M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 389.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne. Muhammedin ve alâ âl'ihi ve sahbihi ecma'în ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd…

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:

Mâ nakasat sadakatün min mâlin ve mâ zâde'llâhu abden bi afvin illâ izzen ve mâ tevâda'a ehadün li'llâhi illâ refe'ahu'llâhu.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allah ibadetlerinizi kabul eylesin, dualarınızı reva eylesin. Şurada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet size takdim edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce evvela Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rûh-i pâki için; sonra onun cümle âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhları için; bilhassa Ümmet-i Muhammed'in mürşit ve mürebbileri, sâdât ve meşâyıh-ı turuk-u aliyyemizin ruhları için; Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyi'l-Mürtezâ'dan müteselsilen bize kadar gelmiş olan silsilemize mensup sâdâtımızın hulefâsının, müritlerinin, muhiblerinin, müntesiplerinin, tâbîlerinin ruhları için; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullahın ruhları için; bilhassa eserin müellifi Hocamız'ın hocası Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi hazretlerinin ruhları için; Hocamız Muhammed Zahid Bursevî hazretlerinin ruhları için; uzaktan ve yakından hadîs-i şerîfleri dinlemeye şu mescide gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete intikal etmiş bulunan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için; biz yaşayan müslümanların da Mevlâmız'ın rızasına uygun ömür sürüp, sâlih ameller işleyip O'nun huzuruna sevdiği ve razı olduğu bir kul olarak varmamıza vesile olması için buyurun bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyup ruhlarına hediye eyleyip ondan sonra başlayalım...

İlk hadîs-i şerîf, geçen hafta en sonda kısaca anlattığımız hadîs-i şerîftir. Bir cümlesini anlatmış öbür cümlelerini izah edemeden kapatmıştık dersi. O hadisi tamamen size nakledelim şimdi.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten İbn Hibbân'ın, Ahmed İbn Hanbel'in, Tirmizî'nin, Müslim'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş;

Mâ nakasat sadakatün min mâlin. "Sadaka vermekle, zekât vermekle mal noksanlaşmaz. O sadaka o malı noksanlaştırmaz. İçinden ayrılıp veriliyor diye azalmaz o mal."

Başka rivayetler hatırlıyorum bu mânaya gelen, Resûlullah Efendimiz yemin ederek söylüyor;

Vellezî nefsî bi yedihî. "Şu canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki azalmaz." diye yeminle söylüyor.

Onun için şu fâni dünyada müslüman kardeşlerim, sevginizi ispat edin, âşık-ı sâdık olduğunuz belli olsun. Sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda harcamaya alışın! Biraz böyle el sıkılığıyla olmaz.

Cömertlik olacak ki İslâm'ın işleri yürüsün, müslümanların fakirleri yararlansın, İslâmî hizmetler yürüsün, cihat olsun, hayırlar olsun.

Ecdadımız tarafından yapılan bu cami, İskender Paşa tarafından yapılmış, ruhu şâd olsun. Yanında yatanların da civarında yatanların da ruhları şâd olsun.

Oturuyoruz, istifade ediyoruz, hadis okuyoruz, yağmurdan, soğuktan korunuyoruz. Onlar yapmışlar, biz de kendimizden sonraya bırakalım.

Biz burada ibadet ettikçe İskender Paşa'nın ruhuna sevap yazılıyor. Bizim yaptığımız ibadetlerin sevabı ona yazılıyor.

O kubbeli cami yaptırmış, mübarek; kesme taştan, avlusuyla, arkasında sıbyan mektebi varmış. Biz kenarını bir düzeltemedik daha. "Şu alt tarafını düzeltelim de camiimize katalım." dedik. Yan tarafta külüstür evler var, gelmiş yamanmış camiye.

Ecdadımızın eseri tertemiz, mükemmel bir tarzda olsun. Buradan öbür tarafa kadar muntazam bir cami yapalım, mimarî bakımdan, estetik bakımdan gayet güzel bir şey olsun. Hanımlar da gelsin, orada namaz kılsın. Hanımlar da bizim şu dersimizi, hadis dersini orada dinlesinler. Orada Kur'ân-ı Kerîm okusunlar, öğrensinler. Buraya yardım eden kardeşlerimizin de defter-i âmâline orada hayırlar yapıldıkça yazılsın sevaplar.

İşte Ramazan geliyor, bakın kardeşlerimizin yarısı ayakta, oturamıyorlar, Allah ecirlerini çok eylesin. Oturanlar rahat mı, oturanlar da tek dizi üstünde oturuyor, onların da sıkıntısı var. Geniş olsa daha iyi olacak. Bunlar hep hayırla olur.

Allah cümlemizin hastalarına şifalar ihsan eylesin. Bizim ayağına felç isabet etmiş Ali Yakub hocamız var. Allah selamet versin, mert, dobra dobra bir alim insan;

"Bağdat'ta bana birisi geldi; 'Hocam ben zikri nasıl yapayım? Zikr-i cehrî mi yapayım, zikr-i hafî mi yapayım? Yani yüksek sesle mi Allah Allah Allah diyeyim, yoksa kalbimden mi sessiz sessiz, yavaş yavaş mı nasıl söyleyeyim?'"

O da şakacı bir insan ama doğru, dobra dobra, yani sözünü esirgemez karşısındakine;

"Sen böyle zikir yapacaksın."

Yani para verirken insan elini böyle yapar ya… Al bir, iki, üç, dört…

"Sen böyle zikir yapacaksın."

demiş.

"Adam çünkü biraz zengin ama hayır yapmıyor."

diyor.

Onun için her makama göre söz var, her insana göre tedavinin şekli başka türlü. Sen o cimriliğini yen de Allah'a halis kul olduğun belli olsun. O fakir, fakirliğine sabretsin ki Allah'a halis kul olduğu belli olsun.

Herkesin durumuna göre, dağına göre kar. Şu fâni dünya geldi geçiyor. Ben daha bilmiyorum yolun ortasında mıyım, sonunda mıyım, benim bile burnumda tütmeye başladı, kokuları gelmeye başladı, hayatın sonu ne zaman gelecek bilmiyoruz. Bir şeyler yapıp öyle gidelim. Arkamızda bir eser kalsın.

Garaz nakşîst kez mâ bâz mâned

Ki hestî râ nemî bînem bakâyî.

Öyle diyor Gülistan'ın sahibi Şeyh Sâdî:

"Bu eseri niye yazdın; maksat bir nakış bırakmak geride."

Bizden geride kalsın, bir nakış. "İşte bu da benim nakşım" diye.

"Çünkü varlığı bekâlı görmüyorum."

diyor.

Varlığın bekâsı yok, gelip geçeceğiz. Bizim de mezar taşımızın başında Fâtiha diyecekler. Derlerse ne mutlu! Torunlarımız, çocuklarımız, kardeşlerimiz, geride kalanlarımız dua ederse ne mutlu.

Demezlerse bu camiler dedirtir, bu hayırlar dedirtir. Bir köprü yaparsın, üstünden insanlar geçtikçe, isterse dua etmesinler, istifade edildikçe hayır gelir.

Onun için kardeşlerim cömert olalım biraz.

Hocam benim param yok. Olabilir. Üç çeşit cömertlik sayıyor hocalarımız.

Bir: Mal cömertliği, malın varsa malından verirsin, sana geriye kalanı yetiyor zaten. Aç açık kalmıyorsun, verirsin, bir hayır olur. Ben de vereceğim, sen de vereceksin. Yüz lirası olan bir lirasını verir. Herkes kendisine göre versin, vermeye alışsın.

İki: Ten cömertliği.

Ten ne demek?

Beden. Senin paran yok ama sen de hizmete koş. Hizmet eyle. Sokaklarımız perişan, çamur, kaldırımlar bozuk, pis, pasaklı. Yakışır mı müslümana! Bizim İstanbul'un hududuna girdin mi burası müslüman şehri belli olmalı!

Ben Münih'i de gördüm ama İstanbul'un hali başka demeli insan girdi mi... "Evet, Berlin'i gördüm ama İstanbul'un sokağına süt dökülse yalarsın." denmeli.

Nerde?! Toz, toprak, çamur, pislik, pasaklık.

Olmaz! Tertemiz olacak. Her şeyimiz muntazam olacak. Peygamber Efendimiz niye safların arasına girip de "sen geriye çekil, sen göğsünü geriye şey yap, sen öne gel" diye düzeltirdi. İntizama alışalım diye. Şekil ruha tesir eder, şekil muntazam olunca ruh da intizama girer diye. Bunlara alışacağız, öğreneceğiz. Şimdiye kadar yapmadıysak yapacağız.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuyor mu;

İmâtâtü'l-ezâ ani't-tarîki sadakatün.

"Yoldan müslümanlara, gelen geçene zarar veren bir şeyi kenara atmak; o da sadaka."

demiyor mu?

Diyor, öyle hadîs-i şerîf var. Demek ki sadaka parayla olmuyormuş.

el-Kelimetü't-tayyibetü sadakatün.

"Tatlı bir söz de sadakadır."

buyurmuyor mu?

Dilin de mi yok!

"Canım kardeşim nasılsın? Çoktandır görmedim, özledim seni."

deyiversen, boynuna sarılıversen, birkaç tatlı söz söyleyiversen, gönlü hoş olsa adamın. O da sadaka.

Parası yoksa insanın, ten cömertliği de var. Hizmetini koyarsın ortaya sen de hayırlı bir şey yaparsın. Hocamız'ın kabrine gidiyorum, bakıyorum, Allah Allah kalkmak istemiyor insan. Çiçekler, mermerleri arkadaşlarımız silmişler, tertemiz, pırıl pırıl. Hoşuna gidiyor insanın. Civardaki kabirler de tertemiz olmuş. Eğri mezar taşlarını düzeltmişler, şâhidiyesini kaldırmışlar, kenarına taş sokmuşlar. İntizam, sevgiden doğan şeyler…

Sevmek güzel şeydir. İnsan sevdi mi çok tatlı bir şey olur. Sevmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Kaşlarımızı çatıyor birbirimize homur homur homurdanıyoruz.

Olmaz ki! Sevmeyi öğreneceğiz.

Evet; ten cömertliği...

Üçüncüsü: Can cömertliği.

Verebiliyor musun canını? Allah yolunda verebiliyor musun?

İşte o da can cömertliği. Onu da yapmışlar yapanlar.

Cânı cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil

Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim.

Ne güzel söylemiş şair. Kendi gönlüne hitap ediyor, diyor ki;

"Ey gönül, bırak kavgayı, çekişmeyi benimle. Canı cânan istemiş, vereceğiz. Ne kavga ediyorsun, benimle ne çekişip duruyorsun. Bu can ne senin ne benim, sahibi istiyor."

Güzel, zarif bir dize.

Hadîs-i şerîfin birinci cümlesi tamamlandı. Geçen hafta da okumuştuk bunu:

Mâ nakasat sadakatün min mâlin. "Sadaka maldan bir şey azaltmaz."

Sadaka verilen mal azalmaz. Evet, bu taraftan gider ama Allah öbür taraftan daha fazla gönderir. Şaşar kalırsın! En aşağı on misli gönderir.

Göreceğim bakalım Ramazan'da ne olacak?

Kadınlara biz namaz kılacak yer yapabiliyor muyuz, yapamıyor muyuz?

O zaman anlayacağım cemaatimizi. Ben kendim istemiyorum. Bu camiin kadınların namaz kılacağı yerini, güzel, rahat bir yerini yapabilecek misiniz; bakalım. O zaman göreceğiz; bu hadîs-i şerîfi duyduğunuzu o zaman anlayacağız, bakalım duymuş musunuz yoksa duymamış mısınız; anlayacağız.

Bu hadîs-i şerîfleri neden okuyoruz arkadaşlar?

Amel edelim, eyleme geçirelim, iş yapalım diye. Yoksa tamam, Peygamber Efendimiz pek güzel buyurmuş, ondan sonra uyuyalım diye değil ki!

Tatbik edelim diye. Eğer bir insan evinin önünü süpürmek hadîs-i şerîfte zikredilmiş diye duymuşsa, süpürmeli. "Madem öyle, Peygamber Efendimiz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana böyle söyledi" diye al eline süpür, temiz olsun sokak.

İki:

Ve mâ zâde'llâhu abden bi afvin illâ izzen.

"Allah bir kulu affetmesini arttırırsa onu affedici bir insan durumuna sokarsa, onun izzetini artırır."

Affını artırmak ne mânaya gelir?

Başka bir anlama gelmez, izzetini artırmak mânasına gelir. Affedici oldu mu bir insan, merak etme, şanına noksan gelmez, küçülmez. Affettikçe yükselir, aziz, kıymetli, izzetli, şerefli, haysiyetli insan olur. Onun için affedici olacağız.

"Ama hocam filanca arkadaş bana şöyle söylemiş, böyle söylemiş, böyle kötülük yapmış."

Affet yahu! Peygamber Efendimiz;

"Affettin mi izzetin de artar."

diyor.

Ârif Nihat Asya diye bir şair var. Meşhur şiirleri olan bir kimse, Allah rahmet eylesin. Kendisiyle zaman zaman konuştuğumuz da olmuştu. Bir şiir yazmış Aff-ı Umumî diye. Diyor ki;

"Şunu affettim, bunu affettim, şunu affettim, bunu affettim. Azrail'i bile affettim. Melek olduğuna güçlükle inandığım Azrail'i bile affettim."

Melek deyince insana hep böyle güzel şeyler yapan geliyor ama Allah'ın vazifeli varlığı.

Lâ ya'sûna'llâhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yu'merûn.

"Melekler Allah'a âsî gelmezler, bizim gibi edepsiz değil onlar. Allah ne emretmişse onu yaparlar."

Yap denilirse yapar; yık denilirse yıkarlar. Emir neyse öyle yaparlar. Azrail de Allah'ın bir vazifeli meleği. "Can al" diyor Allah, can almaya vazifeli kılmış Allah, canı alıyor.

"Onu da affettim. Sen benim canıma ne kıyıyorsun, ne alıyorsun?..."

diye, onu da affetmiş. Aff-ı Umumiye diye bir şiir yazmış.

Biz de Aff-ı Umumiye diye bir şey çıkaralım. Affedelim birbirimizi.

Allah kusurlarımızı düzeltmeyi de nasip etsin, kardeşlerimizi affetmeyi de nasip etsin.

"Bir kimse sana karşı bir kusur işlerse, yetmiş tane bahane uydur aklında."

"Herhalde şundan yapmıştır, o mânaya değildir, iyi niyetle yapmıştır, kötü niyetle değildir."

şeklinde. Hâlâ için razı olmuyorsa bu sefer lafı kendine döndür.

"Ne katı kalpli adamsın, ne ikna olmaz adamsın, ne mazeret kabul etmez adamsın, yetmiş tane mazerete hala hayır diyorsun, hâlâ kabul etmiyorsun."

diye kendini ayıpla diyor bir büyük. Onun için affedici olalım, bu da ikinci cümle.

Ve mâ tevâda'a ehadün li'llâhi illâ refe'ahu'llâhu.

"Bir kimse Allah rızası için tevazu etmez, ancak Allah onu yükseltir."

Türkçe söyleyecek olursak;

"Bir kimse Allah rızası için tevazu gösterirse Allah onu mütevâzı oldu diye alçaltmaz yükseltir, yüksek insan olur."

Onun için tevazu gösterelim, mütevâzı olalım.

"Benim mevkiim, rütbem, benim makamım, param, şanım, şerefim var."

Hepsini Allah veriyor, ne var yani!

Sonra "var" diyorsun ama o senin sözün. Bir de bakalım karşıdaki adam seni nasıl değerlendiriyor?

Onun için en uygun olanı kendisini hor bilmek.

Bir kalabalıkta otururken insan, o kalabalığın içinde en hor, en hakir kendisini bilecek. Dervişlik bu;

"Benden aşağısı yok, en aşağısı benim. Şu kardeş cahil ama onun kalbi temiz. Filanca zengin ama benden daha çok hayır yapıyor."

diyecek. Hepsine bir kulp takacak, hepsini daha üstün görecek. Kendisini en aşağı görecek, tevazu edecek. Tevazu edince Allah yükseltir.

Allah bize güzel huylar nasip etsin.

Tarikat, tasavvuf dediğimiz ne?

Kavuk, cübbe, hırka, zenbil, seccade, koca tesbih…

Hayır! Hayır! Hayır!

Tarikat, tasavvuf dediğimiz; "Güzel huy, olgunluk, mârifetullah, muhabbetullah, ahlâk-ı hamîdiye, tezkiye edilmiş güzel bir nefis, ruh sahibi olmak…"

Budur tasavvuf!

Biz birbirimizle güzel geçinemedikten, huyumuz güzel olmadıktan, birbirimizin yakasını dürüp, toparlayıp yumruk vurduktan sonra olmaz ki!

Bu tesbihin adedi ile değil ki... O tesbihi tesir etsin diye çekiyoruz. İçimiz paklaşsın diye "Allah", "Lâ ilâhe illallah" diyoruz. İçimizde bir düzelme olmazsa; "Demek bir kusurumuz, bir hatamız var" diyeceğiz. Olgunlaşacağız.

Hanımlarımızın hepsi bizden şikâyetçi, olmaz!

Hanımdan iyi diploma almazsa insan, bonservis almazsa iyi derviş olamaz. Hocamız;

"Bir kadını idare edemeyen erkeğe ben erkek mi derim?!"

derdi. Kadının gönlünü alacaksın… Akşam eve geç geldin, bağırıyor. Tatlı birkaç söz söylersin, bir hediye götürürsün vesaire. Onun da bir kalbi olduğunu düşünüp de onu da hesaba katacaksın. Komşuya da öyle, falancaya da öyle, filancaya da öyledir. Bizden yaka silkmeyecek âlem.

"Hocam ben kendimi iyi sanıyorum."

İyi sanıyorsun ama ötekiler öyle demiyor ki. Sen kendini iyi sanıyorsun, kendine çalım veriyorsun, kurum satıyorsun, bir şey sanıyorsun kendini. Ama bak herkes şikâyetçi senden. Demek ki iyi derviş olamadın, olmamış...

Bir daha hadîs-i şerîfi toparlayalım, izahlarla biraz genişledi.

"Sadaka maldan azaltmaz."

Sadakanın mânasını söylemiştim geçen hafta. Sadaka iki mânaya gelir; Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte.

Bir, zekât mânasına gelir; bir de bağış.

Böyle başka sebeplerle Allah tarafından ecir kazanmak için verilen paraya da "sadaka" denir. Ama "zekât" mânasına da gelir.

Zekât da sadaka da malı azaltmaz. Verdin mi Allah daha çok verir!

İkinci cümlesi; Allah bir kulu affetmek yönünden çok affedici ederse izzetini çok eder. Aziz eder, kıymetli kul eder. Hani;

"Aziz olasın, berhudar olasın evladım."

derdi ya dedelerimiz elini öptüğümüz zaman.

Aziz olmak; "kıymetli, itibarlı bir insan olmak" demektir. Allah affedici insanı itibarlı, yüksek, maddî mânevî makamı yüksek insan yapar.

Bir insan Allah rızası için tevazu ederse, mütevâzı olursa, alçak gönüllülük yaparsa, Allah onu yükseltir. O alçak gönüllülük yapar, boyun büker, "estağfirullah" der; Allah onu yükseltir.

Ben nice bakanlar biliyorum. Kapının eşiğine diz çöküp otururdu; ne güzel. Hiç; "Ben bakanım." demiyor. Bindiği arabanın camını silerdi, hac yolculuğunda. Demek ki tevazu gösterince iyi olur.

Allah cümlemize bu güzel huyları nasip etsin.

Diğer hadîs-i şerîfe geçelim;

Mâ hâzihi'l-kütübü'lletî yebluğunî enneküm tektubûnehâ? E kitâbun me'a Kitâbi'llâhi? Yûşekü en yağdaba'llâhu li kitâbihî. Fe yüsrî aleyhi leylen ve lâ yetrükü fî varakatin ve lâ kalbin minhü harfen illâ zehebe bihî. Men erâda'llâhu bihî hayran ebkâ fî kalbihî lâ ilâhe illallâh.

Ashâb-ı kirâmdan bazı kimseler Ehl-i Kitâb'dan, daha önce kendisine kitap inmiş ümmetlerden duydukları şeyleri yazmaya başlamış. Yahudiler, hıristiyanlardan bazılarından, bazı bilgileri yazmaya başlamışlar. "Musa aleyhisselâm şöyle dedi, İsa aleyhisselâm şöyle dedi" gibi bazı şeyleri yazmaya başlayınca Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurmuş, diyor ki;

Mâ hâzihi'l-kütübü'lletî yebluğunî enneküm tektubûnehâ?

"Nedir şu yazdığınızı duyduğum kitaplar, yazılar? Bana geldi ki siz böyle şeyler yazıyormuşsunuz, bu ne oluyor?"

diye azarlama yoluyla soruyor Peygamber Efendimiz. "Yazmayın" demek istiyor.

Nedir bu yazdığınız yazılar, kitaplar!?

E kitâbun me'a Kitâbi'llâhi?

"Allah'ın Kur'an'ı yanında bir kitap daha mı, bir yazı daha mı yazmak istiyorsunuz?"

Yûşekü en yağdaba'llâhu li kitâbihî.

"Bu hususta Allah kendi kitabının yanına bir başka kitap yazmanız dolayısıyla mümkündür ki gazap eder."

"Ve bir gecede kaldırır Kur'ân-ı Kerîm'ini."

Fe lâ yetrükü fî varakatin ve lâ kalbin minhü harfen.

"Yazısında, sayfasında bir şey kalmaz, Allah bir gecede götürür o şeyi ve bir harf kalmaz. Hepsini götürür, yazısı kalmaz ve kendisinde hayır murat ettiği kimselerin kalbinde Lâ ilâhe illallâh sözünü bırakıverir."

Peygamber Efendimiz hadislerini bile yazdırmaya izin vermedi bir ara. Kendi ağzından çıkan mübarek sözlerini, hadislerini bile bir ara yazdırmadı.

Neden?

Kur'an nedir; iyice bilinsin, sadece Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri yazılsın, onu insanlar anlasınlar, öğrensinler diye bir müddet;

"Sadece vahiy indiği zaman söylediğim şeyleri yazın, başka şey yazmayın!"

dedi, yasakladı. Bir müddet böyle sadece Kur'ân-ı Kerîm'i yazdılar.

Sonra Peygamber Efendimiz ashabı içinde dini öğretiyor, âyet-i kerîmeleri açıklıyor, iyice yerleştikten sonra dinimizin ahkâmı, Kur'ân-ı Kerîm nedir, Peygamber Efendimiz'in açıklamaları nedir, hadisler nedir iyice anlaşıldıktan sonra;

"Ben size bir ara yazmayın dedim ama şimdi yazabilirsiniz."

diye sonradan müsaade etti.

Onun için ashâb-ı kirâm, Efendimiz'in müsaadesinden sonra o hadisleri yazmaya başladılar. Onlardan bize hadisler intikal etti, onlardan ötekilerine intikal etti, hem yazı ile hem rivayet olarak intikal etti. Sonra büyük hadis alimleri onları topladılar, bize kadar şu gördüğünüz kitaplar halinde geldi.

Kendi hadislerine bile yazma müsaadesi vermedi Efendimiz, sonra verdi izni.

Bir de kalkar da insan Tevrat'ta şöyle denmiş; İncil'de böyle denmiş diye yazarsa ne olur?

O zaman zaten ilim çok yaygın değil, yazıyı bilen insanlar az. Kur'ân-ı Kerîm âyetleri, İncil âyetlerine, Tevrat âyetlerine karışır, eğri doğru bilinmez. Onun için yasaklanmış.

"Nedir bu böyle yazdığınızı duyduğum yazılar?"

diye yasaklamış. Böyle yaparsanız Allah bir gün Kur'ân-ı Kerîm'in yapraklarından yazılarını alır götürür, bir şey kalmaz. Sadece hayır murat ettiği insanların kalbinde Lâ ilâhe illallâh kelimesinin mânası kalır buyurmuş.

Âhir zamanda da böyle olacak;

La yebka mine'l-Kur'âni illâ resmühu.

"Kur'ân-ı Kerîm'den sadece yazısı kalacak."

Hadîs-i şerîfte böyle diyor Peygamber Efendimiz.

Ne demek Kur'ân-ı Kerîm'den sadece yazısı kalacak?

İçindeki bilgilere insanlar itibar etmeyecek, emirlerini tutmayacak, yasaklarından kaçmayacak, Kur'ân-ı Kerîm'in sadece yazısı kalacak.

İslâm'dan da sadece bir ad kalacak.

Sen nesin?

Müslüman.

Nereden belli?

Giyinişin Alman gibi, tavrın İngiliz gibi, zevkin Amerikan gibi; senin neren müslüman!?

Ne saçı benzer, ne sakalı, ne bıyığı, ne kıyafeti, ne yemek yemesi, ne davranışı benzer, ne dünyaya aldırıp aldırmaması benzer! Hiçbir şeyi benzemez!

Nerede Müslümanlık!?

Müslümanlığın sadece adı kaldığı bir zaman olacak. İnşaallah şimdi böyle değildir. Çünkü şimdi daha halis muhlis, İslâm'a bağlı, Kur'ân-ı Kerîm'e gönül vermiş, hadîs-i şerîfe gönül vermiş nice has halis kimseler var. Allah adetlerini artırsın. Biz iyi olursak bu zaman uzar gider. Biz kötü olursak yaklaşır, başımıza kopar.

Evet, o zaman Kur'ân-ı Kerîm'in sayfalarından âyetler gidecek, açacaklar ve boş sayfalar bulacaklar diye bize büyüklerimiz anlatırlardı. Kıyamet alametlerinden birisi olarak Kur'ân-ı Kerîm'in içi gidecek diye. Onu da burada açıklamış;

Mâ nakza kavmün el-ahde katta illâ kâne'l-katlü beynehüm. Ve lâ zaharati'l-fâhişetü fî kavmin katta illâ sallata'llâhu aleyhümü'l-mevtü. Ve lâ mene'a kavmün ez-zekâte illâ habesa'llâhu anhümü'l-matar.

Bu hadîs-i şerîf de bir cemiyetin başına gelen belaların nelerden geldiğini anlatıyor. Şimdi dikkatle dinleyelim, ne buyurmuş Peygamber Efendimiz;

Mâ nakza kavmün el-ahde. "Bir kavim, topluluk, ümmet, grup, millet ahdini bozarsa, nakzederse verdiği ahdi tutmazsa, emanı yerine getirmezse, sözünde durmazsa, böyle yaparsa mutlaka aralarında katil artar. Aralarında öldürmece, katillik fazlalaşır, ahid bozmaktan, sözlere riayet olunmamaktan dolayı."

İkincisi;

"Bir kavmin içinde fuhşiyât zâhir olursa muhakkak ki Allah onlara ölümü musallat eder."

Yani çok ölüm olur. Salgın halinde ölümler olur.

Ve lâ mene'a kavmün ez-zekâte.

"Bir kavim zekâtı men ederse, vermezse, tutarsa, zekâtı icrâ etmezse Allah da onlardan yağmuru esirger."

Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.

Demek ki mânevî bakımdan bir topluluğun başına gelen sıkıntılar, felaketler aslında Allah'ın haramlarını işlemekten, emirlerini tutmamaktan oluyormuş.

Hayır, bereket nereden olur?

Hayır ve bereket de Allah'a itaat etmekten olur. Allah'ın emri tutulursa Allahu Teâlâ hazretleri oraya hayır verir, bereket verir, lütfeder, ihsan eder, yardım eder; iyi olur.

Allah'ın emirleri tutulmazsa felaketler üstüne felaketler yağar. Sözlerde durulmadığı zaman adam öldürmece çoğalır. Fuhşiyat çoğaldığı zaman ölüm salgınları yaygınlaşır. Zekât verilmediği zaman da Allah yağmur yağdırmaz kıtlık verir, hayvanlar insanlar ölür kalır.

Mâ yuhricü raculün şey'en mine's-sadakati hattâ yefükke anhâ lahyey seb'îne şeytânen.

Bu hadîs-i şerîf şöyle gülerek dinleyin, kulak verin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bu hadîs-i şerîfi Ahmed İbn Hanbel'de, Neseî'de, Müstedrek'te ve daha başka kaynaklarda zikredilmiş. Ebû Zer Gıfârî hazretlerinden bir hadîs-i şerîf. Diyor ki Peygamber Efendimiz;

Mâ yuhricü raculün şey'en. "Bir adam sadaka cinsinden bir şeyi malından çıkartıp ayırır ama nasıl ayırır." Hattâ yefükke anhâ lahyey seb'îne şeytânen. "Yetmiş tane şeytanın çenesinden kurtulduktan sonra ancak ayırabilir, o sadakayı, hayrı, zekâtı."

Bunun mânasını açıklayalım.

Burada bir kelime var, lahyey kelimesi. Önce onu açıklayalım. Çünkü şerhte de yok izahı, Râmûzü'l-ehâdis'in kenarına yazılmış notlarda da başka türlü şeyler yazılmış, o açıklamayı Arapça bilen kardeşlerime yapmam gerekiyor. Lahyeyni "insanın ağzının iki tarafına" derler. "Üst dudağına, alt dudağına, bıyık biten, sakal biten yerine" derler.

Başka hadîs-i şerîfte de geçiyor;

"Siz bana iki şeyi garanti ederseniz ben de size cenneti garanti ederim."

diyor Peygamber Efendimiz.

"Şu iki lahyeyninizin arasına, yani iki dudağınızın arasına hâkim olursanız, iki bacağınızın arasına hâkim olursanız ben de size cenneti garanti ederim."

buyuruyor.

İki dudağının arasına hâkim olmaktan muradı ne Resûlullah Efendimiz'in?

"Dilini tut, edepsizlik etme, yalan söyleme, gıybet, dedikodu etme, l af götürüp getirme, insanları kırıcı söz söyleme, küfretme, bağırma çağırma."

demek. İki ayağının arasından murat nedir?

O da;

"Namusunu muhafaza et, edebini takın. Ahlâken temiz müslüman ol. Zinâya ve sâir tarafına kayma."

demek oluyor.

O hadisten de bildiğimiz kelime burada karşımıza çıkıyor. Lahyey muzâf, seb'îne muzâfun ileyh. Lahyey seb'îne şeytânen. "Yetmiş tane şeytanın iki dudağından kurtulmadıkça o sadakayı veremez."

Ne demek?

Demek ki yetmiş tane şeytan;

"Ya verme bu sadakayı, ayırma şu sadakayı, şu hayrı yapma, etme eyleme, fakir olursun, çoluk çocuğun aç kalır, açıkta kalır, cebinde bir şey kalmayacak, cüzdanın boşalıyor, ne yapıyorsun."

diye bir sürü edepsizlik yapacaklar, bir sürü vesvese verecekler insana. İnsan zorlukla öyle ayıracak. Böyle buyuruyor.

Bir adam sadakadan bir şey çıkartmaz, yetmiş tane şeytanın iki dudağından sıyrılıp çıkartır ancak başka türlü çıkartmaz. Arkadaşlarım, demek istiyor ki Peygamber Efendimiz;

"Şeytan insana musallat olur, hayrı yaptırmamak ister. Bir hayrı yaptırmamak için kaç tane bahane sıralar önünüze."

Ben hatırlıyorum bundan senelerce önce arkadaşlar dediler ki;

"Kur'ân-ı Kerîm okuyalım, Kur'ân-ı Kerîm'in mânasını öğrenelim."

Aldık tefsiri, Kurtubî'yi koltuğumuzun altına. Her pazar okuyoruz ikindiden sonra. Hocamız burada sağ, dersi hocamız yapıyor. Ben de Kurtubî tefsirinden bir şeyler okuyorum orada.

Pazar günü oldu mu artık alıştım, bakalım şeytan ne bahaneler çıkartacak?

Öyle bahaneler sergiliyor ki çarşamba pazarında yoktur. Öyle bahaneler sıralıyor, sergiliyor; misafir gelecek, filanca olacak, şu olacak, bu olacak, midem ağrır, başım ağrır, hep bahane. Maksat o hayrı yapmayacak insan. Yaptırmamak için öyle çeşitli şekillerde mâniler çıkartıyor. Şeytan böyle yapar.

Şeytanın işi nedir? Mesleği ne?

Şeytanın işi, mesleği bizi kandırmak arkadaşlar. Allahu Teâlâ hazretleri bunu bildiriyor bize diyor ki;

İnne'ş-şeytâne leküm aduvvün fe'ttehizûhü aduvven.

"Şeytan sizin düşmanınız, siz de onu düşman belleyin!"

O size dost değil ki işi gücü sizin ayağınızı kaydırmak, yoldan sapıtmaya çalışmaktır.

Neden?

Cehennemde arkadaş arıyor kendisine, atılacak ya kendisi cehenneme. Kibir yaptı, Hz. Âdem'e secde etmedi, Allah'a âsî geldi. Cehenneme gidecek ya, arkadaş arıyor yanına, "gel de beraber gidelim" diye.

Onun için aklımızı başımıza toplayacağız. İçimizden gelen sesi şöyle bir kontrol edeceğiz, başımızı sallayacağız;

"Seni melun seni! Ben senin dediğini yapmam, ben bu hayrı yapacağım."

diyeceğiz. Bu mücadeleye alışmamız gerekiyor. İçimizden gelen sesi kontrol etmemiz gerekiyor.

Böyle yaptım.

Niye yaptın?

Aşka geldim, karşımdaki arkadaşın ensesine bir tokat patlattım.

Niye?

İçimden geldi. Ya içinden şeytan söylemiş işte, anlayamadın mı! Şeytan öyle söyler.

Şeytanın bir kötü huyu da şudur, insana der ki:

"Kâfir ol, küfret, Allah'a âsî gel, inanma!"

Ankara'da bir arkadaş geldi diyor ki;

"Hocam şeytan musallat oluyor."

"Ne yapıyor?"

dedim.

"Kâfir olmamı istiyor. Çeşitli vesveseler veriyor."

diyor. Dedim;

"Şu âyeti al, oku bir şey yapamaz."

İnnehû leyse lehû sultânün ale'llezîne âmenû ve alâ Rabbihim yetevekkelûne.

"Onun, iman edenlere, Allah'a tevekkül edenlere bir tesiri yok."

Sen imanını berkit, sağlamlaştır, Allah'a tevekkül et; "Tamam, ben Rabbim'e tevekkül eyledim, hasbuna'llâhi ve ni'me'l-vekîl'" de. Bak sokulabilir mi yanına. Kenarda dolaşır dolaşır, surun dibinde köpek gibi giremez.

Ama iman sahibi olacağız. İçimizden gelen duyguları kontrol edeceğiz. İçten insanın iki çeşit ses gelir. Daha çok çeşitleri vardır da yani kötülüğü emreden sesler iki çeşittir.

Bir: şeytandan gelir. Şeytan "kötü bir şey yap" der.

Bir de nefisten gelir, nefis de; "şunu şöyle yap" der, isteyebilir.

"İçki istiyor canım bugün, çok canım istiyor. İşte gel, Boğaziçi'nde, Emirgan'da, Boğaz'a nâzır, kenara oturalım, canım işte bazıları da zaten içki değildir diyor, şu biradan bir kadeh."

İçinden "içme" filan diye ses geliyor. Yok, ama çok istiyor, çok tatlı.

"Zaten kimisi de haram değil."

diyor bahaneler vesaire. İşte böyle bir şeyi "ille onu isterim" diyorsa inatçı çocuk gibi, o nefisten. Nefis aptal olurmuş, ille onu isterim, o nefisten gelirmiş.

Şeytan biraz baktı seni kandıramayacağını anladı mı;

"Tamam, bu, birayı içmeyecek, biradan günaha sokamayacağım. Peki, bira içme ama yine Emirgan'a git, o sandalyelere otur, gelen gidene bakarsın."

diye vesvese verir.

Maksadı ne?

Maksadı günaha sokmaktır.

"Bira içme canım istersen gazoz iç. İstersen çay iç. Ama gelen geçeni temaşa eylersin."

Oradan günaha sokacak. "Yok, ben öyle şey yapmam, bugün ikindi dersi var oraya giderim." dersin. Bu sefer başka oyuna geçer. Oyundan oyuna geçiyorsa, bu usta, bu şeytan dersiniz. Usta çünkü biliyor sizi alt etmek için bir oyunu tutturamazsa pehlivan gibi başka oyuna geçiyor. Elli iki kilo güreşçisi gibi oyundan oyuna geçer böyle. Ötekisi hantaldır, aynı şeyi söylermiş.

Allah şerlerinden korusun, nefse, şeytana uydurmasın. Edepli kul eylesin, yolunda dâim eylesin.

Mâ yezâlü'l-belâü bi'l-mü'mini ve'l-mü'mineti fî nefsihî ve veledihî ve mâlihî hattâ yelka'llâhu ve mâ aleyhi hatîetün.

Bu hadîs-i şerîf sahih bir hadîs-i şerîf. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Mâ yezâlü'l-belâü bi'l-mü'mini ve'l-mü'mineti. "Mü'min erkeğe, mü'min kadına bela daima gelir durur."

Bela, sıkıntı, üzüntü, musibet gelir durur. Ne zamana kadar, hangi konuda?

Fî nefsihî ve veledihî. "Kendisi hususunda gelir, çoluk çocuğu konusunda gelir." Çocuğu hastalanır, kendisi hastalanır, canı sıkılacak bir şeyler olur vesaire çeşitli belalar gelir. Sonra;

Hattâ yelka'llâhu ve mâ aleyhi hatîetün. "Üzerinde hiç günah kalmadan Allah'a kavuşuncaya kadar böyle gelir durur."

Ne demek istedi şimdi Efendimiz?

Demek istedi ki, mü'min imtihandan hâlî kalmaz. Daima başına imtihan olacak, sıkıntı olacak şeyler gelir. Ona sabredince derece alır, ona sabredince derece alır, takdire rıza gösterdikçe derece alır. Alır, alır, ölüm geldiği zaman, Allah'a kavuşacağı zaman üzerinde hiç hata kalmamış, günah kalmamış olarak günahsız gider.

Neden?

Her musibetten bir günahı affolunur, sabretti diye. Onun için Allah'tan bela istenmez, sıkıntı istenmez; afiyet istenir. Dünyada, âhirette Allah âfiyet versin diye isteyin. Öylesi istenir ama bir bela gelir de sabrederse insanın günahı affolur, takdire rıza gösterin, Allahu Teâlâ hazretlerine âsî gelmeyin, karşı gelmeyin, edepsizce sözler söylemeyin.

"Bu da mı gelecekti başıma. Ben her vakti camide kılıyorum, niye bu bela başıma geldi?"

Niye gelmesin, ecir olsun diye.

Eşeddü'l-belâya ale'l-enbiyâ.

"En büyük belalar peygamberlere gelmiş."

Sen Peygamber Efendimiz'in hayatı gibi bir hayatı yaşayabilir misin?

Dayanamazdın! Hasır üstünde yattı, karnına açlıktan taş bağladı, harplere girdi, melek gibi olduğu halde bir sürü düşman. Kimisi "şairsin" dedi, kimisi "kâhinsin" dedi, kimisi "akşam kendisine söylüyorlar sabah bu tarafa naklediyor" dedi. Çeşitli iftiralar… Peygamber olduğu halde çeşit çeşit iftiralar…

Yemek vermediler, iktisadî bakımdan baskı altına aldılar, ablukaya aldılar, hicrete mecbur ettiler. Hicret edeceği zaman şöyle çıktı, canına kastettiler. Mekke'ye baktı;

"Ey Mekke! Ben, senden, beni çıkarmasalar, çıkacak değilim, seni seviyorum ama ne yapayım…"

dedi, çıktı. Çıkardılar çünkü. Hep bu sıkıntılara uğradı.

Hicret ederken de arkasından adam koştu. "Yakalasam, öldürsem de mükâfat alsam" diye. Peygamber Efendimiz hiç arkasına bakmadı. Korkak insan değil çünkü! Allah'ın peygamberi! Arkasından düşman tıkır tıkır at sürüyor, yakalayacak, vuracak öldürecek, Kureyşlilerden mükâfat alacak. Atının iki ön ayağı kuma batıverdi.

Allah kendi peygamberini sana telef ettirtir mi?

Uğraştı, didindi, indi, atını çıkardı. Gene koşturdu, yine battı.

Bu kadar sıkıntılar çekti. Mekke'den çıktı, bu sefer Medine'de çeşit çeşit sıkıntılara uğradı. Yahudilerden sıkıntı gördü. Kureyşliler asker toplayıp geldiler, canına kastettiler, öldürmek istediler.

Yani bu dünya hayatı böyledir. Bu dünya hayatında hayırlar şerlerle, sevinçler kederlerle harmanlıdır. Ne çıkacağı belli olmaz.

Allah hayreylesin. Cümlemizin başına hayırları getirsin, hayırlarla karşılaştırsın. İki cihanda aziz, bahtiyar eylesin.

O'nun her şeye gücü yeter. Dilerse dereceyi belaya uğratmadan da verir ama imtihan dünyası.

Bela ne demek arkadaşlar?

"Bela"nın Arapça mânası "imtihan" demektir.

Belâen hasenen.

Kur'ân-ı Kerîm'de de geçiyor. "İmtihan" mânasına geliyor.

Bizim başımıza bir sıkıntı geliyor, o nedir?

Dileseydi Allah getirmezdi. İmtihan için getiriyor. Bu imtihan işinde, evladında, kendisinde olur. Bunların hepsine sabretmesi gerekiyor, sabrı öğrenmemiz gerekiyor.

Gelelim öbür hadîs-i şerîfe;

Mâ yekûnü indî min hayrin fe len eddehirehû anküm ve innehû men yesta'fif ye'uffeh'ullâh. Ve men yestağni yuğnihi'llâh. Ve men yetesabber yusebbirhu'llâh. Ve mâ a'tiye ahadün atâen hayran ve evse'a mine's-sabri.

Peygamber Efendimiz'den geldiler, bazı şeyler istediler bazı kimseler, fakirler. Onun üzerine böyle buyurmuş, sallallahu aleyhi ve sellem. Râvisi yine çok, hadis kitaplarında geçiyor. Ebû Saîd el- Hudrî hazretleri ve Mâlik'ten de rivayet edilmiş.

Mâ yekûnü indî min hayrin fe len eddehirehû anküm.

Diyor ki; "Benim yanımda hayırdan bir şey mevcut olsa ben onu aslâ tutmayacağım, depo etmeyeceğim, mutlaka dağıtırım, yanımda olsa merak etmeyin sizi mahrum etmem."

Gelen sadakayı, hurmayı, parayı, pulu, gömleği, giyimi, kuşamı hemen dağıtırdı Peygamber Efendimiz, geceye bırakmazdı. Uykudan kalkıp dağıttığı olurdu. Hemen etrafına dağıtırdı. "Yanımda hayırdan ne varsa onu ben depo edecek değilim, sizden saklayacak değilim."

"Kim sabretmeye çalışırsa, kendisini sabra zorlarsa Allah onu sabırlı kul eder."

"Ve hiçbir kul sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir bahşişe nâil olmamıştır."

Neden?

En büyük atâsı, ihsanı, ikramı nedir Allah'ın?

Kulun sabır edebilme kabiliyetine sahip olmasıdır.

Neden?

Çünkü;

İnna'llâhe me'a's-sâbirîn.

Allah; "Sabredenlerle beraberim." buyuruyor.

Beraber ne demek?

Seviyor, yanında yer alıyor, onun safında yer alıyor demektir.

İnnemâ yüveffi's-sâbirûne ecrehüm bi gayri hisâbin.

"Muhakkak ki sabırlıların ecrini Allah bi-gayri hesap verecek."

"Hesaba kitaba gelmez kadar bol verecek" demek. Onun için sabırlı olmak iyidir. Kızma, sinirlenme, acele etme, atılma, sabırlı, iffetli ol. Bunda hayır var.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyalım. Daha vaktimiz var.

Mâ yemne'u ahadüküm izâ reâ min ehîhi mâ yu'cibuhû min nefsihî ev fî mâlihî en yüberrike aleyhi fe inne'l-ayne hakkun.

Sehl İbn Huneyf hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz soru soruyor;

Mâ yemne'u ahadüküm?

"Sizi ne men ediyor, sizden birinize ne mâni oluyor, ne engelliyor?"

Mâ yemne'u ahadüküm izâ reâ min ehîhi mâ yu'cibuhû min nefsihî ev fî mâlihî.

"Arkadaşının nefsinde, kendisinde veyahut malında gördüğü, hoşuna giden bir şeyi gördüğü zaman 'ona mübarek olsun' demekten ne men ediyor sizi? Böyle deyin, 'mübarek olsun' deyin."

Fe inne'l-ayne hakkun. "Çünkü göz değmesi, nazar haktır."

diyor Peygamber Efendimiz. "Nazar haktır."

Peygamber Efendimiz soru sormuş ama bir şey öğrenmek için sormamış. "Böyle yapın" diye sormuş.

"O arkadaşınızın kendisinde veya malında hoşunuza giden bir şeyi gördüğünüz zaman mübarek olsun demekten sizi ne men ediyor?"

Bu sorunun mânası ne?

"Men etmesin bir şey, o kardeşinize 'mübarek olsun' deyiverin ya. Allah vermiş, mübarek olsun, maşaallah."

"Yeni araba almış güle güle kullansın. Elbisesi de çok güzelmiş, Allah mübarek etsin, tertemiz giysin. Daha güzellerini nasip etsin Allah. Eh iyi bak filanca mevkie çıkmış, filanca şey nasip olmuş iyi iyi, maşaallah. Allah hayırlı hizmetler yapmayı nasip etsin, mübarek olsun. Evlenmiş, evi mübarek olsun. Ev almış mübarek olsun."

Beğendiğiniz bir şey oldu mu mübarek olsun, maşaallah diyeceksiniz.

Çünkü maşaallahın mânası nedir?

"Allah'ın dilemesi ile o ona geldi" demek. "Allah'ın takdiri bu" demektir.

Maşaallah ne demek?

"Allah ihsan etmiş, Allah nasip etmiş, Allah'ın takdiriyle oldu bu" demek. "Maşaallah, mübarek etsin, hayrını gör" diyeceksiniz.

"Mübarek olsun"un Türkçesi ne demek?

"Hayrını bereketini görsün o kimse" demek.

Böyle demesi gerekiyor. Böyle deyince ne âlâ... Demezse;

"Elbisesi ne kadar da güzel. Vay, aynı okuldan beraberce mezun olduk, adama bak genel müdür oldu, biz aşağılarda sürünüyoruz."

Böyle kıskanırsa, içi razı gelmezse o zaman nazar değer. Nazar haktır. "Onda var da ben de yok" gibi nazarla baktığı zaman, iştihalı nazarla baktığı zaman nazar değer.

Veren Allah'tır, ona verdiği gibi bir zaman gelir kendisine de verir. Hayırlısını versin. Zaten bir şeyin olmasını biz istiyoruz da bazen iyi mi olur, kötü mü olur ona dair meşhur Salebe hikâyesi var, biliyorsunuz.

Peygamber Efendimiz'e gelmiş;

"Yâ Resûlullah bana dua et, zengin olayım."

demiş.

"Yâ Salebe! Sen git benden böyle bir şey isteme. Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, şükründen âciz kalacağın çok maldan senin için daha hayırlıdır. İsteme zenginliği."

diyor, bunun üzerine Salebe gidiyor. Bir kere daha gelmiş sonra;

"Yâ Resûlullah canıma tak dedi fakirlik. Bana dua et zengin olayım."

"Yâ Salebe! Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal şükründen âciz kalacağın, seni yanlış yola götürecek çok maldan daha hayırlıdır, git isteme."

Bir daha gelmiş;

"Yâ Resûlullah çok fakirim, dua et zengin olayım."

"Yâ Rabbi Salebe'ye istediğini ver."

buyurmuş Peygamber Efendimiz. Kendi razı olmuyor.

Yeminle söylüyor bir başka hadîs-i şerîfinde, diyor ki;

Vallâhi le ene ahfehu.

diye söylüyor.

"Ben sizin bir şeye sahip olmanızdan, yokluğa düşmenizden daha çok korkuyorum."

diyor.

Neden?

Kurulursun arabaya, köşke, unutursun kul olduğunu, Müslümanlığı. Sanki o para senin ananın ak sütü gibi sana gerekiyormuş, helalmiş, gerekliymiş gibi düşünürsün, zekâtı vermezsin, hayrı yapmazsın, kapına geleni kovarsın, herkese tepeden bakarsın; daha büyük günaha girersin.

Veyahut sen sabredersin, çoluk çocuğun baştan çıkar.

"Yâ Rabbi benim çocuğum zengin olsun, benim çocuğum zengin olsun, evladım ağa paşa olsun, arabaları olsun vesaire."

Oldu, al işte! Oldu bak, kadınlarla düşüp kalkıyor, eve gelmiyor. Evlendirdiğin halde gelinin ağlıyor, torununun gözü yaşlı. İşte zengin oldu ne oldu! Parayı çok görünce azdı. Zaten;

"Erkek kısmı parayı çok gördü mü hemen ikinci hanımı ister."

derler.

Allah kontrollü müslüman eylesin cümlemizi, şaşırtmasın, her şeyin hayırlısını istemek gerekiyor.

"Ver yâ Rabbi! Salebe ne istiyorsa ver."

diye dua etmiş. Peygamber Efendimiz dua ettiği zaman, Allah'ın sevdiği kulu olduğu için dediği olur.

Hutbeye çıkmıştı bir keresinde. Bedevînin birisi kapıdan seslendi veyahut aşağıdan.

"Yâ Resûlullah hayvanlarımız susuzluktan kırıldı, otlar kalmadı, yağmur yağmadı. Dua et de yağmur yağsın."

dedi. Peygamber Efendimiz "yağmur yağsın" diye dua edince şakır şakır yağmaya başladı. Yağdı, yağdı, yağdı...

Ne kadar yağmış?

Bir daha hutbeye çıktığında Peygamber Efendimiz'e diyor ki;

"Yâ Resûlullah dua et de dursun artık."

Böyle, Peygamber...

Allahu Teâlâ hazretleri Salebe'ye Resûlü'nün duası üzerine mal verdi. Salebe beş vakit namaza gelirdi, Peygamber Efendimiz'in mübarek mescidinde arkasında namaz kılardı, sohbetinden istifade ederdi. Bundan büyük nimet mi olur! Seyreltmeye başladı camiye gelmeyi. Sorardı Peygamber Efendimiz;

"Salebe nerede?"

diye.

"İşte koyunları var, develeri var, onlara bakıyor yâ Resûlullah, gelemiyor."

diye cevap verilince;

"Yazık oldu Salebe'ye."

derdi. Sonra bir zaman geçti cumadan Cumaya gelmeye başladı Salebe. Bir zaman geçti Cumaları da yok.

"Salebe nerede?"

"Develeri öyle çoğaldı, koyunları öyle çoğaldı ki Medine'nin otları kâfi gelmedi, yaylalara çıkmaya başladı yâ Resûlallah. Uzakta, Cumaya gelemiyor."

"Yazık oldu Salebe'ye."

O esnada zekât âyeti indi.

Huz min emvâlihim sadakaten tütahhirühüm ve tüzekkîhim ve salli aleyhim.

Bu âyet-i kerîme indi.

"Onların mallarından zekât al, malları temizlensin. Fakirin hakkı kalıp da kirli olmasın, zekât al!"

diye emir geldi Peygamber Efendimiz'e. Her yere haber gönderdi.

Resûlullah Efendimiz elinde para tutmazdı, dağıtırdı fukaraya. Yokluktan korkmayan insanın verişiyle verirdi. Verdi mi doyururdu karşı tarafı. Paraya ihtiyacından değil. Allah emrediyor;

Huz min emvâlihim sadakaten tütahhirühüm ve tüzekkîhim ve salli aleyhim.

"Onları temizleyen, mallarını tezkiye eden şu sadakayı, zekâtı al onların mallarından."

diye emir verince Allah, ashabını vazifelendirdi.

"Sen şuraya sen şuraya, herkesten zekât mallarını toplayın."

diye görevlendirdi. O vazifelilerden bir tanesi geldi Salebe'ye ve;

"Allah âyet indirdi, malından zekât vereceksin şu kadar miktar. Deveden şu miktar, koyundan bu miktar…"

diye bilgi verdi. Salebe vermedi. Bir zaman gelip Resûlullah'tan dua isteyen Salebe, zekât memuruna, Resûlullah'ın elçisine zekât borcunu vermedi. Vazifeli geldi;

"Yâ Resûlullah! Ben gittim Salebe'ye söyledim, kabul etmedi, kızdı, bağırdı çağırdı."

dedi.

Yahu Allah sana yoktan o kadar bereket verdi, malın arttı, mülkün arttı. Medine'de besleyemeyecek duruma geldin, sürülerin sahibi oldun. Ne olur versen!?

Akıl işte. Allah insanı şaşırtmasın! Mal sevgisi insanın içine yerleşti mi iyi olmuyor. Ondan verin diyorum. Biraz vermeye alışalım. Küçük çocuğunuza da verin;

"Al bunu kardeşine ver, al bunu fakir fukaraya ver."

diye birazcık çocuklarımızı da vermeye alıştıralım.

Peygamber Efendimiz küstü, Allah için darıldı. Çünkü zekât emredilmiş, Allah'ın farzını tutmuyor. Ondan sonra bir zaman geldi aklı başına geldi, zekât hayvanlarını gönderdi Salebe. Peygamber Efendimiz kabul etmedi;

"İstemiyoruz senin malını."

dedi. O zaman da almadı Peygamber Efendimiz.

Peygamber Efendimiz vefat etti. Halim selim, gözü yaşlı, İbrahim aleyhisselâm gibi Ebû Bekir Sıddîk halife oldu. Arap kabileleri geldiler dediler ki:

"Ey Ebû Bekir! Namaz kılalım, tamam, iyi güzel, namaz kılalım ama şu zekâtı vermeyelim."

Dedi ki Ebû Bekir;

"Siz ne diyorsunuz, Resûlullah zamanında ne veriyorsanız hepsini vereceksiniz, hem namaz kılacaksınız hem zekât vereceksiniz! Vermeyenle savaşırım."

Allah'ın farzını çiğniyor adam, zekâtı vermiyor.

"Öyle şey olur mu! Savaşırım, öyle alırım!" dedi.

O Ebû Bekr-i Sıddîk'a Salebe zekât paralarını, zekât mallarını gönderdi;

"Al zekâtları."

dedi. Ebû Bekir ne diyor, tahmin edin, edemezsiniz bilmiyorsanız. Dedi ki;

"Resûlullah'ın almadığı şeyi ben nasıl alırım! İstemem almam, geri götürün!"

dedi. Bakın nasıl ittibâ ediyorlar, dine bağlılık nasıl oluyor…

Biz kendi mantığımıza göre nasıl düşünürüz?

"Resûlullah'ın almadığını ben nasıl alırım!" dedi.

Biliyorsunuz Ebû Bekir Sıddîk'a böyle başka şeyler de teklif edilmişti. Ordunun başında Üsame İbn Zeyd var, kölenin çocuğu, esmerce, asil insan filan değil. Dediler ki;

"Ey Ebû Bekir ordunun başına, bizim şöyle itibarlı, asillerden bir tanesini, yaşlı başlı bir kimseyi getir."

"Öyle şey olur mu, Resûlullah'ın tayin ettiği komutanı ben nasıl değiştiririm!"

dedi. Değiştirmedi! Devesinin, bineğinin yularından tuttu, önünde seyis gibi yürüdü. "Resûlullah'ın tayin ettiği komutan" diye. Medine dışına kadar böyle onu uğurlamak için önünden çeke çeke götürdü.

Onlar öyle insanlar! Ondan yüksek mertebeleri almışlar.

Salebe hikâyesini anlattık, neden anlattık?

Allah her şeyin hayırlısın versin. Zenginlikse hayırlı zenginlik versin, fakirlikse sabır versin. Her şeyin hayırlısını ihsan etsin. Başkasının malında da gözümüz yok. Herkesin malı kendisine mübarek olsun. Arabası kendisine mübarek olsun. Deniz kenarındaki yalısı kendisine mübarek olsun. Filanca yerdeki dokuz katlı apartmanı mübarek olsun, hayrını görsün.

Allah akıl fikir versin, onunla hayır yapmayı nasip etsin. İslâm'a faydalı olmayı nasip etsin. İş işten geçtikten sonra, can boğaza geldiği zaman;

"Malımın şu kadarını şuna verin, bu kadarını buna verin."

Geçmiş ola!

"Nasıl olsa ben ölüyorum artık…"

Onu tevzi etmeye çalışıyor.

Öyle şey olur mu?

Aklın başındayken hayrını hasenatını yap. Senin namın yürüsün, senin arkandan hayır gelsin.

Allah öyle müslümanlar eylesin. Eski müslümanlar gibi eylesin bizi. Şu zamane, âhir zaman müslümanlarından eylemesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-besmele-i şerîfe.

Sayfa Başı