M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 450.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismilllahirrahmanirrahim

el-Hamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Vesselâtu vesselâmu âlâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirin seyyidinâ ve senedinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma ba'dü fe'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

Min yümni'l-mer'eti en yeteyessera fî-hıtbetihâ ve en yeteyessera dâkuhâ ve en yeteyessera rahimuhâ.

Sadaka Resûlullah fî-mâ kal ev kemâ kal.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada âhirette cümlenizin üzerine olsun.

Mukaddimede metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf 450. sayfanın ilk hadîs-i şerîfidir ki Hz. Âişe-i Sıddîka radıyallahu anha validemizden rivayet olunmuştur. Müstedrek'te ve Beyhaki'de kayıtlıdır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hanımlar hakkında buyurmuş ki;

Min yümni'l-mer'eti en yeteyessera fî-hıtbetihâ. "Kadının hayrından, bereketindendir, istenmesinin kolaylıkla oluvermesi." Yani nikâhına talip olan kimsenin kolaylıkla bu işi başarıvermiş olması, zorlukla karşılaşmaması, kadının hayrından, bereketinden bir nişanedir, alamettir.

Ve en yeteyessera dâkuhâ. Sudak denilen şey mehir demektir. Kadına nikâhı dolayısıyla verilen para, eşya veya kıymetli bir şey. Yani onun malı oluyor, ona verilen bir hediye, bir şey, buna mehir derler. Eğer mehir önceden konuşulursa konuşulur, konuşulmazsa onun emsaline kıyas edilerek yine onun hakkı olur konuşulmasa bile. "Bu mehrinin de kolay oluvermesi yani aşılmaz, elde edilmez, ödenmez, yanına yanaşılmaz tipte olmaması, yine o da hanımın hayrının, bereketinin alametidir."

Ve en yeteyessera rahimuhâ. "Ve rahiminin de kolay olması yani evlat verici, evlat yetiştirici bir hatun olması, çoluk çocuğu olması." Bu da onun hayrının alametidir.

Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki; aslında evlenmeye kolaylaştırıcı olmak, yardım edici olmak, güçlük çıkarmamak lazım. Kendisinden isteniyorsa kolayca razı olmak lazım. Kendisi aracı oluyorsa, bu işin bitirilmesine yardımcı olması lazım. Çünkü geçtiğimiz haftalarda da bir hadîs-i şerîf okunmuştu ki; "Şefaatlerin en hayırlısı, en faziletlisi iki kişinin nikâhı hususunda şefaat edivermektir."

"Ya ben bunu tanırım iyi insandır buna kızınızı verin." Veyahut;

"Ben bu kişiyi tanırım, iyi bir çocuktur, müslümandır, temizdir, güzel huyludur, tatlı dillidir, güleç yüzlüdür. Kızınız buna varırsa mesut olur ben tavsiye ederim. Her ne kadar şu sırada mali durumu ahım şahım görünmüyor, çok zengin gibi değil ama huyu güzeldir." Filan diye öyle kolaylaştırıcı olmak lazım.

Mehrini de karşı tarafın ödeyebileceği cinsten yani, "Aa napayım bu kadar parayı veremem." diye vazgeçmeyecek cinsten olmasına çalışmak lazım.

Bir de Efendimiz çocuk yapması meselesini ifade etmiş oluyor ki, evlilikten murat; -çok faydaları vardır ama- ana sebep neslin devam etmesidir. İnsan nesli devam edecek. Anneler babalar evlatlara sahip olacak, dünya nihayet onlara kalacak. Onlar gidecek ötekilere kalacak, torunlara kalacak, insan nesli devam edecek.

İnsanın sahip olduğu para pul, mal mülk, mevki makam, izzet ikram hepsinin başında hayırlı bir evlada sahip olması gelir. En kıymetli sermayesi insanın hayırlı bir evlâdı olmasıdır. Hayırlı bir evlat oldu mu insanın yüzünü güldürür, yüzünü ağartır, ihtiyarlığında rahat ettirir. Elini sıcak sudan soğuk suya değdirtmez, her türlü maddeten ve manen hizmetine koşar ve âhir ömründe insan rahat eder. Hatta bu dünyadan göçer âhirette de rahat eder. Çünkü evlat hayırlı olursa hayrât u hasenât yapar, hayırlar yapar. O hayırların sebebine vefat etmiş anasına babasına hayır gider, sevap gider. Yani öldükten sonra bile hayırlı evladın anasına babasına hayrı devam eder.

Onun için çocuk sahibi olmaya gayret etmek lazım. Ve çocuk sahibi olduktan sonra da onu maddeten ve manen hayırlı bir sermaye olduğunu bilerek Allah'ın istediği bir tarzda terbiye etmeye çalışmak lazım. O terbiye için ne kadar para verirseniz caizdir. Ne kadar gayret gösterirseniz iyidir. En iyi hocalara götürün, en iyi kimselerden ders alsın, en iyi bilgileri elde etsin, en yüksek insan olarak yetişsin. Ne kadar gayret sarf ederseniz o kadar iyi olur.

Zevke sefaya, eğlenceye gelince geçtiğimiz yılbaşında gördük, nice paralar harcanıyor. Yazlık için, üç ay gidecek deniz kenarında kalacak nice paralar veriliyor. Daha başka keyif için evin içinde; televizyon alınacak, arkasından video alınacak, videoya kaset alınacak vesaire filan. Çok çok paralar gidiyor, hepsi boş. Ama evlada verilen para, evladın yetişmesi için yapılan yardım o mutlaka hem dünyada hem âhirette insanın yüzünü güldürür.

Allah cümlemize baba olmanın, reis olmanın şuurunu ihsan eylesin. Evlatlarımızı rızâ-i Bâri'ye uygun, hayırlı, salih evlatlar olarak yetiştirmeyi nasip eylesin.

Peygamber Efendimiz de bizim çokluğumuzla övünecek, öyle buyurmuş. "Evlenin çoğalın, ben sizin çokluğunuzla övüneceğim, iftihar edeceğim, mübahat eyleyeceğim." diye ifade buyurmuştur. Demek ki müslümanların evlenip çoğalmaya gayret etmesi lazım.

Minküm men salâte kâmileten ve minküm men salle'n-nısfa ve's-sülüse ve'r-rubu'a hattâ baleğa'l-'uşra.

İkinci hadîs-i şerîf namazdan geldi. Efendimiz buyuruyor ki;

"Sizden bir kısmınız vardır ki, içinizden bazıları..." Men salâte kâmileten. "Namazı tam kılar." Yani Allahu Teâlâ namaz kılan insana ne sevap verecekse onu da alır. Tamamen eskizsiz kılar, bütün mükâfatın tamamını alır.

Ve minküm men yusalli'n-nısfa. "Sizden bir kısmınız vardır, o da yarım kılar." Halbuki namazı tam kıldı ama iyi kılmadığı için sevap yarım oldu, sevabı yarıya indi. Ve devam etmiş Efendimiz;

Ve's-sülüs. "kKimisi üçte bir sevap alır." Gene aynı namaz dört rekatsa dört rekât, on rekatsa on rekât, ama üçte bir alır.

Sevabın üçte ikisini kaçırıyor, neden?

Aklını dağıtıyor, dikkat etmiyor. Allah'ın huzurunda olduğuna iyice kendisini veremiyor, aklı başka yere dağılıyor o zaman sevabı azalıyor.

Ve'r-rubu'. "Kimisinin dörtte bir..." Hattâ baleğa'l-'uşra. "Kimisine onda bir gelir sevabı."

Bir başka hadîs-i şerîften biliyoruz ki, iki kişi gelir camiye birisi bin sevap alır birisi bir alır gider. Birisi bin sevap alıyor ötekisi bir sevap alıp gidiyor. Verâ sahibi bir insanın yani aşırı dikkatli, titiz, günahlara haramlara yanaşmayan, dikkatli, takvâ sahibi, verâ sahibi bir insanın sevabı bakarsın bin misli olur.

O halde madem biz namaz kılıyoruz, Allahu Teâlâ emretti, biz O'nun kuluyuz, günde beş vakit borcumuzdur. Kılıyoruz, o halde şuurla kılalım. Kendimizi tam verelim, aklımızı tam teksif edelim, yeni tabirle konsantre olalım. Namaza konsantre olalım, Rabbimizin huzurunda olduğumuzu bilelim öyle kılalım.

Hâtem-i Esam hazretlerinin bir namaz kılışını anlatışı vardır. Yeri gelince onu anlatmak icap ediyor.

Bir kere sıkışık namaz kılmamak lazım.

"Hele çok sıkıştım, patlayacağım şimdi ama şu namazı da kılıvereyim ondan sonra."

Olmadı!

Hamal mısın sen onu taşıyıp duruyorsun?

Ben öyle bir kâmil insanlar gördüm ki, sünneti kılmış abdesti sıkıştırınca hemen gidiyor farzı yeniden abdest alıyor yine geliyor; hiç o sıkışıklıkla namaz kılmıyor. Halbuki kimisi öğleyi kılar, ikindiyi kılar, akşamı kılar hadi şu yatsıyı da çıkartayım filan, olmadı. Abdesti zorlayarak namaz kılmak mekruhtur, doğru değildir. Hiç sıkıştırmayacaksınız. Baktınız bir sıkışma oldu mu yeniden taze abdest alıvereceksiniz, üşenmeyeceksiniz: Nûrun 'alâ nur. Abdest azaları âhir zamanda, kıyamet gününde pırıl pırıl nur gibi olacak ve müslümanlar abdest azalarının nurundan tanınacak. Peygamber Efendimiz kendi ümmetini abdest azalarının nurundan bilecek. "Şu benim ümmetimden, bak yüzü nasıl nurlu, bak ellerine, bak ayaklarına, bak ensesine boynuna." oradan anlayacak.

Onun için abdesti bir kere gidip alacağız, namazı sıkışık kılmayacağız. Yani küçük abdesti, büyük abdesti vesairesi sıkışmış, "Şu namazı da çıkartayım." diye düşünüyor, bu yanlış düşünce. Böyle yapmayacağız, bozacağız taze abdest alacağız rahat namaz kılacağız, bir.

Hâtem-i Esam rahmetullahu aleyh büyük mutavvıflardan, büyük evliyadan kerametleri nakledilen bir meşhur kişi. O, abdesti öyle aldıktan sonra, bir kere yüznumaraya gittikten sonra bir müddet beklermiş. Çünkü yüznumaraya gidersen hemen gelir abdest alırsan bir hareket ederken, bir öksürürken yollarda kalan idrar hah yapınca çıkıverir dışarıya, hadi abdestin kaçtı. Olmaz. Yani bir dinlenmesi lazım, istibrâ lazım, o birikintilerin iyice çıkmasını sağlamak lazım; iyice temizlenmek lazım, iyice kurtulmak lazım. Biraz da şööyle otururmuş, dinlenirmiş.

Demek ki sıkıştırmayacağız, abdesti önceden, namaz vaktinden evvel almaya gayret edeceğiz, bir. Böyle dinleneceğiz, iki.

Sonra abdesti alırken bu abdestin ne kadar kıymetli bir ibadet olduğunu bileceğiz. Bu abdestin suları yüzümüzden, elimizden, azamızdan damlarken günahları da beraberinde götürür. Her abdest almak insanı günahlardan da temizler. Yalnız terini, yalnız elinin kirini götürmez aynı zamanda günahlar da dökülür gider. Hatta su olmasa teyemmüm ile abdest alsa bile yine günahlar gider yani ille su olması şart değil. Hani bazen su bulunmuyor ya, çölde mesela su yok.

Ne yapacak?

Bulunduğu yerde sağa gitti sola gitti, araştırdı su yok. Şer'an veya hakikaten yok o zaman teyemmümle abdest alır. O da abdesttir çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de müsaadesi var, hakkında âyet var.

"Fe-teyemmemû sa'îden tayyiben. âyet-i kerîmesi var, o halde o da abdest yerine geçiyor. Tamam, abdesti güzel aldı.

Ondan sonra gelirmiş Hâtem-i Esam, Allah şefaatine nâil etsin, huzuru Rabbi'l-izzete durduğu zaman, şöyle ayakta durduğu zaman Kâbe-i Müşerrefe'yi karşısında düşünürmüş, hayaline getirirmiş; "Kâbe-i Müşerrefe karşımda."

Ondan sonra Azrail'i arkasında bellermiş. "Azrail arkamda, şimdi ben bu namazı kılacağım, bu namazdan sonra canımı alacak, son kıldığım namazdır."

Ayağının altında sırat köprüsünü, cehennemi düşünürmüş. Böyle güzel düşüncelerle huşu ile Rabbinin huzurunda olduğunu bilerek Allahu Ekber diye bir namaza dururmuş ki gözyaşı ile bir namaz kılarmış gayet güzel bir şekilde.

Allah bize öyle şuurlu güzel namaz kılmayı nasip etsin.

Âdet olarak ibadetleri yaparsa insan sevabı onda bir alır, belki binde bir alır. Âdet olarak yapmayacağız; şuurlu, düşüne taşına, özüne vâkıf olarak [yapacağız.] Rabbimizin huzurundayız, ben O'nu görmüyorum O beni görüyor, huzuruna geldim."

Allahu Teâlâ hazretleri Allahu Ekber deyip huzuruna gelen kula nazar eder, teveccüh eder, iltifat buyurur. Ama kulun aklı başka yere dağıldığı zaman, çarşıya, pazara, hesaba, akşam yapacağı işe, sabah yapacağı işe vesaireye o zaman Allah da ondan yüz çevirir. Çünkü, "Huzuruma geldi ben ona teveccüh ettim o aklı başka yerde..."

Allah da ondan yüz çevirir o zaman sevap alamaz. Rabbimiz şu bizim namazlarımızı en evsafına uygun tarzda, düşüne taşına dikkatli bir tarzda eda etmeyi nasip eylesin, büyük ecirlere nâil eylesin.

Âyet-i kerîmede; "Namaz kılındığı zaman insanı kötülüklerden alıkoyar." diyor.

"İnne's-salâte tenhâ ani'l-fahşâi ve'l-münkeri. "Fuhşiyattan, münkerattan, kötülüklerden namaz insanı alıkoyar." Bizi alıkoymuyorsa demek ki namazımızda kusur var. Namaz güzel kılındığı zaman insana çok faydası dokunur. Her namaz bir önceki namaz ile arasındaki günahların affına sebep olur, insanı yükseltir. Namaz zikirlerin en güzellerinden biridir. En büyük evliyaullahın en son derece ibadetleri yani en çok lezzet aldıkları, en yüksek mertebeye çıktıkları zaman zevk aldıkları ibadet namazdır. Evliya yükselip yükselip en yüksek mertebeyi bulduğu zaman aklı, işi gücü namaz olur. Daima namazdan zevk alır.

Allah bize o lezzetleri ihsan eylesin.

Minhâ halaknâküm ve fî-hâ nu'îdüküm ve minhâ nuhricüküm târaten uhrâ bismillahi ve fî-sebîlillâhi ve alâ milleti resûlillâhi. An ebî umâme kâle lemmâ vudi'at ummü külsüm binti resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem fi'l-kabri kâle fe-zekerehû.

Bu hadîs-i şerîf, Efendimiz'in ciğerparesi, kızı Ümmü Gülsüm hazretleri vefat edince Efendimiz onu kendisi kabre yerleştirirken yaptığı duadır. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Minhâ halaknâküm ve fî-hâ nu'îdüküm ve minhâ nuhricüküm târaten uhrâ. âyet-i kerîmeyi okumuş.

Âyet-i kerîmenin mânası ne?

"Ey insanlar! Biz sizi bu topraktan yarattık" Minhâ halaknâküm. "Topraktan yarattık." Ve fî-hâ nu'îdüküm. "Sizi yine toprağa göndereceğiz."

Niye "göndereceğiz" diyor, niye "yarattık" diyor?

Azamet. Allahu Teâlâ hazretleri azametinden dolayı böyle konuşuyor, böyle ifade buyuruyor.

Ve minhâ nuhricüküm târaten uhrâ. "Evet, insanlar ölünce toprağa girecek ama oradan tekrar kalkacaklar." Ba'sü ba'de'l-mevt olacak, o kabirden yine insanlar kalkacaklar. Bu ayeti okumuş. Biz sizi topraktan yarattık tekrar toprağa döndüreceğiz ve ondan bir kere daha sizi ba'sü ba'de'l-mevt kıyametten sonra kaldıracağız, topraktan çıkacaksınız mahşer yerine gideceksiniz diye âyet-i kerîmede bildirilmiş.

Bunu okuduktan sonra bismillah demiş, "Allah'ın adıyla..." Ve fî-sebîlillâh. "Allah'ın yolunda." Ve 'alâ milleti resûlillah. "Ve Resûlullah'ın yolu, sünneti, âdeti üzere olmak üzere defnediyorum." diyerek hüzün ile [defnediyor.] İnsanın kendi ciğerpâresini gömmesi çok zor bir şey ama Efendimiz Allah'a teslim oluyor. Yani Rabbimiz yarattı, eh ölüm haktır. Topraktan yaratıldığı gibi insanlar yine toprağa gidecekler, ondan sonra yine kalkacaklar. O'nun adıyla kabre koyuyorum yavrumu, dini üzere yani Allah'ın emirlerine uygun bir tarzda, böyle emir buyurduğu için yapıyorum diye şey yapmış.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hayatı incelenirse her hâlinin, her ânının, her işinin böyle rızâ-i Bâri'i düşünerek, adını anarak, dualar ederek olduğunu görür.

Bir hadîs-i şerîfte diyor ki; Çeşit çeşit iyilik yapar insan; sadaka verir, çeşme yaptırır, fakirleri doyurur, çıplakları giydirir, ziyafetler çeker, namazlar kılar, ibadetler vesaire, tamam. Bunlardan sevap kazanıyor. Bunların hepsi terazinin bir kefesine, öteki kefesi de dua.

İnne envâe'l-birri nısfu'l-ibâdeti. "İyiliklerin çeşitlerinin hepsi ibadetin bir yarısıysa..." Ve nısfıhu'l-âhar. "Öteki yarısı da..." ed-Duâu. "Duadır."

Her şeyi dua ederek yapın. Yeni elbise giyerken dua edin, pabucunuzu giyerken dua edin, eve girerken dua edin, evden sokağa çıkarken dua edin, Allah'a tevekkül edin öyle çıkın. İşinize giderken dua edin, besmele ile dükkanı açın, dua ile içine girin, alırken verirken, hanımın yanına giderken, hanımın yanından ayrılırken, abdest alırken, yüznumaraya girerken, yüznumaradan çıkarken her halimizde dua. Dua ibadetin yarısıdır, kulluğun yarısıdır ve dua gelmiş olan belaları da defeder, gelecek olanların da gelmesini engeller, vazgeçirttirir. Allahu Teâlâ hazretlerinin duaya verdiği fazilet böylece büyüktür.

Mevtü'r-racüli fi'l-ğurbeti şehâdetün ve fe-remâ bi-basarihî 'an yemînihî ve 'an yesârihî fe-lem yera illâ ğarîben ve zekera ehlehû ve veledehû ve teneffese fe-lehû bi-külli nefesin yeteneffesü yemhullâhu bi-hî elfey elfi seyyietin ve yektübü le-hû elfey elfi hasenetin ve bi-tâbii'ş-şühedâ izâ haracet nefsühû.

İbn Abbas radıyallahu anh'ten gurbette vefat etmekle ilgili bir hadîs-i şerîf geldi.

Malum insanın bir bulunduğu yeri vardır; her zaman yaşadığı, evinin, yakınlarının olduğu, buraya vatan derler. Oturup ikâmet edip, çalıştığı yaşadığı yer. Ama bazen de insan çeşitli sebeplerle gurbete çıkar, seyahat eder. Bir iş olur, bir sebep olur bir mecburiyet olur yurdundan çıkması icap eder, çıkar. Gurbete gitti yani diyar-ı gurbete gitti, kendi yaşadığı yerden öteye gitti. Yani şöyle 70-80 kilometre daha gitti mi mâlum misafir durumuna geliyor. 70-80 kilometre kadar mesafe bir konaklık, bir menzillik yer kendi vatanının çevresi sayılıyor ama daha fazla olduğu zaman misafir sayılıyor. Namazı bile iki kılması gerekiyor, Ramazan bile olsa orucu isterse tutar istemezse tutmaz. Hatta Efendimiz buyurmuş ki, "Ramazanda seyahatte iken insanın oruç tutması birr ü takvâ bile değildir." Yani tutmamasına teşvik var. Sıkıntı çekme, yolculuk meşakkatlidir tutmayabilirsin, gönlün hoş olsun gibilerden müslümana tembihi de var Efendimiz'in. Tutarsa kabul olur. Tutarsa takvâ ve birr sayılmaz tutmazsa da bir şey icap etmez. Döndüğü zaman ödeyecek, seyahatin böyle meşakkatleri var.

İnsan bir diyâr-ı gurbete, yabancı diyara gitti, tanıdığı insanlar yok. Kimse halini bilmez, nasıl insan olduğunu anlamaz.

Mevtü'r-racüli fi'l-ğurbeti. "Gurbette de insanın eceli geldi." Hay Allah, tam vatanından çıktı diyâr-ı gurbette vadesi yetmiş ölecek. Mevtü'r-racüli fi'l-ğurbeti şehâdetün. "Kişinin diyâr-ı gurbette ölmesi şehitliktir." "Ve ize'htudıra. "Halet-i nez'a yani ruh, can boğaza geldiği zaman, ruhu teslim etme zamanı yaklaştığı zaman." Fe-remâ bi-basarihî 'an yemînihî ve 'an yesârihî. "Halsiz, çaresiz, bîçare, bir sağına bakıyor bir soluna bakıyor." Nerde o dostlar filan, kimse yok etrafında. Fe-lem yera illâ ğarîben. "Etrafına bakıyor kendisi gibi garip insanlardan başka kimse görmüyor." Yani tanıdığı bir kimse yok, hep yabancılar arasında. Ve zekera ehlehû. "Ailesini hatırlıyor." Hanımını veya ailesinin öteki fertlerini. Ve veledehû. "Evladını hatırlıyor." "Yav benim çocukcağızım da ne olacak, hanım da kaldı şeyde oldu filan…" Ve teneffese. "Bir derin nefes alıyor, yanık teneffüs ediyor." Böyle bir teneffüs ettiği zaman;

Fe-lehû bi-külli nefesin yeteneffesü bi-hî. " Onun böyle nefes alıp verişinde, her alıp verdiği nefeste..." Yemhullâhu bi-hî elfey elfi seyyietin. "İki bin kere bin, -bin kere bin bir milyon eder, elfey dediğine göre- iki milyon günahı, seyyiesi silinir." Ve yektübü le-hû. "Allah onun için yazar." Elfey elfi hasenetin. "İki milyon hasene yazar o garipçiğe."

Orada ölüyor, vatanını özledi, ailesini özledi, çocuklarını özledi, iki tarafına baktı tanıdık kimseyi bulamadı, içi yandı. Bir ahh etti derin derin nefes almaya başladı. "İşte iki milyon günahı silinir, iki milyon hasene verir Allah."

Ve bi-tâbii'ş-şühedâ. "Ruhu çıkarken şehitler mührü ile mühürlenir." İzâ haracet nefsühû "Ruhu çıkarken şehitler mührü ile mühürlenir, şehit olarak göçer."

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şehit olarak ölenlerden eylesin.

Güzel hallerin en güzeli ile ölmek tabii şehit olarak ölmektir. Şehitliği dilemesi lazım insanın. Can en kıymetli şey ama Rabbimiz'in rızası daha kıymetli yani feda olsun diye insan bu canı, bu malı her şeyi Allah yolunda vermeye hazır olmalı; o şuura ermek zorunda. O şuura erememiş bir insan iyi müslüman değildir. Yani, "Gönlünde şehit olmak arzusu olmadan ölen bir kimse münafıklıktan bir çeşit üzere ölür." diyor Peygamber Efendimiz. Şehit olma arzusu olacak. Bir fırsat olsa da Hak yolunda canımı versem, şehit olsam diye temenni edecek.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şehit olarak ölenlerden, şehitlik mertebesini bulanlardan eylesin.

Bu çeşitli yollarla olabilir.

Bir; "Ümmetin fesada uğradığı zamanda Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılanlara şehit sevapları verilecek." Efendimiz'in yolunda iyi yürürsünüz, hadislerini iyi bellersiniz, hayatınızı hadislere göre tanzim edersiniz. Sakal bırakırsınız, Efendimiz'in tavsiyelerini tutarsınız, helal yersiniz, yolunca yürürsünüz, ümmetine hizmet edersiniz, tamam. Sünneti ihyâ ederseniz 100 şehit sevabı var, böyle olabilir.

Veyahut, işte gurbette ölürse şehit sevabı var veyahut çeşitli hastalıklar vardır. Hummadan ölürse, yangında ölürse, denizde ölürse şehit sevabı vardır veyahut harbe giderse, çarpışırsa işte o bildiğimiz zaten herkesin mâlum tereddütsüz ilk hatırına gelen şehit sevabı vardır.

Bir de, yine ne kadar Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti geniş, "Bir insan cân-ı gönülden şehit olmayı dilese, içinde o arzu, o şevk, istek var. Yatağında ölse bile Allah onu şehitlerin derecesine getirir, şehitlerin derecesine yükseltir." Hadîs-i şerîfte böyle bildiriliyor. Onun için candan isteyelim.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi şehit olarak âhirete göçenlerden eylesin.

Mevtü'l-füc'eti rahatün li'l-mü'min ve ahzetü esefin li'l-fâciri.

Hz. Âişe validemizden iki hadîs-i şerîf. Arkasındaki de;

Mevtü'l-füc'eti tahfîfün ale'l-mü'mini ve sahtatün ale'l-kâfirîne.

Füc'eten ölmek, "ansızın ölmek" demektir. Yani birden bire hiç hazırlık yok, ayaktaydı gezip duruyordu, bir şeyi yoktu hastalanmadı, yatağa esir olmadı, aylarca yatmadı birden ahh, innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, ölüverdi. Ya dün akşam beraberdik, konuşuyorduk filan der insan bazen de.

Ölmüş mü?

Ölmüş.

Daha dün akşam konuşuyorduk.

Dün akşam da konuşursun, biraz evvel de konuşursun ecel geldi mi gider insan.

Allah bize iman ile göçmeyi nasip etsin, hazırlıklı olmayı nasip etsin.

Bizim büyüklerimiz ne demişler?

"Devamlı abdestli ol." Devamlı abdestli ol yani ölüme hazırlıklı olarak böyle tavsiye etmişler. Dilin zikirde olsun. Zikri çok eyle ki o sıkışık zamanda otomatik olarak insan zikretsin. Yoksa o zaman insan aklını başına toplayamaz. Telaşı çokça olur.

Allah âsân bir vech ile şöyle mü'min-i kâmil olarak göçmeyi nasip etsin.

Füc'eten ölmek; kalbi vardır başka bir sebeptir neyse bir vesile olur, aniden ölmek.

Mevtü'l-füc'eti rahatün li'l-mü'min. "Böyle aniden ölmek müslümana rahatlıktır." Birden ölüverdi, sıkıntı çekmedi, ölümün ızdırabını duymadan âhirete göçüverdi. Can kuşu beden kafesinden pırrr uçtu gitti, uçtu.

Ankara'da bizim mahallenin hocası gelmemiş. Beni de minbere çıkarttılar, Cuma hutbesi okuyorum. Arka taraftan bir ses... Baktık, cumada hutbe esnasında müslümancıklardan bir tanesi âhirete göçüvermiş. Arka taraflarda. Bir ah demiş ondan sonra göçüvermiş.

Kimdir, nedir? Cüzdanını bulalım, nüfusunu anlayalım filan derken karıştırırken baktılar şöyle bir evrad kitabı var cebinde. Demek ki dua eden hoşça bir insanmış. Cumaya geldi, muhakkak abdestini aldı, guslünü aldı tevbe etti şey yaptı. Eh cumaya geldi öldü gitti.

Allah böyle güzel ölümlerle ölmeyi nasip etsin.

Geçen seneler gazetelerde okudum adını unuttum ama hoca efendinin bir tanesi Ramazan'da sahurda kalkıyor, yemeğini yiyor, abdestini alıyor camiye gelecek mukabele okumaya. Geliyor mukabelesini okuyor sünnete durduğu zaman bir daha kalkmıyor veya farzdan kalkmıyor. Birinci rekatta böyle ondan sonra bakıyorlar uçmuş, gitmiş. Ne güzel! Yani camide, abdestliyken, ramazanda, oruçluyken.

Allah böyle güzel ölümler nasip eylesin.

Ama, Ahzetü esefin li'l-fâciri. "Günahkar, fâcir kimse için de bir esefle alıştır canı." Çünkü;

"Tuh tevbe edecektim yahu tam artık yolumu değiştirecektim, iyi insan olacaktım."

Geçmiş ola! Gitti, iş bitti.

Facir için bir teessüf vesilesidir, pişmanlık duyulacak bir durumdur yani.

İkinci hadîs-i şerîfte şöyle buyuruyor;

Mevtü'l-füc'eti tahfîfün ale'l-mü'mini. "Aniden ölüm müslümana bir kolaylıktır, hafifletmedir." Bu büyük ölüm hadisesini hafifçe geçiştiriveriyor işte, bir hafiflemedir. Ve sahtatün ale'l-kâfirîne. "Kâfirlere de Allah'ın kızgınlığı emaresidir."

Neden?

Aniden öldü, tevbe bile etmedi adam. İçkiliydi, ayyaştı, onun malını almıştı bunu şöyle yapmıştı, yanlış yoldaydı, küfürbazdı şöyleydi böyleydi. Daha bir abdest almaya bir tevbe etmeye bir hak yola girmeye fırsat bulmadan o kötü hal üzere göçtü gitti.

İbretle seyretmek lazım hadiseleri. Gazetelerde okuduk. Yılbaşında eğlenmiş birisi, içmiş bir gazinoda arkadaşlarıyla, eğlenmiş. Ondan sonra Pendik tarafında mı neredeyse arabası yol ayrımında oradan mı gidecek oradan mı gidecek bilememiş tam ortadaki demirlere bir çarpmış. Arabası da ikiye bölünüyor vücudu da ikiye bölünüyor. Ne kadar kötü! Evet aniden öldü ama tam günah etmişti o gün. İçkiler, eğlenceler şeyler filan… İşte öyle gidiverdi.

Mehmâ ûtitüm min-kitâbillâhi fe'l-amelü bi-hî lâ uzra ve fî-terkihî fe-illem yekün fî-kitâbillâhi fe-sünnetün minnî mâdiyetün fe-illem yekün sünneten minnî mâdiyeten fe-mâ kâle ashâbî İnne ashâbî bi-menzileti'n-nücûmi fi's-semâi fe-eyyühâ ehaztüm bi-hî ihtedeytüm ve'htilâfü ashâbî leküm rahmetün.

Bu hadîs-i şerîfte Efendimiz ortaya bir usul koymuş oluyor.

Mehmâ ûtitüm min-kitâbillâhi fe'l-amelü bi-hî. Yani "vâcibun" demektir. "Size Allah'ın kitabından ne verilmişse emir olarak, ne tavsiye ne emir varsa veyahut yasak olarak şunu yapmayın tarzında ne hüküm varsa onunla amel etmek sizin boynunuza borçtur yani farzdır."

Allah kitabında buyurmuş; içki içmeyin, tamam bitti. Hırsızlık etmeyin, tamam bitti. Zina etmeyin, tamam bitti. Yalan söylemeyin. Bak ötekileri yapmıyor da müslümanlar yalana gelince yalan kıvırabiliyor. Halbuki yalan da söylemeyecek. Gıybet etmemek, o da var âyet-i kerîmede ama gıybet ediyor. Yani Allah'ın emirlerinde hiç ayrım yapmadan Kur'ân-ı Kerîm'de Allah bir şeyi emretti mi onu tutacak.

Lâ uzra ve lâ hadde fî-terkihî. "Bu emri terk etmenin bir özrü olmaz, bir sınırı da olmaz." Yani mutlaka Allah'ın emrini yapmak lazım. Fe-illem yekün fî-kitâbillâhi. "Eğer bir meselede Kur'ân-ı Kerîm'de açıkça bir işaret yoksa, bir delil bir ayet yoksa..." Fe-sünnetün minnî mâdiyetün. "O zaman benim cârî olan sünnetime uyun." demiş oluyor Peygamber Efendimiz. Fe-illem yekün sünneten minnî mâdiyeten. "Eğer cârî, benden nakledilmiş, tahakkuk etmiş, hüküm hâline gelmiş bir sünnet çıkmamışsa, ortada yoksa..." Fe-mâ kâle ashâbî. "O zaman benim ashabımın dediğini tutun." diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki biz dini işlerimizi dünyevi işlerimizi Allah'ın rızasına uygun yapmamız gerektiği zaman Kur'an'a bakacağız, Kuran'ı öğreneceğiz, ahkâmına uyacağız. Kur'an'da bir mesele hakkında teferruat, bir sarahat göremezsek Efendimiz'in sünnetine bakacağız. Sünnetinde göremezsek Efendimiz'in ashabının o hususta nasıl hareket ettiğine bakacağız.

İnne ashâbî bi-menzileti'n-nücûmi. "Çünkü benim ashabım yıldızlar gibidir." Fi's-semâi. "Gökte yıldızlar nasılsa benim ashabım da gökteki yıldızlar gibidir." Fe-eyyühâ ehaztüm bi-hî ihtedeytüm. "Nasıl gökteki yıldızlara, yıldızları tanıyan bir insan baktığı zaman istikameti bilir de yolunu bulursa..."

"İşte bak şurada kutup yıldızı var, işte şurada falanca yıldız var o halde istikametimiz şöyle olacak şuradan dolanalım şöyle gidelim." diye yolunu nasıl yıldızdan biliyorlarsa… Eskiden öyle bilirdi insanlar. Ne yapsınlar, yollar yok, levhalar yok, karayolları yok.

Dağın başına çıktı, çöle çıktı uçsuz bucaksız her tarafı aynı olan bir düz arazi, nereden bilecek?

Veya denize çıktı, istikameti nereden bilecek?

Yıldızlara bakarlardı oradan istikameti bulurlardı. İşte onun için ashabını da Peygamber Efendimiz yıldızlara benzetiyor. "Benim ashabım yıldızlar gibidir. Nasıl yıldızlardan hangisine uyarsanız doğru yolu buluyorsanız benim ashabıma da uyunca yolu bulursunuz."

Ve'htilâfü ashâbî leküm rahmetün. "Eğer benim ashabım bir meselede ihtilaf etmişlerse, birisi şu şöyle olsun demiş ötekisi de bana göre böyle olması daha iyi demiş. Bu da rahmettir."

İsteyen onu tutsun isteyen onu tutsun, kolaylıktır, bir genişliktir. İki taraflı söylenmesi bir kolaylık olmuş oluyor. "Ümmetimin ihtilafı rahmettir. buyurdu Peygamber Efendimiz. Bu cins karaattaki içtihattaki fark zarar vermez, o bir rahmettir, Allah'ın rahmetidir. Hangisine kani olursa senin gönlün oradan gidersin yine aynı sevabı alırsın.

Rabbimiz bizi Peygamber Efendimiz'in sünnetine mütemessiklerden eylesin. Ashabını iyi tanıyıp bilenlerden eylesin, onların yolundan ayırmasın, âhirette de onlara komşu eylesin.

Meh yâ ğulâm fe-inne hâzâ yevmün men hafize fî-hi basarahû ğufira le-hû ya'nî yevme 'arafete.

İbn Abbas radıyallahu anhuma rivayet etmiş, arafe günü ile ilgili bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

Meh yâ ğulâm. "Ey delikanlı yapma!"

Kime hitabı?

Abdullah b. Abbas'a, raviye. "Ey delikanlı yapma!" dedi. Yani kendine dikkat et, kendine hakim ol, dikkat et dedi. Fe-inne hâzâ yevmün. "Çünkü bugün öyle bir gündür ki..." Men hafize fî-hi basarahû. "Kim gözüne sahip olursa..." Ğufira le-hû. "Bu mübarek günde günahları afv ü mağfiret olunur." Aman gözüne hakim ol, nâmahreme bakma. Bakılmaması gereken yere bakma ey delikanlı diye böyle şey yaptı, arafe gününü kastederek.

Arafe günü nedir?

Kurban bayramından bir gün önce yani hacıların Arafat'a çıktığı gündür. O gün fevkalade kıymetli günlerden birisidir. Orucunun sevabı çoktur ve dualar makbuldür. Allahu Teâlâ hazretleri hem Arafat dağına çıkmış hacılara hem de ümmetin hacca gidememiş olanlarından yolunca yürüyenlere o gün çok çok ihsanlarda, ikramlarda bulunur. Günlerin en şereflilerinden birisidir. Amma kendisine sahip olacak insan. Günaha devam edip dururken, harama bakıp dururken olmaz.

Efendimiz o sahabiye öyle buyurmuş. Bizim için de aynı şey. Biz de gözümüze sahip olacağız. Bu devirde sizin ve bizim en çok tehlike gözdendir. Açık saçık kadın, müstehcen resim, mecmua. Şimdi çeşit çeşit müstehcen mecmualar çıkıyor filan diye de böyle reklam ediliyor. İşte babayiğitlik zamanı belirdi. Haydi bakalım babayiğitsen gözüne hakim ol, bakma!

Yazıcıoğlu kardeşler varmış evliyaullahtan iki kardeş. Birisi ayakkabıcılık, tamircilik yaparmış şehirde birisi dağda çobanlık yaparmış. İkisi de evliyâ ikisi de keramete ermiş yüksek şahsiyetler.

Dağdaki çoban olan kardeş mendilin içine sütü sağmış. Bakır kabın içine, tasın içine değil mendilin içine şır şır şır şır sağmış sütü, dört yüzünden bağlamış sallaya sallaya mendille getirmiş abisine.

Elma mendille gelir ama süt gelir mi?

Damlar, ama kerameten Allah'ın sevgili kulu diye kerâmet gösteriyor yani. Öylece girmiş abisinin dükkanına;

"Abi sana süt getirdim." demiş.

"E as kardeşim, direkteki çiviye as." demiş.

Mendili tutmuş direkteki çiviye asmış. Süt içinde duruyor, akmıyor.

Biraz sonra bir kadıncağız gelmiş çarşaflı. "Eskici baba, benim pabucumun şurası söküldü şunun sökük yerini çiviler misin, diker misin?" diye pabucu şöyle ayağından çıkartıp eliyle uzatmış. Elini uzatınca elinden öbür taraf, nâmahrem [olan yeri gözükmüş.] Hanımların görünmesinde haram olmayan yerleri eli, yüzü ve ayaklarıdır. Yüzü, çehresi, elleri ondan sonra ayaklarıdır. Öbür taraflarını hep örtmesi lazım müslüman [hanımlar.]

"Hocam ben örtüyorum şeffaf naylon giyiyorum."

O örtmek olmaz ki! Şeffaf naylonla örtmek olmaz.

Arada hatırımıza gelen bir şeyi söyleyelim. Peygamber Efendimiz diyor ki; "Âhir zamanda yani bu dünyanın bozulduğu zamanda kadınlar olacak; kâsiyâtün 'âriyâtün." Tabir böyle geçiyor; "Giyinmiş ama çıplaklar." Giyinmiş çıplaklar.

Nasıl giyinmiş çıplak olacak?

Şeffaf bir elbise olur altını gösterir veyahut elbisesi var ama uzun aferin maşaallah, uzun etek giymiş beline kadar yırtmacı var. Veyahut bilmem şurası kapalı beline kadar arkası açık.

Ya burasını niye böyle açtın?

İlle bir yeri açık, kusurlu. Naylon çorap da örtmez, altı belli oldu mu olmaz. Bol olacak, belli olmayacak, görünmeyecek, uzvun şekli belli olmayacak. Örtünme öyle olur.

"Çok kalın bir kumaştır hocam muşamba gibidir, çadır bezi gibidir."

Altı görünürse olmaz, kalınlığı mühim değildir ne kadar kalın olursa olsun, altı da görünmeyecek şeklide belli etmeyecek. Bol olacak öyle giyinecekler.

Neyse, kadıncağız şöyle elini uzatınca biraz bileği görünmüş. O devirde bilek görünmesi bile mühim bir hadise tabii. Biraz bileği görününce, dağdaki çoban da orada oturuyor ya kenarda, abisiyle beraber yan yana oturuyorlar, bilek onun gözüne takılmış. Bilek gözüne takılınca direkteki mendilin içindeki süt şıp şıp şıp başlamış aşağı damlamaya.

Bunu bize büyüklerimiz anlatırdı. Eskiden olmuş bir hadise. Oldu mu olmadı mı nereden bilelim ama ibretli bir şey. Yani hakikaten oldu mu bir kıssa mıdır, hikâye midir bilmiyoruz ama çok ibretli gelir bana.

Demek ki mendilin içinde sütü tutabilecek kerâmet sahibi bir insan bir bileğe biraz gözü takılırsa süt oradan şıp şıp damlamaya başlarsa vay vay vay bu zamanın insanlarının hâline.

Mehlen 'anillâhi mehlen fe-innehû levlâ şebâbün huşşe'un ve şuyûhun rukke'un ve behâimü rütte'un ve etfâlün rudda'un le-subbe 'aleykümü'l-'azâbu sabben.

Okuduğumuz Ebû Hüreyre radyallahu anh'ten öteki hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Mehlen 'anillâhi mehlen. "Allah mühlet vererek tehir ediyor." Yani birden cezanızı vermiyor buyurmuş. Mehlen, "biraz duraklama" demektir. Arapça'da bir insana mesela derler ki; Mehlen. Yani, "Dur, acele etme, sana söyleyecek şeyim var, hareket etme." filan mânasına gelir. Burada da mehlen geçmiş yani Allah acele etmiyor, hemen cezayı vermiyor. Mehlen 'anillâhi mehlen. "Allah'tan yana böyle bir mühlet vererek, acele etmeyerek bir ruhsat hali var insanlarda."

Eğer böyle Allah acele etmemesi olmasaydı suçlunun cezasını hemen verme âdet-i ilahiyesi olsaydı o zaman ne olurdu?

İnsanlar mahvolurdu ama Rabbimiz acele etmiyor. Niçin acele etmediğini de bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki, "Allah'tan bir mühlet ile böyle insanlar azaptan uzak duruyorlar, başlarına azap inmiyor."

Neden?

Levlâ şebâbün huşşe'un. "Eğer Allah'tan korkan gençler olmasaydı." Dikkat edin, genç ama huşşa'. Yani hâşi' Allah'tan huşû üzere, korku üzere olan, Allah'a saygısından dolayı günaha sapmayan pırlanta gibi gençler olmasaydı...

Ve şuyûhun rukke'un. "Secdede, rükuda ibadet eden ihtiyarlar olmasaydı..." Âbid gençler olmasaydı, Allah'tan korkan takvâ ehli gençler olmasaydı, namazlı niyazlı âbid ihtiyarlar olmasaydı...

Ve behâimü rütte'un. "Otlayan masum hayvancıklar olmasaydı..." Ve etfâlün rudda'un. "Süt emen küçük tıfıl çocuklar olmsaydı..." Le-subbe 'aleykümü'l-'azâbu sabben. "Allah'ın azabı sizin üzerinize bardaktan boşanan yağmur gibi boşanırdı." Ama Allah mühlet veriyor yani cezanızı birden başınıza indirmiyor.

Kimin hatırına?

Allah'tan korkan gençler, ibadet ehli ihtiyarlar, otlayan hayvancıklar, süt emen çocuklar hürmetine azap tehir oluyor.

Ama bazen de nasıl geliyor! Şeyde resmini gördüm de yüreğim parçalandı. Boğazına kadar, göğsüne kadar hayvan yanardağın, lavın içine girmiş. Günlerce orada kalmış, lav akmış, yağmur yağmış, çamur olmuş böyle kıpırdaması mümkün değil. Öyle durmuş kalmış. Hayvanın duruşu gözümün önünde, yüreğimi parçaladı. O insanlar, kimisi orada başı çıkmış günlerce uğraşmış uğraşmış kendisini kurtaramamış. Ne kadar büyük bir azap!

Yanardağ patlıyor lavlar bütün insanları örtüyor, 25.000 kişi dediler 50.000 kişi dediler, ölüyor. Yani azap öyle inebilir insanların başına.

Neden inmiyor?

İşte iyi kulları var da Allah onlar için affediyor. İyilerin en başında dikkat ederseniz gençleri sayıyor, Allah'tan korkan gençleri.

Niye?

Çünkü ihtiyarlayınca insan şehveti azalır. Zaten evlenmiştir hayatta evlilik denen şeyin ne olduğunu da bilir. Canım çok da büyütülecek bir şey değilmiş der. Ama delikanlı kanı cıvıl cıvıl kaynıyor, ateşli. İşte onun Müslümanlığı daha önemli. Onun namazında niyazında olması, onun Allah'tan korkması daha önemli, onun harama bakmaması daha önemli, onun Allah yolunda yürümesi daha önemli. Allah onu seviyor yani Allah yolunda yürüyen gençlere müjdeler olsun, Allah'ın en sevdiği kimseler. Ondan sonra ihtiyarları zikretti burada. İhtiyar belki de hep ibadet ederek böyle ihtiyarladı gitti ömrü namazda, camide, eh… Bir de küçük çocukların hatırı çok oluyor. Küçük yavruları Allah koruyor.

Büyüklerimiz söylemişti; eski senelerde Uludağ'da bir otobüs uçmuş uçuruma. 39 yolcusu -mesela kaç yolcusu varsa içinde- hepsi ölmüşler. Otobüs tangır tungur uçurumdan yuvarlanırken annesinin babasının kucağından yavru karların üstüne düşüyor yumuşacık, bir o sağ kalıyor. Allah koruyor.

Bizim de yeğenimiz vardı 6. kattan betonun üstüne düştü, ertesi gün koşturuyordu yine evde. Paraşütle mi indin mübarek 6 kat yukarıdan. Ertesi gün de evde koşturuyordu annesi de; "Aman koşma bir şey olur!" diye yani daha belli olmaz filan diye. Biraz şurası morlaşmıştı o kadar. Hiç keyfinde bir keder yoktu yani.

Yine büyüklerimiz anlattılar. Vapur gidiyor bir gürültü bir patırtı, bir feryat çığlık filan.

"Ne oldu?" diyorlar.

"Kundaktaki çocuk denize düştü." diyorlar.

Kundak çocuğu düşmüş yani küçük yavru düşmüş. Kaptana;

"Gemiyi durdur!" diyorlar.

Marmara'dan Çanakkale'ye doğru giden bir gemide oluyor bu hadise.

"Durdurayım ama şimdi onu bulamayız bile!"

"Olsun, n'olur durdur!" filan.

Gemiyi durduruyor, kim bilir ne kadar uzakta durur gemi o hızla. Kayığı indiriyorlar, filikayı. Küreklerle geriye doğru tayfalar asılıp gidiyorlar. Çocuk böyle cump diye denize düşünce aşağıdan tulumu şeyi bir şişmiş hava yapmış çenesini böyle havaya kaldırtmış, çocuk suyun üstünde ciyak ciyak bağırırken sudan alıp getiriyorlar gemiye.

İbret; denize düşüyor da sonra neden sonra filika indirip şey yaptıktan sonra getiriyorlar.

Allah bizi sevdiği kul eylesin. Günahlardan korusun. Güzel kulluğunda muvaffak etsin, salih ameller işlemek nasip etsin. Huzuruna çıktığımız zaman yüzü ak alnımız açık olmayı nasip eylesin. Azabından da korusun, dünyada âhirette gazabından da korusun hışmına uğratmasın, ateşinde yakmasın.

Sonuncu hadîs-i şerîf.

Mehlen yâ kavmi bi-hâzâ heleketi'l-ümemü min-kabliküm bi-ihtilâfihim 'alâ enbiyâihim ve darbihimi'l-kütübe ba'dahâ bi-ba'din inne'l-kur'âne lem yenzil yükezzibü ba'duhû ba'dan bel yusaddiku ba'duhû ba'dan fe-mâ araftüm minhu fa'melû bi-hî ve mâ cehiltüm min-hü fe-reddûhu ilâ âlimihî.

Sadaka Resûlullah.

Peygamber Efendimiz dini konuda âyetleri okuyarak birbirleriyle mücadele eden etrafındaki insanların münakaşa yaptığını gördü. Yok o öyle değil, şu ayette şöyle deniyor bu ayette böyle deniyor diye münakaşa ettiğini, onların o halini görünce dedi ki;

Mehlen. "Durun!" Mehlen "durun demek" dedim ya demin. Mehlen. "Durun, alıkoyun kendinizi, bırakın bu işi!" Yâ kavmi. "Ey topluluk!" Bi-hâzâ heleketi'l-ümemü min-kabliküm. "Sizden önceki ümmetler şu işten dolayı helâk oldular." Yani sizin şu yaptığınız işten dolayı helâk oldular.

Nasıl o, ne işi?

Bi-ihtilâfihim 'alâ enbiyâihim. "Peygamberlerine karşı ihtilafa düşmek yüzünden..." Ve darbihimi'l-kütübe ba'dahâ bi-ba'din. "Kitabının ahkamını birini ötekisine karşı çıkarıp vuruşturmak sureti ile helâk oldular." Birisi kitabın bir kısmını aldı, okudu ötekisi öteki kısmını aldı, okudu, iki fırka birbirleriyle çekiştiler, bundan helâk oldular.

İnne'l-kur'âne lem yenzil yükezzibü ba'duhû ba'dan. "Kur'an içindeki bazı âyetler öteki âyetleri yalanlayıcı olarak inmedi ki!" Birisini ötekini tekzip edici olarak inmedi ki... Bel yusaddiku ba'duhû ba'dan. "Aksine hepsi birbirini tasdik eder, hepsi birbirini teyit eder hepsi bir uyum içindedir." Hepsi bir hakikatin birer vecihesini gösterir veya muhtelif vechelerini gösterir.

Fe-mâ araftüm minhu fa'melû bi-hî. "Bu ayetlerden bildiğiniz varsa, net olarak manasını anladığınız varsa onunla amel edin." Ve mâ cehiltüm min-hü. "Bu ayetlerden bilmediğiniz, manasını anlamadığınız varsa..." Fe-ddûhu ilâ âlimihî. "Bilen kimseye havale edin kendiniz ileri geri konuşmayın." dedi Peygamber Efendimiz. Kur'ân-ı Kerîm ile insanların karşı karşıya geçip o âyeti okuyup o öteki âyeti okuyup münakaşa etmesini istemedi. "Eski ümmetler böyle helâk oldu." buyurdu.

Nâdânî cibrîlu min tilkâi'l-'arşi fe-kâle yâ Muhammedü yekûlu le'ke'r-rahmânu azze ve celle men zükirte beyne yedeyhi fe-lem yusalli 'aleyke dehale'n-nâre.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Nâdânî cibrîlu. "Cebrail aleyhisselam bana seslendi, nida etti."

Nereden?

Min tilkâi'l-'arşi. "Arşın tarafından bana seslendi."

Ne buyurdu?

Fe-kâle yâ Muhammedü. "Ey Muhammed buyurdu." Yekûlu le'ke'r-rahmânu azze ve celle. "Aziz ve celil olan Rahman Rabbimiz sana buyuruyor ki..." Men zükirte beyne yedeyhi. "Her kimin yanında senin adın geçerse..." Fe-lem yusalli 'aleyke. "O sana salât ü selâm etmezse..." Dehale'n-nâre. "Cehenneme girer."

Allahumme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi ihsan salâten ve selâmen dâimeyni mütelâzimeyni ilâ yevmi'd-din.

Allahu Teâlâ hazretleri Resûlullah'ın muhabbetini içimizde coştursun. O'nu her anışımızda cân u gönülden ona salât ü selâm etmeyi, dua etmeyi, yolunda yürümeyi nasip eylesin.

Sayfa Başı