M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 393.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismilliharrahmanirrahim.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu âlâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'du fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve selem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Murû bi'l-ma'rûfi venhev 'ani'l-münkeri kable en ted'ullâhe fe-lâ yestecî leküm ve kable en testağfirûhu fe-lâ leküm inne'l-emre bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri lâ yükarribü ecelen ve inne'l-ahbâra mine'l-yehûdi ve'r-ruhbâne mine'n-nesârâ lemmâ teraku'l-emra bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri le'anehûmullâhu 'azze ve celle 'alâ lisâni enbiyâihim sümme 'ammehum bi'l-belâü."

Sadaka Resûlullah fî-ma kâl ev ke-mâ kâl.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanda selamette eylesin, yaptığınız ibadetleri kabul eylesin, dualarla istediklerinizi hayırlısıyla ihsan eylesin.

Peygamberimiz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek tavsiyelerinden, emirlerinden, hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup dilimiz döndüğünce size izah etmeye çalışacağım.

Bunların izahına geçmeden önce evvelen ve hâssaten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rûh-u pâki için, sonra onun cümle âlinin, ashabının, etbaının, ahbabının ruhları için, sair enbiyâ ve mürselînin ervâhı için, cümle evliyaullahın ruhları için, ve hâssaten bu eseri telif eylemiş olan hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin hazretlerinin ruhu için, kendi hocamız Muhammed Zahid Bursevî hazretlerinin ruhu için, silsilemize mensup sâdâtımızın, meşâyıhımızın ruhları için, ve onların tâbîlerinin, müritlerinin, muhiplerinin ruhları için, şu eserin içindeki bilgilerin, hadîs-i şerîflerin bize kadar gelip bizim tarafımızdan okunmasına vesile olan cümle vesilelerin, aracıların, vasıtaların, alimlerin, ravilerin, kâtiplerin ruhları için, uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin, yakınlarının ruhları için, biz yaşayan müslümanların da Mevlamızın rızasına uygun ömür sürüp, rızasını uygun hayırlı işler yapıp huzuruna yüzü ak, alnı açık kullar olarak varmamıza vesile olması için, ümmet-i Muhammed'in afiyet, selamet ve saadeti için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîfe okuyalım, borcumuzu eda edelim öyle başlayalım. Buyurun…

Mukaddemede metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf Abdullah b. Ömer radıyallahu anhumâ'dan rivayet edilmiş, emr-i mâruf ve nehy-i münker hakkında bir hadîs-i şerîftir.

Biliyorsunuz emr-i mâruf veyahut el-emru bi'l-ma'rûfi ve'n-nehyü 'ani'l-münkeri. "Aklın ve şeriatın doğru gördüğü işi tavsiye etmek, emretmek, yapın demek, yaptırmaya çalışmaktır. Aklın ve şeriatın hoş görmediği şeyi de men etmek, nehy etmek, yaptırmamaya çalışmaktır." Etmeyin, eylemeyin, böyle şey olmaz demektir. Bu dinimizin müslümanların boynuna yüklediği çok mühim vazifelerden, farîzalardan birisidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuştur ki; "Ya emri mâruf nehy-i münker yaparsınız yahut da Allah başınıza öyle bela gönderir ki içinizdeki salih, Allah'ın iyi kulları bile dua eder de duaları kabul olmaz." Yani o azabın kalkması için olan duaları kabul olmaz. Mevlam öteki dualarını kabul eder de o duayı kabul etmez.

Neden?

O kavim emri mâruf nehy-i münker'i terk etti, cezalı duruma düştü.

Âhir zamanda ümmetin hasları halisleri umumî dua yaptıkları zaman; "Yâ Rabbi! Şöyle olsun, böyle olsun, Ümmet-i Muhammed hoş olsun, has olsun." diye dua ettikleri zaman hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Allahu Teâlâ hazretleri buyuracak ki; Sen kendin için dua et, ben onlara kızgınım, sen kendin için isteyeceğini iste ötekilere karışma."

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dini vazifelerimizi bilenlerden eylesin.

Bakalım bu hadîs-i şerîfin metni nasıl? Peygamber Efendimiz bu emri mâruf nehy-i münker vazifesi hakkında nasıl buyurmuş, nasıl ifade etmiş, dilinden inciler nasıl dökülmüş. Buyurmuş ki;

Murû bi'l-ma'rûfi. "Mâruf ile emredin." Yani, aklın şeriatın hoş gördüğü güzel işleri tavsiye edin, emredin, çevrenize söyleyin. Venhev 'ani'l-münkeri. "Aklın ve şeriatın nâhoş bulduğu, beğenmediği, uygun görmediği işleri de yasaklayın, yaptırmamak için buna karşı çıkın." Kable en ted'ullâhe fe-lâ yestecîbü leküm. "Allah'a dua edip de dua etmenize rağmen Allah'ın duanıza isticâbe etmediği zamandan evvel." Yani dua edeceksiniz, duanız kabul olmaz, o duruma düşmeden evvel emri mâruf nehy-i münker yapın. Ve kable en testağfirûhu fe-lâ yuğferu leküm. "Ve Allah'tan; 'Ya Rabbi! Beni afv ü mağfiret eyle.' diye mağfiret isteyip de size mağfiret olunmadığı duruma düşmezden evvel, önceden." İnne'l-emre bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri. "Muhakkak ki mâruf ile emretmek ve münkerden nehyetmek." Üyiliği tavsiye etmek, kötülüğü engellemeye çalışmak, Lâ yükarribü ecelen. "Allah'ın takdir etmiş olduğu ömrün sonunu, eceli çabuklaştırmaz." Emri mâruf nehye münker yapınca daha çabuk ölmezsiniz.

Nemelazım, hayatım tehlikeye girer, öldürür, vururlar, kırarlar...

Hayır, eceli yaklaştırmaz, değiştirmez. Durum ne ise, Allah nasıl takdir etmişse o kadar yaşayacaksınız. Bak müslümanın kader inancı ne kadar mühim, ne kadar ehemmiyetli!

Ve inne'l-ahbâra mine'l-yehûdi. "Muhakkak ki yahudilerden hibirler, yani yahudi hahamları, âlimleri." Ahbâr, noktasız Ha ile olursa, "yahudi alimleri" demek olur; noktalı Ha ile olursa, haber kelimesinin cemî olur, "haberler" demek olur. Noktasız Ha ile olursa ahbâr-ı yehûd, "yahudi alimleri, hahamları" demek oluyor. Muhakkak yahudilerden hahamlar, Ve'r-ruhbâne mine'n-nesârâ. "Hıristiyanlardan da rahipler." Lemmâ teraku'l-emra bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri. "Mâruf ile emretmeyi münkerden men etmeyi terk edince."

Le'anehûmullâhu 'azze ve celle. "Allahu Teâlâ hazretleri onlara lanet eyledi." Allah'ın laneti onlara geldi, Allah'ın lanetini uğradılar, 'Alâ lisâni enbiyâihim. "Peygamberlerinin lisanı üzerinden Allah onlara lanet eyledi."

Peygamberler baktılar ki kavimleri kendilerine uymuyorlar, tavsiyeleri tutmuyorlar, söz dinlemiyorlar, emri mâruf nehy-i münker yapmıyorlar; onlar öyle boyunları büküldü, münkesi oldular, Peygamberlerinin bedduasına uğradılar. Ondan dolayı Allah'ın laneti uğradılar.

Sümme 'ammehum bi'l-belâü. "Sonra Allah'ın belası o kavmin üstüne umûmen, hepsine birden çöktü."

Bu hadîs-i şerîfden ne gibi dersler alabileceğimiz üzerinde biraz düşünelim.

Bir, demek ki kendi başımıza müslüman olduk ya, sabahleyin kalkıyorum abdestimi alıyorum camiye gidiyorum, namazımı kılıyorum; hiç kimse ile konuşmam, karışmam, pabucumu aldım mı camiden çıkarım evime gelirim; Kur'an okurum, tesbih çekerim, ondan sonra kitaplarımın arasında dururum. Öteki namaza böyle gelir giderim, öteki namaza böyle gelir giderim, kimseye kaşının altında gözün, gözünün üstünde kaşın var demem, hiç etliye süslüye karışmam. Böyle ömür sürüyorum, hiç kimseye zararım yok.

İyi bir adam mı bu makbul bir insan mı?

Değil. İyi insan emri mâruf nehy-i münker yapar. Aktif müslüman olacak insan, aktif olacak. İyiliği desteklemezsen, kötülüğü engellemezsen ne işe yararsın? Ne anladım ben senin Müslümanlığından? Senin yanında hırsız hırsızlık yapamamalı, yalancı, insanı kandıramamalı, dolandırıcı dolandırıcılık yapamamalı. Sen kale gibi durmalısın, senin olduğun yerde haksızlıklar yapılmamalı; seni gören Allah'ı hatırlamalı, hizaya gelmeli, Ot gibi gölge gibi hiçbir işe yaramaz müslüman! Olmaz.

Çevrende pislik diz boyu, haksızlık tümen tümen, edepsizlik hadde hesaba gelmez tarzda.

Neden?

Emri mâruf nehy-i münker yapmazsın da ondan.

Geçen günü bir arkadaştaydık, ezan okundu, camiye gittik, Hırkaişerif camisi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hırkasının bulunduğu güzel bir mahal. Avlusu güzel, arkadaşlar çalışmışlar tanzim etmişler, bahçeyi çiçek gibi yapmışlar, Allah razı olsun. Yatsı namazına girdik, aşağı kapıdan iki gölge belirdi. Yatsı namazında, erkek kadının omzuna askerlik arkadaşı gibi kolunu atmış öyle geliyorlar. Camiye girecektim, durdum, ben durunca o da işkillendi. Birkaç da arkadaşımız var. Bilmiyorum daha fazlası da belki daha uygundu ama ben dedim ki;

"Kardeşim, burası cami. Burada edepli olmak daha iyi değil mi?" O kadar diyebildim. Yani tamamen susmadım da o kadarcık diyebildim.

"Peki abi, pardon, affedersiniz." dedi. Ama bilmiyorum daha başka ne yapılırdı?

Söyleyeceğiz, belki bir dahaki sefer adam oradan geçerken hiç olmazsa; "Burada böyle yapmak doğru olmuyormuş." diyecektir.

Onun için lütf ile kerem ile tatlılıkla acılıkla iyi olan şeyi söyleyeceğiz, kötü olan şeyi yaptırmamaya çalışacağız. Demek ki bir insanın etliye sütlüye karışmaması güzel huy değilmiş; Güzel huy etliye sütlüye karışmakmış.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırım.

diyor Mehmet Akif. Güzel söylemiş rahmetullahi anh. Allah rahmet eylesin.

Öyle boşuna "aldırma" demeyin aldırırım diyor. "Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım." Öyle bîtaraf kalmam.

Şurada üç tane zorba toplanmış bir kadının elinden çantasını almaya çalışıyorlar...

E alsınlar bana ne! Çanta benim değil, alan ben değilim veren ben değilim."

Olmaz! Olmaz, kötülüğü engelleyeceğiz, iyiliği tatbik edeceğiz, güzel huy budur.

"Ama hocam darılıyorlar!"

Sen insanların sevgisini buğzunu bir tarafa bırak Allahu Teâlâ hazretleri memnun olur mu olmaz mı Sen onu söyle!

Allahu Teâlâ hazretleri memnun olur. Çünkü buyruğunu tutmuş olursun, emri mâruf nehy-i münker farzını yapmış olursun, sever Allah. Varsın cümle cihan halkı düşman olsun, gam değil.

Kimse sevmez!

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Onuncu köyü kursunlar, on köy de bir tane güzel köy olur. Dokuz tane doğruların hiç bulunmadığı köy olur onuncu köy güzel köy olur. Biz de oraya gideriz ne yapalım! Varsın kovsunlar...

"Bir yerde ki sana müşteri yok, malını oradan topla müşteri olan yere git." Senin kadrini kıymetini bilmiyorlar, bilen yere gidersin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti değil mi? Mekke-i Mükerreme'den boynu bükük mahzun çıktı Medîne-i Müneverre'ye [gitti.] Huneyn gazvesi oldu, ganimetler tezvî olundu, herkes korkuyor. Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'yi fethetti, eski şehri, Beytullah'ın olduğu mübarek şehir. Şimdi Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de oturur, Medine onun için gurbetlik sayılır, taşra idi. Mekke-i Mükerreme'de oturur diye [Ensar] düşünmeye başladılar. Peygamber Efendimiz ganimetleri Mekke'nin yeni müslümanlarına bol bol dağıttı. Eski köklü arkadaşlarına o kadar vermedi. Hatta bazı kimseler dediler ki; "Muhammed kavmini kayırıyor..."

Kitaplarımızda yazmış ki, "Mürşidin iltifatı, semm-i kâtildir."

"Mürşidin iltifatı, semm-i kâtildir." ne demektir?

"Mürşidin, bir kavmin bir mürebbisinin, yetiştiricisinin iltifatı öldürücü şiddetli bir zehirdir."

Demek ki zayıfsın ki iltifat ediyor! Başka türlü durmayacaksın ki kopup kaçacaksın; ipi koparıp kaçacaksın! Serkeş! Kopardın mı ipi kim bilir hangi tarlada seni tutacağım veya tutamayacağım; kaçmasın diye mecburen şey [iltifat] yapıyor. İyilik alameti değil.

Cevr-i üstâd bih zi mihr-i peder.

Enû Şirvan'ın yüzüğüne böyle yazılmış. "Hocanın cevr ü cefâsı babanın vefasından muhabbetinden daha iyidir."

Neden?

Hoca insanı terbiye eder, hak yola sokar, doğruyu öğretir, "Bu yaptığın doğru olmadı." der azarlar ama hak yola çeker. Emri mâruf neh-i münker evde, yolda her yerde vazifemiz olacak. Emri mâruf'un şartları vardır. Emri mâruf'un en başta gelen şartı, emri mâruf nehy-i münker yaptığımız kimseye şefkat beslemektir.

Ama doğru yolda değil?

Gelirse senden daha iyi olur. Tevbe ederse Allah eski günahlarını affeder, senden daha iyi olur. Şefkat ile...

Sonra, yumuşak yumuşak söylemektir. Sonra emri mâruf yaptığı sahada bilgi sahibi olmak lazım. Bilmiyor, Kâbe-i Müşerrefe'de; "Sen niye elini böyle bağladın, sen niye böyle yaptın?" diye çatıyor.

"Kardeşim ben Hanefi mezhebindenim, bizim mezhebimizin imamı İmam-ı Âzam Efendimiz hazretleri böyle içtihat eylemiş, ben kendim müçtehit değilim, ben İmam-ı Âzam Efendimiz'in âciz nâçiz bir talebesiyim; ben onun tarif ettiği şekilde vazifemi yapmaya çalışıyorum. Bana şimdi içtihat mı yaptıracaksın?"

Adam bilmiyor, kendisi Hanbeli veya Maliki mezhebinden. Bakıyor, başka türlü [yapıyorsun], olmaz [d‎iyor.] Bilecek! Hangi sahada konuşuyorsa o sahayı bilecek, yumuşak davranacak, mümkünse o işi kendisi yapacak. Kendisi yapmıyor başkasına [yap diyor.]

Buna büyüklerimiz ne demiş?

"Halka verir talkını kendi yutar salkımı." Öyle olmayacak tabii, kendisi de yapmaya çalışacak. Yalnız şu var ki büyüklerimiz demişler ki hadîs-i şerîfte de geçiyor; "Ben şu anda Allah'ın her emrini yerine getiremiyorum o halde susayım." demek de yok. Peygamber Efendimiz; "Kendiniz tam istenil kıvamda olmasınız bile emri mâruf nehy-i münker yapın." diyor.

Bazı kimse de daha ben olgunlaşmadım diye edebinden dolayı söylemiyor. Olgunluk olmaz ki zaten. Olgunluk ta beşikten mezara kadar devam edecek bir şey. İnsan oldum derse nâkıs demektir.

Nereden oluyorsun?

Yukarıya kadar, yedi kat semaya kadar dereceler var; o derecelerin sonu yok, bu iş bitmez.

Lütuf ile kerem ile; "Kardeşim ben böyle duymuştum, hocalarımız böyle buyurdular, akıl ve mantıkta bunu gerektiriyor [vesaire]... Burada bize bir kolaylık var ki emri mâruf diyor. Aklın ve şeriatın kabul ettiği şey diyor. Demek ki, akl-ı selîm, sıhhatli olan bir akıl doğruyu tespit edebilir. Onun için böyle bu şartlara uygun olarak emri mâruf nehy-i münker yapacağız, yapmazsak gelen cezayı daima hatırımızda tutalım; dua ederiz duamız kabul olmaz. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri vaat etmiş ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve kâle rabbükümü'd'ûnî estecib le-küm. "Ey kullarım! Bana dua edin ben sizin duanızı kabul eylerim." diye vaat eylemiş. İsticabe eylerim diye vaat eylemiş ama burada istisna oluyor, bu durumu olanı kabul etmeyeceğini Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Onun için emri mâruf nehy-i münker yapalım, hepimiz bu dinimizin yardımcısı, öğretmeni olalım, bizden daha aşağıdaki kimseye biraz öğretelim, çocuğumuza öğretelim, hanımlarımıza öğretelim;

"Bak hatun ben camide şöyle duydum, bu böyle doğru değilmiş şöyle yapmak doğruymuş, sen de bundan sonra böyle yap, sevap olur diye." diye hiç olmazsa ona yapalım. Çocuğumuza, akrabamıza yapalım, askerlik arkadaşımıza, nazımız geçen kimseye söyleyelim o tarzda emri mâruf nehy-i münker yapalım, duamız kabul olmaz duruma düşmeyelim; mağfiret isteyip de Allah'ın mağfiret etmediği kişiler durumuna düşmeyelim. Çünkü emri mâruf nehy-i münkerin insana bir zararı da yokmuş, o anlaşılıyor.

İnne'l-emre bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri lâ yükarribü ecelen. "Eceli yaklaştırmaz ki korkma, merak etme! Ne ölürsün ne kalırsın, hakkı söylersin daha iyi olur."

Selçuklu sultanlarından Sultan Sencer'in huzurlarına bizim silsilemizde adı geçen üstadlarımızdan bir zât-ı muhterem olan Ebû Ali el-Fâremedî hazretleri gelirmiş, hemen Büyük Selçuklu Sultanı ayağa kalkarmış onu tahtına oturturmuş, edeple yanında dururmuş. O da ona kaşlarını çatarmış, nasihat edermiş;

"Evladım şöyle yap böyle yap aman tebanın hakkına rivayet eyle, Allah'ın ahkamını çiğneme!" Nediyorsa artık dermiş. Bazı ulemâ bazı kimseler derlermiş ki;

"Yahu bize bu iltifatı yapmıyor, ben o kadar kitap yazmışım, o kadar kitaplarım var bu kadar meşhur bir kimseyim, Sultan bize bu iltifati yapmıyor; biz geldik mi tahtında oturuyor, biz de onun önünde el pençe durmak zorunda kalıyoruz. O iltifatı görmüyoruz..." Bir yakını bir yumuşak zamanında sormuş, demiş ki;

"Ötekiler bana tebasbus, dalkavukluk ediyor ama bu zât bana hakkı söylüyor. Hakkı söylüyor onun için ona iltifat ediyorum." Ne güzelmiş! Sultanlık böyle oluyor işte... Hakkı söyleyeni [seviyor] dalkavukluğu sevmiyor; "Bu bana hakkı tavsiye ediyor." demiş. Demek ki emri mâruf nehy-i münkerin başımıza bir zarar getireceği de yok, faydası var.

Sonra bir de eskilerin misâli gözümüzün önünden gitmesin ki; "Yahudilerin âlimleri, hristiyanların rahipleri emri mâruf nehy-i münkeri terk etmişler de Allah onları peygamberlerinin diliyle lanete uğratmış, mahvolmuşlar."

Lanet demek?

Allah'ın lütfundan, rahmetinden uzak olmak demek. Allah'ın rahmetinden uzak oldu mu insan ne olursa olsun hiç kıymeti yok. Firavun olsa kıymeti yok, şah olsa kıymeti yok ki gördük. Tarihten misallerini gördük.

Aman bu emri mâruf nehy-i münker farzını unutmayın, büyük bir bela gelip de başımız derde girecek bir duruma düşmeden önce. Eskiden de bizim kavmimiz bunun bir misalini yakın tarihte misalini gördü. Biz 30-40 senedir dilimizin döndüğü zamandan beri ben duyarım bilirim, ulemamız; "Etmeyin, eylemeyin, dinden imandan ayrılmayın, bu kavmi dinsiz yetiştirmeyin. Dinsiz olursa hiçbir işe yaramaz memlekete de faydası olmaz. Bunları Allahu Teâlâ hazretlerinin ahkamına mütî olarak Allah Peygamber bilerek, Kur'an'ın ahkamına uyarak yetiştirin." dediler.

Ulemanın hakikatleri bunları dedi durdu, dedi durdu ama bir kısmı evlatlarını dinsiz yetiştirdi; bir kısım öğretmenler de bu [inancın] aslı esası yoktur dediler. Kitaplarda, gazetelerde okuduk ki cebine şekeri doldurmuş sınıfa girmiş, çocuklara demiş ki;

"Çocuklar! Allah'tan şeker isteyin." Çocuklar;

"Yâ Rabbi! bize şeker ver." demişler ondan sonra avuçlarının içine şeker düşmemiş.

"Bir de öğretmeninizden isteyin şeker." Çocuklar;

"Öğretmenimiz bize şeker ver." demişler, cebinden herkese birer tane şeker çıkartıp vermiş.

Bende diyorum ki o çocuklardan bir akıllı çıksaydı da ikinci teneffüste de isteseydi! "Öğretmenim bize yine şeker ver." deseydi! O zaman görürdüm ben gününü. Çünkü cebinde önceden hazırlamış ama ama ikincide bitecekti. Onun için öyle yetiştirince tabii [öyle oluyor.]

Arkadaşlar, Allahu Teâlâ hazretleri o anda [çocukların] eline şeker düşürmeye de kadirdir, hiç tereddüt etmeyin! Buna benzer çok misalleri görmüşüz. Burada geçen günler elektrik kesildi. Aklımdan geçirdim ki; "Yâ Rabbi! Elektrik yansa..." Yani Allah'ın en âciz kullarından biriyim, kusurum çok, suçuk çok, yerin dibine batsam revâdır. Şıp o anda yandı. Sonradan dedim ki; "Ya ne karışıyorsun Allah'ın işine!"

Yani Allah verir, dilerse o anda şeker de verir ama çocuklar bu terbiye ile yetişti, [şekeri öğretmenden istediler;] ondan sonra anarşist, komünist oldular, kimi o tarafa, kimisi bu tarafa meyletti birbirlerini astılar, kestiler. Memleket epeyce zarar gördü; karakollar bastılar, birbirlerini öldürdüler, nice insanda nice ailede zararı vardır; bir sorsan nice annelerin babaların yürekleri o hadiselerden yaralıdır. Öyle olur, dinsizlikten hayır bereket gelmez; dindarlıktan Allahu Teâlâ hazretleri bu millete ne vermişse o dindarlığının bereketinden vermiş, tarihte misâli çoktur.

Mes'eletü'l-ğaniyyi şeynün fî-vechihî yevme'l-kıyâmeti ve mes'eletü'l-ğaniyyi nârün in u'tıye kalîlen ve kalîlün ve in u'tıye kesîran fe-kesîrun.

Bu dilenmekle ilgili bir hadîs-i şerîf; Taberânî isimli hadis alimi kitabında kaydetmiş.

Mes'ele. Arapça'da bizim bugün problem dediğimiz mânaya da gelir ama burada o mânada değil mastar-ı mîmîdir; "istemek, dilenmek" demektir.

Mes'eletü'l-ğaniyyi. "Kendisi ganî, muhtaç olmadığı halde dilenen kimsenin dilenmesi.."

Muhtaç değil, karnı tok, evi de var veyahut olmasa bile dilenmesi gerekmiyor; el açıp dileniyor. Mes'eletü'l-ğaniyyi. "Zengin kişinin..." Bu şer'an zenginliktir, ille adada köşkü olması şartı yok, Taksim'de yedi katlı apartmanı olması şartı yok. Şer'an sadaka-i fıtır verecek kimse; muhtaç değil.

Böyle bir zengin, ganî, müstağni olan kimse isterse ne olur?

Şeynün fî-vechihî yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde yüzünde bir kara lekedir." Şeyn [kelimesi] Zeyn kelimesinin zıddıdır. Zeyn "süs" demektir; Şeyn "kabahat, karalık, yüz karalığı, çirkinlik" demektir.

Zenginin muhtaç olmadan dilinmesi istemesi, kıyamet gününde yüzünün karalığı, yüz karalığı, yüzü kapkara olur, süssüz, berbat, çirkin olur.

Mes'eletü'l-ğaniyyi nârün. "Zenginin istemesi ateştir." İstediği, avucuna aldığı para, altın, lira, dinar, dirhem değil...

Ne alıyor avucuna?

Ateş alıyor, cehennem ateşi alıyor.

İn u'tıye kalîlen ve kalîlün. "Eğer avucuna az bir şey, üç beş kuruş verilmişse o zaman az ateştir." Ve in u'tıye kesîran fe-kesîrun. "[Eğer] çok verilmişse, al bakalım sen fakirsin galiba diye fazla verilmişse, o zaman çok ateştir." Aza az, çoğa çok, ne olursa olsun ateştir. Onun için zengin ise istemeyecek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dilenen bir kimseyi gördü, dedi ki;

"Senin hiçbir şeyin yok mu?"

"Azıcık bir şeyim var."

"Git onu sat." dedi, ona ip aldırdı;

"Git dağdan ovadan köp topla, odun topla." dedi. Onu toplattırdı;

"Bunu pazarda sat." dedi.

Onu böyle sattıra sattıra, kendi emeğiyle toplayıp pazarda satmak suretiyle para sahibi etti;

"Bu ilk yaptığın dilinmekten daha iyidir." buyurdu.

Dilenmek iyi bir şey değil. O bakımdan insan alnı açık olacak, müstağnî olacak. Bir şey istiyorsan Allahu Teâlâ hazretlerinden iste.

Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâmıyla anlaşma yapmış, onlardan söz almış, buyurmuş ki;

"Kimseden bir şey istemeyeceksiniz." Onlar da Resûlullah'ı o kadar seviyorlar, öyle bağlanmışlar ki; birisi devenin üstüne çıkmış olsa, -deve yüksek bir hayvandır, devenin üstünden nasıl inilir? Deveyi ıhtırırsın üstüne öyle çıkarsın, binersin. Yüksek olduğu için [kolay] çıkılmaz yani. Öyle at gibi özengisine bas, hop ayağını öbür tarafa at bin. [Deve] öyle olmadığı için inmesi binmesi zordur. [Böyle zor bir şekilde] üstüne çıkmışken kamçısı yere düşse, - istemek olmasın diye, arkadaşına,"Şu kamçıyı uzatıver." demezlermiş. Lâ talebe ve lâ redde. "İstemek yok, reddetmek yok." Öyle bir güzel huy üzere olmuşlar.

Biz de Allah'tan isteyelim, başkasına el açmayalım. Allah bizi başkasına el açtırmasın, başkasına muhtaç da eylemesin. Kerîm, asil insanlar eylesin, el açıp da başkasının sırtından geçineceğimize başkasına hayr u hasenât yapan kimselerden olalım inşallah!

Mes'eletün vâhidetün yete'allemuhâ'l-müminü hayrün lehû min ibâdeti senetin ve hayrün lehû min 'ıtki rakabetin min vuldi ismâîle ev veledi ismâîl ve inne tâlibe'l-ilmi ve'l-mer'ete'l-mutîate li-zevcihâ ve'l-velede'l-bârre li-vâlideyhi yedhulûne'l-cennete me'a'l-enbiyâ bi-ğayri hisâbin.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in ravisi olduğu bir hadîs-i şerîf. Bir de Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri rivayet etmiş. Allahuâlem bu İstanbul'umuzun medâr-ı iftihârı olan Eyübsultan semtinde meftun bulunan sahabe-i kirâmın o o mübareğin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf.

Buyurmuş ki;

Mes'eletün vâhidetün. Buradaki mesele "ilmî mesele" demektir. "Bir tek ilmî mesele ki..." Yete'allemuhâ'l-müminü. "Mü'min onu teallüm eder öğrenir." Hayrün lehû min ibâdeti senetin. "Onun için bu öğrendiği mesele bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır."

Neden?

İlim her şeyin temelidir, ilimsiz oldu mu olmaz. Yanlışlıklar, hatalar yapılır, doğru yola gideyim derken yanlış yola gider. İnsan yol bilmezse çölde, ormanda, bilmediği yerlerde kaybolmaz mı? İlim yolu aydınlatır, nurdur, insan oradan gider karanlıktan kurtulur, onun için bir senelik ibadetten daha hayırlıdır. Cahillikle yapılan şeyin kıymeti yoktur, ilimle kıymeti vardır.

Ve hayrün lehû min 'ıtki rakabetin min vuldi ismâîle ev veledi ismâîl. Hz. İsmail aleyhisselam'ın nesli Araplar arasında ve bizim nazarımızda da öyle ya, çok asil bir aile. Hz. İbrahim, Hz. İsmail onların sülalesinden çok kıymetli, asaletli kimseler; Arapların, Mekke Medine ahalisinin ecdadı, kökü olmuş oluyor. İşte, "Bir mesele öğrenmek, Hz. İsmail aleyhisselam'ın evladından nasılsa köle düşmüş bir kimseyi kölelikten kurtarıp âzat etmekten de hayırlıdır."

Onun için biz mesela neyi öğrendik?

Emri mâruf nehy-i münkeri, bunun dinimizde bir temel esas olduğunu öğrendik. Eh, işte bakın bir yıllık ibadetten ve Hz. İsmail'in soyundan bir asaletli kimseyi esaretten kurtarıp âzat etmekten daha büyük bir sevap kazandık.

Burada da üç sınıf insanı anlatıyor ki bunlar hesab zahmeti çekmeden hesapsız kitapsız cennete peygamberlerle beraber girecekler. "Ne kadar aldın, ne kadar verdin, sevabın ne, günahın ne gibi tartı hesap vesaire olmadan haydi bakalım peygamberlerle beraber cennete girecekler."

Kimler bunlar? Bunları hatırınızda iyi tutun. Bir;

İnne tâlibe'l-ilmi. "İlim öğrenen ilim talebesi." Bu ilim talebesi cennete hesapsız girecek.

"Hocam benim yaşım 45-50, 55?"

İslâm'da talebeliğin yaşı yok, şu anda hepiniz talebesiniz.

Ne öğreniyorsunuz?

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini öğreniyorsunuz. İsterseniz 70, isterseniz 30 yaşında olun ilim talebesisiniz.

Niye geldiniz oturdunuz buraya? Burada para mı dağıtacaklar?

Hayır!

Mevki mi dağıtacaklar?

Hayır!

Ne olacak burada?

Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in –canımız yoluna feda olsun- mübarek hadîs-i şerîfinden birkaç hadîs-i şerîf duyacağım, gönlüme yerleştireceğim ona göre amel edeceğim, buraya ondan geldik, ilim talep ediyoruz, ilim peşindeyiz.

Gayemiz ne?

İlim öğrenmek.

Bir, işte bu grup doğrudan doğruya peygamberlerle beraber cennete girecekler.

İki, dinleyen hanım kardeşlerime memnun olsun; Ve'l-mer'ete'l-mutîate li-zevcihâ. "Kocasına itaatli olan müslüman hanım." O da peygamberlerle hesapsız cennete girecek.

Her akşam dır dır dır, kavga gürültü, eve şunu getirmedin bunu getirmedin, şunu isterim, bunu isterim, dallı fistan isterim bilmem ne filan. Öyle yapmıyor da itaat ediyor;

"Efendi, bana helalinden getir haram lokma getirme de ben aza da razıyım. Aman eve çok şeye getireceğim diye rüşvet alma, hırsızlık yapma, haram yeme, haksızlık yapma aman etme eyleme." diyor. İtaatli. [Kocası,] "Bugün evden dışarı çıkma." demiş;

Peki [deyip] izinsiz gitmiyor.

"Bu akşam şunu yap bunu yap."

Peki.

[Kadının] kocasına itaat [etmesi] bizim dinimizde esastır.

Efendim Avrupa'da öyle yapmıyorlar?

Avrupalıların âdetleri Avrupalıların! Başlarına çalınsın!

Yapmıyorlar da ne oluyor? Avrupa'nın çok özenecek bir hali mi var?

Gittik, gördük ne var yani, perişan! Avrupalı kadın perişan!

Neden?

Erkekten bir farkı yok, erkekten ayrı bir muamele görmüyor ki! Bir izzeti ikramı yok ki!

Müslüman kadını aziz; kocası onun bekçisi, hizmetçisi, kalorifercisi, sobacısı. Kömürlükten kömür getirilmesi gerekirse; "Aman hanım sen çıkma, nâmahreme görünme ben getiririm." diyor kovaya dolduruyor yukarıya getiriyor. "Aman hanım sen çarşı pazarı dolaşma, ben sana istediğini alırım." diyor getiriyor. Hanım evde sefa sürüyor.

Almanya'da öyle mi?

Kadın her tarafı dolaşıyor, çalışıyor.

Kadınlar ayrı erkekler ayrı yani müslüman kadını güzel. Eskiden İngiltere'den bir elçi gelmiş buraya, karısı da meraklı bir kadınmış, ismi Leydi Montegü [Lady Montague], buradan İngiltere'ye mektup yazıyor; "Yahu İngiltere'de iken müslüman kadınları kafeslerin arkasında hapis." diye bir menfî propaganda estirmişlerdi, geldim [gördüm] hiç öyle değil. Müslüman kadınları evet kafesin arkasında ama çok rahat, güzel, zarif, bilgili, görgülü, ârif kimseler." diyor.

Gezdiği kimselerden edindiği intibaları mektup yazmış o mektuplar da Türkçe'ye çevrilmiş, oradan okuyoruz. İngiliz Osmanlıların hanımlarının rahatlığını, izzetini, ikramını, nükte şinaslığını, terbiyesini, güzel söz söyleme kabiliyetini, tatlı konuşmasını, iltifat etmesini methediyor. Oradaki şeylerden bazı şeyler nakledebilirim ama bu cami de [bahsetmeye] müsait değil. Haydi bir tanesini nakledeyim; "Bakın ne kadar ârif ne kadar tatlı hazır cevap kimse olduğunun bir misalini veriyim." diyor. Biraz kendisine de pay çıktığını için onu mektubuna yazmış. O İngiliz karısı bizim evinde misafir olduğu Osmanlı Hatununa demiş ki;

"Hanımefendi o kadar güzelsiniz o kadar güzelsiniz ki eğer İngiltere'de olsaydınız erkekler sizin etrafınızda pervane gibi dolaşırlardı." demiş. Onların kafasında öyle işte!..

Erkekler [etraflarında] dolaşınca ne olacak!?

Bir kadın bir erkeğe nasip oluyor, evleniyor. Seksen tanesini dolaşması ne ama o onu bir şey sanıyor, öyle demiş. Bizimki de tabii şöyle biraz durmuş, hiç iltifattan şımarmamış bir tarzda;

"Sanmıyorum. Onlar güzelliğin kıymetini bilselerdi sizi buraya göndermezlerdi." demiş.

"Cevaba bak! Ne kadar güzel!" diyor. "Sen de güzelsin." diyor ama onun yaptığı komplimana ondan daha üstün bir edebî üslupla cevap vermiş. "Onlar güzelliğin kıymetini bilselerdi seni buraya göndermezlerdi, sahip olurlardı." demiş. İşte böyle...

Kocasına itaatli şey [kadın doğrudan cennete gidecek.]

Kadınlar, hocam şimdi erkeklerin eline bir silah verdin, kadınlar kocasına itaat edecek dedin bizi mahvettin demesinler. Tabii İslâm'da hanımlara karşı da beylerin vazifesi var; helal lokma getirecek, hukukuna riayet edecek, dövmeyecek. Anadolu'da bir âdet var;

Kazak erkek karısını döver.

Dövmez ya! Müslümanlıkta [dövmek] yok, doğru dürüst [itaat ettikten] sonra niye dövsün? Peygamber Efendimiz'in hanımlarına yaptığı gibi iltifatlı, hukukuna riayet ederek, onlar da onlara karşı vazifelerini iyi bilecekler. İkincisi bu.

Birincisi ilim öğrenen kimse, ikincisi kocasına itaatli hanım, hatun, üçüncüsü;

Ve'l-velede'l-bârre li-vâlideyhi. "Ana ve babasına mutî olan sözünden çıkmayan evlat, ana babasına iyilik yapan evlat [peygamberlerle beraber girecekler.]" Berran li-vâlideyhi, "ana babasına iyi olmak" manasına...

Bu iyilikten maksat ne?

Hizmetinde olmak, saygı duymak, ihtiyaçlarını karşılamak...

Yedhulûne'l-cennete me'a'l-enbiyâ bi-ğayri hisâbin. "Peygamberlerle beraber hesapsız olarak cennete girecekler."

Üç sınıf sayıldı; birisi ilim öğrenen kimse, birisi kocasına itaat eden hatun, birisi de ana babasına itaatli evlat.

Eskilerden anlatmış olduğum bir olmuş hadiseyi yine anlatayım. Zaman geçince cemaat değişiyor, bilmeyenler vardır diye anlatıyorum. Bizim fakültemize birisi kaydolmuş, adını burada söylemem uygun değil. Bir vâiz arkadaşı varmış onunla beraber gelmişler bizim fakülteye kaydolmuşlar. O zaman merkezî imtihan sistemiyle oluyor ama istediği fakültelere de kaydolma hakkı var. Akşam gelmiş eve, babası sormuş;

"Puanına göre nereye kaydoldun oğlum, hangi fakülteye kaydoldun?"

"İlahiyat fakültesine kaydoldum."

"Hiç gidecek fakülte bulamadın mı? Ne olacak ilâhiyat fakültesinde? Tıbbiyeye veyahut mühendislik fakültesine gitseydin!" diye itirazda bulunmuş; "Yarın git oradan kaydını al, ötekilerden kazandığın başka bir fakülteye kaydol." [demiş.]

Ertesi gün çocuk öteki vâiz arkadaşına gelmiş; "Babam benim ilâhiyat fakültesine kaydolduğuma çok kızdı, çok sinirlendi ben kaydımı alacağım başka bir fakülteye kaydımı kaydıracağım." [Arkadaşı] demiş ki;

"Sen beni babana bir götür."

Peki!

Babasına götürmüş. O vâiz arkadaşı nasıl tatlı konuştuysa, ne dediyse, [babası] çocuğu bizim fakültede bırakmış. Bizim fakültede okudular, mezun oldular. Şimdi o nazlı, çocuğunu bizim fakültede okutmak istemeyen baba daha önceki çocuklarından bir tanesini hariciyeci yapmış, dışişleri bakanlığında, elçiliklerde çalışan siyasal bilgilerden mezun bir kimse; bir tanesini doktor yapmış, bir tanesini mühendis yapmış, bu küçük çocuk da ilahiyatçı olmuş. O da gitmiş bir mesleğe girmiş. Sonradan naklettiler bize diyormuş ki;

"Ah! Keşke öteki çocuklarımı da buraya verseymişim! Bana en hayırlı evlatlığı bu yapıyor, en çok bundan memnunum." Öyledir. Biz çocuklarımızı ilahiyatta çok iyi yetiştirebildiğimiz kanaatinde değiliz ama yine de okutulan mevzuların bereketiyle hayırlı evlat olur.

Onun için hayırlı evlat isteyen, ömrünün sonunda rahat etmek isteyen, mezarında kemiklerinin titrememesini, sızlamamasını isteyen kimse hayırlı, dindar evlat yetiştirsin. Çünkü her cuma günü evladının yaptığı ameller kendisine getirilecek;

"Senin oğlan var ya, bugün üç şişe rakı içti, sekiz tane adam dövdü, bir tanesinin kafasını kırdı, şu kadar hırsızlık yaptı." diye rapor gelirse mi iyi yoksa;

"Senin evlat bugün şu kadar sadaka verdi, şu kadar gönül yaptı, şu kadar hayr u hasenât işledi, filanca susuz köyde bir çeşme yaptı, senin adını yazdırdı, sana oradan her su içen Fâtiha okuyor." diye gelirse mi?

Hangisini istersin?

Elbette ötekini ister [insan].

Onun için evladımızı iyi yetiştireceğiz, hepimiz bir ananın babanın evladıyız, anamıza babamıza da itaatli olacağız, ana babaya mutî olacağız, iyilik, hayır yapacağız, onun sevabı çok.

Diğer hadîs-i şerîf:

Mu'alecetü meleki'l-mevti eşeddü min elfi darbetin bi's-seyfi ve yemûtu illâ ve küllü 'ırkin minhu ye'lemu 'alâ ve akrabü mâ yekûnü 'aduvvu'llâhi minhu tilke's-sâ'ate.

Bu hadîs-i şerîfte ölüm denilen hadiseyi tarif eden bir hadîs-i şerîftir. Başımıza gelmedi, belki bazı vefat eden kimselerin yanında bulunmuşuzdur ama uzaktan bakmak içinde olmak gibi değildir.

Mu'alecetü meleki'l-mevti. "Ölüm meleğin olan Azrail'in o işe girişmesi." Kişinin canını alacak ya, nasıl alacaksa o işe girişmesi, canına anlamaya başlaması. Eşeddü min elfi darbetin bi's-seyfi. "Bin defa kılıç darbesi yemekten daha şiddetlidir." İnsanın öleceği zaman canı çıkıyor ya; nasıl çıktığını ölen bilir, dışarıdaki ancak birazcı terini görür, ya duyar ya duymaz durumunu ya anlar ya anlamaz dışarıdaki, ama o ölüm işlemi başladığı, melekülmevt işe giriştiği zaman o bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir.

Ve yemûtu. "Hiç bir müslüman yoktur ki ölür." İllâ ve küllü 'ırkin minhu ye'lemu 'alâ "Her bir uzvu bu ölüm hadisesinden elem duyar." Ve akrabü mâ yekûnü 'aduvvu'llâhi minhu tilke's-sâ'ate. "Allah'ın düşmanının ona en yakın olduğu saat de bu saattir."

Kim Allah'ın düşmanı?

Şeytan. Şeytanın da insana en yakın olduğu zaman bu ölme saatidir. Sabredemez, susar, dudağı yanar hararetten çatlar, o karşısına geçer; "İmanını ver ben sana şu kase suyu vereyim." der. Allah korusun! Veyahut bir vesvese verir.

İsim söyleyince belki gıybet olur, isim söylemeden hadise anlatayım. Büyük alimlerden, çok büyük alimlerden birisi; kütüphanelerimizde çok kitapları var; eski büyük alimlerden meşhur bir İslâm âlimi Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerine gelmiş.

Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri kim?

Kübreviyye tarikatını kuran, meşhur büyük evliyallullahtan, büyük velilerden bir zât-ı muhterem ki Moğol istilasında şehiden vefat etmiş. İstilada onlarla müritleriyle beraber çarpışırken şehit olmuş. Gelenler müşrik, onlar çarpışırken şehit olmuş; cennetlik olduğu ölümünden de belli. O büyük alim koca kavuğu ile cübbesiyle o zâta gelmiş... Kılık kıyafet dış şey [görünüş] iyi herkes de onun büyük alim olduğunu biliyor; oturmuş, hürmet etmiş. Demiş ki;

"Efendim, bendeniz tefsirden filanca büyük eseri yazdım. İsmi var söylemiyorum. Büyük bir eser yazdım, elhamdülillah tefsir ilmine vâkıfım; hadisten filanca eseri yazdım, fıkıhtan filanca eseri, feraizden şunu yazdım, falancadan bunu yazdım, felsefeden şunu yazdım, ilm-i kelamdan bunu yazdım. Hepsini biliyorum, kim ne sorsa cevabını verebiliyorum ama efendim bu tasavvuftan bilgim az. Beni lütfetseniz talebeliğe kabul etseniz?.."

Alime bak! Alim ama yine şeyini [haddini] biliyor, Allah rahmet eylesin. Gelmiş tevazu göstermiş, koca alimliğiyle gelmiş o zattan beni mânevî bakımdan terbiye et, bana bu tasavvufun inceliklerini öğret diye istemiş, yani talebeliğini kabul etmiş.

Yoksa, koca profesör gider de bir mahallede oturan bir imamdan mesela, bana şunu öğret der mi bu devirde?

Düşünün mesela, demez, ama o gitmiş ona öyle demiş. O da bakmış, tabii evliyaullah! Kalbine şöyle bir bakmış, duygularını bir ölçmüş, ses çıkartmamış ama şöyle bir söz cevap vermiş, demiş ki;

"Olur evladım olur. Peki, öğreteyim ama benim dersime başladığın zaman kafanda ne kadar bilgi varsa hepsi silinir uçar, kafan bomboş kalır. Eski ilimleri unutursun. Benim işe başlar başlamaz aklından gidiverecek, bomboş, cahil bir kimse kalacaksın, hiçbir şeyin olmayacak."

Allah Allah! Hiç hesapta olmayan bir durum; o kadar bilgi var, ömrünü harcamış...

Taveytü bi-ihrazi'l-funûni ve

Ridâe şebâbî ve'l-cünûnu funûnu.

te'âtaytü'l funûnu ve hazzahâ

Tebeyyene lî enne'l-fünûne cünûnu.

diyor şairin birisi. Çok ilimlerle ömürlerimizi tüketiyoruz, neler neler öğreniyor ama hangisi ne işe yarar onu bilmek lazım.

Yine isim söylemeyeyim, yine bizim eski mücahit münever yazarlarımızdan birisi vefat ederken; "Ah! Ömrü çok boş geçirmişim, keşke şu işle meşgul olsaydım." demiş. Hakîki imana erme ilmi. Yine İslâm yolunda çalıştı da rahmetullahi aleyh, yine ihvanımızdan da, [ömrünün] son deminde; "Ah keşke şuna çok gayret sarf etseymişim." demiş. Neyse...

O zât bu şeyi [kafandaki bilgiler gidecek, cahil kalacaksın sözünü] duyunca razı olmamış. Kafasındaki o bilgiler gidecek, cahil kalacak, birisi bir şey soracak cevap veremeyecek...

"Efendim, müsaade ederseniz ben bunu bir iyice düşüneyim." demiş. [O da;]

Peki evladım, sen bilirsin." demiş.

O da oradan kalkmış gitmiş, bir daha onun semtine uğramamış. İlimler gidecek; ne tefsir, ne hadis ne fıkıh kalacak... Ama o kapıdan çıkarken arkasından Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri tatlı talı gülmüş, demiş ki;

"Teslim olamadı. Teslim olsaydı alırdık alırdık ama o bilgilerin daha fazlasını verirdik." Neyse...

O zât ölümden bahsedilince hatırama geldi de... [O zâtın] vefatı gelmiş, can hulkuma, boğaza gelince, hırıltı başlayınca ölmek üzere, ruhunu teslim edecek şeytan aleyhillâne karşısına dikilmiş, demiş ki;

"Allah var mı ki?"

"Elbette var." demiş. Gözü kapalı ama konuşuyorlar, elbette var...

"Peki delilin ne?"

"Kâinat sonradan olma. Her sonradan olma şeyin bir yapıcısı vardır. O halde kâinatın da yapıcısı vardır, o Allah'tır." demiş.

Peki, filanca zât filanca kitapta hani bu meselenin şurasına şöyle bir itirazı yapmamış mıydı? diye onun okuduğu bir itirazı ona hatırlatıvermiş.

"Onun da cevabı vardır ama benim başka bir delilim var." demiş.

"Nedir o?"

"Kâniatta esas olan sükûnettir, bıraktın mı her şeyi sakin durur. Hareket var, her hareket bir muharrike muhtaçtır. Onu hareket ettiren bir şey var ki ondan hareket ediyor.

Dal kıpırdıyor, neden?

Rüzgâr var.

Sen odada durup dururken perde kıpırdadı, neden?

Cam açılıverdi, kapı açıldı, ona alâmet, bir şeye alâmet değil mi? İşte o hareket ettirici Allah'tır." filan demiş.

Peki ona filanca felsefeden filanca şeyden şöyle bir itiraz olmadı mı?

Başka delilim var, başka delilim var; 99 tane delili sıralamış, başlamış nefes nefese kalmaya... Tabii şeytanla böyle cebelleşiyor, şeytan onu sapıtmaya çalışıyor. O Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri de ihvanıyla oturuyormuş, gözü kapalı mürakebede;

"Filanca âlimin durumu zor. Bize bir kere geldi, bizden talebeliğini istedi, gerçi sonra semtimize uğramadı ama yine bir saygı gösterdi, onu sıkışık zamanda yalnız bırakmak mürüvvete sığmaz." demiş.

Manevî bakımdan yanına gidince şeytan o mübarek zikirli nurlu zâtı görünce küçülmüş defolup gitmiş. Ondan sonra o da oradan kelime-i şehâdet getirmiş, hoca kelime-i şehâdet getir evladım diye telkin etmiş, onu getirerek ruhunu imanla teslim etmiş.

Yani 99 tane delili sıralamış da öyle sıkıntılara düşmüş diye anlatırlar da güzel bir fıkra, çok ibretler var. Nasıl oldu, oldu mu olmadı mı, kitaplarda böyle yazmış okuduk. Ölüm zordur.

İnsan, "Öleceğim sırada lâ ilâhe illallah derim son nefeste son kelamım kelime-i tevhid olur, kurtulurum." [diye düşünebilir.]

Yahu sen hiç araba kullanmadın, hiç çarşıda pazarda yürümedin mi? Ani bir hadiseyle karşılaşınca insan nereye gideceğini şaşırmıyor mu? Şoför aklı karıştığı zaman frene basacak yerde gaza basmıyor mu?

Ölüm bin kılıç darbesi kadar zor bir hadise olduğuna göre tedbirlerin hepsi gider, tedbir kalmaz insan perişan olur. Onun için ölüme şimdiden hazırlanmak lazım. Mûtû kable en temûtû. "Ölmeden evvel öl bakalım!" Ölmeden evvel her gün bir hazırlık yap, bir tatbikat yap bakalım.

Bizim askerler Kıbrıs'ta nasıl başarı kazandılar?

İnsan illallah der; kışlaya gidersin sabahtan akşama yat kalk dön, yat kalk dön...

"Ya ben yüksek tahsilliyim, bunu öğrendim!"

Yok, böyle yap böyle yap!

Yat yere!

Yatar, topuğu dik oldu mu komutan gelir tekmeler...

Böyle dik olmayacak, kurbağa gibi ayaklarını yatıracaksın der.

Niye?

Tecrübe tabii. Düşman topuğunun yüksekliğinden insanı küt vurur. Nişan alır topuğunun yüksekliğinden vurur. Yere iyice yassılacak ki düşman nişan alamasın.

Talim talim talim... Ondan sonra bir tatbikat oldu mu bizim Mehmetçik lâ ilâhe illallah dedi mi gidiyor.

Dün akşam duydum bir düşman bir devlet demiş ki; "Türk ordusu şöyle yapamaz, böyle yapamaz filanca düşmanın karşısında şu kadar duramaz." Bilmem kaç saatte İstanbul'a geliriz.

O hesap belli olmaz, mü'minin sînesi alınır kale midir? O öyle bir durdu mu geçmez oradan, ölür dönmez, kafası kesilir yine durur, yine gider, yine kılıç sallar.

Onun için Allah bizi imandan ayırmasın, son nefeste imân-ı kâmil eylesin, son nefeste imanımızı şeytana kaptırtmasın, hayatımızda da son nefeste de şeytanın şerrine uğratmasın. Cemâl-i Resûllullah'ı göre göre ruh teslim etmeyi nasip eylesin.

Ma'kilü'l-müslimîne mine'l-melâhimi dimeşkü ve ma'kiluhum mine'd-deccâli beytü'l-makdisi ve ma'kiluhum min yecüce ve me'cûce et-tûru.

Bu hadîs-i şerîfte kıyamette olacak hadiselerde müslümanların bulundukları esas merkezleri bildiriyor.

Mâkil "bağlanma, toplanma yeri, düğüm noktası, esas merkez" demektir. Ma'kilü'l-müslimîne mine'l-melâhimi. "Âhir zamandaki benî asfar ile yapılacak savaşlarda müslümanların esas yeri Dimeşk, Şam şehri merkez olacak."

Son zamanda müslümanlar ile benî asfar denilen kavim arasında -ki onlar Avrupalı, batılı diye kitaplarda yazılıyor- bir büyük savaş olacak diyor bizim kitaplarımız. Onların kitaplarında da hayret ederek okudum. Mesela, Yehova şahitlerinin kitaplarında filan okudum, onlar da bir Armegedon savaşı olacak diyorlar, onlar da o savaşa hazırlanıyorlar. Yani onlar bizi düşman görüyor ya, bizimle savaşmak için onlar da hazırlanıp duruyorlar. Aklınızı toplayın! Aklınızı toplayın gafil olmayın demek istiyorum.

İkincisi, Ve ma'kiluhum mine'd-deccâli beytü'l-makdisi. "Deccal çıktığı zaman deccalin fitnesine karşı toplanma merkezleri Kudüs olacak." Ve ma'kiluhum min yecüce ve me'cûce et-tûru. "Yecüc ve mecüc çıktığı zaman da toplanma yerleri Tur Dağı olacak." Tur Dağı Musa aleyhisselam'a vahiy inen yer.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi kıyametin tehlikelerinden mahfuz eylesin.

Bilin ki, "İnsanın ölümü küçük kıyamettir. Öldü mü onun kıyameti koptu." İzâ mâte'l-insânü fe-kad kâmet kıyametühû. O artık büyük kıyameti beklemesin, onun işi bitti. E bu ölüm de bize çok yakındır; bir saat, on saat,on gün, on ay, on yıl sonra mı hiç beli olmaz.

Yaş sırasıyla da gelmez, aman hazırlıklı olun! Aman hazırlıklı olun bu fâni dünyaya dalmayalım; bu fâni dünya çok süslüdür, çok oyalayıcıdır, göz boyayıcıdır; insanı kendisine çeker. Onun için dünyayı bir mekkâr hilekâr aşufte ihtayar kadına benzetmişler. Ama öyle ihtiyar kadın olmasına rağmen, yüzünü gözünü sıvamış boyamış, uzaktan baktığın zaman yanağı düzgün görünüyor ama buruşuk; gözlerine çekmiş bilmem neli ilaçları gözleri güzel görünüyor, yakından baksan bitmiş; dışardan bakıyorsun düzgün görünüyor ama kamburu çıkmış belli etmiyor. Buna benzetmişler yani bu dünya bir cadoloz olduğu halde güzel görünüşlü gibidir. Yanına yaklaşınca kıymetli olmadığını anlarsın ama; "Tüh ya! Ömrü senin uğrunda harcadım meğer hiç değmezmiş." der insan.

Onun için gaflete düşmeyin, bizim asıl hedefimiz âhirettir, Allah'ın rızasıdır; onu kazanmaya bakalım.

Yarın tevbe ederim!

Olmaz! Şu anda tevbe edeceksin! Şu anda tevbe edeceksin buradan çıktıktan sonra iyi kul olacaksın.

"Hocam pazartesiye kadar müsaade et."

Öyle şey yok! Şu anda, olursa şimdi olur, sonra pazartesi gelmez. Pazartesi gelmez arkadaşlar, aman gafletten kendinizi koruyun.

Kâmu ehadiküm fî-sebillillahi sâ'ten hayrun min 'amelihî fî ehlihî umrahû.

Makâm burada "durmak" manasına masdar-ı mîmîdir. Kâmu ehadiküm. "Sizden birinizin ayakta durması."

Nerede?

Fî-sebillillahi. "Allah yolunda ayakta durması" Sâ'ten. "Zamanın bir bölüğünde bir parçasında." Yirmi dört saatin bir cüzi mânası değil bir kısa zaman demek. Sâ'ten. "Bir insanın bir müddet Allah yolunda dik durması." Savaşta, nöbette, bekçilikte vesairede durması. Hayrun min 'amelihî fî ehlihî umrahû. "Ömür boyunca ailesinin olduğu yerde, evinde salih amel işlemesinden hayırlıdır."

Ömür boyunca evinde namaz kılıyor, tesbih çekiyor, Kur'an okuyor, salih amel işliyor vesaire... Allah yolunda hudutta, cephede, bir saat yani kısa bir müddet durması, dik durması ondan daha hayırlıdır

"Hocam, şimdi şu anda savaş yok ne yapacağız?"

Mesela Afganlı kardeşlerimiz cihat ediyorlar. Allah insanı fitnelere uğratmasın. Iraklı olsaydık halimiz haraptı; karşımızdaki müslüman sen müslümansın! İranlı olsak yine felaketti! Müslümanın birbirlerine şeyi zor yani. Afganistan, haydi karşıda düşman var diyor insan.

Ama ben bir başka şeye işaret edeceğim; düşmanın çeşidi çok. Düşmanın çeşidi, hilesi, gayreti, uğraşması çok. Bizim gayemiz, imanı ve müslümanları korumak olduğuna göre mesela burada küfre, kafirliğe, dinsizliğe karşı dursak o da bu hükme girer. Allah'ın dinini müdafaa etmek için çalışsak, Müslümanlığı korumak yaymak için çalışsak o da bu hükme girer.

Bir de gönlümüze şeytan girmesin, Allah'ın istemediği şeyler girmesin, imanımızı almasın diye cihat yani kendi nefsimizi terbiye etmek için nefis mücahedesi yapsak, o da bu gruba girer.

Hocalarımızdan böyle gördük, böyle duyduk. Onun için ona hatta büyük cihat demişler.

Sayfa Başı