M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cami ve Cuma Namazı

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Dinimiz topluluk dinidir, toplum dinidir. Topluma çok önem verir. Hepinizin duyduğu, bildiği bir gerçek var ki iman kişiseldir, insanın kendi şahsı ile, kalbiyle ilgilidir. İbadetler de öyle; kul ile Allah arasındadır. Fakat bir taraftan da İslâm dini topluma çok değer verir ve toplumu çok kayırır, kollar. Müslümanları topluma faydalı, yararlı işler yapmaya sevk eder. Topluluğu teşvik eden, topluluğu sıhhatli, sağlıklı eden her şeye sevap koyar. Toplumu dağıtan, perişan eden, parçalayan şeyleri de yasaklar.

İslâm toplumsal tarafı çok kuvvetli olan bir din. Başka dinlerle mukayese edilemeyecek kadar üstün... Namazlar cemaatle kılındığı zaman; mahalle mescidinde 25-27 misli sevap ama Cuma kılınan büyük mescitlerde 50 misli sevap... Kırlarda, kırsal alanda bir kimse ezan okuyup kamet getirerek kılarsa 50 misli sevap... Kudüs-ü Şerif'te kılınırsa 500 misli sevap... Medine-i Münevvere mescidinde kılarsa 1000 misli sevap... Mekke-i Mükerreme'de Mescid-i Haram'da kılarsa 100 bin misli sevap... Böyle sevaplar var. Bunlar topluluğu teşvik eden şeyler...

Namazları cemaatle kılmanın ötesinde; haftada bir toplanılıyor, Cuma namazı oluyor. Cuma namazının öbür namazlardan bariz bir farkı var, açık seçik bir fark: Hutbe var. Hutbe de farz. Hutbenin dinlenmesi lazım. Hutbe esnasında konuşulmaması lazım. Hutbeden önce camiye gelmek lazım. Hutbe esnasında birisi konuşurken ötekisi "Sus!" dese bile Cuma sevabı elinden kaçıyor.

Demek ki ayrıca Cuma namazında bir de hutbe, halka dinî bilgiler vermek, İslâm'ı anlatmak, güncel meseleleri, dinî meseleleri konuşmak fırsatı çok kuvvetli bir şekilde verilmiş. Çok güzel bir nizam, çok güzel bir düzenleme... Allahu Teâlâ hazretleri müslümanlar her işlerini konuşa görüşe halletsinler diye ne kadar güzel nizamlar koymuş, ne kadar güzel düzenlemeleri var dinimizin...

Cuma çok önemli!

Hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîflerde Cuma'nın kılınması gerektiğini çok kuvvetle emrediyor, tavsiye buyuruyor. Bu hususta mesela -Ahmed b. Hanbel, Neseî, İbn Mâce gibi kaynaklarda var- Cabir radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf:

Men tereke'l-cumuate selâse merrâtin mütevâliyâtin min ğayri darûretin tabe'allâhu alâ kalbihî.

"Kim Cuma namazını peş peşe, arka arkaya üç defa terk ederse..."

Yani bu Cuma kılmamış, hemen onun arkasındaki Cuma yine kılmamış, onun arkasındaki Cuma yine kılmamış. Mütevâlî olarak, peş peşe olarak… Min ğayri darûretin. "Zaruret, mecburiyet, elinde olmayan sebepler, mâniler yok iken eğer üç Cuma'yı terk ederse..."

Ne olur?

Tabe'allâhu alâ kalbihî. "Allah onun kalbini mühürler, kapatır." Kalbi, gönlü çalışmaz, işlemez hale gelir. İnsanın iç âlemi kararır, mânevî bakımdan mühürlenir, kapatılır, çalışmaz hale gelir.

Başka bir rivayette de buyurmuş ki;

Men tereke selâsü cumuâtin min ğayri uzrin kütibe mine'l-münâfikîn.

"Bir kişi üç Cuma'yı özür olmadan terk ederse, -burada peş peşe sözü yok- münafıklardan yazılır."

Münafık insan olur, iyi müslüman olmak vasfını kaybetmiş olur.

Tabii insanın ömründe askerlik var, yolculuk var, hastalık var, diğer başka mâniler olabilir; Cuma kılamama durumları olabilir. Onun için birinci hadîs-i şerîfte "mütevâliyen", yani "peş peşe üç Cuma'yı kılmazsa" dendi. İnsanın ömründe kılmadığı Cumalar üçten fazla olabiliyor ama peş peşe kılmaması bu hususta gevşek olduğunu veyahut bu hususta inancının olmadığını veyahut Cuma'ya önem vermediğini gösteriyor. O çok mühim bir gösterge... O zaman kalbi mühürleniyor, münafıklar listesine yazılıyor. Allah'ın sevmediği bir kul durumuna düşüyor.

Neden?

Çünkü İslâm toplum dini... Müslümanlar beş vakit namazını da camide kılarsa sevabı çok ama haftada bir cuma günü muhakkak Cuma namazına gelecek.

Hatta Cuma namazında hutbeyi, eğer bir başka mânisi yoksa devletin en yüksek memuru, âmiri, başkanı kıldıracak. Fıkıh kitapları bunu açıkça beyan eder. Emîrü'l-mü'minîn, mesela bir beldenin valisi, bir kasabanın kaymakamı, bir devletin başkanı durumunda olan kimse kıldırır.

Bunu Evren Paşa reis-i cumhur iken söylemişlerdi, o da garipsemişti, "Şuna bak, namazı ben kıldıracakmışım!" diye şaşkınlığını ifade etmişti. Ama işin doğrusu budur. Çok önemli... Devletin en yüksek şahsiyeti gelecek, camide hutbeyi okuyacak. Halk da onu dinleyecek. İslâmî meseleleri beraber birbirlerine anlatmış olacaklar ve müslümanlar böylece toplumlarını ilerletecek, geliştirecek. Bu anlaşılıyor.

Şimdi devlet başkanları bu işlere yanaşmıyorlar. Yönetici durumunda olan yüksek kişiler yanaşmıyorlar. Memurlar tayin edilmiş, "Cuma namazını imam ve hatip filanca kıldırsın." denmiş.

Tabii bu da câiz, bunun da olması doğru. Çünkü hiç kıldıracak kimse olmasa, cemaat gelecek camiye, açıkta kalacaklar. Ağzı laf yapan, İslâm'ı bilen bir kimse olmayınca birbirlerine bakıp kalacaklar. O bakımdan birisinin tayin edilmesi doğru... Eskiden beri, ecdâdımız zamanında da bu tayin yapılmış. Ama aslında namaz tayin işi değildir, gönül işidir. Herkesin boynuna borçtur. Bunu ne kadar yüksek mevkii olan insan kıldırırsa halka etkisi o kadar fazla olur.

Ben İslâm ülkelerini geziyorum, bazı ülkelerde bakıyorum üniversitenin profesörü camide cuma günü imamlık yapıyor. Doçent, profesör... Birisiyle tanıştık, Peygamber Efendimiz'in sülâle-i tâhiresinden de... Evi var, köşkü var... O ülkeye gittiğimiz zaman bizi çağırıyor. Üniversitede iktisat üzerine doçent, profesörlüğü yakın... Kitaplar filan yazmış. Cuma namazını kendisinin kıldırdığını bilmiyordum. Mahallesinde kocaman bir cami var, orada Cuma namazını kıldırıp hutbeyi okuduğunu öğrendim, sevindim. Tabii halk da karşısında her şeyi bilen, yüksek terbiyeli bir insanın konuştuğunu görünce…

Arapça bir söz var:

en-Nâsü alâ sülûki mülûkihim denmiş.

Edebî üslûpla, güzel bir söz, atasözü gibi:

"İnsanlar meliklerinin, âmirlerinin, başkanlarının, yöneticilerinin yolunca gider."

Onlar iyi olursa onlar da onun arkasından iyi yere gider, kötü olursa kötü yola giderler. Âmir iyi olursa insanları iyi yola çekmenin sevabını alır.

Onun için Peygamber Efendimiz İslâm'ı Arabistan yarımadasındaki insanlara anlattıktan sonra, çevredeki devletlere de elçiler ve mektuplar göndererek İslâm'ı onlara da anlattı ve onları İslâm'a davet etti. Heraklius'a, Sasânî imparatoruna, Habeş imparatoruna, Mısır hâkimine, Bahreyn hâkimine, her tarafa elçiler göndererek, mektuplar yazarak İslâm'ı anlattı ve onları İslâm'a çağırdı. Bu mektupları Muhammed Hamidullah Bey tarih kaynaklarından çıkartarak, el-Vesâikü's-siyâsiyye diye neşretmiştir.

Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğu naklediliyor, muhatabı olan hükümdara diyor ki;

Eslim. "Müslüman ol." Teslem. "Selamete erersin."

Hem dünyada sâlim olursun hem âhirette cennetlik olursun, selâmete erersin, ebedî saadete erersin.

Yu'tike'llâhu ecrake merrateyni. "Allah sevabını sana kat kat, katmerli olarak verir." Bir senin kendinin müslüman olma sevabın, bir de sana bakıp sana tâbi olduğu için senin peşinden gelip müslüman olanların sevabını da kazanırsın.

Yöneticilerin böyle kâr elde etme imkânları var.

Kendileri iyi müslüman olur da başkalarını da İslâm'a çekecek güzel bir yönetim uygularlarsa ne olur?

Onların sevabını alırlar.

Mesela bizim kardeşlerimizin yönetimde olduğu zamanlarda bazı daireleri hatırlıyorum, oralarda camiler yapıldı. Memurlar uzak yerlere gidemiyorlar, belki Cuma'yı kaçıracaklar ama orada camiler yapıldı. Hem halk istifade etti hem de orada çalışan binlerce kişi, işçi, memur, âmir namazlarını kıldılar, Cumalarını kıldılar. Ne kadar güzel!..

Bizim fakültelerde de, yüksek okullarda da, benim derse gittiğim yerlerde böyle mescitler açılmıştı. Mesela Sakarya Mimarlık Mühendislik'te, Yükseliş Mimarlık Mühendislik'te biz dersi verirdik, aradaki tenefüste giderdik ikindi namazımızı kılardık. Namazımızı kıldıktan sonra tekrar dönüp derse girerdik. Tenefüste bu işi halletmiş olurduk.

Yakında cami olabilir ama camiye gitmek için binadan alt kata ineceksiniz, çıkacaksınız, camiye gideceksiniz, tekrar geleceksiniz, yarım saat sürer. Mescit lazım! Her müslümanın namazını beş vakit kılması gerekiyor. Yakınında mescit olması lazım. Onun için büyük mescitler vardı ama onların yakınında namazgâhlar da vardı.

Kapalı Çarşı'da çok sevdiğimiz ihvanımızdan, esnaftan bazı hacı amcalarımız, baba dostlarımız vardı. Onları hatırlıyorum: Terlikçi, patikçi, ayakkabıcı, mestçi vesaire... Namaz vakti oldu mu hemen yanlarındaki namazgâha, mescide giderler kılarlardı. Dükkânı kapatıp giderlerdi, tekrar gelip açarlardı. Bir saniye bile geçirmezlerdi. Müşteri gelse bile, "Namazdan sonra, lütfen o zaman gelin." derlerdi. Namazı tehir etmezlerdi. Böyle bir insanın yönetim imkânlarını değerlendirerek başkalarının da ibadet etmesine sebep olması büyük sevaplar kazandırır.

Mesela hatırlıyorum: Erzurum Üniversitesi'nde o zamanın rektörü bir mescit yaptırmaya, büyük bir cami yaptırmaya başladı. Biz sonra nasip oldu gittik orada Cuma namazı da kıldık. Ne kadar güzel!..

Ortadoğu Üniversitesi'nde profesörler bu işe ön ayak oldular, yaptılar. Yurt dışından başka ülkeler yardımcı oldular. Bir teknik üniversitede böyle bir mescit yapılıyor, ne kadar güzel!.. Binlerce öğreci var, onlar otobüslere binip, şehre inip, namaz kılıp gelinceye kadar yarım gün geçer. Yani onların ibadetlerinin yapılması sağlanmış oldu. Ne kadar güzel oldu!..

Bu tabii bir ihtiyaç. İnsanoğlunun ibadet ihtiyacı çok büyük bir ihtiyaç... Zaten anayasamızda da din vicdan hürriyeti, ibadet hürriyeti var. Onun için böyle şeylerin olması lazım. İnsanın inancına göre yaşaması kadar tabii şey olamaz.

Biz Avustralya'da arabamıza bindik, akşam olduğu zaman güzel motellerde kalarak 4000-5000 kilometre yol yaptık. Muhtelif şehirlerdeki kardeşlerimizi ziyaret ettik. Muhtelif çalışmalar yaptık. Melbourne'e gittik, oraya giderken muhtelif şehirlerden geçtik. Oradan Mildura'ya geçtik, Mildura'dan çok meşhur bir şehir olan Broken Hill'e gittik. Broken Hill'in bizler için, müslümanlar için özel bir anlamı var. Orada iki tane şehit edilmiş kişi var. Onları ziyaret ettik. Afganlılar'ın kurmuş olduğu Avustralya'nın ilk mescitlerinden sayılan mescidi ziyaret ettik...

Bütün gezdiğimiz yerlerde tabii bir ön düşünme yapmamız gerekiyordu. Namazları nerede kılacaktık?

Avustralya'nın çok güzel bir düzeni var. Her kasabada, her şehirde en aşağı bir tane büyük park bulunuyor. Şehir büyüdükçe parkların sayısı artıyor. Şehrin girişinde veya çıkışında bir veya iki tane çok büyük park oluyor. Bu parkın içinde abdest alma yerleri, yani tuvaletler oluyor, çimenlik oluyor, oturma yerleri oluyor, masalar, sandalyeler, gölgelikler, yemyeşil... Seyahatlerimiz esnasında hep buralarda abdestlerimizi alarak, seccadelerimizi yayarak vakit namazlarını öyle kıldık.

Hatta bir kasabaya geldik. Orada namaz kılarken biraz da güneş fazlaydı, biraz gölge olsun da seyahate öyle devam edelim derken birisi karşıdan çıktı geldi. Kıbrıslıymış, ismi Yusuf'muş. O kasabada oturan Yunanlılar uzaktan bizi görmüşler, demişler ki; "Sizinkilerden bir grup var parkta, onların yanına git." Kıbrıslıyı göndermişler. O da geldi selam verdi, tanıştık. Sevindirici bir şey oldu.

Namazları Avustralya'da seyahat halinde giderken cemaatle kılıyoruz. Tabii asıl mühim mesele Cuma namazı...

Günlerce süren, iki hafta süren, Cuma'ya rastlayan seyahatlerde Cuma namazını nerede kılacağız?

Avustralya'da müslümanların sayısı az. Her şehirde yok, her kasabada müslüman yok. Onun için gideceğimiz yeri yakınında neresinde Cuma namazı kılınabilir diye ölçüyoruz.

Amerika'yı gezdiğimiz zaman da böyle yapmıştık. Amerika'da da elhamdülillah, hiçbir Cuma'yı kaçırmadık. Cuma kılınan yerler, Amerika'da artık aşağı yukarı her şehirde oluşmuş durumda... Avustralya'da da biraz dikkat ederse insan, nerede cami var diye, bulabiliyor. Ya Pakistanlılar'ın bir camisi oluyor, ya Lübnanlılar'ın, ya Arnavutlar'ın, ya Boşnaklar'ın, ya Kıbrıslılar'ın bir camisi oluyor.

[Bir keresinde] -biraz ilginç gelebilir bizim bu durumumuz- Avustralya'nın iç karayollarından birisindeydik. Yani müslümanların olmadığı bir mıntıkadaydık. Perşembeyi cumaya bağlayan gece geceledik. Ertesi gün kafilemiz ikiye ayrıldı. Bir kısmı bulunduğu yerden Sydney'e dönecek, bir kısmı da Brisbane'a ulaşacak. Sydney'le Brisbane arası 1000 km. Biz de aşağı yukarı ortalardayız. "Bu gün cuma, Cuma namazını kılmamız lazım, ne yapalım?" dedik. Biz Brisbane'a yetişmeyi amaçladık ve Brisbane'da kardeşlerimizin tutmuş olduğu çarşı içindeki bir mescitte Cuma namazını kıldık. Hatta kardeşler vazifeyi bana verdiler, hutbeyi ben okudum, cuma namazını kıldık.

Öbür kardeşlerimiz -onlar Güney'e doğru gideceklerdi, o civarda müslüman yok- ne yaptılar?

Onlar da araştırma yapmışlar. Armidale isimli bir iç şehirde, üniversitede Malezya'dan, Endonezya'den, Pakistan'dan gelen müslüman öğrenciler varmış. Üniversite idaresi onlara alan vermiş, bina vermiş, müstakil bir mescit yapmışlar... Arkadaşlar 180 km. uzaktaki Armidale şehrine, o üniversite camisine gittiler ve üniversite camisinde kapıda, "Biz Cuma namazına geldik." deyince, buyur etmişler, orada Cuma namazını kılmışlar. Çok memnun oldular, sevindiler. Biz de Brisbane'a yetiştik, Cumamızı kıldık, Cumamızı kaçırmadık, elhamdülillah...

Yalnız tabii güzel olan taraf, Avustralya'da istek üzerine üniversite idaresi mescit veriyor, imkân veriyor, kolaylık gösteriyor. Bunu başka üniversitelerde de duymuştum. Üniversite idaresindekiler müslüman öğrencilerden çok memnun olmuşlar. Ondan sonra da başka üniversitelerde büyük destekler sağlamışlar. Çünkü onlar uyuşturucu kullanmıyorlar, onlar kötü öğrenci değiller. Onlar hocalarının da dikkatini çekecek güzel vasıflara sahip olduğu için memnun olmuşlar.

Hatta duydum ki Sydney'de lise, ortaokul öğrencileri kendileri için mescit istemişler. Onlara da vermişler. Okul idaresi onları çok destekliyormuş. Çünkü müslüman öğrencilerin öteki öğrencilerden daha olumlu, verimli ve faydalı olduğunu görmüşler.

Tabii bunlar güzel şeyler... Avustralya hükümetinin yönetim anlayışını gösteriyor. Kendisi müslüman olmasa bile başkalarının inancına saygı gösteriyor, Batı bu... Biz de Batılılar gibi olmak istiyoruz ya, hani Batı'nın sınâî bakımdan, medenî bakımdan daha güzel imkânları geliştirmiş olmasından dolayı onları örnek alıyoruz, bilimsel ilerlemelerinden istifade ediyoruz ve biz de onlarla yarışıyoruz, "Biz de onlar gibi olalım." diyoruz ya... Ama onların bu yarışmaları, kazanmaları ve başarıları sadece bilimsel alandaki başarılarına dayanmıyor. Aynı zamanda ictimaî alanda, yani toplumsal alandaki anlayışları da toplumun gelişmesine büyük katkıda bulunuyor, büyük faydalar sağlıyor. Onlar insanları fikir bakımından, inanç bakımından serbest bırakıyorlar.

Avustralya'yı ve Amerika'yı gezdiğim zaman orada da görmüştüm, Almanya'da başka yerlerde de görmüştüm; insanların resimlerini çeksem size göndersem, televizyonlarınızda seyretseniz şaşarsınız. Mesela sıhhate uygun diye duymuşlar, yüksek tabakadan hanımlar ayakkabılarını giymeden yalın ayak yürüyorlar, geziyorlar, şap şap şap... Şehrin lüks dükkânlarının olduğu yerde, güzel yerlerde, büyük çarşılarda, büyük işyerlerinde arabası çok güzel, en pahalı araba ama yalın ayak şıp şıp dolaşıyor. [Avustralya'da] da öyle; hanım çıplak ayaklı, bey çıplak ayaklı, çocuk çıplak ayaklı... Tabii bir şekilde herkes bunu hoş karşılıyor. Giyimini kuşamını, inancını hoş karşılıyor.

Biz sarığımızla, cübbemizle, sakalımızla dolaşıyoruz.

Dün milletvekili bir tanıdık bizi meclislerine çağırdı. Sydney'de meclis binasına gittik. Ben özellikle sarığımla cübbemle gittim. Meclis binasına girdik, "Türkiye'den misafiriz." dedik. O milletvekili bizi karşıladı. Milletvekili salonunu gösterdi. Resimleri izah etti. Tenatıh denilen kısmı gösterdi, başka yerleri gezdirdi... Ama o kıyafetimizle, yani kimse karışmıyor, garipsemiyor, ayıplamıyor.

"Avustralya'nın anlayışı herkese saygıdır." diyorlar. Multi cultural, yani "çeşitli medeniyetlere mensup insanlar hoş geldi, sefa geldi, buyursunlar, işte burada yaşasınlar" diye bir olumlu tavır gösteriyorlar.

Bunları -ibret alınsın diye- nakletmek benim için çok tatlı oluyor, sevindirici oluyor. Belki dünyayı bilmeyenler, Batı'yı bilmeyenler, başka türlü düşünenler olabilir. Sakallıyı görünce yadırgayanlar, başörtülüyü görünce yadırgayanlar, sarıklıyı, cübbeliyi görünce yadırgayanlar [olabilir.] Bunların çağdışı şeyler olduğunu artık herkes anlasın diye bu misalleri anlatıyorum.

Gazetelerden önümüze gelen haberlerden öğreniyoruz.

"Sarık yasak!"

Niye yasak?!

Sarıkla namaz kılmak yetmiş kat daha sevap. Bırakın o sevabı alsın.

"Başörtülü ve sakallı insan üniversiteye alınmayacak!"

[Avustralya'daki] profesörlerin, öğrencilerin hepsi sakallı... Hatta o, bilimin bir görüntüsü gibi kabul ediliyor. Profesör deyince sakallı profesör düşünüyorlar. Üniversite öğrencisi deyince sakallı kişi diye düşünüyorlar. Tabii onlar sakalı dinî sebeple bırakmıyor ama yani şöyle demiş gibi oluyor:

"Ben o kadar çok çalışıyorum ki derslerime, bilime kendimi o kadar vermişim ki bunla bile uğraşmıyorum."

Saçı sakalı birbirine karışmış, uzamış oluyor. Kimse de garipsemiyor. Emin olun kimisi blucin ile geliyor, kimisi kısa pantolonla geliyor, kimisi sakallı geliyor... Hocalar öğrencilere saygı gösteriyor. En saygın ifade ile, "beyefendi" diyerek hitap ediyor öğrencisine... Tabii öğrenci de hocasına aynı saygıyı gösterme durumunda... Karşılıklı bir sevgi ve saygı, nezaket; medeniyet bunu icap ettiriyor.

Gazetelerde okuyoruz:

"Başörtülüler ve sakallılar üniversiteye girmeyecek!"

Kimsenin böyle bir şey yapmaya hakkı yok ki!..

Eğitim hakkını çiğnemek, anayasayı çiğnemek demektir. İnancından dolayı başını örtecek. Bir müslüman kadın başkası istedi diye başını açamaz ki!.. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de "Mü'min hanımlar başlarından aşağı örtülerini alsınlar, zînetlerini göstermesinler, yani saçlarını, boyunlarını göstermesinler!" diye başını örtmeyi emretmiş. Allah'ın emri olduğu için Pakistan'da, Suudi Arabistan'da, Mısır'da, İran'da, Suriye'de, Cezayir'de, hatta bizim devletimizde, eski tarihlerde kendi hudutlarımızda eski büyüklerimiz, kitaplarda gördüğümüz kimseler sakallı, hanımları çarşaflı...

Bu inançtan dolayı olan bir şey olduğu için, fıkıh kitaplarında yazan bir şey olduğu için… Fıkıh kitaplarında yazmasa bile yirminci yüzyılda bir insan "Ben böyle yapmayı uygun görüyorum!" dediği zaman o hür olmalı, onu yapabilmeli. İstediği gibi giyinebilmeli, istemediği şekilde giyinmemeli. Başkasının baskısına mâruz kalmamalı. İnançla ilgili meselelerde yapılan baskılar anayasaya da, çağdaşlığa da, lâikliğe de aykırı oluyor.

Lâiklik ne demek?

İnsanın inancında serbest olması, herkesin istediği inancına göre yaşamasının sağlandığı düzen demek.

Lâik devlet ne demek?

Milletinin fertlerinin inançlarına bir baskı yapmayıp onları serbest bırakan devlet demek.

Amerika'da böyle, Avrupa'da; Fransa'da, Almanya'da, İsveç'de, İngiltere'de, Avustralya'da böyle... Her taraf kilise dolu, her taraf dindarlığını yaşayan insanlarla dolu... İsteyen gerçekten istediği şekilde dindarlığını yapıyor, dinini yaşıyor ama başka türlü yaşayanlar da istediğine göre hareket ediyor. Çeşitli kiliseler var, çeşitli yollar var, kendilerinin çeşitli mezhepleri veyahut tarikatleri var. Zaten lâiklik, kimse kimseye müdahale etmesin diye kurulmuş bir sistem.

İnşaallah Türkiye'de de herkes bunun medeniyetin icabı olduğunu anlar. Zaten kimsenin kimseyi kırmaya hakkı yok. Nezaket bunu gerektirir. Bir insanı üzmek gaddarlıktır, zalimliktir.

Bir insanı niçin üzüyor öteki insan?

Karışmamalı ve üzmemeli. Üzüyorsa medenî değildir, gaddardır, zalimdir. Üzmemesi lazım, karışmaması lazım. Avrupa böyle, Amerika böyle ve bunun binlerce misalini resimleriyle, yazılarıyla, gazetelerdeki çeşitli haberleriyle size iletebilirim.

İşte böyle, yabancı diyarda gezerken bile Cumamızı terk etmeden, namazlarımızı kılarak binlerce kilometre yapabiliyoruz ve günlerce yol alabiliyoruz, elhamdülillah...

Allahu Teâlâ hazretleri hepimize sevdiği kul olmayı nasip etsin. Gerçekleri göremeyenlere görmeyi nasip etsin. İslâm'a gönül vermiş insanların İslâm'a sımsıkı bağlanmalarını ve imtihanları kaybetmemelerini, sıkıntıları gördük diye dinlerinden taviz vermemelerini, böylece vefalı olduklarını görmek istiyoruz. Allah böyle güzel davranışlar nasip etsin. Yolunda dâim, ibadetine müdâvim eylesin. Din-i mübîn-i İslâm'a ve müslümanlara en güzel şekilde hizmet etmeyi, Kur'an yolunda yürümeyi, Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun yaşamayı nasip eylesin...

Yabancı diyarlarda bile İslâm'ı güzelce yaşayabiliyor, giyimimizle, kuşamımızla, ibadetimizle müslümanca ömür geçirebiliyorsak ülkemizde de daha rahat, daha güzel yaşamlara müslüman kardeşlerimiz ersinler. Hem maddeten hem mânen her yönden mutlu olsunlar diye temenni ediyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı