M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 361-362.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Leyse'l-vâsılu bi'l-mükâfî velâkinne'l-vâsıle ize'nkataat rahimuhû vasalehâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun.

Peygamber Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet, Hocamız'ın hocası Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi hazretlerinin telif eylemiş olduğu hadis mecmuasından okunup izah edilecek.

Bu hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce, evvelen ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâki için ve onun mübarek âl, ashâb ve etbâının ruhları için; cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için, ve sâir enbiyâ ve mürselînin cümlesinin âl ve ashâbının ruhları için; eserin müellifi Gümüşhaneli Hocamız'ın ruhu için, onun talebelerinin, hocalarının ruhları için; eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar gelmesine emek sarf etmiş olan râvilerin ve alimlerin ruhları için, Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî hazretlerinin ruhu için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mescide toplanmış olan siz kardeşlerimizin âhirete intikal etmiş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için; biz hayatta olan müslümanların da Cenâb-ı Hakk'ın rızasına uygun yaşayıp huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım. Buyurun.

Dersin başında Arapça metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sıla-i rahimle ilgili bir inceliği bize öğretiyor. Sevgili Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Leyse'l-vâsılu bi'l-mükâfî.

Sıla-i rahmeden, akrabaları ile alâkalarını sürdüren, arkadaşlarıyla kardeşliğini sürdüren, dostlarıyla dostluğunu koparmayan, küsüşmeyen, darılmayan, ayrılmayan, sırt dönmeyen kimse hadîs-i şerîfte vâsıl; "vasledici, arayı bağlayıcı, arayı koparmayan, bağlayan kimse" diye adlandırılıyor.

"Vâsıl yani alâkaları sürdürücü insan..."

Bi'l-mükâfî. "Karşılık olarak böyle yapan kimse değildir."

Yani muhatabı olan, akrabası, kardeşi veya dostu kendisine iyi davranıyor, güzel muamele ediyor, gelip gidiyor da o da ona iade-i ziyaret yapıyor, karşılık veriyor, onun karşılığını denkleyerek kendi hareketlerini tanzim ediyor, onunla ahbaplığını, arkadaşlığını sürdürüyor.

"Asıl alâkayı sürdürücü makbul kul bu değildir. Asıl alâkaları kopartmayan, sevgi bağlarını kesip atmayan makbul kul;"

Velâkinne'l-vâsıle ize'nkataat rahimuhû. "Onun akrabaları, yakınları kendisinden alâkayı kestiği halde..." Vasalahâ. "Onlarla ilgiyi devam ettirendir."

Asıl makbul kul budur. Yoksa karşı taraftaki geliyor, o da ona iade-i ziyarette buluyor. Karşı taraftaki güleç yüz gösteriyor, bu da güleç yüzlü. Karşı taraftaki ona iyi davranıyor, bu da iyi davranıyor, ahbaplık devam ediyor. Bunu herkes yapar.

Hani bizde bir atasözü vardır; "İyiliğe iyilikle mukabele etmek her kişinin kârı..." Herkes böyle yapar. Bir insan iyilik yaptı mı ona teşekkür eder; bir fırsat bulursa o da iyilik yapmak ister. Ama kötülüğe iyilikle muamele etmek, kötülüğe iyilikle karşılık vermek; o her kişinin kârı değildir, o er kişinin kârıdır. Adam olmak lazım. Mert olmak lazım. İnsanın bayağı bir güçlü kuvvetli olması lazım.

Neye karşı güçlü kuvvetli olacak? 90 kilo mu olacak? Pazusunun çapı 40 santim mi olacak? Kuvvet nerede?

Nefsini yenmekte güçlü olacak! İçinden kızgınlık geliyor, köpürüyor, boğazından dışarıya fışkırıyor, karşı tarafa kızıyor; [bunu] yenip, karşı tarafın haksızlığına rağmen, karşı tarafın kendisine ters muamele etmesine rağmen, "Ben bunu Allah rızası için yapıyorum." deyip, kapısına gidip, kapıyı çalıp onunla ahbaplığı sürdürendir. Asıl babayiğit o. Herkes onu yapamaz işte...

"Ben filancayla konuşmuyorum."

Neden?

"Ne bileyim, geçen gün selam verdim, almadı. Kerata benim selâmımı almayınca ben de onun yüzüne bakmıyorum artık."

Bunu herkes yapar. Bu nefsin de hoşuna gider. Ama ona gidersen o zaman zor.

Bu arada bir şey hatırıma geldi.

Bizim dostlarımızdan birisi ahlâk, edep, tasavvuf, terbiye yoluna girmiş. Hocası demiş ki;

"Dargınlarla barışacaksın. Hak sahiplerine haklarını vereceksin, helalleşeceksin. Âhiret yolcususun, âhirete gideceksin. Orada hesap vermek zor; burada işlerini düzelt, âhirete pürüz bırakma, dava bırakma. Âhiret mahkemesine iş bırakma, hallet." gibilerden nasihat etmiş olmalı ki, o da -kendisi üniversite hocası- dargın olan kimselerin yanına gitmiş, selam vermiş;

"Kardeşim, ben seninle barışmak istiyorum." demiş, barışmış.

Ötekisi; "Allah Allah... Daha önce koridorda gördüğü halde selam vermeyen, yüz döndüren, aleyhinde çalışan insan bu sefer kendisi geliyor, yaltaklanır gibi 'Barışmak istiyorum.' diyor, şaşırıyormuş.

Barışıyor tabii, şaşırıyor ama sonunda yine barışıyor.

Hocasına gelmiş, demiş ki;

"Hocam ben böyle yapıyodargın olduğum kimselere gidiyorum, barışıyorum; ama nefsime çok ağır geliyor ve izzet-i nefsim kırılıyor."

Hoca efendi demiş ki;

"Evlâdım, nefsin izzeti mi olur?"

Şu senin nefsin dediğin şey ne?

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.

Birkaç müstesnası -Allah'ın has halis kulları- vardır; ama bu nefis insana kötülük emredip duran bizim hayvanî tarafımız, beşerî tarafımız. Bize "namaz kılma" diyen, "oruç tutma" diyen, "yan gel yat" diyen, "hayırlara koşma" diyen, "camiye gitme" diyen, "zevkine, keyfine bak" diyen; yani bizi ot gibi, nebat gibi veya diğer canlılar gibi yaşamaya sevk etmeye çalışan, yiyip içip yan gelip yatmaya, keyfe, safaya teşvik eden bir şey.

"Onun izzeti mi olurmuş? Onun izzetini kıracaksın, onu ayaklar altına alacaksın da ondan sonra kâmil bir kimse olacaksın." diye çok güzel bir cevap vermiş.

"A evladım, nefsin izzeti mi olurmuş?" diye, böyle söyleyince ben de düşündüm, hakikaten bu "izzet-i nefis" sözünü çok kullanırız dururuz; "İnsanın izzet-i nefsi kırılıyor, izzet-i nefsi var..." diye... Bazı tabirlerin üzerinde yeniden düşünmekte fayda var diye öyle hatırıma geldi.

Bu hadîs-i şerîfin mânası takviye edici bir başka hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâmdan bir zât-ı muhtereme diyor ki;

"Sana güzel huylu olmayı tavsiye ederim."

O zât da soruyor:

"Yâ Resûlallah, güzel huy nasıl olur? Güzel huy nedir?"

Diyor ki Peygamber Efendimiz;

"Güzel huy, seninle alâkasını koparana senin gidip gelmendir." -Buradaki gibi.-

"Alâkayı koparan dostuna, akrabana senin gidip gelmendir, alâkayı kesmemendir. Ve sana vermeyen, senden esirgeyen kimseye zaman dönüp de bir fırsat gelince senin vermendir. Ve sana zulmeden kimseyi affetmendir."

Dikkat edilirse bu üç misalde de -bu hadîs-i şerîfte olduğu gibi- karşılıksız iyilik var. Karşı taraftan bir iyilik görülüp de ondan sonra yapmak değil, aksine kötülük görüldüğü halde kötülüğe iyilikle muamele durumu var. İşte asıl kıymetli olan bu. Mükâfî olursa insan, yani karşısındakinin yaptığına mukabele ederse bu kolay; ama biz karşımızdaki menfî hareket ettiği halde müspet hareket edeceğiz.

Neden böyle yapacağız?

Allah sevsin diye. Allah'ın rızasını kazanmak için. Allah'ın rızası böyle kazanılıyor, Resûlullah Efendimiz böyle buyurmuş. Onun için böyle yapacağız.

Akrabadan filanca bana darılmış. Sen anlamazlıktan gelirsin, gidersin. Filanca sana haksızlık etmiş. Fark etmemiş gibi görünürsün, gidersin, tatlı muamele edersin. Filanca sana falanca zamanda haksızlık etti. Olsun, bağışlarsın. Ne olacak; herkes bırakıp gidiyor şu dünyayı, kimse kalmıyor. Kimsenin elinde de kalmıyor. Şu mal da yalan, mülk de yalan...

Ne güzel söylemiş Yunus Emre;

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan.

Hadi ben oyalandım, şu kadar vakit geçirdim, iş işten geçtikten sonra anladım; hadi biraz da sen oyalan bakalım, şu dünya hayatı biraz da seni aldatsın...

Herkes aldanıp duracağına, bir kişi aldanınca onun nasihatinden, durumundan ötekiler istifade etse de Allah'ın rızasına uygun hareket etseler ya...

İnşaallah bizler öyle yapalım. İnşaallah her hareketimizde ölçü, Allah'ın rızasını kazanmak olsun. Yoksa adamlar; "Karşı taraf bana bir kötülük yaptı, ben de ona şu kötülüğü yaparım. O benim harmanımı yaktı, ben de onun harmanını yakarım. O benim aileden birisini öldürdü, ben de onun ailesinden birisini öldürürüm." diyor.

Demiyorlar mı? Kan davası dediğimiz şey ne?

"O benim amcamı öldürmüştü, ben de onun akrabasından birisini bir yerde bir yakalarsam görür gününü..." çekiyor silahını, öldürüyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi güzel huylu eylesin. Nefsimizi ve bizi kötülüklere kışkırtan şeytanın vesveselerini yenmeyi cümlemize nasip eylesin.

Leyse'l-îmânu bi't-temennî ve lâ bi't-tahallî velâkin hüve mâ vukira fi'l-kalbi ve saddakahü'l-fi'lü. el-İlmü ilmâni: İlmün bi'l-lisâni ve ilmün fi'l-kalbi. Fe-emmâ ilmü'l-kalbi fe'l-ilmü'n-nâfiu ve ilmü'l-lisâni hüccetullâhi ale'bni Âdeme.

Bu hadîs-i şerîfi çok can kulağıyla, dikkatle dinleyip hatırınızda tutun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;

Leyse'l-îmânu bi't-temennî. "İman ümit etmekle, hayal etmekle değildir." Ve lâ bi't-tahallî. "Dışını süsleyip sözle, tavırla, eda ile dışa öyle görünmekle de değildir."

"Hayal de değildir, dış görünüş de değildir." demek istiyor.

Temennî demek, "hayal kurmak, ümit etmek, tahmin etmek, içinden bir şey emel beslemek" mânasına gelir. Tahallî de "süslenmek" mânasına gelir. Bir insan güzel bembeyaz bir sarık sarmış, bembeyaz bir cübbe giymiş, ütülü, tertemiz, sakalı güzel, tıraşlı, her tarafı itinalı... Dışı öyle.

Ama içi?

Sadece dış önemli değil. Mühim olan, içinde ne var? Kabın dışı altın ama içi zehirse ne olacak?

O zaman dışın kıymeti olmayacak. Altın olmasının kıymeti yok. Mühim olan iç.

Onun için Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"İman ümit etmekle, heves etmekle, iştiha duymakla, 'Şöyle böyle olsa...' diye temenni etmekle değildir. Dışını süslemekle de değildir."

Peki nedir?

Velâkin hüve mâ vukira fi'l-kalbi. "Fakat iman denilen şey, insanın gönlüne gelip oturan bir şeydir."

İman insanın kalbine gelir yerleşir, oturur.

Ve saddakahü'l-fi'lü. "Ve kişiyi yaptığı fiiller, hareketler iman ehline yakışan fiil olur."

İman fiilinde görülür.

Neden bu adam böyle yaptı?

"Mü'min de ondan böyle yaptı." der insan. Yaptığı harekete bakar; mü'min.

Falanca adam sahtekâr mı, riyakâr mı, has hâlis bir kimse mi?

Allah deyince, âyet okununca gözyaşları döküyor, titriyor. Zekâtını veriyor. Namazını kılıyor. Minareden müezzin Allah deyince, "Haydi namaza!" deyince işini bırakıp geliyor. Fiili imanını gösteriyor. Yoksa mini etek giyip, baş açık, göğüs açık, omuz açık; "Sen benim kalbime bak." demiyor. Olmaz ki! Sen mü'minsen imanının eseri olacak.

Mü'minin bir yaşayışı var.

Neye göre bir yaşayışı var?

Ahkâm-ı dîne uygun bir yaşayışı var.

Müslümanın bir dünyası var.

Nasıl bir dünyası var?

Allah'ın emirleri ve yasaklarıyla hudutları çizilmiş bir dünyası var.

Müslüman rüşvet verir mi?

Veremez.

Müslüman faiz yiyebilir mi?

Yiyemez.

Müslüman haksızlık yapabilir mi?

Yapamaz.

Müslüman başkasının malını gasp edebilir mi?

Edemez.

Müslüman bir başkasının tarlasından izni olmadan geçebilir mi?

Geçmez.

Müslüman bir başkasının ağacından meyve koparır mı? Fidanından çiçek kopartır mı?

Kopartmaz.

Müslüman bir başkasının karısına, kızına yan bakar mı?

Bakmaz.

Müslümanın yasakları var. Müslümanın dünyası var. Müslümanın değer hükümleri var, kıymet hükümleri var. Müslüman şunu iyi bilir, bunu kötü bilir; iyi bildiği şeyi yapar, kötü bildiği şeyi yapmaz.

Ötekisi?

Ötekisi laf...

Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor: Leyse'l-îmânu bi't-temennî. "İman temenni değildir."

"Ben mü'minim, inşaallah ben iyi bir müslümanım, öyle heves ediyorum."

Heves ediyorsun ama fiilinde göster. Allah korkusu kalbe girecek. O Allah korkusu sana sabah ezan okunurken yatakta yatmayı haram kılacak; yatamayacaksın, "Allah çağırıyor!" diyeceksin. Harama el uzatamayacaksın. Yalnız kaldığın zaman da günahı işleyemeyeceksin. Kimse görmediği yerde de hata yapamayacaksın. İman senin içinde bekçi olacak. O cevher sana kıymet verecek, seni pahalı bir mal hâline getirecek.

Yoksa sen nesin?

"Müslümanım elhamdülillah. Sen benim kalbime bak."

Ben senin kalbine ne bakayım; ben senin kalbini göremem ki! Ben senin fiiline bakarım.

Sen camiye geliyor musun? Sen zekâtını veriyor musun? Sen fakire acıyor musun? Sen yanında çalıştırdığın insanın hakkını veriyor musun? Ortaklık yaptığın kimseye ortaklığın şartlarına uygun hareket ediyor musun? Sattığın malı iyi satıyor musun? Yaptığın işi hâlis, temiz, has, güzel iş yapıyor musun?

İmanlı öyle yapar.

Hadîs-i şerîfin devamında, Peygamber Efendimiz aynı hadisin içinde ve devam ederek buyuruyor ki;

el-İlmü ilmân. "İlim iki çeşittir, iki türlüdür, iki tanedir."

İlmün bi'l-lisâni. "Birisi dil ile söylenen ilimdir."

Dil döner, söyler, kelimeleri insanın ağızdan dökülür. Bir şeyler söylüyor. "Vay, ne kadar güzel... Ne bilgili adam, neler söylüyor!" der insan. Dille söyler.

Ve ilmün fi'l-kalbi. "Bir diğer ilim vardır ki o da gönüldedir."

İkinci ilim dilde değildir, insanın içindedir, gönlüne yerleşmiştir. O bilgi, o ilim gönlündedir.

Fe-emmâ ilmü'l-kalbi fe'l-ilmü'n-nâfiu. "İşte gönlün içindeki o ilim var ya, faydalı ilim odur."

Sen iyice hayat tecrübelerinden anladın mı; Allah'a tevekkül edince Allah seni kurtarıyor?

"Anladım hocam. Birkaç defa denedim; Allahu Teâlâ hazretlerine tevekkül ettim, Allahu Teâlâ hazretleri beni o sıkıntılardan kurtardı."

İşte o ilim senin kalbinde, dilde değil. Denemişsin, içine yerleşmiş. Faydalı ilim o.

Sen denedin mi ki Allahu Teâlâ hazretlerine âsi geldiğin zaman sana bir tokat geliyor, şefkat tokatı veyahut ceza tokatı? "Ey kulum, sen müslümansın, kâfir yapar ama sen yapma!" diye Allahu Teâlâ hazretleri bir tokat vurur, bir mânevî tokat gelir. "Geçen gün şöyle bir hatalı bir iş yaptım da başıma bundan geldi." der insan, anlar.

Hani geçen haftalarda size anlattım ya, yalancı şahitlik etmiş de, birisini katil yerine bilmem kaç sene yatırtmış. Sonra kendisinin aynı yaştaki çocuğu ölüvermiş. Ceza...

Cezayı gördün mü? Allah'a âsi olduğun zaman cezanın geldiğini gördün mü? Korkar mısın?

"Korkarım."

İşte o ilm-i nâfi, o senin içine yerleşmiş hakiki bilgi...

Sana bir kötülüğü teklif ettikleri zaman; "Ben Allah'tan korkarım, bunu yapamam!" diyor musun? "Yapamam ya, üstüme varmayın, mümkün değil, yapamam!" diyor musun?

Tamam, senin içinde bir ilim, bir bilgi var ki onu yaptığın zaman Allah senden hoşnut olmayacak diye içine iyice yerleşmiş, [o] şeyi yapmıyorsun.

Veyahut bir hayra koşuyor musun?..

Biraz evvel bir hacı ablamızın yanına teşekküre gitmiştik, oradan geldik. Falanca yerdeki arsasını 1 milyon liraya satmış. 500 bin lirasını getiriyor, hayra veriyor.

Senin 50 milyonun var, 25 milyonunu verebilir misin?

Senin yanında 25 milyon kalacak, daha fazla... Ona 500 bin lira kalıyor, senin yanına 25 milyon kalıyor.

Verebilir misin?

"Veremem."

O hacı abla senden daha cömert. Onun 500 bin lira vermesi senin 25 milyon vermen kadar kıymetli... Daha cömert, çünkü veriyor...

Müslümanların ihtiyacı var. Her şey parayla oluyor.

Geçen hafta söylediler. "Üç tane yetim; anaları babaları yok. Evlerine gittim; perişan, rutubetli, yiyecekleri, içecekleri yok." dediler. Birisi, Allah razı olsun, 5 bin lira vermişti. Gönderdik, "Hadi bu 5 bin lirayla [ihtiyaçlarını görsünler]." dedik. Parayla oluyor... "Allah âfiyet versin, Allah versin..." demekle olmuyor ki; parayla oluyor!

Şimdi bu camimiz... Bak, arkadaşlarımızın yarısı ayakta. Hadis dinlemeye geliyorlar, Peygamber Efendimiz'in hadisleri; dinleyecekler, hayatlarını ona göre tanzim edecekler. Yarısı ayakta, yer yok. Caminin sağını solunu alsak, aşağı taraflarındaki evleri alsak... Avluyu yağmurdan, çamurdan korunur hâle getirsek... Kardeşlerimiz geniş yerde otursalar... Hanım kardeşlerimiz otursalar, dinleseler, Resûlullah'ın emirlerini yasaklarını duysalar da hayatlarını ona göre tanzim etseler iyi değil mi?

İhtiyaç var.

Bak, Ramazan gelecek şimdi, erkekler gelecek burada hatimle namaz kılacaklar, safa sürecekler. Salavât-ı şerîfe getirecekler, gözyaşı dökecekler, içleri zevkten zevke geçecek, memnun olacaklar.

Ya hacı teyzeler ne yapacak?

Kadınlara yer yok...

Ondan sonra; "Bu kadınlar niye böyle yapar? Niye boyanır? Niye şöyle gezer, niye böyle gezer?.." diyoruz.

Bilmezse yapar, mahzuru yok sanır. "Benim kalbim temiz." der. Birkaç kişiden de öyle duymuşsa, "Benim kalbim temiz." der. Bilmez... Koku süründü mü bir kadın, onun kokusunu bir başka yabancı duydu mu melekler ona lanet eder. Onu bilse o kadın o kokuyu sürünür mü? "İyi bir şey." diye sürünüyor.

Bilmesi için de dinlemesi lazım. Dinlemesi için de dinleyecek yer lazım. Dinleyecek yeri temin etmek için de erbâb-ı hamîyetin, cömerdin kesesini açıp da Allah rızası için buraya [para] koyması lazım.

Parayı bana verme; işte aşağıda ev; git, al. Ben kimseden para filan istemiyorum. Çünkü paraya ihtiyacım yok. İmkânım varsa ben de veririm. Benim paraya ihtiyacım yok, elhamdülillah. Ama hayra hepimizin ihtiyacı var! Hepimiz hayır yapacağız ki öldükten sonra arkamızdan hayırla yâd olunalım.

İskender Paşa'nın ruhuna her gün tümen tümen sevap gidiyor. Sabah burada Allah deniliyor, Kur'an okunuyor, Yâsîn okunuyor, hatimler indiriliyor, dersler veriliyor, namazlar kılınıyor... Adamcağızın öleli 400 sene olmuş, hâlâ defterine melekler sevap yazıyorlar. Bu bir iddia da değil, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte böyle bildiriyor. Hayır sahibi, sadaka-i câriye sahibi olan insanın hayrı ayakta durduğu müddetçe defter-i âmâli çalışır.

İşte birisi, insanın kalbine yerleşmiş ilimdir. Denemiştir, kalbi yüzde 100 kânidir, öyle hareket eder. Mesela bir memur; "Ben haram parayı çocuğuma yedirmem. Ben deli miyim; çocuğuma haram parayı yedireyim? Sonra çocuğum sakat olur." diyor. Tamam, onda faydalı ilim var. Berikisi de deveyi bulsa hamuduyla yutacak. O da rüşvetten filan korkmuyor. Ötekisi yemeyince diyor ki; "Sen bana getir, ben yiyeyim." diyor. Öyle doktor var ki; "Sen içkiyi iç, günahı bana." diyor. Ya kimse kimsenin günahını yüklenmez; ama o öyle dediği için onun günahı kadar günahına zammederler, eklerler, artı o adamın günahı... Ama o adamdan günah eksilmez.

Onun için, Allah cümlemize ilm-i nâfi, faydalı ilim nasip eylesin.

Dildeki ilim herkeste vardır. Avrupa'dan bir müsteşrik, oryantalist yani Arapça, Farsça'yı okumuş olan ama hıristiyan olan bir adamı getir; "İslâm'a göre sabrın önemi nedir? Sadakanın değeri nedir? İslâm'da kaç çeşit mâlî mükellefiyet vardır?" de; adam belki söyler. Dili söyler ama kalbi kâfir, başka dinden. Dil önemli değil; kalp önemli.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizin kalbini mâmur eylesin. Kalbi harap olmasın.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfin sonunda bildiriyor ki;

Ve ilmü'l-lisân hüccetullâhi ale'bni Âdem. "Dil ilmi, dil ucunda bulunan bilgiler, dille söylenen bilgiler..."

Dışta söylenen bilgiler, bunlar nedir?

Hüccetullâhi ale'bni Âdem. "Âdemoğluna Allah'ın aleyhte vesikalarıdır."

Nasıl aleyhte vesika?

"Gel buraya kul!" diyecek Allahu Teâlâ hazretleri;

"Sen bunu başkasına söylemedin mi dilinle?

Söyledin. Niye tutmadın?

Bunun böyle yapılmaması gerektiğini, şu hayrın şöyle yapılması gerektiğini biliyordun. Bilmeseydin söylemezdin. Biliyordun, neden tutmadın?" diye aleyhine hüccet, delil olacak.

Onun için, Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Lime tekulûne mâ lâ tef'alûn . "Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız, yapamayacağınız şeyleri dilinizle söylüyorsunuz?" Kebure makten inda'llâhi en tekûlu mâ lâ tef'alûn. "Yapamayacağınız, yapmadığınız şeyleri söylemek Allah indinde büyük kızgınlığa sebep olur, çok büyük kızgınlık meydana getirir."

Ya yapabileceğin şeyi söyle veyahut yapamayacağın şeyi söyleme. Yani yapabileceğin kadar söyle.

Mehmet Akif'in güzel bir şiiri vardır, diyor ki;

İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum Nevruz?

Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek.

Lafı çok, karnı geniş soyları taklit etme;

Özü doğru, sözü doğru adam ol, ırkına çek.

Bizim dedelerimiz öyleydi. Az konuşurlardı, hatta yaptığını da söylemezdi. Kimse bir şey yapmadı sanıyor; ama o koca camiler, o kesme kesme taşlardan yapılmış kervansarayları, medreseleri kim yaptı?

Adam kitap yazmıştır, başına adını yazmaz; tevazu olsun diye, Allah bilsin diye... Hayır yapar; gizli yapar, sadakayı geceleyin dağıtır. Hayrı bırakır, kaçar gider. Avucuna bırakır, kaçar gider. Öyle yapmışlar.

Allahu Teâlâ hazretleri -ilmimiz, bilgimiz dilde olmasın- gönlümüze bilgiyi yerleştirsin. Tabii o bilginin gereğini tatbik etmeyi de cümlemize nasip eylesin. Bildiğimizle amel etmeyi nasip eylesin.

İşte ilm-i kalb, ilm-i nâfi denilen şey, işte o ilm-i tasavvuf; dinde fıkıh sahibi olmak, tefakkuh denilen şey.

Allah cümlemizi dinde fakih eylesin.

Rabbi zidnî ilmâ.

Le-yüdrikenne'd-deccâlü kavmen misleküm ev hayren minküm ve len yuhziya'llâhu ümmeten ene evvelehâ ve Îsebnü Meryeme âhirehâ.

Bu hadîs-i şerîf de iyi insanların dünyanın en sonuna kadar eksik olmayacağını bildiren bir hadîs-i şerîftir.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Le-yüdrikenne'd-deccâlü. "Deccal denilen mel'un bulacak, idrak edecek, karşılaşacak, karşısında hazır bulacak."

Kimi?

Kavmen misleküm. "Sizin gibi bir topluluk bulacak."

Peygamber Efendimiz bu sözü kime söylüyor?

Sahâbe-i kirâm rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazretlerine diyor.

"Deccal sizin gibi insanlarla karşılaşacak."

Ev hayren minküm. "Veyahut sizden daha hayırlı kimselerle karşılaşacak."

Söze bak! Söze dikkat!

"Deccal ya sizin gibi, sizin misliniz veyahut sizden daha hayırlı kimselerle karşılaşacak."

Deccal âhir zamanda çıkacak. Şerleri takviye edecek, hayırları ters gösterecek. Birtakım olağanüstü şeyler gösterip herkesi kendisine cezbedecek. Ölüleri diriltecek, kuru yerleri yeşertecek, bazı olağanüstü meziyetler, kabiliyetler gösterecek. Ama ona asıl mü'min kimseler aldanmayacak.

Deccal büyük bir fitnedir. Çünkü iyi bir şeymiş gibi gösterip halkı kendisine bağlayıp aldatacak. Onun cennet diye çağırdığı şey aslında cehennem yolu olacak. Onun cehennem gibi kötü gösterdiği yol da aslında hak yol olacak. Deccal demek ki bir büyük fitneci, bir büyük gerçekleri ters çevirici kimse, varlık ki hayrı şer, şerri hayır gösterecek, iyiliği kötülük gibi gösterecek, kötülüğü iyilik gibi gösterecek. Kim ona uyarsa, ona tâbi olursa cehenneme gidecek. Kim ona karşı gelirse o cennetlik olacak. Ama iyi mü'min olanlar, kalp gözü açık olanlar onun alnında hâzâ kâfirun yazısını görecekler, "Bu kâfirin ta kendisi!" diye anlayacaklar. Bir şeyler yapıyor, ortalığı yeşertiyor ama hareketinden kâfir olduğunu anlayacaklar.

İttekû firâsete'l-mü'min. "Mü'minin ferâsetinden, anlayışından kork; çünkü Allah'ın nuru ile bakar."

Lâlettâyin bir bakışla bakmaz. İnsanın ciğerini okur! Karşındaki adam bir şeyler söylüyor. Ne söylerse söylesin; ciğeri beş para etmez. Anlar. Bir hareketine bakar, bir sözüne bakar; özü sözüne uygun değil; "Bu adam beş para etmez!" der, 'şıp' diye anlar.

Geçenlerde bizim arkadaşlardan birisinin babası geldi, iki gözü iki çeşme ağlıyor;

"Benim oğlum beş vakit namaz kılan iyi bir kimseydi; sapıttı, yolu şaşırdı." diyor.

Ne yapmış şaşırmış da?

Eski güzel ibadetlerini filan bırakmış, bir başka zümreye uymuş, ona kapılmış. O zümrenin kitabını getirmiş. Baba bunu oku." demiş. Babası okumuş;

"Evlâdım sen tahsil görmüş bir insansın, ben cahil bir insanım; şu kitap beş para etmez. Ben bu kitabın beş para etmediğini anladım, bak içinde ne kadar bozgunculuk var. Sen bunu tahsilinle anlayamadın mı?" demiş.

Deccal nedir? Hakikaten böyle tek bir şahıs mıdır? Bir gözü olan, olağanüstü şeyler yapıp da halkı aldatan bir tek şahıs mıdır? Yoksa bu bir sembol müdür? Ve bu sembolden murad nedir?

Bilmiyoruz tabii. Biz Allah'ın ilmi az, âciz nâçiz kullarıyız. Öyle bir şeyi de söylemek durumunda değiliz.

Ama kimisi de diyorlar ki;

"Bak şu medeniyet dediğimiz şeye... Medeniyet diye giriyor da, tek gözlü, sadece maddeyi görüyor, mânevî hayatın inceliklerini görmüyor, ahlâkı, âdâbı görmüyor, mânevî değerlerin kadr ü kıymetini anlamıyor; girdiği yerde ahlâk, âdâb, ne gibi meziyetler, yüksek insanî değerler varsa yıkıp götürüyor. Kim ona tâbi olursa aslında imanından sıyrılıp gidiyor, cehennem yolunu seçmiş oluyor. Kim onun hakiki çehresini anlarsa kurtuluyor." diye böyle bir mânevî mâna verenler de oluyor.

Kimisi de;

"İşte bu gözü kör olan filanca adamdır. Şöyle etti, böyle etti.." filan diyor.

Her ne ise... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ümmetine demiştir ki;

"Deccal'in şerrinden Allah'a sığının. Vazifeli olarak gönderilmiş peygamberlerden hiçbirisi yoktur ki ümmetini Deccal'in fitnesinden korkutmasın."

Büyük bir fitne, çok büyük bir karışık iş...

Bundan bize çıkacak ders nedir?

İmanı öğrenelim; neyin imana uygun olduğunu, neyin imana ters olduğunu anlarız.

Eğer Kur'an'a sarılırsanız, eğer şu okuduğumuz hadisler gibi hadislere sarılırsanız sapıtmazsınız. Kimse sizi aldatamaz, kimse sizi kandıramaz.

Sizi kandırmak isteyen insanın ilk adımı nedir?

İlk adımı sizi Peygamber Efendimiz'in sünnetinden ayırmak istemektir.

"Sünnet canım bu.."

Ne olmuş, niye burnunu kıvırıyorsun? Sünnet olunca bir şey mi?

"Sünnet."

Sünnet ya işte; Peygamber Efendimiz'in yolu, tavsiyesi, emri. Daha ne istiyorsun?

Sünnet diye dudak kıvırıyor.

Sünneti sen ne sandın?

Sünnet benim dinimin iki kuvvetli temelinden birisi!

Sen sünnete ne diye burun kıvırıyorsun, dudak kıvırıyorsun?

Seni sünnetten vazgeçirdi mi, "Tamam canım, Allah'ın kitabı yeter." dedi mi seni orada kandırır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini keyfine göre tevil eder.

Bu hadîs-i şerîfler Kur'an'ın bekçisidir. Hadîs-i şerîf Kur'an'ın âyetleri başında durur, o Kur'an'ın âyetlerini kalbi bozuk insanların yalan yanlış tefsirlerine fırsat vermez. Bir insanda hadis bilgisi oldu mu Kur'an'ı doğru anlar. Kur'ân-ı Kerîm hadîs-i şerîf ile açıklanır. Kur'ân-ı Kerîm Resûlullah'ın hayatı ile belli olur. Kur'ân-ı Kerîm'in nasıl anlaşılması, hayata nasıl tatbik edilmesi gerektiği hadîs-i şerîflerle anlaşılır.

Onun için, hadîs-i şerîfe sımsıkı sarılacaksın. Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılacaksın. Hiç korkma.

"Sizin aranızda ben iki büyük kitle, zümre bırakıyorum, onlara sarıldınız mı asla sapıtmazsınız." diyor Peygamber Efendimiz. "Kur'ân-ı Kerîm ve benim hadisim." diyor.

Ümmetin başına geleceği biliyor.

"Sakın ha! Koltuğunun arkasına yaslanıp da; 'Kur'ân-ı Kerîm var, Allah'ın kitabı var, bana hadîs-i şerîften ne!' diyenlere aldanmayın." diye bunu Resûlullah Efendimiz ihbar ediyor.

Onun için, hadîs-i şerîfe sarılacağız. Sünnet-i seniyyeye sarılacağız. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat'ten olacağız.

Hadîs-i şerîfi inkâr etti mi insan öyle bir bereket gider ki üzerinden, nereye yuvarlanacağı belli olmaz...

Burada da Peygamber Efendimiz diyor ki;

"İyi insanlar hiç eksik olmayacak. Tanrılık davasında olan o Deccal çıktığı zaman bile yine karşısında sahabe gibi insanlar olacak. Hatta sahabeden daha hayırlı insanlar olacak."

Daha hayırlılık nereden olur?

Şöyle olabilir: Sahâbe-i kirâm Resûlullah Efendimiz'i gördü, mübarek cemâline gözleri değdi, erdi. Sözlerini dinlediler, sohbetinin şerefiyle şereflendiler, nimetlendiler. Elbette mü'min olacak. Ama sen gel bakalım küfrün dalgalar gibi insanın üstüne hücum ettiği, her tarafta fitnenin, fesadın kaynaştığı bir zamanda has müslüman ol, Allah'ın yolunda dosdoğru yürü, haramlara bulaşma, dünyaya meyletme, Allah'ın rızasının yolundan ayrılma... Hadi bakalım, göreyim seni...

Hiç sokakta açık kadın yokken insanın gözüyle günahı işlemesi zor olur. İlle gideceksin, bir cama tırmanacaksın, camdan içeri bakacaksın; günah öyle olur. Ama sokaklarda mekşûfe kadınlar dolaşıp dururken insan nereye bakacağını şaşırır. Sağa baksan, orada var; bu tarafa çevirirsin, burada var; önüne bakarsın, önünde var; arkana bakarsın, ardında var.

Ne yapacaksın?

Göz yumacaksın. Başını ayağının ucuna eğeceksin, kız gibi gözün yerde yürüyeceksin. Ne yapalım, zor...

Hani meşhur, iki evliyâ kardeş varmış. Birisi dağda çobanlık yaparmış, ötekisi de şehirde kundura tamirciliği yaparmış, eskiciymiş. Dağdaki çoban, kardeşini ziyarete gitmek istemiş. Hayvanlarından süt sağmış.

Neyin içine?

Mendilinin içine.

Mendilde süt durur mu?

Kerâmet gösteriyor. Mendilde süt normal olarak durmaz ama mendilin içine sütü sağmış, bir damla damlamadan sallaya sallaya şehre getirmiş. Ağabeyinin dükkânına girmiş;

"Selâmun aleyküm ağabeycim." demiş.

"Aleyküm selam kardeşim, hoş geldin. Otur bakalım şuraya."

"Sana biraz süt getirdim."

"Direkteki çiviye as." demiş. Direkteki çiviye asmış.

Oturup konuşurlarken, "Ne yapıyorsun, ne ediyorsun?.." derlerken, bir kadın gelmiş; -o devire göre-

"Eskici baba, şu benim ayakkabımın [bağcığı] koptu, şunu diker misin, yapar mısın?" diye elini uzatıp da, eli çarşaftan biraz çıkıp bileği görününce -rivayete göre- o dağdan gelen kardeş, yani mendilin içinde kerâmet gösterip süt getiren kardeşin gözü kadının elinin bileğine takılmış. O zaman mendilden süt aşağıya damlamaya başlamış. O zaman ağabey öteki kardeşe demiş ki;

"Aman kardeşim, gözüne dikkat et. Burası şehirdir, burada evliyâlık kolay değildir, dağda çobanlık yapmaya benzemez."

Zordur... Onun için, küfrün kaynaştığı bir zamanda Resûlullah'ın yolunda yürüyene çok ecir var.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki bir hadîs-i şerîfinde;

"Ümmetin bozulduğu, fesada uğradığı zamanda benim sünnetime sarılana 100 şehit sevabı var!"

Bir şehit sevabı olsa yeter bize, öpüp başımıza koyarız. Sen bir kere şehit olsan ne olacak?

Cennete gideceksin. Allah izzet ikram edecek, seni bir çeşit hayat ile diri kılacak.

Bel ahyâun inde rabbihim yurzakûn.

Mevlâ sana rızıklar ihsan edecek. Hatta şehit memnun olacak, geride kalanlara demek isteyecek ki;

"Yahu korkmayın, burada çok nimet var, çok izzet var, çok ikram var. Şehitliğin makamı çok yüksek!"

Yestebşirûne bi-ni'metin mina'llâhi ve fadlin.

Geride kalanlara onları söylemek isteyecek.

Hiçbir insan öldükten sonra dünyaya dönmek istemeyecek. Ne yapsın bu murdar dünyayı?..

Kimse istemeyecek ama şehitler dünyaya tekrar gelmek isteyecek.

Neden isteyecek?

"Bir daha savaşayım, bir daha şehit olayım. Bir daha savaşayım, bir daha şehit olayım. Bir daha savaşayım, bir daha şehit olayım..." diye, tekrar tekrar şehit olmak için isteyecek. Öyle yüksek bir makam...

Bir şehitlik yeterken, Resûlullah Efendimiz; "100 şehit sevabı var!" diyor.

İşte ondan biz burada hadis okuyoruz. İşte ondan siz hadis dinliyorsunuz. Resûlullah'ın yolundan gidelim diye, o makama erelim diye...

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi umduklarımıza nâil eylesin, korktuklarımızdan emniyette eylesin.

Li-yesterci' ehadüküm fî külli şey'in hattâ fî şis'ı na'lihî fe-innehâ mine'l-mesâibi.

Bu hadîs-i şerîf bir musibetle karşılaşan müslümanın ona karşı ne söylemesini öğreten ve onu ne zaman söylemesi gerektiğini anlatan bir hadîs-i şerîftir.

Müslüman bir musibetle karşılaştı... Mesela arkadaşı geldi, ona dedi ki;

"Yahu hani bizim şu Hasan Amca vardı ya, sizlere ömür, trafik kazasında vefat etmiş."

Böyle dedi, farz edelim...

O üzüntülü, elemli haberi duyan müslüman ne diyecek?

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. "Hepimiz Allah'ın kullarıyız, hepimiz O'na döneceğiz."

Bu dünya fâni. Takdir O'nundur. Biz O'nun yaratığıyız. Ne dilerse öyle eder.

Mülkünde Hakk tasarruf eder, keyfe mâ yeşâ.

İsterse kevni yok eder, isterse var eder.

Nasıl isterse öyle yapar.

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn denilecek. Bu bir âyet-i kerîmedir, âyet-i kerîmenin içinde bize emredilmiş bir cümledir ki;

İzâ esâbethüm musîbetün kâlu... "Mü'min-i kâmiller kendilerine bir musibet geldiği zaman derlerdi ki..." İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn diye, Kur'ân-ı Kerîm bize bildiriyor.

Buna istirca' denir.

O halde, biz de böyle bir musibet ile karşılaşınca bu sözü söyleyeceğiz. Edep, usul, yol, hâdiselerin, musibetlerin karşısındaki takınacağımız tavır bu.

Peygamber Efendimiz -şimdi bu bilgiyi bildiğinize göre- buyuruyor ki hadîs-i şerîfte;

Li-yesterci' ehadüküm. "Sizden her biriniz, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn diye bu cümleyi, bu sözü söylesin." Mine'l-mesâibi. "Musibetlere karşı." Fî külli şey'in. "Her şeyde." Hattâ fî şis'ı na'lihî. "Ayağına taktığı terliğin bağı koptuğu zaman bile öyle desin." Fe-innehâ mine'l-mesâibi. "Çünkü o da bir musibettir."

Ayağında kopmasaydı güzelce yürüyüp gidecektin. Koptu; sürümeye, yürüyememeye başladın. O zaman bile öyle desin.

Demek ki musibetlere karşı söyleyeceğimiz bu [sözü] küçük, ufak, büyük demeden her yerde söylememizi Efendimiz bize tavsiye etmiş oldu. Öğrenelim, yazalım.

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

Leyse'l-mü'minu billezî yeşbau ve câruhû câiun ilâ cenbihî.

Bunu da şimdi biraz iktisat tahsili yapmış olan, iktisâdî sistemleri bilen, komünizm nedir, kapitalizm nedir, istismar nedir, sömürü nedir, mesleği icabı bunların lafını fazlaca duymuş olan kimseler dinlesin. Bak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne buyuruyor:

Leyse'l-mü'minu. "Mü'min değildir, ehl-i iman değildir."

Kim?

Billezî yeşbau ve câruhû câiun ilâ cenbihî. "Yan tarafındaki komşusu aç iken kendisi doyan mü'min değildir."

"Yan taraftaki komşusu aç iken kendisi doyan, karnını şişiren " mü'min değildir."

Ne kadar büyük bir tehdit! "Mü'min değildir." demek insanı çok fena bir noktaya götürür.

Nedir bu 'mü'min değildir'?

"Ben lâ ilâhe illallah Muhammeden resûlullah diyorum; ama komşumla biraz alakam zayıf."

Buradaki 'mü'min değildir'den murat; "İyi bir müslüman böyle yapmaz." demek. Kâmil bir mü'min böyle yapmaz.

Kâmil mü'min ne yapar?

Komşusu ile ilgilenir. Komşusu açsa yemeği bölüşür. Derdi varsa derdine ortak olur. Sıkıntısı varsa yardımcı olur. Hizmet mümkünse hizmet eder. Komşuluğu güzel yapmaya çalışır.

İşte İslâm komşuluk haklarına böyle önem veriyor, bir. Bir de etrafındaki cemiyetin mensuplarına ilgili olmamızı, dikkat etmemizi, onlarla alâkamızı sürdürmemizi bize öğretiyor, iki.

Bu prensip varken bir müslüman ne yapar?

Komşusunu kollar. Bakar, biraz geçimi iyi değilse ona yemek gönderir, yardım eder, çoluk çocuğa bir şeyler verir... Neticede o kimseyi sıkıntılarından, elemlerinden kurtarır, açlıktan kurtarır, ona yardımcı olur. O da öteki kardeşine sevgi duyar. "Bana sıkıntılı zamanımda yardım etti bu kardeşim." der.

Benim bir tanıdığım var. Dükkânına oturdum. Gelene çeşitli muamele yapıyor. Birisine; "Hoş geldin." diyor, buyur ediyor, çay ikram ediyor. Ötekisine kaşlarını çatıyor. Ötekisini yazıhaneye bile almıyor. Camı açıyor, oradan parayı alıyor, veriyor, gidiyor. Bir tanesine çok soğuk mualeme etti.

"Niye soğuk muamele ettin?" dedim.

"Bu geçenlerde borç aldı, borcunun zamanı geldiği halde hâlâ borcunu vermedi. Şimdi yine borç almak istiyor, yani borcu taktıracak, kaçıp gidecek. Yüz vermeye gelmez. Yüz verdin mi olmaz."

"Sen o parayı ver, ondan sonra... Yani borcunu öde. Ben sana malı vermişim, sen onu satmışsın; ne diye benim paramı vermiyorsun?" gibi soğuk...

Bir tanesine çok iltifat etti; "Buyurun..."

Gittikten sonra; "Niye buna iltifat ettin?" dedim.

"Bu güzel huylu bir arkadaş. Ta işin başındayken bir gün bana geldi, boynu bükük; 'Ağabey ben fakir bir insanım, sana verecek param yok; bana iki çuval pirinç ver, ben şu pirinçleri götürüp satayım, sana parasını getireyim.' Baktım yalvardı, hâline acıdım, itimat ettim, ona iki çuval verdim. Hakikaten o iki çuval pirinci çarşıda pazarda sattı, parasını getirdi ödedi. İki çuval daha aldı, ödedi. İki çuval daha aldı, ödedi..."

Eh Allah öyle dürüst, borcuna sâdık olan esnafa yardım eder, yardım etmiş, işi ilerlemiş. Şimdi bilmem hangi semtte çok büyük bir bakkaliye dükkânı varmış.

"Hiç başka bir dükkâna gitmez, ilk başta ben ona iyilik yaptım diye dosdoğru bana gelir. Başka yere gitmez, fiyat da sormaz; 'Şunları şunları benim dükkânıma gönder.' der, gider." diyor.

Çevremizle ilgileneceğiz. Yardımcı olacağız. Komşularımızın açlıklarını, çıplaklıklarını, sıkıntılarını gidereceğiz. Bize oradan zarar gelmemesine çalışacağız. Bizim onlara mazarrâtımızın dokunmamasına gayret edeceğiz. İyi bir mü'min böyle yapar. İmanın gereği komşuya ikram etmektir.

"Hocam, yanımdaki komşu bilmiyorum ne tip adam..."

İslâm'da komşu hakkı başlı başına bir haktır. Yahudi de olsa, Ermeni de olsa, hıristiyan da olsa değişmez. Komşuluk hakkı var; ona komşuluk yapacaksın, güzel muamele edeceksin. Eğer mü'minse hakkı iki misli olur; hem komşuluk hem de mü'minlikten dolayı bağlantısı iki kat olur. Bir de akraba ise üç misli olur. Ama akraba olduğu halde, alt alta bir apartmanda oturup kalktıkları halde birbirleriyle kanlı bıçaklı olursa bir insan, ona ne demeli, bilmiyorum! Yani iyi müslüman değil.

İyi müslüman olmayı Allah bizim hareketlerimizde göstermek nasip etsin.

Ekseriyetle -kendimize pek itimat etmeyelim- iyi müslümanlar değilizdir. Umumiyetle, kendinizi yoklayın, kendimizi yoklayalım, çok kusurumuz vardır. Yani biz kendimiz namaz kılıyoruz diye, biraz hayr u hasenât yapıyoruz diye, hacca gittik diye kendimizi bir şey sanırız. Çok kusurumuz vardır. İyi Müslümanlık kolay değil. İyi Müslümanlık güzel huy demek.

İmâm-ı Âzam hazretlerinin hânesine komşusu gelmiş. Oturmuş biraz ama burnunu tutarak oturmuş. Ondan sonra da;

"Ya komşu, affedersin, söylemeyecektim ama mecbur kaldım; senin evde çok çirkin bir koku var."

"Var, biliyorum." demiş.

"Nedir bu?"

"Hık mık..."

Sonunda anlaşılmış; komşunun lağımı patlamış, su komşunun lağımı onun evinden geçiyor. Tabii çirkin kokar. Oradan geçiyor. Adam mahçup olmuş. Kendi lağımı patlamış da orayı öyle pis kokutuyor.

"Ya insan söylemez mi? Benim lağımım patlamış, senin evinden geçiyormuş. Bir haber verseydin, tamir ettirseydim."

Sonradan bakmış; komşuya eza cefa vermemek için, onu üzmemek için sabretmesi komşunun hoşuna gitmiş; "Böyle bir dinin sahipleri hak din sahipleridir!" demiş, kendisi yolunu bırakmış, imana gelmiş, gayrimüslim iken müslüman olmuş. Kitaplar böyle yazarlar.

Onun için, çevremizle ilgileneceğiz. Müslüman sosyal bir insandır. İçtimâî yönü olan bir insandır. Dağın başında yaşamıyoruz; Peygamber Efendimiz yaşamayı da tavsiye etmemiş. Çevremizle ilgileneceğiz. Çevremizde olan bitenle, etrafımızda olan bitenle, mahallemizle ilgileneceğiz. Semtimizle ilgileneceğiz. Şu şehrin meseleleriyle ilgileneceğiz. Bu memleketin meseleleri ile ilgileneceğiz. Fikrimizi ortaya koyacağız, gayretimizi ortaya koyacağız. Hepimiz şu memleketi güzelleştirmeye, temiz pak etmeye çalışacağız. Eksiklikleri gidermeye çalışacağız. Hırsızlığı engellemeye çalışacağız. Rüşveti kesmeye çalışacağız. Yani ne çeşit kötülük varsa bunları engellemeye gayret edeceğiz.

Leyse'l-a'mâ men ya'mâ basaruhû inneme'l-a'mâ men ta'mâ basîretühû.

Bu hadîs-i şerîfi de söyleyelim, bitirelim.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Âmâ yani gözsüz, gözleri görmeyen kör kimse..."

Men ya'mâ basaruhû. "Gözleri kapalı kimse değildir, gözü kör olan kimse değildir." İnneme'l-a'mâ. "Asıl hakiki âmâ ancak ve ancak..." Men ta'mâ basîretühû. "Gönül gözü kör olandır."

Yoksa insanın gözü kör olabilir... Hatta bir hadîs-i şerîfte eskiden geçmişti, eğer hatırınızda tutabiliyorsanız, ben söyleyince belki bir kısmınız hatırlayacak;

"Allahu Teâlâ hazretleri bir insanın gözlerini -hastalık, herhangi bir sebeple- alırsa, o da ona sabırla mukabele ederse Allah ona cennetten başka bir karşılığı revâ görmez, cennetini verir."

"Benim musibetime sabretti." diye, o gözlerine mukabil cennetini verir.

Duası makbul sahabeden bir zât, herkese dua edermiş, dediği 'şıp' diye olurmuş. Kendisinin gözleri görmez oluyor da kendisinin gözlerinin açılmasını istemiyor. Diyorlar ki;

"Sen kendine de dua etsene. Bize dua ediyorsun, her istediğin oluyor. Kendine de dua etsene."

Demiş ki;

"Ben Allah'ın takdirini gözümün nurundan daha çok severim."

Razı. Eskilerde ne güzel duygular var...

Allah onların şefaatine nâil eylesin.

İnsanın gözü görmeyebilir; ama iyi kalpli olur, hayırsever olur, hoş insan olur, mü'min insan olur, ibadet ehli olur... Asıl körlük, gönül gözünün kapalılığı. Gönül gözü kapalı olunca insan hayrı görmez, şerri işler, doğru yolu görmez, yanlış yolda gider. İnsanlara iyilik yapmanın kadr ü kıymetini bilmez. Bu dünyanın fâniliğini bilmez. Bu dünyadan sonra bir zaman gelip de âhirette hesap verileceğini, bir büyük mahkeme kurulacağını bilmez. Bu dünyada burnunun doğrusuna yalan yanlış işler yaparak yürür gider. Bunun gözleri görüyor ama görse yanlış yolda gitmeyecekti, aslında görmüyor; gönül gözü kör. İşte asıl körlük, o gönül gözünün kör olmasıdır. Yoksa bir insana Allah bazen iki gözü görmediği halde birçok şeyleri gösterir.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi gönül gözü açık, içi nurlu, hakkı gören, hakka tâbi olan kullardan eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı