M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 357 (1)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ve mentebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lev enneküm tekünûne izâ haractüm min ındî küntüm alâ hâliküm zâlike lezâretkümü'l-melâiketü fî büyûtiküm velev lem tüznibû lecâallâhü bi-halkin cedîdin key yüznibû fe yağfira lehüm.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kal.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfu, keremi, selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin mübarek sözlerinden, hadislerinden bir nebze, bir demet, bir miktar okuyup izahını yapacağız. Hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi hazretlerinin Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından.

Hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvelâ boynumuzun borcu olan vazifemizi yapalım. Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruh-u pâki için; onun âl'inin, ashâbının, etbâının ruhları için; ve sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümlesinin âl'inin, ashâbının, cümle evliyâullah ve mukarreb kulların ruhları için; sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin; ashâb-ı kiramdan rıdvanullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar güzeran eylemiş olan cümle sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ve hulefâsının ruhları için; okuduğumuz eseri telif eylemiş olan Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız'ın ruhu için; içindeki bilgilerin ve hadislerin bize kadar gelmesinde emek sarf etmiş olan alimlerin, râvilerin ruhları için; uzaktan ve yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise toplanmış olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş olan bütün yakınlarının, sevdiklerinin ruhları için; biz hayatta olan müslümanların da Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun ömür sürüp huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak çıkmamıza vesile olması için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Peygamber Efendimiz'in ashabının mânevî hâllerine dair söylediği bir söz ve günah işlemekle ilgili bir hadîs-i şerîf.

Hadisin sebeb-i vürûdu şu ki Peygamber Efendimiz'in ashabı bir gün Peygamber Efendimiz'e demişler ki;

Yâ Resûllallâh izâ raeynâke rakket kulûbünâ. "Seni görünce kalplerimiz rikkat kesbediyor." Ve künnâ min ehli'l-âhireti. "Ve âhireti düşünen âhiret ehli insanlar, mânevî hayat sahibi insanlar oluyoruz." Ve izâ fâretnâke âcebetne'd-dünyâ ve şememne'n-nisâe ve'l-evlâde. "Senden ayrıldığımız zaman ise dünya bizi kendisine hayran bıraktırıyor, bağlıyor, kendisine çekiyor da hanımlarımızı, çocuklarımızı kokluyoruz."

Onlarla meşgul oluyoruz, onlarla vaktimiz geçiyor, eski hâlimizi muhafaza edemiyoruz. Resûlullah Efendimiz'e;

"Senin yanındaki o güzel mânevî duygularımızı aynen muhafaza edemiyoruz." demişler. Hüzün ile üzüntü ile böyle bir durumlarını arz etmişler. Peygamber Efendimiz onun üzerine bu hadîs-i şerîfi irad buyurmuş. Efendimiz diyor ki;

Lev enneküm tekünûne izâ haractüm min ındî küntüm alâ hâliküm zâlike lezâretkümü'l-melâiketü fî büyûtiküm. "Eğer siz benim yanımdan çıktığınız zaman şu hâl üzere olmaya devam edebilmiş olaydınız; benim yanımdaki hâle devam etmeye muktedir olabilseydiniz, onu sürdürebilseydiniz, muhafaza etmeye muktedir olabilseydiniz evlerinizde sizi melekler ziyarete gelirdi." Velev lem tüznibû lecâallâhü bi-halkin cedîdin key yüznibû fe yağfire lehüm. "Eğer siz günah işlemeseniz, 'Günah işlesinler de O da onların günahlarını affetsin.' diye Allah yeni bir halk yaratırdı, yeni insanlar, başka insanlar yaratırdı."

Bu hadîs-i şerîfte insan birinci kısmı anlıyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; Seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhirîn, geçmişlerin geleceklerin efendisi! Kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan Zât-ı Celîl; çok kıymetli. Kıymetini bizim sözlerle tarif edebilmemiz mümkün değil, nur kaynağı, nur membaı. İnsan yanına gitti mi değişir, manyetik sahasına girdiği zaman ne yapacağını şaşırır.

Hacca giden kardeşlerim dikkat etmiş midir bilmiyorum:

İnsan tavaf ediyor, fırsat bulup da Kâbe'ye yaklaştığı zaman sanki insana elektrikli bir yere girmiş gibi bir şey oluyor. Bir titreme, bir hâl geliyor, gözlerinden yaşlar boşalıyor. Kalbi bir yumuşuyor, yaşlar dökülüyor. Sevgi, sevinç, mânevî duygu yaşları… Baktım, bende de oluyor. Benim kalbim biraz katıca, kolay kolay ağlamam ama bende de oluyor. Bir kere daha denedim -bu sefer tecrübe için- yine oldu. Bir kere daha denedim yine oldu. Orada bir şey var, mübareklik var. Kâbetullah, Allahu Teâlâ hazretlerinin Beytullah'ı; bir tesiri var!

Resûlullah Efendimiz de öyle, insan yanına girdi mi durmak mümkün değil! İnsan değişiyor, başka bir şey oluyor. Sonra;

Men reâhu bediheten hâbehû. "İnsan Resûlullah Efendimiz'i ansızın gördü mü [titrerdi]."

Hiç görmemiş bir kimse Resûlullah'ın huzuruna birden geliverdi, giriverdi mi, birden gördü mü onu titreme tutardı. Resûlullah'ın huzuruna girdiği zaman çok kimsenin eli ayağı titremeye başlardı, heybeti tesiri altına alırdı. Ama;

Ve men hâletehû ma'rifeten ehabbehû. "Onunla sohbet ederek bir ahbaplık, aşinalık, meclislerine, devam oldu mu o heybet, titreme, korkma, ürperme yerini bir engin muhabbete terk ederdi, kişinin gönlüne sevgi dolardı."

Yekûlû nâituhû lem ere kablehû ve lâ ba'dehû mislehû. "Onu vasfedecek kimse şöyle vasfederdi: 'Ondan önce de ondan sonra da onun gibisini görmedim!' derdi."

Başka ne desin, başka türlü anlatmak mümkün değil!

"Ne ondan önce ne ondan sonra emsalini görmedim!" derdi. Ashâb-ı kirâm, ona olan iclalinden Resûlullah'ın yüzüne bakamazlardı. Abdullah b. Amr b. Âs radıyallahu anh diyor ki; "Resûlullah'a olan hürmetimden, saygımdan, o derin duygulardan doya doya yüzüne bakamazdım. Bir kere şöyle doya doya yüzüne bakamadım!"

Resûlullah Efendimiz'in yüzüne herkes bakamazdı. Mescide girdiği zaman bütün insanlar başları önünde dururlardı. Konuştuğu zaman başlarının üstüne kuş konmuş da kıpırdasalar kuş uçup kaçacakmış gibi Resûlullah Efendimiz'i dinlerlerdi. Herkes hayran, herkes mest, ser-gerdan olmuş, hepsi öyle dururlardı.

Ebû Bekir es-Sıddîk bakabilirdi, Ömer el-Faruk bakabilirdi rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn; tebessüm ederlerdi, o da onlara tebessüm buyururdu. Öyle bir Zât-ı Celîl.

İnsan yanına girdi mi -mümkün mü- dünya gözünden silinir, âhiret ehli olur, nurlara gark olur. Bu böyle, işte insan o hâli muhafaza edemez. Dışarı çıktığı zaman çoluk çocuk var; hanımla çarşıdan ne alacağız, pazardan ne alınacak, evin ihtiyacı ne; oğlum ne istiyorsun… derken hani dünya meşguliyetleri insanı sarar, o eski hâl devam etmez. Devam etse melekler gelir insanı ziyaret eder. İnsan öyle yüksek bir zât, öyle kıymetli bir kimse olur. Resûlullah Efendimiz; "Normal!" demiş oluyor, o hâli muhafaza etmeye kâdir olamazsınız!

Hiç Resûlullah'ın huzuru, meclisi ile dışarısı bir olur mu, mümkün mü?

Arkasından da teselli için buyuruyor ki;

"Merak etmeyin! Allahu Teâlâ hazretleri Gaffârü'z-zünûb, geniş mağfiret sahibi, lütfu keremi çok; eğer siz hiç günah işlememiş olsaydınız günahsız, masum kimseler olsaydınız Allah günah işleyen kullar da yaratırdı, başka halk, başka kimseler yaratırdı. Hata etsinler hatalarını anlasınlar, boyun büküp gözyaşı döksünler de; 'Yâ Rabbi! Ben ettim sen eyleme!' [desinler]."

Ben ettim ânı ki bana yaraşur

Sen eyle anı kim sana yaraşur

Ben âciz nâçiz, zalim bir kul olarak bu hataları işledim ama sen Gaffârü'z-zünûbsun, Ekremü'l- ekremînsin, Kâdı'l-hâcâtsın! "Hacetler senin kapında biter, reva olur. Her türlü lütuf, kerem sana! Sen de sana lâyık olanı yaparsın, affedersin, büyükler büyüğüsün!" demek.

Allah başka bir halk getirirdi. Onlar da günah işler hata ederlerdi, Allah onları affederdi. Mağfireti yer bulacak, mağfireti muhatap bulacak, mağfireti işleyecek, afv u mağfireti görülecek! Onun için korkmayın! Günah ehli insanlar, korkmayın! Allahu Teâlâ hazretleri;

İnnallâhe yağfiru'z-zünûbe cemîâ. "Dilerse bütün günahların hepsini affeder!"

Dilerse affeder dilemezse affetmez, dilemezse affetmez! Şerhte diyor ki;

"Eğer Allahu Teâlâ hazretleri cümle insanların hepsini hiç istisnasız götürse cehenneme atsa azaplandırsa zulmetmiş olmaz!"

Neden?

Hepsi hak etmiştir. Herkesin işlediği suçlar, günahlar boyunu geçmiştir. Allahu Teâlâ hazretleri zaten lütf u kereminden bağışlıyor. Bedava yaşıyoruz, bedavadan yaşıyoruz!

Bizim ettiğimiz hatalar affolunur şeyler midir?

Kusurlar şeyler çoktur ama Allah affediyor!

Bu sözün arkasından hiçbirinizin hatırına; "Oh, camiden çıktım mı dosdoğru günah yerine…" geliyor mu ki? Öyle bir mâna yok değil mi?

"Madem Allah affediyormuş, gideyim…"

O zaman helâk olursun. Allah'ın inadına şey yaparsan çok fena durumlara düşülür. O mütevazı kullar için haddini bilen, boynunu büken kullar için!

"Yâ Rabbi! Nefsim var, içimde bir nefis var dışarıda bir düşman var; şeytan! Sonra şu dünya süslenmiş, bezenmiş çepeçevre etrafımda kaynayıp duruyor. Uzaktan çeşit çeşit hileleri var. Sana gelmek istiyorum ama küçük bebeğin yürüyerek yürümeyi yeni öğrenen bir bebeğin karşı tarafa gitmesi gibi düşe kalka, bu kadar yapabiliyorum. Affet yâ Rabbi, kusuruma bakma!" diye tevazu ile iltica edeni affeder.

Yoksa günah işliyor, "Nasıl olsa affedecek!.." gibi bir mantık terbiyesizliktir! Allah da terbiyesizliği affetmez ve çok cezalandırır. Burada kimse günaha teşvik gibi bir mâna çıkarmasın. Günahkâr ise nice nice suçlarımız vardır, mahzun olmayın, ye'se düşmeyin, ümitsizliğe kapılmayın; Allah affeder!

"Bu bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil! Bin kere tövbeni bozmuşsan yine gel!.."

Yine affeder, ümitsizlik dergâhı değil! Halkın bundan başka kapısı yok ki! Sokak değil ki bu! Dilenci bir kapıyı çalar, oradan kimse bir şey vermezse öteki kapıyı çalar, oradan bir kimse bir şey vermezse öteki kapıyı çalar… Sokak değil ki! Tek kapı, bârgâh-ı ilâhî, bârgâh-ı sâmedânî bir tek kapı! Eğer o kapıda durursan lütfa erersen erersin, kovulursan gidecek başka kapı yok!

İlâhî abdüke'l-âsi etâkâ

"Yâ Rabbi! Âsi kulun geldi sana!"

Mukırran bi-zenbi ve kad'deâkeâ

"Günahımı itiraf edip sana dua eder bir vaziyette geldim."

Fe-in tağfir fe ente ehlün lizâkâ

"Affedersen, sen affedicisin; bu sana yaraşır."

Fe-in tarduk fe-men yerham sivâkâ.

"Ya aksi olur da kapından kovarsan yâ Rabbi, senden başka beni kim affeder?"

diyor şair.

Bu sözü İbrahim b. Edhem demiş, derler. Kovarsa yandık!

"Defol kapımdan alçak! Ben sana o kadar nimetleri ihsan eyledim; sen küfreyledin, ben sana o kadar lütfeyledim sen zulmeyledin!.."

Mahvoldun! Gidecek kapı yok, helâk oldun, mahvoldun! Ama öyle yapmıyor, zulmedici değil! Erhamü'r-râhimîn, merhametlilerin en merhametlisi. Ekremü'l-erkemîn, kerem sahiplerinin, cömertlerin en cömerdi. Gaffârü'z-zünûb, günahları çok çok bağışlayıverici, Settarü'l-uyûb, ayıpları örtü örtüverici.

Adın senin Gaffâr iken

Ayb örtücü Settâr iken

Kime varam sen var iken

Cürmüm ile geldim sana

Böyle diyeceğiz, büyükler böyle demiş. Edeb, başka çaresi yok! Boyun büküp tevbe istiğfar edip; "Yâ Rabbi! Kapında duruyoruz, biz gedâ-yı bî-ser ü pâ, biz senin elsiz ayaksız, mecalsiz dermansız, ihsana muhtaç bir dilenci gibi kapına geldik…" diyeceğiz, yalvaracağız yakaracağız.

Ama nimetlerin kadrini bilirsek şükrünü edersek [ne olur]?

Nice kullar var ki kimisi de dua makamında değil de naz makamında! "Yâ Rabbi! Şu Ümmet-i Muhammed'i affetmezsen olmaz!.." diye nice nice başka derece almış kullar da oluyor.

Enes radıyallahu anh rivayet eylemiş, râvi zincirindeki şahısların hepsi güvenilir kimseler.

Lev enneküm izâ haractüm min indî tekûnûne ale'l-hâlillezî tekûnûne aleyhi lesâfahatkümü'l-melâiketü bi-turuki'l-Medineti.

"Eğer siz benim yanımdan çıktığınız zaman şu anda olduğunuz hâl üzere kalaydınız kalabileydiniz Medine'nin sokaklarına melekler gelip size ayan beyan görünürdü de elinizi tutup musafaha ederlerdi. 'Ey mübarek kul!' diye sizinle musafaha ederdi. Öyle olurdunuz." diyor.

Burada da; "Medine'nin sokaklarında melekler musafaha ederler." diye belirtmiş. Burada yalnız şârih, Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız izahında diyor ki;

el-Musâfahatü muâyene. "Gözle görülür musafaha, insanın insanın elini tutup da el sıkışması gibi görünürdü!" Zira zaten ehl-i zikri melekler zaman zaman musafaha ederler, hiç görünmez bir şey değil, zikir erbabını zaten melekler gelip gelip zaman zaman musafaha ederler."

"Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen gözle görülür, insanın insanı el tutup sıkması gibi olandır." diye izah veriyor. Demek ki insan ehl-i zikir oldu mu, zikir erbabı oldu mu o zaman zaten nelere eriyormuş…

"Hocam, hû mu çekelim?"

Herkesin ödü patlıyor.

Allah demekten ne olur, Allah diyorsun, dinimizin emri! Namazda namazı bitiriyorsun; subhânallah diyorsun, elhamdülillah diyorsun, otuz üç defa Allahu ekber diyorsun, lâ ilâhe illallah diyorsun… Ne oluyor?

Zikretmek Allahu Teâlâ hazretlerinin emri!

Yâ eyyühellezîne âmene'z-kürullâhe zikran kesîrâ. "Ey iman edenler Allahu Teâlâ hazretlerini çok zikr ile zikreyleyin!" Fesebbihûhu bükraten ve esîlâ. "Sabah akşam zikredin, tesbih eyleyin!"

Peygamber Efendimiz'e sormuşlar:

"Yâ Resûlallah, amellerin en üstünü nedir, hangisidir?"

Herkes bir şey işliyor ya; çeşme mi yaptırayım, han mı yaptırayım, hamam mı yaptırayım, bir arkadaşıma yardım mı edeyim, hizmet mi edeyim, kitap mı okuyayım, Kur'an mı okuyayım…

"En hayırlısı hangisidir?" diye sormuşlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de en hayırlı amelin Allah'ı zikretmek olduğunu buyurmuş.

Demişler ki;

"Yâ Resûlallah cihattan da, harp etmekten de mi üstün?

"Evet, harp etmekten de üstün!"

Sen kılıcını alıp düşmanın karşısına çıkarsın, ona kılıç çalarsın, o sana kılıç çalar; o durumdan da üstün, zikrullah çok önemli!

Neden?

Hayatın gayesi olan mârifetullah, zikrullahla olur da onun için!

Bu hayatımızın gayesi ne, dünyaya neden geldim? Bu yaşa gelmişim, saçımızı sakalımızı ağartmaya başlamışız, bu dünyaya niye geldik?..

Bu hayata gelmekten gaye şu:

Kâinatın sahibini bilip bulup ona kulluk etmek, gaye o! O'nu bilmek, mârifetullah, O'nu sevebilmek, O'nu tanıyabilmek, gaye o!

Nasıl olacak?

Zikredersen olur, zikredince olur, zikirle oluyor.

"İşte o zaman melekler gelir, musafaha da eder." diyor.

Lev emsekellâhü azze ve celle'l-matara an ibâdihî hamse sinîne sümme erselehû le asbahat tâifetün mine'n-nâsi kâfirîne yekûlûne sukîna binev'i'l-mücdehi.

Yağmurla ilgili bir hadîs-i şerîf.

Yağmuru kim yağdırıyor?

"Hocam, sular buharlaşıyor, rüzgâr sürüklüyor. Hava şartları müsait olunca soğuyunca havadaki su buharı yoğunlaşıyor, aşağıya yağmur olarak düşüyor."

Anladım şekil bu, bunu anladık; kim yağdırıyor?

Bazen ben Esenboğa'da bakıyorum; Ankara'da yağmur yok, şehri sel götürmüş! Niye oraya yağıyor buraya yağmıyor? Neden bir tarlaya geliyor, öteki tarlaya gelmiyor, neden bazı yerde yağmursuzluktan insan kırılıyor, toprak çatır çatır çatlıyor? Nereye, niçin, nasıl kim yağdırıyor?..

Allah celle celâlüh ve amme nevâlüh, Allahu Teâlâ hazretleri.

Neden senin o fizik dediğin kimya dediğin biyoloji dediğin her şeyi her kanunu koyan O?

Kâinatın sahibi O ve mutasarrıfı O! Şu kâinat dönüyor ya çalışıyor ya tıkır tıkır tıkır işliyor ya, işleten O. Eğer Allahu Teâlâ hazretleri hıfzetmese şu gökleri kim tutabilir, şu yıldızları kim tutabilir, şu dünyayı kim döndürebilir, kim çevirebilir?!..

Ve le in zâletâ in emsekehümâ min ehadin min ba'dih. "Yer ile gök yıkılmaya başlasa kim tutacak, çatlamasını kim önleyecek?"

Kimse önleyemez. Allahu Teâlâ hazretleri hıfzediyor.

Nasıl?

Güç, kuvvet, kudret, ilim, irade, her şey O'nda da ondan! Her şey O'nda! Güç sahibi, bir şeyin olmasını dilediği zaman "Ol!" diyor oluyor, "Olma!" derse olmaz.

"Hocam, ben de bazı şeyler yapabiliyorum."

Yapabiliyorsun ama O'nun müsaadesiyle yapıyorsun.

Felçli adam niye kolunu kıpırdatamıyor söyle bakalım, o kolunu kıpırdatmak istemiyor mu?

"Kıpırdatamıyor hocam, o felç olmuş."

Bak demek ki istediğini yapamıyor. Allahu Teâlâ hazretleri dilerse yaptırır, dilemezse yaptırmaz! Dilerse yağmur yağdırır, dilemezse yağdırmaz. İnsanlar zekâtı vermezlerse Allah kıtlık verir, ceza verir, yağdırmaz! Dilerse yağdırır, etrafı tufan alır. Her şeyi hikmetle her şeyi yerli yerince! Sana biraz izah olunsa; "Tamam ne iyi olmuş, tam yerli yerinde!" dersin.

Eski peygamberlerden birisi; "Yâ Rabbi! Bana hikmetini göster." demiş.

"Olur, sana hikmetimi göstereyim. Çık şu çeşmenin üstündeki ağacın dalları arasına saklan, aşağıya bak."

O peygamber çıkmış. Dallardan aşağıya, çeşmeye bakıyor. Atlının birisi gelmiş çeşmeden su içmiş, oturmuş. Hayvanını sulamış, yüzünü gözünü yıkamış, terlerini akıtmış, gitmiş. Ama giderken çeşmenin baş tarafında altın kesesini bırakmış, orada kalmış. Biraz sonra bir başka adam gelmiş, o da elini yüzünü yıkamış filan derken keseyi görmüş, almış başka tarafa gitmiş. Biraz sonra bir başka adam gelmiş. O da orada elini yüzünü yıkarken birinci atlı koştura koştura pürtelaş çeşmenin başına dönmüş, gelmiş. O üçüncü şahsa diyor ki;

"Ver benim altınımı, altın dolu kesemi bana ver!"

"Ne kesesi? Haberim yok!"

"Hayır, saklama. Sakladın değil mi? Öldürürüm seni!" diyor.

"Haberim yok."

"Hayır, benim keseyi sen aldın. Çünkü yoldan gerisin geriye geldim, yoldan senden başka hiç kimse geçmedi. Benim arkamdan bir kimse gelseydi yolda onun yakasına yapışacaktım. Hiç kimse geçmedi. Sensin. Az önce buradan ayrılmıştım, döndüm, sen varsın. Ver!"

"Yok!.."

"Var!.." derken kavga gürültü, adamı vuruyor, deviriyor, gidiyor. Peygamber yukarıda bakıyor, diyor ki;

"Yâ Rabbi! Hikmetlerini hiç anlayamadım. Hikmeti anlamak için ağacın üstüne çıkmıştım ama hiçbir şey anlayamadım. Keseyi düşüren bu, alan ikinci şahıs, yerde yatan üçüncü şahıs…"

"Ey peygamberim, bu birinci adamın ikinci adama borcu vardı o kadar. Gasp etmişti, zulmetmişti, almıştı, vermiyordu, o yerine gitti. Bu üçüncü adamın da birinci adama bir kısas borcu vardı, o da ondan ailesinden birisini öldürmüştü, hak etmişti de şimdi cezasını çekiyor." diyor.

"Anladım yâ Rabbi!"

Allahu Teâlâ hazretlerinin her şeyi böyledir, her şeyi hikmetlidir. Dikkat et: hikmet! Hikmet denilen şeye bundan sonra biraz bak: Hadiselerin içinde başına gelen, yaptığın ettiğin, sabahleyin yaptığın işe bak, akşam başına gelene bak, gündüz başına gelene bak; söylediğin söze bak, karşılığına bak; yaptığın ibadete bak, karşılığına bak… O zaman sen de hikmetleri yavaş yavaş görmeye başlarsın, tamam dersin. O zaman kâinatın ne kadar muntazam çalıştığını, intizamsız gibi görünen şeylerin bile ne kadar yerli yerinde olduğunu o zaman anlarsın.

"Eğer Allahu Teâlâ hazretleri yağmuru kullarından beş sene esirgese yağmuru yağdırmadan tutsa yağdırmasa ondan sonra gönderse insanlardan bir grup, bir taife, kâfir olurlar da; ' Üç tane yıldız var ya, filanca burçtaki şu isimli üç tane yıldız, onların hürmetine bu yağmur bize yağdırıldı, yağmur ondan indi!' derler."

Bu hadîs-i şerîfin izahında deniliyor ki; eski Araplar'da bir inanış varmış. Eski cahiliye devri Araplar'ı Yağmuru gökteki bu nev'i'l-micdah denilen üç yıldızdan müteşekkil birtakım yıldızlar yağdırıyor sanırlarmış. "Micdah" da tahta çekiç gibi bir âlet, buğdayı dövüp dövüp tak tak tak dövüp yenilecek hâle getirirlermiş. Ona benzediği için üç kollu olduğu için üç yıldız da orada duruyor diye ona "micdah" denilmiş. İnsanların bir kısmı; "O yıldızlar yağdırdı, der!" diyor. Allah Allah, bak sen şu cahiliye devri Araplar'ına ki yıldızlarda bir şey var sanıyor da yağmuru da yıldızdan biliyor.

Tuh! Ne kadar cahillermiş değil mi?

"Evet, cahiller hocam."

Peki, gazetelerdeki yıldız fallarına ne buyurursunuz?

Adam veya kadın sabahleyin hemen gazetenin yıldız falı sayfasını açıyor:

"Benim burcum esed burcu, aslan burcu, kova burcu, ikizler burcu, bakalım benim başıma bugün ne gelecekmiş?.."

Üç tane misafir gelecekmiş de eline bir para geçecekmiş… Şöyle bir üzüntüye uğrayacaksın…"

"Tamam, dediği gibi de çıktı!" derse yanlış yapıyor. Yandı şap gibi, yıldızları tasdik etti mi, bunu tasdik etti mi yandı şap gibi, öyle şey yok! Her şey Allah'tandır!

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm.

Eski ümmetleri ayıplıyoruz da bakın kendimizde de ne kadar yaygın kusurlar var! Hani şu bizim ilericiler, gericilikle filan uğraşan adamlar; hani bâtıl inançlarla, hurafelerle uğraşanlar neredeler?..

Bak yıldızlardan medet umuyorlar adamlar, yıldızlar insanın misafiriyle ilgisi olur mu? Başına gelecek üzüntülü, sevinçli şeyle ilgisi olur mu?!..

Ona hiç kimse gık demiyor. Demek ki buradan bir şey daha benim hatırıma geliyor ki biz etrafımızdaki şeyleri de alışkanlıkla görmeden geçiyoruz. Her şeyi aklın, mantığın süzgecinden geçireceğiz. Yaptığımız işe İslâm'a uygun mu değil mi diye bakacağız! Her şey Allah'tan!

Böyle şey olur mu, yıldızın ne hükmü var?..

Eskiden böyle inanırlarmış, Peygamber Efendimiz 1400 sene önce [buyurmuş]. O zaman fizik, kimya, coğrafya, matematik vs. filan yok. Çöl, kum, tepe tepe, bir sürü kum veya çatır çatır volkanik kaya arasında yetişmiş bir inci tanesi, o söylüyor Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. 1400 sene önce! 1400 sene sonra da yirminci yüzyılın münevverleri, mühendisleri vs. hâlâ yıldız falından medet umuyor!

Le asbahat tâifetün mine'n-nâsi kâfirîne. "İnsanlardan bir taife yine kâfir olurlardı da şu yıldızlar bize bu yağmuru gönderdi, derlerdi."

Niye beş sene dedi?

Resûlullah Efendimiz; "Eğer yıldızlar yağdırsaydı…" demek istiyor, ashabını irşat etmek için mantıkî muhakeme yapıyor.

"Eğer yıldızlar yağdırıyor olsaydı beş senede onlar yine ordaydı, niye o zaman beş sene boyunca yağdırmadı, mantıkî değil!" demek istiyor.

Bizim dinimiz tamamen her şeyi itibariyle akla mantığa muvafıktır, ilme irfana destektir. Hatta bizim dinimiz ilimden irfandan önde gider de ilim irfan da arkasından tevazu ile gelir.

Bunu kim söylüyor?

Fransız profesörü söylüyor: "Bizim ilimlerimiz Kur'an'ı arkasından takip ediyor!" diyor.

Ben methetsem; "Sen hocasın, zaten müslümansın taraf tutuyorsun…" derler. Fransız profesörü söylüyor:

"1400 yıl önce söylediği şeyleri biz 1400 sene sonra buluyoruz! Kur'ân-ı Kerîm'in arkasından gidiyoruz, o önder, o lider biz onun peşinden gidiyoruz!" diyor.

"Hocam, bize de Kur'an-ı Kerîm gericilik, çöl kanunu diye öğretiyorlardı, söylüyorlardı?.."

Gözünü açan kazanır!

Biz asırlardır Irak'a, Suriye'ye, Arabistan'a hâkim olmuşuz. Ben tarih kitaplarında okurdum. Hicri 678 senesinde farz edelim: "Hicaz'da bir büyük ateş zuhur etti, her tarafı aydınlattı, günlerce sürdü."

Tarih kitabı böyle yazar. Cevdet Paşa tarihine bakın, onlar da Arap tarihinden naklettikleri için oralarda da vardır. Şu tarihte böyle ateş çıktı, filanca tarihte böyle ateş çıktı.

İnsan ne der?

"Tarihçi amma da atmış! Üç gün beş gün çölden ateş çıkmış, üç gün beş gün devam etmiş, her tarafı aydınlatmış, bilmem hangi kasabadan bilmem hangi kasabaya kadar görülmüş… Amma da hurafe, ne kadar uydurmuş…"

Sen "hurafe" diyorsun, İngiliz, Fransız, Alman onu okuduğu zaman gözü açılıyor, düşünüyor. Bu alim adam boş yere söylemez, bu büyük bir tarihçi. O bizim alimlerimizi bizden iyi ölçüyor. Biz bilmeyiz! Kim ne demiş bizim haberimiz yok çünkü uyumuş, unutmuşuz!

"Müslümanız!" dedik mi böbürlenmekten kimse yanımıza yanaşamıyor. Ne İslâm'ı biliyoruz ne kültürümüzü ne tarihimizi biliyoruz ne tarihimizde bizim yüzümüzü ağartacak, göğsümüzü kabartacak şeyler var, onlardan haberdarız, bir şeyden haberimiz yok! O diyor ki;

"Bu tarihçi ciddi bir alim. Durup dururken bunu yazmaz, acaba nedir?"

Gidiyor bakıyor, inceliyor inceliyor, buluyor. Petrol var, tabii gaz var. Bir zelzele olmuş ondan sonra ateş çıkmış. Demek ki birisi oradan ateş yakmak istedi. Yer fayından, zelzele kırığından aşağıdan petrolün gazı yukarıya sızdı. Üç gün beş gün devam etti, mesele bu. İnceliyor, petrolü buluyor, ondan sonra da:

"Osmanlılar'dan bu ülkeleri nasıl ayırırız acaba, ne yapalım, ne edelim? Buraları almamız lazım. Burada, bu çöllerin altında dünyanın hazineleri var. Osmanlılar'dan alalım, nasıl alalım? Dışardan alamayız…"

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez

Yürekler toplu oldu mu hepsi birden bir gönül birliği içinde beraberce oldu mu onu top sindiremez. Topun üstüne yürürsün, topu ateşleyecek adam ateşlemeye fırsat bulamadan kaçar gider veyahut üç tanesi ölür ama ötekiler topu elde eder, bataryaya bayrağı diker.

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez

Ne yapalım?

"Tefrika! İçlerinden casuslar bulalım, ajanlar bulalım; biraz ceplerine para verelim, ayyaşları kandıralım, sarhoşları aldatalım, birbirine düşürelim. Vurduralım kırdıralım. Güzel cafcaflı laflar da buluruz söyleriz, birbirlerine düşman olurlar…" dediler.

Ben bunu böyle kısaca karikatürize ederek anlatıyorum size ama koca imparatorluk öyle parçalandı. Koca imparatorluk bu, emsalsiz bir devlet! Bugün elimizde olsa Belgrat'tan kalkacaksın, Hicaz'a kendi topraklarının içinde gideceksin. İster Yunan adaları dediğimiz yerlere git… Ege, ne güzel koy, körfez, ada, yarım ada, dantela gibi her tarafı işlenmiş çamlık, fevkalâde güzel yerler. Atlas okyanusuna kadar bizim. Tunus, Cezayir, Fas, Libya, Mısır, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Sudan'a kadar bizim!

Düşünebiliyor musunuz?!..

Akdeniz bir Türk gölü! Neler kaçırmışız...

Neden kaçırmışız?

Düşman bizi ilk önce yenememiş, içimize tefrika düşürmüş, ondan sonra başarı kazanmış.

Yaşlı kimseler vardı, anlattılar: Abdülhamid tahttan indirilmiş, tahttan indirilince Sirkeci Garı'ndan Selânik'e gönderilecek. Demiş ki;

"Şu toplanan insanlara birkaç söz söylemek istiyorum."

Kimisi demiş ki; "Konuşmasın!" Kimisi de demiş ki; "Bu 33 sene memleketi idare etti, idareciydi; bakalım belki tarihî birkaç söz söyler, müsaade edelim söylesin."

"Peki, konuş." demişler. Cebinden bir beyaz mendil çıkarmış cart cart cart cart yırtmış, parça parça…

"Gaye ben değilim, benim arkamdan millet, devlet böyle parça parça parçalanacak; hatırınızda olsun, Allah bu milleti korusun!" deyip trene binmiş.

Hatırda iyi kalsın diye mendil parçalıyor, mendili parça parça parçalamış.

Abdülhamid'den sonra ne oldu?

"Bizim" dediğimiz yerlere şimdi "bizim" diyemiyoruz. Defterden silmişiz, hatırımızda değil. Oradaki candaşlarımızı da unutmuşuz. Canımız, ciğerimiz, akrabamız. Kimimiz Boşnak, kimimiz bilmem ne, kimimiz Çerkez… Hepimiz bir yerden göçmüş gelmişiz.

Gözlerim yaşardı: Kafkasya'dan 93 muhacirleri gelirken demişler ki; "Şimdi Osmanlı topraklarına girdik…"

Atından inmiş yere secde etmiş.

"Burası mübarek toprak, burası Osmanlı toprağı!" demiş, secde etmiş, toprağı öpmüş.

Şu toprak sevgisine bakın, şu vatan anlayışına, şu sevgiye, şu hürmete bakın! Böyleydi, neleri kaybettik biz de şimdi hiçbir şeyden haberimiz yok!

Hepimizin münevverliği gazete münevverliği! Günlük gazete sayfaları, o kadar. Eskiyi ne bilen var ne düşünen var ne de yüreği yanan var!

Birbirimize bir tutturmuşuz: "Sen o partidensin, ben o partidenim; sen şu fikirdesin, ben bu fikirdeyim; senin sakalın, benim saçım; senin bıyığın, benim bıyığım, senin bıyığın aşağıya sarkıyor, ötekisi yukarıya dikik, berikisi Douglas bıyık, vay sen öyle bıyık mı bırakırsın gel bakalım…"

Ya ne oluyorsun, biz bu memleketin evlâdıyız! Hep şehit torunlarıyız, hepimiz mazlumuz, hepimizin ailesinde yürek yarası vardır, duvarımızda bir kan izi vardır, canımızda yeni kapanmış yara vardır.

Ne diye birbirimizi yiyoruz, ne var? Bu topraklar hepimizin işte! Muhafaza edebilirsek ne mutlu!

Ya muhafaza edemezsek?

"Bir zamanlar İstanbul gibi şehir de bizimmiş, ya ne güzel bir şehirmiş. Ta Karadeniz'den Marmara'ya kadar nehir gibi bir şey ama çok geniş bir su akarmış, boğaz derlermiş…" filan diye masal gibi torunlarımız anlatırlarsa hâlimiz ne olacak?

"Bir Çamlıca'sı varmış, bir Emirgan'ı varmış, derler dedeler; anlatırlar…" derlerse ne yapacağız?

Bizim memleket!

Birbirimize: "Sen sakallısın, ben başörtülüyüm; sen şöylesin, ben böyleyim…"

Ne oluyor?

Uyanalım, kendimize gelelim. Atı alan Üsküdar'ı geçti gidiyor. Çalıp çırpıp gidiyorlar. Memleketimizin tarihi zenginliklerini, kültür mirasını, yazma eserlerimizi, her şeyimizi götürüyorlar. Biz hâlâ birbirimizle dalaşalım. Nasrettin Hoca'nın yorganı gibi, yorgan gitti ama bizim kavgamız bitmedi!

Allah akıl fikir versin.

İnsan kardeşine bir şey yapacağı zaman düşünür. Ârif, kâmil kimselerden birisinin yanında birisi bir müslümanı çekiştirmeye kalkmış:

"Hani Ali Efendi, Veli Efendi var ya, şöyle kötü böyle kötü…" demek istemiş.

Olmayan bir kimsenin hakkında konuşmaya ne denir?

Gıybet denir. Dinimizde günah! Böyle bir şey yok! Mecliste olmayan kimsenin aleyhinde söz söylenmez. Erkeksen yüzüne karşı söylersin:

"Kardeş ben sende bir kusur görüyorum."

Hatta yalnız söylemek daha iyi. Yalnızca bir kenara git:

"Ben sende şöyle bir kusur görüyorum, düzeltsen, mümkünse düzelt…"

İzahı varsa izah et.

İnsanın; "Ben seni düzelteyim." filan gibi bir şey demesi lazım. Aleyhinde konuşmaya başlayınca o kâmil zât demiş ki;

"Dur, sana bir şey soracağım."

Durmuş tabii.

"Sen Hindistan'a cihada, gazaya gittin mi?"

"Gitmedim."

"Çin'e gazaya gittin mi?"

"Oraya da gitmedim."

"Rum'a gazaya gittin mi?"

"Hayır, o tarafları hiç bilmem."

"Afrika'ya gazaya gittin mi?"

"Oralara da gitmedim."

"Mübarek. Çin'in, Hint'in, Rum'un, Afrika'nın, Avrupa'nın kâfirleri senden emniyette, rahatta; sen müslüman kardeşinden ne istiyorsun, bu müslüman kardeşinden ne istiyorsun? Eğer babayiğitliğin varsa canın tezse duramıyorsan avucun, yumruğun kaşınıyorsa, ille bir şeyler yapmak istiyorsan buyur cümle cihan halkı düşmanımız."

Türk Hava Yolları'nın bürosuna bomba attılar, elçimizi öldürdüler, şöyle oldu, böyle oldu…

Buyur meydan geniş! Bak dünya ne kadar büyük! Zaten Türkiye küçücük bir yer kaldı. Kırpa kırpa kırpa, haritada küçücük bir yer. Dünya geniş.

Ne oluyoruz birbirimize bilmem, Allah akıl fikir versin!

Lev ta'lemûne mâ a'lemû ledahiktüm kalîlen ve lebekeytüm kesîrâ.

Bu hadîs-i şerîf biraz tüyleri diken diken edici bir hadîs-i şerîftir.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Benim bildiğimi siz bileydiniz benim bildiğim şeyleri siz bilmiş olaydınız muhakkak ki az güler çok ağlardınız. Gülmeye mecaliniz olmazdı, işiniz gücünüz ağlamak olurdu. Kolay kolay gülemezdiniz, çok ağlardınız."

Bu ne demek?

Hepimiz Amentü billâh, "Allah'a imanımız var, âhiret var." diyoruz. Âhirete inancımız var, biz ölünce insanın mahvolup yok olduğu kanaatinde değiliz. Âhiret var, hayatın şekli değişiyor ve

Ve münşieküm fî mâ lâ ta'lemün.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bilmediğimiz bir başka çeşit hilkat ile bir başka ikinci hayata getirecek.

İmanımız var ama bunun arkasında neler yatıyor?

Orada Allahu Teâlâ'nın intikamı da var:

Vallahu azîzü'n-züntikâm. "Allahu Teâlâ hazretleri mutlak izzet sahibidir, mutlak galiptir, hükmü hâkimdir ve intikam sahibidir!"

Sanır mısın ki bu yapılan zulümler geride kalacak, boş kalacak?

Allahu Teâlâ hazretlerinin intikamı var. Yakaladı mı paçayı kurtarmak mümkün değil, gitti insan!

O intikam, o azap acaba nasıl?

İnsanlar, Avrupalılar engizisyonlar filan kurmuş. Çarklar marklar, insanın ellerini bir tarafa bağlıyorlar ayaklarını bir tarafa bağlıyorlar, çarkı çeviriyorlar çatır çatır kemikleri ayrılıyor, şişleri kızdırıyorlar gözüne kulağına sokuyor vs. İşkence, insanların düşünebildiği işkence türleri! Ama Allahu Teâlâ hazretleri bir intikam almak istedi mi ne olacak kim bilir, cehennemde neler olacak kim bilir?!..

Sonra âhirette ne ince hesap olacak! Bu amel defterleri açılacak, herkesin gün gün, an an, saat saat yaptıkları cümle işler kendisine sorulacak: "Bunu niye böyle yaptın, bu niye böyle oldu?!.." diye sorulacak.

İnsan onları düşününce gülmeye mecali kalmaz. Şimdi düşünmediğimizden gülüyoruz!

Benim rahmetli ninem öksüz büyümüş. Çocukken geceleyin bir karanlık odada yatarmış. Bize kendisi anlatırdı, Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin.

"Gündüz çocuklarla oynayıp dururken akşam yatacağım oda aklıma gelince bir köşeye oturuverirdim." derdi.

Zavallıcık karanlık odada korkarmış, bir şey de diyemezmiş. Öksüz, kimsesi yok ya karanlık odada cinden periden şuradan buradan korkarmış. O korkudan dolayı akşam yatacağı yer hatırına geliverdi mi bir kenara otururmuş. Arkadaşları gelirlermiş: "Ya kalksana niye bozdun oyunu, niye durdun?.."

Aklına akşam vakti o karanlık oda geliverdi. İşte onun gibi!

Arkasından bunun gibi bir hadîs-i şerîf daha:

Lev ta'lemûne mâ entüm mülâkûne ba'de'l-mevti mâ ekeltüm taâmen alâ şehvetin ebeden. Ve lâ şeribtüm şerâben alâ şehvetin ebedâ. Ve lâ dehaltüm beyten testezillûne bihî. Ve le merartüm ila's-suudâti teleddemûne sudûraküm ve tebkûne alâ enfüsiküm.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

Ölümden sonra karşılaşacağınız şeyleri eğer bileydiniz ölümden sonra başınıza neler geleceğini eğer bileydiniz iştiha ile asla yemek yiyemezdiniz."

Seve seve pilava kaşık atamazdınız, seve seve yemek yiyemezdiniz.

Ve lâ şeribtüm şerâben alâ şehvetin ebedâ. "Bileydiniz ölümden sonra başınıza gelecekleri iştah ile şarıl şarıl suyu içemezdiniz."

Ebeden demek, Arapça'da "asla" demek. Ölümden sonraki şeyleri bilseydiniz asla öyle bir keyifle yemek yiyip keyifle su içemezdiniz.

"Gölgelenecek evlere giremezdiniz."

Hicaz'da güneş çok şiddetli oluyor. Hicaz'dan gelmiş arkadaş var, harmandan gelmiş köylü gibi; yüzü simsiyah olmuş, yanmış, sıcak. Yazın bir de yumurta kaynıyor, durduğu yerde pişiyor.

İnsan o zaman ne yapar?

Hop, gölgeye sığınır.

"Gölgelere, gölgeleneceğiniz evlere giremezdiniz de sahralara kaçardınız."

Ölümden sonra başınıza gelecekleri bilseydiniz şeyda olurdunuz, aklınız başınızdan giderdi, mecnun olurdunuz da sahralara düşerdiniz.

Teleddemûne sudûraküm. Ve sahralarda üzüntünüzden göğüslerinize vururdunuz, göğüslerinizi yumrukla çalardınız."

Ölüm üç sınıf insana üç türlü gelecek:

Bir, Allah'ın yüce, yüksek kulları var. Uyku gibi [gelecek], anlamayacak bile! Bir orta, iyi kulları var. Bir de aşağı, alçak, günahkâr, zalim, gaddar, hain, aldatıcı, hırsız, arsız, katil vs. kullar var. Onlara da bir başka türlü gelecek.

İyilere hoşça gelecek, kötülere çok sıkıntılı bir şekilde gelecek. Onun için hadîs-i şerîflerden öğrendiğimize göre her sabah [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'ın tertip ettiği dua mecmuasında okuyoruz:

Allahümme bârik lenâ fi'l-mevti ve fî mâ ba'del mevt.

Allahümme hevvin aleynâ sekerâti'l-mevti ve lâ tuazzibnâ ba'de'l-mevt.

"Yâ Rabbi! Ölümün sarhoşluklarını bize kolay getir, oralardan kolay geçir, ölümden sonra da azap ettirme, oralarda sıkıntılara uğratma!" diye sabah akşam dua ediyoruz. Bu çok zor bir iş olacak. Allahu Teâlâ hazretleri bizi gül koklarmış gibi fark etmeden âhirete göçüveren, hoş hâlli, iyi kullardan eylesin.

Ama çalışmak şartı ile tabii ki! Hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz'in bize bildirdiği bir kâide var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Temütün kemâ teîşûn "Nasıl yaşarsanız öyle öleceksiniz!"

Sen nasıl yaşadın, anlat bakalım. At yarışları peşinde miydin, kumarda mıydın, gaflette miydin, zevkte sefada mıydın?.. "Bu müslümanlar da yaşamasını bilmez ki! Ne safalı yerleri var bu dünyanın bir bilseler, anlamazlar…" mı diyordun? Nasıl geçiniyordun, parayı nasıl kazandın, nasıl, nerelere harcadın? Öbür tarafta müslüman kardeşin açlıktan kıvranırken kendi keyfin, sefan için milyonları mı harcadın, bir gece için ne kadar para verdin? Kimlere ne kadar paralar kaptırdın?!..

Tabii nasıl yaşadıysa en son hâlinde o gelecek.

Ankara'da bir vaiz arkadaş var, diyor ki;

"Birisinin cenazesine çağırdılar, ölmek üzereymiş. 'Gel dua ediver' dediler, gittim. Adam kendinden geçmiş; 'Vallahi olmaz, ille şu kadar olacak, bilmem ne olacak…' diye pazarlık yapıyor. 'Bunun mesleği nedir?' dedim…"

Meğer at alır satarmış, at cambazıymış.

Yine aynı şahıs söyledi: Birisine uğramış; "Atsana papazı, versene sineği, versene kızı, üçlüyü at vs." diye sayıklıyormuş.

Demek ki vaktini kumarla geçirdi. En son anda tabii üstünden akıl, şuur, kontrol kalkınca, alt şuurda, içerde kutunun içinde ne varsa onlar meydana çıkıyor. İnsan yaşadığı gibi ölecek. İşte öyle olur. Onun için iyi yaşamaya gayret edelim. O öyle bir piyango değildir ki kötü yaşa yaşa, en son anda hop öbür tarafa kapağı atıver; öyle bir şey değil ki! Nasıl yaşadıysan öyle ölürsün.

Ve tüb'asûn kemâ temûtûn. "Nasıl öldüyseniz o hâl üzere kalkacaksınız!"

Bir de o var. İnsan günah üzere gitmişse -Allah korusun- meyhane köşesinde veya başka bir kötü yerde, o hâl ile bir de mahşer halkının karşısına çıkmak var.

Roma'ya yakın bir yanardağ var, patlayıvermiş. Onun dibinde de Pompei diye bir şehir var, külleri örtüvermiş. İnsanlar olduğu gibi, o hâl üzere [heykelleşmişler]. Kızgın küller üzerlerine gelivermiş, hemen bir anda ölüvermişler.

Hani bir filmi oynatıp dururken birden durduruveriyorlar da aynen öyle kalıyorlar ya, öyle! Hayat birden küllerin altında duruvermiş, birden! Tabi kızgın küller örttüğü için ne mikrop var ne başka bir şey var, çürüme de olmamış. Küllerin temizlenmesi de kolay! Süpürüp, kazıyıp temizledikçe insanları meydana çıkarıyorlarmış. Kimisi kumaş tartıyor, kimisi para veriyor, kimisi para alıyor, kimisi içki içiyor. Kimisi de ne kötü hâllerde… Ne kötü hallerde ki Allah başına ateş külü yağdırmış. Ceza! Azîzi'n-züntikâm, "İntikam sahibi" Allahu Teâlâ hazretleri. İntikamını bazen dünyada da alır.

Bunlar şaka değildir, oyuncak değildir. Belki biz doğru anlatamıyoruzdur, kuvvetli anlatamıyoruzdur ama ârif olan anlar. Leb demeden leblebiyi anlar. Bu ciddi bir iştir, ölüm ciddi bir iştir.

Bir kere sermaye bitiyor, kesiliyor, tamam. İnsana; "İmtihan müddeti bitti!' deniyor. Nasıl yaşadıysan o! Hiç imtihan olduğunu, buranın bir kazanç, âhiretin kazanç tarlası olduğunu hatırımızdan çıkartmamamız lazım! Hiç, asla! Ne zaman biteceğini de bilmiyoruz. Çünkü sırayla da gelmiyor.

"Önce abim gidecek, ondan sonra onun küçüğü gidecek, ondan sonra o gidecek, sonra ben gideceğim." diyebilir miyiz?

Bazen en küçüğe gelir. Bebek gidiyor, küçük bebek gidiyor. Bazen oğlu gidiyor da oğlunun çocuklarına dedeler bakıyor. Bu iş belli olmuyor. Bazen o ihtiyar hâliyle dedeler, neneler bakıyor. Öyle olabiliyor. Onun için devamlı hazırlıklı olacağız.

Bu işi en iyi bizim büyüklerimiz, evliyâullah, ulemamız düşünmüşler de bize güzel tavsiyelerde bulunmuşlar:

"Aman devamlı abdestli gez! Aman vasiyetin yastığının altında hazır olsun! Aman devamlı zikrullahla vakit geçir ki ölürken Allah diyebilesin, lâ ilâhe illallah diyebilesin, kelime-i şahadet getirebilesin! diye tavsiyelerde bulunmuş. Aman dargın olduğun kimselerle barış! Aman hak geçmiş kimselere götür hakkını ver, helalleş, âhirete hesap bırakma, işini sağlam tut, temiz tut!.."

O tavsiyeleri tutmak lazım. Bu iş ciddi bir iştir, oyuncak değildir. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi uyanık, ârif, agâh, mütenebbih, fâzıl, kâmil kullar eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı