M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 362.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Leyse'l-mü'minu bi't-ta'âni ve le'l-le'âni ve le'l-fâhişi ve le'l-beziyyi.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti cümlenizin üzerine olsun.

Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek ehadîs-i şerîfesinden bir nebze, bir demet şurada sizlere nakledeceğim.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmezden önce, hâsseten Efendimiz'in ruh-i pâki için ve onun mübarek âl, ashâb ve etbâının ruhları için; cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için, bütün evliyâullah ve mukarreb kulların ruhları için, sâir enbiyâ ve mürselînin ve cümlesinin âlinin ruhları için; eserin müellifi Gümüşhaneli Hocamız'ın ruhu için, bilhassa Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî hazretlerinin ruhu için; bu eserin içindeki bilgilerin bize kadar gelmesinde emeği geçmiş olan alimlerin ve râvilerin ruhları için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere ve davetimize lütfen ve keremen icâbet eyleyerek şuraya gelip bizleri sevindirmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete intikal etmiş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olması, kabirlerinin pürnûr ve ruhlarının memnun olması için; biz hayattaki müslümanların da Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına erip âfiyet ve saadet üzere yaşayıp Cenâb-ı Mevlâmız'ın huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım. Buyurun...

Dersin başlangıcında metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf mü'minin vasıfları ile ilgili. Mü'min yani iman ehli; Allah'a, Resûlullah'a, Kur'ân-ı Kerîm'e inanmış, Allah'a bağlanmış, İslâm'a girmiş, hak yolda yürüyen kimse. Böyle bir kimse nasıl olmalıdır?

Mü'minlerin vasıflarına dair eserler var, okunabilir.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz nasıl olmaması gerektiğini bildiriyor.

Leyse'l-mü'minu bi't-ta'âni. "Mü'min tan edici değildir."

Yani insanların haysiyetlerine tan edip onları diliyle rencide eden, üzen kimse değildir. Onlara diliyle tecavüz edip de huzurlarını bozan, kalplerini kıran, gönüllerini yıkan kimse değildir. Mü'min böyle yapmaz.

Mü'minin işi gönül yapmaktır. Mü'minin işi Allah'ın kullarının gönüllerine riayet etmektir.

Bizim inancımıza göre mü'minin gönlü Kâbe gibidir. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri bir pak gönüllü kulun kalbine nazar eyler, kalbine nüzûl eyler, kalbine lütfeyler, tecellî eyler. Mü'minin kalbi nazargâh-ı ilâhîdir, tecelligâh-ı ilâhîdir, öyle muhterem bir yerdir.

O kalbi insan nasıl kırar?

Nâdide, antika, kristal bir tabağı kırabilir misiniz? Topkapı sarayındaki müstesna camekânın içindeki güzel bir cam eşyayı, bir kıymetli mücevherli eşyayı kırabilir misiniz?

Kıramazsınız, kıymetli diye.

Mü'minin gönlü de öyledir. Mü'minin haysiyeti de o kadar önemlidir, o kadar kıymetlidir.

Onun için, değil bıçak çekmek, değil boynuna tel dolamak, değil yumruk vurmak, değil kanını yere dökmek, değil dövüp sövüp ayaklar altına almak, değil işkence etmek; diliyle bile tan etmez! Müslüman öteki müslümana diliyle rencide edici söz söylemez. Müslümanın böyle bir huyu yoktur. Müslüman diliyle başkasına tan edici, gönül yıkıcı, onu rencide edici değildir.

"Peki ya Resûlallah! İnşaallah bundan sonra kalp yıkmayayım. İnşaallah dilimle başkasına zarar vermeyeyim." diye karar verelim böyle olmamamız gerektiğini anladığımıza göre.

Sözleri söylemek kolay. İşte okuyoruz, biz de söylüyoruz. Ama o sözlerin gereğince hareket etmek zor. Zor olan o. Hepimiz müslümanız elhamdülillah. Şuraya camiye geliriz, namaz kılarız; imanımızın eseri. Kur'an okuruz; imanımızın eseri. Ramazan gelir, hiç ummadığımız insanlar oruç tutar. Hiç kimseyi hor görmeyin. "Defter-i divâna sığmaz söz gelir divâneden." dedikleri gibi, divâne sandığın insanların içinden bile nice ârifâne tavırlı insanlar çıkar.

Ama çok da kusurlarımız vardır...

Hele bizi hanımlarımızdan bir sorsunlar bakalım; evde nasılız?

Hele bizi çocuklarımızdan bir sorsunlar... Hele başkalarının ağızlarından bir dinlesinler... Hele maiyetimizdekilerden, bizden daha aşağıda olan -rütbesi bizden birazdan daha aşağıda olan- insanlardan bir sorsunlar bizi bakalım; onlar bizim hakkımızda ne diyor?

Hele hele biz bir toplantıdayken, biz o toplantıdan ayrılıp gittikten sonra arkamızdan ne deniliyor?

O önemli. "İyidir, hoştur; ama Allaah..." mı diyorlar, yaka mı silkiyorlar?

Hani birisi varmış, İkinci Mahmud zamanında... İsim söylemeyelim de gıybet bâbına girmesin. Ahâliyi çok huzursuz etmiş, ölmüş...

Hepimiz öleceğiz... Kim kalacak? Mümkün mü kalmak?..

Eğer kalmak mümkün olsaydı Resûlullah Efendimiz şimdi aramızda sağ olurdu. Hayatın kâidesi... Allah hayatı da halketmiş, ölümü de halketmiş. Ölüm de bir nimet. Ölümün de arandığı çok yerler var, şevk duyulduğu yerler var.

Lebid b. Rebia, Arap şairlerinden, rivayete göre 156 yıl yaşamış.

Diyor ki bir şiirinde; -çok dokunur bana-

Velekad seimtu mine'l-hayâti ve tûlihâ.

"Hayattan ve hayatın uzayıp gitmesinden bıktım."

Ve suâli hâzâ'n-nâsi keyfe Lebîdu?

"Ve insanların 'Lebid nasıl, Lebid nasıl?' diye hâlimi hatırımı sormalarından bıktım." diyor.

Ben yaşlı dedelerden; "Yâ Rabbi! Al şu emanetini..." diyenleri bilirim.

Ölüm de lazım. Ölüm de nimet. Ölümün de yeri var, zamanı var.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi mü'min-i kâmil olarak yaşatsın. Öldükten sonra yok olmayacağız ki, huzuruna gideceğiz. Allahu Teâlâ hazretleri;

Ve ileynâ türcaûn. "Bize döneceksiniz." buyuruyor.

Avdetimiz vatan-ı aslîmize, Allahu Teâlâ hazretlerine. Onun sevdiği razı olduğu bir kul olarak,

Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne. "Ey mutmainne nefis!" İrcıî ilâ rabbiki radîyeten merdiyye. "Mevlâ senden razı, sen Mevlâ'ndan razı olarak dön rabbine." diye bir hitaba mazhar olursa insan, durur mu burada? Şu mezbelelik cihanda durur mu? Durmak ister mi?

O zaman düğün gecesi olur. Ölüm, Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî rahmetullâhi aleyh'in dediği gibi şeb-i arûs olur, düğün gecesi olur.

O da lazım. Herkes gidiyor. Ama arkamızdan ne diyecekler?

"Arkamızdan insanların demesi mühim değil." diye düşünebiliriz; ama insanlar bizim hakkımızda bizim onlara yaptığımız tesire göre konuşurlar. O bakımdan insanların şehadetleri önemli.

O adama demişler ki, ismini söylemediğim o eski zamanda yaşamış adama:

Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,

Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr.

"Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur. Yıkıldı gitti cihandan, dayansın kabirdekiler, kabir arkadaşları..."

Çünkü o azap çektikçe etraftakiler yine onun kokusundan, bağırtısından rahatsız olacaklar. "Etraftaki kabir arkadaşları dayansın, dünyadakiler kurtuldu." diyor.

Ne acı bir şey! Böyle bir sözle arkasından anılmak ne kadar kötü!

Onun için, biz hanımımıza kendimizi beğendirmeliyiz. "Efendi hazretlerinden Allah razı olsun." diyebilmeli. "Eh, ben bir kötülüğünü görmedim. Kızdıysa Allah için kızmıştır." 'Hatun, sen şu başını ne açarsın? Hatun, ben sana çarşıya pazara çıkma demedim mi? Ben sana istediğinden âlâsını getiririm. Hatun, sen niye şunu şöyle yaptın?' diye [kızmıştır.] Ama başka hiçbir şeyini görmedim, elhamdülillah; dövmedi, sövmedi, hakkımı yemedi, çiğnemedi. Elhamdülillah, bizi geçindirdi, ele güne muhtaç etmedi, bir de şunu bıraktı..." Böyle diyebilmeli. Çoluk çocuğu, eşi dostu, komşuları...

Bir hoca efendi vardı, Rumeli hisarı gibi, kale gibi sağlam bir müslümandı, öyle bir insandı. Vefat etmiş. Komşuları camları açmışlar, tabutu giderken; "Bizi bırakıp nereye gidiyorsun hocam?" diye [ağlaşmışlar.] O gösteriş, riya olmaz; artık ölmüş gitmiş.

Giderken; "Hocam! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?.." diye mahalle halkı ağlaşmışlar. Haliç tarafında bir yerde imamlık yapardı... İnsan öyle olmalı. Başkasına zarar vermemeli.

Bu ölçüye dikkat edelim. Başkası bizim için önemli değil, Allah'ın değerlendirmesi önemli. Bazen kullar yanlış değerlendirir. Bazen kulların yanlış değerlendirmesi yüzünden adlî hatalar olur. Bazen mazlumlar, masumlar cezayı çeker, o ayrı. Ama salih insanların değerlendirmesi, halkın şehadeti önemli; çünkü o, halka yapılan muamelenin bir neticesidir. O belli olur. Adlî hata binde bir olur...

Umumiyetle sen insanı komşusundan bir sor bak, bilir. Seyahat arkadaşından bir sor, bilir. Dükkân komşusundan sor, bilir. Askerlik arkadaşından sor, bilir. Talebeyi talebeden sor, nasıl bilir. Hocayı talebeden sor, nasıl bilir; hocanın zaafını, meziyetini... Herkes birbirini bilir. Herkesin aklı fikri var. "Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?" diyor şair. Herkesin aklı var, 'şıp' diye değerlendirirler, notunu verirler. "Bu kibirli. Bu kendini beğenmiş. Bu menfaatperest. Bu zahirde iyi görünüyor ama arkasında şu şey yatıyor..." Hemen belli ederler. Hele Allahu Teâlâ hazretlerine her şey mâlum...

Onun için, iyi vasıflı müslüman olmaya gayret edelim. Hele dilimizle başkasına eza verici kimse olmayalım.

Leyse'l-mü'minu bi't-ta'âni. "Müslüman diliyle başkasına tan edici, saldırıcı, yıkıcı, yakıcı değildir." Bir.

Ve le'l-la'âni. "Müslüman lanet edici de değildir."

Yani insanlara "Allah lanet etsin! Allah'ın laneti üzerine olsun!" gibi sözlerle lanet yağdıran bir kimse değildir.

Lanet ne demek? Mesela bir kimse için "Allah lanet etsin!" deniliyor; ne demek o?

"Allah'ın rahmetinden mahrum kalsın, uzak olsun!" demek. Lanetin mânası bu.

Allah'ın rahmetini sen mi taksim edeceksin? Allah birisine rahmet etmek istiyor da sen niye karşısına çıkıyorsun? Öyle bir istekle, "Allah rahmet etmesin!" diye niye dikiliyorsun?

Kızdığından.

Allah rahmetini layık görmüşse senin o sözün zaten fayda etmez. Sen dilini iyide kullan.

İnsan lanet sözünü söyleyerek [lanet eder.] Bir bu; açıkça "Allah'ın laneti onun üzerine olsun!" diye söylemek. Bir de kinâye yoluyla; "Allah'ın gazabına uğrasın! Allah onu cehennemine soksun! Cehenneme kadar yolu var!" gibi sözlerle... O da bir çeşit lanet. Müslüman böyle şeyler de söylemez.

Neden?

Müslüman kibardır, zariftir, ondan. Müslüman karşısındakinin pespâyeliğine, alçaklığına göre tavrını değiştirmez ki... Müslüman müslümandır; karşısındaki ne olursa olsun, karşısına kimi getirirsen getir, müslümanın asaleti alnında pırıl pırıl parlar, devam eder. Karşısındaki adam, baktı biraz edepsiz, terbiyesiz; hadi onun seviyesine düştü, onunla küfürleşiyor, lanetleşiyor... Müslüman [bunu] yapmaz. Müslümanın bir seviyesi var, kalitesi var; o derekeye düşmez, karşısındakine uymaz.

Demek ki müslüman tan edici değil, lanet edici değil.

Ve le'l-fâhişi. "Fuhşiyat, kötü, çirkin, küfür gibi sözler söylemez."

Ağzından çirkin söz çıkmaz.

Bazı kimseler kötü sözlere çok alışmıştır. İyi insandır, hoş insandır fakat kafasını kızdırdın mı yandın; karşısındakine ağzını açar, gözünü yumar... Ona da alışmamak lazım.

Bizim tanıdıklarımızdan öyle kimseler var ki sinirlendiriyorsun; lâ ilâhe illallah! diyor. Damarına bas, sinirlendir sinirlendir, en kızdığı zaman lâ ilâhe illallah diyor. Veya dedelerimiz ne demiş?

Hasbünallah demiş.

Hasbünallah ne demek?

"Allahu Teâlâ bana kâfi, yeter!" demek. "Cümle cihan bir tarafa, Allah bir tarafa. Ben Allah'ın dostu olduktan sonra, ben Allah'a tevekkül ettikten sonra Allah bana yeter." demek. Amerika gelsin, Rusya gelsin, cümle cihan halkı gelsin, 5 milyar insan gelsin; hasbünallah.

Mü'minlere demişler ki;

"Kâfirler toplaştı, orduyu çekti, üstünüze geliyor..."

Fe-zâde hüm imânen. Bu haber onların imanlarını artırmış. Ve kâlu hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl. Ve demişler ki: "Allah bize kâfidir, o bizim ne iyi vekilimizdir."

Cümle cihan halkı gelse mü'mini kimse korkutamaz. Mü'min bir şeyden korkmaz. Yani dünyevî bir şeyden korkmaz.

Ölüm?

Eh, ölecek...

İşkence?

Eh, Allah göstermesin...

Şunu bunu, hastalık, sıhhat, ıvır zıvır...

Bir şeyden korkmaz. Korkarsa bir şeyden korkar; -mânevî- Allah'ın rahmetinden uzak düşmekten, Allah'ın azabına, gazabına uğramaktan, Allah'ın rızasına aykırı bir duruma düşmekten korkar. Müslüman Allah'ın hoşnut olduğu yerde canını verir.

Geçen gün bir kitapta okudum, hoşuma gitti. Yazan meşhur bir profesör, ismini söylemeyeceğim. Kıbrıs harekâtı olduğu zaman Finlandiya'daymış. Meşhur bir adam ya, profesör, unvanı var, oraya resmî bir [görevle] gitmiş. Finlandiya'da radyo evinden, gazeteden, basından röportaj yapan kimseler demişler ki;

"Beyefendi, haberiniz var mı; Türkiye ile Kıbrıs arasında bir harekât başladı, bir savaş hâli var. Siz de burdasınız, neler hissediyorsunuz?"

Çok güzel cevap vermiş. Şu anda kelime kelime pek iyi nakledemeyeceğim ama;

"Uzakta kaldığımdan dolayı öyle bir hizmetin içinde olamadığıma müteessifim." diyor.

"Milletime, imanıma, mazlum kardeşlerime hizmet edememenin, uzakta bulunmanın üzüntüsü içindeyim." diyor.

Ötekiler sanıyorlar ki harpten darpten uzakta olduğundan rahat, "Başkası ölüyor ama ben Finlandiya'da rahat çekiyorum." gibi bir histe olacak... Hayır; "Aralarında olamadığıma çok üzgünüm!.." diyor.

Mü'min öyledir.

Bu vatan kimin?

"Bu vatan, toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi duranlarındır." demiş şair, güzel bir tarif.

"Bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağa girenlerindir." demiş.

"Gül bahçesine girer gibi" sözü üzerinde durmak istiyorum. Bizim ecdâdımız gül bahçesine girer gibi şu kara toprağa girmiştir. Bizim ecdâdımız zevk ü sefa peşinde koşan insanlar olsaydı durum çok farklı olurdu. Ama onlar Allah rızası için canlarını ortaya koymuşlar. Mevlâ da onlara sadece âhiretin değil, dünya ve âhiretin hayırlarını ihsan etmiştir. Şu cennet gibi memleket...

Hiç boğaza gittiniz mi? Çamlıca'ya çıktınız mı? Adalar'a gittiniz mi? Emirgan'a gittiniz mi?

Tabii gittiniz. Ne güzel yerler... "Dünyada bir tane" deniliyor.

Neden o?

Allah yolunda kul cömertlik ediyor.

Cömertliğin çeşitliği var. Mal cömertliği var, ten cömertliği var, -bedenî cömertlik, insan hizmete koşuyor- can cömertliği var. "Canım feda olsun!" diyor.

"Canım feda olsun yoluna!"

Ashâb-ı kirâm Peygamber Efendimiz'e hitap ederken öyle hitap ederdi;

Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah. "Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Resûlü!"

Öyle hitap ederlerdi.

İnsanın en kıymetli şeyi canıdır. Görmüyor musun insanlar kendi canını korumak için başkalarının canına nasıl kıyıyorlar! Hem o zaman kimse de bir şey demiyor, "nefis müdafaası" diyorlar. En kıymetli şey can.

Demek ki müslüman kötü sözlü de olmayacak, lanet edici de olmayacak, tan edici de olmayacak.

Ve le'l-beziyyi. "Müslüman konuşmasında doğru da olsa, haklı da olsa pespâye sözler söylemeyecek."

Hülâseten bu hadîs-i şerîften anladığımıza göre; müslüman küfürbaz olmayacak, [ağzından] lanet sözü çıkmayacak, kalp kırıcı söz çıkmayacak, başkasının ırzına, haysiyetine, namusuna tecavüzü ifade eden şeyler söylemeyecek. Müslüman edeb-i kelâma riayet edecek.

Onun için, büyüklerimiz bunu tam tahakkuk ettirmişler. Onlar bu hadisleri bizden önce okumuşlar, ezberlemişler, hayatlarında tatbik etmişler.

Yüznumaraya gitmeye ne diyorlar?

"Abdeste gitmek." diyor.

Ne demek?

Abdest demek, "insanın namaz için elini yüzünü yıkaması" demek. Terbiyeye bak. Dikkat ettiniz mi kelimeye?

"Yüznumaraya gitti." demiyor, "Helaya gitti." demiyor; "Abdest tazelemeye gitti."

İşte buna edeb-i kelâm derler, "terbiye" derler. Ecdâdımızın her şeyi böyle. İncelersen, kelimeler üzerinde durursan görürsün.

O nereden?

O terbiye de İslâm'dan geliyor.

Müslüman öyle lâlettâyin insan değildir. Uzaktaki, müslümanı hor hakir görür.

Neden?

Müslüman dışını süslemez ki, lüzum görmez. "Allah benim kalbime bakacak. Dışı süsleyip de içi harap oldu mu kıymeti yok." diye içindeki huyların güzel olmasına bakar. Sözlerin güzel olmasına, kalbinin iyi niyetlerle dolu olmasına bakar. Sonra karşısındaki insan onun kadrini kıymetini bilmezse üzülmez, biraz da içinden sevinir. Hafifçe bir sevinir... Kadr ü kıymetini bilmiyorlar. Varsın bilmesin, ne olacak... Başkasından bir şey beklemiyor ki, Allah'tan bekliyor. Bilmesin.

Medine-i Münevvere'de çok lüks bir otelde çok geniş bir daire... Aşağıdan kıymetli bir eşya -çarşıdan pazardan sipariş edilmiş- çıkartıyorlarmış. Dairede oturan adam milyoner. Hizmetçiler merdivenlerden o güzel kıymetli şeyi çıkartmışlar. Kapıları çalıp açmışlar. Daireye girmişler, o lüksün lüksü dairenin içine... Ufak tefek bir adam gelmiş; "Çekil kenara!" demişler, kendi dilleriyle bağırmışlar, çağırmışlar... Ondan sonra o eşyayı koymuşlar.

"E sahibi nerede bu dairenin?" demişler.

O "Çekil kenara!" dedikleri adammış... Kıyıda sessiz sedasız duruyor. Hindistan'ın sarı ksım Haydarabad nizamıymış. Yani adam sultan... Ama 'gık' dememiş, gülmüş geçmiş kenara... İhtiyacı yok ki, ötekisi ona hürmet etmiş veya etmemiş; tatmin olmuş insan...

Müslüman tatmin olmuştur.

Tatmin olmamış insanların tafrasından neler çekeriz... Tatmin olmamış; Allaah.. Aman yâ Rabbi!.. İlle sana kendisini saydıracak, kıymetini bildirecek... Ne tavırlar... "İllallah!" dersin...

Müslüman bilinmedi mi hoşuna gider, boynunu büker, kenarda durur. Misalleri çok, siz de hatırlarsınız.

Leyse'l-birrü fî hüsni'l-libâsi ve'z-ziyyi velâkinne'l-birre es-sekînetü ve'l-vakâru.

Bu da ikinci hadis...

Birr; iyi vasıflı, kaliteli, has, hâlis hayırlı, bereketli, güzel vasıflı bir kimse olmak.

Leyse'l-birrü. "Bu güzel vasıflı oluş..." Fî hüsni'l-libâsi ve'z-ziyyi. "Güzel elbise giymekte değildir."

"Kıyafetinde değildir, dış sûretinde değildir."

İnsanın iyiliği, kalitesi, kıymetli, hayırlı, bereketli bir kimse olması dış görünüşünde değildir.

O sözün arkasından bu hadîs-i şerîf tam mevzu itibariyle de denk düştü. Bu ikinci hadîs-i şerîf fakat mevzusu denk.

Velâkinne'l-birre. "O iyilik, hayırlılık, bereketlilik, hoşluk..."

Nedir?

es-Sekînetü ve'l-vakâru. "Kişinin sakin, vakur olmasıdır."

Sakin; yanında konuştuğu zaman için dinlenir. Hareket ettiği zaman acele etmez. Sakin sakin... Gayet tabiî bir şekilde konuşur, karşılar. Sen de onun hâlinden içinde bir serinlik, bir rahatlık duyarsın. Asıl iyilik dış kıyafet değil; insanın dili, içinin o hâli, o sekîneti, o sükûneti, o vakarıdır.

Kur'ân-ı Kerîm'de de birr kelimesi geçiyor. Birr ü takvâ sahibi insan olmak...

Leyse'l-birre en tüvellû vücûheküm kıbele'l-meşrıki ve'l-mağribi. "Hayırlı iyi bir insan olmak, yönünüzü o tarafa bu tarafa çevirmek değildir." diyor.

"Birr ü takvâ kuru, dış şekilden ibaret değildir, şarka garba dönmek değildir. Allah'a inanacak, âhiret gününe inanacak, o inancının gereğini yapacak ve malından hayr u hasenât yapacak, Allah'ın sevgisini kazanmak maksadıyla miskinlere, yetimlere vesairelere merhametli olacak." diye, âyet-i kerîme böyle bildiriyor.

İslâm şekil dini değildir. İslâm dış kalıp dini değildir. İslâm dışı ve içi aynı anda beraberce yürütme dinidir. Nice dış kalıbı yerinde, yakası kolalı, kravatı pahalı, elbisesi ütülü insan vardır ki kalbini açsan, iğrenirsin. Olmaz, kıymeti yok. Kalbini açabilsen, görebilirsen iğrenirsin.

Çocuğun birisi, eskilerden, evliyâullahtan bir zâtın oğlu veya torunu, bakmış, birçok adamlar gelmiş gitmiş de; "Aa, tilkilere bak!.. Aa, domuzlara bak!.. Aa, şunlara bak!.." diye, insanlar geliyor ama hayvan isimleri söylüyor. Şöyle bakmış şeyh efendi;

"Şu çocuğa biraz başkasının gördüğü yiyeceklerden -göz hakkı olan yiyeceklerden- yediriverin."

Yedirmişler. Tamam artık, bir şeyi görmemeye başlamış.

Gelen adamların sîretlerini görüyor. Oradan gelip geçen insanın kimisi domuz gibi, kimisi tilki gibi, kimisi arslan gibi, kimisi sırtlan gibi, kimisi pars gibi...

Tabii başkasının gördüğü yiyecek, çarşıdan pazardan sallaya sallaya aldığın, başkasının canının çektiği şey haklı hukuklu, göz haklı bir şey oluyor. Onu yedirince o bereket gitmiş, mânevî gözü kapanmış.

İşte dış şeklini görüyor...

Mühim olan için güzel olması. İçimiz Allah'ın rızasına uygun olmazsa, yaramazsa; içimizde yılanlar çıyanlar kaynıyor gibi olursa, duygularımız başkasına karşı, tebessümümüzün altında hınç, hırs, kin, gadap yatıyorsa, kötü niyet yatıyorsa olmaz. Müslüman "içi de dışı da mâmur olan insan" demek. Müslüman iç terbiyesine önem verir. Büyüklerimiz de; "Evlâdım, ilim öğrendiğin gibi edep de öğren." diyor. Edep, içe ait bir şeydir.

"Tamam, o halde dışa aldırmayalım."

Yok! Katiyen, öyle bir şey demedik. Peygamber Efendimiz yanında ayna gezdirirdi, tarak gezdirirdi, misvak gezdirirdi. Saçını, sakalını tarardı. Temiz giyinirdi. Yeni olmak şartı yok, yamalı olabilir; ama dış görünüşü itibariyle temizdi. Öyle pejmurde, perişan, pis, pasaklı olmak mânasına değil.

Bilmez misiniz ki Resûlullah Efendimiz namaz kılacak insanların arasına girip de safları düzeltirdi, kimilerini göğüslerinden iterdi; "Sen öne çıkmışsın, biraz geriye git. Sen biraz bu tarafa gel..." diye safın bile intizamına dikkat ederdi.

Fe-inne tesviyete's-sufûfi min temâmi's-salâti.

Çünkü safın bile düz çizgi hâlinde olması namazın kâmil olmasından, tam olmasından bir alâmettir. O olmazsa, eğri büğrü olursa olmaz. Müslüman safta bile intizama girecek. Ön safta boş yer varken arkada kalsa olmaz.

Müslümanlık kâmil bir dindir.

"Nasıl kâmil hocam?"

Şöyle kâmil ki; şekle de önem verir, ruha da önem verir; dışa da önem verir, içe de önem verir; bilgiye de önem verir, edebe de önem verir; dünyaya da önem verir, âhirete de önem verir. Her şeyi tamdır. Hiçbir şeyi eksik gedik bırakmaz.

Geçen gün Boğaziçi'nde yangın olmuş, Beylerbeyi camisinin kubbesinin yarısı yanmış. Oradan geçerken gördük. Bu taraftan bakıyorsun, kubbe tam gibi görünüyor; öbür taraftan bakıyorsun, yarısı yanmış. Bu taraftaki tam görünüşünün kıymeti var mı; kubbenin yarısı gitmiş. Antika, güzelim avize gitmiş.

Onun gibi olmayalım. Bir bakıyorsun, bu taraftan tam; öbür tarafı yanık, harap. İçimiz öyle olmasın. İçimiz de temiz, pak olsun.

Şu ömrünü kinle, hırsla başkasına eza cefa etmekle geçireceğine başkasının gönlünü hoş etmekle, "Allah razı olsun." dedirtmekle, gönlüne neşe sokmakla geçirsen ne olur?

Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi var. Emin olun, bizler İslâm'ı bilmiyoruz. Düşman olanlar da bilmiyor, dost olanlar da bilmiyor. İslâm'ın bu hâlini bilse düşman olur mu?

Peygamber Efendimiz diyor ki;

Men serre müslimen ba'dî fe-kad serrenî fî kabrî. "Kim bir müslümanı sevindirirse kabrimde yatarken beni sevindirmiş olur."

Az bir şey mi?

Şu sözün altındaki mânaya bak!

Men serrenî fî kabrî. "Kim beni kabrimde sevindirirse." Serrehu'llâhu teâlâ yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde Allah onu sevindirir."

Müslümana hatırına riayet etmenin önemine bak... Sen ne diye gıybet edersin? Niye kalp kırarsın? Niye kötü şaka yaparsın? Niye boynunu büktürürsün? Niye köşede ağlattırırsın?

Öyle bir söz söylersin, içine koyar; adam köşeyi döndükten sonra, sana bir şey demez, ağlar. O Allah'a şikayetçi olmasa Allah onun nâmına senden onun intikamını alır. Onu ağlattın mı sen, o şikayetçi olmasa bile senden o sevdiği kulunun intikamını alır. Kim harp edebilir Allahu Teâlâ hazretleriyle?..

Kahrolur, perişan olur.

İslâm böyle işte...

İslâm böyle ama anlatmaya anlatmaya İslâmiyet nasıl bilinmiş?

"İslâmiyet kabalık sabalık dini, çöl kanunu!"

Hâşâ sümme hâşâ!

Evet çöl kanunu ama öyle güzel bir kanun ki, işte bak... Var mı başka kitaplarda bunlar? Bak, bu sözler 1400 yıl önce söylenmiş sözler; var mı emsâli?

"Bırak şu eski şeyleri!"

Eski ama eskimiş mi? Söz 1400 yıl önceden gelmiş ama eskimiş mi?

Pırıl pırıl, elmas gibi, pırlanta gibi...

Elmas eskir mi? Yakut eskir mi?

Kazıyorsun, Hititliler'in zamanından elmas çıkıyor. Ama bakır yemyeşil oluyor, bakır bozuluyor. Altın bozulmaz. Elmas bozulmaz. Asil, kıymetli olan şeyler bozulmaz. Onların eskiliği kıymetinin üstüne bir kıymet daha katar. "Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten." Elmas yere düşüverse çamurun içinde kıymeti düşer mi?

Düşmez. Bir ovuşturursun, elmas pırıl pırıl yine karşında.

Evet, 1400 yıl öncenin sözleri; ama hadi bakalım, gel de istersen hayran olma! Okudukça her gün yeniden hayran oluyoruz. Resûlullah'a her gün yeniden âşık oluyoruz. Her hadisinde bir kere daha âşık oluyoruz. İnsanları bu kadar güzel duygulara eriştirmiş, bu kadar güzel terbiyeyi yapmış kim var? Hangi filozof var? Hangi Batılı münevver var?

Yine bizimkiler...

Var mı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi bir adam?..

İnsanlara öyle şefkatle kucak açmış... İngiliz teselli bulmaya [türbesine] geliyor. Avrupalı ziyaretine geliyor.

Var mı Yunus gibi?..

Ama nereden kazanmışlar o mertebeleri, o güzellikleri, o duyguları?

İşte o senin 1400 yıl önce dediğin [İslâm'dan...]

1400 yıl önce ama isterse Hz. Âdem devrinden olsun; güzel şey o zamandan da kıymetlidir. Ne kadar eski olursa olsun...

Eski şey ile eskimiş şeyi ayırmak lazım. Eski şey antika olur, kıymeti artar. Eskimiş şey, yıpranmış, bozulmuş şeyin kıymeti olmaz. O kadar zamana rağmen yıpranmıyorsa daha da kıymetli demektir.

Emin olun, İslâm'ın düşmanları İslâm'ı bilmiyor da ondan düşman. Bugünün müslümanları da İslâm'ı iyi bilmediği için iyi numune olamıyorlar. Bu da bizim hatamız.

Şimdi herkes bizi sanıyor ki kaşları çatık, elinde ucuna bir sivri çivi batırılmış sopa olan, köşe başında bekleyip önüne gelenin kafasına sopanın o çivili tarafını vurmaya hazır insan sanıyor.

Değil ya... İşte bak, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini burada aylardır, yıllardır okuruz. Siz şahit olun... Şu sözleri ben kendim uydurmuyorum ki, mümkün değil uydurmam. Evet, üniversitede hocayım ama mümkün değil, beş tanesini, üç tanesini bir araya getiremeyiz; kimse getiremez. Bu ilim Allah tarafından gelmeyince kulların yapacağı iş değil bu. Bunun arkasında ilâhî kudret var. Ne kadar güzel söylemiş; canımız feda olsun yoluna, sünnet-i seniyyesine...

Leyse'l-beyânu kesrete'l-kelâmi velâkin faslun fîmâ yuhibbu'llâhe ve resûlehû veleyse'l-ıyyu ıyye'l-lisâni velâkin kılletü'l-ma'rifeti bi'l-hakki.

Bu hadise de bakın, ne buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz?

O gelmişlerin geleceklerin Efendisi, o konuştuğu zaman inci mercan saçan Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki;

Leyse'l-beyânu. "Beyan; insanın içindeki maksadını ifade edebilme kabiliyeti, söz söyleme, meramını anlatma..." Kesrete'l-kelâmi. "Çok sözde değildir."

Meramı anlatmak çok sözle değildir. Veyahut güzel konuşmak çok konuşmak değildir. 'Dır dır dır dır...' çok konuşmak değildir. Güzel konuşma sahibi olan insan çok konuşma sahibi olan insan demek değildir.

Nedir?

Velâkin faslun fîmâ yuhibbu'llâhe ve resûlehû. "Allahu Teâlâ hazretlerinin ve Resûlullah'ın sevdiği şeyi tayin edebilmektir."

Hak ile bâtılın arasındaki çizgiyi bilmektir, çizebilmektir. Hakkı bâtıldan ayırt edebilme kabiliyetidir.

Burada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hak sözü söylemek, doğruyu konuşmayı bize anlatmaya çalışıyor. "Bırakın süslü kelâmı!" demiş oluyor.

Bu sözün altında ne mâna yatıyor?

"Bırakın kelimeleri süsleyip yaldızlayıp da altında insan aldatmacayı... Mühim olan Allah ve Resûlullah'ın sevdiği şeyi ayırt edip de onu ifade edebiliyor musun, ona uyabiliyor musun, onu söyleyebiliyor musun, hakkı -yani kısaca hak dediğimiz şeyi- söyleyebiliyor musun?"

Konuşma odur. Yoksa bir insan çok fasih olmayabilir, çok tatlı dilli olmayabilir, kendisinde şive, lehçe bozuklukları olabilir, telaffuzunda kusur olabilir; söylediği nasıl, mühim olan o. Söylediği güzel mi?

Bir insan çok güzel konuşabilir; cambaz olur, düzenbaz olur, aldatıcı olur, yankesici olur, çok güzel konuşur.

Bilmez misiniz; çıkarlar bir otomobilin üstüne, ne kadar insanı tatlı tatlı sözlerle meşgul edecek sözler söylerler. Bir şey satacak, ilaç satacak, tatlı tatlı; "Ey ahâli!.." filan diye başlarlar, saatlerce insan [dinler].

Hatırlarım, Kadıköy vapurlarında filan satıcılar kaçak gelirlerdi, ne kadar güzel şeyler bulurlar, konuşurlar... İnsan da şaşırır. Bir şey satacak neticede, yani bir ticarî faaliyet; fakat güzel konuşurlar.

Resûlullah Efendimiz "Bu değil." demek istiyor. Mühim olan konuştuğun zaman hakkı söyleyebiliyor musun, asıl odur.

Sonra devamında buyuruyor ki;

Ve leyse'l-ıyyu ıyye'l-lisâni. "Meramını iyi anlatamamak, güzel konuşamamak, dili iyi kullanamamak şeklinde olan kusur değildir."

O nedir?

Velâkin kılletü'l-ma'rifeti bi'l-hakki. "Hakkı bilmemektir, insanın hakkı bilmek hususunda bilgisinin, mârifetinin az olmasıdır."

Bak ölçüye, ne kadar sade... Hiç dünya ehli insan kokusu var mı bu kelâmda?

Biz dünya ehli insanlar sözleri allayıp pullamaya meraklıyız. Secî yaparız, kâfiye yaparız, düzenleriz, tanzim ederiz; iyi kompozisyon olsun, iyi nutuk olsun... Bak, Resûlullah hepsini bir tarafa şöyle elinin tersiyle itiyor, -gibi geliyor bana, mânasını düşünürken- diyor ki; "Hakkı söyle, güzel konuşmak hakkı söylemektir. Bozuk konuşmak telaffuzda, vesairede bozukluk demek değildir; hakkı bilmemektir." diyor. Bak, ne güzel ölçü söylüyor.

Hadi gel bakalım, bunun üzerine mahkemede yalan şahitlik yap bakalım. Hadi gel bakalım, bunun üzerine iki kimse arasında hakem olduğun zaman ters bir iş yap bakalım. Hadi, ağzını açtığın zaman yalan yanlış bir şey söyle bakalım. Nasıl sağlam ölçü veriyor Resûlullah Efendimiz... "Dış şeklin önemi yok, mühim olan altında hak olup olmaması" mânasına geliyor. Ne kadar güzel sözler...

Edebiyatçılarımızın ilk önce öğretmesi gereken şey bu. Birçok şey öğretiyoruz, kaplana kanat takıyoruz. Eskilerden birisi öyle demiş. Doğu dinlerinden, Konfiçyüs denilen filozofları var, onların bir tanesi, demiş ki;

"İyi ki kaplanın kanadı yok."

"Neden?" demişler.

"Kanadı olsa uçar, daha çok zarar yapar da ondan."

Biz insanlara edebiyat fakültesinde güzel konuşmayı öğrettik, hukuk fakültesinde nutuk çekmeyi öğrettik. Peki hakka bağlılık duygusunu öğretmemişsek ne olacak?

Berbat... Kaplana kanat taktın. Şimdi o kaç kişiyi diplomayla aldatacak... Bu temeli öğretsek ya.. İlk önce bunu öğretsek ya... Yani bileğini kessen, kafasını kessen doğru söylemeyi öğretsek ya...

Sabahleyin bir doktor dostumuzla konuştuk. Çok seviyorum, çok güzel şeyler söylüyor. Diyor ki;

"Müslümanlar İslâm'ı bilmiyor. Tıbbî tecrübelerin nasıl tatbik edileceğini bilmiyorlar."

Şişman, yağlı, kalbi rahatsız, bacağı romatizmalı insanlara...

Neden?

"Yemesini bilmiyorlar. Fazla kalori alıyorlar. Lüzumsuz [yemek yiyorlar...]"

Resûlullah bildirmiş. Yine müslüman olmayışımızdan ileri [geliyor.]

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Daha yemeye iştihan varken sofradan kalk."

"Tıka basa doldur da 'Allah... artık bir lokma daha alamayacağım!' tarzında ye." demiyor ki!

"Birazını yemeye, birazını suya ayır, midenin birazı da boş kalsın." diyor.

Peygamber Efendimiz'in zamanında hiç hastalanmazlarmış.

Sonra hareket... Sonra yemekte israf meselesi var...

Hâsılı oradan söz açtı da, diyor ki;

"Biz gazetelerde, mecmualarda halka tıbbî öğütler veriyoruz. Hiç kıymeti yok."

Kızamığı yazdın;

"Kızamık şöyle bir hastalıktır, 39 derece ateş yapar, insanın derisinde kırmızı kırmızı benekler olur..."

Kıymeti yok ki bunun. Onu doktor bilsin, sana ne? Ben bilmesem ne olur?

Sen bana asıl, hastalığa tutulmamam için gerekli tavsiyeleri söyleyebiliyor musun?

"Ben fırınlara gidiyorum; tırnakları bu kadar uzun, adam hamur yoğuruyor." diyor.

Altı mikrop... Peygamber Efendimiz "Tırnakları kesin." dememiş mi?

İyi bir müslümansa insanın içine temizlik duygusu yerleşecek.

Ekmekleri suya batırıp kesecek cihaz var, yani gram gram ekmek yapmak için. "Benim teftiş yaptığım zamanlarda adam kendinden geçiyor, vazgeçiyor, ağzına sokup sokup öyle bölüyor." diyor. Affedersiniz... Yani hamurları bıçak yerine [ağzıyla bölüyor.] Ya işte su var, o tarzda yap.

"Fırında nizamnâmeye göre unun 45 santim yukarıda olması lazım. Öyle değil, yere oturtulmuş..." diyor. Oradan böcek geçer, fare [yer], şöyle olur, böyle olur...

Müslümanlık her şeyi söylemiş ve bizim onları içimize sindirmemiz lazım. Ona göre hareket etmemiz lazım. O zaman sıhhat de buluruz, saadet de buluruz. Cemiyetimiz de mutlu olur, her şeyimiz de güzel olur. İslâm'ı bilmeyişimizden…

İslâm'ı dost da bilmiyor, düşman da bilmiyor. Eğer siz İslâm'ın dostuysanız İslâm'ı iyi öğrenin, iyi müslüman olun, başkasına iyi numune olun. Yoksa kötü numune oldu mu İslâm'a düşmanlık ediyor. Öyle görünce ötekisi bizi ters anlıyor; "Müslüman bu mu? Ben bunun gittiği yola gitmem!" diyor. Bakıyor; "Bu mu müslüman adam? Vazgeçtim ben!" diyor, öbür tarafa gidiyor. Ötekisi ilk başta daha cazibeli geliyor.

Onun için, her şeyimizin bu hadîs-i şerîfte olduğu gibi özüne dikkat edelim. Dış boyamaya değil de içe dikkat edelim. Sözümüz doğru olsun, özümüz doğru olsun, içimiz temiz olsun. Temizlik içimize işlemiş olsun. Evimizde de kendimiz de her şeyimizi tertemiz yapalım.

Leyse'l-cihâdu en yadribe'r-raculü bi-seyfihî fî sebîlillâh

Bu sefer de hadîs-i şerîf cihatla ilgili.

"Hocam şimdi yakalandın! 'Müslümanlık iyilik dini.' diyordun, bak şimdi cihatla ilgili bir hadîs-i şerîf geldi. Cihat da işte mâlum; asmak, kesmek... diyecek bence dinleyenler.

Yok, öyle değil. Bakın Peygamber Efendimiz cihadı nasıl anlatıyor:

Leyse'l-cihâdu en yadribe'r-raculü bi-seyfihî fî sebîlillâhi. "Cihat, kişinin kılıcını Allah yolunda kaldırıp vurması değildir." İnneme'l-cihadu. "Cihat ancak şudur;" Men âle valideyhi ve âle veledehû. "Ana babasına ve evlâdına, onların ihtiyaçlarına koşmaktır." Fe-hüve fî cihâdin. "O cihattadır."

"Onların ihtiyaçlarını karşılamak için, helal rızık kazanmak için koşan giden, çalışan kimse cihattadır."

Men âle nefsehû yeküffühâ ani'n-nâsi. "Cihat, nefsine gayret edip de nefsinin başkasına zarar vermesini önlemektir."

Kişinin kendisinin insanlara zarar vermesini önlemektir.

Fe-hüve fî cihâdin. "Böyle yaparsa insan cihatta olur."

Bakın bir kere daha kendi kelimelerimle, bizim bugünümüzün lisanına göre anlatmaya çalışayım.

Cihat demek; "Cehd sarf edip, gayret sarf edip, savaşıp uğraşmak." demek. Cihat savaşmaktan ziyade, "uğraşmak" demek.

Kişi uğraşıyor. Çeşitli uğraşma şekilleri var: Kılıcını alırsın, düşmana saldırırsın, vurursun, kırarsın... İnsanlarda ilk hatıra gelen budur. Bizde de bugün umumiyetle bu hatıra gelir.

Bu lazım değil mi, kötü bir şey mi?

Hayır. Bu kötü bir şey değil. Çünkü bu olmazsa... Herkes melek değil; zalimler, hainler, hırsızlar, yol kesiciler, saldırganlar, emperyalistler, sömürücüler var. O zaman insanın kendi malını, canını koruması gerekiyor. O zaman olur, cihat da olacak.

Biz ne ezalar, cefalar çekmiş mazlum bir milletiz... Ulemâmızdan birisi Ölüm Daha Güzeldi diye kitap yazmış. Ölüm daha güzeldi...

Neden?

Hicret edip, göç edip geldiği, muhacir olduğu o eski memlekette nelerle karşılaşmış da "Ölüm daha güzeldi. Onlarla karşılaşmaktansa ölseydik daha iyiydi." diyor. Neler görmüş demek ki... Böyle görünce savaş olmaz mı?

O zaman savaş da güzel. Hepsi güzel. Dinimizin her emri mâkul. Dinimiz hayat dini.

İslâm'ın savaş ile ilgili âyetlerini öne sürüp de öbür tarafları saklayarak, sadece onları öne sürüp de bize tan eden adamlar kuzu kuzu duruyorlar mı?

Dünyaya bak, kazan gibi kaynıyor; her yerde kesilen kesilene, öldürülen öldürülene...

Assam'da -Hindistan'da- görmüyor musunuz? Afrika'da görmüyor musunuz? Amerika'da görmüyor musunuz?

Afrika'da ne zulümler, ne haksızlıklar, ne gasplar, ne katiller [oluyor.]

Onlar halka talkımı verip kendileri salkımı yutuyorlar. Onlarda arkasında böyle güzel duygular da yok. Biz umumiyetle kendimizi müdafaa yolunda yaparız. O da güzel.

Bazı herifler var, çıkmışlar, diyorlar ki;

"Askerlik olmamalı. Bayrak olmamalı..."

İyi güzel, ne insanî duygular var... Açıyorsun kitaplarını, karıştırıyorsun;

"Ey ahâli! Hazırlanın, kılıç kuşanın, silahlanın, kâfirlerle Armegedon savaşı yapacağız." diyor hıristiyan misyonerleri.

Bir taraftan bayrak, şunu bunu aleyhinde konuşuyor, bizi gevşetecek; ondan sonra kendisi savaşa hazırlanıyor. Bize silahı bıraktıracak, silahsız üstümüzde [saldıracak.]

Peki sen madem barışçısın, madem bayrağı bile çok görüyorsun, askerlik gaddar bir meslek diye [söylüyorsun]; peki senin kitabında nedir bu Armegedon savaşı hikâyesi?

Kendi adamına diyor ki;

"Hazırlan, harp edeceğiz, onları keseceğiz!"

Bize gelirken gülüyor, boynunu büküyor,

"Savaş da iyi değil, askerlik de kötü meslek, bayrak da fena..."

Cihat, bu tarafı lazım. İslâm hayat dini, hakikat dini, realist din; havalarda gezen bir din değil. Hayatın kendisi olduğu için hayatta her şey gerekir.

"Ben kavga etmeyi sevmem, hiç ömrümde kimseyle kavga etmedim."

Peki afedersin, hanımınla çocuğunla giderken üç tane sarhoş önüne çıksa, hanımını, çocuğunu senden almak istese ne yapacaksın?

O zaman "Ben hiç kimseyle kavga etmedim." diye bir kenara çekilirsen tuh sana! Olur mu öyle?

"Kim malı, ırzı, namusunu, haysiyetini ve şerefini korumak için ölse şehittir." diyor dinimiz.

Sen kamyonunla dağ başında gidiyorsun, çıkmış üç tane haydut, yan kesici, haramî, diyor ki;

"Ver paraları!.."

Vermeye mecbur değilsin. Dinimiz öyle bir şey demiyor. "Kim kendi malını korumak için diretir, [ölürse] şehittir." diyor.

Dinimiz öyle pasif bir din değil; hayat dini, hakikat dini. Çıkmasaydı karşına, yolunu kesmeseydi, maskeyi takıp da, sten makineliyi alıp da çıkmasaydı karşına... Öyle kuru gürültüye pabuç bırakmak yok. Dinimiz realist din.

Onun için, o cihat olacak. Onunla ilgili çok ecirler var.

Niye peki Peygamber Efendimiz burada; "Cihat, kişinin kılıcını alıp Allah yolunda savurması, vurması değil." diyor?

Bu bir usluptur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri demek istiyor ki;

"Ey müslümanlar! Hani siz âyetlerden, hadislerden Allah yolunda can vermek, müslümanları korumak için cihat etmek, murâbıtlık etmek, nöbetçilik etmek faziletlidir diye sevabını biliyorsunuz ya... O bile az kalır, geride kalır; ondan da daha önemli, daha kıymetli şekiller vardır."

Bu gibi usluplarda Peygamber Efendimiz bir şey söyledi mi, demektir ki; "O kadar önemli şeyden bile önemli." Önemli bir şeyi zikredip öteki şeye bizim dikkatimizi çekmek için söylüyor.

Allah yolunda cihat etmek sevap mı?

Sevap.

Ölen nedir?

Şehittir. Çok büyük ecri var.

Burada Peygamber Efendimiz; "O cihat değildir." diyor. Demek istiyor ki; "Ondan da üstün şekiller var." Onunla mukayese edildiği zaman bunun kıymeti anlaşılsın diye söylüyor.

Hadîs-i şerîfi bir daha okuyalım:

İnneme'l-cihâdu... İnnemâ, Arapça'da edât-ı tahsîs derler, yani "ancak ve sadece" mânasına gelir. "Cihat sadece şudur." diyor.

Bu bastırmak için; "Başka bir şey değildir, en önemli budur." diye, onun için bu kelimeyi kullanmış.

İnnemâ yahşa'llâhe min ibâdihi'l-ulemâ'. "Allah'tan ancak alim kullar korkar." âyet-i kerîmesinde mesela...

Ancak alim kullar korkar. Cahil bilmez ki... Cahil bilmediği için der ki;

"Ben cehenneme gitmeye razıyım."

Hacıbayram'da namaz kılmışlar. Kapıdan çıkınca bir münâkaşa çıkmış. Birisi ötekisinin aleyhinde konuşmuş, o da onu seviyormuş, -isim zikretmiyoruz- diyor ki;

"Sen onun aleyhine konuşma."

"Konuşma" demesi iyi, buraya kadar normal.

"Sen onun aleyhinde konuşma, ben onun için cehenneme bile girerim." diyor.

Tevbe estağfirullah! Denir mi?

Cahil. Cehenneme gireceksin madem, Hacıbayram'da ne işin var?

Cehennemin yolu başka yerde...

Onun için, innemâ yahşa'llâhe min ibâdihi'l-ulemâ'. Allah'tan korkmasını da alimler bilir, cahil bilmez ki; lambur lumbur konuşur, hata eder.

İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Müslümanlar başka bir şey değildir, ancak kardeştir."

İnnemâ edatı var.

"Başka bir şey değildir, ancak kardeştir."

"Hasım olamaz, düşman olamaz, kin tutamaz, birbirinin karşısına çıkamaz." demek.

Bunun gibi burada da; inneme'l-cihad. "Cihat ancak şudur;"

"Kişi ana babasına ve evlâdına bakmak için gayret sarf ediyorsa, çalışıp çabalıyorsa..." Fe-hüve fî cihâdin. "Cihattadır."

Elhamdülillah alâ ni'meti'l-İslâm. Ne güzelmiş benim dinim!

"Demek ki ben sabahleyin 7 buçukta kalkıp dükkânıma gidince cihatta mı oluyorum?"

Evet, cihatta oluyorsun. Şek ve şüphe yok! İmanın varsa, temiz hareket ediyorsan, İslâm'a uygun hareket ediyorsan; evet, cihattasın!

Neden?

Ana babana bakacaksın, muhtaç etmeyeceksin; çoluk çocuğuna bakacaksın, muhtaç etmeyeceksin. Helalinden kazanacaksın, helalinden eve getireceksin, evlatlarına helal lokma yedireceksin. Mürüvvetini göreceksin, güzel hallerini göreceksin. Onlar sana hayırlı evlat olacak; "Babacığım" diyecek, seni yere oturtmayacak, terliğini çevirecek, elinin üstünde tutacak, elini öpecek. Başbakan olsa huzurunda el pençe divan duracak. Paşa olsa "Buyur babacığım." diyecek. Öyle olursa...

Sonra?

Ve men âle nefsehû yeküffühâ ani'n-nâsi fe-hüve fî cihâdin. "Kim kendi nefsini terbiye etmekle meşgul oluyorsa, işte o cihattadır."

Bak, ne kadar önemli!

Bununla ilgili bir şey daha söyleyeyim. Büyüklerimizden birisi diyor ki... Mâlum, Ramazan'da on gün itikafa giriyoruz ya, onun gibi 40 gün ibadet için bir kenara girip, tesbih çekip, Allah deyip, Kur'an okuyup ibadet ederlermiş. Oraya girerken insan nasıl niyet eder?

Namazlara nasıl niyet ediyoruz?

"Yâ Rabbi! Senin rızan için şu namazın sünnetini, farzını veyahut şu nafile namazı kılmaya niyet ettim." Allahu ekber...

Şöyle niyet edecekmiş: "Şu benim nefsim var ya, nefsim, içimde, uslanmayan nefis... Şimdi dışarıda gezdi mi onun kalbini kırar, bunun canını yakar, birçok kimseye zararı dokunur. Şunu 40 gün şuraya sokayım da, şu muzırdan öteki halk biraz rahat etsin, kurtulsun."

O niyetle niyet edip öyle girecek. Bak müslümanın terbiyesine...

İşte insan kendi nefsini düzeltmek, adam etmek için böyle gayret ederse, o gayretin içinde olursa cihattadır.

"Bu bana bir hadîs-i şerîfi hatırlattı hocam." diyeceksiniz. Hani Peygamber Efendimiz'in ashâbından bir grup savaşmaktan Medine-i Münevvere'ye gelmişler; üzerlerinde zırhlar, altlarında binekler, ellerinde silahlar, dönmüşler. Aralarında Peygamber Efendimiz de var, diyor ki;

Reca'nâ mine'l-cihâdi'l-asğari ile'l-cihâdi'l-ekberi.

"Küçük savaştan büyük savaşa geldik."

Ne?

Mücâhedetü'l-mer'i bi-nefsihî. "Kişinin kendi nefsiyle savaşması."

Bizim içimizde bir nefsimiz var, kontrol etmezsek çok zararlar yapar. İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, bu nefsin terbiye edilmesi lazım. İçinin edeplenmesi lazım. Vicdanının, kalbinin terbiye görmesi lazım. Zihninin yontulması lazım. Duygularının yumuşaması, ıslah olması lazım. Bunun için çalışan insan cihattadır.

Burada da fe-hüve fî cihâdin [diyor;] yani insanlara şerri olmasın diye, insanlardan zararını çekmek için kendi nefsini terbiye eden insan da cihatta oluyor. Görüyor musunuz İslâm'ı; nasıl meseleleri kaba ölçülerle görmüyor. Bizi tenkit edenler, "Bak, cihad!" diye tenkit ederken onlara bu hadîs-i şerîfi söyleyin;

"Asıl cihat; insanın güzel, helal kazanması için ticaret yapmasıdır. Asıl cihat; kendisinin kusurlarını, kötü ahlâkını atmak için kendisinin nefsiyle uğraşması, onu terbiye etmeye çalışmasıdır." diyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bize İslâm'ı güzelce öğrenmek nasip etsin. Öğrendiğimizi güzelce tatbik etmek nasip etsin.

Biz İslâm'dan uzaklaşınca insanlıktan da uzaklaşırız. İnsanlar hayvanlığa, hayvanlık derekesine düşer. Ondan sonra birbirlerine kıyarlar. Eğer biz eski o çelebiliği, o eski merhametliliği, o eski zarafeti, o eski terbiyeyi, o eski özlediğimiz, kitaplarda roman okur gibi, masal dinler gibi okuyup dinlediğimiz şeylerin tekrar olmasını istiyorsak mü'min olacağız. Başka çare yok! İyi mü'min olacağız, bir. Ondan sonra, İslâm'ı öğreneceğiz.

İslâm'ı nereden öğreneceğiz?

Hadîs-i şerîfler serâpâ edep; bunlar edep kitabı yani edebiyât kitabı... Her çeşit edep [var]: Konuşmanın edebi, susmanın edebi, çalışmanın edebi, kazanmanın edebi, çocuk yetiştirmenin edebi... Hadîs-i şerîflerde hayatın edebi var.

Aman Resûlullah'ın sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılın. Ümmetin bozulmaya yüz tuttuğu devirde Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılana yüz şehit sevabı var. Müjdeler olsun...

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı