M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 392 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Vesselâtu vesselâmu âlâ seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emma ba'dü fe'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

Mücâlesetü'l-ulemâi 'ıbâdetün.

Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti ve bereketi cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri ibadetlerimizi, taatlerimizi kabul, dualarımızı revâ eylesin.

Mukaddimede metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf İbni Abbas radıyallahu anhümâ hazretlerinden Deylemî'nin kaydettiği bir hadîs-i şerîftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuştur ki;

Mücâlesetü'l-ulemâi ibâdetün.

Mücâlese, "oturuşmak, karşılıklı oturmak" demektir. Ulemâ, "alimler" demektir. "Alimlerle karşı karşıya geçip oturmak, bir mecliste bulunmak, alimlerin meclisine iştirak etmek, onların huzurunda bulunmak." İbâdetün. "Bir ibadettir." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurmuş.

Ulemadan murat ilmi ile âmil, şer'i şerîfin ahkâmına vâkıf, verese-i enbiyâ olan, Ümmet-i Muhammed'e hayırları, dini öğreten kimselerdir. Onlarla oturmak ibadettir. Çünkü onların, sussa bile, sükutlarından bile istifade olur. Sustuğu zaman susmalarından, konuştuğu zaman konuşmalarından, hareket tarzlarından, kızmalarından, sevmelerinden, sevinmelerinden, üzülmelerinden, hepsinden [çıkarılacak dersler vardır.]

Ben alimin meclisinde bulundum, birisi geldi şöyle sordu o şöyle dedi; şöyle hareket etti; şöyle bir şeyden bahsedilince böyle oldu; üzüldü, sevindi diye onların her şeyi bize numûne-i imtisâl olduğu için; dinimizi, ibadetimizi, Allah'a kulluğumuzu daha iyi yapmaya vesile olduğu için alimlerle oturmak namaz kılmak, tesbih çekmek, oruç tutmak, hacca varmak gibi –bunlar ibadet ya, onlar gibi- bir ibadettir.

Çünkü ibadetin kaynağı, vesilesi olan ilim, alim ile bir arada bulunmakla elde edilir. Hz. Ali Efendimiz buyurmuş ki; "İlim hakiki mürşittir." Çünkü mürşitler de ilme göre yol tutarlar. İlim hakiki mürşittir; ilim olmazsa insan kaş yapayım derken göz çıkartır; hayır yapayım derken şer işler; Peygamber Efendimiz'in sünnetine aykırı iş yapar; insanları doğruya götüreyim derken yanlış söz söyler. Onun için her şeyin aslı esası bilmek, ilim oluyor.

İnsan Mevlâ'ya giden yola girdiği zaman ilk halledeceği derdi nedir?

Cehaletten kurtulmak. Çünkü;

Mettehazellâhü veliyyen câhilâ. "Allah cahili dost, velî edinmez kendisine."

Allah dostu olmak için şart nedir?

Mutlaka bilgili olmaktır. Allah'ın haramını helâlini, rızasını gazabını bilmeden olmaz.

"Hocam bazı ümmî kimseler varmış hem de velî imiş." derseniz, Allah öğretiyor. Allahu Teâlâ hazretleri öğretiyor, cahil bırakmıyor; o, ağzını açıp gözünü yumup söz söylemeye başladığı zaman büyük alimleri âciz bırakacak kadar tatlı konuşuyor, güzel konuşuyor, ağzından inciler mercanlar saçılıyor.

Kafkasya'da kalan Şirvan diye bir şehirde Şah Kubat diye bir halvetî şeyhi kendisi ümmî imiş, okuma yazması yokmuş. Şeyhi büyük alim vefat edeceği zaman diyorlar ki;

"Efendim, Efendimiz, hocamız emanet kime kalıyor, kime bırakıyorsunuz?"

Ne emaneti?

İnsanların Cenâb-ı Mevlâ'nın yoluna irşadı, hakka daveti, hayrın öğretilmesi, talimi hizmeti, Peygamber Efendimiz'in mesleği.

"Kime kalıyor bu iş, bu mübarek emanet?" Demiş ki;

"Şah Kubat'a kalıyor."

"Efendim kime kalıyor?!"

"Şah Kubat'a kalıyor."

"Efendim kime kalıyor?!"

"Canım, Şah Kubat'a kalıyor."

O dağda çobanlık yaparmış, ümmî imiş. Arabiyat, farisiyat, fıkıh, tefsir hadis... böyle şeyleri çok iyi bilmezmiş. [Şeyhin] kendisinin evlatları var, medreselerde müderris, bilgili kimseler... Onun için tekrar tekrar sormuşlar, demiş ki;

"Siz galiba ben ölüm döşeğinde yatıyorum diye şeyhimizin aklına bir hal geldi sandınız; öyle bir şey yok. Ben istemez miyim ciğerpârem evladımı yerime geçirmeyi? Ama bu emanetullahdır, Resûlullah'ın işaretiyle olur, kendi kendine olmaz. Ne yapayım ki, işaret ona." O mübarek de o makama.geçmiş...

Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kadirdir. İşte ârif diyoruz ya, alim değil ama ârif oluyor. Dinleyenler sohbetinde mest olurmuş, neler neler söylermiş, tatlı tatlı konuşurmuş.

Bir keresinde zamanın uleması demişler ki;

"Allah Allah! Bu adam kim? Gidelim şuna emr-i mâruf nehy-i münker yapalım birçok şeyler söyleyelim."

Kırk tane medreseli hoca ile beraber [kafalarında] kurmuşlar kurmuşlar, -hayatının hikâyesinde okudum geçen gün- [şeyhin ziyaretine] gitmişler. Dervişler diyorlar ki;

Efendim, filanca büyük alim ve onun 40 tane medreseli okumuş dânişmendi size nasihat etmeye geliyorlar.

"Eh buyursun, hasbünallah!" demiş. Güzel, nasihat etmek fena bir şey mi? "Buyursunlar!" İçeri gelmişler; selamün aleyküm, aleyküm selam, musafaha etmişler, oturmuşlar;

"Buyurun efendiler, hoş geldiniz, konuşun bakalım." demiş, başını eğmiş... Ötekiler uğraşmışlar, didinmişler zihinlerinde hiçbir şey kalmamış, silinmiş; bir tek kelime söylememişler.

O kadar medresede şey okudun, ne oldu?! Ondan sonra;

"Efendim biz buraya bir şey söylemeye değil, sizin feyzinizden istifade etmeğe geldik. Siz buyurun bizi irşat buyurun, ne söylecekseniz söyleyin." demişler.

Bir açmış ağzını bir güzel şeyler söylemiş ki, hatta birkaç gün evvel okudukları, sürdükleri hadis tefsir kitaplarında bazı müşkül yerler olmuş, o kadar ulema kendi oturdukları zaman çözememişler, o çözemedikleri şeylerin cevaplarını da orada veri verivermiş, şaşırmış kalmışlar. Hayran kalmışlar, ondan sonra elini tutmuşlar öpmüşler, intisap etmişler; alim, kamil kimse olmuşlar.

Alim ilmine mağrur olursa aşağı düşer. Tevazuu elde edip, mütevaziâne Allah'a boyun büküp de halis muhlis hareket ederse, mütevazı olursa Allahu Teâlâ hazretleri ilminin yanında irfanın kapısını da açar, hayırlar olur. Hakiki alim öyle... Hüsamettin Çelebi hakkında Mesnevî'nin başında yazıyor ki;

Mensubin ile'ş-şeyh ellezî kâle emseytü kürdiyen ve asbahtü 'arabiyen. Bu o ümmî zâta mensuptur ki o zât-ı muhterem; "Akşamleyin Kürt olarak yattım, sabahleyin Arap olarak kalktım." demiş. Emseytü kürdiyen. "Kürdî olarak yattım." Asbahtü 'arabiyen. "Mevlâ bir gecede ilimlerin hazinelerini açmış." diye Mevlânâ söylüyor. Ben söylemiyorum, Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin başında böyle bir hitap var.

Allahu Teâlâ hazretleri insanın içine bir zevk ü selîm veriyor, bir hissî veriyor, bir akl-ı selim veriyor. Bazen de ilmine mağrur alime onu vermiyor, adam burnunun ucunu görmüyor. Ötekisi de onun görmediği çok uzak şeyleri görüp çok ince hakikatleri bahis konusu edebiliyor, onları düşünebiliyor. Bu Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda edebini takınmakla elde edilen bir şey oluyor.

Böyle hakiki alimlerle oturmak insanın dinini en güzel tarzda öğrenmeye vesiledir. O büyük fakihlerden, mezhep imamlarından, onlara bağlı kimselerden böyle evliyaullahı imtihan etmek için soru soranlar olmuş, aldıkları cevaplara hayran kalmışlar. Demek ki; Allahu Teâlâ hazretleri sevdi mi ilimlerin kapısını açıp onları da öğretiyor.

Çünkü "Bir insan 40 gün Allahu Teâlâ hazretlerine hâlisâne ibadet eylerse onun gönlünden diline hikmet pınarları akmaya başlar." diye hadîs-i şerîf var. Bu demek değil ki medrese mektep terk edilsin, tahsil terk edilsin. Hayır, hepsi öğrenilecek, öğrenilmekle beraber edep, tevazu ve ahlâk da öğrenilecek. O zaman Allahu Teâlâ hazretleri denge veriyor. Bir kanatla olmuyor, kuş kanatsız uçmaz; bir kanatlı olsa da uçmaz bir kanadına arıza gelse de uçmaz, iki kanatlı, zü'l-cenâheyn olacak.

Ne demek?

Hem ulûm-u şer'iyyeyi zâhireyi öğrenecek hem edebî, huluku, ahlâkı, tevazuu öğrenecek; Mevlâ'nın kızdığı huyları üzerinden atacak, sevdiği huyları iktisap edecek o zaman ağzından lâl ü mercân yani yakutlar, inciler saçılır, herkes istifade eder. Şuradan bir yerden yakutlar, inceler dökülmeye başlasa insan ne kadar memnun olur, birkaç tanesini cebine alır. Oh! [Ne güzel!] Ömrü boyunca zengin olmasına yetecek şeyler. Onun için ulema ile oturmak ibadet oldu.

Allahu Teâlâ hazretleri taklitlerimizi tahkike çevirip bizi de o zümreden eylesin. Hadis dinliyoruz, hadis okuyoruz, inşaallah bu da bir ibadet olur.

Muhibbüke muhibbî ve mübğıduke mübğıdî kâlehû li-'aliyyin. radıyallahu anh.

Selmân-i Fârisî hazretlerinden Taberî'nin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ali Efendimiz'e iltifat buyurup demiş ki;

"Seni seven beni seviyor demektir. Senin muhibbin benim muhibbimdir." Ve mübğıduke mübğıdî. "Sana kızan, bana kızıyor demektir." Yani Hz. Ali Efendimiz'e, "Benimle senin aranda bir fark yok." demiş oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medîne-i Münevere'ye hicret olduğu zaman ashab-ı kirâmını biriirleriyle kardeş eyledi. Çift çift, birisi Muhacir, birisi Ensar kardeş oldular. Herkesi, Mekke'den hicret etmiş bir kimseyi Medine'deki bir şahsa bağlamak suretiyle çift çift kardeş etti etti, Hz. Ali Efendimiz kenarda kaldı. O da muhacir ya, Mekke-i Mükerreme'den geldi Medîne-i Müneverre'ye. O kaldı. Hz. Ali Efendimiz'e, "Sen de benim kardeşimsin." dedi.

O kardeşliğe o sahâbe-i kirâm çok dikkat ettiler, o kadar itina ettiler, o kadar iyi baktılar ki kardeşlerine, "Malımızın yarısını sana verelim." dediler; evlerinde misafir ettiler, hatta bir ara sanıldı ki bu kardeşler biribirlerinin vârisi olacak. Hani kardeşlerden birisi ölüverirse onun malı ötekisine miras yoluyla geçecek sandılar. Tabii öyle değil ama, çok kuvvetli bir muhabbet, bir muahât, bir kardeşlik bağı oldu. [Peygamber Efendimiz] o zamanda Hz. Ali Efendimiz'e iltifatta bulundu.

Hz. Ali Efendimiz hakkında söylenecek sözler çoktur da, bir kere Peygamber Efendimiz kızı Hz. Fatıma'yı vermiş. Sonra amcazadesi, ilk müslüman olan genç. Daha küçücükken müslümanlardan ilk müslüman olan Hz. Ali Efendimiz. İlk müslümanlardan, çok kıymetli...

Hayber'in fethi gününün bir gün öncesinde Peygamber Efendimiz demiş ki;

"Yarın ben bu sanacağı öyle bir şahsa vereceğim ki Allah onu sever o da Allah'ı sever." Akşam olmuş, Hz. Ömer diyor ki;

"Ömründe hiç bu kadar arzu duymadım, yarın Resûlullah ne olur bana verse bayrağı! Çok şiddetli arzu ettim. Çünkü 'Allah onu sever o da Allah'ı sever, öyle bir kimseye vereceğim.' diye büyük iltifat var."

Ertesi günü herkes merakla, aşk ateşiyle yana yana geceyi geçirip [sabahı] zor etmişler; ertesi gün Resûlullah Efendimiz'in huzuruna toplanmışlar; hepsine şöyle bakmış, herkes olduğu yerden biraz daha yükseğe kalkarak, beni daha iyi görsün de sen gel desin gibi heves etmişler. Peygamber Efendimiz;

"Ali nerede?" demiş, demişler ki;

"Yâ Resûlallah! Gözü şiddetle ağrıyor, çadırda."

"Çağırın bana." demiş. Mübarek parmağıyla gözlerine mesh ediyor, Hz. Ali Efendimiz'in ağrısı o anda kesiliyor. Bayrağı ona teslim etmiş, Hz. Ali Efendimiz Hayber fatihi. Sancağı ona teslim etmiş. Aslanlar gibi, zaten lakabı Allah'ın aslanı ya, esedullahi'l-ğâlib 'aliyyübnü ebî tâlib. Kitaplar umumiyetle böyle anlatır. Allah'ın aslanı, Allah yolunda, er meydanlarında döne döne cenk etmiş. Allah yolunda nice kimselerle yeke yek, karşı karşıya cihat etmiş. Nice büyük pehlivanlar, "Var mı beni yenecek?" diye ortaya çıktığı zaman karşısında kimsenin dayanamadığı kimselerin, önüne geleni deviren güçlü pehlivanların karşısına çıkmış. Allah'ın lütf u keremi, Resûlullah'ın duası bereketi ile devirmiş geçmiş.

Bir keresinde müşriklerden bir büyük pehlivan çıkıyor;

"Var mı içinizde benim karşıma çıkacak bir er?" [diye soruyor.] Herkes çekinmiş; adam pazusu kuvvetli, kılıcı kuvvetli, tek tek dövüşecekler; bir ordu bu tarafta bir ordu o tarafta, ilk önce orta yerde tek başına mübareze olacak. Hz. Ali Efendimiz çıkmış;

"Benim çoluk çocukla işim yok." demiş Hz. Ali Efendimiz'e. "İçinizde doğru düzgün bir er, yiğit yok mu o gelsin." demiş ama Hz. Ali Efendimiz onu haklamış. Allah'ın arslanı. İşte;

"Onun sevdiği kimse benim sevdiğim kimsedir, onun kızdığı kimse benim kızdığım kimsedir." diye Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böylece [buyurmuş.]

Peygamber Efendimiz bir keresinde Cuheyfe yakınındaki Ğadîr-i Hum denilen bir yere geldikleri zamanda Hz. Ali Efendimiz'in elinden tutup buyurmuş ki;

Elestüm ta'lemûne ennî evlâ bi'l-mü'minîne. "Benim müslümanların en uygun velisi olduğumu bilmiyor musunuz?" Hepsinin hâmisiyim, velisiyim, okulda nasıl talebenin velisi oluyor, onun gibi [müslümanların hepsinin] hâmisi benim. Ölse borcunu ben öderim , hepsinin sahibi benim, peygamberleriyim, mürşitleriyim, başlarındayım.

Bana beyat ettiler öyle değil mi, böyle bilmiyor musun?

Kalû belâ. "Evet yâ Resûlallah, dediğin buyurduğun gibidir." dediler. Kâle elestüm ta'lemûne ennî evlâ bi-külli mü'minin min-nefsihî. "Bilmiyor musunuz ki ben her müslümana kendi nefsinden bile daha evlayım." Kâlû belâ. "Evet, yâ Resûlallah."

Peygamber Efendimiz, âyet-i kerîme ile teyit edilmiş bir manadır ki, müslümanlara canlarından da evladır, müslümansa can gider Resûlullah'a itaat olur; bu değişmez.

Kâlû belâ. "Evet, yâ Resûlallah." dediler. Kâle Allâhümme men küntü mevlâhü fe-'aliyyün mevlâhu. Bunun üzerine dedi ki; "Yâ Rabbi! Ben kimin mevlası, velisi isem, Ali de onun mevlasıdır." [diyerek] büyük iltifat eyledi. Hz. Ali Efendimiz hakkında çok büyük iltifatlar var. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek sülâle-i tâhiresi, Hz. Fâtımatü'z-zehrâ vasıtasıyla onun evlatları, torunları oradan gelmiş. Böyle bir mübarek zât-ı muhteremden.

Bu hadîs-i şerîfi Selmân-ı Fârisî hazretleri rivayet eylemiş.

Tabii Peygamber Efendimiz'in bunu böyle söylemesinde ne kadar incelikler var. Ne kadar incelikler var ama bir söz yazmış el-Hikemü'l-atâiyye'de Ataullâh-ı İskenderânî hazretleri, diyor ki;

Sevâbiku'l-himemi lâ tahruku esvâre'l-aktâr. "Ne kadar himmet, gayret edilirse edilsin, ne kadar himmet sarfedilirse edilsin kaderin surları himmetle yırtılmaz." Yani kader değişmez demektir.

Peygamber Efendimiz; "Hz. Ali'ye itaat edin, o benim dostumdur onun kızdığı benim kızdığımdır." vesaire dedi dedi ama Hz. Ali Efendimiz'in karşısına çıktılar, Peygamber Efendimiz'in torunları [olan] mübarek evlatlarını şehit ettiler. O Kerbela hadisesi ne kadar acı bir hadisedir!.. Resûlullah'ın torunu! İnsanın aklı almıyor, ne biçim insanlar yaşamış, gelmiş, geçmiş. Sülalesiyle, çoluk çocuğuyla beraber [şehit edildiler.] Şu cihanda ne gadirlikler ne haksızlıklar olmuş.

Neden?

Şu dünya iki para etmez arkadaşlar! Bu dünya hayatı böyle... Eğer bu dünya hayatının bir kadr ü kıymeti olsaydı Allah en sevgili kullarını köşklerde, saraylarda yaşatırdı. Peygamber Efendimiz hasırın üstüne yattı da hasırın örgüleri yanağına iz yapmış. Hz. Ömer Efendimiz geldi, baktı, dayanamadı, kalbi rikkate geldi;

"Yâ Resûlallah! Kayserler, Kisralar, Bizans hükümdarları, Acem hükümdarları köşklerde saraylarda yaşıyorlar, sen bunlara daha layıksın, sen Allah'ın hak peygamberisin. Şu sıkıntına bak! Bir yastık bile yok da hasırın üstündekileri [örgüler] yüzüne iz etmiş." dedi.

[Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem] dedi ki;

"Yâ Ömer! Onlar öyle insanlardır ki onların alacakları, olacakları bu dünyada kendisine erkenden verilmiştir. Bize Allah âhirete tehir eyledi. Bu dünyada onlar ne alırsa alır, âhirette bir şey yok."

Ama bize bu dünyada meşakkatler, hastalıklar gelir, üzüntüler gelir müslümana malında, canında, evladında çeşitli sıkıntılar gelir gelir gelir nihayet Mevlâ'sına suçsuz, günahsız, pak olarak varıncaya kadar. Kâide böyle... Yoksa bu taraf güllük gülistanlık olsa müslüman olanlardan insan şüphe eder; Acaba bu müslümanlar bu sefaya mı koşuyorlar, bu parlak imana mı koşuyorlar belli olmaz.

Bu imanın meşakkatleri de olduğundan müslümanlar sıkıntılardan kurtulmadığından imtihan devam ediyor. Âşık-ı sâdıksa meşakkati de göze alır müslümanım der. Aşık-ı sâdık değilse, imanı kavi değilse dünyanın zevkinden kopamaz, Allah'ın rızasına dönemez, sıcak yatağından kalkamaz, güzel rahatını terk edemez, köşkünü sarayını bırakamaz, hak yola boyun veremez, Allahu Teâla hazretlerinin önünde sevgi ile saygı ile eğilip secde edemez. O aşk işi, aşk ile olacak bir şey.

Allahu Teâlâ hazretleri şu dünyanın ne kadar dûn olduğunu bize anlatsın, âhiretin ne kıymetli olduğunu görenlerden, âhiret için çalışanlardan eylesin.

Merhaben bi-tâlibi'l-ilmi inne tâlibe'l-'ılmi le-tehuffuhu'l-melaiketü ve tuzılluhû bi-ecnihatihâ sümme yerkebü ba'duhüm ba'dan hattâ yebluğu's-semâe'd-dünyâ min mahabbetihim li-mâ yetlubu.

Bu hadîs-i şerîf de ilimden geldi arkadaşlar. İlk hadîs-i şerîf de ilmin faziletini, ehemmiyetini, alimlerle bir arada oturmanın [faziletini] gösterdi. Burada da ilim methediliyor. Allahuâlem bir hikmeti var ki Ramazan yaklaşıyor, aklınızı başınıza toplayın, ilme garabet eyleyin, ondan sonra Allah'ın fazl u keremine nâil olun diye bir teşvik olsa gerek. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Merhaben bi-tâlibi'l-ilmi. "Merhaba olsun ilim talep eden kimseye." Peygamber Efendimiz, ilim peşinde koşan, ilim öğrenmek isteyen kimseye merhaba diyor.

Merhaba ne demek?

Merhaba aslında Araplar arasında, bir toplantıya dışarıdan gelen bir kimseye söylenen bir sözmüş. Merhaben, "Tamam yerimiz geniş, sana da yerimiz var, buyur! Sana da bu mecliste yer bulunur." demekmiş. Ruhb veya merhab "genişlik" demektir. Yani böyle ferah bir sahanın olması demektir. Sana bizim yanımızda kalacak bir yer yok, yanımıza gelemezsin demiyor da yer var yer var buyur, geniş yerimiz var, sen de sığarsın, aramıza sen de katıl gibi bir teşvik manasında, genişlik manasında gelene merhaben diyorlar. Yani yerimiz geniştir, sen de gel otur, senin aramıza katılmanı, gelmeni seviyoruz mânasına. Böylece bir kimseyi hoş karşılamak, bir kimseye iltifat etmek mânası çıkmış. Onun için biz bir kimseyle karşılaştığımız zaman, "merhaba" diyoruz. Peygamber Efendimiz de ilim talep eden kimseye merhaba diyor. İlim talep eden kimse hoş geldi, safâ geldi. Onun bizim yanımızda yeri vardır, yanımıza buyursun der gibi bir mana oluyor ilim talep eden kimseye.

Başka?

İnne tâlibe'l-'ılmi. "Muhakkak ki ilim talep eden kimseye..." Le-tehuffuhu'l-melaiketü. "Melekler kuşatırlar, hâle olurlar, etrafını sararlar." Hani meraklı bir şey olunca bakıyorsun, Eminönü'nden geçerken bir kalabalık! Nedir bu [kalabalık] diye herkes toplanıyor ya! Birisi bir şey satıyor herkes toplanıyor. Onun gibi ilim talep eden insanın etrafını melekler toplaşır sararlar, etrafında hâle olurlar.

Ve tuzılluhû bi-ecnihatihâ. "Kanatlarıyla onu gölgelendirirler." Melekler gölgelendiriyor.

Nereden gölgelendiriyor?

Manevî zararlardan koruyorlar, kanat geriyorlar. Nasıl gurk tavuk civcivlerini korursa, kanat gerer kanadının altına alır himaye ederse melekler de ilim öğrenmek isteyen, ilim yoluna giren kimseyi öyle koruyup himaye ediyorlar.

Sümme yerkebü ba'duhüm ba'dan. "Sonra birisi ötekinin üstüne çullana çıka, yukarıya kadar." Hattâ yebluğu's-semâe'd-dünyâ. "Semâ-i dünyâya varıncaya kadar çıkıyorlar." Üstü üste yığılıyorlar. Yığılmaktan alta kalana bir zarar gelmiyor, melek onlar. Yukarıya kadar yığılıyorlar. Semâ-i dünyâ Hz. Âdem aleyhisselam'ın oturup da mekân tutuğu yer. Demek ki çok yüksek yerlere kadar melekler böyle toplanıyor.

Min mahabbetihim li-mâ yetlubu. "Talep ettiği ilme duydukları muhabbetten dolayı melekler böyle toplaşırlar."

Onun için bu ilim son derece kıymetli bir matlubdur. Bu ilmi insan talep etmek yoluna girerse melekler ona gökte böyle iltifat eder, yerde bütün canlılar dua eder, hatta denizde balıklar dua eder.

Geçenlerde bir kardeşimiz kalp rahatsızlığı varmış, Allah sizlere ömür versin, vefat edivermiş ama ilâhiyat fakültesinde talebeyken... Hânesine gittik, yüzünü açtılar gösterdiler; mütebessim bir çehreyle uyuyormuş gibi... Sanki uyuyor, sanki biraz sonra haydi kalk namaz vakti geldi desek sanki kalkacakmış gibi. Hani mum gibi sararmak, öyle bir ölü hali filan yok. Düşündüm taşındım, tabii ilim yolunda mücahit bir kardeşimiz, Allah yolunda fedakarca şey yapmış, diyâr-ı gurbette canını Mevlâ'sına hasta olarak teslim etmiş. Allahu Teâla hazretleri cennetini cemalini nasip etmiş diye...

Allah bizi de ilim yolunda yürüyenlerden, ilim erbabı olanlardan, ilim öğrenmeye gayret edenlerden eylesin.

Bu hususta daha önceleri söylediğim bir misâli söyleyeyim. Beli iki kat olmuş yaşlı bir amca, sakalı ağarmış, beli iki kat olmuş bir amca gelmiş caminin hocasına demiş ki;

"Bana mehâric-i hurûfu, Kur'ân-ı Kerîm'in tecvidini öğret." Oradan, cemaatten samimi bir arkadaşı takılmış;

"Amca, senin bir ayağın zaten mezar çukuruna kaçmış. Bu yaştan sonra sen mehâric-i hurûfu öğrensen, Kur'an'ı tecvitli okusan ne olacak okumasan ne olacak." demiş. Dönmüş;

"Evladım, biliyorum durumumu. Durumumu biliyorum zaten ondan ilim öğrenmek talep ediyorum. Allahu Teâlâ hazretleri beni ilim yolunda iken canımı alsın diye... Camiye bastonumla yerleri kaka kaka giderken gelirken bir yerde ruhumu teslim ederken ilim yolunda canımı teslim etmiş olayım diye yapıyorum." demiş.

Eskilerin şuuru böyleydi, alime hürmeti öyleydi, ilime hürmeti, rağbeti böyleydi, ilim yaygındı.. Şimdinin müftüsü olacak kadar bilgisi olacak insanlar köylere varıncaya kadar yayılmıştı, her yerde Allah'ın emri öğretilirdi.

Başka köyleri çok iyi bilmem ben bizim köyü biliyorum. Bizim köyde öyle ilim öyle irfan var ki; çamaşırları yıkayış tarzları, konuşma tarzları, hareket tarzları, giyimleri kuşamları, birbirlerine muameleleri tam sünnet-i seniyye, tam dinimizin incelikleri!..

[Dinimizin tüm incelikleri uygulamak] nasıl olur?

Havadan olmaz, birden olmaz; öğretecek insan olursa öğrenecek insan olursa [olur.] Malum "Marifet iltifata tabidir." derler. Öğrenecek kimse olmazsa öğretmenin de kıymeti yok. Ben burada kürsünün başına geçsem sizler olmasanız; Kellim kellim lâ yenfa'. Yani boşluğa bu sözleri söylerken bir şey olmaz ki! Müşteri olacak ki dükkânın sahibi memnun olsun. İlim de, bir ilmi öğrenecek kimse olurca kıymeti oluyor. O zaman öğrenmek isteyen kimse de varmış güzel öğretecek kimse de varmış.

Geçen haftalar söylemiştim, kadınlarımız bile ne güzel yetişmişler ki evin beyi sallaya sallaya eve bir bakraç getiriyor;

"Efendi bunu nereden aldın?" [diye soruyor kadın.]

Şimdi soruluyor mu?

"Bunu nereden aldın?"

"Canım bizim memleketten hani sürgün giden veyahut ayrılan gayr-i müslimler var ya, onlar eşyaları apar topar satıyorlar, onlardan satın aldım." Gasp etmemiş, satın almış ama [kadın] diyor ki;

"O gönül rızasıyla vermemiştir ki, bırakıp gidecek diye gözü kala kala vermiştir, onu eve sokma. Eğer ille sokacağım dersen bana müsaade et, ben çarşafımı giyeyim anamın evine gideyim." Müsaade et çarşafımı giyeyim anamın evine gideyim! Öyle annelerin evlatları öyle mübarek kimseler olmuş.

Nerede [şimdi onlar]?

İstiklal harbinde, cihan harbinde kesilmişler, Trablusgarp'ta Çanakkale'de orada burada şehadet şerbetini içmişler, gitmişler. Onların arkasından anası babası şehit olmuş, yoksul kimseler... İlim kalmamış, alim kalmamış, din öğretilmemiş. Ondan sonra ortaya bir cahil zümre çıkmış; din iman bilmez, haram helal bilmez, insaf merhamet yok. Bak, gayr-i müslim gönül rızası olmadan bir şey satmıştır, onda gözünün hakkı vardır diye onun para ile satın alınan şeyine razı olmayacak bir irfan, bir vicdan varmış eskiden. Biz onları yedi asır böyle bir sevgi bağrımıza bastık; gayr-i müslim, haydi sen ne yaparsan yap dedik, onlar bizden memnun kaldılar.

Ben hatırlıyorum, Erzincanlı Agop veya başka bir isimde bir ermeni kalkar Amerika'ya para kazanmaya gidermiş -bizim şimdi Anadolu'dan İstanbul'a gelip de bir mevsim sonra memleketine döndükleri gibi- sonra dönermiş ama karısını köyde bırakırmış. Demişler ki;

"Karını da götürsene!" Demiş ki;

"Ben aptal mıyım? Karımı götürürsem oranın hali karma karışık, burada emniyette."

Çünkü müslüman kendisinin namusuna düşkün olduğu kadar başkasının da namusunu da korurdu.

Fransız sefaretinden beş-altı kişi 1903 veya 1905-7 senelerinde yani Osmanlıların son zamanlarında Kapalıçarşı'ya gelmişler. Kapalıçarşı'da tabii Fransız sefaretinden elçi, bilmem Kavas, elçinin hanımı filanca falanca demek ki antika eşyaları filan görmeye gelmişler. O zamanın Fransız kadını nasılsa, -bizim kadınlar gibi değil- daha açıktır, yüzü görünüyordur, şekli şemaili bellidir. Kapalıçarşı'nın bazı kendini bilmez hamalları, şunları bunları yan bakmaya, bıyık burmaya başlamışlar. Belki de laf attılar. Onun üzerine, esnaf namazgâhta namaz kılıyormuş, namazı bozmuşlar derhal müdahale etmişler, o kabadayılara edeplerini vermişler, defetmişler. Fransızlar hayret etmiş! Kitaplarında yazıyor ki, "Müslümanlar kendi namuslarına düşkün oldukları kadar huzurlarında başkasının namussuzluk yapmasına da fırsat vermezler."

Öyle imiş. Bir büyük konak, süslü nakışlı konak güldür güldür yıkıldı, şimdi yeri yangın yeri.

Eskiden o konak neydi?

Bembeyaz nakışlı idi eski medeniyetimiz, eski İslâmî adabımız... Bir yangın geldi şimdi temelleri var harabe! Tenekelerden birkaç kişi orasını burasını kapatmış içinde sığınmış şey gibi. Öyle bir durumdayız.

Allah bize o İslâmî medeniyetimize göre pırıl pırıl ahlakla dolu, iman, sevgi, adalet dolu o güzel yaşayışı tekrar nasip etsin.

Merhaben bi-ke min beytin mâ a'zameke ve a'zame hürmeteke ve le'l-mü'minü 'azamu 'ındallâhi hürmeten minke.

Bu hadîs-i şerîfi çok iyi hatırınızda tutmaya gayret ederek dinleyin. İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke-i Mükerreme'ye, Kâbe-i Müşerrefe'ye dönmüş, ona hitaben buyuruyor ki;

Merhaben bi-ke min beytin. Evlerin için de senin gibi ev yok ki, "Ev cinsinden olan sana selam olsun."

Ama nasıl ev?

Kâbe! Müstesna! Dün akşam bir miktar müstesnalığından bahsetmiştim.

Merhaben bi-ke min beytin. "Ev olarak ey Kâbe sana selam olsun!" Peygamber Efendimiz Kâbe'ye böyle merhaba etmiş, sonra buyurmuş ki;

Mâ a'zameke. "Ne kadar azametlisin!" Buna [Arapça'da] taaccüp yani hayret, hayranlık siğası derler. Mâ a'zameke. Ne kadar azimsin, ne kadar muazzamsın, ne kadar ulusun, ne kadar yükseksin ey Kâbe! Ve a'zame hürmeteke. "Hürmetin ne kadar çoktur!" Muhteremliğin, yani bugünkü tabirle saygıdeğerliğin ne kadar çoktur, ne kadar büyüktür! Kendin ne kadar büyüksün, sana gösterilen hürmet saygı ne kadar yüksektir!

Şimdi buraya kadar güzel, Kâbe'nin şerefini anlattı, onu yine anlatırız. Amma bak arkasındaki cümle çok dikkat çekici;

Ve le'l-mü'minü. Bu lam, lâm-ı tekittir, lâm-i tâlil değidir. Ve le'l-mü'minü a'zama 'ındallâhi hürmeten minke. Resûlullah Efendimiz tekit ile söylüyor, "Andolsun ki Allah indinde müslümanın hürmeti senden fazladır."

Şimdi birisi gitse Kâbe'ye edepsizce bir harekette bulunsa dayanamıyoruz, ayağını uzatsa kızıyoruz. Bizim hacılar dayanamıyor, hürmete alışmışlar babalardan dedelerden, hemen laf söylüyorlar. Sırtını dönse dayanamıyoruz.

Kâbe burada iken sırtını nereye dönüyorsun mübarek! Dön bu tarafa! Kâbe'nin yüzüne bakmak da ibadet, Kâbe'ye baktın mı ibadet, sevap. Durduğun yerden baktıkça sevap kazanıyorsun. Oraya bakmayana bile kızıyoruz, bir kötülük yapana kızıyoruz. Birisi taşına, duvarına bir şey yapsa çok daha fazla kızarız, yıkmaya kalksa yerimizde duramayız. Ama müslümanları kıtır kıtır keseriz, çatır çatır ezeriz, patır patır döveriz, değirmenin iki taşı arasındaki buğday tanesi gibi un ederiz. Hiç acımayız, gözünün yaşına bakmayız. Ne akraba deriz ne kardeş deriz ne dost deriz ne müslüman deriz. Hele hele birazcık da bir parmak tutacak bir bahane bulduk mu cart o tarafa cart bu tarafa çatını budunu ayırırız. Peygamber Efendimiz;

"Vallahi müslüman Kâbe'den daha hürmetli." diyor, yetmez mi?

Birileri hocamızın aleyhinde konuşmuş, şuradaki bir kardeşimiz evvelki haftalarda geldi bana anlattı;

"Hocamızın aleyhinde şöyle böyle diyorlar." dedi. Dedim ki;

Yahu benim aleyhimde deseler, çünkü ben gencim, âciz bîçâre bir kimseyim. Ne deseler aferin, iyi maşaallah, söyleyebilirler, her şeyi söylesinler. Çünkü benim, kendimin ne mal olduğumu biliyorum. Ama hocamızın kerametleri zâhir!

Mübarekler, etmeyin, eylemeyin! Hele hele âhirete göçmüş insanın aleyhinde konuşmak var mıymış? Hele hele böyle bir şey dervişlikte var mıymış? Tasavvuf âdâbında var mıymış?

Onlar tasavvuf namına konuşuyorlarmış!

Maksat ne?

"Benim şeyhim o şeyhten üstün." diyecek. Allah sana iyilik versin ya, hiç başka şey bulamadın mı!?

Müslümanın hürmeti Kâbe'den daha yüksek, bunu unutmayın!

Merartü leylete üsriye bî 'alâ kavmin tukradu şifâhuhum bi-mekârîda min nârin. Fe-kultü li-cibrîle: Men hâülâi? Kâle: Hutabâü min-ehli'd-dünyâ mimmen kânû ye'mürûne'n-nâse bi'l birri ve yensevne enfüsehüm ve hüm yetlûne'l-kitâbe efelâ ya'kılûn.

Bu hadîs-i şerîf de Peygamber Efendimiz'in miracında gördüğü olağanüstü, fevkalade hallerden birisini anlatan bir hadîs-i şerîftir. Bu hadîs-i şerîf de Taberî'de, Ahmed b. Hanbel'de, Tayâlîsî'de ve daha başka kaynaklarda Enes b. Malik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir. Kaynak olarak çok geniş bir desteği var, sahih hadislerden...

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Merartü leylete üsriye bî 'alâ kavmin. "Beni Allahu Teâlâ hazretleri fazl u kereminden isra mucizesi ile şereflendirdiği, Mekkere-i Mükerreme'den alıp Kudüs-ü şerîfe götürdüğü gece, oradan da miraca çıkarttığı gece bir kavme uğradım."

Nerede uğramış?

Yeryüzünde değil. Miraca çıktıktan sonra Allahu Teâlâ hazretleri ona cehennem azabı gören kimseleri, cennet-i âlâyı gösterdi, sidretü'l-müntehâya getirdi. Onun kökünden bir rahmet pınarı çıkıyor, bir Kevser pınarı çıkıyor, Allahu Teâlâ hazretleri rahmet pınarında yudu yıkadı. Ondan sonra Cebrail'in bile, "Artık burdan öteye geçemem, bir parmak daha geçsem muhakkak ki yanarım." dediği yerden Allahu Teâla hazretleri ötelerin ötesine götürdü. İşte o miraçta Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Ben bir kavme uğradım ki..."

Tukradu şifâhuhum bi-mekârîda min nârin. "Dudakları ateşten makaslarla kıtır kıtır kesiliyor..." Kart kurt kart kurt ateşten makasla dudakları kesilen bir kavme uğradım da sordum;

Fe-kultü li-cibrîle: Men hâülâi? "Ey Cebrâil! Sen bilirsin bunlar kimler?" Bunların niye dudakları böyle makaslarla kesiliyor? Niye cehennemde azap görüş şekilleri makaslarla dudaklarının kesilmesi tarzında?"

Cebrail aleyhisselam buyurdu ki;

Hutabâü min-ehli'd-dünyâ. "Dünya ehli hatipler bunlar!" Ehl-i dünyâ olan hatipler...

Hatip ne demek?

İnsanlara hitap eden, vaaz eden, nasihat eden, söz söyleyen kimseler.

Ama nasılmış, bu vaaz u nasihat nasıl olacak, neden olacak?

Allah rızası için olacak; şahsi menfaat için, para kazanmak için, celb-i menfaat için, mevki sahibi olmak için, gönülleri teshir etmek için olmayacak.

Niçin olacak?

Allah rızası için olacak. Resûlullah böyle buyurmuş, onu nakil edecek, dinimizin emri budur, işin içine şahsi bir iş karışmadan Allah rızası için söyleyecek. Ama öyle olmaz da kendi şahsi menfaati için para pul peşinde, mevki makam peşinde, itibar alkış peşinde olursa o ehli dünya olur.

Peygamber Efendimiz, "Kıyamet gününde [gününe yakın] öyle alimler gelecek ki talebelerinin başka alimlerin yanına gitmesini tekenin keçisini kıskandığı gibi kıskanacaklar." diyor.

Ne oluyorsun ya, gitsin ilim öğrensin! Sende olanı almış, öğreneceği kadar öğrenmiş! Peygamber Efendimiz tenkit ediyor. Ötekisinden de öğrensin! Yok ille gitmesin! Sımsıkı tutar, göstermez, göndermez, öyle şey yok! İlim esastır, ilmi öğrenecek. Böyle bozuk fikirli kimseler hakkında Peygamber Efendimiz'in başka hadisleri de var. "Kıyamet [yaklaştığı zaman,] üstleri koyun postları gibi kalpleri kurt kalbi gibidir." "Dilleri tatlıdır ama içleri başka türlüdür."

Allah öyle olmaktan cümleyi hıfz eylesin, öyle olanlardan da hıfz eylesin.

Hocamız, "Onlar âhiret yolunun haramileridir." derdi, kitaplarında da yazıyor. Hani 40 harami, yol keserlermiş de tüccarları soyarlarmış ya, onlar da âhiret yolunun haramileridir. Onlar dünya haramilerinden daha da fenadır. Çünkü dünya haramisi insanın malını alır hadi git bakalım der veyahut çok daha fazla yapacak olsa, yapsa yapsa bir canım var onu da alır, etti iki. Bir malımı aldı, bir de canımı aldı. Ölürsem şehit olurum, bir zarar yok.

Ama âhiretini yağmaladı mı, âhirete yaramayacak işler öğretip de hak yoldan saptırdı mı ne olur o zaman?

Âhirette cehenneme gider, hasire'd-dünyâ ve'l-âhire, iki cihanı berbat olur. Ebedi azaba uğrar, "Sen olmasaydın ben bu duruma düşmeyecektim!" diye cehennemde o şahsın yakasına yapışır.

İnne zâlike le-hakkun tehâsumu ehli'n-nâri. Ehl-i nârın biribirlerin yakasına yapışıp pençeleşmesi, biribirleriyle cedelleşmesi, sen olmasaydın şöyle olurdu, ben olmasaydım böyle olurdu diye birbirleriyle muhâsama etmeleri haktır, olacak. Cehennemde azabı gördükçe birbirlerine saracaklar, senin yüzenden oldu diyecekler. Sen aklını kullansaydın diyecek filan.

Onun için bir insan bir kimseye tâbi olduğu zaman nereye götürdüğüne bakmalı.

Peygamber Efendimiz'e bile beyat ederken şart neydi?

Ve lâ ya'sîneke fî ma'rûfin. "Mârufta sana isyan etmemek üzere sana beyat ediyoruz yâ Resûlallah." dediler. Ayet-i kerimede de bu hakikat tescil edildi. Demek ki kötü bir şeye emrolunsa itaat olmaz.

Peygamber Efendimiz bir şahsı bir topluluğun, bir seriyyenin başına komutan tayin etti, yolda giderken münakaşa çıktı. Çıkmasa iyi ama çıktı, [komutan];

"Ateş yakın!" dedi. Çalı çırpı topladılar ateş yaktılar. Komutanın sözü dinlenecek diye Peygamber Efendimiz'in sıkı tavsiyesi var.

"Ateş yakın!" dedi, ateşi yaktılar;

"Girin içine." dedi.

Allah Allah! İyi, dinleyecektik ama, şimdi "Ateşin içine girin!" diyor, girersek yanarız. Dediler ki;

"Biz bu ateşe girmeyiz, biz bu durumu Resûlullah'a sorarız."

Girmediler, bir taraftan da, "Resûlullah itaat edin demişti acaba ona âsi olmuş olur muyuz? Yani ne derse desin yapmamız gerekir miydi?" filan diye korkuyorlar. Telaşla, merakla zor ettiler vakitleri Resûlullah'ın yanına geldiler, Peygamber Efendimiz'e durumu sordular. Dedi ki;

"Eğer girseydiniz, cehenneme giderdiniz!"

Demek ki insan ölçecek, biçecek. Demek ki esas olan şeriat, demek ki günahta tebeiyyet, ittiba yok.

Bu ehl-i dünyâdır, bu hatipler bu dudakları ateşten makaslarla kesilenler ehl-i dünyâ olan hatiplerdir.

Mimmen kânû ye'mürûne'n-nâse bi'l birri ve yensevne enfüsehüm. "İnsanlara iyiliği tavsiye edip de kendilerini unutanlardan."

Kendisi yapmıyor, yani bizim bugün Türkçemizde kullandığımız bir tabir buraya yakışıyor; "Halka verir talkını kendi yutar salkımı." tarzındaki alimler imiş demek ki.

Ve hüm yetlûne'l-kitâbe. "Halbuki kitabı okuyup durdukları halde..."

Arapça bilir, tefsir bilir, hadis bilir, okur kitabı yine iyiliği başkasını tavsiye eder, kendisi yapmaz.

"Hoca efendi, hatip efendi bu çocuklar ne, bu kızların hali ne?"

Aldırmıyor.

"Sana yakışmıyor bunların hali."

Aldırmıyor.

"Ailenin durumu ne?"

Aldırmıyor.

"Şu senin halin ne?"

Aldırmıyor.

Kitabı okuyup dururken, Kur'an'ı okuyup dururken olur mu?

Efelâ ya'kılûn. "Akıl etmezler mi?" Başlarına gelecek belaları, musibetleri düşünüp akıllarını başlarına devşirmezler mi?

Diğer hadîs-i şerîfi de okuyuverelim, sonuncu hadis olsun.

Merertü leylete üsriye bî bi'l-melei'l a'lâ ve cibrîlü ke'l-hılsi'l bâlî min-haşyetillâhi teâlâ.

Heysemî, bu hadisin ravileri güvenilir kimselerdir demiş. Câbir b. Abdillah el-Esnarî'den rivayet edilmiş sahih bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Benim isrâ ve miraç mucize olarak o miraç olayının başıma geldiği, miraca çıkarıldığım günde..." Aslında leylete üsriye bî, "Mekke-i Mükerreme'den Kudüs'e götürüldüğüm gece." diyor. Arkasından da miraç olduğu için o kadarını söylemiş, bir de miraç zikretmemiş. "O gecede mele-i âlâya uğradım." diyor.

Mele-i âlâ, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda bir mübarek mahal, kendisine en yakın meleklerin, en mübarek şahsiyetlerin bulunduğu yer.

Uğradım, orada ne göreyim!?

Ve cibrîlü ke'l-hılsi'l bâlî min-haşyetillâhi teâlâ. "Cebrail aleyhisselam'ı kenarda Allah'ın haşyetinden, havfından, korkusundan eski bir kilim gibi gördüm!"

Yani hani eski kilim ne olur?

Buruşturulur bir kenara atılır. Cebrail aleyhisselam Allah korkusundan bir eski kilim gibi bir kenarda büzülmüş kalmış; öyle gördüm. Cebrail aleyhisselam meleklerin en yükseği.

Burada iki mana var. Bir; Allah'tan korkalım. İki; melekler günahtan muarrâ, müberrâ, günah işlemez, Allah'ın emirlerini tutar kulları, yaratıkları. Öyle olduğu halde Allah korkusundan bir eski kilim gibi buruşup köşede kalırsa bize ne oluyor? Cenneti satın mı aldık, garantisi mi var, imzalı belge mi verildi? Çok mu matah bir ömür sürüyoruz, çok hayırlı işler mi yapıyoruz? Ömrümüzü Cenâb-ı Mevlâ'nın rızası yolunda, güzel mi sarf etmişiz, malımızı öyle mi yapıyoruz? Her anımız gafletten uzak, Cenâb-ı Mevlâ'nın istediği işleri yapmak suretiyle mi geçiyor? Ne oluyor bize?

Biraz korkmamız, tüylerimizin diken diken olması lazım!

Korkmuyoruz, neden?

el-Câhili cesûrun. "Cahil korkmaz." Cahil korkmaz,

İnnemâ yahşellâhe min-'ıbâdihi'l-ulemâu. "Allah'tan en çok, ancak ve ancak alim kulları korkar."

Küçücük bir çocuk elektrik teline gelir hap yapışır. Nereden bilsin elektriği, cereyanı, cereyanın çarpacağını, çarpınca öldüreceğini?

Teli görürü yapışır. Cahil. Sobanın yanına gider tutmağa kalkar, ütüyü tutmaya kalkar.

Neden?

Bilmiyor, cahil. Cahil cesur olur; alim Allahu Teâlâ hazretlerini sever, bağlanır. Sevgisinin, onun kendisine ihsanının karşılığında ona kulluk etmesi gerektiğini bilir; kulluk etmediği zaman o ihsanın aksi bir şey olacağını düşünür.

Minhu isyânün ve nisyânün ve sehvün ba'de sehvin.

Minke ihsânün ve fadlün ba'de i'tâil cezîl.

"Yâ Rabbi! biz sabah akşam isyan ediyoruz, unutuyoruz, hata üstüne hata işliyoruz. Sen de lütuf üstüne lütuf, ihsan üstüne ihsanda bulunuyorsun." diyor şair.

O ihsanların karşısında benim böyle yapmam doğru olmaz, diye korkar veyahut azabı şiddetidir, ikabı elimdir, cehennemi çok fenadır, oraya düşmeyeyim diye korkar. Ya iltifattan mahrum kalacağım diye korkar ya azaba uğrayacağım tokadı yiyeceğim diye korkar, alim aklını başına toplar. Cahil, pervasız yürür yürür cehenneme yuvarlanır gider.

Ve kûdühe'n-nâsü ve'l-hicâretü. "O cehennemin ateşi insanlardır." İnsanlar yanacak orada cayır cayır.

Allahu Teâla hazretleri bizi Allahu Teâla hazretlerine kulluğun şerefini idrak edenlerden eylesin, ona has halis salih amellerle ibadet edip rızası yolunda ömür geçirmeyi nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı cümlemize ihsan eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı