M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 359.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne. Muhammedinve alâ âl'ihi ve sahbihi ecma'în ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd…

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:

Sıhhat, afiyet ve selametin ve onun dışında insanın uğradığı sıkıntıların, belaların, hastalıkların mahiyetini bize anlatan bir hadîs-i şerîf.

Bakın ne kadar enteresan bir ifade, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Lev lem yekûn li'bni Âdeme. "Âdemoğlu için." İlle's-sıhhatu ve's-selâmetü. "Sıhhat ve selametten gayrisi olmasaydı; âdemoğlu devamlı sıhhat ve afiyet üzere olsaydı, devamlı selamet üzere olsaydı, hiç dertsiz, gamsız, kedersiz, vücudu da sapasağlam olsaydı; sıhhat ve afiyetten gayri bir şey gelmeseydi o kimseye." Le kefâhu bihimâ dâen kâtilen. "Bu sıhhat ve selamet, afiyet ona öldürücü bir hastalık olarak yeter, artardı."

Yanlış duymadınız. Eğer insanoğlu, âdemoğlu için, sıhhat ve afiyetten gayri şey olmasaydı; yani hastalık, bela, üzüntü, sıkıntı hiç gelmeseydi, hep selamet ve sıhhat üzere olsaydı insanoğulları -âdemoğulları- bu durum onlara öldürücü bir hastalık olarak yeter, artardı bile; sıhhatlilik ve selamet...

Bunun arkasından ne çıkıyor?

Daha açık bir Türkçeyle ifade etmek gerekirse: Demek ki hastalık, bela, musibet, elem, keder, gam da; onlar da lazımmış… Onların bize faydası varmış, sırf sıhhat, afiyet olsaymış, bizim için iyi olmayacakmış, bu mâna çıkıyor.

Neden?

Hepimiz sıhhat istemez miyiz, afiyet istemez miyiz?

İsteriz ama Allah bazen verir, bazen vermez. Bazımıza verir, bazımıza vermez.

Bir hadîs-i şerîf rivayet edilmiş ki onu da okuyayım, bunu biraz açıklayıcı mahiyettedir.

Enes radıyallahu anh'ın Peygamber Efendimiz'den rivayet ettiğine göre, o da Allahu Teâlâ hazretlerinin şöyle buyurduğunu etrafındaki mü'minlere, ashabına anlatmış;

İnne min ibâdiye'l-mü'minîne men yes'elünî'l-bâbe mine'l-ibâdeti ve innî alîmün innî lev a'taytehû iyyâhu le-dehalehü'l-ucbu ve efsedehû.

"Benim müslüman, mü'min kullarımdan öyleleri vardır ki benden kendisine güzel kulluk etmek için kapıyı açmamı isterler. Müsaade et yâ Rabbi, sana güzel kulluk edeyim diye, hoş kulluk talep ederler." Ve innî alîmün. "Ben zaten biliyorum." İstese de istemese de kulun gönlünden geçeni bilirim, ben onların Hâlıkı'yım, ben onları bilip duruyorum. İnnî lev a'taytehû. "Olacağını da biliyorum, olmuşu bildiğim, zihninden geçeni bildiğim gibi olacağı da biliyorum."

Eğer onu ona versem; le-dehalehü'l-ucbu. "Kendini beğenir bu sefer." Ben Allah'a şöyle ibadet ettim, böyle ibadet ettim. Kırk defa hacca gittim, seksen sene ömrümde bir günah işlemedim, Ramazanlarda hep itikâfa girdim... Bir sürü şey… Burnu Kaf dağına çıkar, çekilmez bir insan olur. Ucub, kendini beğenmek; o daha fena. Daha gelecek zaten ilerde. Onun için; ve efsedehû. "Onu ifsat eder, mahveder o."

Ve inne min ibâdiye'l-mü'minîne men lâ yuslihuhû ille'l-gınâ. "Kullarımdan öyleleri vardır ki onu ancak zenginlik ıslah eder." Ve lev efkartühû le-efsedehû. "Fakir bıraksam azar, sapar. Onun için zenginlik veririm."

Ve inne min ibâdiye'l-mü'minîne men lâ yuslihuhû ille'l-fakru lev ağneytuhû le-efsedehû. "Bazıları da vardır ki ancak fakirlik yarar ona, fakirliği hazmedebilir, fakirlik veririm o zaman. Aksi takdirde zengin etsem, şaşırıp sapıtabilir."

Peygamber Efendimiz'in zamanında sahabeden bir zât vardı, ismini söylemeyeceğim, isim zikretmeden anlatacağım, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi, dedi ki...

Hadisi tamamlayalım da:

Ve innî le-üdebbiru ibâdî bi ilmî bi kulûbihim. "Kullarımın gönüllerini bildiğim için onlara göre muamele ederim; kullarıma gönüllerine göre, onlara uygun olan." Ve innî alîmün habîrün. "Ben her şeyi en iyi bilen, her şeyden en iyi haberdar olanım."

Anladın mı şimdi ariflerin neden;

el-Hayru fî mahtârahullah.

dediklerini?

"Allah ne seçmişse o güzeldir, o yerindedir."

"Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler."

dediğinin sebebini anladın mı?

O düşüncenin bir temeli varmış; işte bu.

Peygamber Efendimiz'in zamanındaki o şahıs geldi Resûlullah'a, dedi ki:

"Yâ Resûlallah, fakirlikten canım yanıyor, dua et zengin olayım."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki -çok meşhur bir hikâyedir, bazınız bilir, bilmeyenlere şey olsun, ötekilere tekrar olsun-;

"Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, şükründen âciz kalacağın çok maldan senin için daha hayırlıdır."

Onun üzerine gitti, vazgeçti ısrarından. Bir zaman sonra yine geldi:

"Yâ Resûlallah, fakirlikten canım çok yanıyor, dua et zengin olayım."

Dedi ki;

"Ey filanca, şükrünü edâ edebileceğin az bir mal sana, şükrünü yapamayacağın çok maldan daha hayırlıdır. İsteme bu zenginliği."

Gene gitti. Üçüncü de yine bir zaman sonra geldi, dedi ki:

"Yâ Resûlallah, dua et zengin olayım."

"Yâ Rabbi, bu şahsa istediğini ver."

dedi Resûlullah Efendimiz, elini açtı dua eyledi.

O şahsın o günden itibaren koyunları kuzuladı, develeri yavruladı, sürüleri çoğalmaya başladı, bir bereket, bir çoğalma başladı malında. Her gün, her vakit namaza gelirken, gelememeye başladı, camiye seyrek gelmeye başladı.

Neden?

Koyun var, kuzu var, deve var; otlatılacak, sağılacak, peynir yapılacak, yoğurt yapılacak; iş, meşgale, bir sürü meşguliyet. Gelemez oldu.

Sorardı Peygamber Efendimiz,

"Filanca nerede?"

"Yâ Resûlallah, sürüleri var, onlarla uğraşıyor, işte gelemiyor."

"Yazık oldu ona."

derdi.

Sonra bir zaman geldi Medîne-i Münevvere'nin otlakları o şahsın, Resûlullah'ın duası ile bereketlenen sürülerini beslemeye yetmez oldu. Çıktı yaylalara, ovalara, uzaklara. Haftada bir, Cumadan Cumaya gelmeye başladı o Resûlullah'ın o mübarek meclislerine.

Söyle bakalım; deve sürüleri mi hayırlı, Resûlullah'ın meclisi mi hayırlı, mescidi mi hayırlı?

Mahrum kaldı o sohbetten, o gül cemalden mahrum kaldı. Kimisi var, canını verir onu görsem diye. O görüp dururken görmekten mahrum kaldı. Mahrumiyet işliyor, devam ediyor, devam ediyor... Sonra zekât âyeti indi:

Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhüm.

"Mü'minlerin mallarından bir miktarını al ey Resûlüm; malları temizlensin, çünkü mallarında fukaranın hakkı var. O hakkı topla, fukaraya dağıtmak için."

diye emir geldi, "zekât verin" diye. Müslümanlara zekât âyeti indi;

Ve âtü'z-zekâte.

"Zekât verin!"

diye emir geldi.

Resûlullah Efendimiz dünyayı gözü gören bir insan değil. Melekler gelmiş kendisine;

"Yâ Resûlallah, dilersen Allahu Teâlâ hazretleri yapacak dilediğini; şu Mekke'nin Medine'nin dağlarını sana altın yapacak, ister misin?"

Deyince;

"Yok. İstemem."

dedi.

Altındır o dağlar şimdi.

Nasıl altındır?

Uranyum vardır, şu vardır, bu vardır. Altın bile yanında az kalır.

"İstemem! Bir gün tok durayım şükredeyim Mevlâm'a, bir gün aç durayım sabredeyim."

dedi. Basit bir hayatı tercih etti. Lezzeti, nimeti tercih etmedi; debdebeyi, saltanatı, izzeti… İstemedi kendisi, öyle tercih eyledi. Dünyayı istemedi; şu bizim peşinden koştuğumuz, birbirimizi uğrunda yediğimiz dünyayı. Birbirimizi kurtlar gibi parçaladığımız şu dünyayı istemedi.

Dü cihânı ehline verdim hemen.

dediği gibi, istemedi.

Neticede o şahıs istedi ama Resûlullah'ın sohbetinden mahrum oldu. Zekât âyeti gelince Peygamber Efendimiz, gözü tok bir kimse olduğu, dünyayı talep etmediği halde, Allah emretti diye, oradan alınacak, fukaraya verilecek diye zekâtı toplamaya başladı. Vazifeliler tayin edip herkesin zekâtını toplayıp, getirip kullanmaya, fukaraya vermeye başladı. O zekât vazifelileri, âmilleri, zekât toplayıcıları o şahsın da sürüsünün başına ulaştılar, geldiler.

"Allahu Teâlâ hazretleri âyet indirdi, emir buyuruyor ki deveden şu kadar, koyundan bu kadar nispette olmak üzere her mal sahibine şu nispette yılda bir kere malından zekât vermek emrolundu, sen de bunu ver."

deyince, o Resûlullah'ın duası bereketiyle malı çoğalan şahıs;

"Vermem."

dedi. O malı veren Allah da o, malının kırkta birini, yirmide birini, beşte birini, neyse, malın cinsine göre, zekâtını çıkartıp vermekten cimrilendi.

Geldiler;

"Yâ Resûlallah, gittik söyledik o şahsa, ama vermekten imtina etti."

dediler. Resûlullah kırıldı, Resûlullah darıldı. Hiçbir daha onun semtine şey göndermedi...

Onların malına mı ihtiyacı var Resûlullah'ın?

Allah'ın emrini tebliğ için gidiyor, vermezsen verme!

"Biz size zekât verin diyoruz diye sizin zekâtınıza ihtiyacımız mı var?"

Sana veren Allah bana da verir, Rezzâk-ı Âlem. Kimsenin kimseye ihtiyacı yok.

Zengin terbiye olacak; vermeyi, merhameti öğrenecek. Ondan emretmiş Allah. Zenginin malı içinde fakirin hakkı var.

Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûmi.

Kimi insan hastadır. Kimisi uğraşır uğraşır, zengin olamaz, çoluk çocuğa karışmış.

Hırsızlık mı yapsın?

Fakirin hakkı var zenginin malında, Allah öyle buyurmuş. Emniyet sübabı, cemiyetin patlamaması, insanların komünist olmaması, birbirini mal için yakıp yıkmaması için tedbir. İlâhî tedbir; zekât…

Vermeyince darıldı Resûlullah Efendimiz, gitmedi onun semtine. Zekât toplayıcıları onun semtine bir daha hiç uğramadılar. Bir zaman geldi o adam hatasını anladı ama Resûlullah âhirete irtihal etmişti, iş işten geçmişti onun için.

Ebû Bekr-i Sıddîk halife olmuştu radıyallahu anh. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın bir özelliği var. İki sene halifelik yaptı Peygamber Efendimiz'den sonra. Ebû Bekr-i Sıddîk'a Arap kabileleri haber gönderdiler;

"Tamam, namaz kılacağız ama zekât isteme bizden."

Hani bizim Türkçe'de bir söz vardır;

"Para isteme benden, buz gibi soğurum senden."

dedikleri gibi. Namaz kılmak kolay;

"Namaz kılacağız ama zekât isteme."

dediler. Dedi ki;

"Vallahi Resûlullah zamanında ne zekât veriyorsanız, ya onları verirsiniz, ya da sizinle harp ederim. Alırım alacağımı."

dedi.

Neden?

Adam farzı inkâr ediyor, bir farzı çiğnemeye çalışıyor. Ha namazı çiğnemiş ha zekâtı; ha savmı ha haccı, fark etmez ki...

Allah'ın bir emrini çiğnedikten sonra çatır çatır ne kıymeti var?

Farzlardan bir tanesini çiğnemiş.

"Harp ederim. O zekâtı almak için harp ederim."

buyuran Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh'a o adam geldi, dedi ki;

"Ben de zekât vereceğim."

"Senin zekâtını almam."

dedi.

"Neden?"

"Resûlullah'ın almadığı bir zekâtı ben nasıl alırım?"

dedi. Resûlullah almadı.

"Resûlullah'ın almadığı zekâtı ben senden nasıl alırım? Almam!"

dedi. Demek ki öteki taraftan; "Zekât alırım, harp ederim" demesi prensibindenmiş; mala hırsından değilmiş. Mala hırsından olsaydı bunun da zekâtını alacaktı.

"Resûlullah'ın almadığını ben de almam!"

dedi. Adam perişan oldu gitti. Şimdi o develer ona, o sürüler ona kâr getirdi mi?

Resûlullah'ı darılttı, halifeleri ona yüz vermediler.

Kâr getirdi mi?

Getirmedi.

Onun için her şeyin hayırlısını istemeli ve Mevlâ'nın kendisine takdir ettiği şeye insan, irfan gözüyle bakıp da hikmetini anlayıp da boyun vermeli, boyun bükmeli;

"Kabul yâ Rabbi…"

demeli.

"Neylersen güzel eylersin. Vallahi güzel etmiş, billahi güzel etmiş, tallahi güzel etmiş, ne etmişse güzel etmiş."

dediği gibi, o şuura erer insan.

İnsanoğluna Allahu Teâlâ hazretleri terbiye için çeşitli işler getiriyor başına. Kimisini hasta ediyor, hasta olan adam anlıyor o zaman hanyayı Konya'yı.

"Ha, bu işin hastalık tarafı varmış ya, ben de bu dünyayı sadece sıhhatten ibaret sanıyordum."

diyor. Ölümlerden dönünce, o zaman aklı başına geliyor, iyi insan oluyor. Vesile oluyor. Ameliyata yatacağı zaman başlıyor namaz kılmaya; ya kalkacak ya kalkmayacak ameliyat masasından veyahut bir amansız hastalığa düştüğü zaman hoca hoca dolaşmaya başlıyor.

"Ya sen hiç hocanın semtine uğramazdın, ne oldu?"

Çocuğu olmayınca hocaların semtinde, üfürükçülerin peşinde dolaşmaya başlıyor. Medet umuyor, çare arıyor; "filan hocanın nefesi kuvvetliymiş hadi ona, filanca hocanın şeyi şöyleymiş, hadi ona"... Çare arıyor. Çaresiz bir derde düştü mü insan çare arıyor.

Hâsılı dert insanı terbiye ediyor. Minnet, meşakkat insanı terbiye ediyor. Hastalık terbiye ediyor, sevap kazandırıyor.

Yani ötekisi sıhhatli de sen hasta oldun diye zarar mı ettin sen?

Hayır, hastanın iniltisi tesbihtir, uykusu ibadettir, günahları mağfüvdür. Hadi bakalım yeniden başla.

"Defterini sildim, taptaze oldu, yeniden başla."

der Allahu Teâlâ hazretleri ateşli bir hastalıktan kalkan kimseye. İşte onun için insanoğlunun eğer sıhhat ve afiyet olsaydı hep işi, çok şaşırırdı, hiç hatırına gelmezdi.

Rivayete göre Firavun'un hiç başı ağrımamış. Ağrısa bir hatırlayacak, kendisinin tanrı olmadığını, ilah olmadığını anlayacak. Anlamıştır zaten de… Diyor ki utanmaz;

"O mu daha iyi, ben mi daha iyiyim? Ben görünüyorum, o görünmüyor."

Ve lâ yekâdü yübîn.

"Görünmüyor. Görünmeyen mi iyi, görünen mi iyi?"

diyor. Kendisinin rabliğini, tanrılığını iddia ediyor da bir de mantık yürütüyor şaşkın. Yani sen görebilir misin?

Lâ tüdrikühü'l-ebsâru ve hüve yüdrikü'l-ebsâra ve hüve'l-latîfu'l-habîr.

Allahu Teâlâ hazretlerine bakabilir misin sen?

Güneşe bak bakalım.

Görebilir misin, tahammül edebilir misin?

Senin terazin o kadar ağırlığı tartabilir mi?

Âciz, nâçiz bir zerre-i bîçaresin!

Hastalık insanı yola getirir; mihnet, meşakkat yola getirir, terbiye eder. Hem de güzel terbiye eder. Öyle sıhhat afiyet içinde insan anlamadığı çok güzellikleri o mihnet, meşakkat içinde anlar.

Onun için eskiden çeşitli terbiye metotları varmış, eskiler kendilerini terbiye etmenin yollarını çok aramışlar. Onun için eskiden terbiyeli insan çokmuş.

Şimdi terbiyesiz insan çok çünkü terbiye edilmiyor. Bir yığın terbiyesiz insan var, sürüyle... Ekseriyeti, kahir ekseriyeti cemiyetin terbiyesiz.

Kimsenin kimseye "eyvallah"ı yok, komşuluğu yok, ahbaplığı yok, arkadaşlığı yok; senetler geri döner, vaatlere riayet olunmaz, ticaret âlemi bir har gür kavgasıdır gider… Terbiye yok, edep yok. Eskiden terbiye etmek için;

"Hadi bakalım seyahate çık."

derlermiş. Neden?

Seyahat mihnettir.

es-Seferü kıt'atün mine'l-azâbi.

"Seyehat, yolculuk, cehennem azabından bir azaptır."

diyor. Eskiden hamam bulamazsın, yıkanamazsın, giyemezsin, yiyemezsin, üstün yıpranır, tozlanır, topraklanır, sakalın saçın uzar. O zaman her yerde her türlü imkân yok. Seni uzaktan gören perişan bir dilenci sanır, memleketinde aziz, kıymetli idin ama burada kimse senin kadr ü kıymetini bilmez. Dolaştırırlarmış terbiye olsun diye.

Yunus Emre de ne diyor:

Gezdim Urum ile Şam'ı

Yukarı illeri kamu

Çok aradım bulamadım

Şöyle garip bencileyin.

Anadolu'yu dolaşmış, Urum dediği Anadolu; Şam dediği Mısır, Suriye, Irak mıntıkası. Yukarı iller demiş, Kırım'a vesaireye gitmiş; Kafkasları, şuraları buraları dolaşmış.

Öyle kolay kolay insan yetişmiyor. O dolaşmış, o dertli Yunus da… Ondan sonra dertli Yunus olmuş. Gezmiş, çeşit çeşit insanlar, çeşit çeşit sıkıntılar görmüş. İtilmiş kakılmıştır, kimse kadr ü kıymetini bilmemiştir, horlanmıştır, boyun bükmüştür. Terbiyenin bir yolu.

Hâsılı, mihnet, meşakkatten insana fayda gelir, yola gelmesine sebep olur. Burnu hiç havalardan aşağı inmeyen nice insanların burnunu yere indirir, haddini bildirir. O bakımdan hepsi güzeldir.

Mevlâ neylerse güzel eyler. Sıhhat ve afiyet devamlı olsaydı insanlara bu öldürücü bir hastalıktan beter bir tesir yapardı; hiç Allah'ı anmazlardı, hiç yola girmezlerdi. Hastalanmadığı zaman, Allah'ın adını anmazdı kimse. Hepsi birer vesile kendisini bulmak için. Allahu Teâlâ hazretleri binlerce vesileler yapıp kulu kendisini bilmeye, çekmeye çalışıyor, kul da inat ediyor.

Vallâhu yed'û ilâ dâri's-selâm ve yehdî men yeşâü ilâ sırâtın müstakîm.

Cennete davet ediyor; 'Ey kullarım, gelin cennete!' diye, davetçi de göndermiş. Biz insanoğulları gafletle, dalaletle, sapıklıkla ille cennete gitmeyeceğim diye keçi gibi ayaklarımızı kasıp duruyoruz. Durumumuz bu.

Allah bizlere hadiselerin arkasındaki hikmetleri görmeyi nasip etsin.

Bu gözle görülmez. Bu gözle bu ibretler görünmez; akıl gözüyle görülür, basiretle görünür. Gönül gözü açıldığı zaman görür insan.

Yoksa herkesin bir mantığı var. Bak, Firavun'un da mantığı var. Koca Mısır halkını kendisine taptırtıyor da kepaze, bir de mantık ileri sürüyor. Mantıksız değil ama sakîm. Akıl var, akl-ı selîm var… Selametli olan bir mantık olması lazım, yoksa herkes bir mantık yürütür.

Öküze tapmışlar, buzağıya tapmışlar Mısırlılar.

Sen tapar mısın?

Ne sesi sese benzer, zavallı bir hayvan. Ağır ağır hareket eder. Ona tapmışlar işte, buzağıya tapmışlar. Mısırlılar da tapmış, Hintliler de tapıyorlar.

Bizim oradaki müslümanlarla kavga ediyorlar;

"Sen bizim öküzümüze hürmet etmedin."

diye. Caddeden geçerken vasıtalar duruyor, "öküz geçecek buradan öbür tarafa" diye. Bak akıl işte, onun da bir aklı var da öküze tapıyor.

Onun için her aklın kıymeti yok; akl-ı selîm olacak, mantık güzel mantık olacak.

Lev lem yebka mine'd-dünyâ illâ yevmün le tavvala'llâhu zâlike'l-yevme hattâ yüb'ase fîhi raculün min ehli beytî yuvâtîü ismuhû ismî vesmü ebîhi isme ebî yemleu'l-arza kıstan ve adlen kemâ müliet zulmen ve cevren.

İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf. Bu hadîs-i şerîf de Mehdi hakkındadır.

Mehdi sözünü çoğumuz duymuşuzdur ki âhir zamanda Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'in soyundan bir muhterem zât gönderecek. O muhterem zât ıslah edecek ortalığı. Bakın ifade şöyle:

Lev lem yebka mine'd-dünyâ illâ yevmün. "Dünyada bir günden başka gün kalmamış olsa…" Yani dünyanın ömrü bitti, tek bir gün kaldı, ertesi gün dünya bozulacak. "Bir gün kalsa bile." Le tavvala'llâhu zâlike'l-yevme. "Allah bugünü uzatırdı." Hattâ yüb'ase fîhi raculün min ehli beytî. "Benim Ehl-i Beytim'den; yani benim ailemden, benim sülalemden bir insan ba's edinceye kadar o günü uzatırdı." Bu demektir ki kıyamet kopmayacak Mehdi gelmeden. Önce Mehdi gelecek muhakkak, demektir.

Bu nasıl bir kimse olacak?

Min ehli beytî. "Benim sülalemden olacak."

diyor Peygamber Efendimiz. "Benim ailemin ahalisinden olacak. Evimin ahalisinden, onun soyundan gelecek."

Sonra?

Yuvâtîü ismuhû ismî. "İsmi benim adıma çakışacak, uyacak; yani Muhammed olacak." Vesmü ebîhi. "Babasının adı da." İsme ebî. "Benim babamın adına uyacak."

Demek ki Muhammed İbn Abdullah olacak, Abdullah oğlu Muhammed olacak bu zâtın, Mehdi'nin adı.

Yemleu'l-arza kıstan.

Ne yapacak?

"Yeryüzünü kıst ve adalet ile dolduracak."

Dürüstlük, hakkaniyet ve adalet ile dolduracak. Kemâ müliet zulmen ve cevren. "Daha önceleri zalimler tarafından nasıl zulümle, cevr ile doldurulmuşsa şu dünya denilen yer, o zât gelince onları silecek de onun yerine hakkaniyet ve adalet ile dolduracak yeryüzünü."

Böyle bir zât gelecek. Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var. Bu İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten. Çıkacağı yer, yapacağı işler, faaliyetler hakkında uzun izahatlar var.

Lev lem tekûnû tüznibûne le haşîtü aleyküm mâ hüve ekberu min zâlike el-ucbu el-ucbu.

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîf. Bu hadîs-i şerîf, kendini beğenmişlik denilen huyun ne kadar kötü olduğunu bize ifade eden bir hadîs-i şerîftir. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Lev lem tekûnû tüznibûne. "Eğer siz günah işlememiş kimseler olaydınız, günah işlemezler zümresi olsaydınız." Le haşîtü aleyküm. "Ben size korkardım; sizin namınıza, sizden ötürü korkardım." Mâ hüve ekberu min zâlike. "Bundan daha büyük bir derde, belaya müptela olmanızdan korkardım."

Nedir bu günahtan daha büyük bela?

el-Ucbu el-ucbu. İki defa tekrarlamış Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

"Kendini beğenmişlik, kendini beğenmişlik."

Ucub ne demek? Acibe kökünden geliyor; "insanın kendi kendisini beğenmesi, hayran olması"...

Düşünün bir insanı aynanın karşısına geçiyor; "bir elinde tarak, bir elinde ayna, umurunda mı dünya" dedikleri gibi, aynanın karşısında kendisine hayran.

"Vay be, ne güzel yaratılmışım; şu boya, şu posa bak, şu akla bak; var mı şu dünyada benim eşim, bir tane işte, bir ben varım."

gibi. Bunu çok kimse söylemez, söylerse şaka diye söyler ama çok kimse bu kanaattedir, kendisini beğenir.

Hele hele birisi hakir görmeye kalksın. Kavgaların çoğu bizi birisi hakir gördüğü zaman çıkar.

Ne deriz?

"Efendim hakaret etti bana."

Hakaret etmek ne demek?

Hor, hakir görmüş. Hor görmüş aşağıdakini ondan.

Hiç kimse kendisinin aşağı görülmesini istemez. Hiç kimse kendisinin değersiz bir kimse sayılmasını istemez. Hatta Mehmed Âkif, biliyorsunuz İstiklâl Marşımız'ın şairi, bir şiiri var, çok enteresan, diyor ki;

Tek hakikat var, evet, bellediğim dünyadan,

Elli, altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın;

Hepimiz kendimizin bağrı yanık âşıkıyız.

Sade ilanı çekilmez bu acayip aşkın.

Elli altmış yıl dolaştım da demek istiyor, bir tek hakikati tespit ettim şu insanlar arasında: Herkes kendisine âşık. Kendisini beğeniyor herkes. "Herkes kendisini beğeniyor" diyor. Bıkmış demek ki. İnsanlara bakmış, herkes; "ben, ben, ben..." diyor, herkes kendisini övmek, beğendirmek iddiasında, onun için bıkmış da öyle söylüyor.

Bu kötü bir şeydir. İslâmî bakımdan, İslâm'da da insanın kendisini beğenmesi çok kötü bir huydur. Daha sonra bu iki hadîs-i şerîf gelecek orada da söyleriz.

Allahu Teâlâ hazretleri bize günah işlettiriyor. Günah işliyoruz müslümanlar olarak, sonra da başımız önümüze eğiliyor, perişan oluyoruz.

"Tuh! Yine âsî oldum Allah'a. Yine hata ettim. Neydi o şey, niçin yaptım?"

filan diye pişmanlık duyuyoruz.

Neden o?

İşte ucuba düşmeyelim diye. Yoksa çekilmez insan olur.

Eskiden bir alim zât ile oğlu ve birkaç arkadaşı bir camide itikâfa girmişler.

İtikâf ne demek?

Allah rızası için oturup ibadet etmek, camide kalmak, eve gitmemek. Yiyip içip, orada yatıp, az yatıp, az şey yapıp çokça ibadet etmek, dışarıda başka işle meşgul olmamak itikâf.

Mescitte Ramazan'ın son on gününde Peygamber Efendimiz itikâf ederdi. Başka zamanlarda da yapılabilir. Hatta bir insan caminin kapısından içeri girerken; Neveytü sünnete'l-itikâf. "İtikâf sünnetine niyet ettim." diye girerse iyi olur.

Gece olmuş, baba kalkmış, evlat kalkmış, abdest almışlar, ibadet edecekler. Çocuk daha toy, saf, gelmiş babasına, demiş ki;

"Baba, şu kardeşlerimiz de ne olurdu şu mübarek vakitte kalksalardı, şu seher vaktinde, gece vaktinde, abdest alsalardı, böyle horul horul uyuyacaklarına kalkıp da ibadet etselerdi, şu kıymetli vakitleri boş geçirmeselerdi."

diye öteki yatanlara işaret etmiş, böyle bir söz söyleyince baba demiş ki;

"Sus evladım, ah keşke sen de uyusaydın da bu sözü söylemeseydin. Sen şimdi uyandın, onlar uyuyorlar diye onları çekiştiriyorsun bana, ama onlar uyuyorlar, onlara günah yazılmıyor, sen kalktın sana günah yazılıyor bu sözünden. Keşke sen de uyusaydın da bu sözü söylemeseydin."

İşte insanoğlu böyle, ince bak İslâmiyet, görüyorsunuz bizim ilk başka düşündüğümüz gibi hemen, ilk anda düşündüğümüz gibi değil, başka incelikleri var işlerin. Daha ikinci, üçüncü planda, perdenin arkasında başka ölçüler var.

Demek ki kendini beğenmek Allah indinde makbul bir huy olmadığından Allah böyle günah yaptırtıyor da insanın ucubunu kırıyor; kendini beğenmesini kırıyor.

Sen nesin?

"İki para etmez bir bîçare zerre-i nâçizim, elim kara, yüzüm kara, iyi amellerden elim boş, ömrüm gafletle geçti. Her dem hatadır kârımız. Başka bir şeyimiz, işimiz yok. Her dem hata ediyoruz; sağa baktın günah, sola baktın günah. Halim nice olacak bilmem."

Aferin bak, biraz haddini biliyorsun, tamam, yerinde duruyorsun.

"E canım Allah beni cennete sokmayacak da başkasını mı sokacak?"

Sus, terbiyesiz!

Sen Allahu Teâlâ hazretlerinin sana verdiği nimetlerin kaçta kaçını ödedin?

Bir göz nimetinin bedelini, parasını almaya kalksa nasıl, ne yaparsın?

Gözünü alıverse Allah, iki gözünü kaç para verirsin tekrar gördürmek için?

Milyonlar verirsin. İsviçre'ye gidersin, olmadı Amerika'ya gidersin; yalvarırsın, yakarırsın, göz bankasından göz beklersin.

Böbreklerin bir çalışmasa, taş olsa, ne yapacaksın?

Bir hayır sahibi vasiyet etse de;

"Ölürken böbreklerimi alın da bir hastaya takın."

diye söylese de ben de biraz daha yaşasam, ben de biraz daha yaşasam diye çırpınırsın. Bir böbreğin, bir gözün hakkını ödeyemezsin. Ne yapmışsın sen?!

Allah sıhhat vermiş de birazcık namaz kılmışsın, tesbih çekmişsin, ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın, ne yaptın yani?!

Onun için kendini beğenmek iyi değildir, çok yanlış bir iştir, haksızlıktır. Allah böyle bir mantık hatası, sakameti içine giren kulu sevmez. Sevmediği için, işte günah edip de boynunu bükmek daha iyidir.

Bak, Atâullah İskenderânî diye büyük Şâzilî ariflerinden bir zât-ı muhterem var, o diyor ki;

Ma'sıyyetün ev reset züllen ve iftikâran hayrun min tâ'atin ev reset izzen ve istikbâran.

"Bir günah ki insanda zillet ve gönül kırıklığı meydana getiriyor, haddini bilme duygusu meydana getiriyor, daha hayırlıdır; insanda burun büyüklüğü, izzet, izzet-i nefis ve kibir hâsıl eden ibadetlerden."

Bundan ne ders çıkar?

İki taraflı ders var burada: Ey arada sırada ibadet edenler, ibadetlerinize mağrur olmayın; bilmiyoruz ki kabul oldu mu, olmadı mı? Bakalım güzel, usûlünce yapabildiniz mi yapamadınız mı?

Ey günah edenler, günahtan da çok me'yus olmayın; Allahu Teâlâ hazretleri rahmet sahibidir, affedicidir, bağışlayıcıdır. Kibre düşmekten günahkâr olmak daha efdaldir. Haddinizi biliyorsunuz ya, haddinizi bilin, gözyaşı dökün, boynunuzu bükün, o sultanın kapısında beklemeye devam edin.

Lev lem eb'as fîküm le bu'ise Omer. Eyyeda'llâhu azze ve celle Omere bi melekeyni yüveffikânihî ve yüseddidânihî. Fe izâ ahtae sarafâhu hattâ yekûne savâben.

Bu hadîs-i şerîf Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz Hz. Ömer'i methediyor bu hadisinde.

Hz. Ömer yiğit bir kimseydi, boylu posluydu, güçlü kuvvetliydi, pazuluydu, iri yarı bir kimseydi. Karşısına çıkıp da ona meydan okuyacak kimse yoktu. Bahadırdı, emsalsiz bir yiğitti.

Peygamber Efendimiz temenni ederdi ki; "Şu Ömerlerden bir tanesi müslüman olsa" diye. Allah bu Ömer İbn Hattab'ın müslüman olmasını nasip etti. Peygamber Efendimiz'i öldürmek üzere yola çıktı da o akşam Müslümanlık nasip oldu ona.

Hz. Ömer hakkında Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Lev lem eb'as. "Eğer ben peygamber gönderilmeyeydim, farz edelim ki peygamber ben olmasaydım, gönderilmesiydim, bulunmasaydım aranızda." Le bu'ise Omer. "Ömer gönderilirdi." Eyyeda'llâhu azze ve celle Omere. "Hz. Ömer'i Allahu Teâlâ hazretleri." Bi melekeyni. "İki melekle teyit eder; yani takviye eder, kuvvetlendirir, yardımcı iki melek nasip etmiştir ona." Ve yuseddidânihî. "Onlar, o melekler onu doğrulturlar." Fe izâ ahtae. "Hatalı bir iş yaptığı zaman yönünü doğruya çevirttirirler." Sarafâhu hattâ yekûne savâben. "İşi doğru oluncaya kadar döndürürler."

Hz. Ömer hakkında Peygamber Efendimiz'in sözü bu.

"Ben peygamber ba's olunmasaydım Hz. Ömer ba's olunurdu."

diye iltifat eylemiş. Sevdiğini belirtmiş ona.

"Hz. Ömer acaba nasıl bir kimseydi?"

derseniz, neticeye bakın ki Peygamber Efendimiz'in kabrinde komşusudur.

Kim var Peygamber Efendimiz'in o mübarek Kubbe-i Hadrâ'sının altında yatan, onunla beraber?

İki zât-ı muhterem var: Birisi Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh, birisi Ömerü'l-Fâruk radıyallahu anh. İkisi de kızlarını Peygamber Efendimiz'e vermiş oldukları için kayınpeder durumunda. Her ne kadar ahbap, arkadaş, sahabesiyse de evlilik nokta-i nazarında da kayınpederi durumundalar her ikisi de.

Neden söylüyorum bu sözleri?

Bu mübareklere dil uzatanlar var. Allah doğruyu göstersin, ne diyelim…

İnsan doğruyu göremezse, Allah göstermezse insanın hali nice olur?

İşte herkesin bir aklı var, herkesi bir tarafa doğru çekiyor. Hz. Ömer'i beğenmeyenler vardır, aleyhinde konuşanlar vardır. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk'ı beğenmeyenler vardır, aleyhinde konuşanlar vardır.

Hz. Ömer'in menakıbı üzerinde ne kadar konuşsak, çok söz uzar.

Yalnız adaletiyle meşhur olduğunu biliyorsunuz. Öyle bir halifelik etmiş ki dillere destan olmuş. "Hz. Ömer'in adaleti gibi" deniliyor şimdi. Öyle adaletli. Ne kendi ailesine yüz vermiş, ne kendi çoluk çocuğuna yüz vermiş, ne bir başka kimseye yüz vermiş…

Öyle dürüst, öyle atik, öyle çabuk karar veren bir kimse ki birisini çağırmış, demiş ki;

"Seni falanca yere vali yapacağım, kimseye söyleme."

O şahıs da gitmiş eve;

"Hanım hazırlan."

"Ne oluyor?"

"Hz. Ömer bizi bir yere vali tayin etti, eşyayı topla."

Normal gibi değil mi?

Ama Hz. Ömer ne dedi?

"Kimseye söyleme."

dedi. Hanım da ötekisine söylemiş, ötekisi de berikisine söylemiş, biraz sonra haber yayılmış. Yayılınca Hz. Ömer demiş ki;

"Seni göndermekten vazgeçtim. Ben sana ne demiştim; kimseye söyleme."

Böyle de çabuk, atik, kararı hemen veren bir kimse.

Gece uyumazmış, dolaşırmış.

Hz. Ömer ile koca karı hikâyesini çok beğendiği için Mehmed Âkif nazmetmiştir; Safâhat'ta vardır. Daha çok menkabeleri var, geceleyin bekçilik ettiğine dair.

O işlerin arkasındaki esrarın bir nişanesi olduğu için söyleyeyim:

Hz. Ömer bir gün gece gezerken bir ses duyuyor;

"Kızım sütün içine biraz su kat."

diye. Eskiden böyle asmolen katlar filan yoktu ki asmolenli katlar, ses hemen dışarıya çıkmasın. İşte bir hurma dallarını dikmişlerdir, aralarına örmüşlerdir çit gibi, üstüne biraz çamur sıvamışlardır, olmuştur; öbür tarafı ev, bu tarafı sokak, basit.

Kızına sesleniyor geceleyin kadın;

"Kızım, sütün içine biraz su kat."

"Anne, halife Hz. Ömer 'Sütlerin içine su katmayın' dememiş miydi, yasaklamamış mıydı?"

Bak o zamanın çocuğundaki ferasete bak:

"Halife Ömer öyle ilan etmemiş miydi?"

"Etti ama şimdi Ömer nereden bilecek onu?"

diyor annesi. Annesi büyük ama gafil; kız küçük ama âkil, akıllı. Birisi gafil, birisi âkil. Halbuki Allah Hz. Ömer'e de dışarıda dinlettiriyor, onu da oraya nasip etmiş.

Bak, hiç tesadüf var mı şu kâinatta?

Bak Hz. Ömer'i nasıl oraya kadar yürüttürmüş, kendisi hakkındaki konuşmaları dinlettiriyor.

Kız cevabı yapıştırıyor;

"Anne, Hz. Ömer duymaz, görmez ama Allah duyup görmüyor mu? Hadi Hz. Ömer'i aldattın, duymadı; Allah?"

İmana bak. Evlattaki imana bak.

Neden böyle?

Eğer bir adaletli emîr, adaletli başkan, müslümanların başına geçmiş bir adaletli zât-ı muhterem bir beddua etsin, önünde hiç perde yoktur, şıp diye o şahsa gelir felaket.

İnne'l-emîre'l-âdil. "Adaletli hükümdarın duası makbuldür." Duasına perde yoktur.

Hz. Ömer ne yapıyor?

O evin kapısını belliyor. Şu ev. Ertesi gün gidiyor;

"Burada bir kız varmış, bu kızı evladıma istiyorum."

diyor. O kızı alıyor evladına. Onun soyundan da Emevîlerin arasından, Emevî sülalesinden II. Ömer çıkıyor. Bak ibretlere. Sonra nesil bereketi nereden oluyor, ona bakın. Evlatlarım neden hayırsız oldu deme, kusuru kendinde ara. Öyle helal süt emmiş bir kızın sonra bak Emevî…

Emevî sülalesi nasıl bir sülaleydi?

Taban tabana zıt Hulefâ-i Râşidîn ile. Dünyaya daldılar, zevk ü sefâya daldılar, saraylar yaptırdılar, şarap içtiler; şarap hakkında şiirler okundu etraflarında, çalgı çalındı. Asr-ı Saâdet'in getirdiği güzel havayı bozdular. İhtişamlı saltanatı getirdiler. İslâm arasında, emîrü'l-mü'minînlik varken; uygun olanı başkan seçmek varken,sülale usûlünü getirdiler. Bir bozuk, günahkâr, hataları çok sülale ama onun içinden II. Ömer çıktı.

Neden?

İşte Hz. Ömer'in o seçtiği kızın torunuydu o II. Ömer. Bak ne kadar ibretli işler. Nasıl helal sütün faydası oluyor aşağılara, torunlara. İşte böyle bir kimseydi Hz. Ömer.

Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nâil etsin.

Bir mezhep de çıktı sonra, hoca ille Hz. Ali'den gayri öteki halifelerin hepsine sövecek minberde. Öyle usûller çıkaranlar da oldu.

Allah Ümmet-i Muhammed'in içine tefrika vermesin. Bu tefrikalardan bizleri korusun, kurtarsın.

Lev vüzine dümû'u Âdeme bi dümû'i veledihî le raceha dümû'uhû alâ dümû'i cemî'i veledihî.

Bu hadîs-i şerîf de Hz. Âdem aleyhisselâm ile ilgili.

Lev vüzine dümû'u Âdeme. "Âdem aleyhisselâm'ın gözyaşları tartılaydı, teraziye konulabilseydi de Hz. Âdem'in gözyaşları tartılaydı." diyor Peygamber Efendimiz; "Bütün âdemoğullarının, bütün evlatlarının gözyaşlarından daha baskın çıkardı."

Neden?

Hz. Âdem aleyhisselâm çok ağladı o cennetten çıkarılınca. O hatasından dolayı yeryüzüne itilip atılınca, çok ağladı. Bir hata etmişti, cennette söz dinlemedi, yasak olan bir işi işledi, ondan dolayı Allahu Teâlâ hazretleri onu yeryüzüne indirdi. O zaman çok ağladı. Ağladığı için Allahu Teâlâ hazretleri hatasını bildiği için Âdem aleyhisselâm'ı affetti.

Bir kitapta diyor ki;

"Bir günah ki nefse uymaktan dolayı yapılıyor, affedilmesi umulur. Bir günah ki kibirden doğuyor, kibir, kendini beğenmişlikten, o affedilmez."

Misalini de şöyle veriyor;

"Âdem aleyhisselâm da söz dinlemedi, İblis aleyhillâne de söz dinlemedi."

Âdem aleyhisselâm'a ne dedi Allahu Teâlâ hazretleri, Havva validemizle beraber?

Ve la takrabâ hâzihi'ş-şecerete fe tekûnâ mine'z-zâlimîn.

"Şu ağaca yaklaşmayın, bunun meyvesinden yemeyin, sonra zalimlerden, günahkârlardan olursunuz ha!"

diye yasakladı. Onlar yediler.

Nasıl yediler?

O da bir ibretli iş ki şeytan gelmiş, vesvese vermiş onlara;

"Ben sizi bir ağaca götüreyim, onun meyvesini yediğiniz zaman, elden gitmeyecek bir nimete kavuşacaksınız, cennette ebedî kalacaksınız."

demiş.

Bak, nasıl kandırıyor. Şeytana dikkat edin. Cenneti sevdiğini biliyor Hz. Âdem'in, o sevgi tarafından nasıl kandırıyor. Onlar da "cennette ebedî kalacağız" diye tamah ettiler ama söz dinlemediler. O tamah, o hırstan dolayı, "ebediyen o mülkte kalacağız" dedikleri için, hırs edip tamah ettiklerinden cennetten aksine çıkarıldılar.

Demek ki tamah iyi bir huy değil, hırs iyi bir huy değil. Demek ki söz dinlememek iyi bir huy değil diye çok dersler çıkar.

Neticede ağladı. İsyan etmişti, söz dinlememiş oldu. Ağladı, tevbe etti ve Allahu Teâlâ hazretleri onu affetti. Üstelik peygamber eyledi Hz. Âdem aleyhisselâm'ı.

İblis?

İblis de söz dinlemedi. Allahu Teâlâ hazretleri Hz. Âdem'i yaratınca dedi ki;

"Secde edin!"

Meleklerin hepsine emreyledi, Hz. Âdem'e secde ettiler.

İllâ İblîs.

"İblis aleyhillâne şeytan secde etmedi."

"Niye secde etmedin?"

diye soruldu. Dedi ki;

Ene hayrun minhü halaktenî min nârin ve halaktehû min tînin.

Bak mantığa;

"Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın."

Yahu neden yaratıldığını bir tarafa bırak, kim yarattı seni?

Allah. O söylüyor "secde et" diye, ötesi var mı?

"Hayır, sen beni ateşten yarattın, o topraktan yaratıldı; ben ondan üstünüm."

dedi, secde etmedi. Kibirden; kendini beğenmişlikten, kendini üstün görmekten tard olundu huzûr-ı İlâhî'den diye böyle anlatılır.

Bunların arkasında, bunlar Kur'ân-ı Kerîm'deki âyetlerin kelimelerinin bize verdiği imkânlarla söylediğimiz şeyler. Çok esrarlı işler bunlar. Basit hadiseler değil, kim bilir nice nice izahları olan hadiseler… Neyse, bunlar nereden açıldı?

Bunların hepsi Hz. Âdem'in ağlaması meselesinden açıldı, o cennetten çıkınca çok ağladı, çok üzüldü, çok gözyaşı döktü. Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri onu affetti. Neler söylemiş de affolmuş, bakalım. O da önemli. Allahu Teâlâ hazretleri buyurmuş ki, bakalım şu sözler size bir şey hatırlatacak mı;

Lemmâ kesüre bükâühû.

Metnin izah kısmından okuyorum, bakalım sabahleyin bizim camimize gelenlere bir şey hatırlatacak mı bu kelimeler?

Lemmâ kesüre bükâühû. Hz. Âdem'in ağlayıp gözyaşı dökmesi, böyle seller götürmesi ortalığı, çok ağlaması çoğalınca;

Evhallâhu teâ'lâ ileyhi. "Allah ona vahyetti." Ve emerahu en yekûle. "Şöyle demesini emretti."

Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik amiltü sûen ve zalemtü nefsî fa'ğfirlî inneke ente hayru'l-gâfirîn.

Hatırladınız mı? Bu bizim sabahleyin okuduğumuz dua mecmuasında olan bir dua. Sonra yine bunu dedi, arkasından yine emir buyurdu Allahu Teâlâ hazretleri:

Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik amiltü sûen ve zalemtü nefsî fe'rhamnî inneke ente erhamu'r-râhimîn.

Bunu da dedi. Sonra:

Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik amiltü sûen ve zalemtü nefsî fe tüb aleyye inneke ente't-tevvâbu'r-rahîm.

Dedi, dedi, bu güzel kelimeleri söyleye söyleye Allahu Teâlâ hazretlerinin affına mazhar oldu.

Mânalarını söyleyiverelim. Şöyle yalvarmış atamız Hz. Âdem aleyhisselam o suçunun affı için. Lâ ilâhe illâ ente. "Yâ Rabbi, senden başka ilah yok, sen varsın, sensin bizim Rabbimiz." Sübhâneke. "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, sen her türlü kemâlat ile muttasıfsın; her şeyin hoştur, güzeldir, tamdır." Ve bi-hamdik. "Seni överiz, sana hamd ü senâ ederiz." Amiltü sûen. "Kusur işledim, kabahat işledim." Ve zalemtü nefsî. "Nefsime zulmettim. Günah işlemek suretiyle nefsime zulmettim çünkü ben günah işleyince sen azaplandıracaksın, ben o zaman nefsime zulmetmiş oluyorum. Nefsime zulmettim." Fa'ğfirlî. "Beni mağfiret eyle." İnneke ente hayru'l-gâfirîn. "Sen bağışlayanların en güzelisin, en hayırlısısın, affet beni." diye bu sözlerle dua etti.

Niye söylüyoruz?

Ey günahkârlar siz de duanın âdâbını öğrenin diye.

Sonra ikincide ne dedi;

Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke. "Yâ Rabbi, senden başka ilah yok, seni tesbih, tenzih ederiz, sana hamd ü senâ ederiz. Ben kabahat işledim, nefsime zulmettim." Fe'rhamnî. "Bana merhamet et, bana rahmet eyle." İnneke ente erhamu'r-râhimîn. "Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin. Sen beni azap etsen azaplandırırsın, hak ettim ama merhamet et yâ Rabbi, sen merhamet edicilerin en merhametlisisin."

Üçüncü cümlesi ne; Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke. "Senden başka yâ Rabbi, ilah yok, seni tesbih, tenzih ederim; her türlü noksandan mukaddes ve münezzehsin. Sana hamd ü senâ ederim." Amiltü sûen. "Ben kabahat işledim, itiraf ediyorum, nefsime zulmettim." Fe tüb aleyye. "Benim sana tevbemi kabul eyle, sen de bana teveccüh eyle." İnneke ente't-tevvâbu'r-rahîm. "Sen, günahkârlar sana yalvardığı zaman onların tevbesini kabul edicisin, rahmet sahibisin, merhamet sahibisin." diye bu mânayı ifade ediyor bu sözler.

İşte bu gibi sözlerle Âdem atamız hatasını ikrar etti, itiraf etti suçunu, boyun büktü, yalvardı; Allahu Teâlâ hazretleri affeyledi.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyarak sözümüzü tamamlıyoruz.

Lev vüzine midâdu'l-ulemâi ve demü'ş-şühedâi le raceha midâdu'l-ulemâi alâ demi'ş-şühedâi.

"Eğer alimlerin mürekkepleri ile şehitlerin kanları tartılsalar, alimlerin mürekkepleri şehitlerin kanlarını bastırır, daha ağır gelir terazide."

Bu ne demektir?

Alimin mürekkebi şehidin kanından daha kıymetli demektir. Birisi canını veriyor, kanını akıtıyor, canını veriyor… Can, can insanın en kıymetli varlığı. O elden gidiyor ama ötekisi de ilim. İlim de bir candır.

Cahilin, sen, canı mı var sanıyorsun?

İlim bir başka çeşit candır. Ölü bir millet ilimle dirilir.

Satranç ilmi mi, bilmem şu ilim mi, bu ilim mi?

Burada bahsedilen ilim, Allahu Teâlâ hazretlerine kulu götüren ilimdir; kulu Allah'a kavuşturan, Allah'ın marifetullahına, muhabbetullahına vâsıl eden ilimdir. İlm-i hakikattir, ilm-i ledündür, ilm-i dindir, ilm-i irfandır, irfan ilmidir. İşte o ilim çok kıymetlidir.

Neden?

Şehit o ilim sayesinde şehitliğin kıymetini bilir de ondan şehadet şerbetini içer. Zengin o ilim sayesinde cömertliğin kıymetini bilir de hayr ü hasenât yapar. Hükümdar o ilim sayesinde adaletin kadr ü kıymetini bilir de adaletle hükmeder. Tüccar o ilim sayesinde dürüstlüğün kadr ü kıymetini, helal lokmanın kadr ü kıymetini bilir de dürüst ticaret yapar, merhamet eder müşterisine, merhametle şey yapar da ondan. Nizâm-ı âlem ilim iledir.

İlim olmazsa hiçbir şey olmaz. İnsanlar o zaman öküze taparlar ilim olmadı mı, dünyaya taparlar.

"Sizin taptığınız benim ayağımın altında."

demiş, dövmeye kalkmışlar Muhyiddîn İbn Arabî'yi. Sonra birisi akıl etmiş, kazmış, bir altın ve para çıkmış.

Çoğu paraya tapıyor ya, paranın kıymeti olmadığını, daha başka şeylerin, kıymetli şeylerin, kıymetsiz şeylerin ölçüsü nedir?

İlimdir.

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi o güzel, o hakikî ilme, o marifetullaha erdirsin. Cehaletten cümlemizi halas eylesin. Zulümâttan nuruna kavuştursun.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı