M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 426 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Nahmeduhû bi-cemîi mehâmidih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men sadaka'llâhe necâ ve men arefehû ittekâ ve men ehabbehû istehyâ ve men radiye bi-kısmetihî isteğnâ ve men hazirehû emine ve men etâehû fâze ve men tevekkele aleyhi iktefâ ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatühû lâ ilâhe illallah kâneti'd-dünyâ tehussühû ale'l-âhireti ve tuhazziruhü'l-fâkireti.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Geçen hafta bırakmış olduğumuz yerden, Râmûzül-ehâdîs isimli hadis kitabının sad harfiyle başlayan hadisleri ihtivâ eden kısmından okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamazdan önce, evvelen ve hâsseten şefaatçimiz, rehberimiz, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruh-ı pâkine hediye olsun diye, sonra onun cümle âl'inin, ashâbının, etbâının, ahbâbının ruhlarına hediye olmak üzere; bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşit ve mürebbîleri olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye, bu beldeleri fethetmiş olan fatihlerin, gâzilerin, şehitlerin ruhlarına, ashâb-ı hayrât u hasenâtın ruhlarına, beldemizin medâr-ı iftiharı, burada medfun bulanan sahâbe-i kirâmın, tâbiînin, evliyâullahın ruhlarına hediye olsun diye; uzaktan yakından gelmiş olan siz kardeşlerimizin geçmişlerinin ruhları şâd olsun diye; ve biz yaşayan müslümanların Mevlâmız'ın rızasına uygun ömür sürüp huzuruna sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olması dileğiyle buyurun bir Fâtiha, okuyalım, bütün bu üzerimizde hakları olan mübareklere hediye edelim, ondan sonra başlayalım. Bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin eserinde el-Hâkim b. Ümeyr'den rivayeten bize gelmiş bir hadîs-i şerîftir. Ama Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

"Ben başka peygamberlerden onlarda olmayan beş husus ile mümtaz kılındım, bana beş özellik verildi."

O beş tanesini sayıyor. Bir tanesi de ûtiytu cevâmiu'l-kelîm. "Bana az söz ile çok derin mânalar ifade etmek hassasını Allah ikram etti." Resûlullah'ın sözleri hakikaten birer cümlecik, küçücük bir-iki kelimeden ibaret ama her birisi üzerinde kitap yazılacak kadar geniş mânaları ihtivâ eden sözlerdir.

Şimdi bir hadis okuduk ama çok derin mânalar var. Dilimizin döndüğünce okumaya, izah etmeye başlayalım.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men sadaka'llâhe necâ. -Hadîs-i şerîf kısa kısa cümlelerden meydana gelmiş.- "Kim Allahu Teâlâ hazretlerini tasdik ederse necat bulur, kurtulur, necâta erer."

Allahu Teâlâ hazretlerini tasdik nasıl olacak?

Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'ine inanacak, emirlerini hak bilecek. "Doğru" dediği şey güzeldir, doğrudur. "Eğri" dediği şey zararlıdır, çirkindir, yanlıştır. Yasakladığı şeyler bizim aleyhimize olan kötü şeyler olduğundan yasaklanmıştır. Emrettiği şeyler bizim menfaatimize, dünya âhiret saadetimize vesile olduğu için emredilmiştir. Mevlâmız'ın emri de güzeldir, yasağı da güzeldir, her hükmüne canımız fedadır. Öyle bir bağlılık ile bağlanacak, Allah'ın varlığını birliğini tasdik edecek, ahkâmına sadakat, sevgi, bağlılık gösterecek. Böyle yapan necat bulur, kurtuluşun yolu budur. Böyle yapan kurtulur.

O halde biz de ne yapacağız?

Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını birliğini tasdik edeceğiz, ahkâmını tasdik edeceğiz, emirlerine yasaklarına ittibâ edeceğiz.

Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.

Hoştur bana senden gelen, ya goncagül yahut diken.

dediği gibi şairlerin, içimizde Allahu Teâlâ hazretlerine öyle bir bağlılık olacak. Bu kurtuluşa sebep olur.

İkinci cümleciği: Ve men arefehû. "Her kim ki onu bilirse..." İttekâ. "Takvâ sahibi olur, sakınır, çekinir."

Falanca adam içki içiyor, kumar oynuyor; edepsiz...

Neden?

Cahil, Allah'ın cezasını bilmiyor, kudretinden haberdar değil, bu dünyanın fâniliğinden haberdar değil; bu işleri cahilliğinden yapıyor.

Büyüklerimiz demişler ki;

el-Câhilu cesûrun. "Cahil oldu mu bir insan cesur olur."

Küçük çocuk sobanın tehlike olduğunu bilmiyor ki; sobanın üstüne üstüne gidiyor, yapışıyor, yapışıp eli yandığı zaman feryadı basıyor. Bir daha sobanın yanından daire çizip öyle geçiyor, yani sobanın yanından düz geçmiyor. Çünkü zararını bildi.

İnsanların çoğu Allahu Teâlâ hazretlerini bilmiyorlar.

Mâ kaderu'llâhe hakka kadrihî.

Nasıl bilinmesi gerektiyse Allahu Teâlâ hazretlerini insanların çoğu hakkıyla bilmiyor. İyi kullarına hazırladığı cennetteki nimetleri bilemiyor. Bilse içinde bir hasretlik çöker, bir aşk çöker, bir muhabbet çöker; "Ya ben bunu kaçırırsam hâlim nice olur!" diye aklı başından gidecek gibi olur, gecesi gündüzü onu elde etmek için çalışmakla gider.

Bir insan Allah'ın cehennem gibi bir azap hazırladığını, orada azapların envâ-ı türlüsünü topladığını bilse ödü patlar, uykusu gider, kararı kalmaz, ne yapacağını bilemez hâle gelir, gündüzü kapkara olur! Dışarıda güneş var, gündüzü bile kapkara olur! Allah'ın azabından, korkusundan ne yapacağını bilemez, iştahı kesilir, yemek yiyecek hâli kalmaz... İnsanlar ne cenneti biliyor ne cehennemi biliyor.

Sonra Allah'ın nimetlerini, lütuflarını vesairesini bilse; "Artık bana bu kadar iyilik etmiş, bu kadar nimete beni daldırmış, batırmış, gark etmiş, rahmetine bandırmış; ben de O'ndan biraz çekineyim, âsi olmayayım." İnsanlar arasında bir kahvenin 40 yıllık hatırı olurmuş da, bir iyilik yapana insan vefa gösterirmiş de; "O bana falanca zaman iyilik etmişti. Ben de ona iyilik edeyim. O benim sıkıntılı zamanında imdadıma yetişmişti, ben de ona yetişeyim." der de, bunca nimetleri kendisine veren Allah, bunca nimetlerin hatırı ne oluyor? İnsan Allah'a [şükretmez mi?]

Allah'ı bilmiyor.

Sonra insan bu işleri böyle düşündüğü zaman sıralayıp gider, sonu gelmez...

Kim Allahu Teâlâ hazretlerini iyi bilirse o sakınır, çekinir.

Nereden sakınır?

"Azabına düşmeyeyim!" diye azabından sakınır. "Aman bu nimetleri elden kaçırmayayım!" diye cennetini elden kaçırmaktan sakınır. Titiz bir müslüman olur. Takvâ ehli bir müslüman olur. Attığı adıma dikkat eder, yaptığı işe dikkat eder.

Neden?

"Yok, ben onu öyle yapmam."

Neden yapmazsın?

"Mevlâm darılır. O'nun rızasını kaybetmek istemem, küstürmek istemem." diye düşünür,

"Resûlullah bana darılır..."

Bazen öyle oluyor. Allah'ın iyi kulları hatalı bir iş yapınca Resûlullah Efendimiz rüyada görünüyor, mesela kaşını çatıyor; "Niye öyle yaptı?" diye...

Eskilerin hikâyeleri çok da, yaşayanlardan birisi bana bizzat kendisi anlattı. Dairede oturmuşlar, bir müftü hakkında konuşmuşlar. Birisi şikâyet etmiş de; "Müftü efendi böyledir, şöyledir..." diye konuşmuşlar. O müftü de meğerse mübarek bir insanmış. "Vah vah... Din adamı böyle yapmasa daha iyi değil mi?" demişler. O kötü söz, aleyhinde konuşanın sebebine onlar da birkaç söz katmışlar. Yani gıybet olmuş. Adamcağızı kötülemişler; ama aslında adam kötü değilmiş.

"Geceleyin namazı kıldım." diyor, adamcağız bana hâdiseyi kendisi anlatıyor... "Namazlarımı kıldım, tesbihlerimi çektim, abdestli yattım uyudum. Rüyamda Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm. Tam güneş yanığı yüzü, sakalları gür, tıknazca bir vücudu var. -Tarih kitaplarında anlatıldığı gibi...- Abdest alacak gibi kollarını sıvamış, ayağında takunyalar... Ama Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm diye sevindim. Yanına varmak istedim." diyor... Kaşlarını çatmış, ona bir bakmış...

"O sizin dedikodusunu yaptığınız müftü veliyullahtandır!" diye bir bağırmış rüyada...

"Kulağım patlayacaktı! Bir uyandım uykudan, hâlâ kulağım çınlıyor!" diyor.

Rüyada görmüş, hâlâ kulakları çınlıyor!

Ertesi gün gitmiş; "Aman, o müftü hakkındaki söylenen sözlerden döndüm, tevbe." demiş, rüyasını arkadaşlarına anlatmış. Sonradan da bir iyi insan olduğu anlaşılmış.

Peki, Hacı Bayram o müftüyü niye müdafaa etmiş?

"Onu sonradan anladım." diyor. O müftü efendi meğer Bayrâmiye tarikatindenmiş. Şeyh efendi müridini kolluyor, aleyhinde konuşturmuyor. Pir efendi, tarikatın pîri kaç asır sonra gelmiş müridini kolluyor. Beriki adam da iyi adam, rüyayı gören adam da iyi adam...

İyilere ihtar olur. İyiler bir hatalı bir şey yapınca ona Allah hatasını gösterir.

Onun için, Allah'ın evliyâsı, sevgili kulları, O'nu iyi bilen kullar senin benim yaptığım çok şeyleri korkusundan yapmazlar.

Neden yapmaz?

Takvâsı var; "Bir şey yaparsam derecem düşer." diye çekinir.

Bir hoş tatlı amca vardı, sağsa Allah selâmet versin, öldüyse rahmet eylesin... "Yorganı çekiverdim mi üstüme -geceleyin yattığı zaman- o karanlıkta gözümün önünde ne şekiller, ne güzellikler, neler geçer neler... Çok hoş şeyler görürüm." diyor. Tatlı bir insan, bana böyle anlatıyor. "Bir keresinde bahçeye çıktım. Horoz 'gık gık gık' yapıyor, ortalıkta dolaşıyor. Hoşuma gitti, ben de takıldım, ona 'gık gık gık' yaptım. O eski güzel hallerim kayboldu; gözümle gördüğüm, tatlı yaşadığım haller gitti. Anladım ki bir horozla bile alay etmek iyi gelmedi. Bir daha bir sineğe bir şey yapmaktan korkuyorum şimdi." diyor.

Bir horozla bile... Şaka... Aslında 'gık gık' demiş; vurmamış, kırmamış kanadını kuyruğunu kopartmamış, yolmamış. Ama "O bile iyi gelmiyor." diyor.

İşte bu bir numunedir. Bu hadislerin arasında bunları neden anlatıyoruz?

Allah'ı bilen kullar çok titiz olur, çok edebe riayet ederler. Bir edepsizlik yaptığı zaman çok mahrumiyetler olacağını bilir, kaçıracağını bilir, sıkıntılara düşeceğini bilir;senden benden daha titiz durur, sözüne sohbetine dikkat eder, attığı adıma, yaptığı işe dikkat eder.

Ve men arefehû ittekâ. "Kim O'nu bilirse takvâ sahibi olur."

Sonra; ve men ehabbehû. "Kim Allah'ı severse..." İstehyâ. "Utanır."

Allahu Teâlâ hazretlerinden utanır. O kabahatleri işlemeye, o edepsizlikleri yapmaya utanır. Seviyor çünkü... "Ben sevdiğime öyle yapmam. Sevdiğim Rabbime, Allah'ıma öyle şey yapmam, böyle kulluk olmaz, bu işi yapmam! İsterseniz kafamı kesin, isterseniz beni yakın, küllerimi rüzgârda savurun, yine yapmam!" der.

Bu sevgiden doğan bir şeydir. Şairin birisi diyor ki;

Ta'si'l-İlâhe ve ente tuzhiru hubbehû. "Hem 'Allah'ı seviyorum.' diye dilinle söylüyorsun hem de isyanlara, günahlara dalıyorsun, Allah'a âsi geliyorsun."

Hâzâ muhâlün fi'l-kıyâsi bedîu. "Apâşikâr, akıl mantık var, akla mantığa ters bir iş yapıyorsun. Âşikâr bir kabahat yapıyorsun, mantığa sığmaz bir iş yapıyorsun. Hem 'seviyorum' diyorsun hem de günah işliyorsun. Olmaz böyle şey!"

Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta'tehû

İnne'l-muhibbe li-men yuhibbe mutîu.

"Eğer senin sevgin hak olsaydı, gerçek bir sevgiyle sevseydin O'na itaat ederdin. Çünkü seven sevene uyar, bir dediğini iki etmez, hatırını kırmaz."

"Şuraya gidelim." Gider. "Şunu yapalım." Yapar. "Şunu ver." Baş üstüne. "Öl" dediği yerde ölür, "kal" dediği yerde kalır. Sevgi öyledir. Sevgi söz dinlemeyi, uyuşmayı, ihtilaf etmemeyi gerektirir. Allah'ı seven de utanır; utanır da günahlara dalmaz.

Burada iki şey var. Tabii bir takvâ var, bir de hayâ var. İki cümlede peş peşe geldi.

İnsanın azapları, kötülükleri düşündüğü zaman korkması, ürpermesi gerekiyor. Kime âsi geliyorsun sen? Mahalle bakkalına mı, bekçisine, filanca lâlettâyin bir ferde mi?

Kâinatın sahibine âsi geliyorsun! Olur mu öyle şey?!

Hadi bakalım, reisicumhurun aleyhinde konuş, kalk, göreyim.

"Hocam sen deli divâne mi oldun; adam Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ediyor, konuşursam alır götürürler."

Reisicumhurun aleyhinde konuşmuyorsun, kâinatın sahibi Allahu Teâlâ hazretleri... Kime sen ne yaptığının farkında mısın? Ne söylediğinin farkında mısın?

Ve men radiye bi-kısmetihî. "Kim Allah'ın kendisine nasip ettiği rızka, kısmetine razı olursa..." İsteğnâ. "Zengin, müstağnî olur."

Dünyalar onun... "Rabbim bana bir kuru ekmek verdi, biraz da tuz var; oh ne tatlı, banıyorum... Çatur çutur, biraz da kurumuş ekmek... Ama çok tatlı... O tat baklavada börekte olmuyor. Çatur çutur, çatur çutur... Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi! Şu pınardaki su da ne kadar güzel, doydum, çok şükür yâ Rabbi! Şimdi benim karnım doydu, sana ibadet edeyim... Allahu ekber."

"Allah bunu vermiş, ne yapalım, çalışıyorum. Ama bugün kısmetim bu kadarmış. Yarın daha çok verir. Öteki kullarına da veren o değil mi; dilerse bana da verir. Verirse de hoş, bu hâlime de razıyım, bugün bana bu gelmiş."

Allah'ın verdiğine, taksim ettiği rızka, kısmetine razı oldu mu insan zengin olur. "Gönül zenginliği" derler. Başkasının malında gözü olmaz. Başkasının karısının kızının üzerinde gözü olmaz. Başkasının hâline haset etmez. Gönül zenginliği gelir. "Rabbim verdi bana çok şükür, yeter, ne yapalım..."

Soruyorum:

"Ne iş yapıyorsun?"

"Falanca yerde basit bir iş yapıyorum."

"Ne kadar kazanıyorsun, yetiyor mu?"

"Elhamdülillah, çok şükür, yetiyor."

Geçen gün de bir yerde çarşıda pazarda dolaşıyorduk. Dağ gibi bir han gösterdiler; tepesini görmek için başını kaldırdığın zaman takken yere düşecek. Yüksek, binbir odalı masal [lardaki hanlar] gibi bir şey. Arkadaş;

"Hocam, bu hanın sahibi hapiste." dedi.

Niye?

Bunun her bir odasından ayda 30 bin lira kira gelse bu adamcağız parayı koyacak yer bulamaz. Nereye koyacak o kadar parayı, depo bulamaz. O kadar çok [parası] var... Sigara kaçakçılığı yapmış, yakalanmış, hapse atılmış. Fakir adam, gönlü fakir... O kadar hanı hamamı var ama gönlü fakir. Sigara kaçakçılığından medet umuyor.

Alnının [akıyla] şu gelenlerle yaşasaydın olmaz mıydı?

Benim öyle bir dükkânım olsa, ayda 30 bin lira gelirim olsa; tamam, yeter, öpüp başıma koyarım. İki tane oldu mu, o aliyyülâlâ olur. Üç tane oldu mu, insanın "Tamam, dur artık." diyesi gelir. Binbir tane odalı hanı var, adam sigara kaçakçılığı yapıyor. Gönlü fakir, içi fakir, Allah'ın verdiğine rızası yok...

Senin miden ne kadar alır?

Bir avuç alır.

Ya bu bir avucu koca şeylerle dolduramadın da bir de kaçakçılık yaparak mı [doldurmaya çalıştın?]

İsmini zikretmediğimiz için inşaallah gıybet olmuyor.

Bu insanoğlu böyle işte... Fakirdir.

Fakîrin küllü zî hırsın ğaniyyün küllü men yeknâ. "Her hırs sahibi insan fakirdir. Her kanaat sahibi insan zengindir."

Zengin, kanaat sahibi; "Çok şükür, Allah bana bir kulübecik verdi, filanca mahallede gecekondum var, elhamdülillah... Bahçesini de kazıyorum, yolu biraz çamurlu ama... Soğan da oluyor, maydanoz da oluyor... Çok güzel, elhamdülillah." Ötekisi Sarayburnu'nda sarayı var, filanca yerde yalısı var; huzuru yok veya yiyemiyor veya hapiste veya hasta... İbretli işler...

O halde insan nasıl olacak?

Allah'ın verdiğine; "Rabbim helalinden bugün bunu nasip etmişsin. Harama mı sapayım; sapmam yâ Rabbi! Çok şükür. Ötekisine haset mi edeyim; etmem yâ Rabbi! Ona da sen verdin. O kardeşimin belki benden daha iyi hâli vardır da ondan vermişsindir, daha çok ver yâ Rabbi! Kimsenin malında gözüm yok."

İşte bak, İslâm böyle olur.

"Allah daha çok versin. Birini bin etsin. Çok hayırlara vesile olsun. O paraları kazansın, yesin, içsin, izzet ikram içinde yaşasın, hayrât u hasenât da yapsın. Gözüm yok; bana Mevlâmın verdiği bana yetiyor. Çok şükür bu hâlime, bugünüme... Allah bugünlerimi aratmasın."

İyi Müslümanlık terbiyesi almış olanlar böyle diyor.

Ama İslâm terbiyesi almamış olanlar;

"Niye o şu kadar alıyor da ben bu kadar alıyorum? Niye onun köşkü var da benim yok? Niye onun arabası var da benim yok?"

Vur arabasına, çek bıçağı, sapla arabasının tekerine...

"Dört tekerini birden şişledim, oh şimdi içim rahat."

Ne oldu? Ne kazandın? Eline ne geçti?

Bizim arkadaşlardan birisi;

"Aman burada arabayı park etmeyelim." diyor.

Neden?

"Burada servet düşmanları var. Geçenlerde buraya bir arkadaş Mercedes'iyle gelmiş, dört tekerini birden bıçakla kesmişler." diyor.

Ne kazandın o dört tekerleği patlattın da?..

Hırs... "Niye onun arabası var, niye benim yok?"

İşte İslâm terbiyesi olmayınca o zaman insanlar birbirlerine düşer. İslâm terbiyesi olsa o zengin de fakir kardeşini kollar. Bu tek taraflı olmaz, yani bir taraflı değil.

İslâm bir sistemdir.

Sistem ne demek?

Birbiriyle uyuşan, birbiriyle irtibatlı tıkır tıkır çalışan bir nizamdır.Bunun içinden bazı parçalarını alsan çalışmaz.

Arabanın motor kaportasını aç, içinden karbüratörünü çıkart; hadi bakalım, öbür tarafı çalışsın...

"Hocam çalışmaz."

Küçücük bir parça...

"Küçücük de olsa çalışmaz."

Bir parçasını aldın mı çalışmaz. Arasından bir şeyi çekip çıkardın mı, bir boruyu kapatıverdin mi, bir vidasıyla oynadın mı çalışmaz. Sistem çünkü... Ama hepsi birden güzelce çalışıyor. Araba alıyor insanı yel gibi nerelerden nerelere götürüyor. Sistem.

İslâm'ın sistemi de zengine emir verir; "Sen bu parayı helalinden kazan, bir. Kazandığından zekâtını ver. Fakiri gözet." der, iki. "İsrafa düşme." der, üç. "Gösteriş yapma." der, dört. Oradan onu terbiye eder. Buradan fakire der ki; "Allah'ın taksimine razı ol, gidip de falancanın fabrikasını tahrip edip de, ustabaşını bıçaklayıp da anarşi çıkartma." der. Patrona der ki; "Çalıştırdığın işçinin akşam teri korumadan ücretini ver." İşçiye der ki; "Sen bunu ücretle yapıyorsun, paranı helal ettir, sonra hayrını göremezsin." der. Böyle her tarafı [dengeli yapar.] Talebeye; "Hocana hürmet et." der. Hocaya; "Talebene şefkat et." der. Sistem çünkü; onun orası öyle olacak, burası böyle olacak, onlar o zaman bir araya gelecek.

Bir otomobil parçasını alıyorsun, bakıyorsun bazı yeri çıkıntı, bazı yeri girinti, bazı yeri oyuk, bazı yeri delik.

Neden?

"Hocam senin işin ayrı, sen oraya karışma, onların her birinin sebebi var. Çıkıntısı da lazım, deliği de lazım. O deliğinden vida geçecek, şuraya bağlanacak. Bu çıkıntısı şu işe yarayacak, şurası şu işe yarayacak."

İslâm böyledir işte... Onun için her tarafıyla birlikte düşünecek.

"Yâ Rabbi! Sen bizi dinde fıkıhla merzûk eyle. Yani bizi dinde fakih eyle."

Ne demek?

Yani her işin aslını faslını, kenarını köşesini, çizgisini hududunu iyi bilmek.

Bir tarafa fazla yüklensek;

"Çizgiyi geçtin hocam, yanlış oldu."

Fakir boynunu büksün, hiç [para kazanmasın], şöyle yaşasın. Bu tarafa çok fazla yüklendin mi çizgi bozulur, şekil bozulur, sistem çalışmaz. Hem öyle diyeceksin hem böyle diyeceksin. Yani her taraf vazifesini bilecek. Kocanın vazifesi var, karının vazifesi var. Herkes vazifesini bilecek.

Evet, işte kısmetine razı olmak da bu.

Kısmetine razı olmaktan "daha fazla kazanmak için çalışmak yok" mânasını çıkartmayacağız. Onun için söylüyoruz.

"Bana bir lokma bir hırka yeter, çalışmayayım."

Neden?

Çalış, kazan, ye, yedir. Kendin de ye, başkasına da yedir.

Çalış, kazan, ye, yedir,

Bir gönül ele getir.

Bir gönül kazan, bir kalp kazan...

Göster bakalım, senin kazandığın bir kalp var mı?

"Ben helalinden çalışacağım hocam, ondan sonra da paramla ahbâbı çağırırım, ilk maaşımla bir ziyafet çekerim... Hayrat yaparım, hasenât yaparım... Biraz daha zengin olursam cami yaptırırım. Bizim köyün çeşmesi yok, bizim köylü ne çeker, ona su getiririm... Bizim köye giderken çapul çupul dereden geçilir, oraya köprü yaptırır[ım]."

Kazanırsan hayrât u hasenât yaparsın.

Zenginlerin hayır yapma, sevap kazanma imkânı daha fazladır. Onun için hayırlı çalışırsın, kazanırsın.

"Kısmetine razı olmak" meselesini bu çizgiler içinde doğru anlamak lazım.

Ve men hazirehû emine. "Kim Allah'tan hazer ederse emniyette olur."

Çünkü korktu, hatalı işler yapmadı; o zaman âhirette selâmet buldu, emniyette olur.

Allahu Teâlâ hazretleri ne buyurmuşsa, ne söylemişse, ne emretmişse hepsi bizim faydamızadır.

"Kadınlar kapansın." demiş, fena mı etmiş?

Çok güzel!

"İçki içilmesin." demiş, fena mı etmiş?

"Aman hocam, çok güzel, iyi ki yasaklanmış. Çocuğuma ben içirmemek için şahin gibi etrafında dolaşıyorum, kerata alışırsa sonra mahvoluruz."

Peki çocuğuna içirmiyorsun, kendin niye içiyorsun?

Allah'tan korkan emniyette olur.

Ve men etâehû fâze. "Kim Allah'a itaat ederse fevz ü felah bulur."

Allah'ın emirlerine uymakta çok hayır bereket var. Sabahleyin namazını kılarsın, tesbihini çekersin, Kur'ân-ı Kerîm'ini okursun; Allah Allah... akşam bakarsın sofranda bir hayır, bir bereket, bir bolluk; nereden geldiğini anlayamazsın.

Ve men tevekkele aleyhi iktefâ. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona kifâyet eder."

Allah ona yeter, istediğini ihsan eder. Allah'a tevekkül etmeyi Allah bize emrediyor.

Fe-tevekkel ala'llâhi. "Allah'a tevekkül edin."

Allah'a dayanın. Allah'a sığının. Allah'a güvenin. O'nu vekil edinin. Hasbünallah ve ni'me'l-vekîl deyin. Buna alışacağız, tevekkülü öğreneceğiz. O da öğrenmemiz gereken bir şey. Böyle yaptı mı Allah onun sıkıntılarını, ihtiyaçlarını giderir.

Ve men yetevekkel ala'llâhi fe-hüve hasbuhû. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona yeter, ihtiyaçlarını giderir."

Ummadığı yerden kapılar açar, ummadığı yerden rızıklandırır.

Sen hiç kerâmet diye bir şey duymadın mı? Senin başına hiç olağanüstü bir hâdise gelmedi mi?

İnsanın başına çok şeyler geliyor; ibret almasını bilse, hatırında tutmasını bilse...

Ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatühû lâ ilâhe illallah. "Her kimin ki uykusunda, uyanıklığında aklı, fikri, himmeti, gayreti lâ ilâhe illallah demek olursa..." Kâneti'd-dünyâ tehussühû ale'l-âhireti. "Dünya onu âhirete kılavuzlar, teşvik eder." Ve tuhazziruhü'l-fâkireti. "Bel kemiğini parçalayacak o âhiret azaplarından, korkunç azaplardan onu korur kurtarır."

Şimdi bu son cümle bize lâ ilâhe illâllâh sözünün hassasını anlattı, yani bir hususiyeti var ki lâ ilâhe illâllâh sözü insanı âhirete rağbet ettiriyormuş. Ondan sonra da âhiretin azaplarından, beli büken, insanın bel kemiğini darmadağın eden büyük belalardan, musibetlerden koruyup kurtarıyormuş.

Nasıl diyecekmiş ama?

Bak, Peygamber Efendimiz ne diyor:

Ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatühû lâ ilâhe illallah. "Uykusu esnasında, uyanıklığı esnasında aklı fikri lâ ilâhe illallah olursa..."

Demek ki çokça söylemeyi tavsiye ediyor. Gece gündüz Allah'ın adını anmasını, kelime-i tevhîdi söylemesini [teşvik ediyor.]

İşte bunun gibi nice hadîs-i şerîfler var da dervişler onun için Allah diyor, onun için lâ ilâhe illallah diyor.

Peygamber Efendimiz'e uymak hiçbir kimsenin itiraz etmeyeceği bir şey. Kur'ân-ı Kerîm'e uymak hiçbir müslümanın itiraz etmeyeceği bir şey. İşte insan ona uyduğu zaman nereye varır?

Nereye gittiğini bilmez; tıkır tıkır, tıkır tıkır gider. Gözünü bir açar, birinci sınıf derviş olmuş.

Neden?

Dervişlik o da ondan.

Başka şey sanıyorlar, başka türlü değerlendiriyorlar. Halbuki o işte; insan Allah'ın emirlerini tutarsa, Resûlullah'ın sünnetine uyarsa hâlis, süzme, numune, heykeli dikelecek bir güzel müslüman olur, yani iyi derviş olur.

Bu hadîs-i şerîfte çok çok kıymetli şeyler söylendi. Ben de dilimin döndüğünce kısaca anlatmaya çalıştım.

Ne yapalım, bir kere daha söyleyiverip öteki hadîs-i şerîfe geçelim.

Men sadaka'llâhe necâ. "Kim Allah'ı tasdik ederse necat bulur."

Ve men arefehû ittekâ. "Kim Allah'ı bilirse takvâ sahibi olur, ondan sakınır."

Ve men ehabbehû istehyâ. "Kim Allah'ı severse hayâ eder, günahlara dalmaz."

Ve men radiye bi-kısmetihî isteğnâ. "Kim Allah'ın kendisine nasip ettiği kısmetine razı olursa zengin olur, zenginleşir."

Ve men hazirehû emine. "Kim Allah'tan korku üzere olursa, hazer ederse dünyada âhirette emniyette olur, selâmette olur."

Ve men etâehû fâze. "Kim Allah'ın emirlerine itaat eder, mutî bir kul olursa fevz ü felah bulur."

Ve men tevekkele aleyhi iktefâ. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah onun ihtiyaçlarını sağlar, onu ihtiyaçları karşılanmış bir insan hâline getirir."

Ve men kânet himmetühû inde nevmihî ve yekazatühû lâ ilâhe illallah. "Her kimin ki uykusunda, uyanıklığında aklı fikri lâ ilâhe illallah olursa, lâ ilâhe illallah demeye himmet ve gayret ederse..."

Yani dili zikirli olursa, çok zikrederse... Efdalü'l-zikri lâ ilâhe illallah da deniliyor ya, öyle derse ne olur?

"Dünya onu âhirete kılavuzlar."

Dünya insanı âhirete nasıl kılavuzluyor?

Bu dünya insanı aldatmaca yapıp da kedisine bağlayan bir varlık değil miydi? Bu dünyayı bir ihtiyar koca karıya benzetmemişler mi? Süslenip, boyanıp, güzel elbiseler giyip, dudaklarını, yanaklarını allıklarla, badana gibi boyalarla [boyayıp] yaşlılığını belli etmeyip de insanın gönlünü çelip de helâk etmiyor muydu bu gaddar dünya, köhne dünya?

Çünkü bu dünya yaşlı, yüz yıllardan beri var. Biz yeni geldik, gideceğiz. Biz tecrübesiziz, o tecrübeli dünya. İşi aldatmaca...

Nasıl aldatır?

Süsler... Bakarsın dışarıda kuşlar 'fik fik' ötüyor, çiçekler açmış, bahar geliyor ya şimdi... Ondan sonra, tatlı tatlı meltemler esiyor, her taraf yeşermiş, çimenler papatyalanmış...

"Ne kadar güzel... Getir içki şişelerini, şu çayırda bir âlem yapalım."

Tüh utanmaz! Bu güzellikler karşısında yapacağın iş bu muydu? Bunları Yaratan'a daha iyi kulluk etmeye, daha büyük sevgiyle bağlanmaya, daha büyük hayranlıkla sevgini artırmaya yönelmen gerekmez miydi?

"Aman yâ Rabbi! Ne güzel sanatın var! Şu güzelliklere bak yâ Rabbi! Sana iyi kulluk yapmaya karar verdim yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Şu yeryüzü kışın ölmüş gibiydi, şu ağaç tepeden tırnağa odun yığınıydı... Sübhanallah, ne sanatın var yâ Rabbi! Şu odun yığınını yapraklandırdın, yeşil hülleler giydirdin, gelin gibi çiçekleler tepeden tırnağa süsledin, ne sanatın var yâ Rabbi! Sen varsın, birsin yâ Rabbi! Ben sana iyi kulluk edeceğim!" diye bağlanması lazım.

"Getir içki şişesini, hadi arkadaşlar toplanın, hadi bakalım mezeleri getirin..."

Tüh! Başka yapacak şey yok muydu?

"Hocam dünya aldattı."

Süslü, ziynetli, zevkli, sefalı; insanı aldatıyor, âhiret yolundan çekiyor. Dünyanın böyle bir [özelliği] var. Dünya insana düşmandır. Dünya insana zindandır.

Ama bak burada ne dedi Peygamber Efendimiz;

Lâ ilâhe illallah diyene dünya diyor ki;

"Sen bana bakma. Benim yüzüm buruşuktur, bir işe yaramam. Sen âhirete yönel."

"Âhirete yönel." diye onu âhirete teşvik ediyor. Bu, lâ ilâhe illallah'ın hususiyetidir.

Demek ki insan lâ ilâhe illallah'a devam ederse bu dünyanın hiçliğini anlar, zühd duygusu içine yerleşir, âhirete rağbet eder de âhireti kazanır. Sonra dünya da yine onun peşinden gelir, kös kös gelir, burnu sürte sürte gelir. Hadîs-i şerîflerde öyle bildirilmiş.

Bir insan Allah yolunda gidince sanıyor musunuz ki dünya nimetlerinden Allah onu mahrum eder?

Hayır, hayır! Dünyada nasibi neyse onun arkasından gölge gibi bu sefer kös kös gelir.

Hani bazı inatçı kurbanlıklar vardır, boynuzuna ipini takarsın, çekersin, ayağını diretir, gelmek istemez, sen de çekersin. Mecburen gelecek. Öyle mecburen gelir. Allah yazmış; "Bu rızık bu kulumun kursağından geçecek, bu gelecek." Muhakkak gelir.

"Allah dünyaya dalıp da günahlar işleyenlere âhirette çok cezalar verecek, aman öyle yaparsan azaplara uğrarsın!" diye dünya insana tavsiyede bulunur. Bak, lâ ilâhe illallah dediği zaman dünya insana neler yaptırtıyor...

Bu hadîs-i şerîf böylece hatırınızda kalsın diye bir kere daha tekrar ettik. Öbür hadîs-i şerîfler bundan sonra sayfanın sonuna kadar hocalarımızın bize öğrettiği dervişliğin doğru yol olduğunun ispatıdır.

Hocamız bize ne demiş?

"Sabah namazından sonra otur, iştirak vaktine kadar bekle, zikreyle." demiş; delili burada.

Hocamız bize ne demiş?

"Duhâ namazı kıl." demiş; delili burada.

Hocamız bize ne demiş?

"Akşam namazından sonra evvabîn namazı kıl." demiş.

Allah razı olsun, mekânları cennet olsun; delili burada, hadîs-i şerîflerde. Hepsinin bütün delilleri burada. Şimdi onlar geliyor. Okuyalım bakalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Men sallâ fî mescidi cemâatin erbaîne leyleten lâ tefûtühü'r-rek'atü'l-ûlâ min salâti'z-zuhri kütibe lehû bihâ itkun mine'n-nâri.

Hz. Ömer radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Kim 40 gece namazını cemaatle kılınan mescitte kılarsa..."

Lâ tefûtühü'r-rek'atü'l-ûlâ. "Allahu ekber dediği zaman, imamın kıldığı ilk rekâtı kaçırmadan, hemen orada hazır bulunarak..."

Sonuna yetişerek değil, işin başında...

Min salâti'z-zuhri. "Öğlen namazından itibaren..."

Kütibe lehû bihâ itkun mine'n-nâri. "Ona 40 günlük cemaate devamından dolayı cehennemden âzatlık beratı yazılır, eline verilir."

"Al, bu kâğıt senin yanında dursun; sen cehennemden âzatsın, seni cehenneme atmak isteyenlere gösterirsin, cennete gidersin."

Cehennemden âzatlık beratı verilir.

Nasıl yapacakmışız?

Cemaatle namaz kılınan yere, cemaate müdâvemet edecekmişiz.

Cemaatimizden gıpta ettiğim kimseler var; her namazda gelirler elhamdülillah, burada ön safta yerlerini alırlar, namazlarını kılarlar. Burada bulunduğum zaman onları görmediğim zaman şaşırırım, memleketine, bir yere gitmişse ancak öyle... Muntazam kılarlar. İşte o devamın bereketi, Allahu Teâlâ hazretleri öyle kimseleri cehennemden âzat edecek.

Şimdi burada ne dedi?

Fî mescidi cemâatin dedi. Mescit demek, "secde mahalli" demektir. İnsan tek başına evinin bir odasında mescit edinirse; Allahu ekber orada namaz kılabilir, o da mescit. Ama mescidi cemâatin demek, "cemaatin toplanıp da namaz kıldığı yer" demek.

Çünkü İslâm'da topluluğun, birlik ve beraberliğinin çok kıymeti var da birçok kimse bu işin farkında değil. Cemaat kıymetli, muhabbet kıymetli, kardeşlik kıymetli, bereket onda, hayır onda... Onun için, evinde kıldığı namazdan burada kıldığı namaz daha sevaplı.

Ne dedi?

Erbaîne leyleten dedi. "40 gece" dedi. Maksat "40 gün" demek.

Ondan sonra; lâ tefûtühü'r-rek'atü'l-ûlâ dedi. Yani şartı nedir?

Namaza başında yetişecek, kuyruğunda değil. Başında, imamın arkasında hazır bulunacak, ilk rekâta yetişecek.

Mine's-salâti'z-zuhri dedi. "Öğle namazından başlayarak böyle devam ederse..." demek.

Neden mine's-salâti'z-zuhri dedi?

Öğle namazını kılacak, akşam var arada, yatsı var, sabah namazı da daha güneş tam doğmadan kılınıyor. O taraftan itibaren bir günlük beş vakit namazı kılmanın ifadesi bu.

Beş vakit namazı 40 gün camide kılarsa kendisine bir diploma verilir. Beratı belki genç kardeşlerimiz anlamaz. Eskiden padişahlar berat verirlerdi. "Bizim Sultan Hamit'ten kalma beratımız var, bak upuzun açılıyor, teneke kutunun içinden çıkartayım, göstereyim." İşte onun gibi, artık nasılsa, Allah'ın onu cehennemden âzat ettiğine dair mânevî bir berat eline verilir.

Aşağıdaki hadîs-i şerîflerde de buna benzer hadisler var, onları da hızlı hızlı okuyuverelim.

Men sallâ lillâhi erbaîne yevmen fî cemâatin yudrikü tekbîrete'l-ûlâ kütibe lehû berâetâni: berâetün mine'n-nâri ve berâetüm mine'n-nifâki.

Bu Tirmizî'de ve İbn Hibbân'da olan hadîs-i şerîf, sahih, Hz. Enes'ten rivayet edilmiş. Ötekisi Hz. Ömer'den rivayet edilmişti, bu Hz. Enes'ten radıyallahu anhüm ecmaîn.

Burada Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Men sallâ. "Kim namaz kılarsa..."

Ama niçin?

Lillâh. "Allah için kılarsa..."

Gösteriş için değil, âdet olsun diye değil, başka bir sebeple değil; "Allah için kim kılarsa..."

Ne zaman?

Erbaîne yevmen. "40 gün."

"Bir ay on gün, 40 gün devam ederse..."

Fî cemâatin. "Cemaatle..."

Yalnız değil; cemaatle kim kılarsa...

Yudrikü tekbîrete'l-ûlâ. "İmamın başlangıçtaki ilk tekbirine, Allahu ekber demesine yetişmiş bir halde kılarsa..."

Rekât kaçırmış olarak değil, yetişmiş olarak kim kılarsa...

Kütibe lehû berâetâni. "Ona iki tane berat yazılır."

İki diploma verilir, mânevî iki berat verilir.

Berâetün mine'n-nâri. "'Sen cehennemden âzatsın, cehenneme girmeyeceksin.' diye bir berat, cehennemden kurtuluş beratı..." Ve berâetün mine'n-nifâki. "'Münafık da değilsin, sen has hâlis müslümansın, al sana diploman.' diye münafıklıktan uzak olduğuna dair de bir berat verilir."

Cehenneme de girmez, münafıklık da artık ona sokulamaz, has kul olur. Münafık, "içi bozuk kul" demek. Elmayı dışından alıyorsun, güzel, bıçağı vuruyorsun, soyup yiyeceksin; içi kurtlu, atıyorsun, içi çürümüş, dışı güzeldi, rengi kıpkırmızıydı... Portakalı alıyorsun, bıçağı vuruyorsun; hay Allah, o şiddetli sıfır altı soğuklarda donmuş, içi bir işe yaramaz, acılaşmış, atıyorsun. Münafık da "içi bozuk insan" demek. Allah böyle kimseye münafıklıktan berat veriyor, yani has müslüman oluyor, içi de sağlam müslüman oluyor.

O halde bu hadislere göre ne yapalım?

Ha gayret, -kazancı çok da- zor bir şey de değil, zaten namazları kılıyoruz, kılacağız. Evimizde kılacağımıza camide kılmaya dikkat ederiz. Yatsısıyla sabahıyla kaçırmamaya dikkat ederiz.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi o beratları eline alanlardan eylesin.

Men sallâ erbaîne yevmen salâte'l-fecri ve'l-işâi'l-âhireti fî cemâatin a'tâhu'llâhu berâeteyni: berâeten mine'n-nâri berâeten mine'n-nifâki.

Bu hadîs-i şerîfi de Hatîb-i Bağdâdî, İbn Asâkir kitaplarında rivayet etmişler.

Bu hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

-Yine Enes'ten rivayet ediliyor. Radıyallahu anhüm ecmaîn. Sahabesinin cümlesinden Allah razı olsun.-

Men sallâ erbaîne yevmen. "Her kim ki 40 gün namaz kılarsa..."

Neyi kılarsa?

Salâte'l-fecri. "Sabah namazını." Ve'l-işâi'l-âhireti. "Son akşam namazını yani yatsı namazını..."

Birinci akşam namazı mağrib dediğimiz güneş batarken kılınan akşam namazı, ötekisi "yatsı" dediğimiz namaz.

"Sabah ve yatsı namazını kim kılarsa..."

Fî cemâatin. "Cemaatle, cemaat içinde..."

Yalnız değil, kaçırmış olarak değil, evinde değil...

A'tâhu'llâhu berâeteyni. "Allah ona iki berat verir."

"Birisi cehennemden berat, birisi de münafıklıktan berat."

"Münafıklıktan berî oldun, sen paksın." diye bir yazı... "Cehennemlikten uzak oldun, sen cennetliksin." diye bir yazı...

Demek ki bu 40 gün [namazı cemaatle kılmaya] dikkat edeceğiz. Yukarıdaki hadisler de hepsi aynı mânaya geliyor. Hepimiz inşaallah gayret edelim. Biz ömrümüzde böyle çok 40'lar çıkartırız... Gayret etsek bir 40 tamamlarız, bir daha tamamlarız, bir daha tamamlarız, bir daha tamamlarız... Cemaate dikkat!

Onun için bu mescitleri çok yapmışlar. Ben eskiden şaşırırdım: Şehzadebaşı cami kocaman bir cami, avlusunun bitişiğinde Burmalı Minare bir başka cami, ön tarafında İbrahimpaşa cami, sebilin olduğu yerde bir cami, sol tarafında Akarçeşme cami... Sübhanallah... Vefa Bozacısı'nın yanında bir ara nalbant dükkânı olarak kullanılmış bir başka cami... Belediyenin nikâh kıyma [yeri] tarafında restore edilmiş bir başka cami... Ya iki adımlık yerde bu kadar cami...

Cemaatin kıymeti fazla! Cemaatin kıymeti fazla olduğundan dedelerimiz hepsi camiye koşmuşlar; senin benim gibi televizyonun karşısında ömür telef etmemiş.

Telefisyon. Neymiş o âletin adı?

Televizyon değil, telefisyon; telef etme âleti. Neyi telef ediyor?

Vakitleri veriyorsun, öğütüyor; havaya... Hadi, yakıyor soba gibi, vakitler gidiyor.

"Hani sen kitap okuyacaktın, ilim öğrenecektin? Hani çocuğum sen derslerine çalışacaktın? Sınıfta kaldın, bak..."

İşte onlar öyle yapmazlardı. Onlar sabah namazında dükkânlarını açarlardı. Hayatları ibadetlere göre ayarlıydı. Öyle güzel ayarlanmıştı ki, öyle bir nizam vardı ki... Sabah namazını kılarlardı, tesbihlerini çekerlerdi, işine besmeleyle giderlerdi, dükkânını açardı.

Hatta bir eski tablo, bizim profesör arkadaşlardan birisi Paris'te bir müzede görmüş, resmini çekmiş, hakkında makale yazdı. Piyasa dualarla açılırmış. Şeyh efendi sarığıyla cübbesiyle gelirmiş, el açarmış "Allah'ım yâ Rabbi! Sen bize hayırlı rızık nasip et. Güzel işler yapmayı nasip eyle..." ne diye dua ediyorsa piyasa elbirliğiyle öyle açılırmış. Esnafın güne nasıl başladığına dair resimleri var. Namaz vakti geldi mi hemen namaza koşarlarmış.

Kapalıçarşı'da ben bir ara bulunmuştum, orada namazgâhlar filan vardı. Namaz vakti oldu mu herkes hemen dükkânı kilitleyiverip namaza koşarlardı.

Ondan sonra akşam evine gelirlermiş. Akşamleyin ben hatırlarım; ezandan sonra eve gelirsek babalarımız, dedelerimiz kaşlarını çatarlardı.

"Akşamdan evvel evin bütün ahâlisi eve gelecek bakalım."

Neden?

Oruçluysa oruç iftar edilir, orada muhabbetli bir sofra kurulur, büyükler gelir. İşler akşam namazı vaktinde bitmiştir. Akşam saat 12'de okunurdu, gün bitti; 12, yeni bir gün başlıyor. Ne güzel muhabbetliydi... Yatsıya da camiye giderlerdi, bütün cemaat birbirini görürdü. Hayat ona göre nizamlanmıştı.

Şimdi hayat telefisyona göre ayarlanıyor; televizyonda program kaçta biterse bayrak direğine bayrak çekilinceye kadar millet karşısında...

Uykusuzluktan sabah namazı kaçacak...

"Kaçarsa kaçsın..."

İşe geç gideceksin...

"Zaten 11'den önce müşteri olmuyor."

Müşteri de hasta, esnaf da hasta... Müşteri de gelmiyor zaten, o da aynı hastalıkla mâlul, o da çarşıya çıkmıyor, ötekisi ne yapsın?..

Neler kaçırdık neler...

Men salle'l-asra fe-celese yumlî hayren hattâ yümsiye kâne efdale mimmen a'teka semâniyeten min veledi İsmâîle aleyhisselam.

Enes b. Mâlik'ten rivayet edilmiş bir bakşa hadîs-i şerîfe geliverdik.

Bu hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men sallâ. "Her kim ki kılar..." el-Asra. "İkindi namazını..."

Men salle'l-asra. İkindi namazını kıldı, ne yapacak şimdi?

Dur bakalım, ne yapacak:

Fe-celese yumlî hayren. "Namazı kıldıktan sonra oraya oturur, hayır imlâ eder."

"Hayır imlâ etmek" ne demek?

Adamın bilgisi, mâlumâtı var; dindar ve alim. Oturur oraya, gelen talebeye, cemaate vesaireye dinî meselelerden, sorulan sorulardan cevaplar verir, hadis okur, âyet izah eder.

Ne zamana kadar?

Hattâ yümsiye. "Akşama kadar."

Akşamlayıncaya kadar, ikindiyle akşam arasında ilmî faaliyetle, hayır öğreterek devam eder...

Ne olur?

Bir iki keresinde böyle yapıverirse...

Kâne efdale. "Daha üstün olur." Mimmen a'teka. "Köle âzat edenden."

Nasıl köle?

Semâniyeten min veledi İsmâîl. "Hz. İsmail aleyhisselâm'ın evlâdından sekiz asil insanı kölelikten kurtarıp âzat etmiş gibi sevap kazanır."

Araplar'ın içinde Hz. İsmail aleyhisselâm'ın asâleti; Araplar'ın özü o, balın kaymağı o... En asil insanlardan sekiz tane köleyi esaretten kurtarmış, parasını ödeyivermiş de kurtarmış gibi sevap kazanır.

Allah hocalarımızdan razı olsun.

Şimdi biz bu hadisi ne zaman okuyoruz?

İkindi namazını kıldık, arkasından okuyoruz, değil mi?

Siz niye oturuyorsunuz, ben niye konuşuyorum? İkindiden sonra ne okuyoruz?

Peygamber Efendimiz'in hadisini okuyoruz. Ne zamana kadar?

Akşamı buluyoruz, akşamlıyoruz.

Şimdi bunun arkasından -siz daha unuttunuz onu, ben de biraz [yaptıramıyorum]- Kur'ân-ı Kerîm cüzleri dağıtılır, herkes hatim okur, hatme iştirak eder, ondan sonra duası yapılırdı. O zaman kadar akşam vakti girerdi. Müezzin ezan okur, akşamı kılıp öyle çıkılırdı.

Sekiz tane Hz. İsmail evlâdından asil insan âzat etmiş gibi sevap var.

Bak dedelerimiz, hocalarımız işlerimizi nasıl ayarlamışlar... Biz farkında değiliz de yapıyoruz. Sonra hadis karşımıza çıkınca yüzümüze bir tebessüm yayılıyor; "Oh ben ne güzel iş yapıyormuşum meğerse..." diye, o zaman anlıyoruz. Demek ki hocalarımızın, Allah razı olsun, "İkindiden sonra hadis okunsun." diye [tavsiye etmelerinin] sebebi buymuş.

Biliyor musunuz ki -bu hadise başlamadan söyleyeyim- dua eden kimseyle âmîn diyen insan ecirde müşterektir. Hatta âmîn diyenin niyetine göre Allah verir. Yani dua edenin kalbinde bir başka niyet varsa, lafı biraz kıvırtıp da laf cambazlığına getiriyorsa bile, âmîn diyenin niyetine göre Allah sevap verir.

Birisi Kur'an okuyor, sen de o sûreyi biliyorsun ama o okuyor diye dinliyorsun. Okuyan da dinleyen de ecirde eşit. Varsın, dinle, korkma; dinlemek de okumak da eşit, sevabı aynı. İlim de öyle; öğretmek de öyle, öğrenmek de öyle.

Allah bizi öğreten, öğrenen insan olmaktan ayırmasın.

En tatlı şey... Burada karşı duvara kadar üstü yemek yığılı ziyafet sofrası olsa bundan daha kıymetli olmaz; çünkü Peygamber Efendimiz'in mübarek hadisleri... Biz bunlardan bir tanesiyle belki âhiretimizi kazanırız, cenneti kazanırız. 40 gün devam ediversek; "Şu hadislerin bereketine ben de nâil olayım." diye, hadi bakalım cehennemden âzatlık diplomasını koynumuza koyacağız.

Öbür hadis:

Men salle'l-fecre cemâatin sümme kaade yezküru'llâhe -veyahut kaade bi-zikrillâhi- hattâ tatlua'ş-şemsü sümme sallâ rek'ateyni kânet lehû ke-ecri haccetin ve umretin tâmmetin tâmmetin tâmmetin.

Bu hadîs-i şerîf de Hz. Enes radıyallahu anh'ten.

Hangi kitapta yer almış?

Altı sahih hadis kitabından Tirmizî'nin kitabında yer almış. Tirmizî hadîsin arkasına da hasen kelimesini koymuş.

Ne demek?

"Bu hadîs-i şerîf hasen bir hadîs-i şerîftir." demek.

Neden bunu izah ederek söylüyorum?

Bazı kardeşlerimiz bu mesele hakkında kem küm etmişler de, onun için kaynağını da söylüyorum ve o hadis alimlerinin bu hadis hakkındaki hükmünü de söylüyorum.

Kâle't-Tirmiziyyü hasenün. "Tirmizî bu hadise 'hasen hadistir' demiş."

"Zayıf" dememiş, "uydurma" dememiş, bir şey dememiş; "hasen hadis" demiş. Hatırınızda iyi tutun!

Nedir bu hadîs-i şerîf?

Men salle'l-fecre. "Her kim ki sabah namazını kılar..."

Nasıl kılacak?

Fî cemâatin. "Cemaatle..."

Camide; evinde değil. Burada ev filan zikredilmiyor, hiçbir şey eksik fazla olmadan aynen ben söyleyeyim:

"Kim sabah namazını cemaat içinde kılarsa..."

Fî, "içinde" demek.

"Kim cemaat içinde sabah namazını kılarsa..."

Sümme. "Sonra." Kaade. "Oturursa." Yezküru'llâhe. "Allah'ı zikreder bir halde oturursa."

Burada biraz noktalar şüpheli durmuş; kaade bi-zikrillah. "Allah'ın zikrini yapmak için o meşguliyetle oturursa..." İkisi de aynı kapıya çıkıyor, yani namazı kıldıktan sonra oturacak, Allah'ın zikriyle meşgul olacak.

Ne zamana kadar?

Hatta tatlua'ş-şemsü. "Güneş doğudan doğuncaya kadar."

Doğdu, etrafı aydınlattı, o zamana kadar...

Sümme sallâ rek'ateyni. "Sonra kalkıp da iki rekât namaz kılarsa..."

Zikirle meşgul oldu, güneş doğdu, o da kalktı Allahu ekber diye namaz kılarsa...

Kânet lehû. "Onun için bu yaptığı iş olur..."

Ne olur?

Ke-ecri hâccetin ve umretin. "Bir hac ve bir umre sevabı gibi olur."

Nasıl bir hac ve umre bu?

Tâmmetin tâmmetin tâmmetin. "Eksiksiz tamam bir hac ve umre, eksiksiz tamam bir hac ve umre, eksiksiz tamam bir hac ve umre gibi ecir olur."

Allah hocalarımızdan razı olsun.

Bizi oturttular, uykumuz gelirdi, gözümüzü ovuştururduk, zor gelirdi, hemen namazı kılsak pabucumuzu kapsak da yatağa 'cump' diye yatsak diye yatağı gözlerdik. Ama alıştırdılar, burada her sabah ne güzel Yâsînler okunur, hatm-i hâceler yapılır, dualar edilir, güneş doğduktan sonra iki rekât namaz kılar millet, duasını yapar, sâlimen ğânimen ganimetleri almış, sevapları yüklenmiş öyle döner.

Sebep olanlardan Allah razı olsun.

ed-Dâllü hayri ke-fâilihî. "Bir hayra delâlet eden onu işlemiş gibi ecir alır."

Onu bize öğreten hocalarımız bu kıldığımız namazların ecirlerini kabirlerinde hep alıyorlar. Biz de başkalarına öğretelim, biz de hayırlara delâlet edelim.

Cemaatle olmak şartı var, bir. Burada; fî cemâatin, "cemaat içinde" diyor. Ondan sonra, Allah'ın zikriyle meşgul olmak şartı var.

Ne yapacak?

Eline tesbihi alacak, zikredecek.

Zikir nedir?

Kur'ân-ı Kerîm zikirdir.

İnnâ nahnu nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le-hâfizûn âyet-i kerîmesi yok mu?

Ne demek?

"Zikri, Kur'an'ı Biz indirdik, Biz koruyacağız."

Kur'an'ın adı bile zikirdir.

Ve hâzâ zikrün mübârekün enzelnâhu. "Bu Kur'an size indirdiğimiz mübarek bir zikirdir."

O âyetten de anlaşılıyor.

Demek ki Kur'ân-ı Kerîm zaten zikirdir, tepeden tırnağa zikirdir, zikrin özü hülâsasıdır, kaymağı balıdır.

Kur'an okursa olur, zikir sayılır.

Lâ ilâhe illallah, sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, onlar da zikir. Onlar da zaten "zikir" deyince ilk hatıra gelenler...

"Efendim ben başka yerde gördüm, Arabistan'da gördüm, Irak'ta gördüm, Kahire'de gördüm veyahut bizim Antep'te gördüm, Erzurum'da gördüm: Sabah namazını kılıyorlar, hoca efendi rahleyi önüne koyuyor, fıkıhtan bir kitap okuyorlar."

O da zikir.

"Tefsir okuyorlar."

O da zikir.

"Hadis okuyorlar."

O da zikir.

Biz şimdi ne yapıyoruz?

Zikrediyoruz.

Zikir düşmanları çatlasın!

Biz şu anda koca cemaat hâlinde topluca zikrediyoruz, hadis okuyoruz; Allah'ın adı anılıyor, dini öğreniliyor, öğretiliyor. İşte zikir bu.

Böyle bir şekilde vaktini değerlendirirse...

Hattâ tatlua'ş-şemsü. "Güneş doğuncaya kadar."

Mâlum, güneş doğunca bir müddet namaz kılınmama vakti vardır, ona vakti kerâhat derler. Onun da dinimizde delilleri var, hadisler var, büyüklerimizin bize tavsiyesi var. Güneş tam doğarken namaz mekruh, kılınmaz.

Neden?

Biz güneşe tapıcılara benzemeyelim diye. Biz müslümanız; biz kimseye benzemeyiz! Benzemeye ihtiyacımız yok. Herkes bize benzesin. Güzel yüzün süslenmeye ihtiyacı yoktur.

Gönül çekici, gönlü dinlendiren o güzel yüzün süslenmeye ne ihtiyacı var? Ne boyanıyorsun? Yazık değil mi? O güzelliği ne karalıyorsun? Güzel yüzün süslenmeye ihtiyacı olur mu?

Ay gibi yüzü var, boyanmaya kalkmış. Yay gibi kaşları kirpikleri var, sürmelenmiş... Ne lüzum var?

Allah süslemiş, daha güzel.

Bizim dinimiz güzeldir. Bizim başkasından bir şey almaya, süslendirmeye ihtiyacımız yok.

Şu bilgilere bakın. Bunu hangi kitapta okudunuz?

Ben ilkokulu okudum, ortaokulu okudum, liseyi okudum, mühendislik okullarında hocalık yaptım, üniversitede hocalık yaptım; nerelerde var böyle bilgiler, gösterin bakalım...

Hiçbir yerde yok!

Eflatun bir laf söylemiş, toprağı tek tük kazacaksın kazacaksın da küçücük bir parça kömür çıkmış gibi... Aristo bir söz söylemiş, tek tük... O da doğru mu eğri mi, işe yarar mı yaramaz mı, Allah bilir... Falanca Batılı filozof bir söz söylemiş, tek tük... Allah bilir, belki buradan çalmıştır.

Bizim kimseye ihtiyacımız yok.

Bizim uykumuzdan uyanıklığımıza kadar, evimizden işimize kadar, bedenimizden ruhumuza kadar, tırnağımızdan dişimize kadar bize dinimiz her türlü güzelliği öğretmiştir. Avrupalı daha yıkanmasını bilmezken hamamlarımız şırıl şırıl akardı. O zamanlar onlar bizi ayıplıyorlardı; "Bu adamlar hasta olacak ya, böyle bu kadar yıkanılır mıydı?" diyorlardı. Onların evlerinde yüznumara yokken bizde kanallar yapılmıştı. Bizde tırnaklar uzatılmaz.

"Hocam sosyetikler darılacaklar, kızacaklar."

Akıllarını başlarına toplasınlar. Koskoca tırnak... Biraz bir yere takıldı mı 'çat' diye tırnağın kırılmıyor mu?

Kırılıyor.

Çizmiyor mu?

Çiziyor.

Her şeyi güzel tutamıyor. Bir şey tutacak, tırnakları cadı tırnağı gibi uzun, süs diye [uzatmış...] Altına bir şey girer.

Kes be mübarek! Ne olacak, ne diye uzatıyorsun? Dinimiz kesmeyi emretmiş, ne diye uzatıyorsun?

"Batılılar öyle yapıyor."

Üstüne oje sürüyor... Kına sür, ne diye kâfire benziyorsun? Kına da kırmızı değil mi?

Kına da kırmızı, oje de kırmızı... Kına sür be kardeşim, ona müsaade var.

Bizim dinimiz güzellikten anlamaz mı sanıyorsun?

Daha adamların bir şeyden haberleri yokken koltuk altımızı temizlemek, kasıklarımızı temizlemek hepsi bize öğretilmiş. Biz günde beş vakit abdest alırız, kolumuzu dirseğimize kadar yıkarız, yüzümüzü yıkarız, burnumuzu yıkarız, ağzımızı çalkalarız. Bizim elhamdülillah her şeyimiz güzeldir.

Ama güzellikten anlayan insan lazım. Boncukla elması mahalle bakkalı anlamaz ki; hakikiyle sahteyi kuyumcu bilir. İkisi de altın lira gibi. "Yok, bu sahte, bu hakikisi." Kuyumcu bilir, erbâbı bilir. İşte bu güzellikleri anlayacak erbab insan lazım.

Adam Avrupa'da hıristiyan olarak doğmuş. Ondan sonra komünist olmuş. Bakmış, kiliseyi sevmemiş; "Ya böyle şey olmaz, safsata! Benim okuduğum ilmî kitaplarla bu kilisede öğretilen şeyler doğru değil. Bunun aslı esası yok, hurafe bu!" demiş, komünist olmuş, sosyalist olmuş. Marks'ı okumuş, Lenin'i okumuş, Engels'i okumuş, diyalektik materyalizmi okumuş... Azılı komünist, solcu... "Nedir bu zenginlerin yaptığı! İşçiler davranın, kollayın kendinizi, hücum!.." Sonradan başka medeniyetleri de incelemiş, Budizm'i incelemiş, Brahmanizm'i incelemiş. Sonunda bir de İslâm'ı incelemiş; eskiden yaptıklarına utanmış, kaldırmış parmağını, müslüman olmuş.

Bizim memlekete de geliyor da Müslümanlığa dair konferans veriyor, gazeteler yazıyor. Yoksa biz söylesek; "Fransa'da böyle bir adam var, böyle müslüman olmuş." desek, "Git yahu! Siz de her şeyi büyütüyorsunuz! Onun aslı esası yoktur!" derler. Bereket adam geldi de, burada boyunu da gördüler, posunu da gördüler, resmini de çektiler; hayal değil, uydurma değil, öyle anlaşıldı. Öyle filozof ki, zamanın filozofu ki "Komünizmin, sosyalizmin bütün kitapları kaybolsa bu adam oturur yazar." diyorlar. Yani sosyalizmin filozofu... Adam geldi müslüman oldu.

Eğer Hıristiyanlık'ta böyle bir hâdise olsa, yani eline böyle bir fırsat geçse Amerika bunu gökyüzüne yazar! Ama biz müslümanlar işte bu durumdayız...

Güzellikten anlayan nasıl geliyor?..

Sen kazıda bir şey buluyorsun, bir kenara atıyorsun. Bir Avrupalı geliyor; "Bunu kaça satarsın?" diyor, alıyor, götürüyor. Antikanın kıymetini anlıyor.

Sen bir halı, kilim parçasına bakıyorsun; "Eskimiş bu; bunu kilimciye, halıcıya verelim. Camiye yeni halıfleks döşeyelim."

Sen o sattığın halının ne olduğunu biliyor musun?

200 bin dolara satıldı!

"A! Öyle mi?! Tüh ya! Ben ona kenarı yırtık diye hiç önem vermedim."

Sen ne anlarsın güzellikten?!

Güzellikten anlamayana sözümüz yok. Güzellikten anlamak lazım.

Herhalde sözü çokça uzattım.

Allah kusurlarımızı affeylesin. Allah dinimizin güzelliklerini duya duya, tada tada, dimağında o lezzetleri hissede ede has, hâlis, samimi, içten Müslümanlığı yaşamayı cümlemize nasip eylesin. Allah cümlenizden razı olsun.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele-i şerîfe.

Sayfa Başı