M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 387 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emma bâ'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvan! Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kal:

Mâ min mü'minin yüazzî ehâhü bi musîbetin illâ kesâhü'llâhu azze ve celle min huleli'l-cenneti yevme'l-kıyameti.

Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerine hamd u senâlar olsun. -Kardeşi kardeşe kavuşturdu.- Resûl-i Edîbi Muhammed-i Mustafâ hazretlerine salât u selâm olsun. Allahu Teâlâ hazretleri bizi o pak Resûl'ün yolundan ayırmasın, şefaatine nâil eylesin, iltifatına mazhar eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisleri deryasından bir tatlı damla, bir avuç, bir içim, o gül bahçesinden bir demet gül size sunmadan önce buyurun beraberce evvelen ve hâsseten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rûh-i pâki için, sonra onun cümle âlinin, ashâbının, etbâının, ahbabının ruhları için, cümle sâdât meşâyih-i turuk u aliyyemizin ve hulefâsının, sâir evliyâullahın ruhları için, uzaktan yakından bu hadis meclisine gelmiş olan siz kardeşlerimin âhirete intikal eylemiş olan bütün yakınlarının, sevdiklerinin, ana baba, nine dede, kardeş ve evlatlarının ruhları için, biz yaşayan müslümanların da sıhhat ve selamet üzere, âfiyet üzere olmamız, Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği huylarla huylanıp sevdiği yollarda yürümemiz, sevdiği huylarla huylanıp salih ameller işlememiz, hüsn ü hâtime ile âhirete göçmemize vesile olması için, bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, o mübareklere hediye edip himmetlerini talep eyleyip öyle başlayalım, buyurun.

Arapça metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;

"Hiçbir iman ehli mü'min kul yoktur ki müslüman kardeşini başına gelen bir musibet ve felaketten dolayı taziye eylesin, ona gelsin 'geçmiş olsun' desin, teselli eylesin, onun acısına ortak olsun da Allahu Teâlâ hazretleri ona cennet elbiselerinden, hullelerinden bir elbise giydirmesin. Mümkün değil. Muhakkak ki giydirir."

Biraz daha anlaşılır bir Türkçeyle, kısa ifadeyle şöyle:

Bir kimse, bir müslüman kul, mâ min mü'minin diyor. Dikkat ederseniz her şey mü'mine, kardeşlerim, her şey mü'min için. İman olmadı mı bu mükâfâtlardan hiç nasip yok.

Hasire't-dünyâ ve'l-âhireh. "Zavallı imansızların dünyası da âhireti de mahv u perişan olacak."

Çok zavallı, çok zavallı kimseler. Ve imanlılara da ne mutlu ki her türlü nimet imanın arkasından geliyor, akıyor, yağıyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfu, keremi, rahmeti yağıyor.

Kime yağıyor?

Mü'min kullarına yağıyor. Mü'minin yaptığı her iş kat kat sevaplarla sevaplanıyor, mükâfâtlandırılıyor. Kâfirin yaptığı her şey hebâen mensûra oluyor.

Demek ki insanın ilk önce kafasını düzeltmesi gerekiyor. Yanlış yolda olan bir kimseye bazen "Bu kafayla sen çok çok uğraşırsın." derler ya. "Sen bu kafayla gidersen, dur bakalım daha ne kadar uğraşırsın." derler.

Önce kafanın, önce kalbin düzelmesi gerekiyor; önce insanın aklını başına devşirmesi gerekiyor. Önce insanın Rabbini, Yaradan'ını bilmesi gerekiyor. Önce O'na kulluğunu itiraf etmesi, önce O'nun önünde eğilmesi, önce O'na teslim olması gerekiyor. O olmadı mı akıntıya kürek çekiyor, boşuna uğraşıyor, yerinde sayıyor. Hatta geriye gidiyor, dibe batıyor.

Onun için mâ min mü'minin diyor Peygamber Efendimiz; "Hiçbir mü'min yoktur ki böyle yapsın da bu mükâfatlara ermesin."

Bu cümle; "Erer, muhakkak erecek." mânasına geliyor.

Allah bizi kâmil iman sahibi eylesin. Kalbimiz pırıl pırıl, dopdolu iman ile canlı olsun. Allah şeksiz bir yakîn-i sâdıkı kalbimize yerleştirsin. İmandan sonra şekke, şüpheye, dalâlete, fıska, küfre düşürmesin. Allahu Teâlâ hazretlerini O'nun razı olduğu sıfatlarıyla bilip, O'na gereken hürmeti gösterip, O'na layık kulluk edecek bir zihin yapısına, gönül yapısına Allah cümlemizi sahip eylesin. Resûl-i Edîbi'ne saygıyı tam eylesin. Onun sevgisini gönlümüze tam yerleştirsin. Ona hürmeti içimize tam yerleştirsin. Ona bağlılığımızı tam eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'ine bağlılığımızı tam eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'e karşı bizleri hâlis, muhlis, samimi, bağlı kimseler eylesin. Ehl-i Kur'ân eylesin. Meleklerine iman edenlerden eylesin. Âhirete imanı tam olanlardan eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri nasıl şu kâinattaki akla hayale gelmedik mahlûkatını kudretini göstermek üzere çeşit çeşit yarattıysa, nasıl yaprağın binbir çeşidi varsa, kuşun, böceğin, hayvanın, çiçeğin, kokunun bin bir çeşidi varsa öldükten sonra da bizi tekrar yaratmaya kadirdir. Sanat gösteriyor Allah. İsterse bir çeşit yapardı.

"Bakın kudretimin sonsuzluğuna, dilersem aynı şeyi kaç çeşit yapabilirim." diye kullarına sanat gösteriyor. Nasıl onu gösterdiyse; ve hüve bi külli halkın alîm, "O her çeşit yaratmaya kâdir." Âhirette de bizi tekrar diriltecek.

Toprak olduktan sonra nasıl diriltecek?

Toprak olduktan sonra da diriltecek.

Her çeşit yaratmaya kâdir.

Evvelce nasıl yarattı? Hiç akla hayale gelecek bir şey mi? Mühendislerin düşünüp de bulabileceği bir şey mi bu?

Topraktan meydana gelen şu varlıkların mükemmelliğine bakın. Bir avuç toprak! Topraktan gelip toprağa gidiyorlar.

Malzememiz ne?

Kara toprak. Ama Allahu Teâlâ hazretleri şu kara toprağa şu sureti vermiş; şu gözü vermiş, şu kulağı vermiş, şu aklı vermiş, şu dili vermiş. Ne güzel şeyler söylüyor, ne güzel nağmeler çıkarıyor. Şu insanoğlu düşündüğü zaman ne güzel işler yapıyor; şu kara toprak ne kadar şerefli oluyor.

Ve hüve bi-halkın alîm.

Her türlü yaratmaya kâdir olan Allah, bizi âhirette tekrar diriltecek, bu dünyada yaptıklarımızı bir bir soracak. Mükâfatı hak edenleri taltif edecek.

"Gel kulum, sen bana itaat eyledin; al, ben de seni nimetime garkeyleyeyim de memnun ol." diyecek.

Kâfire de şöyle diyecek:

"Ben sana mühlet verdim de sen boşuna mı yaratıldın sandın? Ben sana peygamber göndermedim mi? Ben sana; 'Belki unutursun, sözler kulağında kalmaz.' diye yazılı kitap göndermedim mi? Şeriat göndermedim mi? Vaiz göndermedim mi? Akıl vermedim mi?"

"Verdin yâ Rabbi!"

"Gel bakalım, cezanı çek!"

Bu olacak. Cennet hak, cehennem hak, hesap hak, âhiret hak. Ona da inandık, kadere de inandık.

Allahu Teâlâ hazretleri, bu kâinatın hâkim-i mutlakıdır.

Lâ yüs'elü ammâ yef'âlü ve hüm yüs'elûn.

Kimse O'na sorgu sual edemez; "Niye bunu böyle yaptın?" diyemez; kuvvet, kudret O'nun elindedir. Biz O'na teslim olmuşuz. Kaderine razıyız. Dilerse yaşatır, dilerse öldürür. Ne zaman isterse ne isterse onu yapar. Biz onun âciz, nâçiz kullarıyız. Bize bu varlığı O verdi, mülk O'nun. Biz de O'nunuz. Bizi de nasıl isterse öyle yapar.

Biz varlığımızı kendimizden mi aldık? Bu yaşa kendi kendimize mi geldik? Bu sıhhati biz kendimiz mi sağladık? Kendimiz sağladıysak hastalar niye sıhhatlerini sağlayamıyorlar? Bu zenginliği biz kendimiz mi kazandık? Niye herkes zenginliği istiyor da herkes kazanamıyor?

Hepsine inandık.

Hiçbir mü'min yoktur ki...

O iman geldi mi iş değişiyor. O iman geldi mi insanın içine bir cevher gelmiş oluyor. O zaman kıymet kazanıyor. Şebekeye elektrik gelmiş oluyor, lamba yanıyor. Yoksa kupkuru bir lambadır.

Elektrik olmasa bu lamba yanar mı, aydınlatır mı?

O iman bu lambayı aydınlatan elektrik gibi insanı insan yapıyor, sultan yapıyor, meleklerden üstün bir varlık yapıyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin iltifatına mazhar bir kimse yapıyor. Allah cümlemizi hakiki mü'minlerden eylesin.

Böyle bir mü'min, bir müslüman, kardeşi bir musibete uğrar da onu teselli ederse kıyamet günü Allah ona süslü elbiselerinden bir elbise giydirir, ona iltifat eder. "Şu altınlarla, gümüşlerle, incilerle süslenmiş güzel elbiseyi, kürkü, cübbeyi giy bakalım." diye taltif için âhiretin güzel cennet elbiselerinden giydirir.

Cennet elbisesi giyip de insan cehenneme gider mi?

Mücrimleri, idam edilecekleri adi şeylere bürürler. İyi şey, "Cennete girecek." demek.

Cennete girmesinin sebebi nedir?

Bir müslüman kardeşinin uğradığı bir musibete, bir sıkıntıya, bir üzüntüye ortak oluyor. Kardeşini teselli ediyor; "Ne yapalım kardeşim, insanoğlu içindir. Bunların hepsi gelir geçer. Sen Allah'a bağlılığını devam ettir, sabreyle. Sabredersen ecrin çok." gibi sözler söylüyor.

Kardeşlerim!

Bakın, İslâm'ın her kelimesinde çok nükteler vardır, çok incelikler vardır. Yeri geldikçe söylüyorum. Müslümanın "es-selâmü aleyküm" demesine hiçbir şey denk olmaz. Şimdi memleketimizde ilericilik, gericilik kavgası var.

"Öyle deme, 'günaydın' de!" diyorlar.

Peki, 'günaydın' diyeyim, 'gün' de, 'aydın' da güzel sözler ama "es-selamu aleyküm" demenin karşılığı olamıyor kardeşim. Onun karşılığı olmuyor. es-Selâmü aleyküm demek; "Dünyanın ve âhiretin selametliği, Allah'ın sana bahşedeceği esenlik dünyada da, âhirette de senin üzerine olsun." demektir. 'Günaydın' kelimesinde bu yok ki. Olsa peki başüstüne, senin de kalbin hoş olsun. Karşılamıyor, denk olmuyor.

Bizim her kelimemiz öyledir. "Allah'a ısmarladık kardeşim!" diyoruz. Goodbye'la bir olur mu, baybay'la bir olur mu? "Allah'a ısmarladık" bunlarla bir olmaz.

"Allah'a ısmarladık" ne demek?

"Bizden ayrılan kimseler, sizi Allah'a emanet ediyoruz, Allah'a emanet olun, Allah sizi hıfzeylesin, korusun." demektir.

Ötekisi bu kelimeyi karşılar mı?

Her kelimemizde bir kültür hazinesi var, arkasında böyle hazine var. Bak, 'musibet' diyor. Musibet esâbe-yusîbu-isâbeten-musîbetün "insana isabet eden bir hadise."

İsabet ettiren Allah'tır. Kaderin oku geliyor, o hedefe vuruyor; insan ona mâruz oluyor. Musibet sözünde bile; "Merak etme, bunu gönderen, bunu sana getiren, seni buna müptela eden Allah'tır. Onu bil de edebini takın." demektir.

Ne ince manalar var!

Sonra ehâhü, "kardeş" diyor. Müslüman müslümanın kardeşidir. Bu laf kardeşliği değildir. Laftan ibaret bir kardeşlik değildir. Bizler İslâm'dan çok uzaklaştık. Bizim başımıza gelenler hep Müslümanlıktan uzaklaştığımız için. Biz bunları şimdi kendi samimiyetsiz kafalarımızla, gönüllerimizle ölçüyoruz. "Müslüman müslümanın kardeşidir." deyince hafife alıyoruz. Allah bizi kardeş etmiş.

Seni bir yüksek mevkili kimse çağırsa, sarayına alsa, köşküne davet etse, iltifat eylese mest olursun. Öteki arkadaşını da çağırsa; "Hadi, ben sizin ikinizi kardeş ettim." dese ne yaparsın?

"Onun hatırası var, şu meşhur alim, filanca padişah, filanca yüksek kimse bizi kardeş etmişti." dersin. Allah celle celâlühû seni bana, beni sana kardeş etmiş. Benim yüzüm kara, evet suçum çok ama kardeş olmuşuz.

Bu kardeşliğin icabı sevgi göstermek, acımak, yardım etmek. Hiçbir şey yapamazsa bir musibete uğradığı zaman "Kardeşim, olur böyle şeyler. İnsanoğlu için çeşitli musibetler gelmiş. Hatta Allah'ın sevgili kullarına da gelmiş." der.

Peygamber Efendimiz'in hayatında hiçbir rahat yüzü görmüşlüğü var mı? Harpler, sıkıntılar, işkenceler, muzayakalar, ablukalar, tazyikler, hakaretler, üzüntüler...

Allah'ın en sevgili kulu; balla börekle beslense o layık. İpeklerin üstünde gezse, pamukların içine sarılı olsa, o layık ama sıkıntısız değil. Dünya gelip geçicidir. Allah bunları sana ve bana imtihan için gönderiyor; "Bakalım bu kullarımın hangisi sâdık? Hangisi bana tam inanmış da sıkıntıdan bile dönmüyor. Kimin menfaatperest, kimin hâlis olduğunu anlayayım bakalım." diye Allah insanları müptela ediyor.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

E hasibe'n-nâsü en yütrekü en yekûlû âmennâ ve hüm lâ yüftenûn. "'İman ettim." deyince siz hemen rahata ereceğinizi mi sandınız?"

Hayır! "Mü'min rahat eder, hiç sıkıntıya uğramaz, gül gülistan yaşar gider." diye bir kâide yok. Allah; çeşitli sıkıntılarla, üzüntülerle, felaketlerle imtihan edecek.

Allah bize âfiyet ihsan etsin. Elem, keder, üzüntü göstermesin. Ama gelirse O'ndan geliyor kardeşlerim, O'ndan geliyor.

Hoştur bana senden gelen.

Ya goncagül yahut diken.

Ya hil'atü yahut kefen.

Lütfun da hoş kahrın da hoş.

Hepsi hoş, hepsinin yeri var. Emin olun hayatın da lezzeti var, ölümün de güzel olduğu yer var. Ölümün de nimet olduğu, tatlı olduğu yer var.

Âhirette cehennem ehlinin çekeceği azabı anlatırken Kur'ân-ı Kerîm'de diyor ki;

Lâ yukdâ 'aleyhim fe-yemûtû. "Hükmolunmaz ki ölsünler!"

Ölse kurtulacak, cehennemde... Ölmezler ki azabı tatsınlar diye li yezûku'l-azâb, "Allah onların yanmış derilerini tekrar tekrar düzeltir, tekrar yakar."

Ölmek yok. Ölse kurtulacak. Öyle şey yok. Ölüm de nimet. Şimdi dünya hayatına dönüyoruz. Ölüm de nimet.

Müslüman müslümana kardeş olacak da bir musibette teselli edecek. Allah onu iltifatına mazhar edecek.

Kardeşlerim!

İnsanın İslâm dininin ana hedeflerini görmesi gerekiyor. Ana hedefleri görmezse küçük teferruatta boğulup tamamen ana hedeflere aykırı işler yaptığını çok gördüm. Şu benim kısa âciz ömrümde, küçük aklımla çok acayiplikler gördüm.

Kur'ân-ı Kerîm şu tarafı gösteriyorsa tam tersine gidiyorlar. "Bunu neden, nasıl yaptı?" diye inceliyorum, bakıyorum; tevil ve bahane ile döndürüp döndürüp işi ters çeviriyorlar. Allah'ın; "Yapın." dediğini yapmıyorlar "Yapmayın." dediğini bir bahane bulup yapıyorlar.

İnsanın ana hedefleri öğrenmesi gerekiyor. Özü görmek gerekiyor. Tepeden bakmak gerekiyor. İslâm'ın hakiki planına ermek gerekiyor.

Ona eremezse insan çok hatalı işler yapar. Hem hacı olur hem günaha girer. Hem hoca olur hem günaha girer. Hem müslüman olur hem kâfirlere yakışan iş yapar. Hem mü'min olur hem imana sığmaz işler yapar. Önünü sonunu görmüyor ki hedefini bilemiyor ki karanlıkta kalmış. Körebe oyunundaki gibi bu tarafa döndürürsen bu tarafa dönüyor, şu tarafa döndürürsen o tarafa gidiyor; ana hedefi görmüyor.

İslâm'ın ana hedeflerinden birisi müslümanların birbirlerini sevmesi ve birbirleriyle kardeş olmasıdır. Bu çok mühim, fevkalâde mühim bir hedeftir ve Allahu Teâlâ hazretleri böyle yapmaya da çok mükâfâtlar koymuştur.

Müslüman müslümanla muhabbet içinde oldu mu çok mükâfat var. Müslümanların arasındaki muhabbeti arttırmaya yarar bir iş yaptın mı çok sevap var. Müslümanların birliğini dağıtmaya mâtuf, müslümanları birbirlerine düşman edecek, müslümanları birbirine kırdıracak işler yaptın mı, fitne fesat çıkarttın mı öldürmekten de beter.

Bakın hadîs-i şerîfte okudum ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:

"Müslümanın müslüman kardeşine küsmesi ve onunla alakayı kesip onu bırakması, yatırıp kesmesi kadar kötüdür."

Kesip kanını akıtması kadar kötüdür.

Neden?

Muhabbete aykırı olduğu için, müslümanın müslümanı sevmesi gerektiği için. Sevgiye aykırı oldu mu, günah.

Burada da onun bir misalini görüyoruz. Elinden hiçbir şey gelmese, parası pulu, hiç imkânı olmasa dahi demek ki müslüman müslüman kardeşini tatlı diliyle teselli edecek. Buna "taziye" derler.

"Kardeşim, filanca yakının vefat eylemiş. Allah sana ömür versin. O da iyi insandı. Allah onun da kabrini pür nûr eylesin, mekânını cennet eylesin."

"Kardeşim, geçen gün öğrendim ki dükkânına şöyle bir sıkıntı gelmiş. Çok üzüldüm. Ne yapalım, dünya hayatının meşakkati. Allah buradan bir ziyan vermiş gibi görünür ama öbür taraftan başka bir kapı açar, daha çok verir. Mütesellî ol, üzülme kardeşim."

Veyahut; "Çocuğun şöyle yapmış ama düzelir." diye gönül almak, gönül yapmak, Kâbe bina etmek kadar sevaplı bir şeydir, hiç de dikkat etmediğimiz bir şeydir.

Okumuyoruz ki veyahut sözlerin kıymetini anlamıyoruz ki. Bugün burada ben bu hadîs-i şerîfi okusam, söylesem, insem yeter.

Bir bilgiyi öğrenmekten maksat ne?

Tatbik etmek. Şunu okuyup tatbik etmezsek, şunu okuyup kardeş kardeşi gıybet ederse, şunu okuyup kardeş kardeşin aleyhinde çalışırsa, şunu okuduğu halde kardeş kardeşe husûmet beslerse olmaz. Duyduğumuzu tatbik edeceğiz.

Mâ min mü'minin yusîbühû sudâün fî re'sihî ev şevketün tü'zîhi fema sivâ zâlike illâ refeahu'llâhu bihâ dereceten yevme'l-kıyâmeti ve keffere anhü bihâ hatîeh.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş. İbn Mes'ûd'dan rivayet edilmiş. Buhârî'de, Müslim'de bulunan bir hadîs-i şerîf.

Ebû Saîd veyahut İbn Mes'ûd radıyallahu anh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in huzuruna girmiş. Bakmış ki Resûlullah hasta, ağrısı sızısı var, ızdırap içinde, çok sıkıntı çekiyor. Mübarek Resûlullah Efendimiz'in vücuduna eli ile şöyle mesheylemiş;

"Yâ Resûlallah! Çok sıkıntı çekiyorsun, ıstırabın çok." diye söylemiş.

Onun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu şimdi okuduğum hadîs-i şerîfi buyurmuş.

Ne buyurmuş?

"Hiçbir mü'min kul yoktur ki ona bir baş ağrısı musallat olsun..."

Başı ağrısın veyahut onu ezalandıran bir diken batsın veyahut ona bir başka sıkıntı gelsin; rahatını kaçıran bir üzüntü, sıkıntı, hastalık gelsin.

Femâ sivâ zâlike. "Veyahut bu saydığım iki şeyden başka bir musibet gelsin." İllâ refaahu'llâhu bihâ dereceten yevme'l-kıyâmeh. "Muhakkak Allah bu başına gelen musibetten dolayı cennette onun derecesini bir derece daha yükseltir."

Onun için en yüksek mertebelere peygamberler çıkmış.

Eşeddü'l-belâyâ âle'l-enbiyâ.

En büyük belalar, sıkıntılar, imtihanlar, meşakkatler de peygamberlere gelmiş. Sabrettikçe derecesi artıyor, sabrettikçe derecesi artıyor. O sıkıntı içinde biz olsak "ah" ederiz, "vah" ederiz;

Resûlullah Efendimiz ne diyor?

"Merak etme, üzülecek bir şey yok, derecem artıyor." diye kendisine geleni teselli ediyor.

Kardeşlerim, bundan çıkacak ders şudur:

Bu dünya hayatının sıkıntıları, rahatsızlıkları olur. Hastalık olur; başı ağrır insanın, vücudunun bir yerine bir sıkıntı gelir, ayağı hasta olur, midesi hasta olur vesaire. Aman şikâyet etmeyin, feryadı basmayın. "Ah vah!" etmeyin, tenkit etmeyin. "Ben namaz da kılıyorum, oruç da tutuyorum, zekât da veriyorum, bu hastalık bana nereden geldi?" diye isyan etmeyin.

Niye gelmesin kardeşim?

Bunların hepsi insanoğlu için, gelir. Peygamberlere gelmiş. Gelmeseydi onlara gelmeyecekti. Bunun gelmesi kötülükten dolayı değil, merak etme; buna sabredince derecen artacak.

İnsan lütuf içinde de, kahır içinde de yetişe yetişe yükselir, kâmil müslüman olur. Bazen öyle gelir, bazen böyle gelir. Müslümanlar bazı harpler yaptılar; bir kısmında kazandılar, bir kısmında da kaybettiler. Hem Peygamber Efendimiz'in komutan olduğu harpte bile bazı sıkıntılar olabildi.

Neden?

Söz dinlemediler, gönüllerine başka şeyler düştü. Resûlullah'ın emrine tam uymadılar veyahut kendilerini, adetlerinin çokluğunu beğendiler. Allah imtihan ediyor. O musibetlerde de imtihan var.

Onun için büyükler bu çeşit musibetler geldi mi bunlara; "şefkat tokatları" derler. "Bir daha yapma bakalım." diye bir terbiye tokadı, ikazı oluyor. Allah yine âfiyet versin. Yalnız, başınıza bir felaket, musibet gelince dişinizi sıkın ki arkasında derece var. Sabrettiğiniz zaman büyük derece var.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e birisi gelmiş, üzerindeki bir hastalığın açılmasını istemiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"İstersen dediğini yapayım, dua edeyim, o sıkıntın geçsin; istersen sabret, Allah mukabilinde cennetini nasip etsin."

Şu nükteyi de unutmayın:

Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hasta sahabiyi ziyarete gitti. Hastalığı o kadar şiddetliymiş ki adamcağızın vücudu erimiş, küçük bir kuş yavrusu gibi kalmış. Bir deri bir kemik deriz ya, öyle kalmış.

Peygamber Efendimiz onu ziyaret edip de o perişan halini görünce diyor ki; "Sen Allah'a dua etmez miydin? Ne bu hâlin?"

Diyor ki;

"Ya Resûlallah, dua ederdim ama 'Yâ Rabbi, bana âhirette bir eza cefa vereceğine bu dünyada ne vereceksen ver, âhirette rahat edeyim.' diye dua ederdim."

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Hayır, öyle değil. Allah'tan bir şey istediğiniz zaman âfiyet isteyiniz. Hastalıktan, üzüntüden, gamdan, kederden selamet isteyiniz."

Bakın, Kur'ân-ı Kerîm'deki şu dua ne kadar güzeldir:

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr. "Yâ Rabbi, bize dünyada da iyilik ver, güzellik ver, âhirette de iyilik, güzellik ver."

Biz onu isteriz ama O'nun hikmetinden sual olunmaz. O her şeyi en güzel yapar. Ne dilerse öyle yapar ama en güzelini yapar. Ona da sabretmek gerekiyor. İsterken sana düşen şey de; istediğin zaman, istemen gerektiği yerde güzel şeyleri iste. Âfiyet, zenginlik, rahatlık, mutluluk, sağlık, ne istersen iste ama istediğin gibi olmayınca feryadı basma! Çünkü bazen olmamasında fayda vardır.

Sen zenginlik istersin. Zengin olduğun zaman belki Müslümanlıktan kopacaksın, belli olmaz. Onun için her şeyin hayırlısını iste. Üzüntülü bir şey geldiği zaman da sabretmeyi öğren ki büyük ecir var.

Mâ min müslimin yemûtu fe-yeşhedü lehû erbaatü ehl-i ebyâtin innehüm lâ ya'lemûne minhü illâ hayran illâ kâla'llâhu kad kabiltü ilmeküm fîhi ve gafertü lehü mâ lâ ta'lemûn.

Şu hadîs-i şerîfi can kulağıyla dinleyin ki Ahmed b. Hanbel'de, İbn Hibban'da, daha pek çok yerlerde, Müstedrek'te var. Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"Hiçbir müslüman yoktur ki ölür de onun çevresindeki evlerin ahalisinden dört kişi onun hakkında; 'Biz onda hayırdan başka bir şey bilmiyorduk, iyi bir insan biliyorduk.' diye hüsn ü şehâdet ederse Allahu Teâlâ hazretleri bu şehadet üzerine buyurur ki..."

Kad kabiltu ilmeküm fîhi. "Onun hakkındaki bu bilginizi ben kabul ettim. Sizin dediğinizi doğru kabul ettim." Gafertü lehü mâ lâ ta'lemûn. "'Sizin bilmediğiniz şeyleri örttüm, affeyledim, mağfiret eyledim.' buyurur."

Şimdi bu güzel, bu müjdeli hadîs-i şerîfi biraz daha açıklayalım. Burada mâ min mü'minin demiyor, müslimin diyor, "Hiçbir müslüman yoktur ki" demektir.

Müslüman ne demek?

Müslümanlık; insanın ilk önce kendisini götürüp Allahu Teâlâ hazretlerinin kulluğuna teslim etmesi, demek.

"Ben müslüman oldum." ne demek?

Gittim; "Yâ Rabbi, artık sana kul olacağım, senin sözünü dinleyeceğim, senin yolunda yürüyeceğim." dedim.

Askere kayıt gibi bir şeydir.

İman?

İman; uğraşıp, didinip, inceleyip, öğrenip ondan sonra insanın kalbine giren bir pırıltılı nurdur. İlk başta olmayabilir. İlk başta sen teslim olursun, askere girersin, ondan sonra rütbeler gelir, yükselirsin. Burada "müslüman" diyor. Daha ilk dereceyi söylüyor.

"Hiçbir müslüman yoktur ki ölür de onun etrafındaki evlerden dört kişi onun hakkında hüsnü şehadette bulunur da; 'Biz bunu iyi biliyorduk, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorduk.' deyiverirse Allah onların bu bilgilerini doğru kabul eder ve onların bilmediği gizli kabahatlerini afv u mağfiret eder."

Ne kadar kerim Mevlâmız! Bizim ne hallerimizi biliyor. Ne isyanlarımız, suçlarımız, kusurlarımız var; neler ettik, ne kusurlar, ne kabahatler işledik. "İnsanlar bilecek." diye ödümüz patlar.

Onun için evliyâullahtan bazıları demiş ki:

Biz sevaplarımızı herkese göstermek istiyoruz ya, namaz kıldığımızı, tesbih çektiğimizi, zekât verdiğimizi bilsinler; "Bu salih adamdır, mü'min adamdır, takvâ ehli insandır, iyidir, hoştur." desinler demez miyiz umumiyetle? Hakkımızda medih olmasını, iyi şeyler söylenmesini isteriz. Evliyâullah'tan bazıları; "Öyle samimiyet olmaz. Günahlarımızı da bilsinler bakalım!" diyorlar.

Tasavvuf ehli içinden inadına kabahatlerini söyleyenler olmuş. "Sen bana ne hürmet ediyorsun. Sen beni ne sanıyorsun; ben Allah'ın kusurlu, günahkar bir kuluyum!" diye kendisini kınayan, melâmî, kabahatlerini söyleyen, mert, samimi insanlar olmuş.

"Allah'ın bildiğini kuldan saklamak olur mu?" diye kendilerini levm etmişler.

Ama bizim yolumuzda, bizim terbiyemizde öyle değildir. Bazıları öyle yapmışlar. Kabahatlerini de ortaya dökmüşler ki riya olmasın ama bizim büyüklerimiz diyorlar ki; "Allah bilir de kul bilmezse afv u mağfiret eder. Yayıp söylersen aşikâre olursa olmaz."

Sonra kusur bilinirse; "Bak filanca da kusurluymuş." vesaire diyerek başkalarına da fiilleri yapma konusunda cesaret gelir, daha başka mahzurlar çıkar.

Onun için biz o melamet yolunu tutmuyoruz ama kabahatlerini de dobra dobra söyleyebilen, Allah'ın samimi kulları da çıkmış.

Hele bir tanesi hoşuma gitti.Mübareğin ziyaretine gelmişler. "Hoş geldiniz! Niye geldiniz?" diyor.

Ci'tüke bi nezurek. "'İyi bir insansın.' diye seni ziyaret etmeye geldik." diyorlar.

Başlıyor ağlamaya.

"Siz böyle ziyarete geldiğinize göre Allah size ecrinizi kat kat ihsan edecek ama ben kimim? Ben kimim yahu ziyaret edilecek? Abidlerden miyim? Vallahi değilim. Zahidlerden miyim? Vallahi değilim. Takvâ ehlinden miyim? Vallahi değilim. Gençliğimde fasıktım, ihtiyarladım mürâî oldum." diyor.

"Gençliğimde çok kabahatler işledim, ihtiyarladım şimdi güya namaz kılıyor görünüyorum ama yine riyakârım." diye o cemaate karşı kendini kötülüyor. Halbuki evliyâullahtan bir kimsedir.

Onlar haddini bilip edeple boyunlarını bükmüşler. Sana ne oluyor, bize ne oluyor!

Üç kuruşluk bir mum alsa yandırsa, cümle kâinatı ziyada sanır.

Üç kuruşluk mumla cümle kâinat aydın olur mu?

Yaptığın şey nedir ki övünüyorsun. Allah'ın hangi nimetinin karşılığı olur?

Allahu Teâlâ hazretleri bizim her şeyimizi biliyor. Ama bir sıfatı da ğaffâru'z-zünûb; günahları afv u mağfiret ediyor, örtüyor, kimseye göstermiyor.

Mağfiret ne demek?

"Örtmek" demek. Allah günahlarımızın üstüne bir örtü çekiyor, kimseyi ona muttalî kılmıyor, bildirmiyor, örtüyor. Onun için Kuddûsî hazretleri -evliyâullahtan bir zât, Allah o mübareklerin şefaatlerine nâil etsin- buyurmuş ki;

Adın senin ğaffâr iken,

Ayb örtücü settâr iken,

Kime varam sen var iken?

Cürmüm ile geldim sana.

Hadden tecavüz eyledim,

Deryayı zenbi boyladım,

Malum sana ben neyledim,

Cürmüm ile geldim sana.

İtiraf ediyor; "Cürmümle geldim, işte kapında el pençe divan durdum. Neylersen hakkındır. Hepsine layığım; cehennemine atsan çok kabahat işledim, adaletindir. Ama tutup da cennetine sokarsan, lütuf kerem sahibisin, o da ihsanından, fazl u keremindendir; yaparsın." diye boynu bükmüş öyle söylemişler.

Bizim bir tutulacak yanımız yoktur.

Bizi ne kurtaracak?

Allah'ın rahmeti.

Merhamet ederse, lütfederse kurtuluruz. Ama bakın Allahu Teâlâ hazretleri ne buyuruyor;

Dört komşunun şehadeti müslüman kulu kurtarıyor. Allahu Teâlâ hazretleri; "Ben onun ne mal olduğunu biliyorum ama hadi sizin şahitliğinizi kabul ettim." buyuruyor.

"Ben onun ne kadar günahkâr olduğunu biliyorum ama madem siz öyle şehadet ettiniz, onun hakkındaki şu bilginizi, şu şehadetinizi kabul ettim, onun sizin bilmediğiniz öteki kusurlarını affettim." diyor.

Yâ ğaffâre'z-zünûb, yâ settâre'l- uyûb! Allah'a kulluk etmek ne güzel!

Ne mutlu bize ki O'nun kulluğunu az çok duyabiliyoruz. Allah bizi kendisine kulluktan ayırmasın. Divanından kovmasın, kapısından tard eylemesin.

Mâ min müslimin.

Evinin etrafındaki dört komşu sana şehadet eder mi, etmez mi?

Önce onu hesapla.

Yandaki komşuyla aran nasıl?

Alt kattaki komşundan ne haber?

Üst kattaki komşuyla durum ne âlemde?

Üstünde tepinirsin, kapıyı kapatırsın, çöpü dökersin, suyu atarsın, çocuğunu döversin de şehadet etmezse işin o tarafını da düşün.

Onun için komşuya biraz fazlaca iltifat etmek gerekiyor. Evde bir tatlı pişti mi oradan bir tabağın içine koy, götür, yardım yapabilirsen yap. Bir hizmetine koşabilirsen koş. Etrafında pervane gibi dön biraz. Komşu komşuya gerekiyor. Dünyada da gerekiyor, âhirette de öldükten sonra da faydası olacak. Onun güzel şehadetini kazanmaya gayret et.

"Öldü ya, oh çok şükür kurtulduk. İyi ki öldü ya. İyi ki öldü adam, ölmeseydi mahvolmuştuk ya. Sabah akşam illallah dedirtiyordu. Ses de çıkaramıyorduk, şerli bir kimseydi!" derlerse ne yaparız?

Onun için komşularla iyi geçinmeye dikkat edin.

Çok utanıyorum. Bir apartmana gittik, bir kardeşin evini arıyoruz. Kapıyı çaldık. "Filanca kimse burada mı oturuyor?" diye sorduk.

"Hiç duymadım, tanımıyorum." dediler.

Allah Allah, yanlış bir apartmana mı geldik, adrese baktık; "Burası filanca sokak değil mi?"

"O sokak, doğrudur."

"Şu numara değil mi?"

"Evet, o numara."

"Üç numaralı daire nerede?"

"Altta, altta." dedi.

Neyse alta indik, kapıyı çaldık. Bizim arkadaş oradaymış. Üstteki komşunun haberi yok.

Böyle ahbaplık olur mu?

Böyle komşuluk olur mu?

İslâm'da, Müslümanlıkta böyle değildi. Biz Müslümanlığı gericilik saydık, çağdışı saydık, İslâm'dan gayri nizamlara bel bağladık, gönül bağladık; sandık ki bizi geri bırakan bu İslâm'dır, bu imandır. Kâfirlerin bizim aleyhimizde söylediği sözleri doğru sandık, kendi aleyhimize not verdik. İslâm'ı kurtulmamız gereken bir sistem olarak düşündük. Ona, biz de kâfirlerle beraber hasım olduk, müslümanı cemiyetimizden, cemaatimizden dışarı attık.

"Müslümanlık mı? Aman eksik olsun!" diye "Çağ dışı, çöl kanunu!" vesaire dedik. Bu hâle geldik.

Şimdi işin acayipliğine bak ki Allahu Teâlâ hazretlerinin hikmetinden sual olunmaz, bu sefer o kâfirlerin içinden bazıları müslüman olmuyorlar mı? Ölür müsün, öldürür müsün! Hadi bakalım ayıkla pirincin taşını.

Bizim kâfircikler o kâfircikleri dinleyip İslâm'a karşı çıktılar. Bu kâfirciklerin hâli ne olacak? Akıl öğrendikleri, akıl aldıkları kâfirler imanın, İslâm'ın kıymetini anlayıp müslüman olmaya başladılar. Bu bizim kâfircikler ne yapacak şimdi? Çok acıyorum. Kolay kolay dönemiyorlar da. Erlik var; aslında o erlik değil. Nuh diyor, peygamber demiyor. Ya Nuh, peygamberlerden bir mübarek peygamberdir, madem Nuh dedin, peygamber de de, aleyhisselam da de, ne olur? Ama demiyor.

O adam sosyalistlerin, komünistlerin başı iken sen onu hoca bildin, onun peşinden gittin. Onun ağzıyla geldin bizim dinimize imanımıza çattın, İslâm'ın karşısına geçtin. Şimdi o adam müslüman oldu. Ona komünistlikte, kâfirlikte uydun da müslüman olunca niye uymuyorsun?

Sübhânallah! Benim aklım küçük, böyle şeylere çok ermiyor. Anlayamıyorum. Düşünüyorum taşınıyorum bir türlü akla, mantığa sığdıramıyorum. Bu iş nasıl oluyor, anlayamıyorum.

"Ben sana komünistlikte uymaya karar vermiştim. Benim âşıklısı olduğum sistem komünizmdir. İlla komünist olsaydın o zaman uyacaktım. Sen de mi müslüman oldun? Sen de gericisin!" O zaman o da gidiyor.

Ama Allah öyle kimseleri müslüman ediyor ki kardeşlerim, dil uzatmaya cesaretleri yok, dünyaca meşhur adamlar. Öyle kimseleri Allah müslüman ediyor ki bir kusur bulamaz; sağına bakıyor, soluna bakıyor, derya adam; ilmi var, bilgisi var, şöhreti var. Neresinden tuttursun?

Bizim gibi cahil olsa "Canım cahil, bilmiyor." der. Acele karar veren bir kimse olsa; "Aceleyle karar vermiş." der. Babası dedesi müslüman olsa; "Canım zaten bir müslüman aileden de onun için soya çekti, soyuna döndü, aslına rücû etti, ondan müslüman oldu." der.

Babası hıristiyan, dedesi hıristiyan, daha dedesi, daha ötesi hıristiyan ama adam profesör, ilim adamı, kitaplar yazmış, mütefekkir, "yirminci yüzyılın baş profesörü" deniyor; müslüman oluyor. Hadi bakalım!

Bizim kâfirciklerin hâli çok zor. Bu ara çok fena sıkıştılar. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Allah iman nasip eylesin. Onların da iyiliğini istiyoruz. Bizim öz malımız değil ki. Kıyısından köşesinden; "Ben de şurasından alayım." derse, "Vay benim malımı alıyorsun, bana kalmayacak!" diye bir kavgamız yok. Buyursun, herkes müslüman olsun. Benim sevdiğimi cümle cihan halkı sevsin. Keşke cümle cihan halkı müslüman olsa, Allah'a iman etse, sözümüz sohbetimiz hep kıssa-ı cânan olsa. Biz onu istiyoruz.

Herkesin mutlu olmasını istiyoruz. Cemiyetin nizam bulmasını istiyoruz kardeşler. İnsanların birbirini sevmesini istiyoruz. Komşunun komşudan haberi olsun istiyoruz. Kimse kimseye zulmetmesin istiyoruz.

Bizim istediğimiz ne?

Kardeşlik olsun istiyoruz. "Kur'an bizi kardeş etmiş, kardeş olalım." diyoruz. "Kimse kimseye zulmetmesin." diyoruz. "Kimse kimseyi istismar etmesin." diyoruz. "Kimse kimsenin malını boş yere, nâhak yere almasın." diyoruz. "Mazluma acınsın." diyoruz.

Nedir şu Ortadoğu'nun hâli?

Elimize küçücük bir şey batsa, bir kıymık batsa sabahtan akşama şişip zonkluyor, üzüntü duyuyoruz. Bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, evler yıkılıyor, bacaklar kopuyor, kollar gidiyor.

Yazık değil mi?

Onların canları yok mu?

Bir karıncanın üstüne bassan, eğri eğri yürümeye başlasa insanın yüreği dayanamıyor. "Hay Allah, üzdüm hayvanı, ezdim, bacağı büküldü." diye üzülüyoruz.

Biz, bu zulmün olmamasını istiyoruz. Emperyalizm insanları köreltmek istiyor, sömürmek istiyor. Başkasının memleketine sahip olmak istiyor.

Şairin birisi dua etmiş, o hatırıma geldi. Diyor ki:

Halka, mahlûkata sevgiden gayri kusur verme ilâhî, kusur verme bana.

"Halka, mahlûkata sevgiden gayri kusur verme."

Bizim kusurumuz bu. Öyle kusur da çok olsun, daha çok olsun. Üzerimizde olduğundan da çok olsun."

Ufuk ufuk açılan lâ yezâl fecrini ver, fücûr verme bana.

Fesada kullacaksam en ince zerresini, şuur verme ilâhî, şuur verme bana.

"Fesada kullanacaksam, şuur verme, deli olayım daha iyi; fesat çıkmasın."

Mâ min müslimin yünfiku min mâlihi zevceyni fî sebîli'llâhi azze ve celle.

-Peygamber Efendimiz'in yoluna aşina eylesin. Yolunda yürüyenlerden eylesin.-

Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

"Hiçbir müslüman yoktur ki Allah yolunda malından iki çift infak etsin de cennet ona 'gel, gel' diye seslenmesin, davet etmesin."

İlla deathü'l cenneti. "Cennet onu davet eder." helümme helümme. "Buraya gel, buraya gel." der.

"İki çift infak etmenin mânası nedir?" diye ulemâ ihtilaf etmiş.

Anlaşılıyor ki insan Allah yolunda biraz para sarf etti mi cennet onu davet edecek. Hey kudreti büyük Mevlâm, biz cennete talibiz; "Yâ Rabbi, bize cenneti ver." diye peşinde koşturup duruyoruz. Demek ki bazen öyle haller oluyormuş, cennet insana talip oluyor da; "Gel bana, gel bana." diyormuş.

İki çift ne demek?

İki çiftten murat; "'İnsan peş peşe, art arda infak ederse, hayrını devam ettirirse' mânasına geliyor." diyorlar.

Hani "İki çift söz edeceğim." ne demek?

İki iki daha dört, dört tane kelime konuşacağım, nokta, bitti, sükût edeceğim. O mânaya değil.

Ne demek?

Peş peşe bir şeyler söyleyeceğim, Türkçe'deki gibi; "Belki bu mânayadır." diyorlar.

Veyahut iki çiftten murat şöyledir:

Bir âyet-i kerîmede buyurulmuş ki;

Ellezîne yünfikûne emvâlehüm bi'l-leyli ve'n-nehâri sırren ve alâniyeten felehüm ecrühüm inde rabbihim ve lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. "O kimseler ki mallarından gece ve gündüz, gizli ve aşikâr infak ederler. Onların Allah huzurunda, katında ecirleri mahfuzdur. Allah onlara çok mükâfât ihsan edecek ve onlar korkmayacaklar, korkulu hallere düşmeyecekler. İşin sonunda mahzun ve mahrum da olmayacaklar. Allah iltifat edecek, ihsanına gark edecek."

Sırren ve âlâniyeten. "Gizli ve aşikâr."

"İki çift infaktan maksat budur." diyorlar.

Gizlisi ne zaman, aşikârı ne zaman?

Alimler; "farzların yapılması aşikâr olsa iyi" diyor.

Neden?

Ötekisi de görsün, o da vazifesini bilsin.

"Bak kardeşim, bu zekâtımdır." diye veriyorsun, ötekisi de; "Ya bu adam zekât veriyor da benim vermem gerekmez mi? Hadi ben de vereyim. Allah bana bu kadar mal vermiş, ben de zekât vereyim." diye düşünüyor.

Veyahut filanca adam; "Dur, öğlenin vakti geçmek üzere, ikindi yaklaştı. Bana yer gösterin. Abdest alayım, şuracıkta namaz kılayım." diyor, havaalanında, yolda, kenarda, benzin istasyonunda, her yerde kılıyor. Yer bulursa odada, bulamazsa taşta toprakta kılıyor. Çamursa paltosunu atıyor yere; "Ben namazı kılacağım." diyor, yine kılıyor. İlla vazifesini yapıyor.

Neden?

Farz.

"Gösteriş yapıyor!"

Kardeşim sen Müslümanlığı bilmiyorsun, bırak gösterişi diline dolama; çünkü müslümanlığın farzlarında gösteriş olmaz. O onun vazifesi; yapmazsa levm olunur, kınanır, ayıplanır; yapacak. Onun için yapıyor. Onun için kıvranıyor zavallıcık.

"Allah'ın emri o vakit içinde; ben bu vazifeyi yapayım." diye yapıyor. Bakıyorsun bizim memlekette araba, otobüs muavinleri müftü olmuş. Sakalı filan yok ama muavin, müftü.

"Yolda giderken kılarsın!" diyor.

Ben de biliyorum ya, yolda da kılınır ama namaz için duruversen ne olur?

Tekerin patladığı zaman durmuyor musun?

Önüne bir şey geldiği zaman durmuyor musun?

Trafik sıkıştığı zaman durmuyor musun?

Hepsi müftü.

Farzları aşikâr yapacak. Hayırları, ötekileri gizli yaparsa iyidir. Sağ elinin verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli.

Neden?

Riya olmasın. Ötekisini niye aşikâr yaptı?

"Öteki müslümanlar da vazifesini bilsin." diye.

Sonra şöyle bir durum da var:

"Falanca adam hiç zekât vermez, zengindir." derler.

Başkasının dedikodu yapmasına sebep olursun.

"Zengindir, hiç zekât verdiğini görmedik." derler.

Ya senin üstüne vazife mi, hesabı sana mı ait? O gizli veriyor ama vermiyor sanıyorlar. Onun için "Ben namazı gizli kıldım, siz görmeden kıldım." olmaz!

Farz namaz, niye gizli kılıyorsun? Aşikâre kıl, çimenin üstünde kıl, herkes görsün. Herkes Allah'a kulluğunu hatırlasın.

Biz Almanya'da bir yerde bulunuyoruz, namaz vakti sıkıştı, çimenlerin üstüne örtüleri yaydık. Farz namaz, boynumuzun borcu, kılmamız gerekiyor. Ezan okuduk, kamet getirdik, iki saf olduk, kıldık. Biz namaz kılarken pırıltılar oldu, namazı bitirdik. Meğer Polonyalılar gelmiş, bizi görmüşler, resim çekmişler, onlar flaş ışıklarıymış.

Bizim arkadaş gitti; "Ne diye çektiniz?" dedi. Adam diyor ki; "Hoşumuza gittiği için çektik." "Böyle bir yerde bile Allah'a ibadeti unutmadınız." diye, hoşumuza gitti de ondan çektik. İsterseniz filmi çıkaralım, biz banyo ettikten sonra size de bir nüsha gönderelim, adresinizi verin." dediler. Memnun olduk. Polonyalı. Bak o haliyle bile tebliğ oluyor. "Müslümanlar vazifesini müdriktir, diyar-ı küfürde bile vazifelerini yaparlar." denilir.

Ah biz iyi müslüman olsak. Adamların kalpleri açıldı açılacak ama biz iyi müslüman olmayınca tereddüt ediyorlar; "Acaba bu yol doğru mu değil mi, yoksa bâtıl mı?" diye bizim hâlimize bakıyor, beğenmiyorlar. Halbuki biz temiz, dürüst, ciddi, gayretli olsak sevmeye, inanmaya hazırlar.

Bir çift sadakadan murat bir ihtimal gizli ve aşikar imiş. Daha başka izahlar da var. O izahlara girmeyelim. Cennet insana; "Haydi gel, haydi gel" dermiş.

Cennetin kapıları vardır. Bir kapısı, namaz kapısı; namaz ehli oradan geçer. Bir kapısı vardır, zekât kapısı; zekât ehli oradan geçer. Bir kapısı vardır, adı reyyan'dır; oruçlulara mahsus kapıdır. Tabi hadîs-i şerîflerde cennetin kapıları, surları, özellikleri anlatılıyor; ne hakikatler ne sırlar varsa.

Bir mânası da şu olabilir:

"İnsan öyle yaparsa sanki o kapıdan giriyormuş gibi o vesileyle cenneti bulur."

Onun için bu sadakanın da, insanı cennete sokan bir şey olduğunu unutmayın.

Biliyorsunuz her şey parayla oluyor. Şurada bir insan kalksa hâlis niyetle bir hayırlı şey yapmak istese fikri ortaya atarsın, arkasından keselerin açılması gerekiyor. Aksi takdirde havada kalır. "Hadi bir mektep açalım da Kur'ân öğretelim."

Fena bir şey mi?

Değil, iyi bir şeydir.

Geçen gün bize müracaat ettiler; utandım, kızardım, sırtımdan ter aktı. Şişli'de bir doktor kardeş, hanımı da doktormuş, Müslümanlığa alaka duymuş. "Kur'ân-ı Kerîm'i anlatan bir yer varsa devam edelim de İslâm'ı öğrenelim, Kur'an'ı öğrenelim." demiş.

Normal değil mi?

"Kime gidelim, kimden öğrenelim?" demiş.

Ben de buradaki kardeşlere sordum; "Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna halktan kimseye, sabahtan akşam yediye, sekize kadar çalışıp da ondan sonra serbest olan kimseye Kur'ân-ı Kerîm'i nerede öğreteceğiz, söyler misiniz?"

Allah'ın kelamı Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara tebliğ edeceğiz.

Buyurun söyleyin bakalım, nerede öğretelim, nasıl öğretelim?

İşte doktor istiyor; yok!

"İmam-Hatip okuluna kaydolsun."

Ya bu doktor, duymadın mı?

Doktor, mesleği var. Adam sabahtan akşama çalışacak. Akşam, bir yer yok.

"İmam-Hatip'teki hocalar ders versin!"

Nerede verecek?

Yer yok. Veyahut İmam Hatip'teki hocaya söylesen, zaten "Kardeşim benim yirmi altı saat dersim var, başımı kaşıyacak vaktim olmuyor. Yazılı kağıtlarını mı okuyayım, dışarıda ders mi vereyim?"

Hazırlanmak ister; Kur'an'ı anlatmak kolay değil.

Demek ki kadro gerekiyor. Demek ki; "Gel kardeşim, sen İmam-Hatip'te okuma ama Allah'ın kelamını şu müslümancıklara anlat." diyeceğiz. Yine para gerekiyor. Hadi, yine çıktı karşımıza şu meret. Yine para gerekiyor. Adamın evi var, barkı var, kirası var, parasız bir şey dönmüyor. Buna herhalde çıkarıp otuz kırk bin lira vermek gerekiyor ki her ay devam etsin.

Bak şu müslümanların hâline!

"Türkiye'nin yüzde doksan dokuzu Müslümandır!"

Edebiyat, laf ama Müslümanlığı nereden öğreteceğiz?

"Filancalar İslâm'ı bilmiyor."

Bilmiyor ama kabahat kimin?

Nasıl öğreteceğiz?

Nerede öğreteceğiz?

Her şey paraya geliyor, dayanıyor.

Onun için kardeşlerim bu iş para sevmekle olmaz. Hepimiz paramızdan biraz fedakârlık yapacağız. Allah rızası için harcayacağız. "Bana verin" demiyorum. Siz ne yaparsanız yapın paranızı, ama harcayın. Benim de param var, benim de harcamam gerekiyor. Allah'a çok şükür benim ihtiyacım yok. Onun için göğsümü gere gere söylüyorum.

Onun için size bağırabiliyorum. Ya bir de muhtaç olsam. Allah korusun, o zaman hâlim nice olur? Ya sizin elinize baksam? Üç kuruş aldı mı insan ötekisine söz söyleyemez ki. Yüzü tutmaz, para aldığı insana bir şey diyemez. Bu işleri halletmemiz gerekiyor.

Müslüman parasını Allah yolunda sarf etmek için kazanıyor. Müslüman dosta, düşmana muhtaç olmamak için, ailesini muhtaç etmemek için, kimseye el avuç açtırmamak için kazanıyor, bir. Ondan sonra İslâm'a yardım etmek için kazanıyor. O paraları Allah onun için veriyor.

Bir yerde Rabia-ı Adeviye'nin rahmetullahi aleyhâ, bir güzel hikayesini gördüm.

Rabia-ı Adeviye kim?

Basra şehrinde yetişmiş bir saliha hatun. Ama asırlarca adı yaşamış, ârif bir kadın, saliha bir hatun, müttakî bir hanım. Nâmı yürümüş. Kızlarımıza o mübarek hatunun ismini vermişiz.

Bir gün Basra şehrinde yumruklarını sıkmış, gidiyormuş. Acayip bir tavırdır, öyle ellerini yumruklarını sıkmış giderken Hasan-ı Basrî görmüş. Hasan-ı Basrî de Basralı, tabiînden; o da büyük bir alim.

Diyor ki;

"Ey âhiret hatunu, öyle yumruklarını sıkmışsın da nereye gidiyorsun?"

Dönüyor diyor ki;

"Ya Hasan, elime iki tane dirhem geçti, biliyorsun bu meretlerin ikisi bir araya geldi mi fitne çıkarırlar, 'birisi ötekisini bulmasın' diye birisini bir avucuma aldım birisini bir avucuma aldım öyle götürüyorum. İnfak edeceğim, yan yana koyarsam fitne hazırlarlar."

Ne demek istemiş?

Ne demek isteyecek? "Para biriktirmeyin!" demek istiyor, "Allah yolunda sarf edin!" diyor. "Yan yana koydunuz mu fitne çıkar!" demek istiyor.

Biz de para biriktiriyoruz; hadi biriktir bakalım. Bir ev alıncaya kadar biriktir. Evi alıyor, yine biriktiriyor.

Neden?

Bir de araba alıncaya kadar. Arabayı da alıyor, yine biriktiriyor.

Neden?

Bir tane daha ev alayım da onun da kirasıyla geçinirim. Peki, yine biriktiriyor.

Ondan sonra?

"Çocuğuma da olsun."

Peki sana baban mı bıraktı? Sen kendin kazandın; o da kendisi kazansın. Çocuğuna hazırlayacak, torununa hazırlayacak, bilmem nesine hazırlayacak. Yine de bitmiyor. Böyle parayı saklaya saklaya ondan sonra ecel geliyor; "Hadi bakalım, işin tamam oldu, defterin dürüldü, hadi âhirete!" deniliyor.

"Ben daha hayır yapacaktım, paraları biriktirdim, tam hacca gidecektim, tevbe edecektim, namaza başlayacaktım, sakal bırakacaktım, sigarayı bırakacaktım. Ondan sonra camiye gidecektim, güzel tesbih aldım; doksan dokuzluk akik tesbih, onu çekecektim." diye hayırlı amelleri tehir ederler ama ölüm vakti geldi mi tehir edilmez.

Allah cümlemizi ölümden önce aklını başına devşirenlerden, rızası yolunda çalışanlardan eylesin.

Fâtiha-ı Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı