M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 357 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidil evveline vel ahirine Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebîahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân, fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullah. Ve efdale'l-hedyi, hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve kulle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sahibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lev hıftimu'llâhe teâlâ hakka hîfetihî le alimtimü'l-ilme'llezî lâ cehle meahû velev araftümu'llâhe hakka ma'rifetihî lezâlet li düâükimu'l-cibâl.

Sadaka Resûlullah, fi mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf, Allah'tan korkmak ve Allahu Teâlâ hazretlerini bilmekle ilgili. Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyorlar:

Lev hıftimu'llâhe teâlâ hakka hîfetihî le alimtimü'l-ilme'llezî lâ cehle meahû.

"Eğer Allahu Teâlâ hazretlerinden hakkıyla korksaydınız..."

"O'ndan nasıl korkmak gerekiyorsa, tam, hakkıyla, eksiksiz bir şekilde, gerektiği tarzda Allahu Teâlâ hazretlerinden korkabilseydiniz, onu başarabilseydiniz...

"Yanında cahillik olmayan bir ilme kavuşurdunuz."

"Öyle bir ilmi öğrenirdiniz ki yanında cahillik yoktur."

Velev araftümu'llâhe hakka ma'rifetihî

"Eğer Allahu Teâlâ hazretlerini nasıl bilmek gerekiyorsa öyle bilseydiniz..."

Hakkıyla bilseydiniz, mârifetullaha hakkıyla nâil olabilseydiniz...

Lezâlet li düâükimu'l-cibâl.

"Sizin yaptığınız dualarla dağlar yerinden giderdi."

Yerinden oynardı, zâil olurdu, kayar giderdi.

Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten Hakîm Tirmîzî'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf. Hadîs-i şerîfin iki bölümü var:

Birincisi mehâfetullah, Allah'tan korkmakla ilgili; ikincisi mârifetullah, Allahu Teâlâ hazretlerini bilmekle ilgili.

Mehâfetullah, Allah'tan korkmak nedir? Biz Müslümanlığı korku belasına mı yapıyoruz? Ödümüz patladığından, titrediğimiz için mi yapıyoruz? Bunun biraz izah edilmesi lazım. Mârifetullah da neyin nesidir; dilimizin döndüğünce bir nebze açıklamak gerekiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir başka hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

"Hikmetin başı; her şeyi yerli yerinde, akıllıca, usluca, olgun bir tarzda yapabilmenin temeli, kaynağı Allah korkusudur."

Demek ki Allah'tan korkmak, pasif bir titreme tarzında bir korku değil. İnsanı canlandıran, insana güç veren, kaynak mahiyetinde bir çeşit korku...

Bu nasıl bir korku?

Adaletten korkmaz mısın?

Korkarım.

Polisten korkmaz mısın?

Korkarım. Bir suç işlemesem bile "karakol" deyince ödüm patlar.

Mahkemeden?

Korkarım.

Savaştan?

Korkarım.

Bir devlet adamı, bir büyük adam, bir amir, dairedeki başkan biraz çatık kaşla baksa insan korkar. Allahu Teâlâ hazretleri de makamların en yükseğinin sahibi. Kâinatın halikı, mâliki, sahibi, mutasarrıfı, bizim Rabbimiz, Mevlâmız, Râzıkımız, her şeyimiz... O'ndan nasıl korkarsan kork. Ödüm patlasa yeridir.

Neden?

Çünkü yapamayacağı şey yok. O'nun için yapamamak muhal, imkânsız. "Bir şeyi yapamamak" diye bir şey bahis konusu değil. İzâ erâde şey'en en yekûle lehu kun fe yekûn. İşi, bir şeyi istediği zaman "ol" demektir; o olur. "Olma" derse yok olur. O kadar güç kuvvet sahibi, o kadar saltanat azamet sahibi, o kadar celâl sahibi olan bir Zât-ı Celil-i Kâdir'den insan korkar.

Titremek tarzında, ürkmek tarzında bir korku olur, bir. Böyle bir korku vardır. Bir de Allahu Teâlâ hazretleri bize vücut vermiş; İslâm, iman, akıl, evlat, mevki makam, hanım, çoluk çocuk, para nasip etmiş... Her türlü nimetinin içinde yüzüyoruz.

Nimet olduğu nereden belli?

Etrafına bir bak hele! Şu dünyaya; Hindistan'a, Pakistan'a, Afrika'ya, Kore'ye bir bak. Buzların olduğu diyarlara bir bak. Elhamdülillah güneşimiz, suyumuz, mehtabımız, dağımız, ovamız, yeşilliğimiz, çölümüz, her şeyimiz var. Ne ararsan memleketimizde hepsi bol! Çeşit çeşit nimetler içindeyiz.

Her gün de lütfu devam ediyor. Çünkü lütfu bir an kesilse biz mahvoluruz. Allahu Teâlâ hazretleri bir an, en küçük bir an tecellîsini kesse şu kâinat biter.

İpin bir an bağlantısız kalması düşünebilir mi?

Her an tecellîde, her an lütufta... Her an bize lütfediyor da yaşıyoruz. Her an kalbimiz atıyor da yaşıyoruz. Her gün vücut faaliyetlerimiz devam ediyor da yaşıyoruz. Her gün nimet yiyoruz da yaşıyoruz. Hava var da nefes alıyoruz, teneffüs ediyoruz... Sonsuz nimetleri şu anda da devam ediyor.

E mübarek utanmaz mısın ki; bunca nimeti veren, bunca lütfu işleyen, bütün kâinatı sana musahhar kılan hepsi senin emrinde, dağ, ova, bulut, güneş, rüzgâr, yağmur, yer, gök, bütün kâinat hepsi senin için çalışıp dururken; Allahu Teâlâ hazretleri, şu kâinatın nizamını insanoğluna hizmet etmek şeklinde ayarlamış iken, O'na âsi olmaya ne yüzle elin varıyor, yüzün varıyor? Utanmaz mısın? Eğer O'nun rızasına aykırı bir şey yaparsan, O'nun rızasını kaybedersen, hoşnutluğuna ters bir şey yaparsan O'nun sevgisini kaybetmekten korkmaz mısın?

Ödün patlar... Çok fena! O halde öyle de olur, öyle de olur.

İster kaba saba bir adam ol; "Başıma bir yumruk iner, tepeme taş yağar, ateşler içinde kalırım, azabına uğrarım" diye kork!

Bunca lütuf sahibi Mevlâ'ya ben nasıl âsi gelirim? Elimden gelmez. Birisi bana küçüklüğümde bir iyilik yapsa büyüyünceye kadar unutmam. Askerde bir iyilik yapsa o arkadaşımı unutmam. Birisi hayatımı kurtarsa birisi kendisini tehlikeye atarak bana bir şey yapsa ömrümün sonuna kadar ona minnettar kalırım.

Bana bunca nimeti veren Allahu Teâlâ hazretlerine nasıl isyan edebilirim? Tabi, mümkün değil. Nasıl O bir şey söyler de ben onun tersini yaparım? Nasıl olur da Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuş, ben de onun aksini yaparım? Elim varmaz; titrerim, korkarım, ödüm patlar.

Böyle bir korku da olabilir. Bu korku da âriflerin korkusudur. Lütfun elinden gitmesi, nimetin elinden gitmesi. Allahu Teâlâ hazretlerinin iltifatının elinden gitmesi.

Her zaman Resûlullah'ın cemalini görüp dururken bir an görmeyiverse insan ne olur?

Deli divane olur.

Öyle ârifler var ki Resûlullah her zaman gözünün önünde de diyor ki; "Resûlullah bir an gözümün önünden kaybolsa kendimi müslüman saymam."

Biz nasıl müslümanız; ona göre kıyas edin. Biz de ömrümüzde bir kere bir rüyada görmüşsek havalarda gezeriz; "Resûlullah'ı rüyada görmüşüm." diye ayağımız yere basmaz. Tabi o nimetlerin sahibi, o nimetlere ermiş insan da ona göre kulluk eder, titrer.

Şeriat insanların gırtlağını sıkıyormuş, tasavvuf gelmiş kurtarmış. Vah cahil, vah! Ne tasavvufu anlamışsın, ne şeriati anlamışsın.

Şeriat gırtlak sıkar mı?

Sonra erbâb-ı tasavvuf şeriatin derinliğinin derinliğinin derinliğini icrâ eder. Sen horul horul uyurken o, gece sabaha kadar "Allah" der. Kendisi için de değil ümmet için dua eder, yalvarır:

"Yâ Rabbi! Bu zayıf ümmetlerin hali ne olacak?" diye Resûlü'nün izinden öyle dua eder.

Yalvarır yakarır, ağlar sızlar, çalışır çabalar. Bir anını boş geçirmemeye çalışır.

Hâsılı, korkunun çeşitleri var. Ama her ne türlü olursa olsun imana dayanıyor. İnsan, Allahu Teâlâ hazretlerinden nasıl korkmak gerekiyorsa, usûlüne, âdâbına uygun, yerli yerinde bir korkuşla korktu mu, o zaman Allahu Teâlâ hazretleri onun gönlüne bir ilim ilham eder. O'nun yanında cehalet yok, bilmemek yok. Her şeyi bilir.

Neden?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri zevcât-ı tâhirâtına bazen; "Siz şöyle yaptınız, böyle ettiniz. Aranızda böyle konuştunuz." diye söylerdi.

Onlar da derlerdi ki;

"Yâ Resûlallah! Bunu sana kim haber verdi?"

"Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allahu Teâlâ hazretlerinin elçisiyim ben. O haber verdi."

İnsan Allah'a hakkıyla kul oldu mu, o zaman Allah bildirir. Bildirir ve insan ona göre hareket eder.

Adamcağızın birisi -meşhur bir sözdür, tasavvuf kitaplarında yazılır- "Akşam Kürt olarak yattım, sabah Arap olarak kalktım."

Ulûm-i Arabiyyeyi, dinî bilgileri bir gecede Allah ona ihsan eylemiş. Cahil bir kimse olarak yatmış, sabahleyin sanki Arapmış gibi güzel bir dil konuşan insan hâline gelmiş.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi rahmetullâhi aleyh, kaddesallâhu sırrahu diyor ki;

"Bir ilim ki Mevlâ'dan insana vasıtasız ulaşmaz, vasıtasız gürül gürül gönlüne akmaz... Öyle olmayan bir ilim devam etmez. Allık gibi, pudra gibi, yüzünü yıkadın mı gider."

Demek istiyor ki ilim, insana Allah'tan gelmeli, vasıtasız akmalı.

Demek ki akıyor ki öyle söylüyor.

Nasıl yazmış o binlerce beyitlik Mesnevî'yi?

"Yahu sen ne biçim adamsın!" diye öbür tarafın velileri haber gönderiyor.

"Bütün cihanı birbirine karıştırdın, velveleye verdin. Aradığını bulduysan otur bir kenara, bulamadıysan bu gösteriş ne?" diyorlar.

Demek ki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi, Anadolu'yu karıştırmış, yerinden oynatmış. O da cevap veriyor, diyor ki;

"Eğer yârin yok ise neden talep etmiyorsun? Eğer yârini bulduysan neden tarap etmiyorsun?"

"Eğer yârini bulamadıysan, niye bulmak için koşuşmuyorsun? Niye tembel tembel bir kenarda oturuyorsun? Niye yârini bulmak için diyar diyar koşmuyorsun, parçalanmıyorsun, hareket halinde olmuyorsun? Eğer bulduysan niçin 'buldum'diye sevinip oynamıyorsun?"

Hani sevincinden şıkır şıkır oynadı derler ya...

Demek istiyor ki; "Benim hâlimi ben sana söylemeyeyim ama sen şu iki cümleden anla ki eğer bulamamışsam arıyorum da bu, o arayışın telaşıdır. Bulduysam da sevincin tezahürüdür."

Vasıtasız bir ilme ermiş. Ermese, "Öteki ilim, ilim değildir; asıl ilim budur." der mi?

Sabahleyin, "Haydi, gemileri hareket ettirelim. Düşman bizi bu körfezde bastırır." diyorlar. öteki gemilerin kaptanları Cezayirli Hasan Paşa'ya.

"Arkadaşlar, biraz daha sabredin. Biraz sonra altı yedi parça düşman gemisi gelecek. Onları yakalarız, esir alırız, Cezayir'e öyle gideriz." diyor.

Kapısından dışarı çıkıyorlar, birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar.

"Adam hem denizciliği bilmiyor, hem de bize evliyâlık taslıyor. Bak, istikbalden haber veriyor. Ortada bir şey yok, işte ufuk meydanda! Deniz bomboş! Güya beş altı tane gemi gelecekmiş de onları esir alacakmışız, öyle gidecekmişiz." diyorlar.

Derken, yarım saat bir saat sonra ufuktan altı yedi gemi beliriyor. Körfezden önlerine çıkıveriyor. Düşmanlar onu görünce hemen teslim bayraklarını çekiyor. Gemileri alıp içindeki ganimetlerle Cezayir'e gidiyorlar.

Nereden bildi?

Hasan Paşa, sabah namazından sonra seccadesinin üzerindeydi, işrakı bekliyordu. Tesbih çekiyor, Kur'an okuyor, gözyaşı döküyordu. İşte o zaman insan yanında cehil olmayan ilme ulaşır.

Resûlullah söylüyor:

"Eğer Allah'tan hakkıyla korksaydınız, yanında cahillik bulunmayan o ilme, asıl ilme ulaşırdınız."

O ilme ne derler?

İlm-i ledünnî derler.

Allah tarafından bahşedilmiş bir başka ilimdir. İnsan cahil olur; mektep medrese hoca görmemiş, eli kalem tutmamış olur ama bilir.

Söyler misiniz Resûlullah acaba hangi fakülteleri bitirmişti?

Muhakkak beş on tane fakülte bitirdi.

Hangilerini bitirdi, sayar mısınız, haydi bakalım? Hangi üniversitelerden kaç tane diploması vardı?

Ama her şeyi biliyordu işte.

Nasıl biliyordu?

İşte usûlü bu; Allah'tan korkmak lazım! İnsan, Allahu Teâlâ hazretlerinin azabından, gazabından korkabilir. Lütfunun kesilmesinden korkabilir. Bu korkusu başka türlü zarif duyguların tesiriyle olabilir. İnsan korktu mu, Allahu Teâlâ hazretleri o zaman ona ihsan ediyor. Gözünün ve gönlünün perdesini açıyor. Gönül gözünü açıyor, o zaman görüyor. O zaman görmesi mümkün oluyor.

Bizim arkadaşlardan birisi, birisi daha iki yaşlı amcamız burada itikâfa girmişler. Tesbih çekmişler, "Allah" demişler, oruç tutmuşlar, riyâzet yapmışlar. Sonra bitirince Hocamız'ın kapısına giderken, müftü olana ötekisi diyor ki;

"Bak şimdi Hocamız'ın (Mehmed Zahid Kotku) kapısına doğru yürüyoruz ya, kapı kendiliğinden açılacak."

Müftü efendi; "Deme ya, öyle şey de var mı?" diyor.

Kitaplarda yoktur bu, buna hal ilmi derler. Kapıya doğru yürüyorlar, kapı açılıyor. Birbirlerinin yüzüne bakıyorlar, içeriye giriyorlar. Başından geçen hadise olarak bana iki gün önce söyledi.

Velev araftümu'llâhe hakka ma'rifetihî.

"Eğer Allahu Teâlâ hazretlerini nasıl bilmek gerekiyorsa öyle bilseydiniz, o zaman sizin duanızla dağlar yerinden kayardı, zail olur giderdi."

Koca dağ yerinden kıpırdar mı?

İşte insan Allahu Teâlâ hazretlerine dayanırsa ona tevekkül ederse o zaman gider. Bu, mârifetullah!

Tabi fazla konuşursak olmaz. Lafla anlatılmaz da, Allahu Teâlâ hazretleri anlatır. İnsana kendisini kendisi anlatır. Onun için fazla bir şey denmez ama Allahu Teâlâ hazretlerinin mârifeti hayatın gayesidir. Mârifetullah, bizim hayatımızın gayesidir.

Niye geldin dünyaya? Boy pos büyütmek için mi? Beden beslemek için mi? Tüccarlık yapmak için mi? Ziraat yapmak için mi? Niye geldin?

Hepimiz bu cihana Allahu Teâlâ hazretlerini bilip tanıyıp O'na kulluk etmeye geldik. İster bil, ister bilme.

Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn.

"İnsanları ve cinleri Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet etmekten başka bir maksat için yaratmadı."

Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmede öyle bildiriyor. Asıl gayemiz bu!

Feeynema tuvellu fesemme vechullah.

"Yönünü ne tarafa dönersen Allahu Teâlâ hazretleri oradadır."

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm.

"Sen nerede olursan ol, Allahu Teâlâ hazretleri seninle beraberdir."

Va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî.

"Bilin ki Allahu Teâlâ hazretleri kulu ile gönlü arasını çeker, o arada bulunur." gibi âyetlerin bize bildirdiği, bize bizden yakın olan Allahu Teâlâ hazretlerini bilemeden âhirete göçersen yazık!

Âhirette başka bir şey olmaz, burada âmâ olan âhirette de âmâ olacak. Yolu daha çok şaşıracak.

Çünkü men kâne fî hâzihî a'mâ fe huve fîl âhırati a'mâ ve edallu sebîlâ.

Âyet-i kerîme öyle bildiriyor.

Sen âhirette Allahu Teâlâ hazretlerini göreceğini mi sanıyorsun?

O şerefe herkes eremez ki! Burada çalışacaksın da ereceksin. O mârifetullahı tahsile gayret edeceksin, gece gündüz yalvarıp yakaracaksın, isteyecek, zikredecek, hatırından çıkarmayacaksın.

Gayret edip "Bu ilim nereden öğrenilir?" diye peşine düşeceksin. "Edebiyat fakültesinde mi, Fen fakültesinde mi, Tıp fakültesinde mi öğretiliyor? Acaba astronomi mi tahsil etsem?" filan diye bunun peşine düşeceksin, uğraşacaksın. Başka çaresi yok!

Diğer hadîs-i şerîf de aynı mânada:

"Eğer Allahu Teâlâ hazretlerini hakkıyla bilseydiniz, mârifetine hakkıyla ermiş olsaydınız, sizin duanızla dağlar zail olur, yerinden oynar giderdi. Eğer Allah'tan hakkıyla korksaydınız, yanında hiç cahillik bulunmayan o asıl ilme nâil olurdunuz."

"Fakat kimse bu mertebeye erişemedi." diyor Peygamber Efendimiz.

"Yâ Resûlallah! Sen de mi erişemedin?"

Diyor ki:

"Allahu Teâlâ hazretleri kendi işini tamamen herhangi bir şahsın ihata etmesinden daha büyük değil midir?"

Bu demektir ki Allahu Teâlâ hazretleri öyle bir zat-ı celildir ki; insanın küçücük aklının ince mânaları, büyük gerçeği tam mânasıyla kavrayamayacağı kadar büyütür.

Küçücük bir şeyi tutarsın. Biraz daha büyük olursa kucaklarsın. Daha büyük olunca ne yapacaksın?

O zaman âciz kalırsın, ellerin yan tarafa düşer, bir şey yapamazsın. Allahu Teâlâ hazretleri de azametine, sıfatlarındaki kemâle nihayet olmayan bir Zât-ı Celîl olduğu için hiçbir kimse Allahu Teâlâ hazretlerini hakkıyla bilemez.

"Tam olarak bitti, artık bunun ötesi yok, sonuna geldim." gibi bir şeye kimse eremez.

Onun için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri;

"Seni tesbih ve tenzih ederiz yâ Rabbi! Seni hakkıyla bilemedik." buyurdu.

Mârifeti engindi, bütün cihan halkına dağıtılsa hepsine kâfi gelirdi. Nice elinden tuttuğu, işaret ettiği, bilhassa da baktığı kimseleri kemâlâta eriştiriyordu ama Allahu Teâlâ hazretlerinin künhüne tam mânasıyla vukuf mümkün olmadığı için böyle diyor.

Hülasa, biraz dünya işlerinden kendimizi çekip bu işlere de gayret sarf etmemiz lazım.

Biraz ne?

Hayatımızın gayesi bu aslında. Ama sabahtan akşama hiç meşgul olmuyoruz. Kırk, kırk beş yıl, otuz yıl, yetmiş yıl yaşadın, ne yaptın? Vakti çok boş geçiriyoruz. En mühim şeyleri ne kadar sonralara bırakırsak bırakıyoruz. Ondan sonra da bir gün birden bire; "Hadi gel bakalım, iş bitti." diyorlar. "Daha ben bitiremedim." desen de alıp götürüveriyorlar. Onun için tevbeye acele edip bu hususta çalışmak lazım.

Lev deâke İsrâfîlü ve Cibrîlü ve Mîkâilü ve hameletü'l-arşi ve ene fîhim mâ tezevvecte ille'l-mer'ete'lletî kütibet leke.

Bu hadîs-i şerîf de iki insan birbiriyle evleniyor ya, nasıl oluyor da o onunla evleniyor, bunu izah eden bir hadîs-i şerîftir.

Bir kişi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelmiş;

"Ya Resûlallah! Ben şu kadınla evlenmek istiyorum, bana dua buyur." demiş.

"Bana dua et de o kadınla evleneyim." demek istemiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş:

"Eğer senin için İsrafil aleyhisselam dua etse, Cebrail aleyhisselam da dua etse, Mikail aleyhisselam da dua etse, Arş-ı âlâ'yı taşıyan o yüce melekler de dua etse, ben de onların arasında o duaya katılsam, sen yine de senin için yazılmış olan kadından başkası ile evlenemezsin. Nasipte ne varsa onunla evlenirsin." buyurmuş Peygamber sallallhu aleyhi vesellem hazretleri.

Bundan iki şey çıkar:

Bir, "Üzülmeyin, telaş etmeyin, kısmetimiz buymuş." dersiniz, mütesellî olursunuz. İki; "İşte takdir buymuş." deyip olana razı olup o şekilde vazifelerinizi ifâ etmeye ve evin huzurunu yürütmeye gayret edersiniz.

Demek ki bu işte çok da telaş etmeye lüzum yok.

Lev raeytüm enne Rabbeküm fetaha bâben mine's-semâi fe-era mecliseküm melâiketehû yübâhî biküm ve entüm terkubûne's-salâh.

Bu da namazla ilgili bir hadîs-i şerîftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, namaz için toplanmış olan ashâbına dönüp anlaşılan böyle buyurmuş olsa gerek.

Mescide gelmişler; "Namaz vakti gelsin de namaz kılalım." diye ashâb-ı kirâm bekleşiyor herhalde; ifadesinden o anlaşılıyor.

Lev raeytüm.

"Eğer görseydiniz, keşke mümkün olsa da..."

Resûlullah görüyor ama ötekilerde o şey yok.

"Eğer Allahu Teâlâ hazretleri nasip etse de siz de görebilseydiniz... enne Rabbeküm fetaha bâben mine's-semâi "Rabbiniz gökten bir kapı açtı." Fe-era mecliseküm melâiketehû. "Meleklerine sizin şuradaki oturmanızı, şu toplantı yerinde oturmanızı, meclisinizi gösterdi." Yübâhî biküm. "Sizinle iftihar ediyor. Meleklerine; 'Bak şu benim halis has kullarıma! Camiye gelmişler, bana ibadet etmek için nasıl bekleşip duruyorlar.' diye o kulları gösterip övünüyor, yübahat ediyor mevlamız."

Ve entüm terkubûne's-salâh. Peygamber Efendimiz; "Siz namazı beklerken böyle meleklerine gösterip övünüyor, keşke bu durumu görebilseydiniz." diyor.

Demek ki insanlar camiye erken gelmeli. Camiye erkence gelmenin, namazı beklemenin fazileti çoktur. İnsan namazı beklemek için namaz niyeti ile mescide geldi mi, o esnada hep namazda sayılır. Namaz sebebiyle mescide geldiği zaman, bütün vakti hep namazda gibi olur. Burası Allahu Teâlâ hazretlerinin bir mânevî kalesidir.

Bütün mescitler Allah'ın mânevî kaleleridir. Bu kalelere giren mânevî tehlikelerden mahfuz olur, mânevî hayırlara nâil olur. Allahu Teâlâ hazretlerinin iltifat ettiği, sevdiği, övündüğü, başkalarına gösterip gösterip de mübâhât ettiği kimselerden olur.

Ben camiye erken gelip de ne yapacağım hocam?

Yahu tesbih çek, düşün. Bir anlık tefekkür bir senelik ibadetten hayırlı. Düşün, aklını kullan, bak!

Mârifetullah nasıl elde edilecek?

Düşüne düşüne bulacaksın. Allahu Teâlâ hazretlerinin nimetlerini, kudretini, kuvvetini, hikmetini düşüne düşüne ereceksin. Düşünürsün, Allahu Teâlâ hazretlerini zikredersin.

Çünkü en hayırlı ibadetlerden birisi "Allah" demektir. "Lâ ilâhe illallah, sübhânallah, elhamdülillah, Allâhu Ekber" gibi mübarek kelimeleri söylemektir. Aç, Kur'ân-ı Kerîm oku. Gözünü kapat, hatalarını düşün, ölümü düşün, ölümden sonraki hesabı, haşrı neşri düşün. Ona göre, aklına ne tedbirler geliyorsa onları alırsın.

Hâsılı, biz Mevlâ ile kulluk muamelesini, âdâbını, âdâb-ı muâşereti öğrenmemişiz de korkuyoruz. Hani bazı insanlar vardır, bazı muhterem yerlere; "Âdâp erkânda kusur ederim." filan diye girmekten korkarlar, çekinirler. Halbuki öğrenmemiz lazım!

Allahu Teâlâ hazretleri bizim Mevlâmız. Gizlimiz, âşikârımız, her şeyimiz O'na mâlum. O'na âşinâlık kesbetmeye, O'nunla ünsiyet etmeye alışmamız lazım. O'nu zikrederek, O'nu düşünerek, O'nu tefekkür ederek, O'ndan korkarak, O'nu anarak bu dereceye ermemiz lazım.

Lev sîle li'bni Âdeme vâdiyâni min mâlin le-temennâ ileyhi mâ sâlisen ve lâ yüşbiu'bnü Âdeme ille't-türâb ve yetûbu'llâhi alâ men tâb.

Bu hadîs-i şerîf ve buna benzer birkaç rivayet daha var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lev sîle li'bni Âdeme.

"Şu Âdemoğlu yani biz insanlar için mal dolu iki vadi akıtılsa..."

Vadi nedir?

İki tarafı dağ olan bir çukur yer. O kadar büyük bir oluk düşünün.

Oluktan nasıl su akar; öyle mal akıtılsa...

Le-temennâ ileyhi mâ sâlisen.

"Keşke üçüncü bir vadi olsa, oradan da aksa" diye temenni eder."

"Bana iki tane yetiyor, artıyor. Karnım doydu, gerisini ne yapayım?" demez de, "Üçüncü bir vadiden de böyle mal aksa, benim cebim dolsa." diye temenni eder.

Ve lâ yüşbiu'bnü Âdeme ille't-türâb.

"İnsanoğlu doymaz, gözünü gönlünü ancak toprak doldurur."

İnsanı ancak toprak doyurur.

Ve yetûbu'llâhi alâ men tâb.

"Allahu Teâlâ hazretleri hatasını anlayıp da kendisine dönen kula tevbe nasip eder."

"Ona teveccüh eder de batıldan ayırıp hakka yöneltir, kendisine getirir." mânasına.

Bu mal mülk hırsı bir başka hadîs-i şerîfte de anlatılmıştır. Hepimizin de zaten kendi kendimizi şöyle bir kontrol ettiğimiz zaman hemen buluvereceği bir hakikattir.

Bir başka hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Yeşîbü'bnü Âdeme ve yeşebbü meahû hasletân. "İnsanoğlu gün geçtikçe ihtiyarlar. Saçı ağarır, bıyığı ağarır, sakalı ağarır da iki haslet içinde gençleşir, genç kalır. Onlar ihtiyarlamaz..."

Saçı, bıyığı, sakalı beyazlaşır ama içinde iki tane duygu genç kalır. Hatta daha da gençleşir.

Nedir onlar?

El-hırsu ve tûlü'l-emel.

"Hırs."

Dünyaya, mala mülke vs. hırsı artar.

Yahu bir apartmanın var. Katların bir tanesinde oturuyorsun, üç tanesinden kira alıyorsun. Bir dükkânın var. Biraz da âhirete, hayr u hasenâta yönel. Allah için çalış!

"Yok! Ben bunun parası ile şöyle yapacağım da oradan onu kazanacağım."

İsim söylemek istemiyorum; milyonları olan birisi var. Parasını daha çok işletmek için götürmüş bankerlere vermiş. Bankerler de almışlar, götürmüşler.

Yahu ne yapacaksın? Senin neyine gerek? Bak, Allah bu kadar mal vermiş. Her gün bir malını satsa, yüz elli sene yaşasa, yine yetecek kadar malı var; gözü doymuyor.

Hırs!

Bir de Farsça beyit var, Türkçesini söyleyeyim.

Diyor ki;

"İhtiyar adamın dünyaya bağlılığı daha çok artar. Çünkü eski ağacın kökü daha derindedir."

Allah bize şu dünyadan müstağnîlik, ona tepeden bakma, ona aldırmama nimeti verirse iyi Müslümanlık o zaman mümkün oluyor. Yoksa biz bunun esiri olduk mu olmaz.

"Biraz daha kazanayım, biraz daha kazanayım." derken, Cuma gider, bayram gider, hayırlı imkânlar, fırsatlar elden kaçar gider. İnsan kendisini bu hırstan korumalı, kurtarmalı.

İnsanoğlunun şu kadarcık bir midesi var, doluyor bitiyor, tamam. Bir de ev lazım, hakikaten. Ondan sonrası...

"Eh bir tane daha garanti olsun. Bir tane çocuğuma olsun. Bir de kızıma olsun. Bir de bilmem ne olsun. Haydi, onlara da birer tane daha fazla vereyim. Birer dükkân da gelir olsun."

Onları da veriyor Allah. Bu sefer yüzük altın oldu mu kâfi değil, elmas olsun. Elmas oldu mu kâfi değil, taşı büyük olsun. Taşı büyük elmas oldu mu kâfi değil, bilezikli saat olsun. Yakut olsun, zebercet olsun... İnsanoğlu oraya kayıp gidiyor.

Birisi hırs, diğeri de tûl-i emel, arzularının emellerinin uzayıp gitmesi.

"Şunu yapacağım da, bunu yapacağım da, arkasından onu edeceğim de, bunu edeceğim de..." derken küt, ecel geliyor, yarı yolda kesiliyor, iş bitiyor. İnsanı aldatıp Allah'a has halis kulluk etmekten alıkoyan iki şey.

İnsanları birbirine düşüren de bu hırstır. Mesela şu memleket hepimize yeter. Parası pulu, balı, meyvesi, sebzesi. Elhamdülillah, mübarek bir memleket! Neredeyse birbirimizi yiyip bitirecektik. Yine de öyle.. Yine birbirimize diş gıcırdatarak bakmak tam bitmiş değil.

Hırs, çok kötü bir şey!

Allahu Teâlâ hazretleri bizi böyle hırslardan kurtarsın. Biraz derin nefes alıp da şu dünyanın hakiki mahiyetini görüp; "Dünya âhiretin tarlasıdır." deyip âhiret işinde hazırlanıp, hayırlar kazanıp, malımızı Allah yoluna sarf etmeyi nasip etsin.

Allahu Teâlâ hazretleri Tevbe sûresinde buyuruyor ki;

İnnallâheşterâ minel mu'minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cenneh.

"Allahu Teâlâ hazretleri müslümanlardan canlarını ve mallarını satın aldı."

Ne vererek satın aldı?

Bi enne lehumul cenneh "Mukabilinde cenneti vererek."

Alın cenneti, malınızı canınızı bana verin. Allah müşteri oldu, sizden canınızı malınızı satın aldı. Halbuki canı da veren, malı da veren O. Şairin birisi güzel söylemiş, diyor ki;

Cânı cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil.

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim.

"Ey gönül, cânı sevgili istemiş vermemek olmaz, inat etme, vereceğiz. Madem o istemiş, ne nizâ eyleyelim! Ne çekişip duruyoruz boş yere; o ne senindir ne benim." diyor.

İşin doğrusu öyledir. Ama bizim işimiz hep maddî olduğu için, alışverişle olduğu için, "Biz anlayalım." diye öyle buyuruyor. Biz, yirmi beş lira veririz; "Bir ekmek ver." deriz. Şu kadar veririz; "Şunu ver." deriz.

Bir şey verip bir şey almaya alışmışız. Mantığımız, kafamız böyle alıştığı için Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

"Allah size müşteri oldu. Canınızı malınızı verin, cenneti alın."

Ne demek?

Canınızla, malınızla Allahu Teâlâ hazretlerinin yolunda hizmet edip çalışın. Eğer dedelerimiz keyif sahibi olsalardı, canları pek kıymetli, pek aziz olsaydı, hiç toz kondurmak istemeselerdi, biz şimdi buralarda olur muyduk?

Olmazdık! Kim bilir nerede olacaktık, durumumuz ne olacaktı? Onlar âhireti düşündüler, kefenlerini başlarına doladılar.

O "sarık" dediğimiz şey ne?

Kefeni başına doluyor; "Bu, ölürsem benim kefenim olacak." diye arkasından sarkıtıyor.

Allah yolunda kendisine saldıran düşmana memleketi müdafaa ediyor. Bizim ecdadımız saldırgan da olmamış. Kendi dedelerimizi kötü göstermek için kâfirler bizi aldatırlar. Saldırgan gibi gösterirler ama hep onlar saldırmıştır, hâlâ da onlar saldırıyor. Hâlâ da biz efendi efendi dururken gelip onlar sataşıyorlar, saldırıyorlar.

"Müslümanlar şöyledir böyledir." derler; katiyen öyle değildir.

Müteakip hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lev alima'llâhu enne zekâte'l-ağniyâi lâ tekfi'l-fukarâe le ahrace lehüm min ğayri zekâtihim mâ yekûtühüm fe izâ câe'l-fukarâü fe bi-zulmi'l-ağniyâi lehüm.

Sübhanallah!

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Eğer Allahu Teâlâ hazretleri; 'Zenginlerin zekâtları fakirlere kâfi gelmeyecek.' diye görseydi, öyle bilseydi, öyle olduğunu müşahede etseydi, yeryüzüne onların zekâtlarından ayrı, fukaranın yiyip içmesine yetecek mal mülk çıkarırdı."

Bu sözün arkasında yatan mâna nedir?

"Fukaranın ihtiyacını karşılamaya zenginin zekâtı yeter." demek.

Binâenaleyh "Fakirler aç kaldı mı, zenginler fakirlere zulmetmiş." demektir.

"Zengin malını vermedi de o fukaracık aç, açık kaldı." demektir.

"Eğer Allahu Teâlâ hazretleri; 'Zenginlerin zekâtı fakirlere yetmeyecek.' diye görseydi, öyle olsaydı; o zaman fakirler için zenginlerin zekâtlarından ayrı, gıdalarına yarayacak şeyler ihsan ederdi."

Öyle değil!

Zenginlerin zekâtları fakirlere yeter. Allahu Teâlâ hazretlerinin gayrı bir şey yaratmasına lüzum yok.

Binâenaleyh fakirler aç kalırsa bu, zenginlerin fakirlere zulmünden dolayıdır.

"Zengin olduğu ve parası çok olduğu halde zekâtı vermedi, fakirler aç kaldı. Zenginlerin fakirlere zulmüdür." diyor Peygamber Efendimiz.

Hakikaten de umumiyetle insanda zekât vermemek gibi bir cimrilik vardır. Bir insan zekâtını vermiyorsa cimridir, pintidir; her şeyi söyleyebilirsiniz. Allah'ın verdiği maldan, Allah'ın farz kıldığı şeyi vermiyor.

Cömertliğin asgarî ölçüsü nedir?

Adamın zekâtını vermesidir. Şer'î şerîfin kendisine tayin ettiği zekâtı veriyorsa, tamam bu adam pintilikten, cimrilikten beraat etmiş demektir. Vermediyse pintidir, cimridir.

Bu hâlet-i rûhiyeye rağmen yani zenginlerin kimisinin zekâtı verip kimisinin vermemesine rağmen, elhamdülillah yine de bizim memlekette umumiyetle fakirler kayırılıyor. Bir de tam, muntazam verseler ortalık gül gülistan olacak.

O zaman Avrupa'daki gibi kapitalist, sömüren, sömürülen çatışması, kavgası, gürültüsü hiç olmaz, olmayacak, olmamış. Eskiden olmamış; şimdi de, ileride de olmazdı. Müslüman, "Bu da benim kardeşimdir." diye ona kendi malından hayr u hasenâtını yapsaydı, o fakir de ona karşı hoş davranırdı. Asker yumruğu ile tepelerine "küt" diye inip ezerek; "Sus! Senin grev hakkını, lokavt hakkını aldım. Edebinle çalış!" demeye lüzum kalmadan, dinimizin emriyle yürürdü.

Zengin zekâtını verirdi, fakir de edebini takınır çalışırdı. Alnının teriyle eve helal lokma götürmeye çalışırdı.

Neden böyle olmadı hocam?

"Sen eski devirlerden bahsediyorsun. Ah! Senin yirminci yüzyıldan haberin yok." filan diyebilirsiniz.

Neden böyle olmadı?

Dinimizi öğretmedik, öğretemedik. Birçok kimse evleniyor da yıkanmaktan haberi yok. Masum efendi, masum hatun... İkisi de melek gibi... Yüksek aile terbiyesi almışlar, Avrupa'da Amerika'da okumuşlar. Evlenmişler; yıkanmaktan haberleri yok! Sübhanallah! O kadar yaygın bir cahillik var ki! Bizim âlimlerimiz ne olacak bakalım. Âhirette nasıl beraat edecekler? Hiçbir şey öğretmemişler ki! Kimse bir şey bilmiyor ki!

Onun için şimdi herkes şeyh, herkes müftü! Hukuk profesörü müftü, doktor müftü, herkes müftü. Bilmem kim ne yapsın? Ortada cahillik yaygın olunca herkes bir şey söylüyor. Hem de kimisi haramı "helal" diye söylüyor; kimisi olmadık şeyleri, Kur'ân-ı Kerîm'de yasak edilmiş, yanlışlığı belirtilmiş şeyi söylüyor.

"Sen bu içkiyi iç, zayıflamışsın, sıhhat kazanacaksın, bedenin kuvvetlenecek. Günahı benim!"

Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri diyor ki;

"Böyle diyen bir insan ötekisinin günahını yüklenemez."

Günah işleyene yine günah kalır. "Ver senin günahını!" deyince ötekisi günahsız kalmaz ama berikisi günaha bedavadan talip olduğu için o kadar günah da ona yüklerler. O istediği günahtan mahrum kalmaz. Onun tepesine yığarlar, o günah başını aşar ama berikisi de günahtan kurtulmaz. Bunu bilse öyle demez.

Veyahut Peygamber Efendimiz; "Haramla tedavi edinmeyin." diyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hastalığı da, şifasını da indirmiştir; hastalığınızı tedavi edin, ilaç arayın ama haramla tedavi etmeyin. Emir! İnsan bunları bilse, Peygamber Efendimiz'in hadislerini okusa, Kur'ân-ı Kerîm'i tam okusa, dinimizin ne kadar yüksek, ne kadar büyük hakikatleri ihtiva ettiğini zaten anlayacak, kavga bitecek.

Dışarıdan gören, bizi hiçbir şey bilmez sanıyor. Yobaz yani yontulmamış kafalı, dünyadan haberi yok sanıyor. Bu adam ne fizikten, ne matematikten anlar; ne dünyayı, ne siyaseti anlar; ne yaşamayı, ne zevki sefayı bilir. İnsan bu dünyaya gelmiş, keyif yapmalı vs. filan.

Hepsini biliyoruz ama gel bak, sen de bir oku. Ben de senin içinden yetiştim, senin okuduğun okulları okudum, hepsini bitirdim. Bitirdim tavana dayandım, tavandan çatıya çıktım, çatının üstünde daha yer kalmadı ama işte bir de sen bunu okusan. O zaman bak; ben senin bildiğin her şeyi biliyorum ama sen benim bildiğim hiçbir şeyi bilmiyorsun. Bir de gelip bana malumat satıyor.

Bu konu zekâtı vermekten açıldı... Aman zekât tahakkuk ediyorsa verelim. O, fakirin hakkıdır, bir nevi bizim paramız değildir. Fakirin hakkı sende kalmış oluyor. Sen zekât hakkını ver; Allahu Teâlâ hazretleri içinden zekâtı ayrılmış mala bereket verir. Malının nasıl arttığını anlayamazsın, yiye yiye bitiremezsin.

İki kardeş varmış. Beraberce buğday ekmişler, biçmişler, harman yapmışlar, sapı samanı daneden ayırmışlar. Samanı bir yere, daneyi bir yere yığmışlar. İki kardeş müşterek çalıştı, bölüşecekler. Birisi kağnı arabasını getiriyormuş, samanı dolduruyorlarmış, ambarına taşıyormuş. Sonra ikinci sefer; araba geliyormuş, dolduruyorlarmış, ötekisi taşıyormuş. Berikisi buğday taşıyormuş. Ondan sonraki sefer öteki kardeşin... Ama taşırken harmanın başında kalan diyormuş ki;

"Bu kardeşim evli, birkaç tane çocuğu var. Biz bunu güya eşit bölüştük ama ben kardeşime biraz daha vereyim. Çoluk çocuğu var, fazladan versem iyi olur."

Kendi malından o tarafa veriyormuş. Bu, malı yükleyip gidince ötekisi de diyormuş ki;

"Ben evliyim, çoluk çocuğum var ama bu kardeşim evlenecek. Buna takı lazım, mal lazım, şu lazım, bu lazım. Ben en iyisi şu buğdaydan, samandan biraz ayırayım, şu tarafa iteyim."

O da ona itiyormuş. Taşıya taşıya malı bitirememişler.

Bu ne?

İşte bu bereket! Matematik kitabı, astronomi kitabı bunu yazmaz. Bu, Allahu Teâlâ hazretlerinin verdiği bir başka şeydir. Yer yer karnı doyar; o malı bitiremez.

Peygamber Efendimiz'in bir tasla koca bir mescit dolusu insanı doyurduğunu, daha başka bereket kerametlerini bilmiyor musunuz?

Lev alimeti'l-behâimü mine'l-mevti mâ alime benû Âdem mâ ekelû minhâ lahmen semînâ.

Bu, ölüm denilen o acı hadise ile ilgili bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Lev alimeti'l-behâimü.

"Hayvanlar eğer bilseydi."

Atlar, koyunlar, kuzular, keçiler, develer, sığırlar, horozlar, tavuklar...

Neyi bilseydi?

Mine'l-mevti "Ölümden" Mâ alime benû Âdem "âdemoğlunun bildiği kadar bilgiyi onlar bilseydi" Mâ ekelû minhâ lahmen semînâ "böyle et yiyemezlerdi." denmek isteniyor:

İnsanlar ölümü biliyorlar değil mi? Hepimiz biliyoruz işte. Geçen gün falanca akrabamız vefat etti de, hocalar geldi, yıkadık, kefenledik, namazını kıldık, falanca kabristana gömdük, geçen gün de mevlidini okuduk filan... Bu "ölüm" denilen hadiseyi biliyoruz. Biliyoruz ama kalbimiz öyle katılaşmış, duygularımız öyle nasırlaşmış ki; "Bir gün de bize gelecek; aman biraz hazırlanayım!" diye bir gayret gelmiyor.

"Halbuki o zavallı, bizim 'hayvan' deyip de hakaret ettiğimiz mahlûklar var ya, onlar insanların ölüm hakkında bildiklerini bilselerdi iştahları kaçardı, bir şey yiyemez hâle gelirlerdi."

İnsanoğlu duygusuz ve ölümden gerekli dersi almıyor. Dünyaya dalmış. Etrafında birçok kimse ölüp dururken bir gün sıranın kendisine geleceğini de düşünmüyor.

Yunus Emre demiş ki;

"Halkı bostan edinmiştir, dilediğin üzer ölüm."

Üzmek, "koparmak" mânasına...

Ölüm, halkı bostan tarlası gibi görüyor. Giriyor, arasından birisini koparıp gidiyor. Hani karpuzların, kavunların arasında dolaşırsın; "Şu biraz olmuş, büyümüş galiba."

Çat, koparır götürürsün. Ölüm bizi bostan edinmiş, her gün aramızdan bir tanesini koparıp koparıp gidiyor. Biz hâlâ hiçbir şey yapmıyoruz; tüylerimiz diken diken olmuyor, tedbir almıyoruz. Gaflet, isyan, hata, kusur, başkasının hakkına tecavüz, malları yığmak, başkasının malını gasp etmek, haksızlık etmek, Allah'a karşı gelmek, Allah'ın kullarını ezmek, üzmek vs. devam... Hiç akıllanmıyoruz.

Lev adele fi'd-dünyâ inda'llâhi cenâha beûdatin min hayrin mâ sekâ kâfiren minhâ şerbeten.

Bu da dünya ile ilgili sahih bir hadîs-i şerîftir ki Peygamber Efendimiz dünyayı bize anlatıyor:

Lev adele fi'd-dünyâ inda'llâhi cenâha beûdatin.

"Eğer dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadına denk olabilseydi..."

Bir sivrisineğin kanadı! İncecik, zar gibi bir kanadı vardır ya...

Onu bulsanız ne yaparsınız?

Üflersiniz gider... Ne yapacaksınız, sinek kanadı, bu da sorulur mu?

"On tane sinek olsa ne olur, hocam!"

İşte, eğer bizim peşinden "dünya dünya" diye koştuğumuz şu yer, Allahu Teâlâ hazretlerinin indinde hayır cihetinden, bir sivrisineğin kanadına denk olabilseydi, ona muadil olabilseydi; "Allah kâfire bir içim su içirtmezdi!"

Anladın mı şimdi neden Amerika'nın yüz üç katlı apartmanları var, niye safalı köşkleri var! Dinsizlerin, imansızların, zânîlerin o kadar itibarı, malları mülkleri var. Şarkıcıların çeşit çeşit neleri var. Herkes para yığıyor. İnsanlar da; "Aman ne kadar çok parası var!" falan diye o para yığan kimselere hayranlık duyuyor.

Bazı öyle dedikodu mecmuaları filan var. Vasıtada giderken yanına birisi oturmuş oluyor. İnsan gözünün ucuyla bakıyor, öyle haberler, öyle resimler var ki kıpkırmızı oluyor. Aman yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi! Ne kadar şaşırmış. Hem de kadın okuyor.

Geçen gün yanımdaki sırada birisi vardı. Baktım bir mecmua veya gazete... Şöyle uzaktan başlıklarını bir okudum, yüzüm kızardı. Öteki başlığa baktım, yüzüm kızardı. Daha öteki başlığa baktım; yine yüzüm kızardı. Üç tane, dört tane çocuğu yanında oturan kadın, açmış onları okuyor, o resimlere bakıyor.

Hâsılı ciğeri beş para etmez insanlar, zalimler, ırkları katliam eden hainler, bir sürü böyle insan bakıyorsun izzet ikram, arabalar, kotralar, villalar bilmem neler, vur patlasın çal oynasın yaşıyorlar... Allah indinde dünyanın kıymeti yok da ondan yapabiliyorlar. Eğer dünya Allah indinde bir sivrisinek kanadı kadar kıymetli olsaydı, o zaman "Birazcık hayırlı, kıymetli bir şey ona gelir." diye Allah o kâfire bir içim su bile vermezdi.

Kıymeti yok! Bu dünyada haydi otlayın bakalım. Nasıl olsa bir gün gelecek, bu fâni dünya bitecek.

Eddünya sicnul mümini ve cennetül kafir.

"Bu dünya müslümanın hapishanesidir."

Biz burada hapisiz. Ölümle hapisten çıkacağız. "Mevlâmıza döneceğiz, hakiki yurdumuza, cennetine, cemâline ereceğiz." diye müslüman ne kadar sevinse yeridir.

Elhamdülillah!

Kâfirin cenneti... Varsın yesin, içsin, otlasın biraz.

Bundan ne çıkar?

"Kâfirin dünya malına heves etme; şu iki paralık dünya için âhiretini berbat etme." kaidesi çıkar.

Çıkacak bu! Şu iki paralık dünya için aman miras kavgası yapma, mal kaçırma, gasp, haksızlık, hırsızlık, arsızlık etme. Rüşvet yeme, vatanını satma, askerî sırları satma, şöyle yapma, böyle yapma... Ne dersek yeridir; çünkü bu dünya iki paralık, sivrisinek kanadına değmez.

Bunun için insan âhiretini mahveder mi?

Etme, değmez. Ama öteki benden daha az tahsil gördüğü, daha az çalıştığı halde şöyle.

Sen bırak onu. Bu dünyadan ne olacak! Sen helalinle yiyorsun ya, helal olarak çalışmışsın ya, alnından ter damlaya damlaya, ekmekle katık, tuz ekmek yiyorsun ya... O çok daha mübarek! Bırak o baklava börek, kaymak yesin. Heves etme!

Bütün giyimi, kuşamı, ihtişamıyla Musa aleyhisselam'ın kavmi zamanında Karun bir çıktı; herkes baktı, hayran kaldılar.

O ne ihtişam, o ne giyim, o ne kuşam! Hepsi, "Allah Allah! Ne varlık sahibi. Elinde ne imkânlar var. Yâ leyte lenâ misle mâ ûtiye kârûnu innehu le zû hazzın azîm. Keşke ona verilen şeyler bize de verilseydi!" diye temenni ettiler. Gece Allah onu eviyle beraber yerin dibine geçirince ertesi gün anladılar.

Demek ki kâfirler felah bulmuyormuş. "Aman, bizim yolumuz, yerimiz iyiymiş." dediler. Akılları başlarına geldi.

İki paralık dünya, iki günlük ömür! Bir göz yumup açıncaya kadar gidiyor. Ben bir gözümü açtım, baktım; yolun yarısı mıdır, sonu mudur bilmiyorum ama epeyce bir zaman, kırkın üstünde sene geçmiş. Herkes için öyle. Bir göz yumup açınca gidiyor. Allah bizi şu dünyaya aldattırmasın, haksızlık yaptırmasın, kendisine has halis kulluk etmek nimetine erdirsin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı