M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 118 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Vesselâmu âlâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirin seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma ba'dü

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

İnne ehle'l-cenneti izâ dehalûhâ nezelû fî-hâ bi-fadli a'mâlihim... ilâ âhiri hadîsi's-şerîf.

Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgisi, selâmı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı cümlenizin üzerine olsun. Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri dünya ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her çeşit hayırlarına cümlenizi, cümlemizi nâil eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 118. sayfasının sonunda olan hadîs-i şerîften başlamak üzere okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına geçmeden önce boynumuzun borcu şükran borcumuz olmak üzere başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz olmak üzere cümle âlinin, ashabının, etbaının ruhlarına vesair enbiyâ ve mürselinin ervahına, ümmet-i muhammedin mürşit ve mürebbileri olan verese-i enbiyâ olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhlarına, bu eseri telif etmiş olan Gümüşhaneli hocamızın, kendisinden feyiz aldığımız Mehmed Zahid Kotku hocamızın ruhuna, bu hadislerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan ravilerin ve alimlerin ruhlarına, bu beldeleri fethetmiş olan fatihlerin, gazilerin, şehitlerin, mücahitlerin ruhlarına, cümle hayrât ü hasenât sahiplerinin, şu caminin yapılmasına yaşamasına yardım etmiş olanların ruhlarına, uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mescide toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olmak üzere ve biz yaşayan müslümanlarında bilhassa Bursa beldemizin medâr-ı iftihârı olan evliyaullahın ruhlarına hediye olmak üzere ve biz yaşayan müslümanların da Rabbimiz'in rızasına uygun ömür sürüp huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olsun diye buyurun bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerif okuyalım onlara hediye edelim, ondan sonra başlayalım.

Muhterem kardeşlerim!

Geçen haftadan söz vermiştim ki, bir Hüsrev hoca vardı Fatih camiinde, Allah rahmet eylesin, herkesin dini bilgisinin çok zayıf olduğu zamanda ve kimsenin ilmi öğrenmeye heves etmediği ve öğretmediği zamanda, Kur'ân-ı Kerîm'lerin artık okutulmadığı bir devirde geldiği halde çok mücahit bir kimseymiş. Okumuş, okutmuş ömrünü ilim neşretmekle geçirmiş. Pek çok meşhur büyük zât da onun derslerine devam etmişler. Hep duyarım meşhurlardan, büyüklerden, "Ben de gitmiştim." diye.

O zât bir hafta önceden demiş ki; "Bir dahaki haftaya yakınlarınızı da toplayın getirin çok mühim bir hadîs-i şerîf okuyacağım." diye söylemiş. Geçen hafta onu hatırlamıştık ruhları şâd olsun. O hangi hadise çağırmış onu da söyleyeceğim demiştim. Burada da bir hadîs-i şerîf var bir sayfa sürüyor, uzun. Önce onu söyleyip sonra ona geçeceğim diye söz vermiştim.

Ruhları şâd olsun.

O hadîs-i şerîfi okuyuverelim. O hadîs-i şerîf, sahih hadîs kitaplarının hepsinde olan, muhtelif ravileri bulunan bir mühim hadîs-i şerîftir ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar;

Seb'atün yuzıllihümullâhu tahte zıllihî yevme lâ zılle illâ zılluhû... diye başlıyor. Muhtelif rivayetleri var muhtelif hadîs kitaplarındaki rivayetlerine göre. Türkçe söylemek gerekirse;

Yedi sınıf insan vardır ki Allahu Teâlâ hazretleri onları sever de başka insanlar mahşer yerinde sıkıntı çekerken, güneşin altında ter dökerken, "Acaba hesabımız nasıl olacak?" diye yüreği küt küt atarken, onlar arş-ı âlânın gölgesinde Rabbimiz'in himayesinde rahat edecekler. 50 bin yıllık zaman ötekilerin terler içinde çırpındıkları, korkudan ölüp ölüp dirildikleri o zaman bunlara bir namaz kılımı kadar kolay gelecek. Kendileri nur olacak, elbiseleri nur olacak, oturdukları minberleri nur olacak herkes onlara gıpta edecek. Böyle bir zümre. Arş-ı âlânın gölgesinde müstesna bir ikrama mazhar öyle duracaklar onlar.

Onlar kimlerdir?

O yedi insandan birinci sınıfı;

İmâmün 'âdilün. "Adaletli idareci, hükümdar."

Birisi, adaletli idareci hükümdardır. Malum insanların bir sosyal teşkilatları, bir siyasi düzenleri oluyor. O düzenin başında bir insan bulunuyor, herkes ona bağlandığı için bu söz sahibi oluyor. Askeri harp filan da oluyor. Polisi, askeri oluyor, topu tüfeği, zamanına göre oku, ordusu, mızrağı, gücü kuvveti oluyor. Bu güce kuvvete dayanarak istediğini de yaptırıyor. Asıyor, kesiyor, alıyor, veriyor. Yapar ama âhirette hesabı var. Eğer adaletle hükmederse yani başkan olduğundan, hükümdar olduğundan şımarmaz da adaletle idare ederse... Mü'min olacak tabii, mü'min olmayana bir şey yok kardeşlerim. Yani bir insan mü'min olmadı mı hiç kıymeti yok. Hatta mü'min olsa da müşrik olsa yani Allah'ın varlığına inanıcı olsa da şirk koşuyor olsa, şirk koşarak inansa onun da kıymeti yok. Amellerin hepside hebadır diye Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ açıkça beyan etmiş.

İnnellâhe lâ yağfiru en yüşrike bi-hî ve yağfiru mâ dûne zâlike li-men yeşâü. Katî, hiç şek şüphe, tereddüt yok. Yani inanmasa kâfir olsa sıfır, sıfırın altında. İnansa, yanlış inansa, müşrik olsa, o da sıfır. Hiç amelin de kıymeti yok.

"Ama ben şu hayırlı işleri yapmıştım, bir kere bir fakire bir hayır yapmıştım, yemek yedirmiştim filan…"

İnanacaktın önce! Her şeyin temeli o, inanmadıktan sonra kıymeti yok.

İnanmak şartıyla adaletli hükümdarın mertebesi çok yüksek. O arşın gölgesinde gölgelenen yükseklerden bir tanesidir.

Tabii denilebilir ki hükümdarlar gelmiş geçmiş, biz şu anda hükümdarlık durumunda değiliz, yani imam değiliz, başkan değiliz ki adaletimiz böyle bahis konusu olsun.

Yalnız burada şöyle olabilir ki herkesin idaresinde yine insanlar vardır. Mesela bir aile reisinin hanımı sözünü dinler, çoluk çocuğu sözünü dinler. Bir müdürün memurları sözünü dinler, bir öğretmenin talebeleri sözünü dinler, yani herkesin aşağı yukarı yine sözünün geçtiği, hükmünün yürüdüğü bir saha olabiliyor. Herkes adalet etsin, herkes aynı tarzda adalete riayet etsin, ola ki Allahu Teâlâ hazretleri o kendisine bağlı insanlara adaletle muamele etmesinden dolayı bu hadisin şerefine, bu hadiste vaat edilen mükafata onu da mazhar eyler. Olur, yani böyle bir şey hatıra geliyor.

