M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 356.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Lev enne abdeyni tehâbbâ fillâhi ehadühumâ bi'l-meşrıki ve âheru bi'l-mağribi cemeallâhü beynehümâ yevme'l-kıyâmeti yekûlü hâzellezî künte tühibbuhû fîyye.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuştur, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Lev enne abdeyni tehâbbâ fillâhi ehadühumâ bi'l-meşrıki ve âheru bi'l-mağribi cemeallâhü beynehümâ yevme'l-kıyâmeti. "Eğer iki kul Allah yolunda, Allah uğrunda, Allah rızası için birbirleriyle muhabbetleşmişlerse ahbaplık, dostluk etmişlerse birbirlerini sevmişlerse; birisi şarkta birisi garpta ise kıyamet gününde Allah, bu ikisinin arasını toplar ve buyurur: 'Benim uğrumda sevdiğin kardeşin işte bu!' diye ona bildirir."

Bu hadîs-i şerîf müslümanların birbirleriyle muhabbet ettikleri zaman âhirette mükâfatının ne olacağına dair bir bize bilgi veriyor.

Demek ki iki müslüman Allah rızası için birbirini sevmişse dünyada bir dostluk, ahbaplık kurmuşsa ve birisi dünyanın bir öbür ucundan öteki ucuna gitmiş, orada oturmakta ise Allah kıyamet gününde yine onları bir araya getirir. Sonra da buyurur ki; "İşte dünyada benim uğrumda sevdiğin kardeşin, al!"

Aralarının toplanması mümkün olmayan bir uzak mesafe, iki zıt uzak diyar…

Neden?

Çünkü insan sevdiğini yanında görmek ister ve sevdiklerinin yanında olmak ister. Hem sevdiğini yanında görmek ister hem de kendi de sevdiklerinin yanında olsun ister; iki taraflı bir şey var.

Hadîs-i şerîfte zımnen denilmiş oluyor ki;

Allahu Teâlâ hazretleri mü'min kulların birbirlerini sevmesini sever de onlara cennetini nasip eder. Ondan sonra da dünyada onlar birbirlerini seviyorlardı, âhirette de birbirleriyle buluşsunlar, içlerinde bir mahzunluk olmasın, "Yahu benim o sevdiğim kardeşim nerede?" demesin diye onu onun yanına getirir, birbirleriyle buluşturur. Gönüllerinde o keder de kalmaz. "Hani benim sevdiğim? Nerede kaldı, görünmez oldu, aradım; yok…" gibi bir şey olmaz. Buradan anlaşılıyor ki Allahu Teâlâ hazretleri ikisini de birbirine kavuşturmak suretiyle o üzüntüyü de çektirmeyecek. O hasretliği, o iç burukluğunu da onlara cennette göstermeyecek!

Müslümanların birbirlerini Allah için sevmeleri dinin önemli direklerinden bir tanesidir, direk! Çok önemli hususlardan biridir.

"İnsan, istediği kadar çeşit çeşit ameller işlese istediği kadar hayr u hasenât yapsa içinde hubb-u fillâh, buğz-u fillâh duygusu yerleşememişse bunlar ona fayda vermez!" diye hadîs-i şerîf var.

İnsan Allah için sevmeyi ve Allah için buğzetmeyi öğrenecek!

Buğz, kızmak nedir?

O da negatif bir sevgidir. Allah için seviyorsan Allah için de kızacaksın tabii elbet.

Sevdiğinin sevmediği şeyler olursa insan onların zıtlarına kızmaz mı?

Kızmak da normal sevmek de!

Ama müslümanlar birbirlerini severler, Allah rızası için kardeş olurlar. Tasavvuf, tarikat dediğimiz şey de işte budur.

"Neden insanlar böyle bir tasavvuf diye bir yol çıkartmışlar, acaba bid'at değil mi? Peygamber Efendimiz'in zamanında var mıydı?.."

İşte hadîs-i şerîf: Müslümanlar birbirlerini seviyor, kardeş oluyor, ahbap, arkadaş oluyor, muhabbetleşiyor; onun bereketine de Allahu Teâlâ hazretleri onları birbirlerine kavuşturuyor. Hatta birisi cennette olsa ötekisi cehennemde olsa cennetteki şefaat edip ötekisini kurtaracak!

Cennette dereceleri farklı olsa ki insanların cennette dereceleri farklı olacak. Dünyadaki amellerine göre, ihlâslarına, imanlarına, yakînlerine göre insanların dereceleri farklı olacak. Allah aşağıdakinin derecesini sevgisi dolayısıyla yukarıdakinin derecesine getirecek. Âhirette kişi sevdiği ile beraber olacak!

Onun için birbirilerimizi sevelim. Kavgayı, gürültüyü, kusur görmeyi bırakalım.

Dost gözü ile bakalım, o zaman hiç kusur görmezsin!

İnsan kendi evladında, kendi kardeşinde kusur görüyor mu?

Ama başkasına gelince kıyasıya tenkit ediyoruz. Bir kere dost gözü ile görüp sevmeyi öğrenelim.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize böyle sevmeyi bilen bir gönül, kalp nasip eylesin.

Lev enne ehadeküm izâ erâde en ye'tiye ehlehû kâle bismillâhi Allahümme cennibne'ş-şeytâne ve cennibi'ş-şeytâne mâ razaktenâ fe innehü in kudiye beynehümâ veledün min zâlike lem yedurruhû'ş-şeytânü ebedâ.

Buhârî, Tirmizî, Ebû Davud ve Ahmed b. Hanbel gibi kaynaklarda da olan bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz evlenen insanların -bey ile hanım- arasındaki muameleyi anlatıyor ve buyuruyor ki;

"Eğer sizden biriniz, eşine varmak istediği zaman şu duayı yaparsa eğer o beraberlikten Allah onlara bir evlat vermeyi nasip etmişse o evlada şeytan asla zarar vermez, hayırlı evlat olur."

O dua nedir?

Bismillâhi Allahümme cennibne'ş-şeytâne ve cennibi'ş-şeytâne mâ razaktenâ. "Ey Allah'ım! Senin adınla başlıyorum. Şeytanı bizden uzak eyle, bize ikram edeceğin evladımızdan da şeytanı uzak eyle!" diye dua ederse o evlada şeytan asla musallat olamaz, korunur.

Demek ki bizim şeytana uymalarımız vs. için de bir tedbir var, çaresi var. Demek ki onlardan korunmanın çeşit çeşit çareleri var. Çarelerinden birisi insanın sabahleyin kalktığı zaman evinden çıkarken yapacağı dua:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hasbiyallâh tevekkeltü alallâh lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.

