M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 414

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillahi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salatu ve's-selâmu 'alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve 'âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallâllâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men te'ammede 'aleyye kizben ev redde şey'en kultühû fe-lyetebevve' mek'adehu minennâr.

Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden okuyup izahına başlamadan evvel; evvelâ ve hâssaten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için, sonra onun cümle âl, ashâb, etbâ ve ahbabının ruhları için, cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-u âliyemizin ve hulefasının, müritlerinin, muhiplerinin, müntesiplerinin ruhları için, sâir enbiyâ ve mürselîn ve evliyâullahın ruhları için, şu okuduğumuz kitabı telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi hocamızın ve kendisinden feyz aldığımız hocamız Muhammed Zahid b. İbrahim el-Burûsevî hazretlerinin ruhu için, bu okuduğumuz hadislerin bize kadar gelmesinde emeği geçmiş olan ravilerin ve âlimlerin ruhları için, şu içinde ibadet ettiğimiz camiyi bina etmiş olan İskender Paşa'nın ve çevresinde metfun bulunan mevtanın ruhları için, bu camiden güzerân eylemiş olan imamların, hatiplerin, müezzinlerin, cemaatlerin ruhları için, uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün yakınlarının ve sevdiklerinin ruhları için, biz yaşayan müslümanların da Mevlamızın rızasına uygun ömür sürüp huzur-u âlisine sevdiği ve razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olması için buyurun bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Men te'ammede aleyye keziben ev kizben. "Kim bana yalan söylemeye kalkışırsa..." Yalan bir söz isnat etmeye kalkarsa, onu ben söylememişim de ben söylemişim gibi yalandan, "Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu…" diye bir söz ortaya atarsa... Veyahut bunun aksine, Ev redde şey'en kultühû. "Benim hakikatte söylemiş olduğumuz bir şeyi "Olmaz öyle şey!" diye reddederse..." "Hayır söylememiştir! Kabul etmiyorum!" derse. Fe-lyetebevve' mak'adehu minennâr. "O zaman cehennemde oturacağı yeri hazırlasın, orada oturmaya hazır hâle gelsin." Yani, "Benim hadislerimi inkâr edenler ile benim söylemediğim sözleri hadismiş gibi söyleyenler cehennemliktir." demek. Her ikisi de cehennemliktir.

İşte hadis ilminin mensuplarının, âlimlerin titrediği bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz'in hadislerini bu hadisten dolayı öyle dikkatle dinlemişler, öyle dikkatle rivayet etmişler, öyle sağlam tenkit etmişler, öyle incelemişlerdir ki hadis âlimleri, "Aman, Resûlullah'ın söylemediği bir sözü söylemiş gibi ortaya atanları ayıralım; uydurma şeyleri hadîs-i şerîflerin içine katmayalım. Aman, Resûlullah'ın söylemiş olduğu bir şeyi değiştirmeden nakledelim, bir değişikliğe uğramasın; aynen fem-i saadetinden, mübarek ağzından nasıl çıkmışsa öyle rivayet edelim." diye titremişlerdir. Titremişler, öyle çalışmışlardır.

O kadar incelemişlerdir ki, bu hadisleri rivayet eden adamların, hadis ricalinin isimleri, hayatları, hayatlarının safhaları bellidir. "Evet, şu râvi doğru sözlü, dürüst, takvâ ehli dindar bir alim idi ama 70 yaşından sonra hafızası zayıfladı da hadisleri birbirine karıştırmaya başladı. Birincisinin başını başlıyor, sonra sonunu getiremiyor, ötekisiyle karıştırıyor, karıştırma yaptı. Onun için bunun durumu şudur. Onun rivayet ettiği hadis budur. Falanca adam yalancıdır. Onun sözüne güvenilmez. Falanca adam şöyledir. Bu hadîs-i şerîf böyledir. Bu hadîs-i şerîf hasendir, sahihtir. Bu hadîs-i şerîf zayıftır." diye hepsini inceden inceye incelemişlerdir.

Dünya üzerinde hiçbir zât-ı muhteremin sözleri bu kadar dikkatli, bu kadar titiz bir tarzda tespit edilmemiştir. Bunu Avrupalılar söylüyorlar. Avrupalı âlimlerden birisi, "Ben, dünya üzerinde böyle bir başka şahsın hayatının bu kadar ince, bu kadar sağlam bir tarzda tespit edildiğini görmedim." diyor. Peygamber Efendimiz'i böyle sağlam incelemişlerdir.

Onun için Allah cümlesinden razı olsun.

Rivayet ederler ki, hadisleri toplamak için diyar diyar dolaşırlardı. Mesela duyardı, kendisi Horasan'da oturuyor; Mısır'da bir zât-ı muhterem sahih senetle kendisine gelmiş olan hadis malumatını başkasına öğretiyor. Horasan'dan kalkıp Mısır'a giderlerdi; Mısır'dan kalkıp Hicaz'a gelirlerdi; Hicaz'dan kalkıp Irak'a giderlerdi. Hatib-i Bağdâdî'nin Şerefü ashabi'l-hadîs isimli eserinde naklediliyor. Böyle hadis âlimlerinden birisi vefat etmiş, Bir arkadaşı rüyada görmüş, demiş ki;

"Mevlâ sana ne muamele etti?"

"Rabbim beni afv u mağfiret eyledi."

"Ne sebeple?"

"Hadis toplamak için diyar diyar gezmemi rahmetine vesile etti. O hadisleri toplayacağım diye diyar diyar dolaştım, onların bereketine beni affeyledi."

Öyledir! Bu hadisler böyle mübarektir! Biz şimdi burada oturmuşuz, rahatça söylüyoruz çünkü önümüze yazılmış, kaynaklardan alınmış, "şu rivayet etmiş, şu rivayet etmiş" diye kaynakları da buraya yazılmış. Biz rahat ediyoruz ama Peygamber Efendimiz'den bunların yazılı hâle gelinceye kadarki devrede ulemâ çok çalışmış, çok iyi çalışmışlar.

Rivayet ederler ki hadis âlimlerinden, toplayıcılarından bir tanesi duymuş; "Filanca şahıs hadis rivayet ediyormuş." Yanına kadar gidiyor. Evinden soruyor, diyorlar ki;

"Tarlada, istersen oraya git, istersen bekle." Gidiyor, tarlada uzaktan görüyor, işte o adam. Hayvanı elinden kaçmış, eline bir avuç ot almış; "gel, gel, gel, gel…" diye otu böyle tutuyor, hayvan da o otun yeşilliğine, güzelliğine imrenip yavaş yavaş geliyor. Yularından yakalamış, otu da vermemiş. Diyor ki,

"Hadi dönelim, bu adamdan hadis yazmayalım çünkü hayvanı aldattı. "Gel, gel…" dedi, otu verecekmiş gibi yaptı, otu vermedi, bundan hadis almayalım." Dönmüşler gitmişler. Ne kadar uzak yollardan geldikleri halde dönmüşler gitmişler.

Malikî mezhebinin kurucusu İmam Malik, Malik b. Enes rahmetullahi aleyh kendisine kapıyı çalıp da geldikleri zaman sorarmış gelenlere;

"Fıkıh meselesi mi soracaksın?"

"Evet."

"Eh, sorun…"

Sorarlarmış. O da, "Sizin sorduğunuz meselenin cevabı şudur." diye fetvayı verirmiş.

"Efendim, biz fıkıh meselesi sormaya gelmedik, zât-ı âliniz hadis rivayet ediyorsunuz ya; sizden hadis telakki etmeğe, hadis naklen almaya geldik."

"Ha, girin içeri!" dermiş.

İçeri alırmış. Kendisi gidermiş, içerde gusül abdesti alırmış. En güzel elbiselerini giyermiş, en temiz, yeni sarığını sararmış başına, o misafirlerin oturduğu odaya başka işte kullanmadığı güzel rahlesini koydurturmuş; orayı buhurlarla, güzel kokularla kokulattırırmış, ondan sonra edep ve terbiye ile, sevgi ve saygıyla gelir: "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu, ondan şu râvi işitmiş, o şuna nakletmiş, o şuna nakletmiş, o şuna, o bana nakletti, ben de size naklediyorum…" diye nakledermiş ve kontrolünü yaparmış.

İmam Malik, Harun-u Reşid'in zamanındaymış. Harun-u Reşid demiş ki;

"Ya imam!"

İmam ne demek?

"Önder, reis, bir kavmin başında giden" demek.

"Ya imam! Duyduğuma göre hadis kitabı yazıyormuşsun."

"Evet, yazıyorum."

"Eh, hadi bize de oku da biz de şereflenelim o hadislerin okunmasından."

"Peki! Ama! Peygamber Efendimiz buyurdu ki; 'İlmi ayağınıza getirmeyin, ilme siz gidin.' Onun için hadisi burada okutmayayım, gel benim evimde oku." demiş. Halifeye, Harun-u Reşid meşhur var ya, Abbasi halifesine; "Burada okumayayım çünkü ilmi ayağa getirmek doğru değil."

İlim çok kıymetli bir şey. Sen ilmin ayağına gideceksin; attığın her adımda ecir var, sevap var. Kardeşlerimiz kalkıyorlar Yalova'dan geliyorlar, bilmem nereden geliyorlar, başka şehirlerden, kazalardan, semtlerden; attıkları her adım, her dakika, her zahmet için ecir var.

"Peki! Olur, öyle yapalım!" demiş Harunu'r-Reşîd;

Elini çırpmış, hizmetçileri koşup gelmişler, "Buyur efendim!" demişler. "Atları hazırlayın, imamın evine gidiyoruz." İmam Mâlik yine;

"Efendim! Bu ilim yoluna gittiğiniz için atla gitmeyin, yürüyerek gidin; her adımınıza büyük ecir var." demiş

"Peki! Olur, yürüyerek gidelim." demiş.

Halife, imam, adamları yürüye yürüye gitmişler. İmam Malik'in evine gelince geçmiş başköşeye şiltelerin, minderlerin üstüne kurulmuş halife. Demiş ki;

"Efendim bu ilimdir, şöyle edep ve tevazuuyla, hürmetkâr bir şekilde diz çöküp okumak, dinlemek lazım. Peygamber Efendimiz'in hadisidir, oyuncak değil. Şöyle buyursanız, rahlenin önüne diz çökseniz daha iyi olur." demiş.

Abbasi halifesi ona da "Peki!" demiş, diz çökmüş önünde, okutmuş.

"Peki!" demiş, okuttuktan sonra çok memnun kalmış, "Allah senden razı olsun yâ imam, adını ne koydun?"

"Efendim, başından beri dikkat ediyorum, o kadar yumuşak davrandınız ki, yumuşak yumuşak ne dersem peki, öyle olsun dediniz. Sizin bu yumuşaklığınızın hatırasına bu kitabın adını Kitâbu'l-Muvattâ koydum; çiğnenmiş, yumuşanmış, ezik, mütevazı mânasına, ondan bu ismi böyle koydum." demiş. Bir kitapta böyle okumuştum, bilmiyorum oldu mu olmadı mı ama içindeki şeyler güzel.

Hadisler böyle işte. Onun için bu hadisleri böyle okuyoruz. Bu hadisi yazan, bu kitabı yazan Gümüşhaneli hocamız hicrî 1311 yılında vefat etmiş, Kânûnî türbesinin yanında Süleymaniye'de medfun. O zamandan beri bizim burada töredir bu, adettir; bu hadîs-i şerîfler okunur, devreder, yine okunur, yine okunur, yine okunur, devredilir bu.

Ama eskiler nasıl okurmuş?

Eskilerin her birisi, dinleyenler de okuyanlar da eline bu kitabı alırlarmış; hani sabahları mukabele oluyor ya, Kur'ân-ı Kerîm okunuyor, öyle okunur, öyle geçilirmiş. Ama şimdi kaç kişi dinleyebilir öyle? Hızlı hızlı okusak kaç kişi anlar? Anlayamaz! Biz işi değiştirdik; okuyoruz, izah ediyoruz, ağır gidiyor. Yoksa bunun çabuk çabuk devretmesi lazım. İnşaallah sizler de ilimde ilerlersiniz, Arapçayı öğrenirsiniz de, biz de hocalarımızın o usulüne döneriz. Her birinizin elinde Râmûz kitabı, hızlı hızlı okuruz, hatmederiz senede bir, altı ayda bir…

Evet, hadis ilmi böyle. Hem de bu hadîs-i şerîfin ravisi başımızı tacı Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizmiş...

Men tekavveta 'alâ suffeti nehrin yütevadda'u minhü ve yüşrabu fe-aleyhi lanetullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn.

Ebû Hüreyre radıyallahu anhten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Biliyorsunuz insanlık ilerledi, binalar yükseldi; 80-100 katlı bina yapılabiliyor şimdi. Taştan koca binalar yapılmış asırlar önce, biz altında namaz kılıyoruz, kubbesine kadar kesme taştan. Ama Peygamber Efendimiz'in zamanında orada çok sadeydi; hurma dallarından gölgelikli, hurma kütüklerinden direkli binalardı, gayet basitti.

Acaba Peygamber Efendimiz'in mescidinin zemini hangi cins halılarla kaplıydı; Hereke halısı mı, Isparta halısı mı?

Ne halısı! Kumdu, kumluktu… Sadeydi her şey. Dalları birbirlerine ördürtüp, üstünü kireçle, çamurla sıvayıverirlerdi. Kireç de var mı, yok mu onu da bilmiyoruz, işte öyle bir yer olurdu. Odalar, odalar, odalar… evleri böyle büyük binalar değildi.

O zamanı, o hali hatırlayın. İnsancıklar fukaraydı. Nasıl olduklarını anlayın; sabah namazından sonra sahabeden bir zât-ı muhterem duayı beklemez, hemen hop kalkar gidermiş. Bir gün, iki gün, üç gün… Ötekiler demişler ki, "Şu mübarek adamcağız duayı beklese ne olur. Namazı kılıyor, hemen kalkıp gidiyor. Bu kadar acele etmese. Pek iyi yapmıyor filan…" demişler kendi aralarında. Bir tanesi çekmiş kenara demiş ki;

"Efendi, sen niye böyle yapıyorsun? Biraz dur, dua et, tesbih çek, bak başkaları namazda, camide kalıyor." Ezilmiş, büzülmüş, hık mık pek söylemek istememiş.

"Söyle, nedir sebebi?" Demiş ki;

"Evde bir tek giyim var; ben burada Peygamber Efendimiz'in mescidinde bu namazı kılıyorum da, güneş doğmadan alelacele evime gidiyorum da hanım giyiniyor, o da namaz kılıyor."

İslâm öyle bir yerde olmuş, gelişmiş. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte diyor ki, tabii yüznumaralar yok, su yok, her şey kıt.

Men tekavveta 'alâ suffeti nehrin. "Kim bir nehrin kenarına büyük abdestini yaparsa…"

Nasıl bir nehir?

Şaldır şaldır akan Kızılırmak filan gibi bir şey düşünmeyin, yani akar bir su.

Yütevadda'u minhü ve yüşrabu. "Oradan abdest alınıyor ve içiliyor." O su akıntısından istifade ediliyor. "Kim bunun kenarına böyle bir abdest bozma işini yaparsa…" Fe-aleyhi lanetullahi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. "Onun üzerine Allah'ın, meleklerin, insanların laneti olsun." Fe aleyhi "Olsun!" mânasına da gelebilir, "Olur!" mânasına da gelir. Yani öyle yaparsa lanete uğrar, mutlaka lanet gelir onu bulur mânasına da gelir. Peygamber Efendimiz beddua etmiş de olabilir. Demek ki içilen, kullanılan, abdest alınan sular temiz tutulacak.

Ee, Teknik Üniversite'nin Çevre Mühendisliği bölümü başkanı gelsin. Gelsin duysun bu hadîs-i şerîfi. Teknik Üniversite Çevre Mühendisliği var. Yani insanoğullarının yaşadığı yerlerin muhitinin nasıl olması lazım; hava, su nasıl bozulmaz, ağaçlar nasıl korunur, yeraltı suları vesaire vesaire… Yerleşmenin nasıl olması lazım… Bak, Peygamber Efendimiz nasıl esaslar koyuyor; nasıl her şeyi belli esaslara göre [tanzim ediyor]. Nasıl temizliğe [dikkat ediyor].

Nasıl insanlardı onlar?

Cahil insanlardı, yani bir kısmı çölde deve güderdi. Şehirde olanlar da okuma yazma bileni azdı. Peygamber Efendimiz'in zamanında Medine'de saymışlar, okuma yazma bilen 20 kişiden azmış. Bedir harbi olmuş, müşriklerden bir kısmını yakalamışlar, esir getirmişler. Tabii, "Para verelim, hürriyetimizi bize geri verin!" diyenler var. Bazısı da okuma yazma bilirmiş. Peygamber Efendimiz onlara diyor ki; "Sen benim sahabemden on kişiye okuma yazmayı öğret; hürsün." Öyle öyle öğrenmişler. Sıfırdan başlamışlar ama sonra ilim bakımından dünyaya hâkim olmuşlar. Avrupalılar ta kaç asır sonra bulmuş, [onlar] sinüsü kosinüsü hesaplamışlar, arz dairesini, meridyeni, paraleli hesaplamışlar, dünyanın yuvarlaklığını göstermişler, dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişler. İlerlemişler yani... Bizim dinimiz böyle.

Bir şeyin, bir işin büyüklüğü nasıl anlaşılır?

Başlangıcına bakarsın, sonuna bakarsın; ne kadar büyük yapılmış iş, ne kadar zamanda yapılmış, ne kadar büyük yapılmış, öyle çıkar. Zaten çok güzel, çok mütekâmil bir şey devralınmışsa, eh, o da üstüne azıcık bir ilave yapmışsa çok mühim değil. Adam gitmiş, Mercedes almış, araba zaten mükemmel, üstüne bir boya vurdurmuş, gidiyor. "Aa, ne güzel adamın Mercedes'i var!" Mühim bir şey değil, o zaten hazır alındı. Yani onun övünülecek bir şeyi değil. Ama müslümanlar sıfırdan başlayıp da koca bir medeniyet kurmuş, dünyanın her tarafına hâkim olmuşlar.

Her türlü ilmin temeli bizde. Avrupa müslümanlarla karşılaştığı zaman aklını başına devşirmiş de; "Aa, bizim bu ilimlerimiz hep saçma sapan şeylermiş!" demiş, bir uyanma başlanmış. Rönesans, yeniden uyanma demişler ona ama bizim kitaplarımızda rönesansı, reformu anlatırlar da bunun müslümanların tesiriyle olduğunu söylemezler. Olur mu, mertlik mi bu?

Hıristiyan dininde neden reform yapmış?

Hem rönesans hem de reform yapmış; dininde değiştirme, değişiklik yapmış. Yani "Olmaz böyle üçlü tanrı, onun aslı şudur, budur…" demiş.

Neden demiş?

Müslümanlardan... Müslümanlar söyleyip durmuşlar; "Olur mu böyle şey?" demişler. "Olmaz böyle bâtıl inanç!" demişler. Luther çıkmış, papazlara çatmış, Papa'ya çatmış; "Siz[in gibi] Hz. İsa böyle altınların, gümüşlerin içinde miydi? Böyle şaşaa, tantana içinde miydi? Nedir bu sizin yaptığınız?" demiş. Çatıyor, ağır hakaretâmiz sözler söylüyor; "Olmaz böyle, Allah üç olamaz; siz orada yanılıyorsunuz." filan demiş.

Neden?

Osmanlılardan öğrenmiş de ondan. Ama bunu söylemiyorlar.

Aşıyı, çiçek aşışını bizim mahalledeki yaşlı hacı ninelerimiz yaparmış, olur bitermiş. Ondan Avrupalılar görmüşler, ilk önce korkmuşlar, ondan sonra İngiltere'de kraliçe demiş ki, "Ölüm mahkûmlarından dört tanesinde deneme yapın; bakalım. Ölürse zaten ölüm mahkûmu, ölür gider." Deneme yapmışlar; "Tamam, çiçek hastalığından kurtuluyor." O zaman da Avrupa'da bir şehre çiçek salgını geldi mi, şehrin yarısını alıp götürürmüş; kolera gibi salgın halinde ölümlere yol açarmış, çok tehlikeli bir hastalıkmış. Ondan sonra mahkûmlarda denemişler, ondan sonra kendi şehzadelerinde denemişler.

Neden?

Deneme değil artık, denedikten sonra kendi çocuklarını aşılatmış ki çiçek salgını olunca ölmesin diye.

Adamların evlerinde yüznumara yokmuş. Senede bir silinirlermiş, vaftizin bereketi gitmesin diye yıkanmazlarmış. Bereketi yok ya! Silinirlermiş, yıkanmazlarmış. Okuduğum seyyahların kitapları var; bizim ecdadımız hamamlar yapıp da şakır şakır sabah akşam, hiç olmazsa haftada bir güzel güzel yıkandığı zamanda; "Bu müslümanların işine akıl ermez, bunlar sabah akşam yıkanırlar, hasta olacak bu adamlar." diyor. Kitabında öyle yazmış. Akılları ermiyordu o zaman. İşte, biz onları [medenî] yaptık.

Bileceğiz, yani özü bizde, onlar akıllarını başına devşirdiler, ilerlediler. Biz de bir ara harpten, darptan geri kaldık; cümle cihan halkı bizimle uğraştı, üstümüz başımız yırtıldı, evimiz harap oldu, yumruk yedik, bıçak yedik ama toparlayacağız kendimizi. Bizim ecdadımız öğretmişti on[lar]a. Biz şimdi her tarafı kapatsak, bütün hudutları kapatsak, fabrika da, uçak da, gemi de yaparız, her şeyi yaparız. Bizim bu millet isterse gemilerinin halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilir. Sadrazam gelen Avrupalı elçiye; "Siz bizim [sakalımızı] tıraş ettiniz, tıraş edilen yer yine çıkar, biz sizin kolunuzu kestik, kol çıkmaz bir daha!" demiş.

Bu millet her şeyi yapabilir, ama bu milletin özündeki o imana dokunmayacaksın, zarar vermeyeceksin.

Zarar verdin mi ne olur?

Ölür millet. Gider İngiliz'i taklit eder, Fransız'ı taklit eder. Bari iyi tarafını taklit etse, gider hippileri taklit eder. Kız evinden kaçar hippi olur, erkek arkadaşıyla mağarada yaşar.

Yirminci yüzyılda bu mu medeniyet?

Neden?

Sen o çocuğun imanını öldürdün! O çocuğu sen mahvettin! Dinin aslı yok, imanın aslı yok dedin, gericilik dedin, bilmem ne dedin; ilerici yaptın çocuğu! O kadar ilerici yaptın ki şimdi erkek arkadaşlarıyla mağarada yaşıyor. O kadar ileri gitti!... Doğru sözü söyleyince kimse kızmasın.

Diğer hadise geçelim. Çok sözler söylemek lazım ama ârife işaret kâfi…

Men tefakkaha fi-dînillâhi kefâhullâhu hemmehû ve razakahu min haysu lâ yahtesib.

Sadaka Resûlullah.

Enes b. Malik radıyallahu anhten, İbnü'n-Neccâr'da varmış, daha başka raviler de rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Men tefakkaha. "Kim din ilmini öğrenirse, taallüm, tefakkuh ederse, fakihlik tahsili yaparsa, dinin inceliklerini öğrenme çalışması yaparsa..." Men tefakkaha fi-dinillah. "Allah'ın dininde kim ilim tahsil ederse, din ilmi tahsil ederse..." Kefahullahu hemmehû. "Allah onun tasasını gidermeye kâfi gelir." Ona yardımcı olur. Onun tasasını, üzüntüsünü alır, sıkıntısını def eder. Ve razakahu min haysu la yahtesib. "Hiç ummadığı yerden, hiç ummadığı şekilde, maddî ve mânevî onu rızıklandırır." Aç da kalmaz, açık da kalmaz.

"Çocuğunu nereye vereceksin?"

"Doktor yapacağım, mühendis yapacağım, şunu yapacağım, bunu yapacağım…"

"Efendim imam hatip okuluna?.."

"Yoo, oraya vermem."

"Neden?"

"E, oraya verirsem çocuk ne yiyecek ne içecek?"

İşte bak bu hadîs-i şerîfte cevabı var; ne yiyecek ne içecekse dinle; "Kim Allah'ın dinini tahsil ederse, Allah'ın dininde bilgi sahibi olursa, ilim tahsil ederse, Allah onun tasalarını, sıkıntılarını, karşılamaya kifayet eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır, ne aç kalır, ne açık kalır."

Ben de çok korkuyordum. Ben liseyi Vefa Lisesi'nde bitirdim. Vefa Lisesi'nin fen bölümünü okudum. Bütün arkadaşlarım iyi derecelerle Teknik Üniversite'ye girdiler. Çalışkan bir sınıftı bizim sınıf. Ben edebiyat fakültesine gittim. Herkes, "Yahu edebiyat fakültesine de gidilir mi; ne yiyecek, ne içecek?" demiş. Elhamdülillah, sağım işte, ölmedim. Çok da memnunum elhamdülillah; Arapça, Farsça öğrendik; tarihimizi, dinimizi öğrendik daha iyi oldu. Hiçbir arkadaştan bir eksik yanımız yok. Allah ev verdi, araba verdi. Elhamdülillah! Bu hadisin izahı sadedinde söylüyorum, başkasını söylesem ne mâlum dersiniz. Kendimden söylüyorum ki elhamdülillah hiçbir ihtiyacım yok. Allah'a hamd ü senâlar olsun, şükrünü ödemekten acizim. Demek ki biz dinimizi öğreneceğiz. Biz dinimizi öğreneceğiz, Allah için çalışacağız Allah yardım eder. Çocuklarınızı işte bu hadise göre yetiştirin.

Men tekelleme fi'l-kaderi fi'd-dünya su'ile 'anhu yevme'l-kıyameti fein ahta'a heleke ve men 'anhu yevme'l-kıyameti.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten [rivayet edilen] bu hadîs-i şerîf kader hakkında… Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Kim dünyada kader hakkında 'Şöyledir… Böyledir…' diye konuşursa kıyamet gününde ona; 'Söyle bakalım kader nedir?' diye sorulur." Kaderden ona sorgu sual açılır. Fe-in ahta'a heleke. "Eğer hatalı cevap verirse helâk olur." Ve men lem yetekellem lem yüs'el anhü yevmel kıyameh. "Kim konuşmazsa, kıyamet gününde ona öyle bir sorgu sual olmaz." Konuşana, gel bakalım, söyle bakalım kader nedir? Hık mık filan; helâk olur.

Kader nedir?

Allahu Teâlâ hazretlerinin kaderi... Hepimizin kaderi var; Allahu Teâlâ hazretleri takdir eylemiş; ömrümüzü, rızkımızı, başımıza neler gelecek vesaire.

E, takdir etmiş mi?

Etmese olmaz! Etmese her şey birbirine girer. Dört yol ağzında dört tane yolun arabalarını da serbest bırak, nasıl isterseniz yapın; olur mu? Olmaz, hepsi birbirine çarpışır, o kavşak tıkanır, bir adım öteye gitmez, karmakarış olur. Dört yol ağzı değil, sekiz yol ağzı olsa, altı yol ağzı olsa daha beter karışır. Bir intizam olacak ki, "sen dur, sen geç, sen dur, sen geç" diyeceksin ki işler muntazam gidecek. Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi takdir eylemiştir. Kadere inanmak, imanımızın esaslarından biridir.

"Allah bir şey takdir etmemiştir."

Öyle şey olur mu? Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi takdir eylemiştir.

"E, kader; o halde takdir ettiyse…" vesaire, uzun boylu sözler…

Bu hususta konuşmayı Peygamber Efendimiz uygun görmemiş. Çünkü konuşur, Allah'ın sıfatlarını reddetme durumuna düşer; konuşur, kulluk vazifelerini yapmama tembelliğine düşer. Onun için bu hususta fazla konuşma yasaklanmış.

Ama, "Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mine'l-lâhi teâlâ..." Hayır da şer de Allah'tandır. Başına bir hal geldiği zaman; "Keşke şöyle yapsaydım da şöyle olsaydı da böyle olsaydı." demeyin diyor Peygamber Efendimiz. Yalnız öyle demeyin de deyin ki; Kadderallah. "Allah böyle takdir eylemiş, ne yapalım, benim yazım böyleymiş." Peygamber Efendimiz, "Eğer şöyle yapsaydım, eğer böyle yapsaydım sözü şeytanın işine yarar, onun yolunu açar, seni gelir kandırır." diyor. Çok hadîs-i şerîfler var. Her şey Allah'ın takdiri ile oluyor.

Cümle işler Hâlık'ındır, kul eliyle işlenir;

Hakk'ın emri olmaz ise, sanma bir çöp deprenir.

Her şey Allah'ın takdiri ile oluyor. "Benim takdirime rıza göstermeyen benden ayrı bir rab arasın kendisine." Evvelki haftalar hadîs-i şerîfte okuduk ya. "Benim takdirime rıza gösterin; göstermeyen kendisine başka rab bulsun, defolsun, benim mülkümden çıksın!" Çıkamayız ki, başka [mülk] yok ki. Yani inanmamız lazım geldiğini Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde bize bildirmiş. Kadere iman, dinimizin esaslarından.

Men âmene bi'l-kader emine mine'l-keder. "Kadere inanan rahat olur." Allah'ın [koyduğu] vakit gelmedikten, eceli gelmedikten sonra ölmek yok, başı dik durur: "Ben hakkı söylerim, başıma ne gelirse gelir, Mevlâ takdir ediyor, hayır olur inşaallah..." [der] sağlam yürür. Bizim başarımız, muvaffakiyetimiz, Balkanları almamız, Tuna'ya varmamız, Avusturya'ya girmemiz, Viyana'yı kuşatmamız, Almanya'da, Bavyera'da dolaşmamız hep imanımızın eseridir. Kadere iman…

Barbaros Hayreddin'in ağabeysi Oruç Reis, kaptan;

"Gazaya çıkacağım." demiş. Kardeşi Barbaros Hayreddin Paşa da demiş ki;

"Ağabey bu mevsimde çıkma, müsait değil."

Çıkmış, gemilerle gitmişler, bir kaleyi kuşatmışlar. Harp darp şiddetli olmuş. Oruç Reis'in kendisinin de kolu bacağı kopmuş, dönmüş gelmiş. Barbaros Hayreddin hatıralarında yazıyor. Dedim ki diyor;

"Ağabeyciğim, ben sana başında söyledim, sözümü dinleseydin bak bu kolun bacağın kopmazdı." Demiş ki;

"Kardeşçiğim, sen bilmez misin ki Allahu Teâlâ hazretleri ne yazdıysa insanın başına o gelir. Sen niye böyle söylüyorsun?" diye din âlimi gibi bir izahat vermiş. Barbaros Hayreddin diyor ki;

"Ağabeyim benden fakihti, dinî bilgisi daha kuvvetliydi, beni mahcup etti."

Allah ne takdir etmişse o olacak. Kolu gitmiş, bacağı gitmiş. E, Allah yolunda gitmiş! Üzülmüyor. Allah yolunda gitmiş, ne olacak!

Neyleyim neyleyim dalları neyleyim

Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim.

dediği gibi Allah yoluna feda olmuş. Üzülmüyor ki ona, kardeşini teselli ediyor; "Kardeşim sen bilmez misin Allah ne takdir ettiyse o olur." diyor.

İşte, Osmanlı bundan başardı! Osmanlı bundan başardı, sen niye düşman oluyorsun? Ama ben başarı sağlayayım diye bunu böyle öğretmeye çalışsan olmaz, bu tabii olur; iman kendiliğinden gelişir; o iman, insana o işleri yaptırtır. İmanını da alırsan, o zaman o temiz aile kızları hippi olur, mağarada yaşar. O öyle! O işle oymamaya gelmez!

"Çok kıymetli bir saatin olsa, arkasını açıp kurcalar mısın?"

"Yok hocam, olur mu? 100 bin lira para verdim, saatçi bakar." filan dersin.

E, peki bir güzel jet motoru, bilmem çok kıymetli bir otomobil, Rolls-Royce almışsın, açıp tornavidayla sağını solunu karıştırır mısın?

"Yapar mıyım hocam, şu kadar milyon lira para…" Yapmazsın.

Peki, bu kadar kıymetli olan bu dinin, bu imanın ahkâmına niye böyle baltayla, kazmayla giriyorsun? Ormana mı giriyorsun? Olur mu böyle şey? O iman nazenîn bir çiçek gibidir.

Men tekehhene ev tekasseme ev tetayyera tıyareten terüddühû an-seferin lem yenzur ile'd-derâcati mine'l-cenneti yevme'l-kıyameti.

Bu kâhinlikle, falcılıkla ilgili bir hadîs-i şerîftir. Ravisi Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh.

Men tekehhene. "Kim kâhinlik yaparsa…" Kâhinlik; yani gayptan haber vermek, bilmem şöyle yapıyor, böyle yapıyor, ne usulle yapıyorsa, "şöyle olacak, böyle olacak…" filan diyor. "Kim kâhinlik taslarsa…" Ev tekasseme. "'Kasâme' denilen bir cahiliye âdeti var, o da ona benzer bir şey, onu yaparsa…" Cahiliye devri âdetlerinden yine; Ev tetayyera. "Veyahut da şomluk farz ederse bir şeyde…" "Önümden bir kuş uçtu, karga öttü; çaylak, baykuş şöyle yaptı, binaenaleyh ben bu işi yapmayayım çünkü öttü, olur mu, artık uğursuz oldu." filan diye böyle bir uğursuzluk telakkisi, tefsiri içinde, Terüddühü an seferin. "Gideceği yola gitmezse…"

Böyle bir kâhinlik veyahut öyle bir uğursuzluk telakkisi veyahut öyle bir cahiliye âdeti tesiriyle seferden dönerse ne olur?

Lem yenzur ile'd-derâcati mine'l-cenneti yevme'l-kıyameti. "Kıyamet gününde cennetteki derecelere bakamaz."

Bu da bir önceki kader hadîs-i şerîfiyle bir bakıma ilgili. Çünkü her şey Allah'ın takdiriyle oluyor. Adam kuşa bağlıyor;

"Baykuş cıyak cıyak öttü; köpek uzun uzun uludu; şu şöyle oldu, bu böyle oldu; yıldıza ben baktım ki şöyle olacak, falanca gazetenin bilmem ne burcunda şöyle dedi de böyle olacak… O zaman, neme lazım çıkmayayım."

Olmaz!

"Kim kâhinleri tasdik ederse kâfir olur." diye hadîs-i şerîf var. Öyle şey yok! Allah ne takdir etmişse o olur. Allah'ın takdir ettiği olur. Kadere iman böyle... "Allah ne yazmışsa, sâbıka-i ezelde ne yazdıysa o olur; başa o gelir, başka bir şey gelmez." diyecek insan. Öyle öteki türlü telakkiler [doğru değildir]. Allah'a, Allah'ın kaderine inanacak; böyle uğurluluk, uğursuzluk, yıldız, kuş ötmesi, baykuş çağırması, köpek uluması vesaire, onlara [itibar etmeyecek] insan, değil mi? İmanın gereği bu oluyor, onlara [itibar eden] cennetin derecelerine bakamaz. [Cennet] mertebe mertebe, kademe kademedir; köşkleri vardır pencere penceredir; onlara uzaktan bile bakamaz. Yani cennet yüzünü göremez. Öyle bir insan cennete giremez.

Bir de bir tarih kitabında okuduğum bir hikâyeyle bu mevzunun yanlışlığını zihinlerde kalacak şekilde [anlatayım]:

Hint taraflarında padişahın birisi ava gitmek istemiş. Atlarını, adamlarını hazırlatmış. Torbalar, atlar hepsi hazır; adamlarıyla sabahleyin haydi... sarayın kapısını açmışlar, atlarla şehrin sokaklarından koştura koştura geçerken sokağın bir yanından öbür tarafına; "Aman, padişahın adamları gelmeden şöyle bir geçeyim!" diye bir fakircik, hırpani kılıklı bir fukaracık geçivermiş oradan oraya. Geçiverince, padişah veyahut oranın hükümdarı demiş ki; "Yakalayın şu adamı, şu uğursuz herifi! Hırpani kılıklı adam önümüzden geçti, yakalayın uğursuz adamı! Eğer biz, ava gittiğimiz zaman av bulamazsak, işimiz ters giderse bunun uğursuzluğundandır, akşam kellesini uçuracağım bunun; hapsedin bunu." demiş.

Almışlar yaka paça, götürmüşler sarayın zindanına, atmışlar aşağıya. Ötekiler yoluna devam etmiş; kırlara çıkmışlar, çayırlara varmışlar, subaşlarına gelmişler; keklik, geyik vurmuşlar, avlanmışlar; kebap etmişler, yemişler içmişler; meyveler... gülmüşler, eğlenmişler, akşama neşeli neşeli gelmişler. Demiş ki;

"Efendim, falanca hırpani derviş, fukara aşağıda hapiste bekliyor."

"Ha, çağırın!" demiş. Çağırmışlar, padişahın huzuruna getirmişler. Padişah demiş ki;

"Bak, hadi bugün iyi gitti işimiz, demek ki uğursuz değilmişsin; av bulduk... Hadi bakalım bir daha bizim önümüze gelme, önümüzden geçme, seni affettim, kafanı kesmiyorum, hadi evine gidebilirsin, demek ki uğursuz değilmişsin." demiş. Adamcağız söyle bakmış, demiş ki;

"Müsaade edersen gideceğim ama ben de bir şey söyleyeyim öyle gideyim."

"Olur, söyle bakalım." demiş.

"Efendim, sen sabahleyin evinden, sarayından çıktın benimle karşılaştın, ben yolundan bu tarafa geçtim diye uğursuzluk telakki ettin bunu; ondan sonra beni hapsettirdin, ava gittin ama ben uğursuz değilmişim; çok av buldun, eğlendin, keyfin yerinde, akşam sağ salim keyifli döndün... Ama bir de benim tarafımdan düşün! Ben de sabahleyin evimden çıktım, sana rastladım, hapse girdim... Ondan sonra acaba sağ mı kalacağım, gelip de padişah benim kafamı mı kesecek filan diye akşama kadar ecel terleri döktüm... Şimdi gidiyorum, söyle bakalım sen mi uğursuzsun ben mi uğursuzum?" demiş.

Men tevada'a lillâhi rafe'ahullâhu fe-hüve fî-nefsihî sağirun ve fî-a'yüni'n-nâsi azîmun ve men tekebbere veda'ahullâhu fe-hüve fî-a'yüni'n-nâsi sağîrun ve min nefsihî kebîrun hattâ le-hüve ehvenü aleyhim min kelbin ev hınzirin.

Bu da tevazu hakkında bir hadîs-i şerîf. Bu hadîs-i şerîfi, Hz. Ömer radıyallahu anh Efendimiz rivayet eylemiş.

Men tevada'a lillahi. "Kim tevazu ederse..."

Neden?

Lillâhi. "Allah için..." Allahu Teâlâ hazretlerinin dini öyle emretmiş, Allah kibri sevmez diye. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü, lütfunu biliyor, her şeyin ondan geldiğini biliyor. Ne diye övünsün, ne diye tekebbür etsin? Sonra, ötekiler Allah'ın mahlûkatı, yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmek varken ne diye tekebbür etsin de onlara burnunu kaldırıp [büyüklensin]?

"Allah rızası için kim tevazu ederse..." "Rafe'ahullah. "Allah onu yükseltir." O alçak gönüllülük yapıyor, boyun büküyor, alçaltıyor kendisini ama Allah onu yükseltir. Fe-hüve fî-nefsihî sağirun ve fî-a'yüni'n-nâsi azîmun. "O kendi gözünde küçüktür ama insanların gözünde büyük olur, ulu olur…" Ve men tekebbere. "Kim kendisini büyük sayar, herkesten üstün görür, burnu havada, kim tekebbür ederse...." Vada'ahullah. "Allah onu aşağıya indirir, alçaltır." Fe-hüve fî-a'yüni'n-nâsi sağîrun ve min nefsihî kebîrun. "Kendi nefsinden gelen bir duyguyla kendisini büyük görüyor ama Allah onu halkın nazarında küçük göstertir; sevdirtmez." O kadar ki, Le-hüve ehvenü aleyhim min kelbin ev hınzîr. "O şahıs, halkın nazarında köpekten, domuzdan daha ehven, daha hor, daha aşağı görülür." Kibir göstereni, kibirlilik edeni Allah o duruma düşürür; tevazu edeni yükseltir.

O halde haddimizi bileceğiz, boynumuzu bükeceğiz, tevazu sahibi olacağız.

Başka bir ülkeye gitmiştim de orada iki tane şahısla tanıştım, Kuveyt'ten gelmişler. Dediler ki; "Bunların her ikisi de bakanlık yapmıştır." Evkaf bakanı olmuş. Ee, baktım çok bilgili insanlar, konuştular, kibar kibar gayet güzel şeyler söylediler ama çok mütevâzi. Çok da zengin insanlar ama mütevâzi. Ne güzel! Allah mevki vermiş, bilgi vermiş, para vermiş, şımarmamışlar. Ne güzel! Ekseriyetle insan ya parası olunca şımarır ya bilgisi artınca şımarır ya da bir mevkiye getirdiğiniz zaman şımarır. Alçak tabiatlı bir insan, biraz yüksek bir mevki verdin mi babasını asmağa kalkar.

Allah şımarmayıp da O'nun sevdiği huylarla huylanmayı nasip eylesin cümleye.

Men tevadda'a fe-esbağa vudûahû sümme kâle 'ınde ferağıhî min vudûihî sübhânekallâhümme ve bi-hamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbü ileyke hutime aleyhâ bi-hâtemin fe-vudı'at tahte'l-'arşi fe-lem tükser ilâ yevmi'-kıyameti.

Sıra, abdest almakla ilgili, abdestten sonra yapılacak duayla ilgili bir hadîs-i şerîfe geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

"Kim abdest alırsa ve abdestini çok güzel, itinalı bir tarzda mükemmel, eksiksiz yaparsa…" İnsanlar abdest alıyor da aceleye getiriyorlar... Aceleye getirmeyelim! Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş; -Bu bizim kafamızın içine yazılsın, esas hareket tarzımızın temel prensibi olsun.- "Allah, müslümanlara her şeyde güzelliği yazmıştır." Yani her şeyi güzel yapmalarını ister. Hatta Peygamber Efendimiz, "Kurban keserken bile bıçağı iyi bileyin ve kurbanı çarçabuk iyi kesin." diyor. Yani her şeyde... Mesela sadece yazı yazarken güzel yazı yazacak değil; sadece namaz kılarken güzel namaz kılacak değil; her sanatta, her meslekte, her işte en güzelini yapacağız.

"Kim abdest alırsa ve abdestini güzel, tamam, eksiksiz alırsa…" Bazen bakıyoruz; arkasından sanki düşman kovalıyormuş gibi veyahut müsabakaya girmişler de bakalım kaç saniyede abdesti bitirecekmiş gibi şapur şupur, şaldır şuldur; yüzüne gözüne, üstüne başına saçılarak yarısı yapıldı, yarısı yapılmadı… Ya dirseğine su gitmedi! Hiç aldırmıyor. Hemen, tamam, bitti, ceketi omzunda içeri geliyor. Dur bakalım, ağır ağır... Bak, isbağu'l-vudû' diye bir bahis var; abdesti güzel güzel yapmak. Tamamen, [suyu] böyle her tarafına vardırtarak. Yüzünü yıkıyorsun, gözlerinin şu pınarlarına varacak; sakalın varsa sakalını hilalleyeceksin, sakalının altına su gidecek; her tarafını üç defa yıkayacaksın. Bileklerini, kolunu yıkarken dirseklerinin arka tarafını şöyle çevireceksin, orada deri buruşuktur, oraya umumiyetle su gitmez. Halbuki o dirseğin üst tarafına kadar yıkanması lazım. [Abdesti] güzelce alacaksın. Her azayı yıkarken dualarını yapa yapa, Allah'tan hayırlar isteye isteye güzelce yapacaksın…

Namaz, abdest almaktan başlar. İnsanın abdesti güzel almazsa namazı güzel olmaz. Onun için Fatih Camii'nde mi bir yerde gördüm, "Çok kimse gafildir namazın buradan başladığından!" diye şadırvana yazmış. Namaz oradan başlar, abdesti güzel almaktan başlar.

Peygamber Efendimiz, "Kim abdest alırsa ve abdestini de kâmil bir tarzda, olgun, eksiksiz yaparsa…" Sonra; Sümme kâle ınde ferâğıhî. "Bitirdikten sonra da şöyle derse…" Min vudûihi. "Abdestinden fariğ olduktan sonra, abdestini bitirdikten sonra, şöyle derse…" Bakalım ne diyecek, ondan sonra derse ne olacak mükâfatı, onu söyleyelim. Önce sözün Arapçası:

Sübhânekallâhümme ve bi-hamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbü ileyke. Arapçası bu.

"Abdestini bitirdikten sonra böyle derse ne olur?

Hutime aleyhâ. "Bu sözlerine ve bu abdestinden hâsıl olan sevaba, bir şeye konulur bir mühür basılır, mahfaza altına alınır." Bi-hatemin."Bir mühür basılır..." Ve fe-vudı'at tahte'l-'arşi. "Arş'ın altına konulur…" Fe-lem tükser ilâ yevmi'l-kıyâmeh. "O sevap orada kıyamete kadar dağılmaz, kırılmaz, parçalanmaz." Kıyamette lazım olacak ya insana, hesabın başında lazım olacak ya; "Arş-ı âlâ'nın altında muhafaza altına alınır." Bir özel mühürle mühürlenir, alınır.

Hani, merkez bankasından para torbaları dolduruluyor, mühürleniyor kimse açmasın diye, zırhlı araçlarla hadi filanca şehre, hadi filanca şehre, hadi filanca şehre götürülüyor ya; kıymetli şey, mühürleniyor, kimse karıştırmasın, kurcalamasın, açıp dağılmasın diye. Onun gibi bu güzel dua, bu abdestin sevabı bir mübarek mahfaza içinde ağzı güzelce kapatılıp mühürlenir, Arş-ı âlâ'nın altında kırılmadan, bozulmadan kıyamet gününe kadar mahfuz kalır. İnsan o abdestin âhirette de hayrını görür. Şimdi görelim manasını, ne demekmiş?

Sübhanekallâhümme ve bi-hamdike. "Ey benim Rabbim, Allah'ım! Sen her türlü noksandan münezzehsin, her türlü kemâlât ile muttasıfsın, sana hamd ederim." Seni överim, dilimin övebildiği kadar överim seni. Her güzel, her kemâlât sende, hiçbir işin eksik değil, her sıfatın güzeller güzeli… diye ilk önce Allah'a eksiksizliğini, güzelliğini, kemâlini bildiren, onu övdüğünü bildiren bir cümle ile başlıyor: Sübhanekallâhümme ve bi-hamdike. Sonra;

Eşhedü en lâ ilâhe illa ente. "Yâ Rabbi! Ben şehadet ederim ki senden başka mabut yok; bir sen varsın." Sen yarattın bu dünyayı, sadece sana ibadet edilir. Sensin ilahımız, mabudumuz.

Estağfiruke ve etûbü ileyk. "Yâ Rabbi! Beni mağfiret etmeni dilerim ve sana tevbe ederim."

Mağfiret etmeni dilerim ne demek?

Yani benim suçum, kusurum çoktur, bunları bağışlamanı isterim.

Ve etûbü ileyke. "Ve sana teveccüh ederim, dönerim." demek.

Tevbe ne demek?

"Yanlış yolu bırakıp hak yola dönmek" demek. İşte bu sözlerin güzelliğinden dolayı mükâfatı çok oluyor.

Sübhâneke ne demek?

"Yâ Rabbi! Sen her türlü kemâlât ile muttasıfsın, her şeyin tamdır, güzeldir, hiç eksiğin, hiç hikmetsiz işin yoktur, her şeyin güzeldir." demek. Sübhanekenin mânası o kadar güzel.

Bir insan ne zaman sübhanallah veya sübhâneke der?

Çok mükemmel bir şey gördüğü zaman, hiç kusursuz olduğu zaman sübhanallah der. Hayranlık ve şaşkınlık ifade eden bir sözdür bu. Sübhanallah!Ne kadar güzel yaratmış şu boğazı, ortada yemyeşil su akıyor. Sübhanallah! İki tarafında güzel güzel çamlar, insanlar köşkler yapmışlar, şu manzaraya bak, sübhanallah!... Allah Allah, gökyüzüne bak, ne güzel yıldızlar, şu mehtaba bak, gökyüzünde kandil gibi yeryüzünü ne güzel aydınlatıyor, sübhanallah!… İşte… Aman yâ Rabbi! Şu çiçeğe bak, ne kadar güzel… Şu renge bak, hangi fabrikada boyandı bu. Şu kara topraktan bu renk nasıl çıktı? Aman yâ Rabbi! Bu koku ne, hangi laboratuarda yapılmış? Sübhanallah! Yani böyle her güzellikte insanın hayranlığını ifade eden bir sözdür sübhanallah.

Ve bi-hamdike ne demek?

"Yâ Rabbi! Sana hamd ederim." Her güzel şey övülür tabii. O güzellik, o kemâlât karşısında da insan hamd eder Allah'a, "Sana hamd olsun yâ Rabbi!" diye. Sonra; "Yâ Rabbi! Senin birliğini tasdik ederim; senden gayri ilah, mabut olmadığına şehadet ederim, bilirim, bildiririm. Ve senden affımı, mağfiretimi dilerim, sana tevbe ederim." demek. Söz bu.

İşte bu sözler çok kıymetli sözler. Biz bu dilimizle söylediğimiz bu sözlerin manasını şöyle gönlümüze bir yerleştiriversek, mânası bizim oluverse, dilimizin ucundan dökülüp gitmese, mânası kalbimize yerleşse, tamamen öyle olsa, her yere baktığımızda ibret gözüyle bakıp yaratanını bilip de ona hayranlığımızı sürdürsek; Mevlâ'ya övgümüzü, saygımızı, methimizi, hamdimizi içimizde canlı tutsak, kusurumuzu bilip de ondan afv u mağfiret dilesek, ona yönelsek; işte en güzel şey bu.

Böyle güzel abdest aldı mı insan, günahlarından tertemiz gider, o dökülen sularla, damlalarla beraber her azasının günahları, isleri, pasları gider; insan temiz, pak olur.

Allahu Teâlâ hazretleri her ibadetimizi böyle şuur ile güzel yapmayı bizlere nasip ve müyesser eylesin.

Sayfa Başı