Onun için ailelerinize adaletli olun, çocuklarınıza karşı adaletli olun. Emrinizdekilere karşı adaletli olun. Eğer askerseniz mahiyetinizdekileri çat pat dövmeyin, [şey][zulüm] yapmayın, adaletli olun. Eğer büyükseniz, güçlüyseniz, kuvvetliyseniz zayıfları ezmeyin. Yani idareciliğinizi böyle hakkaniyetle güzellikle yapın, bir.

İkincisi;

Ve şâbbun neşee fî-ibâdetillâhi teâlâ. "Bir genç ki Allah'a güzel kulluk etmeye gençliğinden başlamış, öyle büyümüş."

Bazı insanlar vardır, bakarsın saçlı sakallı, eli tespihli, ağzı dualı, hacca gitmiş. Bayılırsın, "Ya ne kadar kavi müslüman!" dersin, yanına sokulursun.

"Ah hocam!" der, yüreği yanık. "Ah hocam! Ben senin eskiden bildiğin gibi bir insan değildim. Ohoo benim yaptığım şeyleri söylemeye utanırım sana. Ben gençliğimi nasıl geçirdim, ne kabahatler işledim, ne günahlara daldım da Allah bana sonradan nasip etti, işte bu yola sonradan girdim. Bilmem Allah benim günahlarımı affeder mi? Şıpır şıpır ağlar güler yani.

Demek ki gençliğinde biraz yanlış yollara sapmış da sonradan aklı başına gelmiş olabiliyor. Ama tabii o da iyi, çünkü hatasını anlayıp dönmenin sevabı var, tevbe edince Allah günahlarını da affeder amma peki bir genç hiç günahlara dalmadan hep Allah'ın yolunda yürümüşse? İşte onlar arş-ı âlânın gölgesinde, o nurdan minberlerin üzerinde sefa sürecekler.

Onun için genç kardeşlerime bu hadîs-i şerîf'in bu tarafı çok uygun düşmüş oluyor. Onlar hatırlarında tutsunlar ki, evet insanın bu çağı başında kavak yellerinin estiği çağdır, kanının şırıl şırıl damarlarında aktığı devredir, ele avuca sığmadığı zamandır, delikanlılık zamanıdır filan amma;

"İşte gencim ya, artık biraz eğlenmeyeyim mi oynamayayım mı!"

Allah yolunda yürürsen, Allah yolunda hareket edersen o ecri alırsın. Yani ibadetin makbulü zor olduğu zaman, zorlukları yenip de yapılandır. Şimdi senin müslüman olman, Allah'ın emrine göre yaşaman, ötekine göre biraz daha zor. Çünkü ihtiyarlamış olan adamın arzuları zaten akmış akmış durulmuş oluyor, bir intizama girmiş oluyor. Zaten göreceğini görmüş, tadacağını tatmış, hayatın ne olduğunu anlamış oluyor, âhiret endişesi başlıyor. "Acep benim halim ne olacak, acaba ölüm nasıl gelecek, yaklaştı da vaktimiz vademiz." diye o zaten yola geliyor.

Ama genç daha 60-70 yıl var filan diye düşünüyor. Yani biraz şu oyunu oynayayım, biraz şu zevkin sefanın peşinde koşayım, Allah affeder canım. Bir de başkalarından, etraftan duyuyor;

"Allah Gafûru'r-Rahîm'dir. Allah affeder canım! Kullarının günahlarına mı bakacak?"

Bakacak ya! Allah günahlarından dolayı ceza bile verecek. Ceza vermesi de var, affetmesi de var. Affedip etmeyeceğini bilmiyoruz, sen kabahat etmemeye bak.

Onun için genç yaşında Allah yolunda yürüyenler de o müstesna mevkide olacaklar. Gençlere ne mutlu ki bu hadisi şimdiden duymuşlardır, inşaallah öyle yaşarlar, Allahu Teâlâ hazretlerinin o mükâfatına ererler.

Üçüncüsü;

Ve raculün kalbuhû mu'allakun bi'l-mesâcidi izâ harace minhu hattâ ye'ûde ileyh. "Bir adam ki aklı, gönlü mescide takılı kalmış, oradan çıktıktan tekrar mescide gelinceye kadar aklı hep namazda, ibadette, Allah'ın kulluğunda, taatinde."

Böyle bir insanda yani bir namaz vaktini kılmış, öteki namazın vakti gelse de yine camiye gelsem diye, dışarı çıktığı zaman bile aklı camide, gönlü camide kalıyor. O da ibadete âşık olmuş bir kimse, Allah'a seve seve ibadet ediyor. O da o ecri alacak.

Bu ibadeti severek yapmak lazım. Bazı kimseler bu ibadeti angarya gibi yaparlar. Bu namazı, bu orucu, bu zekâtı, bu haccı diğer ibadetleri angarya gibi yaparlar. İnsanın kendisine ibadeti sevdirebilmesi lazım. İbadeti sevip güzelliğini anlayabilmesi, sezebilmesi lazım.

Bu namazın tadı başka hiçbir şeyde bulunmadığı için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki; "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, bir tanesi de namaz." Bir tanesi de namaz, kurretü aynî fi's-salâh. "Benim gözümün serinliği namazda." diyor. Fırsat buldu mu Allahu Ekber namaza durmuş, fırsat buldu mu geceleyin kalkmış namaz kılmış durmuş, ayakları şişinceye kadar. Secdelerini uzun uzun yapa yapa dualar ede ede hep namazda... En büyük lezzeti, zevki namazda almış. Madem ki öyledir biz de o lezzeti bulmaya çalışalım. Şu anda bulamıyorsak bulmaya çalışalım.

Abdestimizi güzel alalım, Arapçayı öğrenelim, söylediğimiz sözlerin manasını anlayalım, her hareketimizin ne mânaya geldiğini düşünelim. Allahu Ekber deyince ne oluyor, rükuya varınca kimin huzurunda eğiliyoruz? Secdeye varınca şu şerefli alnımızı niçin yerlere koyuyoruz düşündü mü insan, Allah da zaten düşünmeye başladı mı yolunu açıverir. Kuldan şöyle küçücük bir işaret olsa, Hak'tan bin bir türlü beşâret, bin bir türlü hayır olur, yani başladı mı gider arkası.

Evet, ibadet sevgilisi, ibadeti seven bir insan da o mevkide olacak.

Ondan sonraki;

Ve raculâni tehâbbâ fillâhi icteme'â 'aleyhi ve teferrekâ 'aleyhi. İbarelerde muhtelif metinlere göre farklar var. "İki adam biribirini Allah için severse, iki müslüman birbirini Allah için severse, onlar da o mevkide olacaklar."

Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var. Bizim bu tarikat, tasavvuf dediğimiz, büyüklerimizin, eskilerimizin yaptığı şey, işte o.

Neden biribirlerine ihvan oluyorlar, kardeş oluyorlar?

Kardeş oluyorlar ki Allah'ın bu hadîs-i şerîfte vaat edilmiş olan iltifatına mazhar olsunlar. Çünkü bir müslüman, öteki müslümanı Allah için severse, dünyevî garaz, menfaat, art niyet, kötü maksat olmadan öteki müslümanla Allah için dostluk ahbaplık ederse, Allah ikisine de nurdan minberlerde oturma şerefini bahşediyor. Onun için bu kardeşliği güzel yapmaya çalışmalıyız.

Şimdi umumiyetle müslümanlar kardeşiz derler ve kardeş olduklarını bilirler ama bildiklerini tatbik etmezler. Yani işin aslına bakacak olursan, koca cami dolusu insandır, bizim bu camimiz belki daha şuurlu müslümanlardan müteşekkildir ama koca cami dolusu insandır, her birinin kalbi bir başka taraftadır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurmuş ki;

"Âhir zamanda adediniz çok olacak ama selin üzerindeki çör çöp gibi olacaksınız." Hani paldır küldür sel akıp dururken, saman vesaire üstüne birikiyor, müslümanlar öyle olacak, yani kıymetsiz. Çünkü İslâmiyeti anlamıyorlar, İslâmiyeti yaşamıyorlar. Aynı camiye gelirler giderler… Bir cami var, sabahleyin gidiyorum ben, Kur'ân-ı Kerîm okunuyor, bitiyor. Kur'ân-ı Kerîm bitince öndeki adam, başkaları da ön sıraya gelmek istediği için kızıyor, en arkaya kaçıyor bu sefer, yani hazmedemiyor. Bir tanesi var niye sıkıştırdın diyor, kızıyor, geriye çekiliyor; bir tanesi var, niye öne çıktın, geriye çıktın, kavga ediyor. Olmaz! O senin kardeşin, seveceksin, namazı dört rekât sıkışık kıl. Ashâb-ı Kirâm safta o kadar sıkışık dururlarmış ki elbiseleri sürtünmeden [dolayı] omuzlarından eskirmiş. [Safta sıkışık durmak] maddeten ve mânen hastalığa da şifa olurmuş. [Elbiseleri] omuzlardan eskirmiş.

Sen biraz safı gevşek görüyorsun, bakıyorsun, her birisi kasılmış, şöyle gerilmiş öyle duruyor. Ben de şuraya gireyim [diye yanaşıyorsun], şöyle bir ters ters bakıyor. Aldırmıyorsun, pişkinliğe vuruyorsun, sık safı Peygamber Efendimiz sever filan diyorsun. Sen giriyorsun, hop çıkıyor arkaya kaçıyor. Muhabbet yok yani, bunlar muhabbet olmamasının emareleri olarak hep gördüğümüz şeyler. Kavga ederler, çekişirler. Böyle olmayacak! Müslümanlar güzel kardeşlik yaparsa, Allahu Teâlâ hazretlerinin mahşer gününde öyle iltifatına erecekler. Dört etti.

Beşincisi;

Ve raculün de'at imra'etün zâtü cemâlin ve mansıbin fe-kâle innî ehâfullah. "Bir adam ki kendisini, güzellik ve mevki makam sahibi, hasepli, nesepli bir kadın 'Gel benim evime gir.' diye davet ediyor, bir yanlış yola, kötü işe. O da diyor ki, 'Ben Allah'tan korkarım!' yapmam öyle şey, harama yanaşmam." diyor.

Bu da büyük bir şey. Hani Yusuf aleyhisselam'ı da güzelliğini gördüler, böyle oldu da o da hapse girmeye razı oldu ya, işte onun gibi. Çünkü çirkin birisi olsa, zaten gitmek istemez bir insan. Zâtü cemâlin ve mansıbin. Yani hem güzel hem de mevki makam sahibi bir kimse çağırsa bile gitmeyecek yani namusuna sağlam olacak, haram şeye meyletmeyecek. Böyle olanlar da, namusunu, haysiyetini böyle koruyanlar da o güzel sevaplara ererler.

Muhterem kardeşlerim!

Burada da bu zamana uygun olarak söylememiz gereken şöyle bir durum var; Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki; "Gözler bile zina eder, eller bile zina eder."

Gözün zinası nasıl olur?

Nâmahreme bakar, tahayyül eder. Elin zinası, tutmak sureti ile olur. Hadîs-i şerîflerde bu var. Onun için gözümüze sahip olacağız. Bu devirde insan gözüne sahip olursa hayırlara erer. Gözüne sahip olamazsa, nefsine hâkim olamazsa, iradesi kuvvetli olmazsa çok günahlara girer.

Şimdi müstehcen neşriyat almış yürümüş. Hemen hemen her gazetede, mecmualarda çeşit çeşit, boy boy kadın resimleri var.

Niçin basıyor bu kadın resimlerini?

Müşteri olmasa o gazete satılmaz. Müşterileri bizleriz yani ahâli. Müşteri var, hatta onu bastığı zaman daha çok alınıyor diye basıyor. Azaldığını görse, para versen basmazlar. Eğer tirajının azaldığını görse, gitsen adamlara yalvarsan, "Ya ne olur bas!" desen basmaz. Paradan dolayı yapıyor. Siz almakla iki türlü zarar ortaya çıkartıyorsunuz. Alan kimselere söylüyorum; bir kendileri baktıkları için günaha giriyorlar, göz günaha giriyor, bir de kötüyü teşvik etmiş oluyor insan. Almayacağız!

Efendim haber var, şunu var, bunu var.

Öteki gazeteden, o edepsizliği yapmayan gazeteden oku. Tut kendini ya, birazcık sabret! Birazcık şuurlu ol, [nesini] terbiye et, yani insanın gülmesi veya kaş çatması, iltifat etmesi veya tenkit etmesi karşı tarafa tesir eder. On kişi söylese, on kişinin söylemesi üzerine öbür taraf hâle yola girer biraz. Hiç kimse söylemeyince, "Galiba iyi bir şey yapıyorum, kimse de bir şey söylemiyor haydi yapa durayım." diye herkes edepsizliğine devam eder.

Onun için biz kardeşlerimizden rica ediyoruz ki dinimizin emirlerinden birisidir, emr-i mâruf nehy-i münker etsinler. Yani bir yerde kötü bir şey gördükleri zaman, "Bunu yapmayın etmeyin." desinler; iyi bir şey gördükleri zaman da, "Aferin, güzel, beğendim, ben de yapayım, siz de yapmaya devam edin." diye onlara teşekkür etsinler, teşvik etsinler. Çünkü iyi insanın da destekçi bulduğu zaman gönlü hoş oluyor, seviniyor. "Hay Allah razı olsun, bir tane bir insan çıktı da şey yaptı [takdir etti]." diye gönlü hoş oluyor. Herkes hücum edince o zaman, "Allah Allah, acaba ben mi hatalıyım? Ya ben de doğru bir iş yapıyorum sanıyordum." diye bir tereddüt bile geliyor insana.

Onun için beğendiğiniz bir şeyi gidin söyleyin. Ben seni beğendim, hareketini beğendim tebrik ederim, teşekkür ederim deyin. Ağzınız aşınmaz, eskimez. Bir dost kazanmış olursunuz, iyiliği teşvik etmiş olursunuz. Kötü bir şeye de yapmayın [deyin.]

"Efendim çok yaygın artık."

Olsun, çok yaygın olması yapmayın demediğimizden. Sen yapmayın dersin, ötekisi yapmayın der, berikisi yapmayın der, bir de tedbir alır o zaman yapamaz duruma gelir.

Benî İsrail'in alimleri neden helâk oldu?

Peygamber Efendimiz diyor ki; "Onlar bir kötülük gördükleri zaman gittiler söylediler, yapmayın etmeyin dediler. Ertesi gün yine baktılar adamlar aynı işi yapıyorlar bu sefer söylemediler. Onlarla ahbaplığa devam ettiler, oturmaya kalkmaya devam ettiler. Allah kalplerini biribirlerine benzetti. Birinin kalbini ötekisine vurdu." diyor. Daraballâhu kulûbehüm. "Kalplerini biribirlerine vurdu yani benzetti." O zaman onlar da onlar gibi, o günah işleyenler gibi katı kalpli oldular. Azap hepsine umumi geldi.

Onun için madem ki o edepsiz o edepsizliği yapmaktan bıkmıyor, her gün yapıyor biz de her gün söyleyelim. Biz de her gün söylemekten bıkmayalım. Vay, sen edepsizsin edepsizliğinden bıkmıyorsun, ben Allah'ın yolunda giden bir kuluyum hakkı söylemekten bıkar mıyım? Ben de sana her gün söyleyeceğim. O bıksın artık yani yapamaz duruma gelsin.

Muhterem kardeşlerim!

Bu namuslu olmak meselesinden açıldı. Demek ki gözümüze, elimize hakim olacağız, namusumuza sahip olacağız ki o zaman onlara mükâfat var. Beş.

Altıncısı;

Ve raculün tasaddaka bi-sadakatin fe-ahfâ hattâ lâ ta'leme şimâluhû mâ tünfiku yemînuhû. "Bir adam bir hayır yapıyor, sadaka veriyor ama o kadar gizleyerek, gösterişsiz, ayyuka çıkarmadan, işi farfaralandırmadan sessizce yapıyor ki sağ elinin verdiğini sol eli duymuyor." Sessizce kıyıda;

Ne yaptı? O adamın yanına bir yanaştı bir gitti ne yaptı bu?

Cebine parayı koyuverdi, eline parayı tutuşturuverdi, kimse anlamadı. Sessizce...

Sessiz yapmak Allah korkusunun alametidir. Gösterişle yapmak şöhreti sevmenin, alkışı sevmenin alametidir. Riya olabilir, Allah kabul etmeyebilir onun için ibadetin böyle mümkün olduğu kadar gizli yapılması lazım. Bir de alan insan da rencide olur. Şimdi ben burada bir kimseye, "Gel ya sen zekâta muhtaçmışsın al sana 5000 lira!" desem adamcağızın yüzü kıpkırmızı kesilir. Ya bu kadar cemaatin içinde bu böyle olur mu? Bir köşede bana sessizce söyleyip verseydi ya der insan. İşin doğrusu da budur. Bu hadîs-i şerîfte de diyor ki; "Sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak kadar gizli bir tarzda sadakasını veren." Edepli, saygılı, hassas, kibar bir zengin demek ki hiç belli etmeden veriyor. Bu da öyle o mükâfatı kazanacak.

Bu yedi zümreden sonuncu, yedinci de;

Ve raculün zekerallâhe hâliyen fe-fâdat 'aynâhu. "Tenhalarda rabbini zikrediyor ve gözlerinden şıpır şıpır inci gibi yaşlar dökülüyor." Allah sevgisinden, heyecanlandığından, aşkından, muhabbetullahtan öyle zikrederken gözlerinden yaş dökülen o kimseler de, o âşık-ı sâdıklarını da Allah o arşının gölgesinde gölgelendirecek.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu yedi zümrede, yedi zümre diye anlatıldığı zaman ileri sürülen şu sıfatlara sahip müslümanlar eylesin.

Şimdi gelelim bugünkü hadîs-i şerîfimize. Uzun bir hadîs-i şerîf baştan sona okusam çok sürer. Cümle cümle okuyarak izahını söylemeye çalışayım.

"İnne ehle'l-cenneti izâ dehalûhâ nezelû fî-hâ bi-fadli a'malihim. "Cennet ehli hesap bittikten mahşer geçtikten sonra, ameller tartıldıktan, teraziden şeyden sonra cennete girdiler mi..." İzâ dehalâhâ. "Cennete girdikleri zaman." Nezelû fî-hâ bi-fadli a'malihim. "Amellerinin faziletine göre cennetin yerlerine konuklanırlar, yerleşirler."

Kimisi âlâsına kimisi ortasına kimisi kenarına… Mertebeleri üzere cennetteki yerlerine yerleştirilirler. Malum cennette birçok derece vardır. Bu derecelerin her birisinin arası semalar ile arz kadar mesafelidir yani cennette çok dereceler vardır. Amellerinin faziletine, üstünlüğüne, çokluğuna, kalitesine göre onlar bir yere yerleştirilirler.

Sümme yüezzenü fî-miktari yevmi'l-cumu'ati min-eyyâmi'd-dünyâ fe-yezûrûne rabbehüm. "Sonra cuma günü miktarı bir zamanda onlara seslenilir, nida olunur. Dünya günlerinden Cuma günü gibi bir zamanda onlara seslenilir. Onlar Rablerini ziyaret ederler." Burada yüezzenü diye harekelemiş yü'zenü diye de olabilir. "Kendilerine izin, ruhsat verilir de Rablerini ziyaret ederler." mânasına da gelebilir.

Fe-yebrüzü lehüm fe-yübrizü lehüm arşehû. "Ve Allahu Teâlâ hazretleri arşını onlara gösterir." Veyahut, fe-yebrüzü lehüm arşuhû. "Allahu Teâlâ hazretlerinin arşı onlara âşikar olur." Gözlerinden maniler kalkar Allahu Teâlâ hazretlerinin arşı âlâsı gözlerine görünür.

Ve yetebeddâ lehum fî-ravdatin min-riyâdı'l-cenneti. "Ve cennet bahçelerinden bir bahçede bu manzaralar kendilerine gösterilir." Ve yûda'u lehüm menâbiru min-nûrin ve menâbiru min-lu'luin ve menâbiru min-yâkûtin ve menâbiru min-zebercedin ve menâbiru min-zehebin ve menâbiru min-fıddatin. O geniş cennet bahçelerinden bir bahçede Allahu Teâlâ hazretlerinin arşı karşılarında gözlerinin önünde hayran hayran seyrederken, "Her birine bir minber kurulur." Yani üzerine çıkıp oturacakları bir mekân, bir koltuk, bir taht her birine hazırlanır."

Ama nasıl?

Menâbiru min-nûrin. "Kimisine nurdan, nurdan minber konulur." Kimisine, Menâbiru min-lu'luin. "İnciden bir taht." Kimisine nurdan bir taht kimisine inciden bir taht kurulur. Ve menâbiru min-yâkûtin. "Kimisine yakuttan, o kıymetli taştan..." Ve menâbiru min-zebercedin. "Kimisine zebercet kıymetli taşından..." Ve menâbiru min-zehebin. "Kimisine altından..." Kimisine, Ve menâbiru min-fıddatin. "Ve gümüşten..." Demek ki mertebeleri [farklı...]

Ve yeclisü ednâhüm ve mâ minhum min-deniyyin veya men-deniyy. "Onlardan hiç alçak kimse yoktur." Cennet ehli hep yüksek yüksek kimselerdir ama mertebesi, rütbe itibarı ile en aşağıdakiler bile kâfurdan ve miskten tepeler üstüne yerleşirler, tarifsiz güzel kokular kokan hoş şeylerin üstüne otururlar.

Mâ yeravne ashabe'l-kerâsiye bi-efdale minhüm. "Onlar öteki kürsülerde oturan kimseleri kendilerinden daha üstün görmezler." Öyle görünmez onlara yani kendilerinin mertebe itibarı ile ötekilerden daha aşağı olduğu gibi bir his gelmez, ötekilerden kendilerini aşağı görmezler, ötekileri daha yüksek gibi görmezler. Hepsi kendisinin hâlinden memnun ve hoşnut olur ve kendisinin mertebesi biraz daha aşağıda olduğu gibi bir kanaatte olmaz. Hepsini Allah böyle tatmin ediyor. Hani bak ona şundan vermişler de bana bundan olmuş da, benimki biraz aşağı olmuş da gibi bir kıskançlık veya bir duygu içine düşmek diye bir şey yok. Öteki kürsülerin sahiplerini kendilerinden daha faziletli daha üstün görmezler. Kendilerinin derecesi biraz daha az diye onlar mahzun olmasınlar diye Allah öyle göstertmez.

Kîle yâ resûlallah ve hel nerâ rabbenâ. Tabii Efendimiz bunu tatlı tatlı anlatıyor, uzun hadîs-i şerîf. Böyle cümle cümle anlatırken tabii arşını görecekler o insanlar dedi ya, dayanamadılar etrafındakiler dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Rabbimiz'i de görecek miyiz? Arş-ı âlâsını göreceğiz ama Rabbimiz'i de o zaman görecek miyiz?" diye sordular. Peygamber Efendimiz;

Kâle ne'am. "Evet göreceksiniz." buyurdu.

Hel tetemâravne fî-rü'yeti'ş-şemsi ve'l-kameri leylete'l-bedri. "Siz hiç güneşin görünmesinde veyahut mehtaplı gecede dolunayın görünmesinde hiçbir münakaşa mevzuu olur mu, görmekte bir tereddüdünüz olur mu?" Nasıl aşikare görürsünüz güneşi herkes hepiniz, nasıl mehtaplı gecede mehtabı hepiniz aşikare görürsünüz Rabbinizi öylece göreceksiniz, buyurdu Peygamber Efendimiz.

Kâle kezâlike lâ tetemârevne fî-rü'yeti rabbiküm. "İşte o ayı ve güneşi nasıl aşikâre görüp de hiç tereddüt olmayacak bir tarzda müşahade edecek iseniz onun gibi âhirette de Rabbinizi görmekte hiçbir tereddüt olmayacak." Gördüm, göremedim acaba, kıyıdan kenardan... öyle bir şey yok yani aşikare, pırıl pırıl görecekler. Süleyman Çelebi rahmetullahi aleyh ne güzel söylemiş;

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti

Âhirette öyle görür ümmeti.

İnşaallah Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi o en büyük nimete erdirsin.

Ve lâ yebkâ fî-zâlike'l-meclisi racülün illâ hâdarahullâhu muhâdaraten. "Bu mecliste, bu toplantıda hiçbir kul olmaz ki Allah onunla özel konuşmasın."

Bütün müslümanlar hepsi toplanmışlar kalabalık ama Allah'ın kudreti her şeye yeter. Hepsiyle bir muhadara bir konferans bir karşılıklı muhavere konuşma olacak.

Ne denilecek?

Hattâ yekûlü li'r-raculi min-hüm yâ fülânebni fülân e-tezkiru yevme kulte kezâ ve kezâ fe-yüzekkiruhâ bi-ba'di ğaddârâtihî fi'd-dünyâ. Mesela bir insana, "Bu ehli cennetten kürsüler kurulmuş olan insanlardan bir tanesine Rabbimiz orada diyecek ki;

Ey filancanın filancası, filancanın oğlu falanca kulum! Hatırlıyor musun hani bir gün şöyle şöyle demiştin dünyada iken, hatırladın mı? Hani şöyle şöyle bir şeyler demiştin diye ona dünyadaki bir takım kusurlu işlerini, kabahatlerini yani müslümana yakışmayacak, yapmaması gereken bazı günahlı şeylerini söyleyecek."

Hani hatırlıyor musun filanca gün şöyle şöyle demiştin dünyada deyince kul tabii mahcup olarak, korkarak;

Fe-yekûlü yâ rabbi efelem tağfirli. "Yâ Rabbi! Sen günahlarımı afv ü mağfiret etmemiş miydin?" Bağışlamamış mıydın yâ Rabbi? Yani hatırlatınca korkacak böyle diyecek. "Fe-yekûlü belâ fe-bi-si'ati mağfiretî belağte menzileteke hâzihî. "Benim rahmetimin genişliği sayesinde bu mertebeyi buldun. Elbette bağışladım." Bağışlamasaydım bu mertebeyi bulur da böyle bu kürsülerin üstünde arş-ı âlâmı müşahede edip benim cemalimi görmeye imkanın mı olurdu? "Elbet bağışladım mağfiretimin genişliği dolayısıyla bu makama erdin." diyecek.

Fe-beynemâhüm 'alâ zâlike. Herkesle böyle konuşurken..." Tabii kimine böyle konuşur Rabbimiz kimine başka türlü neler konuşur kim bilir.

Yalnız Rabbimiz'den dileriz ki, min gayri haddin, Allahu Teâlâ hazretleri bizi kendisine âsi etmesin. Günahın bir cezası var bir de mahcubiyeti var. Allah bizi cezasına da uğratmasın, günah işleyip de onun mahcubiyetine de düşürmesin. Arif, edip, zarif, kâmil, edepli kullar olmayı nasip eylesin de hiç Rabbimiz'e hiçbir göz yumup açıncaya kadar bile âsi olmayalım, hatalı günahlı iş yapmayalım, dünyada âhirette mahcup olmayalım.

Bunlar böyle konuşma devam edip dururken;

Ğaşiyehüm sehâbetün min-fevkihim. "Bu insanların hepsinin üzerlerini bir bulut örtüverecek." Hepsiyle muhâbere oluyor ya, o esnada bu insanların hepsinin üstünü bir bulut örtüverecek. Fe-emtarat 'aleyhim tîben lem yecidû misle rıhihî şey'en kattu. "Ve bu bulut, bu üstlerini kaplayan bulut bunların üzerine bir hoş koku yağdıracak ki, -artık yani gülsuyu desem hafif gelir, misk desem hafif gelir,- hiç emsalini koklamamış oldukları kadar güzel bir şey yağdıracak bunların hepsinin üstüne." Yani ikram olarak o buluttan tarifsiz güzellikte kokular üzerlerine saçılacak.

Fe-yekûlü rabbunâ. "Rabbimiz o zaman buyuracak ki..." Peygamber Efendimiz, rabbunâ diyerek bu sefer sigayı o hâle getirdi. Kûmû ilâ mâ âdettü leküm mine'l-kerâmeti. "Rabbimiz bize diyecek ki." diyor Peygamber Efendimiz, Kûmû. "Kalkınız!" İlâ mâ âdettü leküm mine'l-kerâmeti. "İkram olarak size hazırladığım şeylerin yanına buyurun!" İkramlarımı görmeye kalkın bakalım kürsülerinizden, tahtlarınızdan diye öyle buyuracak Rabbimiz. İnşaallah hepimize...

Kerâmet ne demek?

Burada şimdi de kerâmet geldi. Mâ âdettü leküm mine'l-kerâmeti. "İkramdan size hazırladığım şeyleri görmeye, almaya, onları elde etmeye buyrun!" diyecek Rabbimiz.

Muhterem kardeşlerim!

Kerâmet, buradan da anlaşıldığı gibi ikram demektir.

Arapça'da kerâmet sözünün mânası nedir?

İkram.

Yani ben sana bir şeker tutsam nedir?

Keramet, yani ikram demektir. İkram edilen şeye kerâmet derler.

Velilerin harikulade hallerine de kerâmet deniliyor. Hani başka insanların yapamayacağı bazı şeyler yaptıkları söyleniyor ona da kerâmet deniliyor.

Neden?

Allah ikram ediyor onlara. İyi kul olduğu, sevdiği kul olduğu için karşısındakinin gönlünden geçeni biliyor. Bildirdiği kadarını biliyor, söylüyor. Veyahut uzak bir mesafeye gidiyor veyahut mevsiminde olmayan bir şey ikram olunuyor kendisine veyahut yapılması güç olan bir şeyi yapıyor veyahut öyle bin bir çeşit hani hepimiz duymuşuzdur.

İşte o kerâmet nedir?

Allah'ın o kula ikramıdır. Onun için kerâmet denmiş.

Onun için, kerâmâtı evliyâi hakkun. "Evliyanın kerâmetleri haktır." Çünkü Allah'ın sevdiği kula ikram etmesine kimse bir şey diyecek hali yok. Sevince isterse bir gecede bir yerden öbür tarafa götürür. Bir göz yumup açınca götürür. İsterse olmadık bir şeyi yaptırtabilir. Mesela, Süleyman aleyhisselam Saba melikesi Belkıs'ın kavmini hak yola davet edince uzun konuşmalardan sonra "Gel bakalım buraya." diye çağırdı onu. O da heyet halinde gelirken etrafındaki insanlara dedi ki;

Bunlar bizim memlekete gelmeden bunun tahtını kim getirir buraya?

Cinlerden bir ifrit dedi ki;

Ben onu yerinden kalkmadan getireyim sana yâ Süleyman!

Ama bir başka şahıs da dedi ki;

Gözün tekrar bu tarafa bakmadan bir bakış esnasında ben onu sana getiririm yâ Süleyman!

Ve Süleyman aleyhisselam'ın huzuruna tahtı aldı getirdi. Bu âyet-i kerîmede belirtiliyor. Müfessirler bu Süleyman aleyhisselam'ın hakîm, hikmet sahibi veziri olan Âsaf'tır diyorlar. Âsaf rahmetullahi aleyh tahtı Saba ülkesinden aldı Kudüs'e getirdi. Süleyman aleyhisselam baktı ki taht orada duruveriyor. Hani şimdi televizyonlarda ışınlanma gibi yani. Artık nasıl olduğunu Allah bilir, oradan oraya getirdi. Süleyman aleyhisselam onu görünce şükretti, "Bu Rabbimiz'in bir lütfudur." dedi. Ne kadar büyük bir şey! Ve Belkıs uzun seyahatlerden sonra geldiği zaman, heyet halinde kaç aylık yoldan yürüyüp geldiği zaman tahtını da gösterdiler;

"Senin tahtın böyle miydi ya Belkıs?" dediler. Baktı;

"Tamamen o gibi." dedi.

Tamamen o tabii, getirdiler. Yani kerâmet; Âsaf'ın kerâmeti.

"Getiririm yâ Süleyman!" dedi getiriverdi.

Demek ki kerâmet olurmuş, olur, oluyor, olacak yani Allah'ın sevgili kulları olduğu müddetçe kerâmet de olur durur.

Geçelim şimdi hadîsin izahının devamına. "Üzerlerine böyle miskler yağdıktan sonra haydi bakalım ikramlarımı almaya gelin, kalkın bakalım kürsülerinizden." deyince hepsi tahtlarından kalkınca;

Fe-huzû mâ işteheytüm. "Neyi arzu ederseniz istediğinizi alın!" diyecek. Yani hazırlanmış yere davet ediyor Rabbimiz, neyi isterseniz onları alın diyecek o mübareklere. Fe ne'tî sûkan. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, "Kürsülerimizden kalkıp bir çarşıya, cennet çarşısına geliriz ki." Demek ki Efendimiz'le beraber ehli cennet beraberce geleceğiz, gelecekler. Bir çarşıya geliriz ki;

Kad haffet bi-hi'l-melâiketü. "Melekler onu çepeçevre ihata etmişler, çevrelemişler." Etrafı meleklerle çevrilmiş bir çarşıya gelirler. Mâ lem tenzuri'l-'uyûni ilâ mislihî. "Öyle bir çarşı ki bu gözler öyle ona benzer bir şeye daha hiç bakmamışlar, görmemişler." Öyle bir manzara görmek mümkün değil. "Ve lem tesmai'l-âzâni. "Kulaklar böyle bir şey işitmemiş." "Ve lem yahtur 'ale'l-kulûbi. "Gönüllerine öyle bir şey yani insanların hayallerine bile gelmemiş."

Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanların hayaline bile sığmayacak kadar güzel şeylerin olduğu, meleklerle çevrilmiş bir cennet çarşısına gelirler. Hani çarşılar oluyor da çarşının içinde bir de bedesten oluyor mücevherlerin filan satıldığı yer gibi ayrı duvarları, muhafızları oluyor. Artık oralardan anlayabilir insan.

Fe-yühmelü le-nâ meşteheynâ leyse yubâ'u fî-hâ ve lâ yüşterâ. "Burada ne bir şey satılır ne bir şey parayla alınır." Hepsi Rabbimiz'in ikramı yani bedava, parayla olan bir şey değil. "Neyi seversek, neyi gönlümüz çekerse, neye arzu duyarsak onun hepsini yükleniriz." diyor Peygamber Efendimiz anlatmaya devam ederek. O çarşıda aman şu da çok güzelmiş aman şu da çok güzelmiş aman bu da iyi, onları yükleniriz. Parasız yani.

Ve fî-zâlike's-sûku yelkâ ehlü'l-cenneti ba'dahum ba'dan. "Bu cennet çarşısında, bu tarif edilen yerde -tabii herkes dolaşıyor ya çarşıyı pazarı- cennet ehli birbirlerine rastlarlar, karşılaşırlar.

Fe-yukbilü'r-racülü zü'l-menzileti'lmürtefi'ati fe-yelkâ men hüve dûnehû ve mâ fî-him min-deniyyin. "Bir adam gelir ki orada yüksek mevki mertebe sahibi bir insan, o da çarşıya gelmiş. O gelir kendisinden daha aşağı mertebede olan bir kimse ile o çarşıda karşılaşabilir. Ama cennette hiç aşağılık kimse yok." Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.

Yanlış anlaşılmasın yani mertebesi çok yüksekte olan insan orada mertebesi daha aşağıda olan bir insanla da karşılaşabilir. Pazar, çarşı olduğu için hepsi kalabalıkta olabilirler. Alçak yok hepsi yüksek insanlar ama mertebesi daha yüksek olan daha aşağıda olanla orada karşılaşır.

"Fe-yerû'uhû mâ yerâ 'aleyhi mine'l-libas. "Onun üzerinde gördüğü elbiseler onu hayranlığa, korkuya düşürür." Böyle üzerindeki güzel elbiseler, libaslar; ihtişam, saltanat, cennet saltanatı, cennet güzellikleri onu öyle hayretlere düşürür, korkulara düşürür, heyecanlandırır yani.

Fe-mâ yenkadî âhiru hadîsihâ hattâ yetemesselü 'aleyhe mâ hüve ahsene minhu. "O onu görünce 'Allah Allah bunun üzerinde ne güzel elbiseler var.' filan diye biraz da korkuyor. Kendi elbiseleri biraz daha onun gibi değil filan diye o karşısındakinin güzel kaftanlarını, incili zebercetli süslü şeylerini görünce daha sözünü tamamlamadan ondan daha güzeli kişinin kendi üzerinde belirir."

Yani karşısında gördüğünün üzerindeki elbiselerden daha güzeli kendi üzerinde belirir. Çekindi ya biraz, korktu ya, "Allah Allah bunun tabii mertebesi yüksek şunun elbiselerinin güzelliğine bak ben biraz aşağıda kaldım." Hani insan düğüne bayrama gidiyor burada da birisi modaya uygun en yüksek pahalı kumaştan giyinmiş, ötekisi yok ben bunu giymem bunun şurası kusurlu burası kusurlu hani çekinebilir. Onun gibi bir hal Allahu a'lem. Ama onu öyle daha düşünürken, sözü tamamlanmadan kendi üzerinde de Allah o çeşit elbiseleri belirtiverir.

Ve zâlike ennehû lâ yenbaği li-ahadin en yahzune fîhâ.

Bu nedendir?

Efendimiz buyuruyor ki, "Bu şu sebeptendir ki; orada hiçbir kimsenin mahzun olması yoktur."

Cennette mahzun olmak yoktur. Birazcık öyle ezilmek, mahzun olmak bile yok. Madem o elbiseyi beğendi Allah ondan daha güzelini onun üstünde hemen hâsıl ediverir ki mahzunluk olmasın.

"Sümme nensarifu ilâ menâzilinâ. "Ondan sonra o çarşıdan kendi cennet köşklerimize, evlerimize döneriz." diyor Peygamber Efendimiz.

Allah bize de bunu dedirtir, inşaallah biz de öyle döneriz.

Ondan sonra, Fe-yetelekkânâ ezvâcinâ. "Zevcelerimiz cennette bizi karşılarlar."

Tabii mâlum cennet zevceleri insanın dünyadaki zevceleri olabilir bir de hani ille hanım bey aynı zamanda cennete girecek diye bir şey yok, âhirette Allah'ın vereceği zevceler var onlar olabilir. Ama salih kimse ise kendi zevcesi de gelecek tabii.

Zevcelerimiz cennette bizi karşılarlar, Fe-yekulne. "Derler ki..." Merhaben ve ehlen. "Hoş geldin merhaba." Ehlen ve sehlen diye o ailelerimiz bizi karşılarlar.

"Le-kad ci'te ve enne bi-ke mine'l-cemâli efdale mimmâ fâraktenâ aleyhi. "Bizden ayrıldığından çok daha güzelleşmiş bir halde seni dönmüş gördük derler."

Hakikaten kişi güzelleşir çünkü Rabbini görünce nuru artar. Üzerine yağan buluttaki hoş kokulardan, o cennet çarşısındaki şeylerden güzelliğine güzellik katılmış olarak gelir. Onu zevceleri fark ederler Allah Allah, onlar da cennetteydi ama, "Yahu bizden ayrıldığından daha çok daha güzelleşmiş olarak döndün." derler.

Fe-yekûlü. "O zaman bu söze muhatap olan kişi der ki." İnnâ câlesne'l-yevme rabbenâ. "Biz bugün Rabbimiz'le aynı mecliste bulunduk." Sohbetine erdik Rabbimiz'in, o nimete mazhar olduk derler.

Ve yuhikkunâ en nenkalibe bi-misli mâ inkâlebnâ. "Elbette seninle şimdi karşılaştığımız gibi daha güzel bir vaziyette dönmemiz bizim hakkımız." derler. Rabbimiz'le bugün aynı mecliste bulunduk, sohbetine erdik diye böyle söylerler diyor.

Allahu Teâlâ hazretleri şu anlatılan şeylerin sözünü duyup da kendisine uzak etmesin bizleri. Bu meclise ermeyi âhirette Allah cümlemize nasip eylesin. O cennet çarşılarında dolaşmayı nasip eylesin. O nimetleri görmeyi, ermeyi, tatmayı, yaşamayı nasip eylesin.

Muhterem kardeşlerim!

Gelelim ehl-i nâra. Cennet ile ilgili hadîs-i şerîf bitti. Bizim dinimizde Kur'ân-ı Kerîm'imizden öğrendiğimiz edebimiz odur ki Allahu Teâlâ hazretleri hem cenneti bildiriyor hem cehennemi bildiriyor. Hem korkmak var hem ümit etmek var. Hem iyi taraf var hem kötü taraf var. Arkasındaki hadisi de okuyuvereyim.

"İnne ehle'n-nâri ellezîne lâ yürîdullâhu azze ve celle ihrâcehüm lâ yemûtûne fî-hâ ve lâ yahyevne ve inne ehle'n-nâri ellezîne yürîdullâhu ihrâcehüm yümîtühüm fî-hâ imâteten hattâ yesîrû fahmen sümme yuhracûne dabâira fe enhâr'l-cenneti fe-ye 'aleyhim min-enhâri'l-cenneti hattâ yenbütû kemâ tenbütü'l hibbetü fî-i's-seyli fe-yüsemmîhüm ehlü'l-cenneti el-cehennemiyyin fe-yes'elûnellâhe en zâlike'l-isme 'anhum fe-yerfe'ahû 'anhum.

Ehli cehenneme gelince, bu ikinci hadîs-i şerîfte anlatıldığına göre, "Allah'ın cehennemden hiç çıkartmayı istemediği o kâfirler, hiç iman etmemiş olanlar onlar orada kalacaklar." Lâ yemûtûne fî-hâ ve lâ yahyevne. "Ölmek de yok yaşamaları da yaşamak değil."

O cehennemde ebedî kalacaklara ölseler ölüm kurtuluş olacak ama ölmek yok. Yaşayacaklar ama yaşamaları yaşamak gibi değil çünkü derileri yanacak, kemikleri yanacak. Her türlü azabın içinde işkence çekip duracaklar. Ölmeyi temenni edecekler ama ölmeyecekler o cehennem ehli. Amma bir de lâ ilâhe illallah demiş olup, iman etmiş olup da dünyada cahilliğinden, gafilliğinden, şaşkınlığından günahlara dalmış olanlar var. Onları Allahu Teâlâ hazretleri cehennemde öldürecek. Ötekilere ölmek yok yaşamak da sayılmaz. Yaşamıyorlar da ölmezler de onlar ama berikileri, ehli lâ ilâhe illallah'ı yani ehli tevhidi, mü'min olanları Allah cehennemde öldürecek. O azapları görünce yandılar mı ölecekler.

Ne hâle gelecekler?

"Kapkara kömür hâline gelecekler o ateşlerin içinde. Sonra Allahu Teâlâ hazretleri onları böyle biribirine kaynaşmış kitleler halinde çıkartacak." Kömür nasıl sobada yanınca biribirine kaynaşıyor öyle kitleler halinde çıkaracak. "Cennet nehirlerinden onların üzerlerine saçılacak ve o cennet nehirlerine onlar sokulup çıkartılacaklar, dirilecekler."

Bir başka hadîsi şerifte deniliyor ki, "Ayın küsûfundan sıyrıldığı gibi yanıklarından sıyrılacaklar." Nasıl ay tutulduğu zaman gölge geliyor mehtap görünmez oluyor sonra gölge gidince pırıl pırıl tekrar gökyüzünde mehtap görünüyorsa o yanıklarından sıyrılacaklar bu şahıslar, pırıl pırıl dolunay gibi yine nurani olacaklar. Çünkü cennet suyuyla yıkanıyorlar.

"O kömürlükleri, karalıkları kalmayacak ve sanki sel yataklarında -Suudi Arabistan'da çok sıcaktan ot filan bitmiyor da orada, bir yağmur yağdı mı sel yataklarında sular kaldığından hemen çarçabuk otlar yeşeriverir. Hemen bir iki gün sonra oh yemyeşil oluverir. Hayvanlar onlardan otlarlar. Çabuk yeşerir çünkü güneş var su da oldu mu çarçabuk yeşeriverir. İşte o sel yataklarının kenarlarında- biten tohumların yeşerip de bitivermesi gibi bunlar orada tekrar bitecekler."

Yani cennet suyuyla yıkandıktan sonra cennete gönderilecekler. "Ehli cennet onlara cehennemlikler diyecek." el-Cehennemiyyîn diye ad takacak ama bu ad onların hoşuna gitmediği için Rabbimiz'den isteyecekler, diyecekler ki;

Fe-yes'elûnellâhe. "Yâ Rabbi! Bu ismi bizden kaldır. Allahu Teâlâ hazretleri onların bu isimle isimlendirilmesini kaldıracak." Cehennemden gelme bunlar, cehennemîler diye cennet ehli onları öyle tarif ederken üzüldükleri için Allah o ismi kaldıracak. "Onların alınlarına bunlar Rahman'ın cehennemden azatlılarıdır yazılacak." Rahman olan Allah'ın cehennemden azatlı kullarıdır diye yazılacak.

Rabbimiz bizi ehli cennetten eylesin, ilk girenlerden eylesin. Cehenneme düşürmesin, ateşlere yaktırmasın, yolundan ayırmasın.

İnne ehle'n-nâri le-yebkûne hattâ lev ti's-süfünü fî-dumû'ihim le-cerat ve innehüm le-yebkûne'd-deme.

Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz bundan sonraki hadîsi şerifte diyor ki;

"Cehennem ehli o kadar ağlayacak ki o kadar ağlayacak ki eğer gemiler yüzdürülecek olsa gözyaşlarında yüzerdi." O kadar çok ağlayacaklar, çok pişmanlık duyacaklar. Ve innehüm le-yebkûne'd-deme. "Ve onlar kan ağlayacaklar." Yani gözyaşı olarak bitecek de kan akmaya başlayacak gözlerinden, kan ağlayacaklar ama faydası yok.

Muhterem kardeşlerim!

Her zaman söylüyorum, bir de şu şeyi de söyleyivereyim.

İnne ehle'n-nâri ya'zumûne fî'n-nâri hattâ yesîra mâ beyne şahmeti üzüni ehadihim ilâ âtikihî mesîrate seb'i-mieti 'âmin ve ğılaz cildi ehadihim erba'îne zirâ'an ve dırsıhû a'zamu min-cebeli uhudin.

"Cehennem ehli cehenneme düştüğü zaman hacim olarak büyüyecekler, irileştirilecekler." Yani bu hacimde kalmayacaklar. "O kadar büyüyecekler o kadar büyüyecekler ki kulağı ile omzu arası, şu kulak memesi ile omzunun arası 700 yıllık mesafe gibi olacak. Ve derilerinin kalınlığı 40 zirâ kalınlığında olacak." Şu incecik deri 40 zirâ kalınlığında olacak. "Ve ağzındaki bir azı dişi Uhud dağı gibi iri olacak." Cehennemde öyle büyütülecekler. Kan ağlayacaklar, ağlamalarının üzerinde gemi yüzdürülecek olsa yüzecek kadar olacaklar.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi cehennemine düşürmesin.

Muhterem kardeşlerim!

Okuduğumuz hadîs-i şerîflerdir bunlar. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de de var. Yani Kur'ân-ı Kerîm'de de Allahu Teâlâ hazretleri cennetinden cehenneminden bahsediyor. Eğer bizim aklımız varsa eğer bir de Allah bize bir insaf vermişse biz şu anlatılan güzel cenneti kazanmak için uykuyu, durağı her işi terk ederiz. Eğer bizim aklımız, insafımız, korkumuz ve imanımız varsa biz şu cehenneme düşmemek için her türlü fedakârlığı burada yapmaya razı geliriz. Yani oraya düşmemek için her türlü fedakârlığı yapmaya razı geliriz aklımız varsa. Bizim aklımız vardır. Allahu Teâlâ hazretleri bizi cehennemden korunacak şekilde hayatımızı tanzim etmek nimetine erdirsin.

Sayfa Başı