M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 361.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemin. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân, fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sahibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Le yeb'asenne min medînetin bi'ş-şâmi yükâlü lehâ hımsu seb'îne elfen yevme'l-kıyâmeti lâ hisâbe aleyhim ve lâ azâbe meb'asühüm fîmâ beyne'z-zeytûni ve'l-hâiti fi'l-bersi'l-ahmeri minhâ.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktarını Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından takip edeceğiz.

Mukaddimede metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz; "Şam mıntıkasında bir yer ahâlisinin âhirette makbul kimseler olarak ba's olunacaklarını" bildiriyor.

Şöyle buyuruyor:

Le yeb'asenne. "Muhakkak ki ba's olunurlar." Min medînetin bi'ş-şâmi. "Şam eyaletindeki bir şehirden ki." Yukâlü lehâ hıms. "Humus adı verilen bir şehirden." Seb'îne elfen. "Yetmiş bin kişi."

Her halde bu yeb'asenne'den sonra metinde bir "Allah" sözü olacak.

Le yeb'asenna'llahu min medînetin bi'ş-şâmi yukâlü lehâ hıms seb'îne elfen yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde yetmiş bin kişi bu Şam eyaletindeki, bir şehir ki ona Humus adı verilir, Allah tarafından ba's olunurlar." Lâ hisâbe aleyhim ve lâ azâbe. "Onların hiçbir hesabının görülmesine lüzum kalmaz ve onlara hiç azap edilmez."

Hesapsız, azapsız doğrudan doğruya ba's olunurlar ve cennetlik olurlar. Allah'ın makbul kullarıdır.

Meb'asühüm fîmâ beyne'z-zeytûni ve'l-hâit. "Onların ba's olunma yerleri zeytun ve hâit denilen." Fi'l-bersi'l-ahmeri minhâ. "'Bers-i ahmer' denilen yerden, o mıntıkadan zeytun ve hâit isimli iki mıntıka arasından ba's olunurlar."

Humus'taki bu şahısların kim oldukları hakkında hadîs-i şerîfte izahat yok. Yalnız şerhte bir ifade var, İbnü'l-Esîr diyor ki;

Erâda bihâ arzan karîbetin min hıms. "Şu kelimelerle tarif ettikleri yer, -hadîs-i şerîf Humus şehrine yakın bir araziyi tarif ediyor.-" Kutile fîhâ cemâatin mine'ş-şühedâi's-sâlihîn. "Burada salih kimselerden, şehitlerden bir grup öldürülmüştü. İşte onları beyan etmek için Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfi irad buyurmuştur." buyuruyorlar.

Tabi ne zaman olduğu hakkında bir izahat yok. Bu Humus civarında yetmiş bin kişi ne zaman öldürüldü de onlar ne zaman böyle hiç hesap azap görmeden kaldırılacaklar, bir izah yok.

Benim hatırıma geliyor ki geçtiğimiz zamanlarda Suriye'de birtakım hadiseler oldu; Hama'da, Humus'ta çok çarpışmalar olmuş. Camiler yıkılmış, binlerce insan öldürülmüş. Acaba onlar mıdır, yoksa daha başka bir grup mudur, bilmiyoruz.

Fakat insan; dini, inancı, imanı dolayısıyla ve mazlum olarak, haksız yere bir zalim zümre tarafından Allah yolunda şehit edildiği zaman; o zaman bu hadîs-i şerîften o kaideyi çıkarabiliriz ki âhirette Allahu Teâlâ hazretleri onları hesap ve azap görmeden ba's edecek.

Bu dünya hayatı da nasıl olsa gelip geçiyor. Allahu Teâlâ hazretleri bize dünyada da âhirette de bir hoş yaşam nasip eylesin, güzel hayat nasip eylesin. Rızasına uygun ömür sürmeyi nasip etsin. Belalardan, musibetlerden, düşman şerrinden beldelerimizi ve bütün müslüman beldelerini hıfz u himâye eylesin.

Bizim şerefimizi düşmanların ayakları altında payimal etmesin. İslâm'ın izzeti ile yaşayıp alnı açık, başı dik, vakur, faziletli insanlar olarak yaşamayı nasip etsin. İman-ı kâmil ile ölmeyi nasip etsin.

Düşman bir memleketi çiğnedi mi, insanın hürriyeti elden gitti mi, çok zor olur. Allah öyle ağır imtihanlarla bizi imtihanlara mâruz bırakmasın. Çarpışırsın; sen ölürsün, arkada kalanlar, ölemeyenler, ölümden korkanlar, geride kalan çoluk çocuk, ihtiyarlar, onlar da o düşmanın insafsızlığına terk edilmiş olur, ne sıkıntılar çekerler. Allah bütün mazlumlara yardımcı olsun.

Leyeb'asenna'llahu'l hacere yevme'l-kıyâmeti ve lehû aynâni yenzuru bihimâ ve lisânü yantıku bihî yeşhedü li-meni'stelemehû bi-hak.

Bu hadîs-i şerîf de Hacer-i Esved ile ilgili. Geçtiğimiz haftalarda hatırlarsınız, Hacer-i Esved hakkında başka rivayetler de geldi. O münasebetle Hacer-i Esved'i anlattık ki cennetten gelme mübarek bir taştır, esrar dolu, mahiyeti hakkında pek çok esrar vardır, öyle bir taştır.

Yekpâre bir taş halinde değildir, gümüşten kalın bir çerçeve içinde, kırmızımtırak, kavuniçi birleştirici bir maddenin içine on-on iki parça parçalanmış da o içine dondurulmuş, tespit edilmiştir, çimento içini tespit eder gibi küçük küçük parçalar halinde.

Çünkü bazı zalimler, cahiller Kâbe'ye hücum etmişlerdir, müslümanları kırıp geçirmişlerdir de Hacer-i Esved'i yerinden söküp ta Necid'e, dağlık yerlere kaçırmışlardır. Nelerden sonra onlardan alınmıştır. Bu dünyadan çok zalim insanlar gelmiş geçmiş. Neler, neler olmuş…

Bu Hacer-i Esved müstesna bir taştır. Bu taş hakkında bu hadîs-i şerîf de onun müstesnalığını gösteren bir işaret oluyor.

Leyeb'asenna'llâhu'l-hacere yevme'l-kıyâmeti. "Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde bu Hacer-i Esved'i ba's edecek." Velehu aynâni yenzuru bihimâ. "Onun iki gözü olacak, bakacak -bu Hacer-i Esved-." Ve lisânü yantıku bihî. "Ve konuşan bir dili olacak."

Niye konuşacak?

Yeşhedü li-meni'stelemehû bi-hak. "Hacer-i Esved'e istilâm eden..."

Mâlum tavafa başlamadan önce selam verip el sürüp işaret edip de Bismillâhi Allâhu ekber demeye "Hacer-i Esved'e istilam etmek" deniliyor.

"Kendisine hak olarak, gerçek olarak, mü'min olarak istilam eden herkese şehadet edecek."

"Yâ Rabbi! Bu kulun geldi, bana elini sürdü veyahut bana uzaktan işaret etti, bu kulun senin emrettiğin hac farzını yerine getirdi. Kâbe-i Müşerrefe'ye hürmet etti, onun etrafında tavaf etti, benim önümden geçti; ben şahidim, ben gördüm; işte şehadet ediyorum." diye söyleyecek diyor Peygamber Efendimiz.

Bu hadîs-i şerîf İbn Hibban'da, Ahmed b. Hanbel'de, Taberânî'de, Beyhâkî'de İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet olunmuştur. Tirmizî de buna benzer bir hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Ve "hasen bir hadîs-i şerîf" demiştir.

Suyutî isimli hadis alimi de buna benzer ifadeler ile hadîs-i şerîfin sıhhatini beyan etmiştir.

Yapar mı, olur mu?

Olur.

Kur'ân-ı Kerîm'de hiç inkâr edemeyeceğimiz âyetlerde Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Yevme teşhedü aleyhim elsinetühüm ve eydîhim ve ercülühüm.

Daha başka âyet-i kerîmelerde de geçiyor:

Bu bizim dillerimiz, ellerimiz, ayaklarımız, şu ciltlerimiz, derilerimiz, insanoğullarının bu âzâları kıyamet gününde o insan hakkında şehadet edecek.

"Yâ Rabbi! Evet, bu inkâr ediyor ama meyhaneye gitti, bunu içti. Evet, bu inkâr ediyor ama şu günahları işledi." diyecek.

Onlar da diyecekler ki;

Lime şehidtüm aleynâ. "Ey uzuvlarımız! Ne diye bizim aleyhimize şehadet ediyorsunuz, ne diye söylüyorsunuz?" diyecekler.

Onlar diyecek ki;

Antakana'llahü'llezî antaka külle şey'in. "Her şeyi konuşturan Allahu Teâlâ hazretleri bize 'konuş' dedi, -konuşmamak mümkün mü?- Bizi o konuşturdu."

"E nasıl konuşur?"

"Allahu Teâlâ hazretleri konuşturdu; konuşmayı bize Allah öğretti."

Halaka'l-insâne allemehü'l-beyân. "İnsanı yarattı ve konuşmayı da bize Allah öğretti."

Yoksa biz bu kafayla bir şey öğrenebilir miydik, bir şey yapabilir miydik?

Bize bu kabiliyeti veren Allah, bu konuşmayı da öğreten Allah!

Rahman sûresinin başında öyle beyan ediyor. Bu konuşma da Allah'ın bize bir lütfu. Bizi bu tarzda konuşturan Allahu Teâlâ hazretleri; başka varlıkları da hem bizim gibi konuşturur hem başka türlü konuşturur. Taştan ses gelir, ağaçtan ses gelir. Dilerse getirir; her şeye kâdirdir.

Bu hadîs-i şerîften, -bizim anlayacağımız- çıkacak mâna şudur:

Bir insan hakiki bir niyetle mü'min-i kâmil olarak hacca gider de Hacer-i Esved'in önünden geçerse o Hacer-i Esved ona şahit olacak, lehine şehadet edecek. Eğer kötü bir insansa aleyhine şehadet edecek.

"Geldi yâ Rabbi! Evet haccetti ama niyeti ticaret yapmaktı. Geldi ama şu şu şu maksatları vardı. 'Her şeyi yaptım, bir de hacı desinler.' diye geldi; yoksa senin rızan için gelmedi. Veyahut mahallesinde çok sıkıştırmışlar; 'Ya paran var pulun var, hacca gitsene, gitmiyorsun, ayıp oluyor.' diye. "Dur şunların dillerinden kurtulayım.' diye geldi, neyse...

Allah'ın rızasından gayrı bir sebeple gelenin de aleyhinde şehadet edecek. Allahu Teâlâ hazretleri bizi rızasına uygun, salih amel işleyen kullardan eylesin.

Gelelim çok müjdeli, çok tatlı, mânalı bir hadîs-i şerîfe:

Leyeb'asenna'llâhu akvâmen yevme'l-kıyâmeti yetele'lee vücûhühüm yemurrûne bi'n-nâsi kehey'eti'r-rîhi yedhulûne'l-cennete bi-ğayri hisâb. Kîle ve men hüm yâ Resûlallah? Kâle ülâike kavmün edrekehümü'l-mevtü ve hüm fi'r-ribât.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz bir kavmi methederek onları tarif eylemiş. Ben de onun gibi önce tarif edeceğim, "Bu kavim kimmiş?" diye sizi meraklandıracağım; çünkü Peygamber Efendimiz o usulle anlatmış.

Leyeb'asenna'llah. "Allahu Teâlâ hazretleri ba's eder."

Ba's etmek ne demek?

Demin okuduklarım üç hadîs-i şerîfte de geçti. "Kaldırmak" demek, "göndermek" demek. İnsanlar ölecekler ya.

Hepimiz ölmeyecek miyiz?

Öleceğiz.

Mezara girmeyecek miyiz?

Ya taşımız olacak ya olmayacak, ama hepimiz göçeceğiz, toprak olacağız. Şu hayat bitecek, burası fâni, hepimiz öleceğiz.

Ondan sonra, bitti mi?

Hayır.

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

E fe-hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ türceûn. "Siz, benim sizi boş yere yarattığımı mı sanıyorsunuz? Bana dönmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?"

"Öyle şey olur mu?" demek istiyor; âyet-i kerîmede tehditli bir soru var.

Allahu Teâlâ hazretleri bütün bu ölenleri bizim bilmediğimiz bir başka şekil ile tekrar diriltecek.

Diriltebilir mi?

Yoktan yarattı ya; sen küçücük bir zerre iken koca bir adam oldun. Küçücük bir ağaç, küçücük bir çekirdekten koca bir ağaç çıktı. Hadi onun tohumu var.

O tohumlar yokken!

Şu yerler, gökler yokken yeri göğü birbirinden ayırdı; yeri yaptı, göğü yaptı, arzı yaptı, yıldızları yaptı, Güneş'i yaptı, Ay'ı yarattı, hepsini bir nizama koydu, hayatı başlattı, hayatı geliştirdi, insanları üretti, türetti, hayvanlarla şu yeryüzünü bezedi, ağaçlarla çiçeklerle donattı… Her şeyde büyük bir dikkatle yapılmış bir matematik, katîlik var. Her şeyde bir intizam var.

Dünya, Güneş'in etrafında dönüyor. Dünya kendisi bir başka âlemlerin içinde. Hepsi birden "Samanyolu" dedikleri, bir "kehkeşan" dedikleri yıldız kümesi içinde. Anafora tutulmuş gibi dönüp duruyorlar. Nereye doğru çekiliyorlar, bilmiyoruz.

Bütün bu Güneş ve Güneş'in içinde bulunduğu şeyler uzaktan, gökten resmi çekildiği zaman bakılıyor ki anafor işareti gibi dönmüş. Belli ki bir şey onları ortasına doğru çekiyor. Bir yere doğru gidiyoruz; bakalım nereye doğru gidiyoruz?

Allahu Teâlâ hazretleri, Dünya'yı Güneş'in etrafında dönerken dik döndürmemiş; yirmi üç derece meyilli tutmuş. İyi ki meyilli tutmuş. Dik tutsa bir yer daima yaz olacak, bir yer daima kış olacak, hiç değişmeyecek, mevsimler olmayacak. Soğuktan donanlar donacak, sıcaktan yananlar yanacak. Ama döner kebapçısı gibi. Güneş'in etrafında bir Güneş'e yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor; Güneş'e bir o tarafını gösteriyor, bir öbür tarafını gösteriyor; bir Kuzey Yarım Küre'de yaz oluyor, bir Güney Yarım Küre'de yaz oluyor.

Bir tarafta kış oluyor, mikroplar ölüyor, öbür tarafta yaz oluyor. Ondan sonra kışın dağlarda, yükseklerde karlar birikiyor, baharda aşağılardan patlak veriyor, pınarlar olarak suları depo ediyor Allah. Yazın denizlerden buharlaştırıyor, dağların üstüne yükseltiyor. Bir eşsiz nizam!

Eğer bu yirmi üç derece meyil olmasaydı halimiz harap olurdu. Eğer dünyamız Güneş'e şimdiki yakınlığından birazcık daha yakın olsaydı -hesaplıyorlar- hiç çaresi yok, birazcık daha yakın olsaydı, bütün canlılar kavrulurdu. Biraz daha uzak olsaydı, herkes donardı. Tam ölçülü. Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi hikmetle, her şeyi teraziyle yapmış.

İşte o Allahu Teâlâ hazretleri bizi de yaratmış, bu dünyaya göndermiş. Ondan sonra da ba's edecek. Bizi kaldıracak; bizim bildiğimiz bilmediğimiz bir şekil ile tekrar diriltecek.

Her şeye aklın eriyor mu?

Böbürlene böbürlene duruyorsun. Şu televizyonun şu resmi nasıl aldığını bile bilmezsin daha. Ama işte yapınca görüyorsun. Anlatsalar da anlamazdın. Bir yerden bir profesör gelseydi; "Bak şu usulle şöyle şöyle yaparsan görüntü çıkar." deseydi, sen buradan televizyonu kendin yapabilir miydin? Şimdi her şey yapılmış, karşına geliyor da seyrediyorsun. Radyo öyle, daha başka şeyler öyle...

Hâsılı, Allahu Teâlâ hazretlerinin her şeyini biz idrak edebilir miyiz? Biz cahilleriz. Bizim kulağımız seslerin bir kısmını duyuyor, büyük bir kısmını duymuyor. Çok az bir kısmını duyuyormuş. "Dalga boyu" diyorlar. Bizim kulağımız dalga boyu şu kadardan aşağıda olanları duymuyor. Patlatacak kadar çok ses çıksa bile kulağımız onu almıyor. Daha yukarıdakileri almıyor.

Gözümüz de öyle; her ışığı görmüyor. Her ışığı gözümüz görmüyor. Belli bir dalga boyundan belli bir dalga boyuna kadar olan aradaki ışıkları görüyor; yukarıdakini görmüyor, aşağıdakini görmüyor, başka aletlerle görüyorlar.

Bak mesela, geceleyin karanlıkta adam nişan alıyor, öbür taraftaki düşmanını vuruyor.

Nasıl vuruyor?

Kırmızı ötesi ışınlarla çalışan dürbünü var, o karanlıkta öbür tarafı görüyor. Senin gözünün almadığı ışığı o aletle görüyor da, ona göre oradaki gölgeyi fark edip nişan alıp vuruyor. Öyle silahlar yapmış adamlar. Karanlıkta senin görmediğin yeri gören şeyler yapmışlar.

Âciziz; az bir ışık görüyoruz, az bir ses duyuyoruz. Hatta hayvanlardan bile bazı noktalarda aşağıyız. Yanımızdaki atımız duyuyor, kedimiz, köpeğimiz duyuyor, kuşlar duyuyor kaçıyorlar, acayip bir şey oluyor, gürültü patırtı oluyor, kaçıyorlar. Biz öyle gafil gafil dururken ya yanardağ patlıyor, ya zelzele oluyor, ya başka bir şey oluyor da neden sonra; "Demek kuşlar ondan kaçmış!" diyoruz. Her şeyi bilemeyiz.

İşte o Allah'ın tekrar diriltmesine, tekrar mezardan kaldırmasına inandık.

Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. "Ölümden sonra tekrar dirilmek hak."

İşte ona "ba's" derler. Allahu Teâlâ hazretleri ba's edecek, insanları tekrar diriltecek.

Bu hadîs-i şerîfte, kimleri diriltecek diyor?

Leyeb'asenna'llâhu akvâmen yevme'l-kıyâmeti. "Allahu Teâlâ hazretleri, bazı kavimleri kıyamet gününde ba's edecek, diriltecek, kaldıracak." Yetele'lee vücûhühüm. "Yüzleri nurdan pırıl pırıl parıldıyor."

Öyle bir kavim ki yüzleri nurdan pırıl pırıl ışıldıyor, yaldız gibi pırıldıyor, ışık kaynağı gibi.

Yemürrûne bi'n-nâsi. "İnsanların arasından geçip giderler." Ke hey'eti'r-rîhi. "Rüzgar esip geçer gibi insanların arasından geçip giderler."

Geçip giderler de ne olur?

Yedhulûne'l-cennete bi-ğayri hisâb. -İnsanlar bekleyedursun- "Hesaba uğramadan, kendilerine hesap sorulmadan dosdoğru cennete giderler."

İnsanların arasından rüzgar gibi geçip giderler, hesapsız cennete girerler.

Bunlardan olmayı istemez miyiz?

Hepimiz isteriz.

Allah bizi böyle eylesin inşaallah.

Kîle. "Denildi ki"

Diyenler kim?

Peygamber Efendimiz'i dinleyenler.

Peygamber Efendimiz böyle bir kavmi anlatınca; "Allah kıyamet gününde bazı kavimleri kaldıracak, bazı toplulukları ki yüzlerinde nurlar ışıldayıp duracak ve onlar, insanların arasından geçip cennete hesapsız dosdoğru girecekler." deyince, ashab-ı kirâm tarafından soruldu:

Kîle men hüm yâ Resûlallah? "Yâ Resûlallah, bunlar kim?" Kâle. "Peygamber Efendimiz buyurdu ki:" Ülâike kavmün. "Onlar öyle topluluktur ki." Edrekehümü'l-mevtü. "Ölüm geldi, onları buldu." Ve hüm fi'r-ribat. "Onlar hudut kalelerinde bekçilik yapıyorlardı."

Hudutlarda muhafızlık yapıp dururlarken ölenler. Öyle hudutlarda bekçilik yapan kimselere bizim dinimizin tabirinde "murabıt" derler. Onların kaldıkları hudut kalelerine de "rıbat" adı verilir.

Pek çok kimse bu hadîs-i şerîflerin kendilerine anlattığı hakikatlere kavuşmak için, o neticelere vâsıl olmak için bu hadîs-i şerîflere dayanarak; "Biz İslâm âleminin bekçiliğini yapacağız." diye hudutlara kadar gitmişlerdir, hudutlarda düşmanı beklemişlerdir. Gece uyku uyumamışlardır.

Ama o nöbeti neden tuttular?

"Ah komutan görmese de şurada biraz uyusak!" demeden, niye böyle ihlasla tuttular?

Allah'a imanlarından.

"Ben burada nöbet tutayım, ben uykusuz kalayım da arkadaki kardeşlerim rahat uyusunlar, bacılarım, nenelerim, analarım rahat uyusunlar." diye bunlar hudutta beklediler.

Arkada ne kadar insan namaz kıldıysa onların kıldığı namazdan bunlara pay var. Ne kadar huzur içinde ibadet yapabildilerse o insanların yaptığı ibadetlerden bunlara pay var. Böylece bunların sermayeleri eşsiz hesapsız. Allahu Teâlâ hazretleri onun için onları hesapsız olarak cennetine dâhil ediyor.

İşte bizim dedelerimiz de böyleydi.

Anadolu ne idi?

Anadolu İslâm aleminin kenarı idi, hududuydu. Bu tarafta müslümanlar vardı, bu tarafta Rumlar vardı. Bizim dedelerimiz geldiler; "Bakalım hudut neresiymiş?" dediler.

Söğüt Yaylası.

Yallah Söğüt Yaylası'na gittiler, yerleştiler. Osman Gazi, aşiret olarak geldi, oraya yerleşti. Ötekiler şu tarafa yerleştiler, oralarda güzel güzel oturdular, etraflarındaki insanlarla iyi muameleler kurdular. Uğraştılar, didindiler, müslümanları korudular, "hudut karakolu vazifesi" gördüler.

Allahu Teâlâ hazretleri de; "Siz benim dinime yardım edersiniz de ben sizin yaptığınız iyiliği karşılıksız bırakır mıyım?" buyurdu.

Tabi bunu duymuş değiliz de neticeden öyle anlıyoruz. "Alın size" dedi, büyük topraklar ihsan etti Allah. Anadolu'muz bize dedelerimizin mirası; hudutlarda beklemenin bereketi bu.

Onlar ehl-i dünya olsalardı, ticaretle meşgul olsalardı, zevk u sefâ peşinde koşsalardı biz şimdi buralarda değildik. Kim bilir neredeydik, durumumuz ne olurdu?

Onlar âhireti düşündüler, dünyalığı hiç düşünmediler; Allah da hem dünyayı verdi hem âhireti. Biz onlara medyûn-u şükranız, bizim onlara şükran borcumuz var. Şurada duruyoruz ya, Rus gavurunun emri altında değiliz ya, başka filanca gavurun emri altında, yumruğu altında inlemiyoruz ya.. İşte onların hepsine şükran borcumuz var, teşekkür borcumuz var, minnet borcumuz var. Bize ne güzel yerleri vermişler bak, elhamdülillah…

Boğaz var, emsalsiz; Çamlıca var, emsalsiz; Adalar var, emsalsiz; denizi var, dağı var, güzel suları var, bereketli toprakları var… Allah müslümanlara bağışlasın, kâfirlere çiğnetmesin.

Şimdi o dedelerimizin hepsine biz borçluyuz.

O borç nasıl ödenir?

Yolunda yürümekle, kadrini bilmekle, bu emanetin sahiplerinin -bize hangi şartlarla emanet etmişlerse- şartlarına riayet etmekle olur.

İşte bizim buraları da hudut karakolu iken, anavatan olmuş. Daha ötelere gitmişiz, oraları hudut karakolu iken, vatan olmuş. Daha ötelere gitmişiz, daha ötelere gitmişiz… Allah yolunda çalıştıkça Allah da bize ihsan etmiş.

Vakta ki bu zenginlikleri görüp de Allah'ın yolundan dönünce, zevk u sefâyı tadınca, onlara dalınca, o zaman nimetler birer ikişer geri alınmaya başlamış. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri açıkça beyan ediyor:

Lein şekertüm le ezîdenneküm. "Eğer benim verdiğim nimetlere şükrederseniz mutlaka ve mutlaka nimeti artırırım." Ve lein kefertüm. "Eğer küfrân-ı nimette bulunursanız, bana kâfir olursanız, dine kâfir olursanız, nimetlere kâfir olursanız, o zaman." İnne azabî le şedîd. "Azabım çok şiddetli olur."

İşte biz Allah yolunda durmaktan, yürümekten dedelerimiz hem dünyayı hem âhireti elde ettiler, Allah ihsan etti.

Sizin hayatınızda da öyle olmuyor mu?

Bir küçük iyilik yapıyorsunuz, en aşağı on mislini görüyorsunuz.

"Bak geçen gün şöyle yapmıştım da bu bana ondan geldi." diyorsun.

Kesene davranıyorsun, birisine götürüp bir bin lira para veriyorsun, bakıyorsun on bin lira bir başka yerden gelmiş.

"Hadi şu yetime bakayım, bunun başını okşayayım, sırtını sıvazlayayım, baş göz edeyim de yuva sahibi yapayım, gönlünü hoş edeyim." diyorsun; bakıyorsun ticarethanene para akıyor. "Allah Allah, bu müşteri nereden geldi?" diyorsun.

Ankara'da böyle hayırsever arkadaşlarım var; "Bu kadar masraf etmeyin." diyorum, bazı şeylere para harcıyorlar.

"Hocam başkaları dururken bize para akıyor. Aynı işi yapan öteki insanların hepsi dururken, bize para akıyor." diyorlar.

Akar.. İstersen sen de dene. İşte böyle.

"Peki hocam, dedelerimiz böyle yapmışlar, Allah razı olsun, nur içinde yatsınlar. Allah şefaatlerine nâil etsin. Bize ne? Biz şimdi nasıl yapalım? Tekrar askere girmek istesek olmaz, nasıl yapacağız?"

Şimdi benim bir müjdem var; âcizâne, nâçizâne bir kanaatim var:

Bunlar hududu neden bekliyorlardı?

"Müslümanlar rahat etsin." diye.

Bunlar hudutta neden duruyorlardı?

"Düşmanlar mağlup olsun, müslümanları yenemesinler." diye.

Şimdi İslâm'a hizmetin başka şekillerinde de siz müslümanları koruyorsanız, müslümanlara faydalı oluyorsanız, müslümanların imanını koruyorsanız, imanına hizmet ediyorsanız onların rahat, huzur içinde ömür sürmelerine sebep olabiliyorsanız o da rıbattır. Çünkü kâfir gelse toprağı alır, ama iman gitti mi âhiret de gidiyor.

En önemli şey, imana hizmet etmektir.

O bakımdan öyle sanıyorum ki İslâm'a hizmet için insan gayret sarf ederse, uğraşırsa, evladını hayırlı evlat yetiştirirse, başkalarına İslâm'ı anlatmaya çalışırsa, İslâm'a karşı, müslümanlara karşı yapılan hücumlarda onları koruyacak, kollayacak gücünün yettiği tedbirler nelerse, onları almaya çalışırsa, umulur ki Allah yolunda murabıt, Allah yolunda bekçilik yapanlar zümresine erer.

Her zaman söylediğim bir başka husus daha var, yine yine söyleyeceğim ki iyice yerleşsin. Bizim milletçe bekâmız, selametimiz, saadetimiz eskiden olduğu gibi imanımıza dayanıyor. Eskiden de öyleydi, bugün de öyle. Şimdi biz ne elde etmişsek imanımızdan dolayı elde etmişiz.

Evet sen; "Yirminci yüzyılda din olur mu, iman olur mu?" dersin, "Canım hangi asırda yaşıyoruz, bırak şu gerilikleri, gericilikleri!" dersin, "Bırak safsatayı!" dersin.

Safsata değil; bak ben fen de okudum, teknik de okudum, teknik okullarda da, üniversitelerde de hocalık yaptım, öbür tarafta da.. Safsata değil, bunlar gerçek. Ama bin dört yüz yıl önce söylenmiş. Bunların dilinden anlamak lazım, ne demek istediğini anlamak lazım. Bunları bırakırsanız imansız oldu mu insan hiçbir işe yaramaz.

Allah'a inanmayan imansız yürek, paslı bir demir gibi sinede yüktür. O adam hiçbir işe yaramaz. O adam vatanı satar, o adam rüşvet alır, o adam hıyanet eder, o adam fırsatını buldu mu çalar, o adam fırsatını buldu mu öldürür, o adam fırsatını buldu mu hırsızlık yapar, her şeyi yapar.

İnsanı insan yapan imandır; insanı sultan yapan, yüksek insan yapan imandır.

Onun için bu imanın kadrini, kıymetini bilelim.

Mirasyedi gibi bu imanın nimetlerini har vurup harman savurup da sonradan "tuh, vah!.." filan deyip diz dövmeye gerek yok. Başından söylüyoruz, ta önceden beri söylediğimiz gibi.... Bizi dinleyenler, bizim söylemek istediğimizin daha âlâsını anlarlar. Bizim demek istediğimizin daha ötesini, daha âlâsını anlarlar.

Bu iman, bizim hayatımızın sebebidir. Biz bu imandan sıyrıldık mı Avrupa bizi yutar, Rusya bizi yutar, Amerika bizi yutar, başka devletler bizi yutar; bizim hiçbir şeyimiz kalmaz. Eğer yaşamak istiyorsak insanca, haysiyetli olarak, şu dedelerimizin bize emanet ettikleri topraklara sahip olarak, çaldırmadan, çırptırmadan, kaptırmadan yaşamak istiyorsak, bu imanı bırakmamamız lazım.

Kâfir bunu çok iyi biliyor. Fransızlar Cezayir ile savaşırken Cezayir müslüman diyarıydı, oraya hücum ettiler, orayı müstemleke yapmak istediler, çok insan öldürdüler. Fransızlar, Cezayir nüfusunun üçte birini öldürdü.

Üçte birini!

Orayı Fransızlaştırmak için orada yüzde otuz, yüzde kırk insan öldürdü. Parlementoda, onların meclislerinde, bir tanesi eline Kur'an'ı almış, öteki Fransız mebuslara göstermiş, demiş ki;

"Müslümanların elinde bu Kur'ân-ı Kerîm olduğu müddetçe siz oraları alamazsınız. Bundan uzaklaştırın! Bundan, bu Kur'ân-ı Kerîm'den uzaklaştırın. Bu Kur'ân-ı Kerîm onlarda oldukça mümkün değil, oraları alamazsınız!" demiş.

Onun için kâfir bizim kuvvetimizin nereden geldiğini biliyor; bizim dinimize, imanımıza o saldırıyor, o saldırtıyor, o dinimizi tahrip ediyor.

Bizim dinimiz gericilik dini değil. Bizim dinimiz akıl, mantık dini. Bizim dinimizin gerçeklerini ilim bin dört yüz sene sonra keşfetti. Bir kısmını da daha ileride keşfedecek.

Bu dinin, bu imanın kadr u kıymetini bilelim. Bizim devletimizin bekâsı, imanımıza bağlıdır. İman olmadı mı her şey gider. O halde herkes elinden geldiği kadar dine, imana, İslâm'a hizmet etmeli.

Leyeblüğanne hâze'l-emrü mâ beleğa'l-leylü ve'n-nehârü ve lâ yetrükü'llâhu azze ve celle beyte mederin ve lâ veberin illâ edhâlahu'llâhu hâze'd-dîne yüizzü azîzen ve yüzillü zelîlen, izzen. Yüizzü'l-lâhu bihi'l-İslâme ve züllen yüzillu'llâhu bihi'l-küfr.

Bu hadîs-i şerîf, İslâmî hakikatlerin dünyanın her yerine ulaşacağı ve her insanın mesul olacağına dair. Herkes mesul, hiçbir kimse; "Ben Afrika'nın Hotanto kabilesi arasında yaşıyordum, Klimenjero'nun karlı dağlarında yaşıyordum, İslâm'ı duymadım." diyemeyecek. Onu gösteren bir hadîs-i şerîf.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

Leyeblüğanne hâze'l-emrü. "Bu iş ulaşacak, yetişecek." Mâ beleğa'l-leylü ve'n-nehârü. "Gecenin gündüzün eriştiği her yere."

Ne demek? Gece gündüz nerede oluyor?

Dünya üzerinde.

Dünya üzerinde her yere bu iş ulaşacak.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu ne zaman söylüyor?

Müslümanlar ile Arap yarımadasında herkesin cebelleştiği sırada söylüyor. Daha Arap yarımadasından ötesinin bile çok bilinmediği sırada söylüyor.

"Bu iş her tarafa ulaşacak, gecenin gündüzün ulaştığı her yere yayılacak."

Neden?

Hak Resul. Allah bildiriyor, doğruyu söylüyor. Bu din her tarafa gidecek.

Sonra?

Ve lâ yetrüku'llâhu azze ve celle beyte mederin ve lâ veber. "Çamurdan veya kıldan, yapılma veya örülme hiçbir ev kalmayacak ki Allah oraya bu dini yetiştirmemiş, ulaştırmamış, bildirmemiş olsun."

"Bu İslâm bilgisi her eve ulaşacak. Her eve İslâm'ın hakikatleri erişecek. Çamurdan yapılan eve de gidecek, kıldan örme eve de gidecek." diyor.

Ne demek?

Bedevîlerin arasına da gidecek, şehirlilerin arasına da gidecek. Her tipten insanın arasına yayılacak.

İllâ edhâlahu'llâhu hâze'd-dîne. "Allah, hiçbir ev bırakmayacak ki oraya İslâm'ı sokmasın, bu dini sokmasın."

Dünya üzerinde her insan mutlaka bu dini duyacak.

Yûizzu azîzen ve yüzillü zelîlen. "Böylece Allah aziz insanları aziz edecek, zelil insanları hor, zelil edecek."

Mesul tutacak.

İzzen yûizzü'llâhu bihi'l-İslâm. "Allah bazılarını Müslümanlığa sokmak suretiyle aziz edecek." Ve züllen yüzillu'llâhu bihi'l-küfr. "Bazı kimseleri de kâfir kalmak suretiyle hor, zelil edecek."

Peygamber Efendimiz son peygamber. Ondan başka peygamber gelmeyecek. Dünyanın her köşesine bu İslâm bilgisi gidecek, her tarafa gidecek. Uyana ne mutlu!

İsterse uysun, isterse uymasın kendi keyfi bilir. Şu kâinatın sahibinin bizim müslüman olmamıza da ihtiyacı yok, bizim kâfir kalmamızdan dolayı da bir zararı yok. Bütün cihan halkı, hepsi Allah'ın varlığını bilseler, gece gündüz ona âsi olmadan ibadet etseler, hazinesine bir zerre eklenmez, azametine bir şey ilave olmaz. Cümle cihan halkı, hepsi kâfir olsalar, müşrik olsalar, h epsi Allah'a âsi olsalar, hazinesinden, azametinden bir zerre eksilmez.

Ne kıymeti var?

İsterse bir anda mahveder; isterse yok eder, isterse var eder.

Şimdi, gökte bazı kara noktalardan bahsediyorlar. Teleskoplarla gökyüzünü seyrettikleri zaman birtakım fizikî, kimyevî hadiseler oluyormuş da, bütün atomlar bir yere temerküz edip, sıkışıp, kesafet peyda edip, birden çok yoğun bir kütle hâline geliyormuş.

Halbuki bizim bu dünyamız, bizim bu cisimlerimiz, "Benzetme olsun." diye söylüyorum, pasta gibi kabartılmış durumda. Hani bir pastayı sıkıştırsan sıkıştırsan bir dilim pastayı küçücük bir şey yaparsın ya, veyahut kocaman süngeri bastırsan nasıl küçücük yaparsın. Şimdi bizim bu maddeler, cisimlerin hepsi atomları yayılmış durumda.

İşte ne oluyorsa bazı yıldızlar ömürleri sona erdiği zaman, içindeki birtakım enerjiler tükendiği zaman, kütleler birbirlerinin üzerinde temerküz edip sıkışıyormuş, koca bir yıldız mesela çok küçücük bir şey hâline geliyormuş.

Atomlar birbiri üstüne düştüğü için, aralıkları kalmadığı için, çok koyu, çok kuvvetli bir kütle oluyor ve çok kuvvetli bir cazibesi oluyormuş. İnsan onların bir yakınına geldi mi veya bir başka yıldız, kuvvetli kütleler ötekileri çektiği için çekiyormuş, arasına katıyormuş. Bir anda yok oluyor, yakınından geçen bir şeyi adeta yutuyor gibi, kendisine çekip onu da mahvediyormuş.

Dünyamız öyle bir şeyden geçse, yoğunlaşmış bir kütle hâline gelmiş bir yıldızın yanından geçse, bir anda bir var, bir yok işte!

Ne kıymeti var?

Allahu Teâlâ, şu kâinatın hâlikı, şu kâinatın mutasarrıfı olan, işleten Allahu Teâlâ hazretleri; dilese bir anda mahveder. Hiç ihtiyacı yok. İhtiyaç bizde.

Allahu Teâlâ hazretleri esbabını halk eylemiş; cümle cihan halkı bu İslâm'ı duydu, Allah'ın varlığını, birliği duydu: Allah var ve bir tane. Tek; şeriki, naziri yok.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hak peygamber olduğunu cümle cihan halkı anladı. Zamanında da anlamışlardı, şimdi ilim erbabı da inceliyor, inceliyor; "Tamam, bu hak peygamber." diyor.

Papazı da, hahamı da, daha başkası da elini vicdanına koydu mu insafa geliyor ve ikrar ediyor, Müslümanlığı kabul ediyor. Herkes bu İslâm'ı duydu ve duyacak, hiç duymayan kalmayacak.

Müslüman olursa aziz olur, kâfir olursa zelil olur; insanoğulları kendisine eder.

Bizim için de öyle.

Allahu Teâlâ hazretlerinin bizim namazımıza, niyazımıza ihtiyacı var mı?

Yok.

Bizim ihtiyacımız var. Namaz bize nur; oruç bize kalkan; zekât bizim cemiyetimizi koruyan bir nimet; hac bizi birbirimizle bağdaştıran, kardeşliğimizi temin eden bir mükemmel ibadet. Her şey bizim lehimize. Hepsi bizim şahsen veya ruhen veya cemiyet olarak saadet ve selametimiz için konulmuş güzel nizamlar...

Kul inna'llâhe lâ ye'müru bi'l-fahşâ. "Ey Resûlüm! Onlara; 'Allah kötü şey emretmez.' de."

Dileseydi, kötü şeyi emretseydi, biz Allah'a hesap soramazdık.

Lâ yüs'elü ammâ yef'alü ve hüm yüs'elûn.

Biz hesaba çekiliriz ama Allah'ı hesaba çekemeyiz. "Niye bana bunu emrettin?" diyemezdik. Ama her şeyi iyi, her emrettiği şey iyi. Hatta cihad bile iyi; kan dökülüyor, can yanıyor, ama o cihad olmasa daha beter olacak. O cihad olmasa daha büyük zulümler olacak da Allah ondan nice mazlumluklardan sonra müslümana cihad etmeyi emretmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri İslâm'ın kadr u kıymetini bilmeyi bizlere nasip eylesin. Çok büyük bir nimet sahibiyiz. İnsanın "leb" demeden leblebiyi anlaması lazım. Bu nimete sımsıkı sarılması lazım. Elinin altında çok kıymetli bir şey olsa, yumruk kadar elmas olsa, insan gecesini gündüzünü şaşırır; "Aman hırsızlar duymasın, gangsterler bunu benim elimden çalmasın." diye, ne tedbir alacağını şaşırır.

İslâm bunların hepsinden kıymetli bir cevherdir.

Aman hırsızlar çalmasın, şeytan uğramasın, imanımızı elimizden almasın. Biz bu İslâm'dan ayrı düşmeyelim. Allahu Teâlâ bizi iman ile yaşatsın, iman ile huzuruna göçmeyi nasip eylesin.

Arkasından bir müjdeli hadîs-i şerîf daha, insanı mest eden bir hadîs-i şerîf daha.

Yâ leytenî erâ ihvânî veredû aleyye'l-havdâ fe-estakbilühüm bi'l-âniyeti fîhe'ş-şürbü fe-uskîhim min havdî kable en yedhulü'l-cennete. Kîle yâ Resûlallah, elesnâ ihvânek? Kâle entüm ashâbî ve ihvânî men âmene bî ve lem yerenî. İnnî seeltü Rabbî en yukırre aynî biküm ve bimen âmene bî ve lem yerenî.

Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Yâ leytenî. "Keşke ben." Erâ ihvânî. "İhvanımı görseydim, kardeşlerimi görseydim."

"Ah ne olurdu, ne olaydı, keşke ben kardeşlerimi göreydim!" demiş Peygamber Efendimiz.

Arapça ihvan ne demek?

"Kardeşler" demek. Ehi "kardeş" demek, ihvan "kardeşler" demek.

"Keşke ben kardeşlerimi göreydim!" demiş Resûlullah Efendimiz.

Hitaba dikkat et; Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, "kardeşim" diyor.

"Ben Havz-ı Kevser'in başındayken yanıma geliyorlar da, ben de elimde kadehlerle onları karşılıyorum. İçlerinde meşrubat var; cennete girmelerinden evvel o cennet meşrubatından, kendi Havz-ı Kevser'imden, onlara ikram ediyorum."

"İkram olsun." diye kendi eliyle sunuyor.

"Keşke o ihvanımı göreydim, o kardeşlerimi göreydim!" demiş.

Onun üzerine;

Kîle. "Ashâb-ı kirâm tarafından kendisine denildi ki, soruldu ki." Yâ Resûlallah, elesnâ ihvânek? "Yâ Resûlallah! Biz senin ihvanın değil miyiz, kardeşlerin değil miyiz?"

"Keşke onları göreydim!" diyorsun, işte biz senin karşındayız ya. Biz senin kardeşlerin değil miyiz?" demişler.

Hayran kalmışlar, onlardan olmayı istemişler.

O zaman Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Kâle. "Buyurdu ki." Entüm ashâbî. "Sizler benim ashabımsınız."

Tabirler farklı.

"Sizler benim ashabımsınız.

Ve ihvânî. "Benim ihvanım, benim kardeşlerim."

Kimlerdir?

Men âmene bî ve lem yereni. "Beni görmeden bana iman edenlerdir."

Aradan asırlar geçmiş, seneler geçmiş; "Resûlullah hak resul" diye inanmış, "Onlar benim ihvanım" diyor.

İnnî seeltü rabbî en yukırre aynî biküm ve bimen âmene bî velem yerenî. "Ben Mevlamdan talep ettim, istedim ki sizinle ve beni görmeden bana iman edenlerle, benim gözümü şenlendirsin, nurlandırsın."

Şimdi elhamdülillah bu hadîs-i şerîfe göre, biz bugün sevincimizden uçsak yeridir.

Hani "Peygamber Efendimiz'in ashâbı olamadım." diye üzülürüz ya; ihvanı olabiliriz.

Aradan asırlar geçmiş, biz onu görmeden, -onun mübarek sohbetine erişememişiz ama- iman etmişiz:

Amentü billah. "Allah'a inandım, vardır, birdir, şeriki, naziri yoktur." Ve Muhammedün Resûlullah. "Muhammed O'nun elçisidir, resûlüdür, peygamberidir, O'na da iman ettim."

Allah ne buyurmuşsa Peygamber Efendimiz bize bildirmiş. "Kur'ân-ı Kerîm'den, hadîs-i şerîflerden hepsi başımın tacıdır, hepsine uymayı kabul ettim." diye insan böyle bir güzel ümmet olabilse, şu iltifata bak!

Cennete girmeden önce Resûlullah Efendimiz'in mübarek elinden Havz-ı Kevser kadehlerinden içmeyi Allah cümlemize nasip eylesin.

Bu da haccın çok uzak zamanlara kadar devam edeceğinin bir işareti, müjdesi.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bu beyt, bu ev, -yani Beytullah, yani Kâbe, Kâbe'nin olduğu o Harem-i Şerîf- muhakkak ziyaret olunacak, buraya haccedilecek."

Umre de yapılacak hac da yapılacak.

Ne zaman?

Ba'de hurûci Ye'cûce ve Me'cûc. "Ye'cûc ve Me'cûc çıktıktan sonra bile."

Ye'cüc ve Me'cüc, âhir zamanda çıkacaklar. Şark tarafından gelip, her tarafı kasıp kavurup, suları içip, bitirip gelecekler. Kaynaşacak böyle; çok kalabalık bir taife. Kıyamet alameti olarak çıkacak.

"İşte ondan sonra da yine zaman gelecek, yine bu Beytullah'a haccolunacak, umre yapılacak." diye Peygamber Efendimiz bildirmiş.

"Bu kıyamete doğru bir de Afrika tarafından bir hücuma uğrayacak." diye hadîs-i şerîflerde geçmiş.

Habeş kavmi tarafından, o taraftan bir hücum olacak ve onlar Kâbe'ye kast edip ona zarar verecekler.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri bizim Beytullâhımız'ı, Kâbemiz'i kıyamete kadar bâki kılacak, orada hac işlemi, umre işlemi yapılacak.

Malum, hac belli zamanda olan ziyaretin, belli usullere göre yapılan ziyaretin adıdır.

Umre de o hac mevsiminin dışında, insanın Hicaz'a gittiği zaman Beytullâh'a ibadet maksadıyla yaptığı ziyarete derler.

Birisi umre, birisi hac. Umre ve hac daha önceki günahlara kefarettir. İki hac arasında, iki umre arasında yapılan günahlara kefarettir.

Kefaret ne demek?

İnsanın günahlarının silinmesine vesiledir. Çok kıymetli iki ibadettir. Çünkü insan "Allah'ın emrini tutacağım." diye, mâlî ve bedenî çok zahmetler ve meşakkatler çekip oralara varıyor da, o peygamberlerin yetişme yerlerinde, o kumların üstünde, o sıcakların altında Allah'ın emirlerini yerine getiriyor.

Oralara İbrahim aleyhisselam gitmiş, Nuh aleyhisselam gitmiş, İsmail aleyhisselam dolaşmış, her peygamberin, Musa aleyhisselam'ın, diğerlerinin oralarda emareleri var.

Hz. Âdem Atamız Kâbe'nin olduğu yere çadırını kurmuş, ilk önce yerleşmiş. Oralar ta ezelden ebede böyle mübarek yerler.

Allahu Teâlâ hazretleri görenlere tekrar tekrar yine gitmeyi nasip eylesin. Görmeyenlere de görmeyi, ziyaret etmeyi, haccetmeyi, umre etmeyi nasip eylesin.

Liyes'el ehadüküm rabbehû hâcetehû küllehâ hattâ yes'elehû şes'a na'lihî ize'nkataa.

Bu hadîs-i şerîf de dua ile ilgili.

Liyes'el. "İstesin" demek. Veyahut, "le yes'elü diye de okumak caizdir." diye izahta geçiyor ki; "İnsanoğlu ister." demek.

Liyes'el "İstesin." Ehadüküm. "Sizden biriniz." Rabbehû. "Rabbinden." Hâcetehû. "İhtiyacı olan şeyi."

Çekinmesin, tükenmez, bir zarar yok; "Allahu Teâlâ hazretleri çok istedin." diye darılmaz. Bilakis makbul.

"Hatta ne ihtiyacı varsa."

Küllehâ. "Hepsini istesin." Hattâ yes'elehû şes'a na'lihi izen kataa. "Koptuğu zaman nalınının, ayağındaki pabucunun bağını bile istesin."

"Az" diye şey düşünmesin. Azı çoğu yok, ne istersen iste.

Allahu Teâlâ hazretleri Ekremü'l-ekremîn'dir ve kendisinden istenmesini sever. Kendisinden istenmesi de ibadettir. Şu kıldığımız namaz gibi, tuttuğumuz oruç gibi ona dua etmek de ibadettir.

Neden dua ediyor?

İmandan.

Allah'a iman etmiş, varlığına birliğine tam inancı var, güvenci var; "Yâ Rabbi! Daraldım, ihsan eyle." diyor, elini açıyor, yalvarıyor, yakarıyor.

"Sen bilirsin." diyor, "İstiyorum." diyor, "Şöyle bir sıkıntım var." diyor.

İmandan.

Onun için istemek ibadetin özüdür, kendisidir. Allah dilimizi dualı eylesin.

Tabi insanın kendisi için istemesi iyi. İstediği ya verilir, ya verilmez; ama mutlaka hayırlı bir karşılık görür; Allah ya cennette ona bir sevap verir, ya bu dünyada istediğini verir veyahut "Kulum, az istedin." der, daha fazlasını verir.

Fakat istemenin bir güzel şekli vardır ki hiç reddolunmayacak, garantili bir şekli; bir müslüman öteki müslümana onun arkasından, o yokken onun hayrına bir dua etti mi, Allah onu reddetmez. Bir müslüman kardeşinin gıyabında, onun hakkında yaptığın duayı Allah reddetmez.

Dene bak, dene... Birisine bir dua et. Hidayete gelmesine dua et, şuna dua et, buna dua et. Allah ihsan eder. O dua reddedilmez.

Onun için biraz da kardeşlerimiz için dua edelim, zaman ayıralım…

Sayfa Başı