M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 429.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Vesselâtu vesselâmu âlâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.

Emma ba'dü fe'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

Men talebe'l-'ilme li-yübâhiye bi-hi'l-'ulemâe yumâriye bi-hî's-süfehâe fî'l-mecâlisi lem yurih râyihate'l-cenneti.

Sadaka Resûlullâh fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti,bereketi cümlenizin üzerine olsun. Resûllulah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktar Gümüşhaneli hocamız Ahmed Ziyaeddin Efendi hazretlerinin Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 429. sayfasından okunacak.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamazdan önce evvelen ve hâsseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rûh-u pâki için, sonra onun cümle âlinin ashabının, etbaının ve ahbabının ruhları için, bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşit ve mürebbileri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtezâ'dan bize kadar güzerân eylemiş olan din büyüklerimizin sâdât ve meşayihimizin ve onlara tâbi hulefâsının müritlerinin muhiblerinin ruhları için, okuduğumuz eseri telif eylemiş olan Gümüşhaneli hocamızın ruhu için, kendisinden feyz aldığımız büyüğümüz Muhammed Zahid Kotku hocamızın ruhu için, bu beldeleri Allah Allah diye diye canını ortaya koyup çarpışarak, cihad ederek bize bahşetmiş, kazandırmış olan şehid ecdadımızın, mücahitlerin, fatihlerin ruhları için, cümle ashâb-ı hayrât ve hasenâtın bilhassa içinde şu dersi okuduğumuz İskenderpaşa caminin bu âna bugüne kadar gelmesine emeği geçmiş, yardımcı olmuş bânisinden, tamircilerinden, cemaatine kadar gelmiş geçmişlerinin cümlesinin ruhları için, uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere buraya gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için, biz yaşayan müslümanların da cenâb-ı Mevlâ'nın rızasına ömür sürüp huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım buyurun öyle başlayalım.

Birkaç hadîs-i şerîf peş peşe ilim öğrenmekle ilgili hadîs-i şerîfler geldi. Dersin başında metnini okumuş olduğumuz ilk hadîs-i şerîf şöyle:

Men talebe'l- ilme. "Her kim ki ilim taleb eder..." Yani ilim öğrenmeye kalkışır, ilim yoluna, öğrenme yoluna girer ama; Li-yübâhiye bi-hi'l-'ulemâe. "Öğrendikten sonra bilgili olacak ya, başka alimlere övünmek için öğrenir." "Hele ben şu mektebi bir bitireyim, bir diplomayı elime alıyım görürsünüz siz, bekleyedurun!" diye başka alimlerle mücadele etmek, onlara karşı övünmek tefavvuk sağlamak, mübâhât eylemek için öğreniyor. Yahut;

Yumâriye bi-hî's-sufehâe. "Akılsız, aklı kıt insanlarla karşı karşıya geçip de münakaşa yapmak, cedel, mücadele için öğreniyor." Fi'l-mecâlisi. "Meclislerlerde..." Tamam, karşı karşıya geçtik mi ağzı kapalı kalmayım, söyleyecek sözüm olsun, münakaşada ben de şey yapıyım diye münakaşa etmek, övünmek için öğrenirse." Lem yurih râyihate'l-cenneti. "Cennetin kokusunu bile duymaz."

Mâlum cennetin kendisi var, bakışı bile insanın içini hoş eder, 500 yıllık uzaktan kokusunun duyulduğunu hadîs-i şerîfler bize bildiriyor. Beş yüz yıllık mesafeden cennetin kokusu, tadı, lezzeti burunlara, dimağlara tesir ederken böyle bir şahıs cennetin kokusunu bile duymaz yanına bile yanaşmaz, içine girmek değil yanına yanaşmaz.

Çünkü ilim alimlere karşı övünmek, akılsız beyinsiz insanlar arasında münakaşa yapmak, lak lak lak çekişmek için öğrenilmez. İlim Allah'ın rızasını kazanmak için öğrenilir. "Allah'ın yolunu öğreneyim de, O'nun bana nimetleri çoktur ben de O'na karınca kararınca elimden geldiğince güzel kulluk yapmaya çalışayım; acaba nasıl yaparsam hatalı olmaz nasıl yapmam doğru olur?" diye [öğrenirse kıymeti var.] Cahillikle bu iş olmuyor, kaş yapayım derken insan göz çıkartıyor. "Şu kitapları okuyum da güzel kulluk yapmanın şeklini öğreneyim. İnşallah edepli, ârif, kâmil, zarif bir kul olurum, ilim öğrenmek sayesinde cenâb-ı Mevlâ'nın rızasını öylece kazanırım." diye öğrenirse kıymeti var. Yoksa ünvan kazanayım, diploma alıyım, övüneyim, başkalarıyla münakaşalara gireyim, kendi kıymetimi herkese gözlerine soka soka ispat edeyim gibi kaba saba bir düşünce ile yola çıkan bir insan cennetin kokusunu bile duymaz.

Halbuki başka hadîs-i şerîflerde geçer; "İnsan ilim yoluna girdi mi cennetin yoluna girmiş demektir." Tamam, bu yol cennete gider. Küçükken aldı eline cüz kesesini veya çantasını veyahut kitabını mütevazı mütevazı yola koyuldu ilim öğrenecek, tamam. Cennetin yoluna girmiş, arkası cennet. Ama maksadı kötü olursa cennetin kokusunu bile duymaz. Allah ilim yolunda olanlara bu edebî nasip etsin.

Malesef şeytan var ya, insanın düşmanı, açık düşmanı; tereddüt edecek bir şey yok.

İnne'ş-şeytâne le-küm adüvvün mübinün. "Aşikar, gün gibi ortada olan aşikar bir düşman."

Bir de insanın içinde nefis var. A'dâ adüvvüke... "Senin en büyük düşmanın sana en çok zararı dokunan, en şiddetli düşman nefis…" İnsanın içi, nefsi, benliği enaniyeti...

İşte bunlar bu ilim öğrenmek yolunda insanı yerden yere çalar. İlk okula gidince çocuk hevesle gider, kağıt kalem elinde çanta filan. Ortaokula gitti mi biraz tamam okudum diye, liseye geldi mi artık tamam anasını babasını beğenmemeye başlar;

"Benim babam esnaf, benim kadar okumamış; tabiat bilgisi, fizik, kimya görmemiş, bu asırdan biraz anlamaz." diye biraz onlara tepeden bakar. Bir kitabın müfredatını hazırlıyoruz da tecrübeli öğretmenler var. Ben dedim ki;

"Şu parçayı koyalım. Burada ne güzel söylüyor, insanları sevmenin ehemmiyetini anlatıyor bu hadîs-i şerîf. Bu bir kenarından girsin." Hocam dedi;

"Lisede din iman şey yaptın mı zamane çocuklarının çoğu alay eder."

Vayy! Demek küfür oraya kadar da girmiş mi?

O kadar girmiş, alay mevzu yaparlar dedi.

Üniversiteye gelir, tamam ben üniversite mezunuyum diye ailesinden de muhitinden de kopar. Burnu da susak kadar olur. Burnu böyle kabak kadar büyür yanına yanaşılmaz.

Ben, ilk defa üniversiteye geldiği zaman abdest alır, cumaya gider insanları bilirim. Ondan sonra solcu oluverdi gitti. Dört sene okuduktan sonra ne oldu kaldıysa beş vakit namazını kılan şahıs, -biliyorum çünkü bizim yakınımızda yatır kalkardı- ondan sonra solcu oluverdi gitti. Hele bir de doktora yaptı mı çalımından yanına yaklaşılmaz, hindinin kabardığı gibi kabarır, tıs tıs tıs kabara kabara öyle dolaşır. Doçent oldu mu değme artık, o taraflara doğru uğrama yolunu değiştir. Profesör oldu mu nefsi Süleymaniye Cami'nin kubbesini tutan direk kadar kalınlaşır, böyle kocaman. Ee, haydi bakalım gel de nefsi yen, şeytanı yen, boynunu bük, mütevazi insan ol da haksız olduğun zaman haksızlığı kabul et, karşı taraf haksız olduğu zaman da mülayim mülayim tatlı tatlı konuş... O İslâm'da var, o İslamî edep.

Allah bizi hakiki ilim âdabıyla edeplenenlerden eylesin.

Altındaki hadîs-i şerîfte aynı mevzuda demiştim.

Men talebe'l-'ilme li-yumâriye bi-hi's-sufehâe ev yukâsire bi-hi'l-'ulemâe ev yasrife bi-hî vucûha'n-nâsi ileyhi fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâri.

Bu da Enes radıyallahu anh'ten. Mevzu aynı ifadeler biraz değişik.

Men talebe'l-ilme. "Her kim ki ilim peşine, öğrenmek yoluna girer ilim talebine düşerse..."

İlim öğrenecek, tamam alim olacak benim oğlum ama neden?

Li-yumâriye bi-hi's-sufehâe. "Akılsız, beyinsiz takımıyla karşı karşıya geçip münakaşa etmek için." İlmi münakaşalarda kuvvetli olayım diye öğreniyor.

Ev yukâsire bi-hi'l-'ulemâe. "Alimlere ilminin ne kadar çok olduğunu [göstermek,] ilim çokluğunda yarışmak için." Ben senden daha bilgiliyim, daha üstünüm... Mukâsere. "Benim daha çok benim daha çok diye karşılıklı yarışmak" demek. "Benim ilmim daha çok diye alimlerle yarışmak için, cahillerle münakaşalara girmek için."

Ev yasrife bi-hî vucûha'n-nâsi ileyhi. "İnsanların yüzlerini kendi tarafına çevirttirmek için." Yani alkış toplamak, şöhret kazanmak için insanlar kendisine teveccüh etsinler diye demektir bu. İlmi böyle öğrenirse;

Fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâri. "Cehennemde oturacağı yere hazırlansın, yerini hazır bilsin, oradaki yerine hazırlansın."

Üçüncü hadîs-i şerîf.

Men talebe'l-ilme kâne keffârate'l-limâ medâ.

Bu hadîs-i şerîfte Tirmizî'de Taberanî'de olan hadîs-i şerîf.

"Her kim ki ilmi öğrenir, bu ilim kendisinin geçmiş günahlarına keffaret olur."

Burada kötü niyetini söylemedi. Demek ki ilim öğrenmek çok kıymetli bir şey. İyi niyetle ilim öğrenmeye girişse, edepli, terbiyeli Allah'ın istediği tarzda bir alim olsa eski günahlarına keffaret olur.

Keffaret, yapılan bir günahın, kabahatin karşılığı olarak onu affettirici şey demek. Allahu Teâlâ hazretleri İslâm dininde bize çok keffaretler ikram eylemiştir, kusurlu kuluz ya tepeden tırnağa eksiğimiz hatamızdır, onun için büyükler ârif kimseler şiirlerde yazmışlar ki;

Pür hatayım pür günahım rahm u şefkat et bana.

"Tepeden tırnağa hata doluyum tepeden tırnağa günah doluyum aman yâ Rabbi! Merhamet et! diye yazmış. Öyledir, günahımız çok.

Çare?

Bunun temizlenme çarelerini de Allah çok eylemiş; mesela insan güzel abdest aldı mı azalarını yıkadığı zaman damlayan sularla beraber günahlar gider. Abdest çok kıymetli bir şey yani maddi temzilik, insanın teri tozu gidiyor da damladıkça üstünden günahlar da gider. Gözüyle harama baktı, gözü temizlenir, ağzıyla gıybet dedikodu etti, çalkaladığı zaman temizlenir, böyle. Namazlar aralarındaki günahlara keffarettir; ikindi namazını kıldık, öğlen ile ikindi arasındaki günahlara keffarettir. Ramazanlar bir evvelki ramazanla aradaki günahlara keffarettir. Haclar umreler bir önceki hac ile umre arasındaki günahlara keffarettir. Ve işte böyle keffaret de var; ilim de eski günahlara keffarettir.

"Cahilliğimde çok hatalar işlemiştim yâ Rabbi!"

"Eh şimdi ilim öğrendin ya, o ilmin şeferinden senin eski günahlarını bağışladım." diye Allahu Teâlâ hazretleri demek ki ilmi kullarının eski günahlarına keffaret ediyor. Bu hadîs-i şerîften bu müjdeyi alıyoruz. Demek ki iyi niyetle ilim öğrenmeye canla başla girişmemiz lazım.

Dördüncü hadîs-i şerîf yine menfî durumuyla ilgili.

Men talebe'l-ilme li-ğayrillâhi ev erâde bi-hî ğayrallâhi fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâri.

"Her kim ki Allah'tan gayrisi için öğrenirse veyahut Allah'tan gayrisini kastederek öğrenirse o cehennemdeki yerine hazırlansın."

Allah'tan gayri için öğrenmek ne demek?

Allah için öğrenmemek.

Neden çalışıyorsun, neden mektebe gidiyorsun, niye medreseye gidiyorsun, niye Kur'an okuyorsun niye hadis okuyorsun, niye camiye geldin dinliyorsun?

"Allah için."

"Tamam iyi."

Allah için değilse veyahut öğrendiği ilimden Allah'ı kasdetmiyorsa yani Allah'ın rızasını kazanmayı düşünmüyorsa...

Maksat ne, niye öğrendin bu ilimleri?

Hocam para lazım, her şey parayla oluyor, para para para… Bunu öğreneceğim diplomayı alacağım çok para kazanacağım... Allah'tan gayri bir maksat için öğreniyor, Allah için öğrenmiyor yönü de Allah'a değil başka bir maksada yönelmiş; işte böyle bir kimse cehenneme girecek demektir.

Men talebe'l-ilme tekeffelallâhu le-hû bi-rızkihî.

Bu da kısa bir hadîs-i şerîf, ilmin müsbet tarafı.

"Her kim ki ilim öğrenirse ilim peşine düşürse ilim öğrenme yoluna talip olur girişirse, girerse." Tekeffelallâhu le-hû bi-rızkihî. "Allah onun rızkına tekeffül eder, rızkını garantiler."

Mektebe medreseye gidecek çalışmayacak; öteki aynı yaşta mahalledeki arkadaşı tezgahtar oldu, fabrikaya gitti işçi oldu para kazanıyor. Filanca yerde şöyle yapıyor, böyle yapıyor bu da ilim yolunu tuttu. Olsun, korkmasın, Allah onun rızkını garantiler. Allah o ilim yoluna girdi diye ona nasip eder.

Tabii her hadisi insan, dinleyen kardeşlerim kendi hayatına vurursa görür. Ben bunu kendi hayatımdan canlı şahidim. Şöyle çıkayım masanın üstüne, boydan postan tepeden tırnağa beni bu hadisin şahidi olarak görün.

Neden?

Ben lisedeyken Fen bölümündeydim, mühendis olacağım diye teknik üniversiteyi hevesliyordum. Hatta daha küçükken uçak mühendisi olmayı düşünürdüm, tayyare mühendisi olayım derdim. Ama çok üzülürdüm; başım dönerdi, salıncağa binsem, biraz sallansam başım dönerdi; şu bulvardan bir köşeden bir köşeye güneşin altında gezsem, yürüyerek gitsem başım dönerdi, direklerin gölgesine siner öyle giderdim. Bir gölgede biraz nefes alır ötekisine giderdim. Uçağa binemeyeceğim, nasıl uçak mühendisi olurum diye çok da üzülürdüm.

Neyse, Arap Fars filolojisine girdim. Baktım edebiyat fakültesinde Arap dilini öğreten, Fars dilini öğreten yer varmış oraya girdim. Liseden bütün hocalarım, arkadaşlarım bir ah... çektiler, herkes şaşırdı;

"Aaa! Sen teknik üniversiteye girmen lazımdı. Olur mu ya, edebiyat fakültesine de gidilir mi? Oradan ne para alacaksın?

Hakikaten de parası pulu yok. Dört sene Arapça Farsça okuduk, edebiyat fakültesini bitirdik. Neyse orayı bitirdik, 375 lira mıydı neydi maaşla memur olduk. 165 lirası kiraydı ama Allahu Teâlâ hazretleri, hamd u senâlar olsun, ne hallere getirdi. Şu anda hepsini nasip etti, Allah'a hamd ü senâlar olsun...

Ben bizzat kendim hayatımda bunu yaşamışım. Evet sıkıntısı olur; ilk başta medrese köşelerinde mumun ışığında sıkıntı çeker. Ben bilirim burada üçbaş medresesinde okuyan kardeşlerimi. Kendi çamaşırlarını leğenlerde kendileri yıkamışlardır, medreseyi kendileri süpürmüşlerdir. Binbir mahrumiyet çekmişlerdir, soğukta titremişlerdir; utanmışlardır, söylememişlerdir kimseye hallerini, kötü hallerini göstermemişlerdir. Kimseye el avuç açmamışlardır. Allah onları da her birini bir yerde rızıklandırdı.

Buradan şu garanti çıkıyor ki:

Efendim ben ilim yoluna gidersem parasız pulsuz aç açık kalırım!

Çok yanlış. Sen daha dinimizi tanıyamamışsın, sen daha Allahu Telala hazretlerinin kavânîni ilahisini, ilahi kanunlarını öğrenememişsin. Allahu Teâlâ hazretleri kendi yolunda yürüyen kulu mahrum etmez. Şu kadarcık aklın olsa, düşünsene insan bir zengin ağaya hizmet etse, o ağa onu açık bırakmaz. Ağa ya! Büyük zengin kendi yanında çalışanı mahrum bırakmaz.

Eski kitaplarda [yazan bir hikaye.] Rahmetli anam derdi, artık maceranın evvelki tarafını bilmiyoruz da... Adamcağızın birisi işsizmiş, çoluk çocuğu açmış, birkaç çocuğu ve hanımı varmış. Evde yiyecek kalmamış, un buğday kalmamış aç kalmışlar. Çoluk çocuk sızlanmaya, ağlamaya başlamışlar... Bu da sabahleyin iş aramaya çıkıyormuş, iş yok. Eski devirde de hani, şimdi de öyle. İşsizlik çeşitli şekillerde olabiliyor, insan çalışmak istediği halde iş bulamayabiliyor. Sabahleyin çıkıyormuş iş yok, oraya başvuruyor buraya müracaat ediyor yok. Akşam eve geliyormuş hanım daha kapıda karşılıyor;

"Efendi çoluk çocuk aç ne getirdin?"

Elinde hiçbir şey yok! Kendisi zaten perişan ama ne desin hanıma çocuklara? Çocuklar ağlaşıyor sızıldanıyorlar. Dayanamamış demiş ki;

"Bir yere çalışıyorum ama efendi daha paramı vermedi." demiş. Allahu Teâlâ hazretlerine;

"Yâ Rabbi! Sen bana bir iş ver." diye dua ediyor.

Ertesi gün yine çıkmış, yine camiye girmiş dua etmiş, yalvarmış yakarmış;

"Yâ Rabbi! Çoluk çocuğum aç açık, bilmem ne filan." Yine iş aramış yine yok, yine akşam gelmiş;

Efendi, ne oldu ya! Çocuklar bir gün daha aç!

"Ağaya söylemeye utandım, çalışıyorum ama daha yok." filan diye.

Üçüncü gün yine camiye gitmiş yine yalvarmış ibadet ve taat filan… Yine iş aramış yine yok. Eve gelirken çıkınına taşlar almış, kapıdan içeriye girerken yine hanım artık nasıl bağıracak diye düşünerek [eve gelmiş.] Fakat içeri gelmiş bakmış ses seda yok; çocuklar ağlaşmıyorlar, içeriden de ekmek yemek kokuları geliyor filan. Demiş;

Ne oldu?

"Efendi sen çıktın, senin çalıştığın yerin kahyası geldi, tabak içinde şu kadar şeyler bu kadar nimetler getirdi." demiş.

E bir yere gitmedi ki bir yerde çalışmadı ki adam utancından yalan söyledi. Allahu Teâlâ hazretleri göndermiş evin içi nimet dolu. Artık rahmetli anam nereden okumuşsa anlatırdı; çıkınını da açmış da taş olarak aldığı şeyler de altın olmuş. Bu [anlatınlar] mânevî de olsa sembolik de olsa Allahu Teâlâ hazretleri şu kainatın sahibi, bizim hâlikımız, râzıkımız yolunda yürüyenleri mahrum bırakmaz; yolundan ters gidenleri bile bırakmıyor. Öyle ketüm ki ağzını açmış gözünü yummuş edepsiz kâfirin bile rızkını kesmiyor. İstese keser, başına taş yağdırır. Onun bile rızkını kesmiyor.

Düşmanlara bile öyle veren Mevlâ dostları bırakır mı?

Bırakmaz ama dişini sıkacaksın. Allah imtihan ediyor kulları! Birazcık mahrumiyet gibi olur ondan sonra çok büyük lutüf olur, insan çok büyük nimetlere erer. Allah kendisine tevekkül edenleri seviyor.

İnnallâhe yuhibbü'l-mütevekkilîn.

Eski peygamberlerin Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalarını okudukça hep görüyoruz ki onlar ümmetlerine demişler ki;

"Allah'a tevekkül edin. Allah'a tevekkül edin."

Bizim peygamberimiz de öyle... Allah'a dayanın, Allah'a sığının, Allah'a iltica edin... Allah tevekkül edenleri sever, tevekkül edenleri yalnız bırakmaz, tevekkül eden kullarını sıkıntıdan kurtarır, ummadığı yerden rızıklandırır, yardımcısı olur. Âyetlerde var bunlar hep. İşte tevekkül etmeyi, Allah'a dayanmayı öğreneceğiz.

Allah'a dayan sa'ye sarıl hikmete râm ol

Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol!

Allah'a dayanacaksın, tevekkül edeceksin ondan sonra çalışacaksın, yan gelip yatmak, tembellik yok! Hikmete râm ol.

Hikmet ne demek?

İlim. İlme sarılacağız.

Şimdi uzay savaşı oluyor. Amerika uzay savaşına, yıldızlar savaşına hazırlanıyor. Rusya ile karşılıklı geçmişler; havada biribirlerinin uzay uydularını parçalamak, onların bu taraf attıkları füzeleri havada karşılamak, ona mukabil füzeleri bu taraftan atıp biribirlerini tahrip etmek için sistemler düşünüyorlar. Irak buradan füzeyi ateşliyor, cephede düşman ile karşı karşıya gelmeden bilmem kaç yüz kilometre ötedeki İran şehrine bombayı düşürüyor. Şimdi işler değişti. "Delik demir icat oldu mertlik bozuldu." diyen o eski şair mezarından kalksın gelsin de görsün.

Eskiden kılıç kılıcaymış, merdâne, bileği kuvvetli olan er meydanına çıkarmış;

"Var mı benimle çarpışacak er? dermiş mübâriz.

Öteki mübâriz de karşısına gelirmiş şakır şakır kılıç kalkan oynatırlarmış, kim kimi yenerse er böyle belli olurmuş bileğinden. O şairin zamında delik demir yani tüfek çıkmış; "Delik demir icat oldu mertlik bozuldu." diyor. Tabii düşman seni yanına yaklaştırmadan küt vuruyor. Hani nerede kaldı bilek gücü? İş değişti. Gelsinler görsünler şimdi, mertlik ne kadar bozuldu!

E bunu niye açtım?

Allah korusun, sağımız solumuz düşman biz de bu memleketin sahipleriyiz. Müslüman insanlarız, müslümanın düşmanı çoktur, hatta Allah'tan gayri dostu yoktur. Allah'tan gayri dostu yoktur ama O yeter.

Allah bes, baki heves

Pes, gayriden ümidi kes

Öyle ama Allah'a iyi dayanırsan yardım eder. Dayanmazsan, şimdi bira içki içersen, zevkte sefada koşarsan yarın düşman geldiği zaman aman yâ Rabbi!

Aklın neredeydi? Allah'ın adını hiç anmazdın! Yine şairin; "Ayakkabısı vurmasa Allah'ın adını hiç anmazdı." dediği gibi. Sıkıştığı zaman Allah demek doğru değil. Şimdi diyecek, şimdi yoluna girecek.

Herşeyi yaparız! Benim acizane, naçizane öyle güvenim içimde öyle hevesim var ki kendim otursam kendim bile yaparım gibi geliyor bana. Füze de yaparız, o füzeleri havada karşılayan cihazları da yaparız, her çeşit profosürümüz alimimiz var, her şeyi yaparız.

Bizde eksiklik iman eksikliği, imanımız sağlam oldu mu her şeyi yaparız. Bizim başımıza gelen cezalar da imandaki zaafımızın tedavisi için Allah tarafından vurulmuş tokatlar; alimin birisi şefkat tokadı diyor hani terbiye etmek için yapılmış tokatlar...

Edepsizce giderse olmaz, açıyorsun Osmanlı şiirlerini, kitaplarını tepeden tırnağa meyhane, gazel, içki, kadın, selvi boylu, gül yanaklı...

Be utanmaz adam! Yahu senin hiç dini duygun yok mu, Allah'tan korkmaz mısın?

Eh onun cezası imparatorluk parçalandı. Biz bize gerçekleri [konuşalım.] Biz Allah yolunda olsaydık; Dört bin kişiyle Kâdiseye'de İran ordusunun filli ordusunu darmağadan eden müslümanlar, 20 bin kişiyle 100 bin kişiyi dağıtanlar. Beş bin kişiyle Sırpları Çatalca'da Sırpsındığı denilen yerde perişan edenler, Mohaç'ta bilmem [başka yelerde] az kuvvetle az işle zafer kazananlar nasıl kazandılarsa biz yine muzzafer olurduk.

Yoldan döndüğümüz için bunlar ceza. Biz yine Allah'ın yoluna girsek Allah bize neler ikram eder neler ihsan eder. Otur bakalım bir çalış! Bırak şu zevk ü sefâyı eğlenceyi de gir şu laboratuvara... Bak ilmi öğrenmenin ne faydası var!

Çalış bakalım!

Yok! Herkes hep işin zevkinde sefasında...

Ben bu zamane müslümanlarını Karagöz'e benzetiyorum. Karagöz, Karagöz perdesine çıkar nâra atar;

Yar bana bir eğlence!..

Kendisi eğlence arıyor. Meydanda şöyle bir dolanır; "Yar bana bir eğlence!.." [diye nâra atar.]

Zamanenin müslümanları hep böyle! Müslümanları demeyelim de memleketimiz insanları. Aklı fikri eğlencede... Eğlence olduğu zaman 100 bin, 200 bin, 500 bin kişi toplanıyor, stadyumlara doluyorlar...

Haklı mıyım haksız mıyım?

Ama Hak yola, Allah yolunda bir çağırdığın zaman;

Şu cadde çamurlu, gelin el birliğiyle hepimiz bir kürek atsak şunun çamurunu düzeltiriz.

Bu çamur öyle durur. Ta dizlerimize kadar bizi boyar hatta yürüdüğümüz için paltomuzun omzuna kadar gelir. Biraz hızlı yürürsen çamur arkadan döner insanın ensesine şap yapışır ama onu düzeltmeyiz. Yok, öyle kalsın.

Sokaklarımız eğri büğrüdür, pistir, çamurludur, işlerimiz derme çatmadır ama eğlence oldu mu adamın hayra verecek bir kuruşu yoktur. Bilmiyorum bir şişe içkinin fiyatı ne kadardır? İçkiden geçtim çünkü haram, içkiyi hiç anlatmıyoruz, müslüman içkiyi içmez.

Sigaraya verilen para ne kadar?

Gel bakalım, yakaladım mı şimdi seni! Gel bakalım buraya!

Sigara kaç para veriyorsun? Ben bilmiyorum ama herhalde 150 lira. Tenzilat, yüzde otuz tenzilat 100 lira dedik. Bu 100 liraları her gün sigara içenler bir yere biriktirse, Allah aşkına söyleyin, her gün bir fabrika kurmaz mıyız?

Kurarız.

O zaman bizim Amerikan yardımına ne ihtiyacımız var? Bizim kendi sigaramızdan bile işimizi halletmemiz mümkün. Herkesin elinde bir sigara, birisini söndürüyor ötekisini yakıyor. Amerika'dan gelmiş naneliymiş, maydonozluymuş, bilmem neliymiş... En ucuzu 150 lira. Yüz bin kişi içse, hesap kitap ortada. Uçağı da biz yaparız tankı da yaparız her şeyi yaparız ama bizim kafamızın değişmesi lazım.

Kafa nereden eğişir?

Kafa imandan, kalpten değişir. Kafa kalpten değişir dışardan değişmez; çevirirsen adamın boynu kopar, vidalı değil bu kafayı döndürmekle olmaz. Bu gönülden değişecek o[nu] da iman [değiştirir.]

Allah bizim imanımızı sağlam eylesin.

Men talebe bâben mine'l-'ılmi li-yusliha bi-hî nefsehû ev li-men ba'dehû ketebe'llâhu mine'l-ecri misle remli âlicin.

Bu da ilim öğrenmenin insana ne sağlayacağının müjdeli tarafını anlatan bir hadîs-i şerîf.

Men talebe bâben mine'l-'ılmi. "Her kim ki ilimden bir bölük öğrenir." Bâben mine'l-'ılmi, "İlimden bir kapı yani bir bölük." demektir.

Tabii ilmin tamamını nasıl öğreneceğiz? Koca adam profosör olmuş, gidiyorsun;

"Efendim, midem ağrıyor." diyorsun, diyor ki;

"Ben ortopedi mütehassısıyım, seni iç hastalıkları mütehassısına göndereyim." diyor. Doktorlar bile kaç bölüm bölünmüşler, ihtisas zamanı, herşeyi öğrenmek mümkün değil.

"Bir kimse ilimden bir bölüm öğrenirse..."

Neden ?

Li-yusliha bi-hî nefsehû.

Sebep ne?

"Bu ilmi öğrenecek de onunla kendi nefsini islah edecek."

Ha buradan bir şey daha anlaşılıyor. Ben hep işi doktora mühendise çekiyorum ama ilimlerin en başta geleni, ilimlerin hası insanı insan etme ilmidir.Görüyorsunuz insan insan olmadığı zaman yılana da çiyana da benzemiyor, Çin'in yedi başlı ejderhasından beter oluyor. Üniversite mezunu olabilir! Çok gördük üniversite mezunu anarşistleri, karakol basanları... Hep gördük, ibretle, korkuyla ve ibretle seyrettik. İnsanın içinin insan olması, insanın kendisinin kafasının kâmil insan olması lazım.

"Kendisini islah etmek için ilimden bir bölüm öğrenirse..." Şimdi biz burada onu öğreniyoruz elhamdülillah.

Bizim burada öğrendiğimiz nedir?

Evet fizik, kimya değil ama onları üniversite de lisede de okuduk. Ama burada şu hadîs-i şerîfler bizim kafamızı bir değiştiriverse, al sana cami dolusu imanı sapasağlam, pırıl pırıl, has halis kâmil müslüman! Haydi bakalım, kimse duramaz önünde! Her birisi uçaklara, tanklara bedel çünkü onları da insanlar yapıyor. Önce insanı kazanmak lazım.

"Kendi nefsini islah etmek için insan ilim öğrenirse..." Ev li-men ba'dehû. "Veyahut kendinden sonrakileri islah etmek için, kendinden gayrıları islah etmek için [ilim öğrenirse...]"

"Ben şu ilmi öğreneyim de çoluk çocuğuma bir hak yolu gösteriyim veyahut başkalarını hak yola çağırıyım." diye kendisini ve başkalarını,kendisinden sonrakileri islah maksatıyla öğrenirse; sırada kendisinden sonra gelenleri islah maksadıyla ilim öğrenirse;

Ketebe'llâhu mine'l-ecri. Burada bazı müshalarda le-hû diye bir ilave var. Ketebe'llâhu le-hû. "Allah onun için yazar..." Bir yerde böyle var. Şuraya [şerhine] de bir bakıvereyim. Çünkü hadistir bir kelimesinin bile bize kıymeti vardır. Le-hû şerhte var metinde yok, [kitabı takip eden] kardeşlerim metne ilave etsinler.

Ketebe'llâhu le-hû mine'l-ecri misle remlin âlicin. "Allah ona ecirden çöldeki kumlar gibi sevap yazar." Muzâf muzâfun ileyh olarak, misle remli âlicin de olabilir. Âlic kelimesi, el-bâdiyeh ve kesretu'r-rimâl demektir. Yani islah maksadıyla olursa; "Allah ona çölün, badiyenin kumları kadar sevap yazar."

Bak niyete göre ne kadar değişti. Şimdi anladık mı İslâm'da niyetin ne kadar mühim olduğunu?

Adam ilim öğreniyor, bu adam da ilim öğreniyor bu adam da ilim öğreniyor. Aynı yoldan üniversitenin kapısına giriyorlar, tamam. İkisi de aynı sınıfa devam ediyor, aynı mevzuda öğreniyor. Bir tanesi;

"Ben öğreneyim büyük adam olayım, başkaları ile münakaşa edeyim, dünyalık devşireyim, alimlere üstün geleyim, kendi bilimsel kuvvetimi kudretimi kabul ettireyim." diye benlik, övünmek peşinde. Ötekisi de; "Kendimi islah edeyim başkalarına faydam olsun." diyor.

Birisine Allah çöllerin kumları kadar ecir yazıyor ötekisine de sen cehennemdeki yerini hazırla diyor. Aynı kapıdan giriyor adamlar ama niyet insanı nereden nereye getiriyor.

Kalbinizi sağlam pak tutun, niyetinizi halis tutun her yaptığınız işinizi öyle yapın. Kendimizi aldatabiliriz ama Allahu Teâlâ hazretlerini aldatamayız. Her şeyde niyetimiz bir berrak su kadar temiz olmalı, bir temiz çarşaf kadar beyaz olmalı, pırıl pırıl olmalı; niyet halis olmadı mı insanın bütün zararı oradan geliyor.

vechuhû ve muhika zikruhû ve üsbite's-mühû fî-ehlî'n-nâri.

"Her kim dünya talebine düşerse dünyalık elde etmek peşine koşarsa..."

Dünyalık nedir?

Para pul, mevki makam, alkış şöhret vesaire. Çünkü bunlar dünyada kalacak âhirete yarar şeyler değil. "Kim bunların, dünyalığın peşine düşürse..."

Nasıl kazanacak bunu ne yaparak kazanacak? Çok çekiç sallayıp çok imalat yapıp çok satıp da öyle mi para kazanacak?

Yok yok, öyle değil.

Nasıl?

Bi-'ameli'l-âhirati. "Âhiret ameli ile dünya kazanmaya kalkarsa..."

İbadet taat, âhirette kendisine sevap kazanacak bir şey cinsinden bir şeyler yaparak dünya kazanıyor. Açıyor önüne mendili ondan sonra eûzü-besmele çekip Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor;

"Ee, bana para verin."

Kur'an'ı okuyor, para almak için, veyahut sarık cübbe, kavuk bilmem ne köy köy dolaşıyor, gören hoca sanıyor maksadı ticaret kazanç, veyahut daha başka bir şey neyse yani…

Âhirete yarar işleri dünya menfaati sağlamakta kim kullanırsa..."

Ne olur?

Tumise vechühû. "Yüzü düzlenir." Yani yüzünün hatları silinir, yüzü dümdüz olur, şeref haysiyet kalmaz. Allah tarafından onun yüzü berbat edilir, teğayyür eder, yüzü mahvedilir. Sonra;

Ve muhika zikruhû. "Zikr-i cemîli, hoş yâdı, zikri, itibarı, şerefi silinir." Yüzünde şeref, yüz aklığı kalmaz bir kere, yüzü dümdüz olur, şerefi itibarı silinir. Ve üsbite's-mühû fî-ehlî'n-nâri. "İsmi cehennem ehlinin arasına kaydedilir, tespit olunur."

Sen misin âhirete yarar işleri gösteriş yaparak dünyalık elde etmeye, para pul devşirmeye, mal mülk kazanmaya kullanıyorsun? İşte ona suistimal derler! Âhiret ibadetini dünyalık kazanmaya kullanıyor, vasıta ediyor, istismar ediyor. Hah öyle insanın yüzü silinir, nâmı yok edilir ve ismi cehennem ehli arasına yazılır. Demek ki âhiret işini dünya menfaati devşirmekte kullanmak yok. Kur'an okuyor para topluyor, ilmini satıyor para topluyor.

Eski ümmetler de öyle yapmışlar. İçlerinden alim yetişmiş amma ilmini dünyalık devşirmekte kullanmış hakikati itiraf etmemiş. Peygamber Efendimiz'in zamanında da yahudilerin alimleri, hristiyanların alimleri vardı hatta Peygamber Efendimiz'in namını duyunca Necran'dan kalktı kâfile halinde geldiler, başka diyarlardan geldiler. Necran'dan gelen kafilede süslü, ziynetli, şatafatlı, sırmalı, üniformalı papazlar, piskoposlar, üsküfler vardı, onlar 70-80 kişi böyle saltanatla geldiler. Âl-i İmrân sûresinde bahsedilen hadise. İçlerinden bazısı, üç dört tanesi müslüman oldu ötekiler dediler ki;

"Biz müslüman olursak Bizans imparatoru bize darılır. Bize darılır, bize gönderdiği paraları ikramları göndermez."

Demek sen o cübbeyi Bizans imparatorundan para almakta kullanmışsın, gitti. Müslüman olanlar kurtuldu, ötekiler gitti. Halbuki evlatlarını bilir gibi o kadar net olarak Hz. Peygamber'in peygamber olduğunu biliyorlardı. Yolda gelirken aralarında konuşurken öyle konuşuyorlardı.

"Haydi bakalım eğer benim sözüm yanlış, senin sözün doğru ise veyahut sen öyle iddia ediyorsan Allah'ın lanetini 'Allah yalancıları kahretsin!' diye lanetleşelim. Peygamber Efendimiz anlattı anlattı, dinlemediler, [onlara];

Haydi var mısınız haksız, yalancı kimse Allah onu kahretsin!" dedi. Kendi aralarında kafa kafaya verdiler fıs fıs fis konuştular, dediler ki;

"Böyle bir peygamberle böyle bir konuda böyle bir iddiaya girerse, kendisi mahvolduğu gibi nesli kesilir nesli de gider. Böyle bir şey demeyelim."

Ona yanaşamadılar, Âl-i İmrân sûresinin sebeb-i nüzûlunu, o ayetleri okuyun, neler oldu bitti. Dünyayı tercih ettiler. İlmi var, biliyordu ama dünyayı tercih ettiler. İşte o da gitti, ötekisi de gitti. İmtihanı kaybettiler gittiler.

Allah bize imtihanı kazanmayı nasip etsin, âhireti zayi etmemeyi nasip etsin. Âhireti satıp dünyayı alanlarlardan eylemesin.

Aksine bu dünya âhireti kazanmakta vasıtadır; çalış kazan, ye yedir, hayrat hasenât yap, çoluk çocuk iyi yetişsin ele güne muhtaç olmasın. Talebe yetiştir, yetimlere bak, köprü yaptır, han hamam yaptır, su getir, hayrat sebil dağıt, zekatını sadakanı ver, nâmın, ecri yürüsün. Sen öldükten sonra da defterine sevaplar gelsin dursun! İşte bak bunlar dünya malıyla kazanılıyor.

Zenginler akıllıysa ecirleri kamyon kamyon, tümen tümen alır götürürler. Peygamber Efendimiz'in zamanında fakir sahabe, sahabenin fukarası, çok yoksulları elinde hiç bir şey yok. Peygamber Efendimiz'e sızlana sızlana geldiler;

"Mahvolduk yâ Resûllulah!" dediler. [Peygamber Efendimiz] dedi ki;

"Niye, ne var?"

Zehebe ehlü'd-dusûr bi'l-ücûr yâ resûlallâh. "Zenginler bütün sevapları aldılar götürdüler." dediler. Cihadı onlar yapıyor, zekâtı onlar veriyor, hayrı onlar yapıyor, sadakayı onlar veriyor, biz bir şey yapamıyoruz.

Peygamber Efendimiz onlara da zikir tavsiye etti; "33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahuekber deyin." diye şu namazların arkasında bizim yaptığımız o zikirleri o fukaraya tavsiye etti. Peygamber Efendimiz; "Böyle yaparsanız onlar gibi ecir kazanırsınız." dedi, sevine sevine gittiler.

Bir zaman geldi, yine sızlana sızlana geldiler, dediler ki;

"Yâ Resûlullah! Zenginler de öğrenmiş onlarda çekiyor tespihleri!" Dedi ki;

"O Allah'ın bir fazl u keremidir."

Demek ki zengin iyi müslüman olursa yanına yetişmek mümkün değil. Sevabı çok olur ama Allah zenginlere akıl fikir versin. Hepimiz aslında zenginizdir, yanımızda, cebimizde az çok paramız pulumuz vardır. Az veren candan, herkes bir hayır ve hasenât yapması lazım. [Hayr u hasenât] parayla oluyor, bağışla oluyor.

Peygamber Efendimiz Allah'ın hak peygamberiydi, müslümanların başarıları hiç parasız olsaydı ya?

Hayır. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in İslam [müslüman] olduğu zaman 90 bin altını vardı, Allah yolunda verdi. Peygamber Efendimiz'in yoluna îsâr eyledi, saçtı böyle, feda olsun yâ Resûlallah dedi. Üzerinde bir şey kalmayıp da hurman hasırını beline "avret yerim görünmesin" diye sarınacak kadar bağışladı. Hasır sarınacak kadar... Öyle oluyor...

Peygamber Efendimiz bir gün fukarâ-i müslimînin halini gördü de bir güzel hutbe irad etti, bir güzel konuşma yaptı. Yardımın fazlından keriminden bahsetti, kadınlar hulliyâtını çıkartıp ortaya yığdılar, herşeylerini ortaya koydular;

"Madem âhiret sevabıymış verelim yâ Resûlallah!" diye yığıldı ortaya. Bu işler böyle olur.

Şimdi biz, koca cemaatimiz var görünce iftihar ediyoruz elhamdülillah. Para toplansın diyoruz 27 bin lira para toplanıyor. Ya 27 bin lirayı ben veririm, o zaman zahmet etmeyin! Ben size yüzümü kızartıp söylemeye değmez, 27 bin lira nedir ki! Bina alacağız, ev yapacağız, salon yapacağız, caminin yanında namaz kılınacak. Bundan sonra dünya ne kadar durursa, bu dünyanın direği kırılıncaya kadar orada namaz kılınacak sevap kazanacaksınız. Benim gücüm yetmiyor! İşte orada! Bana para vermeyin, sakın ha! Kimseye vermeyin, kendiniz parayı kimseye vermeden yapın; parayı çarçur ederlerse çimento getirin, ameleleri kendiniz çalıştırın parasını kendiniz verin ama ben yapılacak şeyi gösteriyorum. Şurada kadınların yeri yapılacak işte, bu kadar!

Bu camide Allah razı olsun bir muhabbet var; Allah kardeşlerimin muhabbetlerini artırsın. Biz kardeşiz, birbirimizin kardeşiyiz. Burada millet avlularda, duvarlarda namaz kılıyor. Geçen hafta, zenginlerin kulakları çınlansın diye birisi önüme latifeli bir kağıt göndermiş;

"Paltolarımızı ters çevirdik de dışarda onların üstünde namaz kıldık." diyor.

İstersek çiçek gibi yapabiliriz, güzel zarif üstünü örteriz şey yaparız. Her taraf güllük gülistanlık olur. Namaz kılmaya geliyor şahıs yer bulamıyor, oturacak yer bulamıyor. Ben çok biliyorum, ezan okunduğu zaman kapıdan çıkıyorum buraya gelirken bakıyorum hızlı hızlı bizim camiden koşuyor aşağıdaki camiye.

Neden?

Aşağıdaki camide namaz kılıyor çünkü burada yer yok. Aşağıdaki camide namaz kılıyor bu vaazı dinleyeceğim diye koşuyor yine geliyor.

Allah razı olsun ama niye elimizde imkân varken bu sıkıntılara düşürelim kardeşimizi?

Her tarafı çiçek gibi olsun. Şu yan tarafı, şu benim arka tarafta olan kısım kümesti biliyorsunuz. Orada tavuk kümesi vardı oradan geçerken tavuk kokardı; birkaç dut ağacı vardı, dutlar yere döküldüğü zaman sinek olurdu. [Oraları temizledik,] o dut ağaçlarını kestik, kümesleri kaldırdık. O zaman bazı yakınlarımız;

"Ağaç kesmek günahtır. dediler.

E canım ağaç kesmek günah ama yerine cami yapmak çok sevap! O ağaç da memnun olur kesilmeye! Kurbanlık koyun boynunu uzatır ya, "Ben Allah yolunda kurban oluyorum." diye.

Şimdi namaz kılınıyor fena mı oldu? Fena mı oldu, çıkınca bakın yan tarafta namaz kılınıyor. Güzel halısı döşenecek güzel kapısı yapılacak içeri giren şey yapacak [namaz kılabilecek].

Onun için bu paralar bizim düşmanımızdır; bu paraları, düşmanları elden çıkartalım, hayra sarf edersek o zaman tamam. Bu paralar insanın elinden uçar gider. Ne zaman ki hayra sarfedersin o zaman para senin olur.

Peygamber Efendimiz eve geldi sordu;

"Sabahleyin kestiğimiz koyun ne oldu?" Dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Koyunun hepsini fukaraya dağıttık, bir budu bize kaldı." Peygamber Efendimiz;

"Ha! Demek ki bir budu hariç hepsi bizim olmuş." dedi.

E onlar fukaraya gitti?

Fukaraya giden deftere yazılıyor!

Senin yediğin?

O hesap. Helalse ne âlâ, haramsa onun hesabını [cezasını] çekeceksin. Verdiğin sevap oluyor; e biraz hayır yapacağız, ne olacak!

Ben hiç sıkıştırmam; bilsem, benim kardeşlerim fukara olsa hiç sıkıştırmam. Canım feda olsun, ne olacak yani! Bir şey istemem ama biliyorum renkli televizyona 300 bin lira veriyor. Söylemeyecek miyim şimdi, isterse darılsın.

Siyah beyaz televizyonun var!

Yok renkli olsun, dansözü şarkıcıyı iyi seyretsin! Keyif, nefis... Nefis verdirtiyor...

Şehirde böyle, köyde?

Bizim köye gittik, benim sakallı, beyaz sakallı hacı arkadaşlarım var şahit. Köyde dediler ki;

"Hocam, nerede köylünün boynunda beşi bir yerde kolunda bilezik?"

"Ne oldu?" dedim.

"Hepsini renkli televizyona verdiler." dediler.

Renkli televizyondan hepsi Avrupa'ya gitti.

Biz şimdi o kadar lüks şey yapacak bir millet miyiz?

Televizyon tüpüne, transistörüne, şusuna busuna dünyanın parası gitti. Açlıktan ölüyoruz, başbakan kredi bulacağız diye Amerika'ya gidiyor, filanca yere gidiyor. Vermeye nazlanıyorlar, verecek gibi oluyorlar yarıyolda ellerini geri çekiyorlar... işin yoksa uğraş. Ben olsam "Yüzüne çalınsın!" deyip dönüp geleceğim geliyor ama ne yapacaksın o da denmiyor. Sigarayı bırakamayız, televizyonu bırakamayız, bu bize revâdır. Bu bizim çektiğimiz zilletler demek ki Amerika'dan Rusya'dan değilmiş, bizim kötü huyumuzdanmış.

Allah bizleri lütfuyla islah etsin, bir de düşmanla ıslah ederse o daha fena! Allah bizi lütfuyla keremiyle akıllandırsın islah eylesin.

Men talebe bâben mine'l-'ılmi li-yuhyiye bi-hi'l-islâme kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi derece vâhide fi'l-cenneti.

Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet edilen bu hadîs-i şerîfte mevzu yine ilme döndü. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Her kim ki ilimden bir bab, bir bölüm, bir kısım öğrenirse"

Maksat ne?

Li-yuhyiye bi-hi'l-islâme. "Onunla İslâm'ı ihyâ etmek için." İnsan İslâm'ı diriltmek için ilim öğrenirse;

Kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi derece vâhide fi'l-cenneti. "Cennette peygamberlerle onun arasında sadece bir derececik fark olur." O kadar yükselir ki peygamber olacak gibi, arada bir derece kalır.

Demek ki İslâm ilimle diriliyormuş. Burada da onunla anlıyoruz. İlimden bir bab öğreniyor, Li-yuhyiye bi-hî'l-islâme. "İslâm'ı ihyâ etmek için." İhya etmek "diriltmek" demektir. Demek ki İslâm cahillikle oldu mu ölü oluyor, ilimle diriliyormuş.

Biz hepimiz alim olsaydık, şu Japonların ilmi olsaydı... Gazeteler yazıyordu, geçenlerde Japonya'da bir sergi açılmış; amaan neler neler... Adamlar yirmibirinci yüzyıla hazırlanıyorlar. Biz onsekizinci yüzyıldan topal topal renkli televizyon seyrede seyrede peşlerinden gidiyoruz. İslâm'ı ilim ihyâ eder, [herşey] ilimle olur.

Fatih Sultan Mehmed mi daha alimdi, fethettiği bizansın idarecileri mi daha alimdi?

Fatih Sultan Mehmed alimdi; oturdu planlarını çizdi havan topunu kendisi yaptı. Mühendis, dokuz dil mi bilirmiş, kaç tane dil bilirmiş. Tekniğe bak, teknolojiye bak! Haliç'in önüne zincir gerdiler diye gemileri Dolmabahçe'nin yanından dereden öbür tarafı Kasımpaşa'ya giden dereye çektirdi. Oradan yağlı kızaklar üzerinden gacur gacur gacur gucur denizin gemilerini Haliç'e indirdi. Mübarek Fatih Sultan Mehmed Han aleyhi'r-rahmeti ve'l-ğufrân'ın pırıl pırıl kafası vardı; Rumca, Farsça, Arapça bilirdi, her şeyi bilirdi. Alim insandı. Öyle olur... Üç ay içinde Rumeli hisarını yaptılar, üç ay... Üç paşaya dağıtmış; "Haydi bakalım her biriniz bir burcunu yapın." Zağanos Paşa, bilmem ne paşa [Halil Paşa, Sarıca Paşa] her birisi bir burcu hoop çıktılar, üç ayda bir kale.

Biz şimdi üç ayda şu yandaki evin tamirini yapamayız, yapamadık da zaten. Yağmur damlamasın diye yan tarafın kapatılmasını bile yapamadık. Himmet oldu mu, himmet... Himmetü'r-ricâl takla'u'l-cibâl. demişler. Yani, "Er kişilerin himmeti oldu mu dağları söker." Dağları [yerinden] söker. Müslüman himmetli olacak, öyle yüksek olacak ki himmeti, insanın kıymeti himmetinin yüksekliği ile ölçülür.

Senin hevesin ne?

Hiç! Sinek gibi aşağılarda dolaşıyor, olmaz. Kartal gibi yükseklerden uç bakayım! Himmetin bütün dünyayı düzeltmek olsun bakalım, sen böyle aşağılarda ne dolaşıyorsun?

Allah tekrar o [iyi günleri göstersin.]

Ecdadımız alimdi, zamanındaki insanlardan daha alimdi.

Pîrî Reis'in haritasını bulmuşlar. Pîrî Reis bütün Güney Amerika'nın sahillerinin resmini, haritasını çizmiş, oradaki yerlerin adlarını yazmış; [haritanın] üstüne orada bulunan hayvanların resimlerini bile yapmış. Bütün Afrika'yı, bütün Güney Amerika'yı biliyor, tıkır tıkır takip etmişler. Barbaros Hayreddin Paşa Cezayir'den kalkmış gelmiş İstanbul'a.

Nerede sadrazam hazretleri?

Savaş için Diyarbakır tarafına gitti.

Yürümüş Diyarbakır tarafına gitmiş. Demiş ki;

"Efendim bu kafirler Hind'i [Hindistan'ı] bulacağız derken gittiler Amerika diye bir yer buldular, gidelim biz de oradan bir yer kapalım."

Onu söylemiş, o zamanlar biz de Amerika'ya bir yerden, kıyıdan köşeden çıksaydık ne olacaktı?

Ne güzel olacaktı!

Bak onlar ilmi nasıl takip etmişler. Kanûnî devrine yazılmış kitaplara bakın daha henüz bu zamana tecrümesi yapılmadı! Henüz daha tecrümesini yapmadılar. Ecdadımızın Süleymaniye kütüphanesinde 100 binlerce kitabı var. Bu torunlar dedelerinin kitaplarını bilmez. İçinde ne var bilmediği için de, dedelerini bilmediği, okumadığı için de [onları] cahil sanır. Ya aç şu sandığı da bir bak bakalım dedenin neden haberi varmış! Galata Kulesi'nden uçmuş Üsküdar'a inmiş. Padişahın karşısına gelmiş;

"Padişahım! Şimdi göğe Hz. İsa ile mülâkata gidiyorum haydi allahasmarladık, seni Allah'a emanet ederim." demiş, fişekleri ateşlemiş gökyüzüne, peşpeşe peşpeşe öteki fişekleri ateşleyerek ateşleyerek yukarılara çıkmış. Ondan sonra kanatlarını açarak yavaşça süzülerek inmiş deryaya, denize. Yüzerek sahile çıkmış padişahın karşısında selam vermiş, demiş ki;

"İsa aleyhisselam size selam söylüyor padişahım!"

İsa aleyhisselam gökte diye latife yapıyor yani. Böyle hünerler yapmışlar. Okuyoruz, kitaplarda var. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yeri belli. Böyle şeyler yapmış, bu hünerleri becermişler.

Ne demek böyle fişek ateşleyip de bir insanın havaya çıkması? Az bir teknik değil. Şu Süleymaniye camisi... Yap bakalım haydi göreyim! Bizim yaptığımız binalar biraz büyüyecek oldu mu bir taraftan çöküyor. Yirminci yüzyıldayız güya...

Bir misal, Ankara'da Etlik tarafına köprü yaptılar; Etlik köprüsü. Betonarma köprü; Karayolları Genel Müdürlüğü yaptırdı. Sağlam direkli köprü... Yanında da böyle inmeli çıkmalı eski zaman köprüsü, kemerli köprü var. Demek ki Ankara'ya oradan, o Çubuk Çayı'nın üstünden gelinirmiş. Onu yaptırınca demişler ki;

"Bu külüstür köprüye lüzum yok, bunu dinamitleyelim." Neredeyse dinamitleyeceklermiş, bir iki akıllı mâni olmuş, demişler ki;

"Yahu bu tarihî eserdir, varsın dursun kenarda, yazık ilişmeyin, dokunmayın."

Artık ilişmemişler.

Berikilerin yanında dinamit de var çünkü karayolları [ekibi.] Dinamit de var ilimde var böbürleniyorlar; betonun içine demirleri koydular sağlam oldu! tamam.

Biz de Ankaralıyız, [Ankara'ya] gittik. Bir yağmur yağdı, şiddetli bir yağmur öyle bir yağdı ki Ankara'ya seller geldi. Sıhhiye tarafları, evlerin birinci katlarına kadar doldu. Haydi! Etlik beton köprüsünü kağıt karton köprü gibi sel aldı öbür tarafa atıverdi. Gözümle gördüm, koca beton köprü devrildi. Kalın, altından üstünden iki taraflı çift yol geçen köprüyü devirdi attı. O eski Osmanlı köprüsü, boynu bükük mütavazı orada kıs kıs gülüyordu ona...

Onun için Allah bize yine o ilmi nasip etsin, ama o imanla olan ilim, imansız oldu mu olmaz. Bu taraftaki köprüyü yapınca, o taraftaki köprüyü atmak istiyor. Ne var, o da dedenin hatırası, orada dursa ne olur? İmanla beraber, sevgiyle beraber, insanlık sevgisiyle beraber olursa o zaman olacak ama bunları anlatamıyoruz, bunları burada söylüyoruz siz de anlıyorsunuz tamam ama dışarıya anlatamıyoruz. Bari siz anlatın gittiğiniz yerlere...

Men talebe'l-'ılme li-ğayri'l-'ameli fe-hüve ke'l-müstehzii bi-rabbihî 'azze ve celle.

Bu da ilmi bir başka maksatla öğrenenin hali, İbni Abbas radıyallahu anhümâ'dan.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

"Her kim ki ilmi öğrenir."

Niçin?

Li-ğayri'l-'ameli. "Tatbik etmek için değil, sırf nazari olarak öğreniyip bulunsun diye." Tatbikata yanaşmışyor, amel etmek için başka bir maksatla ilim öğrenirse...

Bu kime benzer?

Fe-hüve ke'l-müstehzii bi-rabbihî 'azze ve celle. "Aziz ve celil olan Rabbi ile alay eden kimse gibidir."

İlim öğreniyor, tamam; şu tesbihi çekmek, Allah'ı zikretmek sevap; şu namazı kılmak, şu orucu tutmak farz; Şöyle sevap [böyle sevap] öğreniyor, kafasında hepsi var, hepisini tilki gibi biliyor ama tatbikata yanaşmıyor. Tatbik etmek için de öğrenmedi ki zaten! "Rabbi ile alay eden kimse gibidir."

Aziz ve celil olan Allah ile alay edilir mi?

Aziz ne demek?

İzzet sahibi, galip, ne isterse yapan demek.

Celil ne demek?

Celal sahibi. O'nun celaline bir uğrarsa insan mahvolur.

Demek ki buradan da bir başka bir şey çıktı. İlmimizle amel edeceğiz, tatbikat. Bu hadisleri okuduk tatbik edeceğiz. Dedim ya ben size; hani bazen çıkarın defterinizi, yazın bakalım gelmeden evvel diye.

Geçen hafta dedim ki; "Bir insan çarşamba, perşembe ve cuma günü üç oruç tutar da cuma günü de sadaka verirse anasından doğduğu gün gibi pak olur." dedim, bilmiyorum ama kaç kişi yaptı!? Parmak kaldırın demiyeceğim ama ilim tatbik etmek için öğrenilir.

Sonra bir geçmişti, "şu sureyle şu sureyi kim ezberlerse Peygamber Efendimiz'in sevgisine nâil olur." diye. O sureleri ezberlediniz mi diye önümüzdeki hafta imtihan edeceğim dedim imtihan edemedim sizi. Eski sayfaları karıştırın bakalım da o surelerini öğrenin, önümüzdeki hafta soralım.

Men talabe mahabbete'n-nâsi fe'l-yebzul mâlehû.

"Her kim insanların sevgisini talep ediyorsa halk kendisini sevsin istiyorsa malını bezletsin, kesenin ağzını açsın."

Cimrilikle insanlar sevmez. Aç bakalım kesenin ağzını, şöyle bir hediye ver bir ziyafet çek, böyle olur... Müslüman cömerttir. Ne olacak, tabii hepsi sevap olacağı için biraz da harcar.

Allahı Teâlâ hazretleri bizi cömert, alim, bilgili, ilmiyle amel eden, mütevazı, kâmil, ahlaklı güzel müslümanlar eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı