M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 320.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkıhı Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'du fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

Amelü'r-racüli bi-yedihî ve küllü bey'in mebrûrin.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ehadîs-i şerîfesini, üstadımız Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin tasnif eylemiş olduğu Râmûzü'l-ehâdîs isimli eserden okumaya ve izah etmeye devam edeceğiz.

Hadislerin izahına geçmeden önce her zaman olduğu gibi evvelen ve hâsseten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek rûh-ı saadeti için; diğer enbiyâ ve mürselînin, bütün evliyâullahın ruhları için; hâsseten Peygamber Efendimiz'in ashâbının, etbâının, ashâb-ı kirâmdan bize kadar güzerân eylemiş olan cümle sâdât u meşayihimizin hulefasının, ehibbâsının ruhları için; eserin müellifi Ahmed Ziyâüddin Efendi hazretlerinin mübarek ruhu için; üstatlarının, talebelerinin ruhları için; hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî hazretlerinin ruhu için ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere bu meclise gelmiş olan tüm kardeşlerimizin âhirete irtihal ve intikal eylemiş olan cümle geçmişlerinin ruhları için bir hediyye-i Kur'âniyye olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı şerif kıraat eyleyelim.

Pek çok raviden rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bir gün, "Kazancın en hoşu, en iyisi, en güzeli hangisidir?" diye sorulmuş.

Süile an atyebi'l-kesbi. "Hangi kazanç en tayyiptir, hoştur, güzeldir?"

Herkes hayatını idame ettirmek, geçimini sağlamak için çalışıyor ve para kazanıyor. Çeşitli yollar var. "Bunların en güzeli, en hoşu hangisidir?" diye sormuşlar. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz onun üzerine metnini okuduğum hadîs-i şerîfi irad buyurmuş;

Amelü'r-racüli bi-yedihî. "Kişinin kendi elinin yapmış olduğu işten hâsıl olan kazanç…" Ve küllü bey'in. "Her satış, alışveriş…" Mebrûrin. "Mebrurdur, makbuldür, güzel ve iyi bir kazanç yoludur."

Burada anlaşılıyor ki Peygamber aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz iki hususu zikreylemiş:

1. Kendi eliyle yaptığı. Kendi eliyle yaptığından maksat, biz "elinin emeği" diyoruz ya, lisanımızda da böyle caridir. Kendisi emek sarf ediyor, ortaya bir şey koyuyor. Sanat erbabı; uğraşıyor, alnı terliyor, akşama kadar çalışıyor, çabalıyor. Böylece kazandığı helaldir, güzeldir. Sanat olsun, ticaret olsun, isterse diğer mesleklerden bir meslek olsun. Uğraşıp, didinip, emek sarf edip kazanması, ortaya bir iş koyması… Ondan elde ettiği gelir güzeldir, makbuldür.

2. Küllü bey'in. "Her alışveriş." Ticaret de makbuldür, buyurmuş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in de nübüvvetinden evvel güzel ticaretleri vardı. Kervanla Şam'a gitmesi gelmesi, böyle bir faaliyette bulunması kendisi tarafından da icrâ edilmiş bir çalışma şekli.

Bir hadîs-i şerîfte, "Ebrarın ameli terziliktir. Kadınların ebrarının yani iyi, halis, salih kadınların işi de ip bükmektir, yün veya başka bir şeyi iğ ile eğirmektir." diye buyurmuş.

Demek ki bu iki husus hadîs-i şerîfte methedildiğine göre bu meslekte bir tatlılık var. Hakikaten de tanıdığımız terzilerden birkaç eş, dost, ahbâbı düşünüyorum. Umumiyetle kitap okuyan, güzel konuşan, dinî bilgisi iyi olan kimseler. Ben öylelerine mi tesadüf ettim, bilmiyorum. Herhalde zamanı müsait oluyor. Önündeki kumaşa iğneyi sokup çıkartırken bir taraftan nefis meşgul oluyor ama zihin serbest oluyor. Herhalde güzel bir meslek oluyor.

Dikmekten söz açılınca bir zâtı hatırladım. Kumaşı dikermiş, ondan sonra sökermiş. Yine dikermiş, sökermiş. Sürekli… Birisi onun bu halini görünce soruyor;

"Mübarek! Madem diktin, ne diye söküyorsun? Baktın sökülmesi lazım, sonra neden tekrar dikiyorsun?"

Gülmüş, başını sallamış;

"Ah ah! Sen bu nefsi bilmezsin. Bu nefsi ben böyle meşgul etmezsem o beni meşgul eder." demiş.

Nefis meşgul olsun diye onu bir işte tutmak, çalışmak, uğraşmak lazım. İnsan çalıştığı zaman, zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Oruçlu olduğunuz zamanı düşünün. İnsan akşama kadar oturduğu yerde olursa özellikle yaz günlerinde oruç zor gelebilir. Ama bir işle meşgulse ezan okunur, hemen akşam oluverir. Onun için çalışmak güzel! Elinin emeğini yemek daha güzeldir.

Neden güzel oluyor?

Başkasının sırtından geçinmek, başkasının hukukunu üzerine geçirmek hoş bir şey olmadığı için.

Tasavvuf kitaplarında yazılmış ki, "Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır."

Tasavvufun böyle bir tarifi de var. Dost olmak ama kimseye yük olmamak! Dostluktan bil-istifâde onun bunun sırtından geçinmemek, sırtına binip de zahmet vermemek.

Tasavvuf nedir?

Yar olmak, bâr olmamaktır. "Bâr" Farsça yük demek. İnsan kimseye yük olmayacak! İnsan ancak çalıştığı zaman kimseye yük olmaz.

Hz. Ömer radıyallahu anh zamanında, mübarek elinde kamçı ile bazen çarşıya, pazara girermiş. Ticaretten, faizden, haramdan, helalden sorar; bilmeyeni dövermiş. Dinî ahkâmı bilmeyene ticaret yaptırtmazmış, "öğren" diye. Korkarlarmış. Hatta ashaptan birisine kadılık teklif ediyor, "Ben sırtıma sopa yemek istemem." diyor.

Bir gün yolda giderken bakmış, kenarda bazıları oturmuşlar, duruyorlar;

"Sizler ne taifesiniz böyle? Ne diye oturuyorsunuz burada?" diye sormuş. Demişler ki;

"Biz gûşe-i kanaat ihtiyar eylemiş olan mütevekkilleriz." Yani, "Biz Allah'a tevekkül ettik. Allah bizim rızkımızı elbette bir yerden gönderir. Çalışmamıza gerek yok, tevekkül erbabıyız."

Bir kızmış onlara, demiş ki;

"Siz mütevekkil değilsiniz, müteekkilsiniz. Allah'a tevekkül edici kimse değilsiniz, siz yiyicisiniz. Halkın kasesine kepçe gibi dalıp çıkıyorsunuz. Başkasının kasesinden alıyorsunuz. Mütevekkil o kimsedir ki tarlayı sürer, tohumu atar, her türlü çalışmayı yapar. Ondan sonra da muntazır-ı bârân-ı rahmet olur. Allah rahmet, bereket ihsan etsin de bu mahsul bitsin diye o zaman tevekkül eder. Sen kendi üzerine düşeni yapma, ondan sonra 'Allah'a tevekkül ediyorum' diye bir de dini eğri büğrü kendi tembelliğine maske ve perde yap. Böyle şey olmaz!" diye onları azarlamış, kovalamış.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in de ehâdîs-i şerîfesinde işaretler pek çoktur. Dilenen bir kimseye dilenmemesini, bir ip alıp dağdan odun toplayıp onu satıp elinin kazancıyla, emeğiyle yemesini, kazancını öyle sağlamasını tavsiye etmiş.

Bu hadîs-i şerîften bizim çıkartacağımız hisse; kimseye yük olmamaya, kendi kazancımızı, geçimimizi kendimiz sağlamaya, bu kazancı helal yollardan sağlamaya çalışmak, elimizin emeğini yemek… Ya ticaret yoluyla, ya sanat yoluyla bu işi yapmaktır.

Sanat mı, ziraat mı, ticaret mi iyidir?

Bu hususta ulemanın çeşitli sözleri vardır. Hepsi hoş! "Ticaret üstün" diyenler de var, elinin emeği olması dolayısıyla "sanat üstün" diyenler de var.

Allah hayırlı kazançlar cümlemize nasip eylesin. Helalden kazanıp helal lokma yemek birçok şeyin anası ve anahtarıdır. Bir insan haram lokma yedikten sonra onun işinden bereket gelmez. Karnında haram lokma varken olmaz.

Meşhur bir menkıbe var:

Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh'a kölesi bir tabak yiyecek getirmiş. O da tabağı almış yemiş. Yedikten sonra nereden olduğunu sormuş. Bir müşrik komşunun düğününden geldiğini öğrenince veyahut bir başka rivayette o kölenin gayri meşru yani Allah'ın haram kıldığı bir şekil ile parayı kazanıp da getirdiğini, haram olup helal, iyi bir şey olmadığını anlayınca parmağını boğazına sokmuş, boğazını gıcıklatmış, yediğini dışarıya çıkartmış. Ve demiş ki;

"Haramla beslenen, hâsıl olan ete cehennem yakışır."

Haram yedi mi insan cehenneme muhakkak gider, mânasında… Onun için tasavvuf kitaplarında yani Allah'a kurbiyet hâsıl etmek, Allah'ın rızasını kazanmak için takip edilmesi gereken yolu anlatan kitaplarda; "Bu işin ilk adımı, başı helal lokmadır." diye yazar. Lokma haram oldu mu düzelmez.

"Bu çocuk bir türlü ıslah olmuyor. Bizim çocuk ana baba saymıyor, söz dinlemiyor, mektepte başarılı değil, haylazlık yapıyor, cüzdandan para alıp gidiyor, har vurup harman savuruyor!"

Küçükken nasıl besledin, ona dikkat edeceksin.

Meşhur hikayedir ya, hani İmâm-ı Âzam rahmetullahi aleyh için anlatırlar. Babası çok ibadet ehli, alim bir kimseymiş. Derenin kenarında oturmuş ders çalışırken, dîn-i ulûmu öğrenmeye gayret ederken, bakmış suyun üstünde bir elma yüzüp ileriye doğru gidiyor. Elini uzatmış, elmayı almış, bakmış; güzelce bir elma. Isırmış. Isırınca;

"Yahu ben bunu sudan buldum, ısırdım ama acaba doğru mu yaptım, eğri mi yaptım?" diye yememiş, bırakmış. İçine de dert olmuş, "Bu elma acaba nereden?"

Akıntının tersine, yukarıya doğru yürümüş. Bir taraftan da nehre yakın elma ağacı olan bahçe neresi diye bakınıyor. Nihayet elmaların olduğu bahçeyi ve sahibini bulmuş. Bahçenin sahibine demiş ki;

"Ben derenin kenarında otururken bir elma suyun üstünde yüzüp geçiyordu. Ben de uzandım aldım. Bir ısırdım ama sonradan aklım başıma geldi. Senin elmanı ısırmış bulundum. Hakkını helal et."

Adam bakmış, karşısındaki pırlanta gibi bir insan. Suya düşmüş bir elmayı ısırdı diye onun peşine düşen, haramı helali çok iyi bilen, Allah'tan çok korkan bir insan. Anlamış, hemen notunu vermiş.

"Yok, helal etmem." demiş.

"Aman! Etme, eyleme." Yalvarmaya, yakarmaya başlamış.

"Yok!" demiş, "Ancak bir şartla helal ederim. Benim kör, topal, sağır, dilsiz, ayıplı, kusurlu bir kızım var evde. Onu alırsan o zaman affederim, başka türlü affetmem."

Eh! Ne yapsın. Kör, topal, kötürüm bir kızla evlenecek ama sonunda ısırdığı elmayı helal ettirecek.

"Peki!" demiş, razı olmuş, boyun bükmüş ve sırf Allah razı olsun diye kabul edilmeyecek bir işi kabul etmiş. Düğün olmuş, düğün evine girmiş, bir de bakmış ki karşısındaki ne sağır, ne dilsiz, dünya güzeli bir kız… Dışarıya çıkmış, kayınpedere gitmiş;

"Olmadı, bu bizim anlaşmaya uymadı. Hani kız kör, sağır, dilsiz, kötürümdü. Bir yanlışlık var bu işte." demiş.

Orada da takvâya uyuyor, "Çok güzelmiş, iyi, yaşadık." demiyor. Kayınpeder;

"Evladım! Helali hoş olsun, Allah mesut bahtiyar etsin. Ben kızım için 'kötürüm' dedim, ayağı hiç harama gitmedi. 'Çolak' dedim, eli hiç harama uzanmadı. 'Kör' dedim, hiç nâmahrem görmedi. 'Sağır' dedim, hiç haram bir şey işitmedi ki… Söylediğim sözler doğrudur ama kastettiğim mâna farklıdır. Haydi Allah mesut etsin." demiş, sırtını sıvazlamış.

Evlenmişler de o mübarek evlilikten İmâm-ı Âzam doğmuş derler. Kitaplar böyle anlatır; doğru veya yanlış ama çıkacak ders nedir?

Demek ki bir helal lokmadan ne oluyor?

İmâm-ı Âzam çok kısa bir zamanda -artık bir ayda mı ne kadarsa- Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş.

"Olur mu hocam bir ayda ezberlemek?" derseniz bizim mühendis bir hemşehrimiz var. Hala da sağ. Onun yanında babam; "Filanca adam üç ayda hafız olmuş." deyince, o; "Bize de elhamdülillah, bir aydan kısa zamanda nasip oldu." demiş. Yani hayatta, hâl-i hazırda müstesna insanlar oluyor.

Neyse İmâm-ı Âzam hazretleri çok kısa bir zamanda Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş, hafız olmuş. Gelmiş, "Anne şu kadar zamanda Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledim." diye annesinin elini öpmüş. Anası;

"Ah, evladım ah! Senin o baban yok mu, o elmayı dişlemeseydi sen çok daha kısa zamanda ezberlerdin." demiş.

Demek ki her haram lokmanın insana bir zararı oluyor. Sabahtan akşama haram küpü gibi; yediği, içtiği, giydiği, baktığı her şey haram olursa… Ondan yola gelmiyoruz. Söylüyoruz, söylüyoruz, ne kendimize ne başkasına tesir ediyor. Ne sözümüzde tesir var, ne dinlediğimizden ibret alma var. İşler nerelere bağlı…

Tasavvuf kitapları, "İşin başı helal lokmadır." diye yazmış. Onun için lokmanın helal olmasına, helalden gelmesine azami dikkat edelim. Bu hadîs-i şerîfin ışığı altında kazanç yolumuzu yeniden bir gözden geçirelim. Kendi halimizi tanzim edelim. Allah'ın rızasına uygun yoldan kazanıp uygun yoldan yemeye, beslenmeye, uygun yerlere harcamaya gayret edelim.

İkinci hadisi şerif;

Ummû bi's-selâmi ve ummû bi't-teşmît.

Ummû demek, "umumi yapınız, genelleştiriniz" demek. "Çoğul sigasıyla, çok kimseye hitap edecek tarzda selam veriniz." Arapça'da selam verirken, es-Selamu aleyküm diyoruz; bu hadise uygun. es-Selamu aleyküm, "size selam olsun" demek. Halbuki Arapların dili başka söylemlere uygundur. Mesela es-Selamu aleyke desen, "sana selam olsun" demek olur. Türkçe'de de insan "selam sana" dese bir kişiye, "selam size" dediği zaman birçok kimseye demiş oluyor. Arapça'da da bu mümkündür. Karşındaki şahıs bir kişiyse es-selamu aleyke diyebilirsin. İki kişiyse es-selamu aleyküma, çok kimseyse es-selamu aleyküm, çok kadınsa es-selamu aleykünne dersin. Muhatabın sayısına ve cinsiyetine göre değişik söyleme imkânı vardır.

Peki, bir kişiyse es-selamu aleyk mi, es-selamu aleyküm mü denilecek?

İşte Peygamber Efendimiz onu buyuruyor, "Çoğul olarak söyleyiniz, es-selamu aleyküm, size selam olsun, deyiniz. Karşındaki bir kişi bile olsa çoğul olarak selam veriniz." diyor Peygamber Efendimiz.

Ve ummû bi't-teşmît. "Teşmitte de umumi olarak dua ediniz."

Teşmit demek teşmîtu'l-âtıs, aksıran kimseye "Allah sana merhamet etsin" diye dua etmek demek. Bu bizim kardeşlik vazifemiz.

Müslüman kardeşliğin icabı çok; selam verdiği zaman selamını iade edeceksin, aksırdığı zaman "Allah sana merhamet etsin" diye dua edeceksin, davet ettiği zaman davetine icabet edeceksin, hastalandığı zaman ziyaret edeceksin, ölürse cenazesine gideceksin, cenazesini meydanda bırakmayacaksın, son vazifeni yapacaksın… Müslümanın müslümana karşı vazifeleri var; gıyabında onu koruyacaksın, arkasından dedikodu yapmayacaksın, çekiştirmeyeceksin…

O vazifelerden bir tanesi de… İslâmî âdete, töreye göre aksıran kimse elhamdülillah diyecek. Bu, Hz. Âdem atamızdan gelme bir âdet! İlk defa o elhamdülillah demiş. Ondan sonra etraftaki müslümanlar da onu duyduğu zaman, yerhamukellah, "Allah size merhamet etsin." diyecek. O da yehdinâ ve yehdikümullah "Allah sizi ve bizi hidayet eylesin." tarzında cevap verecek.

İnsan aksırdığı zaman söyleyeceği böyle bir hayır dua var. Bu, Hz. Âdem aleyhisselam ile melâike-i kirâm arasında cereyan etmiş bir âdetten günümüze kadar gelmiş bir şey. Yaratıldığı zaman Âdem aleyhisselam aksırmış. Aksırınca Allah'a hamd u senâlar olsun diye elhamdülillah demiş. Melekler de, "Allah sana merhamet eylesin." diye dua etmişler. Kitaplar, "Bu, o konuşmanın devamı, o âdetin tekerrürüdür." diye yazar.

Demek ki biz de bir müslüman kardeşimize aksırdığı zaman hayır dua edeceğiz ama hayır duayı tek olarak yapmayacağız "sen" demeyeceğiz "siz" hitabıyla yapacağız. Herkesin iyiliğini isteyeceğiz, tek kişiye tahsis etmeyeceğiz.

Bedevinin birisi -yani çöl Arap'ı, görgüsü biraz eksik oluyor, çölde yaşadığı ve insanların arasına katışmamış olduğu için- gelmiş;

"Allah sana ve bana merhamet etsin yâ Resûlallah." demiş. Peygamber Efendimiz gülmüş;

"Sen Allah'ın rahmetini daralttın." demiş.

Allah'ın rahmeti geniş! Niye sana bana? Herkese deyiver de herkese oluversin. Müslüman herkesin iyiliğini isteyecek, içini öyle terbiye edecek. Herkese karşı selâmı da, kelâmı da, duası da umumi olursa iyi...

Namazın arkasından dua ettiği zaman da bütün müslümanlara dua ederse, sırf kendisine dua etmesinden daha iyi olur. Hele hele imam! Hadîs-i şerîfte, "Sadece kendisine dua ederse o haindir." diyor. İmamlığı elde etmiş, başa geçmiş, onu suistimal etmiş oluyor. İmam da cemaatini vesairesini kastederek umumi dua edecek. Bunun hakkında da hadîs-i şerîf var.

Biz, bütün müslümanların iyiliğini düşüneceğiz. Bütün müslümanlar birbiriyle irtibatlıdır, birbirinden kopuk değildir. Birbirine dirsek çeviren, yan bakan, çelme takan, kızan, kuyusunu kazan kimseler iyi müslüman değil! Öyle kimseleri duyuyoruz ki!..

"Filancayı elime geçirsem kör testereyle keserim. Asılacak olsa ipini ben çekerim."

Vah vah! Yazık! Sen daha Müslümanlıktan hiçbir şey anlayamamışsın. Sen daha çok yaşayacaksın, çok tecrübe kazanacaksın da belki bir zaman gelir, dünyayı anlarsın. Müslüman merhametli olacak. Müslümanlar bir vücut gibi olacak. Vücudun ayağına diken battığı zaman insan geceleyin uykusuz kalır.

"Ayak ağrısın, öbür taraf rahat uyusun."

Uyumaz! Uykusuzluk ve ateş bütün vücudu sarar, çünkü arada irtibat var. Kimsenin kimseden haberi olmazsa; biri burada karnını doyurur çok yemekten ölür, yanındaki komşu da hiçbir şey yiyemediği için ölürse o kıyamet alametidir.

Sen biraz yediğinden ötekisine verseydin, ondan haberin olsaydı, o olmayacaktı.

"Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar."

Büyüklerimiz bu tekerlemeyi boşuna söylememiş. Hepsinin bir aslı esası, dayandığı nokta var. Bunların sözlerini yabana atmamak lazım!

Hâsılı müslüman öteki müslümanlarla da ilgilenecek. "Rabbena hep bana." demeyecek, sadece kendisini düşünmeyecek, herkesi beraber düşünecek, iyiliği umumi olarak isteyecek. Bu hadîs-i şerîften çıkarttığımız ders odur.

Diğer hadîs-i şerîf;

An yemînihî Cibrîlu ve an yesârihî mîkâîlü ya'nî sâhibe's-sûri.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîf de, İsrafil aleyhisselam'ı kasdederek, "Sağında Cebrail vardır, solunda Mikail vardır." buyurmuş.

Melekler mertebe itibariyle derece derecedir. Kimisi çok şerefli, çok yüksek, Allah indinde çok makbul meleklerdir; melek-i mukarreb, "Allah'a yakın" denilir.

İnsan vücudunda, göklerde ve yerde çeşit çeşit melekler vardır. Melekler, Allah'ın emirlerini icrâ eden, ruhanî, latif mahluklardır. Bizim vücudumuzda, "kirâmen kâtibîn" yani amellerimizi, hayırlarımızı ve şerlerimizi yazan melekler var. Vücudumuzun her ekleminde vazifeli bir melek olduğunu hadîs-i şerîf bildiriyor.

Yerde, gökte, içimizde, dışımızda çeşit çeşit, sayılamayacak kadar Allah'ın melekleri var. Bunların en büyükleri dört tanedir; Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail. İsrafil aleyhisselam kıyametin alameti olan sûru üfürecek olan melektir.

"Onun sağında Cebrail, solunda Mikail vardır." diyor. Tabii bu mânevî hayata, gözümüzün görmediği âleme ait bir şey. Beni asıl bu hadîs-i şerîfin şerhinde olan bir ibare heyecanlandırdı;

Ve kad rüiye ani'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem, ennehu kâle. "Peygamber Efendimiz'den rivayet edilmiş ki şöyle buyurmuş…" "Siz nasıl böyle gafil gafil dolaşıp durursunuz ki o suru üfürecek olan melek, sûru üfürmek için yakalamış, 'ne zaman emrolunacak da üfüreceğim' diye bakıp duruyor."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, "Nasıl gafil insanlarsınız." diyor.

Bir düğmeye basılsa bombalar patlayacak olsa. Rusya Amerika'ya karşı füzeleri hazırlamış, Amerika Rusya'ya karşı füzeleri hazırlamış. Birisi yanlışlıkla bir işaret verse kıyamet kopacak. "Aman böyle şeyler olmasın." diye Moskova'dan Washington'a özel, hususi hat çekiyorlar. Doğrudan doğruya konuşmak için, kırmızı telefon demişler, bit hat çekmişler. "Aman ani bir kararla birbirimizi mahvetmeyelim." diye…

Bu melek elinde sûr ile bekliyor, bir işaret olsa, bir emrolunsa… Üfürdüğü zaman kıyamet kopacak. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Keyfe entüm, "Nasılsınız, ne haldesiniz?" diyor. Asıl insanı heyecanlandıran taraf bu! İsrafil aleyhisselam sûru eline almış, üfürmeye hazır bekliyor. O sahneyi gözümüzün önünden hiç uzak tutmayalım da "Ha şimdi üfürdü, ha şimdi üfürecek." diye hazırlıklı olalım.

Hazırlıklı olmak nasıl olur?

Hazırlıklı olmanın ilki, günahlardan tevbe edersin ve bâtılı bırakır, hak yola gelirsin.

"60 yaşına geleceğim emekli olacağım, 65 yaşına geleceğim ikramiyeyi alacağım, hacca gideceğim."

Ya gelemezsen! Uzağa atmak gafillerin işidir, şeytanın bir oyunudur. Şeytan insana şerri yaptıramazsa, hayrını tehir ettirir.

İlk iş tevbe; tevbe-i sâdıka ile tevbe edeceksin. Evvela hak yola bir döneceksin.

Sonra hak sahipleriyle haklaşacaksın. Kimin sende hakkı varsa alacağını alacak, vereceğini vereceksin; helalleşeceksin. Ondan sonra daima, her gün, her işte, her anda hayır üzere olmaya çalışacaksın. Ecel birden geliverir diye abdestli olmaya çalışacaksın.

Kıyametin nasıl geleceğine dair hadîs-i şerîf var. İnsanlar alışveriş yapacakmış, mal alacakmış, parasını vermeden kıyamet kopacakmış. Dünyanın hayatı gafilce sürüp giderken birden bıçak keser gibi bitecekmiş. Kıyamet kopacak!

Onun için her an hazır olmak lazım.

Hazır ol cenge eğer istersen sulh u salah. Eğer sulh u salah istersen harbe hazır olacaksın. Felah, necat istersen Allah'ın sevdiği bir kul olacak gibi daima hazırlıklı ol. Bana birisi fısıldadı, "Hemen bugün kıyamet kopacak." diye bir insan sabahleyin nasıl hazırlanırsa, gününü ona göre tanzim edersen kurtulursun. Öyle olmazsa, "yarın düzelirim" dersen o yarın hiç gelmez. O zaman insan gafil gider.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi gafletten ikaz eylesin. Daima uyanık, daima hazırlıklı, ölüm meleği geldiği zaman "al emaneti" diyebilecek rahatlık içinde olan, vasiyeti yastığının altında veyahut koynunda, cebinde olan, kimseyle pürüzlü işi kalmamış, böyle bir iş bırakmamış olan insan eylesin. Hepimizi hazırlıklı eylesin.

Diğer hadîs-i şerîf;

Ani'l-ğulâmi şâtâni mükâfeetâni ve ani'l-câriyeti şâtün.

"Erkek çocuğu olursa iki, kızı olursa bir koyun keser."

Bir insanın erkek çocuğu olursa onun Allah tarafından kendisine ihsan edilmesinin bir şükranesi olmak üzere, Allah'a teşekkür sadedinde, "Çok şükür yâ Rabbi! Beni akim yapmadın, çoluk çocuksuz bırakmadın, bir evlat nasip ettin." diye ona iki koyun kesecek. Kız olursa bir tane kesecek.

Mükâfeetâni sözünün de uzun izahı var. Bu kelimelerin altında yatan mânaya göre seçtiğin şey iyisinden, hoşundan olacak. Mümkün olduğu kadar iyi cinsinden seçmeye çalışacaksın.

Çocuklar için kesilen kurbana fıkıh kitaplarında "akika kurbanı" derler. Ayrıca "akika bahsi" vardır, kurban kesmenin faydalarını bildirir. Evladın hayırlı olmasına, cehennemden âzat olmasına, hak yolda yürümesine faydası vardır. "Akika" diye aslında çocuğun doğduğu zamanki süt saçlarına derlermiş. Daha bir haftalık iken, hemen daha ilk günlerde kesilen kurban makbuldür. Ama senin baban sana kesmiş mi kesmemiş mi bilmiyorsun, sen çocuklarına kestin mi kesmedin mi? "Galiba kesmedim." kesmemişsen, sonradan da, hatırına geldiği veya öğrendiğin zaman yapmak da olur.

Bunun çeşitli faydaları var. "Yâ Rabbi! Bunun eti çocuğumun etine, kemiği çocuğumun kemiğine bedel olsun. Çocuğum cehennemden âzat olsun." diye dua ederek kesersin. Akika kurbanının sevabı çoktur.

Diğer hadîs-i şerîf;

Ani'l-ğulâmi akîkatâni ve ani'l-câriyeti akîkatün.

Burada "akika" kelimesiyle anlatılmış; "Erkek çocuk için iki akika kurbanı, kız çocuk için bir akika kurbanı lazımdır." diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

Bu tavsiyeye mali durumu müsait olan kardeşler riayet ederlerse çağırırlar, kendileri de yerler; çoluk çocuk, eş dost ile beraber bir yeni gelenin bayramı, şenliği olur. Gelenler de inşaallah bir hayır dua ederler, müslümanlar arasında güzel bir iş ve muhabbet olmuş olur. Bunu yapmaya çalışmalıdır.

Ûdü'l-merîda ve ecîbü'd-dâıye ve eğibbû fî'l-ıyâdeti illâ en yekûne mağlûben fe lâ yuâdü ve'l-ıyâdetü ba'de selâsin ve hayru'l-ıyâdeti ehaffühâ kıyâmen ve't-ta'ziyetü merreten.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilen bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize içtimaî bazı vazifeleri bize hatırlatıyor, tavsiye ediyor. O vazifeleri bir bir izah edelim. Buyurmuş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

Ûdü'l-merîda. "Hastayı ziyaret ediniz." Müslüman kardeşlerimizden, tanıdığımızdan, akrabamızdan, dostumuzdan birisi hastalandığı zaman onu ziyaret edeceğiz. Ve ecîbü'd-dâıye. "Sizi davet eden kimsenin davetine icabet ediniz."

"Efendim! Bizim filanca akşam nişan törenimiz, nikah törenimiz vs. var."

Bir sebeple sizi çağırıyor, sizi dost bilmiş, gelmenizi istemiş; yan çizmeyin. Mümkün olduğu kadar davete icabet edin. Davete icabet sünnettir, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir, müslümanlar arasında muhabbetin artmasına vesiledir.

Bizim dinimiz muhabbetin artmasına vesile olan her şeyi hararetle tavsiye etmiştir. Muhabbeti bozucu şeylerden de kaçınmayı tavsiye etmiştir. Bir şartla gidilmez; orada günah işlenecekse o zaman gitmezsin. O günahı işletmemeye gücün yeteceğine kanaatin varsa, senin hatırın için sen gittiğin zaman yapmayacaklarsa o zaman gidersin, yapılmamasına vesile olmuş olursun; sevap işlersin.

Ve eğibbû fî'l-ıyâdeti. "Hasta ziyaretini ara ara yapın, hastayı çok sıkıştırmayın."

Peygamber Efendimiz, ashabından bir zât-ı muhtereme radıyallahu anh buyurmuş ki;

"Ara ara ziyaret et, sevgin daha çok olur."

İnsan çok sevdiği kimsenin hep yanında olmak ister ama çok gidince bıkkınlık meydana gelir, iyi olmaz. Arada bir fasıla vererek giderse iyi olur. O zaman insan, "Yahu nerelerde kaldın, özlemişim." der, daha fazla sarılır. Her zaman gelen kimseye de, "Yine mi sen geldin." gibilerden eski zevki ve heyecanı kalmaz.

Onun için ölçülü bir şekilde hareket edilmeli. Mühim olan muhabbetin artması... Muhabbet artacak diye hiç durmadan gidilmesi de doğru değil, o zamanda iyi olmuyor. Sonra hastanın çeşitli hali olur, utanır; mesela yataktan kalkamaz, abdestini yatakta yapması icap eder. İğne olacaktır açılması gerekir veyahut vücudu zayıf, naif olduğu için konuşup dururken uykusu geliverir. Çok fazla durursan rahatsız olabilir.

İllâ en yekûne mağlûben fe lâ yuâdü. "Eğer hastalığı çok fazlaysa ve kendisini kaybetmiş durumda ise, geleni gideni fark etmezse… O zaman ziyaret etmeye lüzum yok."

Mühim olan onu ziyaret edip gönlünü almak… Peygamber Efendimiz, "Hastaya gittiğiniz zaman şefkatle alnına elinizi koyun, elinin üstüne elinizi koyun ve hal hatır sorun." diye tavsiyede bulunuyor. Ona hayır dua etmeyi, ondan dua istemeyi tavsiye ediyor. Hastalar hakkında da çok tavsiyeler var. Benim kanaatime göre onları da söylemek iyi olur.

Bir hastaya gittiğiniz zaman böyle müjdeli hadîs-i şerîfleri söylemek lazım. Mesela Peygamber Efendimiz buyurmuştu ki;

"İnsanlar hastalık dolayısıyla kendilerine ihsan edilen sevapları, nimetleri bilselerdi hastalıktan şikâyetçi olmazlardı."

Çok sevabı var. Hastanın iniltisi tesbih gibidir, uykusu ibadettir. Yapamadığı ibadetleri Allah yapmış gibi yine defterine yazdırtır. Hastalıktan kurtulduğu zaman da, "Haydi bakalım, defterin tertemiz oldu, yeniden başla." denir. Hastalık günahların silinmesine bir vesile oluyor.

O bakımdan hastalık istenmez ama gelirse de insanı bir çeşit paklayıcı olmuş oluyor. İşte bunlara dair sözleri söylemek de hastaya teselli verici olur. "Sabret kardeşim. Sabredersen büyük ecir vardır. Allah hastalara büyük mükâfatlar veriyor. İnsan hastalığın kadr u kıymetini bilseydi hasta olarak ölmeyi ve Allah'a öyle kavuşmayı dilerdi." diye bu güzel hadîs-i şerîfleri hatırlatmakta kanaatimce fayda olur.

Ve'l-ıyâdetü ba'de selâsin. "Hasta ziyareti üç günden sonradır." Ve hayru'l-ıyâdeti ehaffühâ. "Hasta ziyaretinin en güzeli, hayırlısı hafif olanıdır." Yanında kısa müddet duracaksın, pek taciz etmeyeceksin. "Nasılsın? İyi misin? Yapabileceğim bir hizmet var mı? Maşaallah, iyi gördüm. Oh oh iyiye gidiyorsun. Geçen seferkinden biraz daha yüzünü renkli gördüm, maşaallah." deyip bir münasip zamanda da; "Bana müsaade edersen ben gideyim, istediğin bir şey varsa getireyim." deyip yanından çabuk ayrılmak, ziyaretin en hayırlı olanıdır.

Ve't-ta'ziyetü merreten. "Bir de taziye vazifemiz var." Taziye dediğimiz şey de yakınları ölen bir kimseye gidip de "başın sağ olsun" diyoruz. -Onun da bir mânası yok. "Başın sağ olsun" yani "sen sağ ol" demiş oluyoruz. Ölmüş kimseye rahmet, kalana sabır dilemek daha güzel.- Peygamber Efendimiz, "Bu, bir defa olur." diyor.

Neden?

Zaten adamcağız bir yakını vefat etti diye üzülmüş, sen ona gidiyorsun, "geçmiş olsun" diyorsun, hatırlatıyorsun, gözünü yaşartıyorsun, ağlatıyorsun. Bir gün, iki gün, bir hafta geçiyor, bir daha gidiyorsun, "Allah rahmet eylesin" deyip bir daha hatırlatıyorsun. Yaranın kabuğunu ikide bir kaldırmış oluyorsun. Onun için uygun değil. Bir defa söyleyiverirsin, kâfidir. Taziye dediğimiz şey bir defa yapılacak.

Diğer hadîs-i şerîf yine hastalıkla ilgili onu da okuyalım;

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Ûdü'l-merida. "Hastayı ziyaret ediniz." Ve murûhüm fe'l-yed'ullâhe leküm. "Ona emrediniz de sizin için Allah'a dua etsin." Peygamber Efendimiz, hastaya "bize dua et" diyeceksiniz, diyor. Fe-inne da'vete'l-merîdı müstecâbetün. "Çünkü hastanın duası müstecaptır, kabuldür." Allahu Teâlâ hazretleri hastanın duasını kabul eder. Onun için kendinize dua ettirtin. "Benim için dua ediver" deyin, duası makbuldür. Ve zenbühû mağfûrun. "Günahı da aff u mağfiret edilmiştir." Hastanın günahı mağfur, duası müstecaptır.

Bu hadisi de söylersiniz, "Aman bana dua et, şu işim sıkıntıda, beni duadan unutma kardeşim." diye. Zaten onun başka işi gücü yok. Sabahtan akşama kadar yatacak, zamanı da müsaittir. Hatırlatırsan, duasını alırsan iyi olur. Kendisine gidip ziyaret ettiğin zaman o sevinir, memnun olur, "Allah senden razı olsun, iyi ki geldin, özlemiştim, sağ olasın var olasın." gibi şeyler zaten der.

Bize de Allah bir hastalık vermişse biz de bunu fırsat bilip sevdiklerimize bol bol dua edelim. Bundan da o çıkıyor değil mi? Anamıza, babamıza, yakınlarımıza, sevdiklerimize, eşe dosta, cümle müslümanlara, Ümmet-i Muhammed'in hepsine hastalıktan bi'l-istifade bol bol dua edelim. Kabul olan dualar mâlum; mazlumun duası, müslüman kardeşin öbür müslüman kardeşe o yokken, onun arkasından yaptığı dua, ana babanın duası, hastanın duası, müslümanların reisinin duası makbuldür. "İmam" deniliyor ya, önder, müslümanların başkanı; hele bir bedduasını al bakalım, perişan olursun, hayır duasını alırsan ihyâ olursun.

Mesela Hz. Ömer'i farz edelim. Müslümanların başkanı. Biri ona isyan ederse isyan eden mahvolur, kalbini kırarsa mahvolur; iyi hizmet eden, hayır duasını alan ihyâ olur. Müslümanların emirlerinin, imamlarının, başkanlarının, kendisine itaat edilen önde gelenlerinin duaları da makbuldür.

İslâmiyet her şeyi ne güzel nizama bağlamış.

Niye imamın duası makbul oluyor?

Müslümanlık sistemdir, darmadağın değildir. Müslümanlar kime tabii olacağını bilsin; lalettayin, perişan, gayesiz, irtibatsız bir hayat sürmesin. Kime uyacağını bilsin ve uyduğu zaman da ihlâsla uysun; duası istenen, duası talep edilen bir kimseye hizmet ettiğini bilsin diye... Allahu Teâlâ hazretleri sistemi nasıl kurmuş, elhamdülillah. Her yönden, nereden baksan Müslümanlık güzeldir. Emire, imama, başkana selahiyet veriyor ki ötekiler de, "Kızdırmaya gelmez, güzel hizmet etmek lazım." diye ona göre iş yapsınlar.

Aynâni lâ temessühüme'n-nâru ebeden, aynun beket min haşyetillâhi ve aynun bâtet tahrusu fî sebîlillâhi.

Aynâni. "İki göz vardır ki…" Lâ temessühüme'n-nâru ebeden. "Asla o gözlere cehennem ateşi değmeyecek." O gözlerin sahibi cehenneme girmeyecek, cennetlik demek.

Allah cümlemizi bunlardan eylesin.

O gözlerin sahipleri kimmiş?

Aynun beket min haşyetillâhi. "Haşyetullahtan, Allah korkusundan dolayı ağlayan kimsenin gözü." Haşyetullah nedir, öğrenmemiz; haşyetullaha sahip olup da ondan sonra gözümüzün yaşını dökmemiz lazım! Kalbimizi yumuşatmak lazım ki gözümüzün yaşını dökmek gerekiyor.

Ve aynun bâtet tahrusu fî sebîlillâhi. "İkinci göz, Allah yolunda müslümanları beklemek için bekçilik yapan kimsenin gözü." Müslümanları korumak için uyanık duran ve hudutta nöbet tutan kimse.

Haşyetullah ne demek?

Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîme var ki;

İnnemâ yahşallâhe min ıbâdihi'l-ulemâü.

Haşye, yahşa; Arapça'da "korkmak" demek. Haşyetullah, Allah korkusu demek.

Allah'tan kim korkar?

Allah'ı tanıyan, Allah'ın kudretini bilen, Allah'ın kâfîrlere, zalimlere, asilere hazırladığı cehennem gibi korkunç azabı bilip de tir tir titreyen, cennet gibi nimetlerin yurdunu bilip de ona iştiyakından eriyen, kül olan kimse… Allah'tan korkan odur. "Aman yanlış iş yapıp da cenneti elden kaçırmayayım, cehennem denilen belalı yere düşmeyeyim." diye hareket eden…

Allah'tan kim korkar?

Allahu Teâlâ hazretlerini bilen kimse.

İbrahim İbn Ethem rahmetullahi aleyh kaddesallahu sırrahû evliyâullahtan bir zât. Belh şehrinde padişahmış, altınlı, gümüşlü, kalkanlı kaç tane asker önünden ve arkasından yürürmüş. Askerlerinin kalkanları altınlı ve gümüşlüymüş, ihtişamdan, debdebeden bakılmazmış; o kadar ihtişamlı, saltanatlı kimse… Sonradan o saltanatı, o hazineleri, o mevkileri, makamları, itibarı terk etmiş Allah'ın yoluna girip Allah'ın rızasını arayan bir kimse olmuş.

Ona birisi geceleyin misafir olmuş. Misafir ne zaman uyansa İbrahim İbn Ethem kaddesallahu sırrahu'l-azîz hazretlerini hep namaz kılıyor, göz yaşları içinde ağlıyor görürmüş. Ne zaman uyansa gözyaşlarıyla ağlamakta… Sabahleyin İbrahim İbn Ethem hazretlerine demiş ki;

"Yahu, ben senin gecen gibi gece görmedim. Sürekli ağladın, namaz kıldın. Ben ömrümde böyle gece görmedim."

İbrahim İbn Ethem hazretleri de diyor ki;

"Ben de senin gecen gibi gece görmedim." Sen de sürekli uyudun, demek istiyor. "Bir insanın önünde cehennem ateşi gibi ateş [olur da] o insan nasıl uyur?"

Önümüzde değil mi cehennem? Oradan geçmeyecek miyiz? Geçen geçecek, geçemeyen ne yapacak?

Düşecek.

Allah cümlemizi cehennemden âzat ettiği bahtiyarlar arasına eklesin. Cehennemde azap etmesin, cennetine dahil eylesin. Cehennem ateşini yakmışlar. O öyle kükreyip sağa sola saldıran, Allah'ın azabının tecelli yeri olan, bir garip yaratık… İbrahim İbn Ethem hazretleri de, "O azap, o ateş varken insan geceleri nasıl uyur?" demiş.

Uyuruz işte, biz sabaha kadar uyuruz. Bazen uyumayız da gece yarısına kadar televizyon seyretmek için… "Uyuyoruz" sözü yanlış, uyumama var; televizyonun programını seyretmek için uyumaz. Allah'a ibadet vakti gelir, tam televizyonun programı bittiği zaman, asıl mevsim başlıyor... Allah'a ibadetin makbul, duanın kabul, sevapların çok olduğu, mânevî pazarın açıldığı, alışverişin başlayacağı zaman bizimki yoruluyor. Gözleri kapanmaya başlıyor. O zaman artık yatar. Televizyon programı bitti, hop yatağa.

Ayıplamak da doğru değil derler. Allah cümlemizi ıslah eylesin, ne diyelim, O kimse Allah'ın göstermesiyle görmüş de padişahlığı, Belh padişahlığını bırakmış, Allah'ın yoluna girmiş.

Biz acaba Allah yolunda bir televizyonu bırakamaz mıyız?

"Zor hocam! Bırakılmaz."

Ekseriyetle babalar çocuklara kabahat buluyor, kendisinin de hoşuna gidiyor ya… "Bizim çocuk televizyon olmadığı zaman başkasının evine gidiyor." diyor.

Mazeret olur mu?

Inde külli hatmetin da'vetün müstecâbetün.

"Her hatmin sonunda müstecap bir dua vardır."

Bu hadîs-i şerîf Kur'ân-ı Kerîm'i hatmetmekle ilgili. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup bitirdin. Her hatmin bittiği yerde müstecap bir dua var. Allah'ın kitabını okudun ya, baştan sona hatim oldu elhamdülillah, aç elini iste, işte şimdi zamanı.

Bundan bize ne ders çıkıyor?

Bol bol hatim çıkıyor. Duanın makbul olmasını herkes ister. Duanın makbul olacağı bir fırsat daha çıktı, bir tanesini daha öğrenmiş olduk; hatim edeceğiz, hatmin sonunu kollayacağız. Hatim ederken önceden bir deftere Allah'tan neleri isteyeceğini yaz ve bir liste yap. Bir sayfa mı, on sayfa mı, elli sayfa mı; ne kadar yaparsan onu oku. Çünkü dualar kabul olacak. Dinleyen ve okuyan için de durum aynıdır.

Mesela Ramazan'da hatim okunur, "mukabele" deniliyor. Kimisi dinler, kimisi okur; dinleyen de okuyan da hepsi inşaallah hatmin o sevabına, buradaki vaade erer.

Gubâru'l-Medîneti şifâün mine'l-cüzâmi. "Medine'nin tozu toprağı cüzam hastalığına şifadır."

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyuruyor.

"Hocam! Toprak şifa olur mu?"

Şifayı ilaca kim koyuyor?

Allahu Teâlâ hazretleri koyuyor.

Her ilacı aldığın zaman, her doktora gittiğin zaman iyi oluyor musun?

Demek ki şifa ne doktorda ne ilaçtadır. Şifayı insana Allah veriyor; bazen doktoru, bazen ilacı, bazen duayı vesile ediyor. Peygamber Efendimiz buyurmuş işte, "Medine'nin tozu toprağı cüzam hastalığına şifa." diye ki cüzam hastalığı şifa kabul etmez bir hastalıktır.

Cüzam denilen korkunç hastalık ki ilk önce deride alacalık olarak başlar imiş, sonra yaralar filan... Şerhte okudum, hicrî 771 senesinde Medine'ye vücudunda cüzamın ilk belirtisi, aklık belirmiş olan bir insan gitmiş. Geceleyin, seher vaktinde Medine'nin tozuna toprağına o aklığı, derisindeki rahatsız kısmı bulamış; iyi olmuş.

İnsan iman ederse, inkâr ve şek etmeden bu şeylerden faydalanırsa Allahu Teâlâ hazretleri o şifayı verebilir.

Semhûbi diye bir alim de ayrıca belirtmiş;

Kâlû Semhûbiyyu, kad şâhedne men isteşfâ bihî minhu. "Biz, Medine'nin toprağını kullanıp da şifaya ermiş insanlara şahit olduk."

Medine'nin toprağı hastalara şifadır, ehl-i aşkın da gözüne sürmedir.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi tekrar tekrar oraya ziyaret şerefiyle şereflendirsin.

Guslü yevmi'l-cumuati vâcibün ke-vücûbi gusli'l-cenâbeti.

"Cuma günü yıkanmak, insan cünüp olduğu zaman yıkanmak nasıl vacipse öyle vaciptir." buyuruyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Bizim fıkıh kitaplarımız da cuma günü yıkanmayı tavsiye eder, "müstehaptır" der.

Peygamber Efendimiz'in buradaki ifadesinden bu işi hafife almamamız ve mümkün olduğu kadar çok gayret etmemiz gerektiğini öğrenmiş oluyoruz. Cuma günü fırsatını bulup yıkanacağız.

"Hocam! Sabahtan yıkansam işe gitsem olur mu?"

Olur! Kim cuma günü Allah'tan sevabını umarak, iman ederek yaparsa Allahu Teâlâ hazretleri o ecri ihsan eder.

Demek ki cünüp kimse nasıl vücudunu hassas bir şekilde baştan sona yıkıyorsa -Peygamber Efendimiz namaz için abdest alır gibi değil de boy abdesti olduğunu belirtmek için bu ifadeyi kullanmış- cuma günü de yıkanacak.

Ecri, mükâfatı nedir?

Geçmiş haftanın günahlarının affıdır. Cuma günü insan yıkanırsa üç gün ziyadesiyle on günlük günahı affolunur.

Onun için cuma günleri yıkanmaya büyük önem verin. Memleketimizde su bol, elhamdülillah… Hamamlar ucuz; sıcak su, soğuk su, her türlü imkân var. İnsan gider, baştan aşağı duş alır, yıkanır. Arabistan gibi suyun bulunmadığı, su tesislerinin az olduğu yerde olsan da, "Bir sarı altın verip de bir maşrapa su alsan bile yine yıkan." demişler.

Bu sevabı kaçırmamak için cuma günü hatırınızda olsun, abdest alın, tertemiz yıkanın.

Bu mevzuda bir hadîs-i şerîf daha var;

Guslü yevmi'l-cumuati vâcibün alâ külli muhtelimin ke-gusli'l-cenâbeti. "Her buluğa ermiş kimse için cuma günü yıkanmak, cünüplükten yıkanmak gibi vaciptir, gereklidir."

Peygamber Efendimiz'in bu tavsiyesine uyarak inşaallah cuma günü yıkanma vazifesini de yaparsınız, günahlarınızın affına sebep olur.

Gadvetün fî sebîlillâhi ev ravhatün hayrün mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Allah yolunda insanın sabahleyin veyahut öğleden sonra yaptığı bir yürüyüş dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır."

Allah yolunda ilk hatıra gelen, cihat için yapılan yürüyüş… Sabahleyin, öğleden evvel, güneşin altında yola çıkıyorsun, buna gadve; öğleden sonra yürüyüşe gavha derler.

Cihadın dışında başka sebeplerle de insan Allah yolunda yürüyüş yapabilir. Müslümanlara hizmet etmek, insanların derdine çare bulmak için… "Allah yolunda olmak şartıyla insanın böyle bir yürüyüşü dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Allahu Teâlâ hazretleri hangi ameller kendisine mahbub ve makbul ise o amellere bizleri muvaffak eylesin. Sevdiği, razı olduğu yollarda ömrümüzü geçirmeyi nasip eylesin. Bizi şerlere âlet eylemesin, hayırlara vasıta eylesin, iki cihanda mesut bahtiyar eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı