M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 451 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma bâ'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Nezele aleyye'r-rûhu'l-emînü fe haddesenî innallâhe Teâlâ yuhibbu erbaaten min ashâbî Aliyyün ve Selmânü ve Ebû Zerrin ve'l-Mikdâdü.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti bereketi, ikramı, ihsanı dünyada âhirette cümlenizin üzerine olsun. Rabbimiz Teâlâ hazretleri iki cihanın hayrını cümlemize nail eyleyip iki cihanın şerrinden mahfuz eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktar Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okumak üzere burada bulunuyoruz. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamazdan önce boynumuzun borcu, sevgimizin saygımızın ifadesi olmak üzere evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruhuna hediye etmek üzere; sonra onun cümle âl'inin, ashâbının, etbâının, ahbâbının ruhlarına; sâir enbiyâ ve mürselînin ervâhına; cümle evliyâullahın ve mukarrebînin ruhlarına; hasseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin cümlesinin ruhlarına; Ebû Bekr es-Sıddîk ve Aliyy-i Mürtezâ'dan müteselsilen şeyhimiz Muhammed Zahid Kotku hazretlerine kadar güzeran eylemiş olan silsilemiz mensuplarının ve halifelerinin ve müritlerinin ruhlarına; uzaktan yakından buraya teşrif etmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin, yakınlarının ruhlarına; bu beldenin medâr-ı iftihârı sahâbe-i kirâmdan Ebû Eyyûb el-Ensârî ve sâir sahâbe-i kirâmın, tabiînin, evliyâullahın, salihînin, mü'minîn ü mü'minâtın ruhlarına hediye olmak üzere; bu beldeleri Allah Allah diye diye savaşarak canlarını mallarını ortaya koyarak fethetmiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; cümle ashâb-ı hayrât u hasenâtın ve bilhassa camimizi bina etmiş olan İskender Paşa'nın ve bu caminin yaşamasına, temiz olmasına, genişlemesine, canlı kalmasına yardım eden siz kardeşlerimizin de kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olmak üzere; yaşayan biz müslümanların da Rabbimiz'in rızasına uygun bir ömür sürüp huzuruna sevdiği razı olduğu, yüzü ak, alnı açık kullar olarak varmamıza vesile olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup onlara hediye edip öyle başlayalım.

Hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz'in dört sevgili sahabesi hakkındadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Nezele aleyye'r-rûhu'l-emînü fe haddesenî. "Benim üzerime rûh-u emîn nâzil oldu, bana rûhu'l-emîn geldi."

Rûh-u emîn, Cebrail aleyhisselam'ın ismidir. Cebrail aleyhisselam'ın daha başka isimleri de vardır. Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e gelmiş:

Fe haddesenî innallâhe Teâlâ yuhibbu erbaaten min ashâbî. "Ve bana bazı sözler söyledi, ifade etti ki; Allahu Teâlâ hazretleri benim ashabımdan dört kişiyi sever."

Allahu Teâlâ hazretlerinin dört kişiyi sevdiğini rûh-u emîn diye anılan Cebrail aleyhisselam geldi, bana bildirdi.

Bu dört kişi kimlerdir?

"Aliyyün, Hz. Ali; ve Selmânü, Hz. Selmânü'l-Fârisî; ve Ebû Zerr, Ebû Zerr el-Gıfârî; ve'l-Mikdâdün, Mikdad b. Esved el-Kindî hazretleri olmak üzere bunların Allah tarafından sevildiğini bana bildirdi." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Hz. Ali Efendimiz; hepimizin bildiği bir mübarek sahabidir ki Allahu Teâlâ hazretleri cümlesinin şefaatine bizleri nail eylesin. Efendimiz'in amcazâdesidir, çocuklar içinde genç yaşında ilk müslüman olandır. Genç yaşta namaza başlayandır. Hatta babası onun namaz kıldığını görmüştür, "Bu nedir?" diye sormuştur. İşe öyle genç yaşta başlayan bir kimse. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinden biliyoruz ki gençliğinden ibadetle büyüyen kimseye Allahu Teâlâ hazretleri rûz-u mahşerde Arş-ı Âlâ'nın altında müstesna mevkilerde nurdan minberlerin, tahtların üzerinde yer hazırlayacak, mahşer halkı sıkıntıdayken onlar sıkıntı çekmeyecek!

Hz. Ali Efendimiz bir kere genç yaştan ibadet içinde, hiç Allah'a aykırı işler yapmadan, günahlara dalmadan, gençliğinde kabahatler işlemeden büyümüş bir kimse olarak ve böyle Peygamber Efendimiz'in ilk sahabilerinden olmak üzere oradan da şerefi var. Peygamber Efendimiz'in amcazâdesidir, Peygamber Efendimiz'in kızı, gözünün bebeği Hz. Fâtımatü'z-Zehrâ ile evlenmiş, damadı olmuştur. Her bakımdan, nereden bakılsa faziletlerinin sayılması çok uzun zaman alır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye müslümanlar göç ettiği zaman orada herkesi birbiriyle kardeş etti. Bir Mekkeli'yi bir Medineli ile kardeş etti, "Siz kardeşsiniz" dedi. Ve bu çok kuvvetli bir kardeşlikti, lafta kalan bir kardeşlik değildi. Evine götürüyordu, bakıyordu. Kimisi malının yarısını böldü; "Al, kardeşimsin, yarısı senin olsun." dedi. Bu kadar da kuvvetli bir kardeşlik! Bir Mekkeli bir Medineli, bir ensar bir muhacir diye ikişer ikişer herkesi ayırdı. Hz. Ali Efendimiz tek ortada kaldı. Tabii boynu büküldü. Peygamber Efendimiz; "Sen benimlesin." dedi. Damadıdır ama âhiret bakımından, mânevî bakımdan onu öyle kendisine kardeş edinmiştir ve Peygamber Efendimiz onun hakkında buyurmuştur ki;

Ente minnî bi-menzileti Hârûne min Mûsâ. "Nasıl Musa aleyhisselam'ın yanında Harun aleyhisselam vardı, Allah ikisine de peygamberlik gönderdi; sen benim yanımda Musa aleyhisselam'ın yanında Harun gibisin!"

Ama şu kadar var ki benden sonra peygamber gelmeyecek, ben peygamberlerin sonuncusuyum. Peygamber değilsin ama bana göre Harun gibisin, diye buyurmuştur.

Daha başka sahih hadîs-i şerîflerde buyurmuş ki Hz. Ali Efendimiz bildiriyor:

İnnehû le-ahdü'n-nebiyyi'l-ümmiyyi ileyye ennehû lâ yuhibbunî illâ mü'minün ve lâ yubğizunî illâ münâfikûn. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benimle ahdetti. Beni ancak mü'min olan sever. Ancak bana münafık olan buğz eder, kızar."

Hz. Ali'yi mü'min sever, münafık buğz eder. Sevmiyorsa kendisinde bir nifak alameti vardır, aklını başına devşirsin, toplasın demek. Böyle faziletleri çok olan bir sahabi, dördüncü halifemiz. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fâruk, Osman-ı Zinnûreyn, Aliyy-i Mürtezâ.

Aşere-i Mübeşşere'den, hayatta iken cennetle müjdelenmiş dört mübarekten birisi Hz. Ali Efendimiz. Şehiden âhirete göçtü; bir de oradan da garantili, cennetlik olduğunun bir garantisi de şehit olarak vefat etmesinden belli.

İkinci şahıs kimdir?

Selmânü'l-Fârisî. Bu zât hayatını iyice öğrenmemiz gereken bir yüksek şahsiyettir. Peygamber Efendimiz;

Selmânü minnî ehle'l-beyti. "Selman bendendir, benim ailemin efradındandır." dedi. Abasını onun üstüne, omzuna atarak öyle iltifat buyurdu.

Hz. Ebû Hüreyre radyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki Kitabü'l-mişkât'ta;

Künnâ cülûsen inde'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selem. "Peygamber Efendimiz'in yanında oturmaktaydık." Fe enzile't-aleyhi sûretü'l-cumuati. "Birden Cuma sûresi nâzil oldu, Cuma sûresi indi, vahyolundu." Felemmâ nezele ve âherîne minhüm lemmâ yelhakû bihim. "O sûrenin içinde bir âyet var, buyuruluyor ki: O mü'minlerden, sonradan gelen bir grup insan da vardır ki henüz bu mü'minlere ulaşmadılar. Çünkü ileride gelecekler, henüz dünyada değiller."

Gelecekler ama kıymetli insanlar diye âyet-i kerîme methetti. Bu ileride gelecekler için;

Kâlu men hâulâi yâ Resûlallah? "Onlar kimdir yâ Resûlallah?" diye sordular. O zaman Selmânü'l-Fârisî hazretleri de oradaydı. Peygamber Efendimiz elini Selman'ın üzerine koydu dedi ki;

"İman Süreyya yıldızında bile olsa yeryüzünde değil havada değil gökte değil Süreyya yıldızında olsa bile bunlardan bir grup insan gidip onu yine alacaklar. İmanı almak, mü'min olmak ne kadar zor olursa olsun bir grup insan Süreyya yıldızında bile olsa imanı gidip alacak, iman sahibi olacak!" dedi.

Selman'ın üstüne elini koyarak söyledi. Deniliyor ki -tabii Selmânü'l-Fârisî İran'dan geldi, o yüzden- İran'dan daha sonraki yetişecek büyük evliyâullahı, İmâm-ı Âzam gibi büyüklerimizi kastetti, diye zikrediliyor Allahualem, Peygamber Efendimiz bu sözüyle. Ama işin içinde Selmânü'l-Fârisî de var. Selmânü'l-Fârisî pek çok kimseleri dönüp dolaşıp Peygamber Efendimiz'e gelmiş bir kimsedir.

Nasıl geldi?

Babası İran'da İsfahan'da dihkan idi, bir çiftlik ağası, köy ağası idi. Ateşe taparlardı, aile ateşperest idiler. Selman uygun görmüyordu ama asil bir aileden terbiyeli yetişmiş kibar, nazenin biriydi. Kıymetli bir evlat. Bir gün gidip gelirken oradaki papazları gördü. Onların ibadetleri baktı ki ateşe tapmak gibi değil, çünkü semavî din, henüz o zaman İslâm gelmemiş, hak din o zaman Hristiyanlık. Orada o papazların Allah'a güzel güzel ibadetlerini görünce ateşperestlikten ayrıldı. Zaten tapınmamış, o işe aklı yatmamış. Papazların hizmetine girdi. Terk-i diyâr eyledi, diyar diyar dolaştı. Nerede bir salih, Allah'a ibadet eden iyi bir kimse var demişlerse Selman oraya göçtü. O adamın yanında ilim öğrenmeye çalıştı, ölümüne kadar hizmet etti. Vefat edeceği zaman;

"Hocam sen vefat ediyorsun ben senden sonra ne yapayım kime gideyim?"

"Artık bu devirde pek iyi insan kalmadı, din adamlarının ekseriyeti bozuldu ama filanca diyarda bir sevdiğim, hürmet ettiğim, adını duyduğum, beğendiğim kimse var, sen ona git!"

Hadi o diyara gitti, hadi o diyara gitti… Hatta Selmânü'l-Fârisî'nin Bursa yakînında Keşiş Dağı denilen yere de geldiği söyleniyor. Dinini güzel öğrenmek için, Allah'a güzel kulluk etmek için diyar diyar gezmiş bir insandır. Ömrü de çok uzun:

Âşe mieteyni ve hamsîne seneten. "250 sene yaşadı." deniliyor. Tabii Peygamber Efendimiz'le karşılaştığı zaman zaten yaşlı bir kimse idi, ondan sonra da ne kadar yaşadı?

Çok uzun yaşayanlardan, muammerînden bir kimse! "250 sene yaşadı." diyenler var, daha fazla diyenler var. Allahualem. Uzun ömürlü bir kimse idi. Medine-i Münevvere'de vefat etti.

Senete hamsin ve selâsîne. "35 hicrî senesinde Medine-i Münevverede vefat etti." diye kaydı var.

Ebû Zerr el-Gıfârî; o da Peygamber Efendimiz'in sevdiği, iltifat ettiği bir kimse idi ve doğruyu söylemekten sakınmazdı. Para biriktirmeyi uygun görmezdi. Müslümanların mutlaka paralarını dağıtmaları lazım diye; "Para biriktirmek olmaz!" derdi. Onun da Peygamber Efendimiz'den rivayet ettiği hadîs-i şerîfler çoktur, menakıbı çoktur.

Sonra Mikdad, Mikdad b. Amr el-Kindî'dir. Altıncı müslüman olan kimsedir. O da köle idi sonra Esved isimli şahıs onu kendisine oğul edinmiştir, diye rivayet ediliyor. O da öyle mübarek, ilk müslümanlardan bir zattı.

Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin bu dördünü sevdiğini bildirmiş. Onlar yaşadılar, âhirete göçtüler. Allahu Teâlâ hazretleri bizi de Rabbimiz'in rızasını kazanmak için ömrünü öyle tanzim edip öyle çalışmak, öyle gayret etmek nimetine erdirsin.

İran'dan çık, Ürdün'e gel; Ürdün'den kalk, filancaya git; oradan Anadolu'ya Bursa'ya gel; oradan kalk Medine-i Münevvere'ye… Diyar diyar, hakkı aramak için eskiden ne kadar gezerlermiş. İnsanın büyüklerin menakıblerinden ibret alması lazım. Hakkı öğrenmek için dinini öğrenmek, doğruyu bulmak, doğru insanlarla beraber olmak için eskiler ne kadar meşakkatler çekerlermiş. Bize de Allah o şevki, o gayreti ihsan eylesin. Bu büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin. Biz onlardan asırlarca sonra geldik, Rabbimiz cennette buluştursun, onlarla beraber olmayı nasip eylesin.

Nezele cibrîlü fe emmenî fe salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme salleytü meahû sümme kâle bi-hâzâ ümirte.

Peygamber Efendimiz peygamber oldu, sonra dinin emirlerini yavaş yavaş Cebrail aleyhisselam ona vahiy getirerek öğretti. Abdest almayı öğretti, şöyle abdest alacaksın; namaz kılmayı öğretti, böyle kılacaksın… Bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

Nezele cibrîlü. "Cebrail aleyhisselam indi." Fe emmenî. "Bana imamlık etti."

İmam kim?

Cebrail aleyhisselam.

Cemaat kim?

Peygamber Efendimiz. Çünkü namaz kılmayı ona öğretecek ya; Cebrail aleyhisselam imam oldu, Peygamber Efendimiz onun arkasında cemaat oldu.

Salleytü meahû. "Ve onunla kıldım." Sümme salleytü meahû. "Sonra yine onunla kıldım." Sümme salleytü meahû. Sümme salleytü meahû. Sümme salleytü meahû.

Beş, demek ki Peygamber Efendimiz saymış Günde. tekrar tekrar kılınıyor. Tabii namaz denilen şeyle ilk defa karşılaşıyor. Böyle beş defa kılınca Cebrail buyurdu ki;

Sümme kâle bi-hâzâ ümirte. "İşte böyle namaz kılmakla emrolundun yâ Peygamber!" diye Cebrail aleyhisselam gösterdiği şeyin namaz olduğunu ve bunu kılması gerektiğini Peygamber Efendimiz'e bildirmiş. Efendimiz de bize böyle naklediyor ki Buhârî'de, Müslim'de, Ebû Davud'da, Neseî'de mevcut olan bir hadîs-i şerîftir.

Namaz beş vakit bizim Rabbimiz'in huzuruna çıkma şerefine erdiğimiz, o şerefe yükseldiğimiz bir ibadet. Zamanımızda bazı insanlar zaten hiç namaz kılmıyor da adam uzaktan bizim işimize de karışıyor! Bu zamane adamlarının işlerine akıl erdirmek mümkün değil, onları akıl terazisiyle anlamak mümkün değil, çünkü sığmaz! Sen kılmıyorsun, sana ne bizim namazımızdan! Kılmıyor, bizim namazımıza karışıyor!

"Üç olsun, iki olsun, bir olsun… Sıralar konulsun, sandalyelere oturulsun..."

Kiliseye git! Kilisede sandalyeler var!

"Yok, camiye konulsun."

Yahu bizim Peygamber Efendimiz var, Kur'an'ımız var, şeriatımız, ahkâmımız var; sen nereden çıktın?

Biz böyle namazı kılarız, böyle kılmışız. Dağda da kılarız ovada da kılarız, yolda da kılarız evde de kılarız. İnsan her yerde sandalyeyi nereden bulacak?!..

Beyzademiz oturmaya üşeniyor: Sandalye olsunmuş!

Koy bakalım şu alnını yere bir, Allah'ın huzurunda kulluğunu bil de bir tevazuuyla eğil bakalım! Vaktimize karışır, şeklimize karışır, bin bir türlü müdahale! Başörtümüze karışır, sakalımıza karışır…

"[Namazın] vakti az olsun…"

Senin aklın ermez!

Namazı bize Allahu Teâlâ hazretleri emrediyor!

Hangi zamanlarda emrediyor?

Bizim uyanmamız gereken, ikaz edilmemiz gereken vakitlere namaz koymuş ki o vakitlerde biz namaza girip çıkmak sureti ile hizaya gelelim. Sabahleyin kalkıyoruz sabah namazı kılıyoruz.

Neden?

Günün başlangıcı, güne Allah'a ibadetle başlıyorsun, secdeyle, kullukla başlıyorsun, kulluğunu hatırlıyorsun. Uykunun mahmurluğu gitti, Allah'ın kulusun, önünde eğildin, güne temiz bir şekilde iyi başladın. Her işe iyi girişmek güzel.

Öğlen vakti günün ortası oluyor, bir daha namaz kılıyorsun.

İkindi vakti tam işlerin kızıştığı zaman, herkesin dünya çarşısında, pazarında dolaştığı zaman. Güneşin harareti biraz geçiyor, eve dönülecek, herkes alışveriş yapacak filan.

Her devirde böyle olmuş, gündüz daha ortalık kararmadan herkes işini bitiriyor veyahut çarşıya pazara gitmişse oradan yavaş yavaş evine, köyüne dönüyor. Alışverişini yaptıysa hayvanına [erzakları] yüklemişse filan yavaş yavaş dönme zamanı.

Bu telaşın arasında Rabbini unutmak yok! Gel bakalım ikindi namazına! Bir de orada Allah hatırlatıyor, ikindi namazını kılıyorsunuz. Salât-ü vusta; orta namaz, önemli, çok önemli! Onun için bazı rivayetlerde Vel-asri diye "Asra, ikindi namazına yemin etti." buyuruluyor. Oradaki asır'dan murad ikindi namazıdır, çünkü insanın dünyaya çok daldığı bir zamanda; "Dünyaya dalma, gel bakalım âhiret işine, gir bakalım Rabbinin huzuruna, secde et bakalım." diye yine kulluğunu hatırlatılıyor.

Neden ikide bir de hatırlatıyor?

Akşam oluyor; gün bitti, güneş söndü, gün bitti. Karanlıklara kaldık, gece başlıyor. Kim bilir bu gece nasıl geçer? İnsan sabaha çıkar mı çıkmaz mı?..

Gün doğmadan meşîme-i şebten, neler doğar

Kim bilir! Gün daha doğmadan bu gecenin içinden ne hadiseler çıkacağı belli olmaz. Karanlık, meçhul, korkulu… Bir daha akşamın vaktinde Rabbinin huzuruna varıyorsun, Rabbine tekrar ibadet ediyorsun. Ondan sonra artık yatma vakti geliyor.

Yatıyorsun ama ya uyanırsın ya uyanamazsın! Uyku yarı ölümdür, hâlinin ne olacağı belli olmaz! Sonra sen uyuduğun zaman müdafaasız kalırsın. Gelir bir yılan sokabilir, bir akrep sokabilir, başına bir şey düşebilir, zelzele olur, duvar üstüne yıkılır… Ne olacağı belli olmaz. Bir de o zaman; "Rabbim ben senin kulunum, bak senin önünde secde ediyorum, ibadetimi yapıyorum." diye işi sağlama bağlıyorsun, öyle yatıyorsun.

Beş kritik zamanda Allahu Teâlâ hazretlerinin kulluğunu hatırlatıyor bize beş vakit namaz, çünkü bizim kul olduğumuzu unutmamamız lazım. Biz kul olduğumuzu unutursak iş bitti. O zaman insanlıktan çıkarız, hayvandan daha aşağı oluruz.

Ulâike ke'l-en'âmi belhüm edallü. "O insanlar, Allah'ın istemediği durumda olan insanlar hayvanlar gibidir hatta daha şaşkındır!"

Hayvanın bile yine bir hissi vardır. Biz kitaplarda okumuştuk ki mahallenin yaramaz çocukları kaplumbağayı alıyorlar, sütçü beygirinin tekerinin geleceği yere öne koyuyorlar. Beygir, başını eğiyor, bakıyor, kaplumbağayı görüyor, tekeri görüyor. Yana doğru gidiyor, tekeri ona ezdirtmeden geçiyor. Hayvan diyorsun, ötekiler de insan yavrusu! Onlar, "Bakalım nasıl eziyor?" diye kaplumbağayı ezdirecekler. Ama öteki at denilen hayvan hisli, o hayvan o kaplumbağayı arabanın tekeri altında çiğnettirmiyor. Düz gidecekken bir başını eğiyor, bakıyor; o tarafa gidiyor.

Hayvanların nice hislileri vardır! Hele at besleyenler anlatırlar, o köpeklerin nice hislileri vardır, nice sadakatlileri vardır: Sahibi ölür, sahibinin başından ayrılmaz, başında bekler. İnsan vefayı öğreniyor. Kendisine göre ne vefalı, ne bağlı, kendisine gore yine merhameti var!

Birisi, Horasan'ın büyük evliyâsından birisini evine çağırıyor:

"Gel efendim, bizim evde akşam yemeğini beraber yiyelim."

Evine kadar giriyorlar, kapıda;

"Siz biraz durum, ben haber vereyim." diyor. İçeri giriyor çıkıyor:

"Efendim, ben sizi çağırdım, kusura bakmayın. Evde hazırlık yokmuş, alamayacağım." diyor.

"Peki evladım, mahsuru yok."diyor, dönüyor.

Arkasından yine geliyor.

"Efendim, hadi buyurun bize gidelim, olacakmış." diyor.

Yine kapıya kadar geliyorlar, yine; "Bir içeri gireyim, sorayım." diyor, yine "Olmayacak." diyor. "Peki," diyor, yine dönüyor. Yine gidiyor, yine geliyor… Çok geliyor gidiyor, geliyor gidiyor. Ondan sonra da her seferinde hiç kızmadan "Peki evladım." diyor, dönüyor.

Hani insan sinirle; "Yahu geçen sefer de çağırdın, insaf, ben senin maskaran mıyım, oyuncağın mıyım?!.." filan deyiverir.

Hiç sinirlenmiyor, "Peki evladım." diyor, dönüyor. Adam elini bırakıp ayağına kapanıyor. "Efendim ben sizi denemek için böyle yaptım. Bakalım, hakikaten büyük bir zât mısınız diye denemek için yaptım. Affedin beni, kusurumu bağışlayın. Elinizi bırakayım, ayağınızı öpeyim…" filan deyince;

"Evladım, bu bizim yaptığımız nedir ki? Bu bizim yaptığımızı Horasan'ın köpekleri de yapar. 'Gel kuçu kuçu!' dersin gelir, 'Hoşt!' dersin gider! Mühim bir şey değil ki köpeğin bile yapabildiği bir şey!" diyor.

Ne kadar güzel bir cevap! Demek ki insan olunca insan daha neler yapacak. Köpek bile daha nice güzel şeyler yapabiliyor?!..

Allah bizi insanî kemalata vâsıl eylesin. Ham gelip ekşi turşu kalıp ondan sonra kütük gibi gitmek ne kadar fena! Rabbimiz'in sevdiği, iyi bir kul olarak [yaşamak varken…]

Eski hâkimlerden bir tanesi bakmış karşıdan boylu poslu, yakışıklı bir delikanlı geliyor. Hayran kalmış: "Allah Allah, Allah neler yaratıyor. Ne güzel yakışıklı bir delikanlı, yüzü ay gibi pırıl pırıl, levent…"

Yanına yanaşmış adını sormuş, ekşi cevap vermiş. Bir şey daha sormuş, biraz daha ekşi turşu cevap vermiş. Diyor ki;

İnnâü zehebin ve fîhi hallün. "Altından bir kap ama içinde sirke var!"

Sirke, ekşi. Dış tarafı altın ama içi sirke, öyle olmayalım.

Millet hep dışını süslüyor. Beymen'den giyineceğim, IGS'den giyineceğim, pantolonumun ütüsü jilet gibi olacak, ayakkabımın boyasında saç taranacak, sinekler yüzüme konduğu zaman cız aşağı kayacak…

Peki içinden ne haber?

Daha bir kedi kadar olamamışsın, bir köpek kadar, bir at kadar olamamışsın! İnsan bazı hayvanların bazı güzel sıfatlarından ibret almalı.

Eski büyüklerden birisinin torunu dedesinin yanına oturmuş. Dedesi evliyâullahtan, o da küçük; oraya oturmuş. İçeriye bir adam girince;

"Aa, dede domuz geldi!"

"Sus."

Biraz sonra, bir başka adam giriyor:

"Aa, dede köpek geldi…" Demiş ki;

"Şunun eline biraz ekmek verin; herkesin içinde biraz ekmek yesin, gözünün perdesi kapansın!"

Perdesi açılmış, insanların huylarının, siretlerinin durumuna göre görüyor. Çünkü bazı insanlarda, her hayvanın şekli bir kötü huyun remzidir. Domuz şehvetin sembolüdür, köpek bilmem şunun sembolüdür, kaplan yırtıcılığın sembolüdür filan. Her bir şey öyle; o siretini görüyor.

"Hadi şuna yemek yedirin…"

Herkes görünce tabii günah olacak, göz hakkı geçecek, o zaman çocuğun gözündeki o basiret kapanacak, göze perde inecek.

"Biraz ekmek yediriverin şuna!" demiş, çünkü "Domuz geldi, kedi geldi, tilki geldi…" filan diye başını derde sokacak.

İnsan Rabbini unutursa hayvandan beter olur dedik, bu sözleri açtık.

Rabbini unutmamak nasıl olur?

Allah'ı unutmayın!

Ey insanlar!

Allah'a kul olduğunuzu unutmayın, her zaman uyanık olun!

Peki nasıl uyanık olacağız?

Bir tavsiye var bir de o tavsiyeyi yerine getirmek için çare var, sıhhatinizi muhafaza edin!

Nasıl sıhhatli olacağız?

Efendim her biriniz şu işi yapın!

Nasıl yapacağız?

Bir şeyi tavsiye etmek mühim değil, tavsiye edersin de onu yapmanın yolu nasıl olacak onu da söylemek lazım. Bizim İslâm dinimiz hangi ahlâkî tavsiyeyi tavsiye etmişse onun pratik çaresini, reçetesini de vermiştir. Şöyle yap, bak kendiliğinden olacak, nasıl olduğunu anlayacaksın. Sıhhatli mi olmak istiyorsun? Oruç tut, sıhhatli olursun; pratiği var.

Rabbini unutmamak mı istiyorsun?

Beş vakit namazını kıl, günde beş defa kritik zamanda hatırlarsın. Allah'ın sevdiği güzel sıfatlara nail olmak, dünya ve âhiretin hayırlarına mı ermek istiyorsun; cömert ol, zekâtını ver, sadakanı ver. Sen merhamet ettikçe Allah senin içine merhamet verir, sana da merhamet olunur…

Her şeyin bir pratiği var.

Başka insanlara acıyın, yardım edin!

"Ne kadar yardım edeceğim, bir kuruş mu beş kuruş mu?.."

Zenginler parasının kırkta birini versin, devesinin beşe birini versin, koyununun kırkta birini versin. İslâm nispet getiriyor, her şeyi pratik bir çareye bağlıyor.

Allah'ı unutmamanın çaresi de namazdır. İnsan günde beş önemli vakitte Rabbinin huzuruna çıktıkça çıktıkça güzel kılarsa ârif olur.

İşbu dinin direğidir bu namaz

Mü'min olanlar anı elden komaz

Bu dinin direği namazdır!

"Allah Allah, yatıp kalkmak dinin direği nasıl oluyor?"

Sen anlamıyorsun! Anla o zaman, onun zevkine vardığın zaman tadına doyum olmaz, ayrılmak istemez. Adam camiye gelir, camiden çıkarken: "Acaba bundan sonraki namaz vakti çabuk gelecek mi?.." Canı onu ister, camiden çıkmak istemez.

el-Mü'minu fi'l-mescidi ke's-semeki fi'l-mâi, ve'l-münâfiku fi'l-mescidi ke't-tayri fi'l-kafes. "Mescidin içinde ihlâslı müslüman suyun içinde balık gibidir. Keyfi yerine gelir, balığın suyun içinde keyfi yerine gelir."

Münafık nasıldır?

"Münafık da kafesteki kuş gibidir. Münafık mescide, nasılsa kafesin içine kısılmış girmiş, aman kapısı açılsa da pırr bir uçsam…"

İmam, es-Selâmu aleyküm dediği zaman ikinci selamı kendisi daha evvel yapıyor, pabucu alıyor, gidiyor. İçerde durmaya dayanamıyor.

Eski âriflerden bir tanesi -eski devirlerde kölelik vs. daha çok oluyordu demek ki- köle olmuş. Veyahut köle iken ârif olmuş, çünkü meşakkatler insanı yetiştirir. Bu zevk ü sefânın içinde, atlas döşeklerin içinde, saltanatla tantanada Rab bulunmaz da meşakkatlerle, sıkıntılarla, mihnetlerle, mihnetlere sataşmadan olmaz, sabırlarla Allahu Teâlâ bulunur.

Köle ârifmiş, efendi de gafilmiş. Köle efendi beraber gidiyorlar, efendinin koca göbeği; köle de yanında gidiyor, ezan okunmuş. Efendisine dönmüş demiş ki;

"Efendi, müsaade eder misin, ezan okundu; şurada namazımı kılabilir miyim?"

"Kıl, kıl gel."

Adam içeri girmiş. Tabii sünnet var, farz var, farzdan sonra belki bir sünnet var. Dışarıda adam koca göbeğiyle bir öyle gidiyor bir öyle gidiyor. Bir gidiyor bir geliyor bir gidiyor bir geliyor, canı sıkılmış. Kapıdan seslenmiş:

"Hey! Seni kim tutuyor burada, çıksana dışarıya! Daha ne duruyorsun, namaz kıl diye izin verdik hâlâ içeridesin, seni kim tutuyor?.." deyince köle oradan cevap vermiş:

"Efendim, seni içeri sokmayan beni de dışarı bırakmıyor!" demiş.

Allah o şevki o aşkı verirse insan dışarı çıkmak istemez. Rabbine daima ibadette olur, niyazda olur.

Peygamber Efendimiz namaz hakkında ne buyurdu?

Kurretü ayni fi's-salâh. "Benim gözümün serinliği namazdadır!"

Ben namaz kıldığım zaman şenleniyorum, zevk ü sefâya eriyorum, diyor. Çünkü insan Rabbinin huzuruna çıkıyor. Anlayabilene ne mutlu! O lezzeti idrak edebilene ne mutlu!

İnsan âhirette ilk önce namazdan sorulacak:

"Beş vakit namazı kıldın mı?"

Onu yapabildiyse ondan sonra öteki hesaplar kolay gelecek. Onun için namaza dikkat edelim. Bu namaz bizim dışarıdan gördüğümüz gibi basit bir ibadet değildir. Dört başı mâmur çok esrara sahip çok esrarlı bir ibadettir. Esrarını anlamaya, lezzetini almaya çalışalım.

Senin kulağın şu havada benim sözümden gayrı hiçbir şey duymuyor ama buraya bir cihaz getirdiğimiz zaman Londra radyosunu dinliyorsun, Kahire radyosunu, Ankara radyosunu dinliyorsun! Havada dalgalar var, bir şeyler var, senin kulağın almıyor, radyonun kulağı alıyor! Olan her şeyi sen alamıyorsun, dikkat et de almaya çalış! Yoksa alanlar almış, bilenler söylüyorlar, biliyorlar.

Nezele'l-kitâbü'l-evvelü min bâbin vâhidin alâ harfin vâhidin ve nezele'l-kur'ânü min seb'ati ebvâbin alâ seb'ati ahrufin zâciran ve âmiran ve helâlen ve harâmen ve muhkemen ve müteşâbihen ve emsâlen fe ahillû halâlehû ve harrimû harâmehû vef'alû mâ ümirtüm bihî ventehû ammâ nühîtüm anhü va'tebirû bi-emsâlihi va'melû bi-muhkemihî ve âminû bi-müteşâbihihî ve kûlû amennâ bihî küllü min indi rabbinâ.

İbn Mes'ûd radyallahu anh'ten, ki müfessirlerin piri, sahâbe-i güzînden bir zât-ı muhteremdir. Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nail eylesin. Rivayet ediyor ki Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

Nezele'l-kitâbü'l-evvelü. "Evvelki kitap indi." diyor.

Ama buradaki kitap cins için, daha önce Allah tarafından indirilmiş olan semavî kitaplar cinsleri indirildi.

Nasıl bir şekilde indirildi?

Min bâbin vâhidin. "Tek bir dil ile, tek bir lugat ile ve bir çeşit olarak indirildi." Alâ harfin vâhidin. "Bundan evvelki kitapların hepsi bir çeşit kıraat üzere, bir üslup üzere indirildi."

Hangileridir?

Zebur'dur, Tevrat'tır, İncil'dir, diğer peygamberlere indirilmiş olan suhuftur vs. Onlar tek tip olarak indirildi ama Peygamber Efendimiz'e nazil olan bizim okumakla şeref bulduğumuz Kur'ân-ı Kerîm nasıl indirildi?

Ve nezele'l-kur'ânü min seb'ati ebvâbin. "Yedi kapıdan indirildi."

Yedi koldan, yedi neviden, ahkâmın yedi cinsinden indirildi.

Alâ seb'ati ahrufin. "Yedi kıraat üzere, yedi üslup üzere indirildi." buyurdu Peygamber Efendimiz ve bunların tahsili olmak üzere de buyurdu ki;

Zâciran ve âmiran. "Zecredip engelleyici hükümleri ihtiva edici olarak veyahut şunu şunu şu hayırları yapın!" diye emredici hükümler olarak!"

Kur'an'ın; yalan söyleme, haram yeme, zina etme vs. gibi zecredici, engelleyici, "Yapmayın!" deyici bazı emirleri var. Kur'ân-ı Kerîm'in yapın diye teşvik edici; namaz kılın, zekât verin, şöyle şöyle gibi bazı emirleri var. Sonra;

Helâlen ve harâmen. "Helalleri ve haramları bildirici." Muhkemen. "Mânası okuyan kimseye ilk vehlede tebadür eden, hemen anlaşılan, mânası sarahetle kavranabilen." Ve müteşâbihen. "Okuyanların kavrayamadıkları, esrarına eremedikleri ancak bazı Allah'ın yüksek kullarının anlayabildikleri hükümler." Ve emsâlen. "Bir de kıssalar, eski ümmetlerden ibretler olarak Kur'ân-ı Kerîm indirildi."

Bunları böyle sıraladıktan sonra Efendimiz müslümanların her bir cins, çeşit âyetlere karşı nasıl bir tavır takınması gerektiğini şöyle belirtiyor:

Fe ahillû halâlehû. "Kur'an'ın helallerini helal belleyin, başınızın üstüne alın, helallerini yiyin, için, yapın." Ve harrimû harâmehû. "Haram dediği şeyleri de haram belleyin, itiraz etmeyin, yan çizmeyin, onlara düşmeyin."

"İçki yasak!" demiş, tamam artık bitti.

"Efendim şöyleydi de böyleydi de, [alkol oranı] %3'tü de %5'ti de, içindeki miktar azdı da…"

Tamam, haram, bitti.

"Efendim faiz Peygamber Efendimiz'in zamanında faiz değildi de adı ribâ idi de şu miktardaydı da…"

Yahu bırak bu lafları, haramsa haram, helalse helal, bitti.

Haramını haram bil, helalini helal bil! Helalinin isle, yap, istifade et; haramından kaçın, çekin, oradan uzak dur.

Vef'alû mâ ümirtüm bihî. "Kur'ân-ı Kerîm'de size ne emrolunursa onları tutun!" Ventehû ammâ nühîtüm anhü. "Yasaklanmış olan şeylerden de elinizi çekin, oradan kesilin, o tarafa gitmeyi bırakın!" Va'tebirû bi-emsâlihi. "İçindeki ibretli kıssalardan da ibretinizi alın!" Va'melû bi-muhkemihî. "Muhkem âyetleri ile amel edersiniz, edin!" Ve âminû bi-müteşâbihihî. "Müteşabih olan âyetlerine iman edin!" Ve kûlû amennâ bihî küllü min indi rabbinâ. "Biz buna inandık, bütün bu âyetler muhkemi, müteşabihi hepsi Rabbimiz'in indindendir, Rabbimiz'in hikmeti kim bilir nedir, deyin! Aklınızın ermediğini iman edip karıştırmadan ileri geri konuşmayın!"

Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Âl-i İmrân sûresinin başında Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Hüve'llezi enzele aleyke'l-kitâbe. "Ey Resûlüm! Senin üzerine Kur'an'ı, o Kitab-ı Hakîm'i nâzil eyleyen O Allah'tır!" Minhü âyâtün muhkemâtün. "Bu Kur'an'ın âyetlerinin bir kısmı muhkem âyetlerdir, kale gibi sağlam, mânası aşikar, okuyan hiç başka bir yere kaçamaz, besbellidir, onu tutacak!" Ve uharu müteşâbihen. "Bir kısım diğer âyetler vardır ki onların da mânası müteşabihtir!"

"Acaba şöyle mi ki yoksa böyle mi, ne demek istiyor ki, pek de anlaşılmadı, anlayamadık…' diye çok insanların mânasına eremedikleri cinstendir.

Fe emme'llezîne fî kulûbihim zeyğun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhü. "Kalbinde eğrilik büğrülük, fitne fesat, kötü niyet, kötü maksat, art niyet olan insanlar gelirler müteşabihîne takılırlar!" İbtiğâe'l-fitneti ve'btiğâe te'vîlihî. "Fitne çıkarmak için tevilini yapmaya çalışarak eğip bükmeye çalışarak onların üstünde dururlar." Ve mâ ya'lemu te'vîlehû illallâh. "Hâlbuki onun tevilini, onu indiren Allahu Teâlâ hazretleri bilir!"

O kulların eğri büğrü izahları onu izah etmeye yetmez ve o yaptıkları doğru olmaz.

Ama hakiki ilim sahipleri ne derler?

Ve'r-râsihûne fi'l-ilmi. "İlimde rüsuh peyda etmiş, sağlamlaşmış, istikrar bulmuş, olgun, alim kimseler ne derler?"

Amennâ bihî küllün min indi rabbinâ. "Biz buna inanmışız, hepsi Rabbimiz'in indinden gelmiş âyetlerdir."

"Ola ki bunu benim anlamam mümkün değildir. Belki benden on asır sonra gelecek müslümanlara hitap eden esrarı vardır, belki yirmi asır sonra gelecek müslümanlara hitap eden esrarı vardır, anlamazsam anlamayayım. O da Rabbimin âyetidir, inandım, hepsi Rabbimiz'in indindendir…" der, edebini takınır, ileri geri konuşmaz.

Kalbinde fitne fesat eğrilik olanlar insanları şaşırtmak, fitne çıkartmak için gelirler oraya parmak dolarlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Va'but rabbeke hattâ ye'tiyeke'l-yakîn. "Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!"

Yakîn ne demek?

Bir mânası "şek ve tereddüt olmayan iman" demek.

"Yakînen biliyorum ki bu işi Ahmet yaptı."

Hiç şeksiz şüphesiz biliyorum ki bu işi Ahmet yaptı; yakînen, yakîn var.

İlme'l-yakin, ayne'l-yakîn, hakke'l-yakîn diyoruz. O yakîn Türkçe "yakın" demek değil, Arapça yakîn.

Yakîn, iman ama nasıl iman?

Şeksiz şüphesiz, sapasağlam tereddütsüz iman demek.

"Bir kelimede birkaç mâna olur mu?"

Niye olmasın?! Her dilde var!

Türkçe'de "çay" ne demek?

Bir ot vardır, bunu kaynamış suyun içine koyarsın demlenir, kırmızı suyu çıkar, onu dökersin bardağa; şekerli, şekersiz, kıtlama içersin. İşte bu çay, bir mânası bu.

Bir başka mânası yok mu?

Var, büyük akarsulara da çay denir: Akçay, Kocaçay… O da çay!

Bu çayla bu çayın alakası var mı?

Yok, başka başka mânaya geliyor. İşte bunun gibi.

"Yüz" ne demek?

Bir "surat, çehre" demek; bir de "99'dan sonra gelen rakam" demek, 98- 99-100.

"Bin" ne demek?

"999'dan sonra gelen rakam" demek, bir de emir, "Şu hayvanın üstüne bin!" filan... Demek ki bir kelime birkaç mânaya gelebiliyormuş.

Arapça'da da yakîn ne mânaya gelir?

"Kuvvetli inanç, tereddütsüz iman" mânasına gelir.

Ölmeyeceğine hiç kimsenin tereddüdü var mı?

Sen sağ kalacak mısın?

"Olur mu hocam, peygamberler sağ kalmamış, herkes göçmüş gitmiş, herkes ölecek…"

Herkes mi ölecek?

Elbette ölecek!

Nereden biliyorsun?

Gelenlerin hepsi gitmiş.

Bugün de etrafımda ha bire!

Halkı bostan edinmişti

Dilediğin üzer ölüm

"Ölüm, halkı bostan tarlası gibi edinmiş. Geliyor, olanı koparıp götürüyor."

Ölüm, koparıp koparıp her gün bazılarını aramızdan alıp alıp gidiyor. Herkes ölecek.

Bu tereddütsüz kat'i bir gerçek mi?

Kat'i gerçek, işte Araplar buna "yakîn" diyorlar. Ölüme de yakîn diyorlar, çünkü muhakkak geleceğinden dolayı ona da yakîn diyorlar.

Bu âyet-i kerîmede yakîn ne demek?

"Ölüm" demek.

Va'but rabbeke hattâ ye'tiyeke'l-yakîn. "Sana ölüm gelinceye kadar hiç ibadetten geri durma, vazifende tembellik gösterme, emaneti asıl yerine teslim edinceye kadar kulluk vazifene devam et!" demek.

Bazıları diline doluyor, parmağını takıyor oraya demek istiyor ki; "İnsan kuvvetli imana sahip oluncaya kadar ibadet etsin!"

[Sonra]?

"Ondan sonra etmeyebilir, olgunlaşınca etmeyebilir!"

Seni zındık seni! Seni mülhit seni! Peygamber Efendimiz'den daha olgun insan var mıydı?!

"Yoktu hocam."

Peygamber Efendimiz ta ömrünün âhirine kadar çok hastalandığı zaman iki koluna sahabeden iki kişi girerek gelip de mescitte Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'i imam yapıp arkasında namaz kıldı mı kılmadı mı?

"Kıldı hocam."

İnsanların en olgunu o değil miydi, yakîni en kuvvetli olan Peygamber Efendimiz değil miydi?!..

"Oydu."

Ne diye öyleyse eğribüğrü laf söyleyip duruyorsun! Sonra aptala bak ki oradan yalanı ve fesadı meydana çıkıyor. Namazı sevmiyor da bir zaman sonra kurtulacak yük gibi görüyor. Namaz öyle değil ki! Namaz tatlıların tatlısı! Zevkine varamadığını bu sözüyle meydana çıkartıyor.

Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler

"Çingene delikanlısı maceralarını anlatırken, etrafa böbürlenirken şunu şöyle çaldım bunu böyle çaldım diye söyler."

Onun işi o, Ragıp Paşa öyle diyor:

Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler

İşi o, hâlbuki sirkat onun için övünülecek bir şey değil!

Kur'ân-ı Kerîm'in muhkemini muhkem biliriz, müteşabihini müteşabih biliriz. Aklımızın ermediği şeye karışmayız, "Hepsi Rabbimiz'in indindendir." deriz, imanımızı fesada uğratmayız, kendimizi tehlikeye sokmayız. Böyle tehlikeli yollara girenlere de iltifat etmeyiz.

Her mal, her marifet iltifata tabidir. Her meta müşteriye bağlıdır, müşteri çok olursa meta çoğalır. Sen yalana dolana müşteri olursan memlekette yalancı çoğalır. Cehalete müşteri olursan cehalet çoğalır, fanteziye, uydurmaya müşteri olursan onu yapan insanlar çoğalır. Videoteybe müşteri olursan iki adımda bir videoteyp dükkânları açılır. Müstehcen resme sen müşteri olursan müstehcen neşriyat çoğalır...

Türkiye'nin ölçüsü satılan malların çokluğu ile ölçülür.

Hangi şey daha çok satılıyor?

"Hocam utanıyorum söylemeye ama şu daha çok satılıyor."

Türkiye'nin ahalisi bozuluyor, bozulduğunun alameti.

Müslümanın mahallesinde salyangoz satılsa kimse alır mı?

Almaz, salyangozlar ölür gider. Fransız mahallesinde satılsa kapışılır, biraz da ucuz verdi mi iki dakika içinde kapışılır. Ama müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.

Satılıyorsa ne demek?

Müslümanlar Fransızlaşmış demek, imanlılar imansızlaşmış demek! Onun için mesuliyetini bil! Bir şeyi alırken bile bir mesuliyet yükleniyorsun. Parayı veriyorsun, alıyorsun; vebali yükleniyorsun, destek oluyorsun. "Hadi yap, tepemize çık!" diye sen omuz veriyorsun. O da geliyor tepene kuruluyor.

Nusirtu bi'r-ru'bi ve û'tîtü'l-hazâine ve huyyirtü beyne en übkâ hattâ erâ mâ yüftehu bihî alâ ümmeti ve beyne't-ta'cîli fahtertü ta'cîle.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Nusirtu bi'r-ru'bi. "Ben korku ile takviye olundum, Allah korku ile bana yardım etti."

O ne demek?

Peygamber Efendimiz'in heybeti, korkusu düşmanının yüreğini titretirdi.

Ne kadar mesafeden?

Bir aylık mesafeden! Bir ay yol yürünerek varılan mesafede bir düşman olsa Peygamber Efendimiz'in heybetinden, kokusundan ödü patlardı, uykusu kaçardı. Peygamber Efendimiz geliyor, deyince oradakinin dizinin bağı çözülürdü. Allah Peygamber Efendimiz'e öyle bir saygı, öyle bir heybet vermişti. Düşmanı yanına yanaşamazdı. Uzaktaki, bir aylık mesafedeki düşmanın da ödü patlayacak derecede olurdu. Peygamber Efendimiz diyor ki;

Nusirtu bi'r-ru'bi. "Korku ile bana nusret olundu."

Düşmanımın kalbine korku vermek sureti ile Allah beni heybetlendirdi, kuvvetlendirdi, takviye etti, demek.

Ve û'tîtü'l-hazâine. "Hazineler bana verildi."

Ne verildi?

Peygamber Efendimiz'e dünyanın ve âhiretin hazineleri arz olundu. İsteseydi yeryüzündeki altınları, gümüşleri, elmas madenlerini gösterirdi. Cebrail aleyhisselam geldi Peygamber Efendimiz'e dedi ki;

"İstersen Rabbim Teâlâ şu çevrende gördüğün dağları altın yapacak yâ Resûlallah, altın olsun mu?"

"Hayır, istemem." dedi.

Hükümdarlık isteseydi Allahu Teâlâ hazretleri onu Süleyman aleyhisselam gibi hükümdar bir peygamber yapacaktı. Hayır, istemedi. Hasır üstünde yattı, aç kaldı, karnına taş bağladı, eline gelen milyonları, milyarları bir anda dağıttı. Hasırın üstüne parayı yığdı, akşama kalmadan dağıttı. Verdiği zaman sürülerle verdi, ertesi güne bir şey bırakmadı, para biriktirmedi, dünya metaına, rahatına meyletmedi.

Olmadığından mı?

Hayır, her şeyi yapabilirdi. İsterse Kisralar, Kayzerler gibi saraylarda yaşayabilirdi! Peygamber Efendimiz tercih etmedi. Hasırda yatardı, hasır yanağına iz yapardı.

Bir keresinde ensardan birisi bir güzel döşek getirdi, kadınlardan bir tanesi Resûlullah Efendimiz rahat etsin diye rahat, güzel, yumuşak bir döşek getirdi. Peygamber Efendimiz'in altına serdiler. O gece Peygamber Efendimiz o döşeğin rahatlığı içinde uyudu, teheccüt namazına kalkamadı. Demek ki mübarek yorulmuş, o yorgunluktan yatak da rahat olduğundan, teheccüt namazına kalkamadı. Ertesi gün dedi ki; "Bunu kaldırın, götürün!" Geleni gönderdi. Tutmazdı, isteseydi tutardı, istemediği için tutmadı.

Allahu Teâlâ hazretleri ona tam ümmet olmayı nasip etsin. İşimize gelende ümmet ol, işine gelmeyende kulağının arkasına at, kulağını tıka; olmaz. Sonra;

Ve huyyirtü. "Ve bana muhayyerlik sunuldu."

Peygamber Efendimiz; "Bana, 'Ey Resûlüm, muhayyersin, nasıl istersen onu tercih et bakayım. Ya şunu ya şunu tercih et, sana bırakıyorum.' denildi." diyor.

Hangi iki şey arasında tercih hakkı verilmiş?

Beyne en übkâ. "Yaşayayım, ömrüm uzun olsun, pir olayım, çok yaşayayım." Hattâ erâ mâ yüftehu bihî alâ ümmeti. "Ümmetime açılacak olan imkânları, ümmetimin fethedeceği diyarları, sahip olacakları mevkileri makamları, izzetleri görmeyi bana Allah teklif etti."

Bir, "Senin ömrünü uzatayım yâ Resûlüm, istersen ümmetinin ne kadar büyüdüğünü gör. Bak ne diyarları alacaklar, mağribden meşrıka, koca âlem senin ümmetinin olacak. Denizler İslâm sesiyle çalkalanacak. İslâm, denizlerin üzerinden öbür diyarlara aşacak. İstersen onu göstereyim." diye; bir de Peygamber Efendimiz çarçabuk âhirete göçmek, acele âhirete göçmekle geride kalıp uzun ömür sürüp de Rabbinin ümmetine ihsan edeceği o ülkeleri, imkanları görmek arasında muhayyer kaldı, bırakıldı.

"Buyur, hangisini tercih edersen et!"

Orada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ta'cili tercih etti:

"Yâ Rabbi! İstemem, çarçabuk huzuruna geleyim." dedi.

Biz de yeryüzüne pençelerimizle yapışmışız, öyle sımsıkı tutmuşuz ki bacağımızdan sürükleseler, tırnaklarımız toprakta kalsa gitmek istemiyoruz. Öyle dünya hırsı, dünya sevgisi, dünya muhabbeti, dünya alakaları, tûl-i emel sarmış!

Nerede peygamberlik ahlâkı nerede bizim hâlimiz!

Şimdi kese savaşı var!

Ne savaşı var?

Kese, cüzdan savaşı var, başka bir şey savaşı değil! Öbür taraf kesenin ağzını açıyor, gür gür gür paralar şer sanayine, şer üretme sanayiine, kötülük üretme sanayine paralar oluk gibi gürül gürül akıyor. Şer tesisleri, koca koca fabrika gibi, baca gibi, gece gündüz şerrin çarkları çalışıyor. Öbür taraftan yığın yığın şer çıkıyor, zehir zemberek çıkıyor. Haydi; bütün İslâm ülkelerine yayılıyor, bütün millet hasta! Hakiki İslâmlık'la alakası pamuk ipliğiyle kalmış, öldü ölecek. Doktorlar başında, ölümünü bekliyor gibi. Çünkü şer cihazları çalışıyor.

Hayır cihazları?..

Hayrın cihazı yok! Bir tarafta traktörle tarla sürerken öbür tarafta belle, kara sabanla ziraat yapar gibi hayrın cihazları da köhne, hayrın cihazları da zayıf! Bir gazetemiz yok, bir şaşaalı eğitim müessesemiz, bir müstakil üniversitemiz yok… Avrupa'da her şehirde kilisenin kaç tane üniversitesi var, fakültesi var. Papazlar idare ediyor. Bizim hiç öyle bir şeyimiz yok!

Kanun çıkmış, devlet müsaade etmiş ki istesek fakülte kurabileceğiz! Çünkü devlet her yere yetişemiyor, kanun çıkmış.

Verin parayı kurayım! Para sizin elinizde dursun benim elime gelmesin ama siz müesseseyi kurun; hocalar benden, profesörler benden! 300 tane, 500 tane, kaç tane hoca isterseniz getireceğim! Hadi cemaat kurun!

Bir müessesemiz yok! Çocuklarımızın 200-300 bini üniversiteye giriyor, ötekisi boynunu büküyor. İçinde bizim nice kıymetli kardeşlerimiz var, okutamıyoruz. Kur'an öğretecek müessesemiz yok, hadis öğretecek müessesemiz yok!

"Hocam imam-hatip okulları var ya?.."

Hadi git İmam-hatip okuluna, imam-hatip okuluna şu cemaatten kaç kişi gidebilir?

Gidemez! Özel müesseselerimiz yok, halkı eğitecek müesseselerimiz yok! Keseni aç, İslâm'ın uğruna paraları sarf et, cici cici pırıl pırıl müesseseleri kur! Harıl harıl onlar da hayır üretsinler, ipek üretsinler, nazlı nazenin, güzel şeyler üretsinler, memleket gül gülistan olsun!

Şer üretile üretile denizlere bile kirlilik hâkim oluyor da fabrikalardan akan pislikler denizleri kirletiyor. İzmit körfezi mahvolmuş, Haliç körfezi mahvolmuş, Akdeniz iç deniz olduğu için okyanus olmadığı için mahvolmuş, deniliyor. Akan şerlere denizler dayanamıyor. Bu cemiyetin üzerine, bu imanlı milletin evlatlarının üzerine şer akar durursa -çirkef, zehir, insan bir tanesini biraz yalasa bayılır, ölür- onlar akıp durursa bu mânevî çevre kirlenmez mi?

Kirleniyor!

Temizlemek için tedbir almak lazım değil mi?

Lazım ama bizim müslümanlarımız onikinci asırda yaşıyor!

Hangi asırdayız?

Yirminci asırdayız.

Müslümanlar nasıl yaşıyor?

Onikinci asırda!

Onikinci asırdan tarih kitabını açalım; bugün alalım bizim Anadolu'muzun kasabalarını, ahalimizin yaşayışına bakalım. Onikinci asır; yirminci yüzyıldan daha haberi yok, düşmanın sahip olduğu silahlardan haberi yok! Nasıl imkânlarla saldırıyor da İslâm'ı yerle bir etmek istiyor, imanı nasıl köklemek istiyor, bu nazenin çiçeği, bin bir nazla ihtimamla büyüttüğümüz bu gül bahçesini nasıl harabeye çevirmek istiyor farkında değil! Hatta kendisi para veriyor. Haramlara dalmış, zevke dalmış, kendisi mahvolmuş, çoluk çocuğu da o yolda! Kurtaracak bir şey lazım. Kimse kesenin ağzını açmıyor!

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'den ibret almayı nasip etsin. Peygamber Efendimiz'e hazineler arz olunuyor da "İstemem [dünyayı]!" diyor. Çok yaşamak arz olunuyor, "İstemem çok yaşamayı, Rabbim, senin huzuruna çabuk geleyim!" diyor. Biz tabii gitmek istemeyiz.

Neden?

Kabahatli insan nasıl gitsin, suçlu, kusurlu insan gitmek ister mi?! Bucak bucak kaçar! Ama yolunca yürüse o zaman aşkından şevkinden durmaz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi hakiki müslüman etsin. Adı müslüman olup da;

Lâ yedğâ mine'l-İslâmî ille'smuhû yetesemmevne bihî. "Bir zaman gelecek bu ümmetin üzerinde İslâm'dan bir şey kalmayacak, sadece adı kalacak!"

Adlandırılıyorlar: Müslüman!

Neresi müslüman?

Adı şu veya bu ama hani Müslümanlık hâli? Evinde İslâmî yaşayış mı var, kafası İslâmî bir kafa mı, kazancı İslâmî bir kazanç mı, helal mi, sarfiyatı hayra mı?..

Bir gün Rabbimiz'in huzuruna çıkacağız, orada ter döke döke hesap vereceğiz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bunun şuurunda eylesin. O hesap günü gelmeden burada hesabı doğru yapmayı nasip etsin.

Zînû a'maleküm kable entûzenû. "Bir gün amelleriniz terazide tartılacak!"

Burada bir tartın bakalım, hayır tarafı mı iyi geliyor şer tarafı mı iyi geliyor. Hicaz'a giderken bavulunu ölçüyorsun: 25 kilo geldi.

"5 kilo alayım, 20 kilodan fazla almıyorlar."

Burada tartıyorsun.

Âhiret terazisi için şimdiden bir tartılsana, hayrın mı galip şerrin mi galip! Sonra Hz. Ömer Efendimiz;

Ve tezeyyenu li'l-arzı'l-ekber. "Her şeyimizle Rabbimize arz olunacağız." diyor.

"Yâ Rabbi! İşte bu kul dünyadan huzuruna geldi…"

Hesabı görülecek. Her şeyimiz arz olunacak!

Nasıl yaşadık, nasıl uyuduk, nasıl yedik, nasıl kazandık, gençliğimizi nerede geçirdik, ne olacak… O arz gününe şimdiden hazırlanmak lazım değil mi? Temiz pak giyinip elimizi yüzümüzü yıkayıp içimizi dışımızı pak etmek gerekmez mi?

Gerekir!

Gerekir ama yapmıyoruz. Ya imanımız var, tehir ediyoruz:

"Yapacağım, yapacağım hocam merak etme…"

Ama ölüm geliverir.

Veyahut da iman etmiş mi etmemiş mi düşünmemiş bile! Bu dünyanın güldür güldür akan akıntısının içine girmiş, çarklarının arasına düşmüş, çatır çutur ne olduğunun farkında değil, bir yere gidiyoruz ama binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete! Hiçbir şeyin farkında değil! Ama ölüm geliverirse hayat geçti, eyvah, her şey boş oldu diye çok pişman olacak!

Rabbimiz Teâlâ bize uyanıklık nasip etsin. Efendimiz'e güzel uymayı nasip etsin, sünnet-i seniyyeye tam ittibâ etmeyi nasip etsin, iki cihanın hayrına erdirsin. Peygamber Efendimiz'e âhirette komşu eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha…

Sayfa Başı