"İnsan Allah'a sığınarak yaparsa Allah onu korur!" diye hadîs-i şerîfler var.

"Abdestli gezerse şeytan musallat olmaz!" diye hadîs-i şerîfler var.

Bir de insan evlendiği zaman evliliği esnasında böyle dua ederse evlat şeytana hiç uymayacak demek. Hayırlı bir evlat olacak, melek gibi, tatlı bir çocukluk, tatlı bir delikanlılık, tatlı bir ömür sürecek. Güzel, iyi bir müslüman olmasını istiyorsak bu duayı ezberleyelim.

Bismillâhi Allahümme cennibne'ş-şeytâne ve cennibi'ş-şeytâne mâ razaktenâ.

"Senin adınla yâ Rabbi! Şeytanı bizden uzaklaştır ve bize ikram ettiğin evladımızdan şeytanı uzaklaştır!" diye dua edecek.

Her anda Allahu Teâlâ hazretleri her yerde hazır ve nazır ya,

Dua ne demek?

müslüman her anda Mevla'sı ile bağlantılıdır. Her an Allahu Teâlâ hazretleri ile bir yakınlık, bir ülfet, bir beraberlik hâlinde, bir ünsiyet hâlindedir. Huzur içindedir, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda olduğunun idraki içindedir. Her yaptığı şeyin Allah'tan geldiğini bilir, Allah'ın ikramı olduğunu bilir. Başına gelen hadisenin Allah'ın takdiri olduğunu bilir. Her şeyini ona göre yapar ve her yerde dualar vardır: Ayakkabısını giyerken dua vardır, yeni elbise giyerken dua vardır, evinden çıkarken dua, sofraya oturduğu zaman dua, sofradan kalkarken dua, yatarken dua, kalktığı zaman dua, yüznumaraya girerken dua, çıkarken dua, abdest alırken dua vardır…

Dua, dua, dua!..

Dua ne demek?

Allahu Teâlâ hazretleri ile söyleşme! Yakınlıktan doğan, muhabbetten, idrakten, şuurdan doğan bir şey!

"Her şeyde bir dua, bu kadar dua çok olmaz mı?.."

Korkma olmaz, korkma! Allahu Teâlâ hazretlerinin hak Resûlü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Ayakkabınızın bağı kopsa Allah'tan isteyin!"

Ayakkabının bağı küçük bir şey değil mi, değer mi?

Büyük küçük…

Büyüğün Allah indinde büyüklüğü var mı? Senin istediğin şey [ne ki], dünyaları istesen ne olur?

Cennete en son girecek olan insan, cehennemde en son cezasını çekip de cennete en sonuncu girecek kişi. Artık cennetin cehennemin kapıları kapanacak, bitecek. Geçiş yok. O en son giren insana Allahu Teâlâ hazretleri o kadar çok nimetler ihsan edecekmiş ki o da bir bahtiyar, neticede cennete girdi ya o bahtiyar zât sanacakmış ki; "

Gelmiş geçmiş insanların hiçbirisine bana verilen kadar [nimet] verilmemiştir!"

Hâlbuki cennette en aşağı mertebede, ta aşağıda! En azı kendisine verilmiş ama bana verilenden daha fazlası başkasına verilmemiştir, diye idrak edemeyecekmiş. O kadar bolluk, nimet! Allahu Teâlâ hazretlerinin hazinesi sonsuzdur.

Sonra;

"Dua Allah'ın gizli ordularından bir ordudur. Hüküm tahakkuk etmişken hükmü geriye çevirir. Allah'ın kazasını, hükmünü geri çevirir. İşi döndürür, değiştirir."

Neden?

Allah duaya o salahiyeti vermiş. Sen O'nun huzuruna çıkıp el açıp istiyorsun ya seviyor. Âyet-i kerîmede;

Kul mâ ya'beu biküm Rabbî lev lâ duâüküm. "Sizin duanız olmasa zaten neyiniz var!" deniyor.

Ne kıymetiniz var?

"Namaz kıldım…"

Kıldığın namaz nedir, neye yarar, tuttuğun oruç ne?..

Yaptığın hayır ne?

Zaten Allah vermiş, bir miktarını götürüp başkasına veriyorsun. Hepsini sana Allah vermiş, seni de Allah yaratmış, sana serveti de aklı da İslâm'ı da O vermiş; birazcık veriyorsun, bir şey yaptım sanıyorsun!

Üç kuruşluk bir mum alsa yandırsa

Cümle kâinatı ziyâda sanır

Bazı insanlar çok büyük hayır yaptım sanır. Bir mum aldı yaktı, artık rahatlar, oh bitti!

"Ne yaptın ya!"

Bir mum aldın.

"Ne ile aldın?"

Allah'ın verdiği para ile aldın, imkân ile aldın!

Dua çok kıymetlidir. Çok şifalıdır, çok faydalıdır ve mutlaka insana bir kazanç sağlar.

Nasıl kazanç sağlar?

Allahu Teâlâ hazretleri sana bu dünyada istediğini ya aynen, tıpkısını verir; veyahut o işi görecek ondan daha iyisini verir; veyahut da istediğin şey Allah'ın takdirine aykırı, onun murad etmediği, kâinatın akışına ters, istemediği bir şey ise o zaman âhirette onun yerine sevap verir.

İnsanlar âhirette amel defterleri açıldığı zaman farkına varmadıkları, sebebini bilemedikleri bazı sevaplarla karşılaşacaklar ve soracaklar. Diyecekler ki;

"Yâ Rabbi! Defterimize, buraya bir sevap yazılmış, çok memnun olduk ama nereden yazıldığını bilmiyoruz ne yapmışız da olmuş ki hiç farkında değiliz!" Onlara denilecek ki;

"Kulum, bu senin dünyada falanca zaman yaptığın duanın mukabelesinde verilen mükâfattır. O zaman o istediğin şey olmayacak şeydi, olmayacak bir şey istedin ama ben onun için senin memnun olacağın şu sevabı verdim!"

Hatta insanlar o sevapların çokluğunu görünce keşke dualarımız dünyada verilmeseymiş de böyle sevap verilseymiş diye temenni de edecekler.

Hâsılı dua ettiğin zaman verilse bir hoş, âhirete mükâfatı tehir edilse bir başka hoştur. Buyurun edebildiğinizce hakka, hayra dua edin, bizi de duadan unutmayın.

Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanın hayrını ihsan eylesin.

Lev enne ehadeküm ya'melü fi's-sahretin sammâe leyse lehâ bâbün ve lâ küvvetün le harace amelühû li'n-nâsi kâinen mâ kâne.

İnsanın yaptığı amellerle ilgili bir hadîs-i şerîftir. Allahu Teâlâ hazretlerinin Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Eğer sizden biriniz kapısı penceresi olmayan bir taşın, sert, çatır çatır bir kayanın içine Allah'ın kudreti tarafından girmiş olsa da orada da bir iş işlemiş olsa o yaptığı her ne ise yine insanlara aşikâr olur."

Hadîs-i şerîfin izahında şârih, müellif buyuruyor: Tirmizî'den rivayet olunmuş ki; "Allahu Teâlâ hazretlerinin kullar üzerindeki perdeleri sayılmayacak kadar çoktur!"

İnsan perdeyi, örtüyü niye örter?

Görünmesini istemediği şeyler görülmesin diye!

Perdeyi öyle çekmez miyiz?

Cama, evin içine perdeyi ondan yapıyoruz, banyoya perdeyi ondan yapıyoruz. Perde, görünmesini istemediğimiz şeyler için!

İnsanın üzerinde, Allahu Teâlâ hazretlerinin çektiği perdeler sayılmayacak kadar çoktur. Ve kul günah işledikçe bu perdeler birer birer yırtılır, o perdeler çoktur ama o kul günahları ile o perdeleri birer birer hetkeder, parçalar, yırtar. Sonra o hâle gelir ki hiç perdesi kalmaz; yaptığı kusurun, günahın, suçun, kabahatin insanlardan gizlenmesine sebep olacak perde kalmaz. Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki;

"Ey meleklerim! Bunun bu günahlarını insanlardan saklayın!"

Melekler onu çepeçevre kuşatırlar ve görmesin diye kanatlarını gererler. Fakat kul yine günah işlemeye devam eder. Eğer tevbe ederse Allah o perdeleri tekrar ortaya koyar ama günah işlemeye devam ederse o zaman melekler derler ki;

"Yâ Rabbi! Bu adam bizi yendi, bizi bastırdı, bizi mazur gör!"

Onun üzerine;

"Çekilin onun önünden!" deyince o zaman artık her yaptığı şey insanlara mâlum olur. Eğer bir karanlık evin içinde, bir karanlık gecede, bir karanlık odasının içinde bir kabahat işlese yine insanlar duyar.

Demek ki esas itibariyle Allahu Teâlâ hazretleri nedir?

Settâr, günahları setredicidir. Allahu Teâlâ hazretleri günahlarımızı faş etmiyor, sırlarımızı insanlara yaymıyor; bizim kusurlarımız, kabahatlerimiz içimizde kalıyor. Dışarıdan insanlar bizi adam sanıyor. Ne kusurlar işliyoruz, affediyor, setrediyor, örtüyor da herkes yine bize; "Ah mâşaallah, ne mübarek, ne nurlu!.." diyor. Ama ne kusurlar işliyoruz, çok perdeleri var, o da bir nimet!

Adın senin Gaffâr iken

Ayb örtücü Settâr iken

Kime varam sen varken

Cürmüm ile geldim sana

dediği gibi, ne yapalım?

Düşe kalka gelen, yürüyen, günahkâr, cahil, zalim, hatası çok kullarız.

Allah bizleri edep sahibi etsin. Güzel kulluk etmekte, O'na güzel şükretmekte, ibadet etmekte, Onu zikretmekte bize yardımcı olsun.

Çok hatalıyız, Allah o hataları rahmetinden, lütfundan örtüyor. Bir bu dünyada örtüyor bir de âhirette örtmesi var. Allahu Teâlâ hazretleri bizi mahşer halkına da rezil etmesin. Çünkü insanlar, insanların huzuruna çıkacak. Orada bir mahkeme olacak. O mahkemede suçlar birer birer ortaya dökülünce; "Tuh senin yüzüne! Biz de seni dünyada adam sanırdık, vay!.. Demek bunu da mı yaptın!.." diyecekler. Örterse orada da örter.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi kusur etmeyen, edepli, zarif, ârif kullar eylesin. Kusurlarımızı affeylesin, setreylesin, örtsün.

Bir kul böyle tevbe ederse Allah affeder, örter, günahlarını bağışlar, kapatır, kimse görmez ama ısrarla günaha devam ettikçe perdeler bir bir kalkar da artık ne kadar gizlese aşikâr olur, belli olur.

Hadîs-i şerîfin mânasına tekrar dönersek şerhteki izahtan sonra iyice anlaşılacak. Diyor ki;

"Sizden biriniz eğer sert bir kayanın içine, penceresi kapısı olmayan bir yerin, kayanın içine girmiş olsa orada bir şey işlese ameli ne ise o insanlara yine mâlum olur!"

Çatır çatır bir kayanın içinde, içeride hiçbir şey yok, çekirdek gibi…

Duyurursa Allah duyurur, örterse Allah örter. Allahu Teâlâ hazretleri bizim günahlarımızı afv u setreylesin.

Lev enne racülen sâme lillâhi yevmen tetavvuan sümme u'tiye mile'l-ardi zeheben lem yestevfî sevâbahû dûne'l-hisâb.

Hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuştur. Oruçla ilgili, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Eğer bir adam Allah rızası için tatavvu olarak bir gün oruç tutsa sonra o adama arz dolusu, yeryüzü dolusu altın verilse bu onun tuttuğu orucun sevabını karşılamaz!"

Çünkü orucun sevabını Allah bigayri hisâb verecek, hesaba gelmez şekilde verecek. İnsanın tatavvuan tuttuğu bir günlük oruç dünyalar dolusu altından kıymetlidir.

Tatavvuan ne demek?

Ramazan orucu farzdır, onu tutmaya mecburuz. Yapmazsak Allah insana; "Ey kulum! Ben buyurdum, niye tutmadın; gel bakalım, bunun bir hesabını ver! Ben sana Kur'ân-ı Kerîm'de Ramazan'da oruç tut, demedim mi?"

Yâ eyyühellezîne âmenû kütibe aleykümü's-siyâmu kemâ kütibe allellezîne min kabliküm lealleküm tettekûn.

"Gel ver hesabını!" der.

Onun hesabı da şiddetlidir.

İnne ahzehû elîmün şedîd.

"Çok şiddetlidir, elem vericidir; yakaladı mı insan fena olur."

Ama bunun dışında bir de mecburi olmayan oruçlar vardır ki kul onu Allah'ın rızasını kazanmak için bir fedakârlık olarak nefsini dizginlemek, terbiye etmek için Peygamber Efendimiz buyurmuş diye tutar. O çeşit oruçlara tatavvu derler, mecbur olmadığı hâlde bir sevap kazanayım diye tutulan oruç!

Böyle oruçlardan bir tanesi pazartesi-perşembe oruçlarıdır. Peygamber Efendimiz pazartesi-perşembe günleri oruç tutardı ve bize tavsiye ederdi. Bu oruçların bir kısmı kamerî ayların, ayın 13-14-15'inde, mehtaplı gecelerin gündüzünde tutulan eyyâm-ı biyz, ak günlerin oruçlarıdır. Daha başka sünnet olan oruçlar vardır. Veyahut da kişi bir zamanda; "Hadi bugün Allah rızası için oruç tutuvereyim." diye oruç tutar; işte bu çeşit, Allah rızası için farz olmadan tutulmuş oruçlara tatavvu derler. Böyle bir orucun sevabı şu dünyanın dolusu altından fazladır. Ölçülmez, o kadar kıymetlidir.

Bizim dinimiz böyledir.

Biz nasıl sevap kazanıp cennete gidiyoruz?

Allah bol bol mükâfat veriyor. Bir elhamdülillah diyoruz, lütfediyor. Bir oruç tutuyoruz, cömertlerin cömerdi olarak veriyor. Verdiği zaman üç-beş diye vermiyor, bigayri hisâb çok bol verdiğinden insan böyle çok ecirler kazanıyor.

Orucun kıymeti çok fazladır. Orucun ahlakî, nefsi terbiye edici, terbiyevî tarafı vardır. Oruç insana insanın kendi kendini tutmasını öğretir. Kendi kendine hâkim olmasını öğreten, hikmeti o olan, kendisini korumaya, takvâya, sabra alıştıran bir egzersizdir. Nasıl insan sabah akşam jimnastik yapıyor, ağır yük kaldırıyor indiriyor, koşuyor, bir şeyler yapıyor, bedenini alıştırıyor. Oruç da insanın kendisinin istediği şeyleri istediği zaman, iradesiyle yapmamaya, kendine hâkim olmaya alıştıran çok kıymetli, güzel bir ibadettir. Eşi emsali yoktur. Eski ümmetlere de Allah'ın emri oruç tutmaktır. Eski ümmetlerde de oruç vardı ama hristiyanlar orucu perhize döndürmüşler. Allahu Teâlâ hazretleri; "Kırk gün oruç tutun!" buyurmuş, "Yok, biz elli güne çıkartalım da perhiz hâline getirelim!" demişler.

Perhiz ile idare ediyorlar.

Olmaz!

Orucun sevabı çoktur, elhamdülillah. Oruç insana çok şey kazandırır. Peygamber Efendimiz gençlere, delikanlılara "Oruç tutun, kendinize hâkim olursunuz; şeytana, nefse uymazsınız!" diye orucu tavsiye etmiştir.

Sonra insanın sıhhat kazanmasına orucun ne güzel faydası olur. Oruç tabii Allah rızası için tutulur, insana sıhhat de kazandırır. Fazla yağlar erir, fazla kilolar gider, mide dinlenir.

Her gün çalış çalış, haftada bir tatil yok mu hani?

Hatta şimdi haftada iki gün tatil var, cumartesi, pazar tatil oluyor o hâlde pazartesi-perşembe de oruç lazım: Mide tatili! Midenin istirahatinin faydası var, bunu tavsiye ederiz. Hesaba gelmez şekilde sevabı var, dünyalar dolusu altına bedel, altından fazla!

Lev enne'l-ibâde lem yüznibû le halekallâhu halkan yüznibûne sümme yağfirü lehüm ve hüve'l-ğafûru'r-rahîm.

Bak şu hadîs-i şerîfe! Şimdi bizi nasıl heveslendirecek, sevindirecek, ferahlatacak, sırtımızdan bir yük kaldıracak! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, anamız, babamız, canımız feda olası Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki;

Lev enne'l-ibâde lem yüznibû le halekallâhu halkan yüznibûne. "Eğer kullar hiç günah işlemeseler -masum, günahsız, hatasız, melek gibi pırıl pırıl olup hiç günah işlemeselerdi- Allah, yine günah işleyen kullar yaratırdı!"

Allah Allah, neden yaratırmış?

Sümme yağfirü lehüm ve hüve'l-ğafûru'r-rahîm. "Sonra da onları affederdi, çünkü çok mağfiret edicidir, çok merhametlidir, çok rahmet sahibidir!"

Mağfiretinin yeri nereye gidecek?

Mağfireti de bir muhatap bulacak. Bir tatbik yeri olacak, onun için!

Hadîs-i şerîften çıkan ders nedir?

Günah işlemişseniz kendi kendinizi perişan edip "Öldüm, bittim, mahvoldum, artık benim bir daha iki yakam bir araya gelmez, dünyam âhiretim yıkıldı…" gibi bir ümitsizliğe düşmeyin. Hem ümitsizlik İslâm'da yasaktır, günahtır hem haramdır hem de bir hadîs-i şerîfte ümitsizliğe düşenleri tehdit ediyor!

Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin, öyle şey olur mu?! Allah'ın rahmetinden ümit kesmek… Allah Gâfur ve Rahîm, hem mağfireti çok hem rahmeti çok!

Hiç ümit kesilir mi?

Ümit kesmek yok!

"Günahım çok…"

Günahın dağlardan, dünyalardan, semalardan çok olsa Allah'ın rahmetinden de büyük mü? Onunla mukayese mi edeceksin, ölçüp biçecek misin, ölçebilir misin? Senin günahın Allah'ın rahmetinden, mağfiretinden de çok mu?..

Olamaz.

Allah onun için afv u mağfiret eder. Pişmanlık duy, gözyaşı dök, Allah'a yönel, tevbe ve istiğfar et, gönlün rahat etsin; hiç merak etme!

İnnallâhe yağfirü'z-zunûbe cemîâ.

Allah hepsini affeder!

Hem günahların affı için Allahu Teâlâ hazretleri vesileler ihsan eylemiş. Şu abdestler günahların affına vesiledir, şu namazlar günahların affına vesiledir, cumalar günahların affına vesiledir, haclar, umreler günahların affına vesiledir…

"Bir insan hacca niyet edip de yola çıktığı zaman üç günlük yol gitti mi anasından doğduğu günki gibi günahlardan sıyrılır çıkar!"

Aman hacca gitmemiş olanlar varsa hazır olun, vazifenizi yapın! Üç günlük yola gitti mi; İstanbul'dan çıktı, Ankara, Ashâb-ı Kehf, Adana... Tamam, anasından doğduğu gün gibi pırıl pırıl, hiç günahı kalmaz! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle vaat etmiş, öyle bildiriyor. Demek ki İslâm'da günahtan ümitsizliğe düşmek yok! Birisi de şimdi kalkar:

"Hocam, madem Allah bu kadar affediciymiş o hâlde ben de yarın günah işlemeye gidiyorum, Allah'a ısmarladık…" [derse;]

Olmaz! Allahu Teâlâ hazretlerinin ahkâmı oyuna gelmez. Kahrı da çok perişandır azabı da çok elimdir. Hiç oyuna gelmez. Allahu Teâlâ hazretleri boynu bükük kulu sever, mahzun kulu, edepli, haddini bilen, mütevazı kulu sever. Şarlatanı sevmez.

İslâm hokkabazlık mı?!..

O zaman insan çok büyük felakete uğrar. Bir edepsizlikten, terbiyesizlikten, küstahlıktan dünya hayırlarını kaybeden çok insanlar vardır.

Şeytan niye bu kadar melun oldu, bu hâle düştü?

Hz. Âdem'e secde etmedi, kendisini tevazua alıştıramadı. Bir kibirden;

"Ben ondan daha hayırlıyım yâ Rabbi! Sen beni ateşten yarattın, o topraktan yaratıldı!" dedi. Sen misin kibir eden, bak âhirete kadar ve âhirette de ebediyen azap! Onun için edep çok önemlidir, edeple terbiye çok önemli. Edepsizlik de insanın başına çok felaketler getirir. Hadisleri tersten anlamayalım, insan doğru düzgün mânasıyla anlamalı.

Lev enne racülen mûkinen karaahâ alâ cebelin lezâle. Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn. İlâ âhiri's-sûre.

Bizi titreten bir hadîs-i şerîf! Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Eğer Allah'a imanı tam olan -kalbi imanla dopdolu olan yakîn sahibi- bir insan onu bir dağın üzerinde okusa o dağ yok olurdu, erir giderdi."

Okuduğu zaman dağın yok olacağı şey neymiş?

Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn.

Bu âyet-i kerîme! Bu âyet-i kerîmeyi eğer kalbi iman ile dolu bir insan, bir dağın üzerine okusa o dağ muhakkak zail olurdu, yok olurdu. Bu âyet-i kerîmenin tehdidine, şiddetine, ağırlığına dayanamazdı. Dağ yerinden yok olurdu.

Böyle şey olmuş mu?

Musa aleyhisselam Tur dağına çıktığı zaman Allahu Teâlâ hazretleri dağı ne yaptı?

Tecelli etti, dağ parça parça oldu. Biz insanlar çok katı kalpliyiz. Yoksa Allah'ın kuşları, atları, böcekleri, çiçekleri bir Allah'ın azabı geleceği zaman tir tir titrerler. Biz kaba saba mahlûklar -hiç haberimiz yok- dolaşır dururuz. Allah'a isyan eder eder, Allah'ın ahkâmına karşı gelir, yürür gideriz. Bizden kaba saba mahlûklar olmaz. Ahsen-i takvîm üzere yaratılmış, bazısı esfel-i sâfilîne indirilmiş.

Dağları yerinden oynatan, yok eden âyet-i kerîme neymiş?

Mânası:

Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen. "Ey insanoğulları siz sandınız mı ki biz sizleri abes yere yarattık, boşu boşuna yarattık, hiçbir gaye olmadan yarattık; boş, mânasız, anlamsız, sebepsiz, gayesiz yarattık!" Ve enneküm ileynâ lâ turceûn. "Ve siz bize sonunda dönüp gelmeyeceksiniz, böyle mi sanıyorsunuz?"

Boşuna yaratıldınız da kendinizi hiç Allah'a gitmeyecek mi sanıyorsunuz? Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmayacağınızı mı sanıyorsunuz?

Bizim kuzu kuzu dinlediğimiz bu âyet-i kerîme için Peygamber Efendimiz; "İnançlı bir insan tarafından bir dağın üzerinde okunsaydı o dağ zâil olurdu, yok olurdu!" diyor.

Bu ne demek?

Demek ki biz sizi boş yere yaratmadık; bu hayatın, bu ölümün bir gayesi var. Bu yaşayıştan bir maksat var, bizim sizi bu dünyaya göndermemiz bir sebebe dayanıyor, biz sizden bir şeyler istiyoruz, bir şeyler bekliyoruz, vazifeniz var. Bize döneceksiniz, huzurumuza geleceksiniz. İster kös kös ister seve seve ister çırpına çırpına, ister sürüklene sürüklene, ister koşa koşa… Nasıl olursa, ne surette olursa olsun!

Eskiler hâh me hâh der, "ister istemez" gideceksin!

İnsanoğlu çırpınıyor çırpınıyor da evler yapıyor, köşkler yapıyor, doktorlara gidiyor, ilaçlar, İsviçreler, Amerikalar, ameliyatlar…

Ne oluyor?

Çırpın çırpın sonunda yine O'na dönüp gidiyoruz, sonunda hepimiz O'na gideceğiz. Hepimiz Allahu Teâlâ hazretlerine döneceğiz, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacağız, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda hesap vereceğiz. Her yaptığımızdan her şeyi bilen Allah'ın huzurunda hesap vereceğiz.

İlâ âhiri's-sûre. demiş, "Sûrenin sonuna kadar bu âyet-i kerîmeler inse dağ zail olurdu!" diye onları da okuyuverelim:

Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn. "Ey insanoğulları! Siz bizim sizi boş yere, abes olarak yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız." Fe teâlallâhu'l-melikü'l-hak. "Allahu Teâlâ hazretleri Melîktir. Hakiki hâkimdir, hükümdardır, haktır ve çok yücedir!"

Allahu Teâlâ hazretleri sizin zanlarınızdan, tahminlerinizden, idrakinizden çok yüksektir. Sizin aklınız almıyor, işin farkında değilsiniz ama Allahu Teâlâ hazretleri çok yücedir.

Lâ ilâhe illâ hû Rabbü'l-arşi'l-kerîm. "Ondan başka ilah yoktur, sadece O vardır. Arş-ı Âlâ'nın sahibidir! Semaları, yerleri kuşatan, kürsüden, kürsinin yanında bir zerre gibi bir küçücük tane gibi kaldığı arşın sahibidir. Allahu Teâlâ hazretleri öyle azamet sahibidir ve kerem sahibidir. Kim ki Allah'tan başka ilaha, başka bir tanrıya taparlarsa ki onların o hususta hiçbir delilleri de yoktur!"

Ey Mısırlı, niye öküze taptın? Söyle bakalım, öküze tapılır mı? Hiçbir delil yok, niye tapsın; zavallı kocabaş bir hayvan! Öküze tapılır mı?.. Niye Zeus'a taptın, niye Venüs'e taptın, niye şu yıldıza taptın, niye aya, güneşe taptın?!..

"Hiçbir delilleri yoktur!"

Fe innemâ hisâbuhû inde Rabbihî. "Kim böyle yaparsa onun hesabı Allah'ın huzurunda verilecek!" İnnehû lâ yuflihu'l-kâfirûn. "Kâfirler hiç iflah olmayacaklar." Ve kul rabbiğfir verham ve ente hayrün râhimîn. "Binâenaleyh ey benim Resûlüm! Sen de ve sana uyan müslümanlar da desinler ki; 'Ey Mevlam! Beni mağfiret eyle! Bana merhamet eyle, rahmet eyle, rahmet edicilerin, merhametlilerin en merhametlisi yâ Rabbi!'"

Bana merhamet eyle, aman yâ Rabbi, demek. Madem iş bu kadar dehşetliymiş, önemliymiş; Aman yâ Rabbi!..

Bu âyet-i kerîmeler! Biz bunları okuruz, hatim indirip indirip de sevabını bağışlıyoruz ya, bizim gözümüzün önünden böyle âyetler geçer gider de bizim haberimiz yok! Biz böyle müslümanlarız işte, yirminci yüzyılın müslümanları! Ne Arapça biliriz ne Rabça biliriz ne Kur'anca biliriz; Ne meal okuruz ne mâna okuruz ne hadis okuruz… Bunlar bizim gözümüzün önünden geçer gider. Hatmettik, Kur'ân-ı Kerîm'i bitirdik diye seviniriz. Güzeldir hakikaten; insan bir hatim eder, bir ecir kazanır. Kur'ân-ı Kerîm'i seviyor ama bak mânaları bu. İnsan bu manayı bilecek, gönlüne yerleştirecek, öyle müslüman olacak.

Öyle müslüman olsa bu dışarıdakiler böyle hareket mi eder?

Şu etrafındaki insanlara bak, şu gafillere, cahillere bak, düşün; gazeteyi eline al, baş haberinden son haberine kadar bir incele bakalım. Hep cahillik, serâpâ!

İnnehû kâne zalûmen cehûlâ.

"Ama hocam, İngiltere'de tahsil yapmış, Amerika'da okumuş, profesör olmuş, ağa olmuş, paşa olmuş…"

Mühim olan bu gerçekleri bilmek. Bu gerçeklerin karşısında o kaya taşlar, ulu ulu dağlar dayanamıyor. "Mahvolur, erir gider, kaybolurdu!" diyor. İşte böyle hitaplar, gözümüzün önünde söyleniyor da biz söylenmemiş gibi geçip gidiyoruz. Öyle müslümanlarız! Bir de kendimizi müslüman sanıyoruz. Ehl-i Kur'an sanıyor, "Kur'an okuyorduk!" diyoruz.

Gerçek Müslümanlık âyet-i kerîmelerin mânasını bilmekle olacak. Gerçek Müslümanlık âyet-i kerîmelerin mânasını hayatımıza intibak ettirmekle, tatbik etmekle olacak. Biz bu âyet-i kerîmeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl şuurumuza, zihnimize yerleştireceğiz, bu âyetlerin idraki için de adımımızı atacağız. Sözümüzü verirken öyle vereceğiz, alışverişimizi öyle yapacağız, şahitliğimizi, hâkimliğimizi öyle yapacağız.

Bir arkadaş anlatıyor:

"Bir grup hâlinde hâkimin önüne çıktık, tam karar safhası. Hâkim bize bir işaret yapıyor, ne demekse o işareti anlayanlar af olacak. Bir çaresi bulunacak…"

Olmaz! Bu âyet-i kerîmenin idraki içinde hükmedeceksin. Bir gün Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacaksın. Boş yere yaratılmadın!

Sen kendini abes yere mi yaratıldın sanıyorsun?

"Bu dünya, tamam, ondan sonra iş bitti…"

Öyle değil! Bu idrak altında yaşayacağız, yürüyeceğiz, alacağız, vereceğiz, hayır yapacağız, namaz kılacağız, o idrak ile bu âyet-i kerîmeyi okurken eriye eriye namazı kılacağız. O zaman gerçek müslüman oluruz. Bizim bu hâlimizi ashâb-ı kirâm, evliyâullah görseler, "Ne biçim müslümansınız siz!" diye bizi sopayla kovalar, bizi kışalarlar!

Lev enne ehadeküm fe izâ erâde seferen ev nezele menzilen fe vedaa metâ'ahü hattâ havlehü hattan sümme kâle Allahu Rabbî lâ şerîke lehû hufiza metâ'uhû.

Ne kadar kolay bir dua! Peygamber Efendimiz öğretiyor, buyuruyor ki;

"Sizden biriniz yolculuk istediği zaman veyahut bir konağa, bir eve, bir otele konaklamak için indiğinde konakladığı yere eşyasını koyduğu zaman etrafına bir çizgi çekse sonra da; 'Allah benim Rabbim'dir. O'nun şerîki, nazîri yoktur!' dese malı mahfuz kalır, kimse çalamaz!"

Rahmetli anacığım anlatırdı:

Birisi Âyete'l-kürsî okumuş, kesesini sandığa koymuş. Sonra eve hırsız girmiş, sandığı açmış, keseyi görmüş, oh para dolu, hırsız sevinmiş. Çıkacak, geri dönmüş, kapıyı bulamıyor. Dönmüş dolaşmış, odanın kapısı yok. Allah Allah! Keseyi bırakmış, telaşa düşmüş, ondan sonra sandığı kapatmış, dönmüş bakmış kapı var, dışarıya çıkacak:

"Kapıyı buldum!" demiş. Tekrar dönmüş, keseyi almış, bakmış yine kapı yok! Anlamış bir başka iş var bu işte, tevbe etmiş, sonra hırsız keseyi orada bırakmış.

Allah her şeye kâdir. Gösteren de Allah, göstermeyen de Allah!

Uyutur kalır, hani aklın belki ermez:

Kapıyı nasıl bulamıyor?

Orada uyur kalır, derman vermez, felç gelir; Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir. Sana uzak bir ihtimal gibi mi geliyor?!..

Lev enne abden min ibâdillâhi kadime alallâhi ya'melü ehle's-semâvâti ve'l-ardinâ min envâi'l-birri ve't-takvâ lem yezin miskâle zerratin mea selâsi hısâlin mea'l-ucubi ve eze'l-mü'minîne ve'l-kunûti min rahmetillâhi azze ve celle.

Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Eğer Allah'ın kullarından bir kul Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna yerle gök ehlinin amellerinin sevabı kadar çok sevapla gelse…"

Namaz kılmış, oruç tutmuş, sadaka vermiş… Çok sevap işlemiş.

Ne kadar?

Bütün dünyadaki insanlar kadar, bütün gökteki melekler kadar çok hayr u hasenât işlemiş. Hesap yerine, mahkeme-i kübrâya bu kadar büyük sevapla geldi. Çeşitli iyilikler ve takvâlar, günahlardan sakınmalarla ilgili kazanılmış bunca sevap ile geldi.

Lem yezin miskâle zerratin mea selâsi hısâlin. "Şu üç vasıf onun üzerinde varken bir zerre kadar değmez, tutmaz, bu yaptığı işlerin kıymeti yok!"

Demek ki çok kötü üç tane huy var, onlarla yapılan ameller fayda etmiyor.

Bir:

"Yahu ben ne iyi adamım, ne kadar yüksek insanım, ne kadar kıymetliyim. Dünyada acaba benim eşim var mı?.."

"Yok, asla yok! Olur mu, bir tanesin sen! Tek, bir tane, hiç eşin yok!"

Birisi öyle demiş, arkadaşlar gitmişler de;

"Türkiye'de kaç tane benim gibi adam var?" demiş. Yahu sen şu Türkiye'deki insanları yabana atma!

Biz, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetliyle beraber senelerce önce Ankara'ya gidiyorduk. Düzce'nin bir köyüne uğradık. Yanımızda bir Arap alimi var; sarıklı, cüppeli yabancı misafir. Köye oturduk. Aşağı mahalleden bir ihtiyar, zayıf adamcağız geldi, yüzü çilli, çopurlu, çiçek bozuğu. Gözleri çapaklı, hasta. Dışından baksan beş para vermezsin; öyle bir köyde, aşağı mahalleden bir zayıf insancağız geldi. Dış görünüşüne baksan sözünü dinlemek istemezsin. Açtı ağzını, fasih Arapça ile tıkır tıkır, o Arap'la başladı ilmi mevzuları konuşmaya!

Yahu Düzce'nin bir köyünde ne arıyor bir alim?..

Belli olmaz işte, ötekisinden çok daha yüksek, nerelerde okumuş, meğerse neler biliyormuş ama ihtiyarlamış bir kenarda kalmış!

Hiç olmaz olur mu?

Türkiye'yi sen bilmiyorsun ki Türkiye'de Allah'ın nice kulları vardır!

Benim bir arkadaşım var, bir köylü. Allah bir zekâ vermiş, bir hafıza vermiş; zekâsının emsali yok. Dil kurumuna bana kitap gönderin diye mektup yazmış. Çuvalla kitap göndermişler; hepsi kafasında, hepsi sayfa sayfa kafasında, ne bilgi varsa hepsi adamın kafasında! Ne söylersen biliyor, ezbere!

Bizim memlekete yakın bir yerde bir başka adam var. Ben gittim: "Hoş geldiniz Esad Bey!" dedi, adımı söyledi. Ben ilk defa tanıyor gibiyim, adamı tanımıyorum. Çekine çekine yüzüne baktım, o bana adımla hitap etti. Benim böyle tanımadığımı anlayınca dedi ki;

"Sizinle bin dokuz yüz bilmem kaç senesinin, temmuz ayının bilmem kaçında, Konya'da Mevlânâ türbesinin önünde karşılaşmıştık, yanınızda da filanca filanca filanca vardı, hatırladınız mı?"

Adam ayı ile, günü ile söylüyor. Ben ne zaman oraya gittiğimi hâlâ söyleyemem, hâlâ söyleyemem, yine ben unutmuşum; o adıyla söylüyor.

Ziraat fakültesi profesörlerinden birisi, babası o beldenin kabristanında yatıyormuş. Seneler senesi [babasının kabrine] gitmemiş. Sonra o memlekete gidince, o kasabaya, gitmiş mezarlıkta babasının kabrinin başında hani babasına sevgisinden dolayı biraz Kur'ân-ı Kerîm okuyacak. Mezarı aramış ama bulamamış çünkü seneler geçmiş. Babasının kabrini bulamamış, çok aramış, çok mahcup olmuş, ne yapacağım şimdi diye çok üzülmüş. Demişler ki;

"Filanca hocaya git, o bilir."

Bu bizim hocaya gelmişler. Kendisi sormuş:

"Ben babamın kabrini bulamadım." deyince; "Senin baban bin dokuz yüz kırk ikinin, bilmem hangi ayının, bilmem hangi günüde ölmüştü. Bilmem hangi taraftaki, filanca servinin yanındaki filanca kabirdir!" diye oturduğu yerden söylemiş. Gitmişler, kabri bulmuşlar.

Allah'ın böyle kulları var, sen ne oluyorsun, dur bakalım nesin sen!

Öyle övünenler, öyle acayip insanlar var ki yanına yanaşılmaz. Öyle bir kravat taktı mı, bir ütülü pantolon giydi mi -Allah saklasın- yanına yaklaşılmaz.

"Filanca yerde tahsil görmüş, Amerika'ya da gitmiş…"

Mâşaallah iyi, Amerika'yı da görmüş, artık yanına yaklaşılmıyor. Ötekisi tahsilsiz kul!

Benim profesör hocamın bir arkadaşı vardı. Hafız Yusuf Efendi. Kuyumculuk yapmış, onu yapmış, bunu yapmış. Ufacık tefecik bir adamcağız. O da esnaftan arta kalma bir ihtiyar. Bir manav dükkânında yatıyordu, kimse bilmez. Manav dükkânında yatıyor ama meyve satmıyor da öyle bir dükkânda köşede yatıyor. Ama İran edebiyatından, Türk edebiyatından, Arap edebiyatından ne sorarsan söylüyor. Hepsi ezberinde! Lügati ezberlemiş, divanları ezberlemiş, şairleri ezberlemiş. Fuzûlî'nin divanı ezberinde, Hâfız-ı Şirâzî ezberinde, Şeyh Sâdî ezberinde… Ufacık adam, bu kadar bilgi neresine sığmış. Allah'ın bir harikası!

Benim askerlik yaptığım zamanda bizim bölükte, birlikte, takımda ufacık tefecik bir çocuk [vardı]. Şöyle anlatırdı:

"1957 senesinde Brezilya ile Macaristan arasında yapılan maç, Barcelona'da yapılan maçın, 57. dakikasında golü filanca atmıştı, bilmem ne yapmıştı…"

Böyle konuşuyor, hepsi ezberinde!

"Peki 1962 olimpiyatlarında filanca yerde ne oldu?"

Tıkır tıkır söylüyor.

"Ne oldu, o takımı say?.."

Söylüyor.

"Golleri kim attı?"

Söylüyor. Şu kadarcık bir adam. Dedim ki;

"Yâ Rabbi! Şu kafayı bu çocukcağız bir hayra sarf etseydi, bu topun peşinde harcamasaydı büyük bir alim olurdu. Ya atom alimi olurdu ya fizikçi olurdu ya allame bir şey olurdu!"

Zehir zemberek bir şey!

Sen, Allah'ın böyle kulları varken [kendini ne sanıyorsun]?..

Bir başka arkadaşın evine gittik, mühendis. Teknik üniversiteden altı tane meşhur hadis kitabını bitirmeden çıkmamış. Ben dedim ki;

"Birisi var, Kur'ân-ı Kerîm'i seksen günde ezberlemiş."

Başını salladı:

"Bendenize de bir aydan kısa zamanda nasip oldu." dedi.

Kur'ân-ı Kerîm'in hıfzı bir aydan kısa zamanda nasip olmuş. Lisede Fransızca hocasına kızmış, hocaya kızdığı için Fransızca lügati ezberlemiş. Derste biraz çatışmışlar. Fransızca, Petit Larousse kitabını, lügatini ezberlemiş. Altı hadis kitabını -ki ciltlerledir- bitirmiş, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş, mühendis. Bir resmî evrakın altına yazmış:

el-Mühendis el-âlî, el-müfessir, el-muhaddis.

Demek istiyor ki; "Yüksek mühendis, müfessir ve muhaddis olan filanca!"

Kalabalık, 20-25 kişi evine ziyarete gitmiştik, biz de arkadaşlarla dedik ki;

"Yahu müfessir kime denir, muhaddis kime denir, bu lakapları kullanmak ayıp olmamış mı, kolay bir şey değil! Çünkü herkese muhaddis denmez, şu kadar hadis ezberinde olacak; herkese müfessir denmez, bir şeyler bilecek…"

Bir taraftan içeriye meyve getiriyor, çay getiriyor, götürüyor; sözleri duydu. Gözlüğü var, yanımıza kadar geldi, bizim üstümüze eğildi:

"Şu anda yüz bin hadîs-i şerîften senetleri ile imtihana hazırım!" dedi.

İşte şu kulaklarımla ben duydum.

"Peygamber Efendimiz'in yüz bin hadîs-i şerîfinden, hem de senet zincirleriyle beraber, hepsini tıkır tıkır söylemek üzere imtihana şu anda hazırım." dedi.

Hiç böyle bir insan duydunuz mu? Bak ben adını da söylerim, yerini de adresini de söylerim.

Sen Allah'ın nice böyle kulları varken nasıl övünürsün, kim oluyorsun sen?

Onun için ucub güzel bir şey değil! El elden üstündür. Allah'ın nice kulları vardır.

Kore'de erlerimizden bir tanesi üşüyormuş, büzülmüş. Elbisesi de bol, bir iki numara büyük mü verdiler, ne yaptılar. Ufacık tefecik, soğuk havada büzülmüş, titriyor. Amerika'nın tekvando, judo şampiyonu orada:

"Üşüyor musun?" demiş, ensesinden çektirtmiş.

"Dokunma bana!" demiş.

"Bu havada üşünür mü?.." filan, biraz daha takılınca bizim o ufak tefek Mehmetçik o şampiyona bir girişmiş. Küt, adam kendisini yerde bulmuş; kalkmış küt, yine yerde bulmuş.

Meğer köyünün pehlivanıymış. Ufacık tefecik ama kibir yok, ucub yok!

İkincisi:

Ve eze'l-mü'minîn. "Mü'minleri ezalandırmış insan!"

Bu da dünyanın ameli ile gelse kıymeti yok, mü'minleri ezalandırmış!

Eza nasıl olur?

Elle olur, dille olur, hakaretle, başına çorap örmekle, iş çıkarmakla olur. Mü'minleri ezalandırıyor, üzüyor, canını sıkıyor, mahzun ediyor.

Mü'minler Allah'ın velî kullarıdır!

"Hocam, hepsi velî mi?"

Hepsi!

Vallâhu veliyyü'l-mü'minîn. "Allah mü'minlerin velîsidir. Mü'minler Allah'ın velîsidir."

O öyledir. Hepsinde, bütün mü'minlerde velâyet-i âmme, umumi bir velîlik vardır. Allah'ın velî kullarını hor görmeye gelmez. İsterse çiftçi olsun. Allah'ın kullarını ezmeye gelmez, üzmeye gelmez.

Ezersen ne olur?

Allah intikam alır, sevdiği kulu ezdin diye intikam alır. Öyle eza, cefa eden kimse âhirete dağlar kadar, semalar, yerler kadar sevapla gelse fayda vermez. Mü'minleri de üzmeyeceğiz.

Bundan çıkan netice nedir?

Mü'minleri ezalandırmayacağız. Dikkat edelim; komşumuz ezalanmasın, ahbabımız ezalanmasın, kimseye bir ezamız, bir cefamız olmasın, herkese hayrımız dokunsun da şerrimiz gitmesin, sabrediverelim. Ama kimseyi üzmeyelim.

Üçüncüsü enteresan:

Ve'l-kunûti min rahmetillâhi azze ve celle. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmek!"

Kesemezsin! Allah'ın rahmetinden ümit kesemezsin, yasak! Allah'ın rahmetinden ümit kesemezsin, Allah affeder. Ümit kesmek yok, çalış, çabala, korkma, merak etme!

Evliyâullahtan birisi -talebesi de evliyâullahtanmış, müridi de evliyâullahtanmış- bakmış hocasının adı Arş-ı Âlâ'da, Levh-i Mahfûz'da cehennemlikler arasında yazılıyor. Utana sıkıla:

"Efendim, ben keşfimde gördüm ki isminiz ehl-i cehennem isimleri arasında yazılıyor…" demiş.

Utana sıkıla anlatmış.

"Evladım, ben onu senelerdir görüyorum. Ben Allah'a cennet için cehennem için ibadet etmiyorum ki! Kuluyum, ibadet edeceğim. Dilerse sever, cennetine sokar; dilerse azap eder, kendisi bilir! Ben onu senelerdir görüyorum, üzme canını!" demiş.

O anda bakmışlar, yazı değişmiş!

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi rahmetine gark eylesin.

Fâtiha-yı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı