı reçetesiz vermek istemez.

Neden?

Asıl tedaviyi doktor yapıyor diye, işte fakihlik bu! İnsan bazen bir şeyi nakleder, dinleyen daha alim olur, yerli yerine yerleştirir. Hadîs-i şerîf devam ediyor.

Lâ yuğillü aleyhinne kalbümriin müslimin. "Üç şey vardır ki müslüman kulun, müslüman kimsenin gönlü orada hıyanet etmez. Onu haktan ayıracak, bâtıla saptıracak, bir kıskançlık, bir hıyanet duygusu orada câri olmaz. Müslümanın kalbi orada sıhhatli çalışır."

Nedir?

Efendimiz burada üç ehemmiyetli şeye işaret etmiş oldu.

İhlâsü'l-amelillâhi. "Ameli sırf Allahu Teâlâ hazretleri için hâlisâne yapmak!"

Namaz kılıyorsa hayır yapıyorsa zekât veriyorsa her şeyin sırf Allah rızası için olması; riya, gösteriş, kendini beğenmek, ucub, kibir ve sâir amelleri bozucu hatalardan, menfî sıfatlardan halis olarak yapmak, onlardan berî olarak ameli yapmak. Müslümanın gönlü bunu mutlaka böyle yapar. Birincisi ihlâs. İkincisi;

Ve'n-nushü li-eimmeti'l-müslimîne ve lüzûmü cemâatihim. "Müslümanların imamlarına karşı açık kalpli, samimi ve bağlı olmak ve onların cemaatine merbud olmak, bağlı olmak, ondan kopmamak!" Fe inne de'vâtehüm tehûtu min verâehüm. "Çünkü onların duası onları etrafından çevirir. Müslümanların başkanlarının duası hayır dua ise fayda eder, şer beddua ise canına okur; kalp kıran, âsi gelen, yanlış gidenin mahvına sebep olur. İmâmü'l-müslimînin duası müstecaptır."

Hadîs-i şerîfi parça parça söyledikten sonra başından beri toplayarak söylemeye çalışacak olursak;

"Allahu Teâlâ hazretleri benim sözümü işitip idrak eden, hafızasına alan, sonra da onu işitmeyen kimselere nakleden kulun yüzünü ak eylesin, güzelliğini arttırsın, behçetini bahasını ziyadeleştirsin!" diye Efendimiz dua etti. Ve bunu nakletmeye teşvik etti. İşte hadis alimlerinin en çok heves ettikleri, bu duaya nail olmak için çalışmaları. Oradan oraya oradan oraya seferler ettiler, hadisleri topladılar, naklettiler. Hadis âlimlerinden birisi vefat ediyor da geride kalanlardan bir arkadaşı rüyada görüyor:

"Rabbin sana nasıl muamele etti?"

"O hadisleri toplamak için diyar diyar zahmet çekip dolaşmam, seyahatlerim var ya onların bereketiyle Rabbim beni bağışladı, afv u mağfiret etti." diyor.

Çok meşakkat çektiler. Bir hadîs-i şerîfi duymak için bir başka diyara gittikleri oldu. Hicaz'dan kalkıp Mısır'a gittiler, Mısır'dan kalkıp Horasan'a gittiler, Horasan'dan kalkıp Yemen'e indiler…

Üç şeye müslümanların dikkat etmesi lazım: Birisi, ameli ihlâslı yapmak.

İhlâs, halislik kökünden geliyor, halis olması. Mesela, tereyağının halisi, bilmem altının katıksız halisi gibi amelde de katık olmayacak.

Katık nedir?

Amelin maksadına, Allah'ın rızasından gayrı bir başka şeyi karıştırmak. Mesela;

"ben bu namazı kılıyorum ama hem Allah'tan sevap alayım hem de filanca efendi beni beğensin, belki kızını verir, belki işine alır. Belki orada namaz kılarsam o cemaat benden alışveriş yapar. Bir başka şey karıştırıyor…"

Hâlbuki niyet bir tek sebebe bağlı olacak: Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmaya! Allah'ın rızasını kazanmak!

Büyüklerimiz onun için buyurdular ki;

İlâhî ente maksûdî ve rizâke matlûbî. "Yâ Rabbi! Benim maksudum sensin, ben senin rızanı istiyorum, başka bir şey peşinde değilim!"

Bu cümleyi böyle ezberlettiler bize ki bunu söyleyin!

Neden?

Söyleye söyleye taklit ede ede tahkikine varırız belki! Bazı büyüklerimiz geldiler, şeyhlerine sordular. Dediler ki;

"Biz bu sözü söylemeye utanıyoruz. Biz tam yapamıyoruz, yapamazken bu sözü nasıl söyleyelim? 'Yâ Rabbi! Maksudum sensin ve ben senin rızanı talep ediyorum.' O seviyede değilim eksikliyim, kusurluyum?.." Hocası;

"Söyle, yavaş yavaş düzelir." dedi. Biz onu temenni ediyoruz.

"Yâ Rabbi! Maksudum sen olasın, niyetim sırf senin rızanı kazanmak olsun. Başka niyetleri içimden al götür, bana senin rızanı kazanmak hususunda yardımcı ol!" demiş gibi oluyoruz. O bakımdan o sözü söylemek câiz oluyor, yoksa büyük bir söz!

Ameli Allah için yapmak, başka bir maksatla yapmamak! Başka bir maksat; gösteriş olabilir, dünya menfaati kazanmak olabilir, kendisini beğendirmek olabilir… Böyle değil, Allah rızası için yapıyoruz. Bizim büyüklerimiz onun için sadakayı gizli verirdi. Hiç kimse duymazdı.

Abdullah b. Ömer çarşıda, pazarda dolaşırmış bayağı pazarlık edermiş. Hatta birisi diyor ki;

"Baktım koca Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, sahabenin büyüklerinden, hem de alim, dükkâncıyla uzun boylu pazarlık etti. Malın sahibiyle pazarlık etti, öyle aldı. Ben de ayıpladım, 'Ya bu kadar da pazarlık etmese, alıverse' dedim. Küçük bir para için bayağı pazarlık etti. Sonra ara sokağa girdi, ara sokakta ben de peşine takıldım gidiyorum. Bir fakir adamın yanına bir yanaştı, ne olduğunu da anlayamadım, gitti. Adamın yanına vardım: Ne oldu? Meğer para vermiş ama hiç belli etmeden!"

Öbür taraftaki pazarlığı pazarlık sünnet diye, pazarlık usuldendir diye yapmış. Diğer tarafa da hayrını yine göstermeden yapıyor. O mübarek insanların hâllerini biz anlayamayız.

Bir arkadaşına; "Hadi, çarşıya gidelim." demiş.

"Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu biliyorum, çarşıyı pazarı sevmezsin; niye gidelim?"

"İnsanlar kalabalık, selam verir, sevap kazanırız." diyor.

Her hareketinde bir sevap var, çarşıya gitmesinde bir sevap kazanma arzusu var. Yine bizim meselemize misal oldu. Çarşıya gidiyor.

Neden?

İnsanlar kalabalık, Selamünaleyküm diyecek, sevap kazanacak; pazarlık yapıyor, pazarlık yapmak usuldendir diye yapıyor, yoksa ihtiyacı olduğundan değil. Öbür tarafta hayrı yine veriyor, o para cebinde durmayacak, o kadar pazarlık yaptığı mal cebinde durmuyor, yine öbür tarafta hayra veriyor ama hayra vermek de gizli olacak diye onu da gizleyerek yapıyor. İşte biz de böyle her işimizi Allah rızası için yapmalıyız. Burada kalbimiz gaflete düşmemeli, atlatmamalı. Kalp bu hususu atlamamalı, ameli sırf Allah rızası için yapmaya çok dikkat edelim. Her işimizde kendimizi kontrol edelim. Her işimizin evvelinde kendimizi kontrol edelim.

İkincisi bu devirde bize biraz yabancı husus gibi, bunun mânası;

Ve'n-nushü li-eimmeti'l-müslimîne.

Eimme, "imamlar" demek.

"Müslümanların imamlarına nush!"

Kardeşlerimiz burada "imam" kelimesini bir de "nush" kelimesini anlamaz. "Nush" ve "nasihat" kelimesini anlamaz.

Nush ve nasihat; "açık kalpli olmak, samimi, ihlâslı olmak" mânasına geliyor. Çünkü başka hadîs-i şerîflerden de biliyoruz ki insanın Allah'ın kitabına karşı da nush hâli var, Allah'ın Resûlü'ne karşı da nush hâli var, Allah'a karşı da nush hâli var. Peygamber Efendimiz;

ed-Dînü en-nasîhatü. "Din nasihattir." buyurmuş.

Kime karşı?

"Allah'a karşı, Resûlullah'a karşı, Kitabına karşı, müslümanların cemaatine karşı ve imamlarına karşı!"

Oradan anlıyoruz ki bizim anladığımız gibi nasihat; "öğüt" mânasında değil; "açık kalplilik, samimiyet, içtenlik" mânasına. Bir art hesabı olmadan, tam dostane, yakın davranış demek.

İmamın mânası nedir?

"Önder, lider" demek.

Müslümanların kendi imamlarının, kendi liderlerinin emrine bağlılıkları tam olacak. Ona da açık kalpli olacaklar, art niyetli olmayacaklar, emrinde geri kalmayacaklar, baş üstüne diyecekler. Eğer tutmazlarsa büyük günaha girerler, amelleri çok zarara uğrar. Mutlaka o itaatin en güzel tarzda yapılması lazım.

"Harp ilan edildi, cihat ilan edildi…"

Tamam.

"Sulh ilan edildi."

Tamam.

"Sen şuraya gideceksin."

Tamam.

"Sen komutansın, ordunun başındasın."

Tamam.

"Sen aşağı in, bu komutan olacak…"

Tamam.

Bu tarzda, sözüne hiç karşı gelmeyecek ki itaat mekanizması bozulmasın!

Peygamber Efendimiz'in zamanında herkes tarafından anlaşılacak bir açıklık vardı. Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra Hulefâ-yi Râşidîn başa geçti. Onlar da Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e itaat ettiler. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz etmeyenlerle uğraştı. Bazıları dediler ki;

"Ey Ebû Bekir! Biz namaz kılalım, oruç tutalım ama zekât vermeyelim." Dedi ki;

"Resûlullah zamanında ne kadar zekât veriyorsanız onları vermeye aynen devam edersiniz veyahut vermediğinizi -eskiyle mukayeseden anlayacak- anladığım takdirde sizinle harp ederim!"

Bir farzı inkâr etmek olmaz. Allah'ın bazı farzlarını yapıp bazı farzlarını yapmamak olmayacağı için öyle yaptı. Ondan sonra öteki halifeler geldi, bazı kimseler isyan ettiler. Hz. Ali Efendimiz'e karşı geldiler, ayırdılar, müslümanların birliğini parçaladılar. Kerbela faciası oldu, daha başka üzücü şeyler oldu. "Kılıç zoruyla bize itaat edeceksiniz…" diye zorladılar.

Tabii o zaman ne olacak?

O zaman bu meseleyi iyice düşünmek lazım. İnsanın itaati Allah'adır. Resûlullah'a itaati; Allah'ın elçisi olduğundan, Resûlü olduğundan Allah'tan dolayıdır. Hulefâ-yi Râşidîn'e itaati onlar da Peygamber Efendimiz'in makamına kâim olduklarındandır, halife olmalarından dolayıdır.

Lâ tâate li-mahlûkin fî ma'siyeti'l-hâliki. "Allah'a isyanda kula itaat olmaz!"

Körü körüne bağlılık yoktur, esasında Allah'a bağlılık vardır. O bağlılığın o mânada devam etmesi lazım. Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anh halife olduğu zaman; "Ey Ömer! Eğer hata edersen seni kılıcımızla doğrulturuz!" dediler. Allah'ın yolundan çıksa yanlış şey yapsa öyle yapacaklarını söylediler.

Demek ki Allah'a isyanda kula itaat yoktur, itaat Allah'adır. Aslında bu şahıslara da itaat, Allah'ın elçisi olduğundan, elçisinin vazifelisi olduğundan, dinimizin emrine göre yapmak gerektiğinden oluyor. İşte bu mantık ve muhakeme içinde olacak, yoksa kâfire itaat meselesi değildir. Orasını müslümanın iyice kavraması lazım.

Müslümanın kalbi üç noktada hiç gafil olmayacak, çok dikkat edecekti. Üçüncüsü de;

"Cemaate bağlılık."

Müslümanlar, müslümanların cemaatine bağlı olacak, kopmayacak.

"Yahu nerelerdesin, altı senedir seni görmüyorum…"

Mesela kenara çekilmiş, hiç uğramıyor. Olmadı. Küsüyor, darılıyor, arada bir şey oluyor. Şeytan bir aldatıyor, insanı ana cemaatten kopartıyor.

Lüzum, "yapışmak" demek.

Lezime-yelzemü-mülâzim olmak yapışmak.

Lüzûmu cemâati. "Müslümanların cemaatine yapışacak, lehimli gibi olacak."

Müslüman, müslümanların topluluğundan kopmayacak, ona müdavim olacak.

Peygamber Efendimiz başka hadîs-i şerîfinde;

Ve men şezze şezze fi'n-nâr. "Ana topluluktan kopup ayrılan, yan çizen, başka tarafa sapan cehenneme doğru sapar!" buyurdu.

Saparsa başına o felaket gelir.

O hâlde bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki hadis öğrenmek, dinlemek ve nakletmek çok sevaptır, Efendimiz'in duasını kazanmaktır. Çünkü bazen nakleden insan, daha akıllı bir kimseye nakleder de o da faydalanır. Hayra delalet etmenin sevabı vardır. Ondan sonra şunu öğreniyoruz ki üç şeyde müslümanın kalbi atlamaz, şu üç şeye çok dikkat eder:

1.Amelini Allah rızası için yapar. Niyetine başka bir şey katıştırmaz, niyeti bozuk olmaz. Safî bir niyet ile, hâlisâne bir niyet ile yapar.

2.Müslümanların önderlerine samimiyetle, açık kalpli bir tarzda bağlanır.

Emrin baş üstüne! Onun yaşı ondan daha küçük olabilir, hatta faziletçe belki daha aşağı da olabilir ama müslümanların önderi olmuşsa artık insan; "Ben ondan daha faziletliyim, ben kendi bildiğimi okurum…" diyemez. İtaat ederek, bağlanarak, birlik beraberlik içinde hareket ederler.

3.İnsan cemaatten kopmayacak, cemaate sımsıkı bağlanacak. Eğer cemaatten koparsa müslümanların önderlerinden ayrılırsa o zaman; Ve inne de'vâtehüm tehûtu min verâehüm, "Onların duaları onların arkasından onları kuşatır."

Bir yere kaçamaz, o dua gelir onu bulur ve dünyası âhireti mahvolur, demek. Allahualem. Burada tehdit var: Ayrılık çekenin, ayrı yola gidenin dünyası âhireti mahvolur demek.

Bu devirde müslümanların birliği beraberliği kalmadı, o tarafa da biraz açıverelim:

Birliği beraberliği kalmadı, herkes bir tarafa gidiyor. Suriye bir tarafa gidiyor, Irak bir tarafa, Mısır bir tarafa gidiyor… Eskiden bize bağlıyken hepsi bir tarafa gittiler. Suudi Arabistan ayrı havada, İran ayrı havada…

Ne olacak?

Ben o zaman acizane diyorum ki üç kişi yola gitse bir tanesini imam seçecekti ya, tam böyle bir şey olmayınca ne yapalım? Artık olabilen toplumlar birlik beraberlik içinde olur. Allah'ın emrini en iyi bilen insana itaat ederler, Allah'ın emirlerini ondan öğrenirler, ona karşı gelmekten sakınırlar, tavsiyelerini tutarlar. Ona göre birlik beraberlik içinde dünya ve âhiretleri mâmur olur. Allah'ın rızasını kazanmaları mümkün olur.

Ne yapalım?

Temenni ederdik Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşasaydık, yine temenni ederdik Hulefâ-yi Râşidîn'in zamanında yaşasaydık ama olmadı. Bu devirde ne yapalım bir şeyin tamamı elde olmazsa insan hiç olmazsa birazcık yine bir çaresini bulur, az çok derleyip toparlayıp onu telafi etmeye çalışır.

Nazaru'r-racüli ilâ ehîhi'l-müslimi hubben lehû ve şevken ileyhi hayrün min i'tikâfi senetin fî mescidi hâzâ.

Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir. Hâkimi't-Tirmizî rivayet etmiş, daha başka rivayetleri de var. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

"Adamın müslüman kardeşine nazar etmesi, bakması…"

Nasıl bakması, ne sebeple bakması?

Hubben lehû. "Onu severek bakması."

"Adamın müslüman kardeşine muhabbet duyarak nazar etmesi, yüzüne bakması, ona şevk duyarak, arzu, muhabbet duyarak candan bir sevgi ile ona bakması şu benim mescidimde bir sene ibadet için itikâfa girmekten daha hayırlıdır!" buyurdu.

"Şu benim mescidim…" dediği Medine-i Münevvere'deki Mescid-i Nebevî'dir. O Mescid-i Nebevî'nin hükmünü de biliyorsunuz: O mescitte kılınan namaz, başka yerlerde kılınan namazdan bin kat daha üstündür! Yalnız Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu yerde kılınan namaz oradan üstün oluyor. Orası yüz bin oluyor. Peygamber Efendimiz'in mescidinde kılınan, yapılan ibadetler bin misli oluyor. Demek ki orada bin misli kuvvetli!

Biz burada camide bir sene ibadete girsek [bir de] Mescid-i Nebevî'de girsek; Mescid-i Nebevî'deki bir senelik ibadet, buranın bin senesi gibi olacak, o kadar kıymetli olacak!

Peygamber Efendimiz neye bağladı?

"Müslümanın, müslüman kardeşine sevgi duyarak, şevk duyarak, yüzüne muhabbetle bakması, şu benim mescidimde bir sene ibadetten daha hayırlıdır!"

İşte buradan ve buna benzer hadîs-i şerîflerden çok kuvvetle, tereddütsüz olarak anlayacağız:

Müslümanın müslümanı sevmesi, muhabbet etmesi, kardeşliğini sağlam tutması lazım!

İşte biz bunu henüz zihnimize yerleştirmedik. İnsan bazı şeyleri duyar da içine yerleştirmez, onun hayat prensibi hâline gelememiştir. Onu tam hazmedememiştir, biz bunu hazmetmeliyiz. İçimizde birbirimize karşı kinler, kırgınlıklar, dargınlıklar, küskünlükler, hasetler, adını bildiğimiz bilmediğimiz binbir çeşit kötü duygular kaynaşıyor. Bir sürü kalabalığız ama kıymeti yok! Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki;

"Ahir zamanda, dünyanın sonuna doğru -Müslümanlığın zayıfladığı bir zamanı kastediyor- bütün ümmetler sizin üzerinize çullanacaklar, size saldıracaklar. Tıpkı yemek kâsesine yemek yiyenlerin üşüştükleri gibi sizin üzerinize üşüşecekler."

Hani çorba kâsesine herkes dalıp çıkıyor ya, hepsi birden üstüne çullanıyor ya, onun gibi. O zaman dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Bizim o tarihlerde, o zamanda sayımız az olacak da ondan mı?" Peygamber Efendimiz;

"Hayır, sayınız az olmayacak." Bel entüm kesîrun. "Bilakis siz çok olacaksınız ama sanki selin üstündeki çör çöp tanesi gibi kıymetsiz bir kalabalık!"

Şu kadar sahabe evsafında has müslüman olsa dünyayı fethederdi! Ama her taraf doluyor, �'u müslüman, dünya üzerinde bir milyar müslüman var, diyoruz; bir şey olmuyor. Her yerde mazlum, her yerde mağdur!..

Biz şimdi şu Bulgaristan'a yürüsek tepeleyemez miyiz?

Tepeleriz ama Varşova Paktı var, Rusya var vs. Hepsiyle savaşı göze alamıyoruz.

Yunanistan'ı tepeleyemez miyiz? Bu bize niye bağırıp çağırıp duruyor? Bir tane patlattık mı yuvarlanır gider ama neden?!..

"Aman hocam! Arkasında Avrupa devletleri var, Yunanistan'ı severler, biraz taraf tutarlar…" filan diyoruz.

Peki, müslümanlara herkes niye çullanıyor? Müslümanların arkası yok mu, öteki müslümanlar bir şey yapmaz mı?!..

Yapmadığı için herkes çullanıyor. Müslümanı herkes yensemiş, müslümana ne yaparsan yap hiçbir şey olmaz diye herkes gelip hıncını ondan alıyor. Onun parasını alıyor, onun canını alıyor, onun yuvasını yıkıyor, onun malını yağma ediyor. Demek ki selin üstündeki çöp gibi olmuşlar!

Neden?

Esas hastalık bu: Birbirimizi tam sevmiyoruz. Hâlbuki sevmenin sevabı bu kadar yüksek!

İyice hatırınızda tutun: Müslüman kardeşinin yüzüne şevkle, muhabbetle bir bakmak Peygamber Efendimiz'in mescidinde bir sene itikâf etmekten daha hayırlıdır!

Müslüman müslümanı sevecek.

"Allahu Teâlâ hazretleri bazı kulları Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde nurdan minberlerin üstünde gölgelendirecek!"

Mahşer halkı sıkıntı çekerken mahşer halkında terler kulakları hizasına gelmişken, siz buraya gelin bakalım, onları nurdan minberlerin üstüne oturtacak, nurdan libaslar giydirecek, yüzleri nur olacak, herkes gıpta edecek. Mahşer halkı onlara bakacaklar, gıpta edecekler. Çünkü kendilerinin güneş tepelerine yaklaştırılmış, sıcaktan beyinleri kaynıyor. Terlemişler, ayakta durmaya takatleri kalmamış, diz çökmüşler. Hesap ne olacak diye de korkularından ödleri patlıyor. Çünkü hesaplar açılacak, bu dünyada işledikleri kusurlar dökülecek, tartılacak, ölçülecek. Eğer eksik gelirse cehenneme düşecekler. Ne olacağı da belli değil, 50 bin yıl bekleşecekler! O bekleşmenin, o sıkıntıların hiçbirisini çekmeden, arşın gölgesinde gölgelenecek insanlardan bir gurubu da birbirleriyle Allah için muhabbet edenler.

Bizim eski insanların ihvan dediği, kardeş dediği, âhiret kardeşi dediği bundan; o sevaba ermek için! Anlamıyorlar da açıp da anlatmak icap ediyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Nimeti'd-dârü'd-dünyâ li-men tezevvede minhâ li-âhiratihî hattâ yurdiye rabbehû ve bi'seti'd- dârü li men saddethü an âhiretihî ve kasurat bihî an ridâ rabbihî ve izâ kâle'l-abdü kabbehallâhü'd-dünyâ kâleti'd-dünyâ kabbehallâhu a'sânâ li-rabbihî.

Bu hadîs-i şerîf dünyayı, dünya dediğimiz şeyi değerlendiriyor. Burada buyruldu ki;

Nimeti'd-dârü'd-dünyâ. "Şu dünya dediğimiz yer ne güzel bir yurttur, ne güzel bir mekândır, ne güzel bir yurttur!"

Efendimiz dünyayı methetti: "Şu dâr-ı dünya ne güzel bir yerdir!"

Kim için?

Li-men tezevvede minhâ li-âhiratihî hattâ yurdiye rabbehû. "Rabbini razı edinceye kadar burada âhireti için hazırlanana şu dünya ne güzel bir yurttur."

Sebebini söyledi, dünyayı methetti ama körü körüne methetmedi. Burada âhiretine azık toplayıp, hazırlık yapıp da Rabbini razı eden kimse için dünya ne güzel bir yerdir, ne güzel bir yurttur diye övdü.

Neye işaret etti?

Buradan âhirete hazırlanmanın esas olduğuna işaret etti. Devamında -bu sefer tersine- buyurdu ki;

Ve bi'seti'd- dârü. "Bu dünya ne kötü bir yurttur, ne fena bir yerdir!"

Kimin için?

Li men saddethü an âhiretihî. "Âhiretten yüz çevirtip saptırttığı kimseler için ve Rabbinin rızasını kazanmakta onu engellediği zaman dünya ne kötü bir yurttur!"

Demek ki dünyanın iyiliği, kötülüğü izafiymiş; kula göre değişir.

"Dünya iyidir."

Kimin için?

Âhirete çalışan, Rabbinin rızasını kazanan için!

"Dünya kötüdür."

Kimin için?

Dünyaya boğulan, âhiretten yüz döndürmeye sebep olanlar için ve Rabbinin rızasını kazanmakta insanı çelmelediği, Rabbinin rızasını kazanmaya mâni olduğu zaman dünya ne kötü bir yerdir!

Tabii burada "dünya" dediğimiz şey, "dünyalık" demektir. Mal mülk, para pul, evlat, çoluk çocuk, kavim kabile… insanın övünülecek, beğenilecek hoşuna gidecek her şeyi. Eğer bunlar âhiretini kazanmasına vesile oluyorsa ne güzel yer, ne güzel mal, ne güzel varlık! Âhiretini kaybetmesine vesile oluyorsa âhiretten yüz çevirmesine oyalanmasına sebep oluyorsa Rabbinin rızasını kazanmakta geri kalmasına sebep oluyorsa ne fena bir yer! Adamına göre!..

Ve izâ kâle'l-abdü kabbehallâhü'd-dünyâ kâleti'd-dünyâ kabbehallâhu a'sânâ li-rabbihî. "Allah dünyayı kahretsin, gibi ona beddua eden, Allah dünyayı kötü eylesin, hor eylesin diye böyle dua eden kimseye dünya; 'Bizi kullanıp da Rabbine bizi isyanda vasıta edenlerin, Allah yüzünü kara etsin, Allah onları berbat etsin!' der.

Dünyanın bir kabahati yok. Eline mal mülk geçmiş, harca, hayır hasenât yap; sevap kazan. Hem kazanmıyor hem de dünyayı zemmediyor, kötülüyor. O zaman dünya da ona beddua eder: "Biz eline geçmişiz de bizim varlığımızı, imkânlarımızı Rabbine isyanda kullanmış!.." diye dünya da onun aleyhinde dua eder.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz'in başka hadîs-i şerîflerini de okudum, kaçacak bir taraf yok! Biraz da üzüldüm. Hani cemaat burada sıkışıyor, arka taraflara da otursunlar, aşağı taraflara da otursunlar, diye biz bu caminin sağını solunu yapıyoruz. Ama bir taraftan da dünyayı imar ediyoruz, ne olacak diye de içime bir korku geliyor.

Peygamber Efendimiz bu dünyayı hiç övmemiş, hiç sevmemiş, hiç yüzüne bakmamış. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Ben sizin dünyalığa sahip olmanızdan daha çok korkuyorum. Fakirliğinizden daha fazla, dünyalığa sahip olmanızdan korkuyorum." Demişler ki;

"Yâ Resûlallah! O zaman ihtiyaçlarımızı karşılarız da, karnımız doyar da Rabbimiz'e daha çok ibadet ederiz."

"Hayır, bu hâliniz daha iyidir." diyor. İnsanın gönlü; "Biraz da methediversin, şu niyetle olursa iyi olur…" diye kaçacak bir nokta arıyor.

Efendimiz dünyayı methetmemiştir; Allah da sevgisini bizim gönlümüze vermesin, yerleştirmesin, sokturmasın, içimizi fesat etmesin! Kazandığımızı, paramızı pulumuzu, imkânlarımızı Allah'ın rızasına ermek, âhiretin nimetlerini kazanmak için sarf etmeye bizi muvaffak eylesin.

Her zaman söylediğim bir hadisi daha nakledeyim, diyor ki;

"Sizden kim vardır ki kendi malından daha çok başkasının malını sevmesin?"

Hep siz başkasının malını kendi malınızdan daha çok seversiniz, demek istiyor. Diyorlar ki;

"Bu ne biçim söz yâ Resûlallah; herkes kendi malını daha çok sever, başkasının malını niye sevsin?.."

"Hayır, siz para topluyorsunuz topluyorsunuz, yığıyorsunuz yığıyorsunuz; mirasçıya kalıyor. Demek ki topladığınız, mirasçının malı! Hâlbuki infak etseniz, harcasınız, hayır hasenât yapsanız, cihada sarf etseniz kendi malınız olacak!"

Demek ki harcamadığınız mal, başkasının malı olmuş oluyor. başkasının malını seviyorsunuz; asıl harcasanız kendinizin olacak, âhirete geçecek, harcamamak sureti ile onu sevmiyorsunuz!

Ekseriyetimizin huyu budur:

"Aman hocam! Şu çocuklar yetişecek de bilmem ne de bir şöyle olsun da bir böyle olsun da…"

Hacca gitmez, ibadet yapmaz, hayır yapmaz… hep başkası için çalışır. Hâlbuki Peygamber Efendimiz; "Allah herkese rızkını veriyor!" demek istiyor.

Hayır yaptığımız bizimdir, sarf etmediğimiz mirasçılarımızındır! Nasıl biz çalıştık kazandıysak onlar da kazanır, Allah onlara da verir. Hem Peygamber Efendimiz; "Vallahi sadaka verilince mal azalmaz!" diye yemin etmedi mi?

Etti!

O hâlde azalmaz. O hâlde hayrımızı hasenâtımızı çokça yapacağız, korkmayacağız. Cimri olmayacağız, çekinmeyeceğiz, elimiz sıkı olmayacak, Allah yolunda da sarf edeceğiz. Allah çoluk çocuğumuza da yine verir. Ölçülü bir tarzda, mutlaka hayr u hasenâtı çokça yapmamız lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri bize işlerin iç yüzünü, hakikatini göstersin. Eğriyi doğru sanıp da ömür boyu onun peşinde koşup da ondan sonra da pişman ettirmesin. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı, batılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı, uzak olmayı nasip eylesin. Dünyada sevdiği, razı olduğu kul olarak yaşamayı, huzuruna da sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı müyesser eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı