M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 390 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesiran tayyiben mubareken fih. Âlâ külli hâlin ve fi-külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl'ihi ve sahbihi ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd…

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:

Meselü'l-mü'mini ke meseli'z-zer'i lâ tezâlü'r-riyâhu tüfeyyihühû ve lâ yezâlü'l-mü'minü yusîbuhû belâün ve meselü'l-münâfiki meselü şecereti'l-erz lâ tehtezzü hattâ tüstahsade.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bize naklettiği hasen ve sahih bir hadîs-i şerîfte bildirildiğine göre buyurmuş ki;

Meselü'l-mü'mini ke meseli'z-zer'i. "Müslüman bir ekine benzer." Lâ tezâlü'r-riyâhu tüfeyyihühû. "Nitekim ekini rüzgâr o tarafa bu tarafa sallandırır." Başaklıdır, rüzgâr estiği zaman böyle dalgalanır. Deniz gibi ekin tarlası dalgalanır oraya buraya sallanır.

İşte bunun gibi; ve lâ yezâlü'l-mü'minü yusîbuhû belâün. "Müslümana da daima oradan buradan belini bükecek belalar gelir." Onu o tarafa bu tarafa meylettirir. Sıkıntılar, üzüntüler, belalar, hastalıklar gelir. Ama; ve meselü'l-münâfiki meselü şecereti'l-ürzi. "Münafığın misali de çam ağacı, servi ağacı gibidir." Bu erz kelimesini başka türlü lügatten bakmış olduğumu söylemiştim. Buradaki izahtan anlaşılıyor ki "serv-i sanavber" diyor. Kozalıklı, o meşhur dediğimiz ağaç dimdik durur. Hiç sallanmaz o tarafa bu tarafa meyletmez, bükülmez eğilmez. Lâ tehtezzü hattâ tüstahsade. "Kesilip devrilinceye kadar." Münafık dimdik durur. Öyle üzüntüler, belalar şeyler gelmez. Gafil gafil ömür sürüp dururken;

Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.

dediği gibi Yahya Kemal'in, birden iş bitiverir, iş işten geçmiş.

"Firavun'un tam boğulacağı zaman."

Lâ ilâhe ille'llezî âmenet bihî benû isrâîle.

dediği gibi; "Ben inandım Benî İsrail'in inandığı Allah'tan gayrı ilah yoktur."

diye o zaman itiraf ettiği gibi en son âna kadar gafletle gider küt diye devrilir ondan sonra.

Âl-âne?

"Şimdi mi aklın başına geldi?!"

Böyle denir kendisine.

Demek ki bu hadîs-i şerîften çıkan ders nedir? Müslüman; ben Allah'ın mü'min kuluyum, o halde benim ipeklerin, pamukların üstünde, el bebek gül bebek hoş halli olmam gerekmez mi diye düşünmemesi gerekiyor.

E hasibe'n-nâsu en yütrekû en yekûlû âmennâ ve hüm lâ yüftenûn.

"İnsanlar iman ettik dedikten sonra hiç imtihanlara tâbi olmayacaklarını mı sandılar?! Hayır! Bilakis bizden önceki ümmetleri Allahu Teâlâ hazretleri nice sıkıntılarla imtihan eyledi."

İmtihan daima olur. Onun için;

"Ben müslümanım Allah bana bu belayı niye verdi?"

Verir, derecesi artsın diye…

Eşeddü'l-belâyâ ale'l-enbiyâ.

"En büyük imtihanlar, meşakkatli sıkıntılar peygamberlere gelmiş."

Demek ki başımıza bir dert gelince feryadı basmayalım. İtiraza kalkmayalım.

Size benden nasihat olsun ki kim gam eriştikçe etmeyin feryâd,

İki türlü zarar mukarrerdir dedi bu iş için de bir üstâd,

Evveli bu ki dost gamdan ölür âhiri bu ki düşman olur şâd.

İbn Kemâl, Kemâlpaşazâde meşhur bir müftü'l-enâm büyük alim o söylemiş bu şiiri.

Size benden nasihat olsun ki başınıza gamlı, kederli bir hal geldiği zaman feryadı basmayın. Yaygaraya kalkmayın, iki zarar; evveli bu ki dost gamdan ölür. "Vah benim dostum, ciğer parem, filanca arkadaşıma nasıl bir hal gelmiş, nasıl ciyak ciyak bağırıyor" diye dostlar da kederlenir. Gamdan ölecek hale gelirler. Bir zararı budur. Âhiri bu ki düşman olur şâd; ikincisi düşman şıkır şıkır oynar. "Oh ne iyi başına sıkıntı gelmiş" diye.

Onun için biraz metin durun, sağlam durun. Öyle belalardan sarsılmayın. Bu imtihandır, ne yapalım, bu dünya hayatı. Lezzetlerle elemler birbirine karışıktır.

Ne yapalım; âhirette ayrılacak. Kaymak suyundan ayrılacak âhirette. Kaymaklı taraf cennet, hep güzel taraf, hep sefalar bir tarafa azaplar da bir tarafa gidecek. Bu dünya hayatında kul başına gelen hadiselerde rıza gösterdikçe Mevlâ'nın takdirine, teslim oldukça, edebini muhafaza edebildikçe derecesi artar.

"Bu âşık-ı sâdık imiş. Hiç gık demedi. Bana teslimiyeti tamammış."

diye derecesi artar kulun. Onun için gam çekmeyeceğiz.

Firavun'un başı bile ağrımamış rivayete göre, bir ağrısa âcizliğini anlayıp da dönecek, çare arayacak, deryayı bulmaya çalışacak. Başı bile ağrımamış.

Demek ki bu gelen şeylerin ikinci faydası da şudur ki: Bu hayat fânidir, bir gün gelip göçüp gideceğiz. Ne zaman, nerede, nasıl bilmiyoruz… Yaş haddi vesairesi de yok. Emeklilik mecburiyeti vesaire de yok. Ne zaman nerede olacağı belli olmaz. Geliverir. Bu hayatın ölümlü, fâni olduğunu bildiren işaretler bunlar.

Bu işaretleri alır, alır da insan hâlâ nasıl gafil olur?!

Hastalanır kalkar da niye gafletini sürdürür?!

Etrafında ölenleri görür, musibetleri görür de niye uyanmaz?!

Niye çeşitli sıkıntıları görür de etrafındaki insanlardan her şeyin geçici, boş olduğunu, bu dünyanın bel bağlamaya, gönül bağlamaya değmediğini anlayamaz?!

Bunlar anlamasına yardım ediyor.

Ama ötekisine bir şey yok, öyle servi ağacı gibi dimdik durur, çam servisi gibi... Dimdik durur, köküne balta vurulunca Azrail'e aleyhisselâm "gel bakalım" dediği zaman bir dakika ileri gitmez, bir dakika geri gitmez…

"Aman! Ben bundan sonra iyi kul olacaktım, bana biraz daha mühlet verin…"

dese, istediği kadar yalvarsa fayda vermez.

İşte bu mânaya hadîs-i şerîf; öbür hadîs-i şerîfe geçiyoruz.

Meselü'l-mü'mini'llezî yakrau'l-Kur'âne ke meseli'l-ütrücceti. Rîhuhâ tayyibün ve ta'muhâ tayyibün. Ve meselü'l-mü'minîne'llezî lâ yakrau'l-Kur'âne ke meseli't-temreti lâ rîha lehâ ve ta'muhâ hulvun. Ve meselü'l-münâfikı'llezî yakrau'l-Kur'âne ke meseli'r-reyhâneti rîhuhâ tayyibün ve ta'muhâ mürrün. Ve meselü'l-münâfikı'llezî lâ yakrau'l-Kur'âne ke meseli'l-hanzalati leyse lehâ rîhun ve ta'muhâ mürrün.

Bu hadîs-i şerîf Ebû'l-Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edilmiştir. Çok hadis kaynaklarında yer alan sağlam bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz müslümanları ve münafıkları bahis konusu edip dört cins insanı zikrediyor bu hadîs-i şerîfte, insanların iki ana grupta zikrediyor; birincisi mü'min-i kâmil, mü'min-i hâlis iyi mü'min, bir de münafık. Bir mü'min bir münafık, ikiyi böyle ayırıyor. Ondan sonra bu ayırdığı iki kimsenin Kur'an okuyan mü'min Kur'an okumayan mü'min; Kur'an okuyan münafık Kur'an okumayan münafık diye ikiye ayırıyor. Böylece dört tabaka zikredilmiş oluyor. Nasıl ayırıyor Peygamber Efendimiz;

"Kur'an okuyan mü'min ütrücce gibidir."

Ütrücce dediğimiz ağaç kavunu, turunç dediğimiz bir meyve ki kavun gibi fakat ağaçta olan hem kokusu güzel hem tadı güzel bir meyve. Turunç bir meyve, hem tadı güzel hem de hoş bir rayiha sahibi. Râyihâ-i tayyibe sahibi. Kur'an okuyan müslüman böyledir. Neden hem mü'min hem de Kur'ân-ı Kerîm'e bağlı hem güzel sıfatı var hem de Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor.

Ve meselü'l-mü'minîne'llezî. "Herhalde ellezî unutulmuş olabilir." Lâ yakrau'l-Kur'âne ke meseli't-temreti. "Kur'an okumayan müslümanın misali de hurma gibidir. Hurmaya benzer. Lâ rîha lehâ ve ta'muhâ hulvun. "Kokusu yoktur ama tadı güzeldir." Yani hurma kokmaz, güzel bir hoş kokusu yoktur. Ama ağzına alırsan tadı vardır. Mü'min; tadı var ama Kur'an okumuyor, hoş bir kokusu yok. Böyle anlatmış Efendimiz.

Ve meselü'l-münâfikı'llezî yakrau'l-Kur'âne. "Kur'an okuyan münafık, Kur'an'dan bahsediyor, dili dilbaz, güzel şeyler söylüyor." Neye benzer: K ke meseli'r-reyhâneti. "Fesleğene benzer." Reyhaneye benzer. Reyhane denen fesleğen, hani şu küçük küçük yapraklı, elini bile şöyle sürsen hoş kokar. Kokusu güzeldir reyhan dediğimiz ama tadı yoktur. Ve ta'muhâ mürrün. "Yesen yenmez, tadı acıdır. Sadece hoş kokusu var. Tadı yok. Tadı acı."

Lâ yakrau'l-Kur'âne. "Kur'an da okumayan, Kur'an'dan zikretmeyen onu diline de almayan münafığın durumu da." Ke meseli'l-hanzalati. "Ebû Cehil karpuzu dediğimiz bitki gibidir." Bitkinin meyvesi gibidir. Ne hoş kokusu vardır. Leyse lehâ rîhun ve ta'muhâ mürrün. "Tadı da acıdır. Kokusu olmadığı gibi, tadı da acıdır."

En üstün şekil müslümanın hem müslüman olması hem Kur'an okuması imiş. Tadı da tatlı, kokusu da hoş. Her bakımdan, her yönden güzeldir. Dikkat ederseniz Kur'an okuyup da uyulmamaktan hiç bahsetmiyor. Mü'min olduğu için okuyunca tatbik edecek ondan. Müslümansa okuyunca tatbik etmesi gerekiyor, yani sırf okumak sevabı artırır. Kâfi değildir. Demek ki biz iyi müslüman olmak için ne yapacağız? Kur'an okuyacağız. Nasıl okuyalım? Mümkün ise tedebbür, tefekkür ile mânasını takip ede ede okuyacaksınız.

Bir alim var, adı Ebû Abdurrahman es-Sülemî diye, diyor ki;

"Biz üstatlarımızdan şöyle duyduk. Onlar da büyüklerden öyle duymuşlar. On âyet, bir aşr okurlardı. Ondan sonra o aşrı öğrenip tatbik ederlerdi hayatlarında, tatbik etmedikçe, iyice öğrenmedikçe öteki on âyete geçmezlerdi. Böylelikle Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini ve tatbikatını bir arada öğrendiler. Sırf laf değil. Hem söz hem fiil, hem laf hem iş; ikisi bir aradadır. Öyle öyle öğrendiler, tatbik ede ede öğrenince insanın hatırında da kaldır."

Roman okur gibi okursa Kur'ân-ı Kerîm'in kıymeti olmaz. Bu esası bir kere şey yapacağız.

Bize bu hadîs-i şerîften gösterilen hedef nedir?

Bize gösterilen hedef müslüman olmak ve Kur'an okumak.

Kur'an'ı nasıl okuyalım?

Kur'ân-ı Kerîm'i daha güzel anlatışlar var. Kur'ân-ı Kerîm'in güzel, insana tesir etmesi için daha esrarlı okuyuşlar var ama… "Onu bana Mevlâm kendisi okuyor" gibi düşünürsen insan mestten zevk olur. Okuyacağız mânasını anlayarak ve her öğrendiğimizi tatbik ederek okuyacağız.

Eğer Kur'an okumazsak müslümanız ama müslüman olmamız sebebiyle bir tadımız var ama kokumuz yok. Etrafa fayda sağlamıyoruz. Koku ne yapar; etrafa yayılır, herkesin hoşuna gider.

"Aman ne kadar hoş, latif bir koku"

deriz mesela bir gül kokusu, bir sümbül kokusu;

"Aman bir karanfil ne kadar güzel kokuyoruz."

Bir iğdeler açtığı zaman veyahut Antalya, Adana taraflarında bir portakal, mandalina ağaçları çiçeklendiği zaman mest olur insan. Güzel koku, başkasına bir hoş tesir demek… Kur'an okursa insan demek ki bir hoş tesir olacak; işte böyle müslüman olmaya çalışalım kardeşlerim.

Kur'an bize "amel edelim" diye indirildi; "rafa koyalım" diye değil. "Ölülerimize hatim indirip ruhlarına bağışlayalım" diye değil. Ölüden önce bize gerekiyor. Önce bize gerekiyor.

Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenemezsek yazık bize, vah bize! Mevlâmız bize kitap göndermiş, elçi göndermiş; bizim haberimiz yok.

Ne biçim müslümanız?

Hiç merak etmez misin bu cildin içinde ne yazıyor?

Şu kâinatın sahibi, Hâlık'ı, senin Râzık'ın Allahu Teâlâ hazretleri sana kitap göndermiş, hiç mi merak etmezsin içindekini?

Merak etmiyor millet, baştan sona hiç okumamış ömrü boyunca. Zor gelmiş, şeytan zor gösteriyor. Önüne duvar çekmiş.

Halbuki hepimiz bugünden her gün bir aşr okuyalım, anlayarak çoluk çocuğumuza da hele bir iki sene içinde Kur'ân-ı Kerîm ne diyormuş, anlayalım tatbik etmek arzusuyla...

Demek ki münafıklar da Kur'ân-ı Kerîm okurmuş. "Onun Kur'an okuyanı reyhane gibidir, okur; okumayanı Ebû Cehil karpuzu gibidir, hiçbir şeye yaramaz." diye böyle bildiriyor.

Geçelim bundan sonraki hadîs-i şerîfe;

Meselü hâza'l-kalbi meselü rîşetin bi felâtin mine'l-arzi tukallibuhâ'r-rîhu zahran li batnin.

"Şu kalp" diyor Peygamber Efendimiz. İnsanın kalbini bir şeye benzetiyor.

Neye benzer?

Meselü rîşetin. "Bir kuş tüyüne benzer." Güvercinin, serçenin, şunun bunun kanadından bazen çıktığı zaman uçup giden bir kuş tüyü yerde kalır ya, bir kuş tüyüne benzer şu kalp. Nasıl bir kuş tüyü? Bi felâtin mine'l-arzi. "Çıplak, hiç kumu olmayan, ekini vesairesi olmayan çıplak bir araziye benzer, ot yok, çıplak." Tukallibuhâ'r-rîhu zahran li batnin. "Rüzgâr onu alt üst eder. Sırtını yere getirir, değiştirir. Rüzgâr eser…"

Zaten kalp, "değiştirmek" demek, ondan dolayı böyle denmiş. Bu isim ondan verilmiş derler; o halden o hale şey yapıyor. Allahu Teâlâ hazretleri insanın gönlünü oradan oraya döndürür. Çeşit çeşit haller gelir.

Bizim kalp dediğimiz şey nedir Türkçe'de, biz bunu neyle karşılarız? Kalp sözü Türkçe'de iki kelimeyle karşılanır. Bir yürek kelimesi ile karşılanır.

Kalbin karşılığı yürek Türkçe'de ne demektir?

İnsanın şurasını şöyle bastırıldığı, tık tık attığı zaman duyduğu et parçası. Birinci mânası bu, ikinci mânası "gönül" kelimesiyle karşılanır.

"Gönül nedir hocam?"

Onun biraz tarifi zor. Gönül ne demek? İnsanın iç âleminin içi. Kalbin bir de o mânası vardır.

Hadîs- şerîflerde ve âyet-i kerîmelerde kalp kelimesi geçtiği zaman o et parçası kastedilmez. Yürek kelimesi, ortasına bir bıçak vuruyorsun, tavanın içinde cızır cızır pişiriyorsun, yiyorsun. O değil; insanın gönlü kastediliyor.

İnsanın gönlü boş bir arazideki kuş tüyü gibidir. Çeşitli şeyler gelir insanın aklına bazen hoş halli olur, bazen neşeli olur, bazen üzüntülü olur. Gamlı, kederli olur, çeşitli haller gelir. Allahu Teâlâ hazretleri estirir bir böyle rüzgâr. Bazen bir hüzün gelir insana, bazen bir sevinç gelir döndürür, durur.

Mukallibe'l-kulûb. "Allahu Teâlâ hazretleri kalbi oradan oraya, gönlü oradan oraya döndürendir."

Sebbit kulûbenâ alâ dînike yâ Mukallebe'l-kulûb. "Ey kalbi, kalpleri oradan oraya döndüren, çeşitli rüzgârları, çeşit çeşit fikirleri insanın içine getirten Mevlâm, bizim dinimizi, bizim dînî duygumuzu tesbit eyle, sabit eyle bizi. Senin dinin üzerine, dinin düşüncen üzerine sabit olalım."

diye duası var Peygamber Efendimiz'in.

Allahu Teâlâ hazretleri bizim kalplerimizi, gönüllerimizi Hakk'a bağlı eylesin, Hak'tan yana eylesin, esen çeşit çeşit fırtınalardan, rüzgârlardan müteessir olup da rızasına uygun olmayan taraflara sürüklenenlerden eylemesin.

Onun için gönle dikkat, aman kalbe dikkat, aman rüzgârlar alıp da üfürüp de başka bir küfür şeyine götürmesin!

Kendinize çok dikkat edin, kendimize çok dikkat edelim!

Okuduğun bir kitap, bir gazete, seyrettiğin bir program mahvedebilir insanı!

Gönül işte bu kadar zayıf… Bir tüyün ne kadar sebatı olur, rüzgâr esti mi döner gider, onun için koruyacaksın!

Bizim tasavvuf kitaplarında yazılmış ki müritlerin gafil müritlerin bile sohbetinden kaçması uygundur. "Gaflet akseder, sirayet eder ona, onun gafleti sirayet eder" diye. Ehemmiyet vermeyebilir. Mühim olan şeylere gafil insanlar durumuna düşer. Bulaşır hastalık diye onun için aman şu gönlüne dikkat et başka bir şey girmesin.

Bu gönül Allahu Teâlâ hazretlerinin tecelligâhı, bu gönül, kalp kıymetli bir şey. Onun için Kâbe kadar muhterem, Kâbe'den de muhterem! Kâbe gibi muhterem insanın gönlü, kalbi eğer mü'min olursan onun için kırmamaya da dikkat et! Onun için Kâbe'yi puthane haline getirmemeye de dikkat et.

Gönlüne neleri sokuyorsun?!

Para, mevki sevgisini sokuyorsun, makam sevgisini sokuyorsun, şöhret sevgisini… Putlarla doldurdun Kâbe'yi! Peygamber Efendimiz 365 tane puttan Kâbe'yi temizlemişti. Sen yine süslü süslü putları dizdin!

Gönle Allah sevgisinden başka bir şey yakışmaz. Başka bir şey varsa zaten olmaz gelmez Allahu Teâlâ hazretlerinin envâr-ı İlâhiyyesi.

Padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.

Padişah mezbeleye gelir mi; sen orayı bir temizle, tanzim et, düzenle, süsle, güzelleştir bakalım da ondan sonra o aziz misafir gelsin. Onun için kalbe çok dikkat edelim. Cümleten inşaallah elbirliğiyle.

Meselü'l-mü'mini yevme'l-cumu'ati ke meseli'l -muhrimi lâ ye'huzu min şa'rihî ve lâ min ezfârihî hattâ tenkaziye's-salatü.

Cuma günüyle ilgili bir hadîs-i şerîftir bu İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Müslüman Cuma gününde ihrama girmiş hacı gibidir. İhramlı hacı gibidir."

İhramlı hacı ne yapar?

İhramın yasaklarına riayet eder. Bir ihramlı hacı nasıl hareket etmesi gerekiyorsa öyle yapar. İhrama girdi bir hacı, olmadık bir şey yaparsa cezaya uğrar. Biliyorsunuz, ya kurban kesmesi gerekiyor, ya sadaka vermesi gerekiyor. Veyahut şöyle böyledir. Onlar haccın cinâyeti'l-hacc diye kitaplarda yazılmıştır. Tırnağını kesemez, saçını tıraş edemez, hanımına yaklaşamaz vesaire vesaire...

İhramlı olmanın şartları var. "Cuma günü müslüman" Peygamber Efendimiz öyle buyurmuş; "ihramlı hacı gibidir." Lâ ye'huzu min şa'rihî. "Saçından almaz ve tırnaklarını kesmez namaz kılınıncaya kadar." demiş.

Neden?

Her âza Cumanın şerefini tatsın diye. Cumayı sen ne sanıyorsun, neden küçük görüyorsun?!

Cuma muhteşem bir ibadettir. O muhteşem ibadete, o saçının kılını niye mahrum bırakıyorsun, o tırnağı ne diye mahrum bırakıyorsun? Madem Cumaya ermiş; "o ibadette, Allah'ın huzurunda o da bulunsun" diye. Ondan dolayı, o Cuma namazının kadrinden dolayı.

Dediler ki: Kîle: Yâ Resûlallah metâ yüteehhebü li'l-cumu'ati? Kâle: Yevme'l-hamîsi. "O zaman Cuma gününe ne zaman hazırlanacağız?" Hani müslamanın süslenip, güzel kokular sürünüp, temiz elbiseler giyip de gitmesi gerekiyor.

Cuma gününe pabuçların içinden, ayakkabısından çıkarıyor ayaklarını, yün çorap maşaallah, içinde üç gün durmuş, terlemiş ayağı oh dışarı çıkıyor, ayaklarını yıkayıp tekrar o çorabı giyiyor. Giyme ya! Koy bir kâğıda, sar, pabucun içinde dursun, o kadar kirlendikten sonra tekrar giyiyor ayağına, etrafındaki insanları mahvediyor. Öyle olmayacak, tertemiz olacak, en temiz elbiseyi giyecek, en güzel kokuları sürecek, hazırlanacak.

Ne zaman?

"Perşembe gününden hazırlansın." demiş Peygamber Efendimiz. Böyle bir tavsiyesi hatırınızda olsun.

Cumaya hazırlanmak gerekiyor. Bu, Cumanın nesini gösteriyor?

Bu hadîs-i şerîf Cumaya itibarın yüksekliğini gösteriyor. İtibar etmenin gerektiğini gösteriyor, Cuma ihramlı gibi oluyor insan "fukaranın haccı" demişler zaten cuma günü için; fukaranın haccı ne demek?

Fukara hacca gidemez, o kadar masrafı göze alamaz, fukaranın haccı gibi oluyor. Kıymetli bir ibadet; işte o ne kadar kıymetli ibadet olduğunu gösteriyor.

Peki Cuma kılmayan kardeşlerimize ne diyelim?

Birçok hadîs-i şerîf var bizim elimizi kolumuzu bağlıyor, onların gönüllerini kırmak istemiyoruz, herkesle iyi geçinmek isteriz ama ne yapalım?!

Bak ne diyor Peygamber Efendimiz; "Cuma muhteşem bir ibadettir. Cuma günü çok mühim bir gündür."

Cuma günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e salât ü selâmı fazlalaştırın. Cuma günü Allah rızası için sevabını Allah'tan umarak bir gusül abdesti alın, on günlük günahlarınız bağışlanır. Ne güzel, bir hafta önceki günahlar üç gün fazlasıyla af oluyor. Onun için Cumaya böyle hazırlanarak gidersiniz.

Cumayı üç gün üst üste mazeretsiz terk eden kimsenin kalbi mühürlenir. Kapatılır, bazen usûlsüz hareket eden bir dükkân, bir teftiş görüyor belediye memurları tarafından "pis burası, bu lokanta"; kapatıyorlar, kırmızı bal mumuyla mühürlüyorlar, tamam, şu kadar kalıyor. Böyle olur Allah korusun. Ondan sonra istediği kadar uğraşsın. Onun için Cumayı terk etmeyin.

Sonra Peygamber Efendimiz;

Sallû halfe küllü berrin ve fâcirin.

Herkes imamın şeceresini tatbik edemez ki.

Ezan okundu, sen bir yerden bir yere gidiyorsun, gelirsin camiye girersin.

"Dur! Ben imamın tahkikatını yapacağım, bakalım aslı ne, nesli ne, zihniyeti ne, fikri ne?"

diyemez ki. Ondan mazur müslüman, onun için bu Cumayı terk etmek meşru bir şey değil. Bir başka aldatmaca oluyor. Sakın Cumayı ihmal etmeyin. Bakın burada şerefini gösteren hadîs-i şerîfte geçti.

Meselü's-salavâti'l-hamsi ke meseli neherin cârin azbin alâ bâb ahadiküm yağtesilu fîhi külle yevmin hamse merrâtin femâ yubkî zâlike mine'd-denesi.

Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfi muhtelif sahabeden rivayet edilmiş. Meşhur bir hadîs-i şerîftir. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı beş vakit namazın misali insanın, sizden birinizin evinizin kapısı önünde akan tatlı sulu bir nehre benzer. Nehir gibidir beş vakit namaz.

Neye benzer?

"Sizin evinizin kapısı önünde akan tatlı sulu bir nehre benzer. Tuzlu değil, acı değil, tatlı sulu bir nehre benzer." Yağtesilu fîhi külle yevmin hamse merrâtin. "Kişi bunun içine giriyor sıcakta, toprakta giriyor billur gibi tatlı suyun içinde günde beş defa yıkanıyor." Femâ yubkî zâlike mine'd-denesi. "Bu pislikten bir şey bırakmaz."

Günde beş defa böyle bir tatlı suya girip de yıkanan insanın teri kalır mı, tozu kalır mı, kiri pası kalır mı; kalmaz. İşte beş vakit namaz böyledir. Ona benzetmiş Peygamber Efendimiz.

Bu namazları kadrini bilerek kılalım. Yaptığımız ibadetlerin şuuruna vararak yapalım. Biz alıştığımız için elimizdeki kıymetin şeyini bilmiyoruz.

Küçük bir çocuğa elmas bir gerdanlık, bir yüzük versen, biraz oynar ondan sonra kenara atar. Neden? O zavallıcık nereden bilsin elmasın camdan farkını. Biz de cahilliğimizden bizim ibadetlerimizin kadrini kıymetini bilemez duruma gelmişiz.

Cumanın kıymetini bilmiyoruz. Fırlatıp atıyoruz bir kenara. Beş vakit namazın kıymetini bilmiyoruz. Bunlar çok kıymetli ibadetler. Sonra o beş vakit namazın içindeki hareketlerin kıymetini bilmiyoruz. El pençe divan duruyorsun kimin huzurunda Mevlâ'nın huzurunda, seni yaratan, besleyen, huzuruna varacağın Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda; "Buyur yâ Rabbi!" diye divana duruyorsun. Rükûa varıyorsun, saygıyla eğiliyorsun, o mübarek, şerefli alnını topraklara, yerlere koyuyorsun. Hürmetinin çokluğunu ifade ediyorsun. Allahu Teâlâ hazretlerini her türlü noksandan tenzih ediyorsun.

Erir insan, mânasını düşünse her kelimesinin; Allahu Ekber'in, Elhamdüllillah'ın, Sübhanallah'ın, hareketlerinin mânasını düşünse erir insan. Her gün, günde beş vakit namaz kılıyorsun, ediyor kırk rekât en aşağı beş vakite beş vakit katıyorsan ayrı… Her seferinde es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyorsun sağ tarafına. Kime? Eğer cemaatle kılıyorsan hem sağındaki meleğe hem de cemaate ama yalnız kılıyorsan meleğe es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyorsun sağındaki meleğe.

Peki, senin omzunda melek olduğunu biliyorsun da o edepsizlikleri niye yapıyorsun yalnız başına?

"Hocam hiç düşünmedim ben bu işin böyle olduğunu."

Melek var yanında, bir kimse olduğu zaman yapmıyorsun da yalnız kaldığın zaman nasıl yapıyorsun?

Selam verme o zaman! Namazı kıldığın zaman selam verme! Eğer "selam veremem selam vermem gerekiyor" dersen. O meleğe saygı göster, o var. Ha Ali, Veli; ha o melek. Bak ne kadar mühim şeyleri kaçırıyoruz gözümüzden. Ne kadar kıymetli şeyler, motifler, bilgiler var. Onları alışkanlık belasından gözümüzden kaçırıyoruz. Haccın kıymeti, Cumanın kıymeti, zekâtın kıymeti kaçıyor.

Elimizde emsalsiz, misalsiz hazine var. Topkapı Sarayı'nın hazinesi var hepimizin elinde. Topkapı Sarayı'nın hazine dairesi var, Kaşıkçı Elması, yakutlar, zebercetler, zümrütler var hazinelere sahibiz; farkında değiliz.

Meselü'llezî yu'tiku ev yetesaddaku inde'l-mevti ke meseli'llezî yühdî izâ şebi'a.

Bu hadîs-i şerîf de sahih bir hadîs-i şerîftir. İslâm hakkında güzel izahta bulunmuş Hocamız rahmetullahi aleyh kitabın müellifi.

Burada Peygamber Efendimiz bir insanın tam ölümü ânında köle âzat etmesinden bahsediyor, bunu ayıplıyor. Bu doğru değildir. Adam yatağa yatmış hayattan ümidini kesmiş, ölmesi yakın, belli, mecali yok elini kaldırmaya, gitmiş, yüzünün feri kaçmış, dizi titriyor, belli artık, ölecek, aklı kesti ölecek.

"Hadi filanca tarlayı tasadduk eyledim, şunu böyle yaptım."

Olmaz!

O vakte bırakma, o vakte bıraktın mı sen öyle dersin de ötekiler ya yapar ya yapmaz. Geride kalanlar ya yapar ya yapmaz, zaten yapmazsa da insanın kendi malının üçte birine hakkı var. Ölüm hak, miras helal; üçte ikisini isterse tutar, istemezse tutmaz. Sen onu mirasçının keyfine bıraktın mı olmaz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Sizler hanginiz vardır ki başkasının malını kendinizin malından daha çok seviyorsunuz. Hepimiz böyle, olmayan hanginiz var."

Diyorlar ki;

"Yâ Resûlallah nasıl olur, herkes kendi malını daha çok sever. Başkasının malından daha çok sever, kendi malına titrer. Kendi arabasını kollamaya çalışır, kendi tarlasını imar etmeye, dikmeye çalışır. Kendi evine bakar, boyar, badana yapar…"

"Siz başkasının malını kendi malınızdan daha çok seviyorsunuz."

Misali nedir? Bu sözün altında yatan mâna;

"Sen kendin malınla hayatında hayr ü hasenât yapmıyorsun. Parayı esirgiyorsun, tutuyorsun elinde, harcamıyorsun, hayra sarf etmiyorsun, sevap kazanamıyorsun, âhirette bir sermayen olmuyor. Bu kazandığın parayı kime bırakıyorsun? Mirasçıya bırakıyorsun."

O halde onun malını daha çok seviyorsun kendine bir fayda sağlamasını istiyorsan harca. Hayr ü hasenât yap, defterine yazılsın âhirete transfer olsun, âhirete hayır olarak geçsin;

"Tamam, şu kulum cami yaptırdı, han, hamam yaptırdı, köprü, çeşme yaptırdı, sadaka verdi, fakir doyurdu, çıplak giydirdi…"

diye yazılsın sana.

Bekliyorsun, harcamıyorsun, harcamıyorsun, elin sımsıkı, başkasının malının bekçiliğini yapıyorsun. Mirasçının mal bekçiliği yapıyorsun.

Vebali sana, sefası ona. O ölüp gidiyor o sefasını sürüyor, sen de hesabını vereceğim diye uğraş. "Niye bundan vazifelerini yapmadın?" diye. Bunun için işi o tarafa bırakmadan aklın başında iken ölç biç sadaka-yı câriye yap. Hayır ve hasenâtını yapıp bir insan, bir köle âzat eylerse ne olur bir insan? Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş ki;

"Sizden biriniz, bir para biriktirip de bir köle alıp da âzat edecek paraya sahip olursa hemen bu işi yapsın. Hemen bu işi yapsın onun her âzası o köleyi âzat eden insanın o âzasına fidye olur, cehennemden kurtulmasına sebep olur."

Yani bir köle âzat ettin mi insanın cehennemden âzatlığına vesile oluyor. O kadar kıymetli işte!

Onun için iş işten geçmeden fırsat elden kaçmadan biraz Allah yolunda çalışın. Namaz kılmaya kılıyor, herkes orucu daha çok tutuyorlar, maşaallah namaz müslümanından oruç müslümanı daha çok bizim memlekette. Biliyorsunuz bayram müslümanı daha çoktur. Bayramları senede iki defa camiye gelenler, bu böyle gider, ibadet yapıyorlar da;

"Şu kadar tesbih çek."

"Başüstüne hocam."

"Şu kadar namaz kıl, beş vaktine beş vakit kat."

"Başüstüne hocam."

"Para ver."

"Canımı al, parama dokunma!"

Böyle bir mantık içinde gidiyor. Parayla belli olacak, ne yapalım. Hayırları yapın iş işten geçmeden, fırsat elden gitmeden, hayır yapın!

Avrupa'ya gittim, görseniz, kiliselerin içini; çiçek gibi bakıyorlar. Adamlar çok zengin, kiliseye yardım ediyorlar, orada biraz mecburiymiş, herkesin maaşından kiliseye yardım vergisi kesilirmiş yüzde on civarı, her ay milyarlarca mark geliyor, çiçek gibi ibadethaneleri ama içinde insan yok. İçinde insan yok çünkü binadan önce fikir, duygu, gönlü doyurmak gerekiyor; gönül doymayınca olmaz.

Onun için bir de hatırama geliyor ki birkaç defa arkadaşlarıma söyledim, mesela bir müessese kuralım yardım edin, kesenizi açın "Hadîs-i Şerîf Enstitüsü"; hadîs-i şerîfleri incelesin. Hadîs-i şerîf kitaplarını tercüme etsin. Hadîs-i şerîf eğitimi, araştırması yapsın. Bu hadîs-i şerîflerin tasnifini yapsın. Bu çalışmaları yapsın. Peygamber Efendimiz'in sünnetinin ihyâsına vesile olsun.

Bir "Kur'ân-ı Kerîm Enstitüsü" kuralım. Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirlerini neşretsin, cilt cilt, güzel güzel bir ortaokul talebesi seviyesinde, bir lise talebesi seviyesinde, üniversite hocası seviyesinde, ilim adamları seviyesinde, kademe kademe şeyler yapalım. Araştırmalar yapalım isteyenlere, orada dershaneler açalım. Buyurun esnaf mısın, saat altıdan on bire kadar Kur'an dersi; talebe misin, işte cumartesi, pazar Kur'an dersi…

Hocalar tutalım, devletten memur olarak maaş istiyorsun, parası yetmeyebiliyor, kadro yok diyebiliyor. Yapalım, dinimize, Kur'an'ımıza, irfanımıza hizmet edelim. Bir "Fıkıh Enstitüsü" kuralım, bir "Tarih Enstitüsü" kuralım. Bunlar ışıl ışıl dünyanın her tarafına neşriyatı yayılan, çalışması fayda sağlayan çalışmalar olsun. Cami yapmak değil, çok hizmet şekilleri var. Bunlar da hep parayla oluyor, işi en son noktaya bırakmayın, tam can hulkuma gelip gargara başladığı zaman "malımın şu kadarını şuna verdim" demeyin. Aklınız başında, şuurlu iken ne yapacaksanız yapın!

Meselü'l-beyti'llezî yüzkerullâhu fîhi ve'l-beyti'llezi lâ yüzkerullâhu fîhi meselü'l-hayyi ve'l-meyyiti.

Bu hadîs-i şerîf de zikirle ilgili geldi. Buhâri'de, Müslim'de, İbni Hibbân'da var; Ebû Mûsâ el-Eş'arî hazretlerinden rivayet edilmiş bu sağlam kaynaklarda, hiç kimsenin itiraza mecali olmaz, kıpırdayamaz. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"İçinde Allah'ın zikredildiği ev ile içinde Allah'ın adı anılmayan ev diri ile ölüye benzer."

Kur'ân-ı Kerîm'de altmış küsur yerde Allah'ın adını zikretmek geçiyor. Hadîs-i şerîflerde beş yüz küsur hadîs-i şerîf topladım, bir fırsat bulsam da tercüme etsem, neşretsem diye düşünüyorum. Allahu Teâlâ hazretlerinin zikrine dair. İçinde zikredilmeyen, Allah anılmayan, zikrullah yapılmayan ev ölü gibidir; zikredilen ev diri gibidir.

Kalp de öyledir. Allah'ı zikreden gönül canlıdır, Allah'ı zikretmeyen gönül ölüdür.

"Hocam geziyor."

Canlı cenaze, istediği kadar gezsin hayır gelmez, mânevî bakımdan gelmez. Kalbi nasıl toprağı suladığın zaman yeşerten su ise marifetullah, zikrullah yeşertir kalbi. Onun için gelin bundan bucak bucak kaçmayın.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû'zkürullâhe zikran kesîran. Ve sebbihûhu bükreten ve esîlan.

"Ey iman edenler Allah'ı çok zikredin. Sabahleyin akşamleyin Allahu Teâlâ hazretlerini tesbih eyleyin."

Bu da emirlerden bir emir, çünkü siz zikrederseniz Allah da sizi zikredir. "Kulum beni anıyor" diye. Siz yalnız zikredersiniz o kendisi zikreder. Toplulukla zikrederseniz Allah daha hayırlı bir toplulukla zikreder. Allahu Teâlâ hazretleri tarafından zikredilmek ne kadar büyük bir şeref. Hatta insanın Allah'ı zikretmesi bile büyük bir şereftir!

Sen ne hakla onun adını ağzına alabilirsin, sen kim oluyorsun?!

Lütfetmiş de adını anmayı müsaade etmiş bize, vazife eylemiş ne mutlu, ne güzel... Sonra zikrede zikrede insanın gönlü dirilir, gönlünün pası gider. Gözünün perdeleri kalkar, hayrı görür, hakkı görür, yüzüne nur gelir. İçine dışına nur gelir, Allahu Teâlâ hazretlerinin istediği, sevdiği has kâmil kul olur. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği razı olduğu bir kul olarak varır.

Allah cümlemizi gafletten ikaz eylesin.

Fâtiha-i şerîfe me'al besmele.

Sayfa Başı