M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 354 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebîahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân, fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullah. Ve efdale'l-hedyi, hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve kulle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sahibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Len tehlike'l-ümmetü ve in kânet dâlleten mudilleten izâ kâneti'l-eimmetü hâdiyeten mehdiyyeten ve en tehlike'l-ümmetü izâ kâneti'l-eimmetü dâlleten musîeten izâ kâneti'l-ümmetü hâdiyeten mehdiyyeten.

Sadaka Resûlullah, fi mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini hocamız Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin telif eylemiş olduğu Râmûzu'l-ehâdîs isimli hadis kitabından okumaya devam edeceğiz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce, evvelen ve hâsseten Efendimiz, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa hazretlerinin ruh-u pâki için ve onun cümle âl, ashâb ve etbâının ruhları için, sâdât ve meşayih-i turûk-i aliyyemizin ruhları için, sâir enbiyâ ve mürselînin ve cümle evliyâullahın ve Allah'a yakın kulların ruhları için, eserin müellifi hocamızın hocası Gümüşhaneli Ahmed Ziyâuddîn hazretlerinin ruhu için, eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar ulaşmasında emek sarf etmiş olan râvilerin ve alimlerin ruhları için, Peygamber Efendimiz'e muhabbetlerinden, ilme rağbetlerinden dolayı bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelmiş olan siz kardeşlerimizin de ahirete irtihal eylemiş olan cümle yakınlarının ruhları için, bir Fâtiha üç İhlâs okuyup dersimize öyle başlayalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'in bize rivayet eylediğine göre bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuşlar:

Len tehlike'l-ümmetü.

"Ümmet helâk olmayacak."

Hangi ümmet?

Peygamber Efendimiz'in ümmet-i icâbeti. Malum bütün insanlar Peygamber Efendimiz'e muhataptır. Onun gelmesinden, peygamberliğinden, bi'setinden itibaren hepsi onun ümmetidir. Ama sözünü tutup imana gelmiş olanlar, ümmet-i icâbettir, ötekiler de muhtemeldir; ola ki ümmetinden olalar. Onlara ümmet olmak, imkân dairesindedir. Onlara da "ümmet-i da'vet" derler.

Ümmet-i icâbet, müslüman olan kimseler, Peygamber Efendimiz'in peygamberliğini kabul edip imana gelip o ana kadar gelmiş geçmiş kimselerdir burada murad olunan.

"Bu ümmet helâk olmayacak."

Peygamber Efendimiz zamanını söylemiyor, ileriye ait bir zaman söylüyor. İstikbal sîgasıyla söylüyor.

"Ümmet helâk olmayacak."

Nasıl helâk olmayacak?

Nasıl olursa?

Ve in kânet dâlleten mudilleten.

Eğer ümmet sapık da olsa, saptırıcı da olsa, sapık olmakla yetinmiyor da başkalarını da saptırmak gayreti içinde, çalışması içinde oluyor. Ümmet sapık da olsa, saptırıcı bir faaliyet içinde de olsa yine helâk olmayacak.

Ne zaman?

İza kânet ümmeti hâdiyeten mehdiyyeten.

"Başındaki imamlar."

İmam ne demek?

Cemaatin reisleri, önderleri, başkanları, bölge bölge, memleket memleket, ya! Müslümanların gruplarının başkanları, idarecileri, hâdî oldukları müddetçe, doğru yola sevk edici oldukları müddetçe, Allah tarafından kendilerine hidayet ihsan edilmiş, bir nur verilmiş de hak yol üzerinde tutunmuş oldukları müddetçe ümmet helâk olmayacak.

İstediği kadar sapık, saptırıcı faaliyet içinde olsun, başındakiler iyi olunca, ümmeti hak yola sevk edici oldukça ve kendileri de haktan hidayet üzere, tevfîk-i ilâhî kendilerine refik olma durumunda bulunduğu müddetçe, imamlar iyi olduğu müddetçe ümmet helâk olmayacak, ne kadar sapık da saptırıcı da olsalar. Bu bir!

Hadîs-i şerîfin ikinci kısmında:

Ve len tehlike'l-ümmeti. "Ümmet yine helâk olmayacak." İzâ kânet eimmetü dâlleten musieten. Bu metinde yok şerhte var. "İmamlar kendisi sapık olsa baştaki adamlar sapık olsa ve saptırıcı da olsa, saptırmak için, başkalarını da dalalete düşürmek için, faaliyet içinde de olsalar yine ümmet helâk olmayacak."

Ne zaman?

İzâ kâneti'l-ümmetü hâdiyeten mehdiyyeten.

Ümmet haklı olduğu müddetçe, Allah'ı, doğru yolu gösterdiği müddetçe ve Allah'ın hidayeti, tevfîki, onlara refîk olduğu müddetçe. Şimdi iki taraflı cümle.

Birinci ihtimale göre Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Ümmetin hepsi sapık olsa, şaşırmış olsa, başlarındaki doğru yolda oldu mu helâk olmayacaklar. İş sonunda düzelecek." demek. Veya "Baştakilerin hepsi sapık olsa, imamlar, önderler sapık olsa ama ümmet sağlam olsa hak yolda olsa hidayet üzere olsa o zaman yine ümmet helâk olmayacak. İş sonunda düzelir." demek.

Bak, ne müjdeli bir hadîs-i şerîf.

"Ümmet iyi oldu mu, baştakiler kötü olsa düzeltir." demek.

"Ümmet, sonunda onları adam eder." demek.

"Baştakiler iyi olsa ümmet ne kadar sapık olursa olsun, onları düzeltir, sonunda adam eder." demek.

İki taraftan birisi iyi oldu mu, öbür tarafta neticede kurtuluyor.

Biz neyiz?

Biz ümmetiz. İmam değiliz; önder, başkan değiliz.

Demek ki işin bir tarafı bize ait. Biz hak yolda olursak, hidayet üzere olursak, takvâ ehli olursak, mü'min olursak, imanımız kalbimize girmiş de gönlümüzü pırıl pırıl aydınlatmış ise hak yolda isek, korkma. Düzelecek iş, hiç korkma. Telaş etme, endişelenme, sıkılma. Sonunda öbür taraf hallolacak.

Ümmetin hepsi sapıtmış. Allah Allah bu halka ne oluyor böyle ya, sübhânallah! Cümlesi helâke doğru gidiyor, bunlar hiç Allah'tan korkmaz mı?

Bu ne biçim iş! Ama başlarında iyi adam var, Allah'tan korkan insan var. Allah'ın kendisine tevfîkini refîk ettiği, hidayet üzere olan insan var. Korkma yine düzelecek iş, o halde de düzelecek. Şimdi tabi burada da çok söz söylenebilir, neticede insana teselli geliyor. Bir ders çıkıyor ki biz adam olalım. "Biz adam olursak işler düzelecek." demek.

Bir de imamlık mânası üzerinde düşünecek olursak imam kimdir?

Hükümdar mıdır, komutan mıdır?

Gümüşhaneli rahmetullahi aleyh kitabında, şerhinde onu incelemiş de diyordu ki;

"İmamlar, hakikatte alimlerdir."

Hakiki imamlar, hakiki önderler âlimlerdir. Çünkü ilimle her şey bulunuyor. Eğrisi, doğrusu, yolun yanlışı, sağlamı ilimle anlaşılıyor.

"Alimin sözü lale, mercan, incidir. Cahilin sözü ise daima can incitir." demişler.

Alim oldu mu insan sonunda bulur, çaresini bulur, düzelir iş. Hakikatte âlimler idare ediyor. Hükümdarları da onlar idare ederler.

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî'nin babası, Belh'den kalkmış, Konya'ya geliyor. Konya'nın sultanı Alaeddin Keykubat, surların dışında bekliyor; "Bir misafir geliyor." diye istikbale çıkmış, karşılamaya çıkmış, elini öpmeye gidiyor, yanına da elindeki asasını uzatıyor. Elini hükümdara vermiyor. O da âsâsını öpüyor.

Ondan sonra da atının yularından tutuyor, çekiyor içeriye öyle getiriyor. Kendisi yaya; ötekisini ata bindirmiş, atının önünden tutup çekip getiriyor.

Ne büyük hükümdarmış ki ilmin kıymetini takdir ediyor. İlmin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Bir de orada diyor ki;

"Efendim tacımı, tahtımı size bırakıyorum buyurun şehri siz idare edin."

"Yok." diyor, "Sana tacın, tahtın mübarek olsun; bana şu medrese köşesi yeter." diye, kenara çekiliyor, dünyaya rağbet etmiyor.

"Bizim dünyayla işimiz, dünyayla alakamız yok ki biz dünyayı çoktan boşamış, terk etmişiz, bizim işimiz âhiret" diyor, o teklife aldırmıyor, kabul etmiyor.

Osmanlılar zamanında da işte Aziz Mahmud-u Hüdâyî, Üftâde hazretlerinin, şeyhinin duasını almış.

"Evladım" demiş. "Hadi bakalım vazife İstanbul'da. Kalk, oraya git."

Çok hayır duasını almış, iyi dervişlik yapmış demek ki.

"Umarım ki sultanlar senin atının yularından tutar da önünce yürür, senin atını yeder, yani götürür." diyor.

Kalkmış, buraya gelmiş. Üsküdar'da ilimle, irfanla halkı irşad etmeye başlamış. Bir gün Aziz Mahmud-u Hüdâyî Üsküdar'da çarşıda dolaşırken, Sultan da oradan atıyla, alayı ile geçiyormuş. Kalabalıkta Şeyh Efendi'yi görüyor. Hemen hürmetle atından aşağıya atlıyor, derhal geliyor; "Şeyhim, efendim!" diyor, Aziz Mahmud-u Hüdâyî'nin elini öpüyor.

Sultan Ahmed, koca Sultan Ahmed, Osmanlı sultanı, elini öpüyor, ondan sonra üzengiyi tutuveriyor:

"Efendim, olmaz, illa atıma bineceksiniz, katiyen razı olmam." diyor.

Padişah ona hürmeten ata binmiyor, yanında padişah üzengisini tutuveriyor, atına bindiriyor. "Evladım!" diyor Aziz Mahmud Hüdayi. "Bize bu yakışmaz, ben senin atına binmezdim; atın sana mübarek olsun, ben bu işi yapmazdım ama şeyhimin dileği yerine gelecek." diyor.

Hani Bursa'da demişti ya. "Dileği yerine gelecek, çare yok." diyor. Padişahın atına biniyor. Padişah da yularından çekip getiriyor.

O zaman ne oluyor?

Demek ki imamlar doğru yolda oldu mu, cemaatler de düzelir. "Cemaatleri düzeltir." demek. "Cemaatler adam oldu mu, imamı da düzeltir." demek.

Onun da hikâyesi eski kitaplara geçmiştir.

San'alı bir şeyh varmış. Yemen'in San'a şehrinden bir şeyh varmış. "Şeyhi San'an'ın hikâyesi" derler. Bir gönül macerasından dolayı, bir Rum kızına gönlünü kaptırdığı için aklı başından gidiyor; "Ölçülü düşünemez olmuş." da derler, kitaplar böyle yazarlar.

Talip olmuş, kız da demiş ki "Katiyen olmaz."

"Dinini değiştir gel, o zaman sana varırım."

Bu da değiştirmiş. Değiştirmez ya kıssa, bizde kıssayı size anlatıyoruz, hani olmuşsa neyse böyle. Fakat eski talebeleri; "Etme, eyleme efendim!" diye gelip gelip yalvarırlarmış.

Yalvarır yakarır, yanına ziyaretine gelirlermiş, o onları reddedermiş, huzurundan tard edermiş, kovarmış, onlar yine gelirlermiş, yalvarırlarmış, bekleşirlermiş. Bırakmamışlar.

Neden?

İmam Gazâlî rahmetullahi aleyh diyor ki Allah yolunda kardeşlik teessüs etti mi bir daha bozulmaz.

Sen benim kardeşim misin?

Kardeşinim.

Ben de senin kardeşinim, bitti. Bu âhirete kadar devam eder. Sen bana elli lira borç vermedin; darıldım, küstüm. Sen benim bahçemin duvarına şöyle yaptın, darıldım, küstüm. Sen bana şöyle ettin darıldım, küstüm; yok öyle şey!

Allah yolunda kardeşlik.

Sen benimle niye arkadaş oldun? Niye kardeş oldun sen benimle? Allah yolunda olmadın mı? Dünyevi menfaat için mi oldun?

Hayır, Allah yolunda kardeş oldum, bitti. Bu devam eder, bir daha kesilmez.

Eğer kardeş yanlış yola sapmışsa...

"Kardeşim günah işlemeye başladı, terk mi edeyim?"

İmam Gazâlî; "Hayır! O zaman da terk edemezsin." diyor.

O anda kardeşinin sana ihtiyacı var. Çünkü günaha sapmış, bak ahireti mahvolacak. Sen onun cehenneme düşmesine nasıl razı olursun? Git bakalım, kurtarmak için uğraş, didin, çabala, yalvar, yakar, mâni ol, tut elinden, sonunda onu cehenneme gitmekten alıkoy; kardeşliğin icabı o.

Sapıtıp gidecek, bak cehenneme düşecek. İmam Gazâlî; "Sapıtsa da kardeşliği bozmak gerekmez." diye anlatıyor.

Demek ki o arada gelmişler gitmişler. O Rum kızı;

"Bunlar kim?" demiş.

"Bunlar benim eski arkadaşlarım, ihvanım. Beni bir türlü bırakmıyorlar, kovuyorum bırakmıyorlar, ağır söylüyorum bırakmıyorlar, ne yapsam ayrılmıyorlar." demiş.

"'Allah Allah bu nasıl iştir, bu nasıl muhabbettir, bu nasıl bağlılıktır?' demiş, incelemiş, araştırmış, sonunda o da kelime-i şehâdet getirmiş, müslüman olmuş da sonra doğru yola tekrar gelmişler." diye kitaplar yazar.

Demek ki cemaat iyi olursa baştakini de ıslah ediyor. Artık bunlardan nice dersler çıkar.

Len yezâle'l-abdü fi fushatin min dînihî ma lem yeşrebi'l-hamre, fe izâ şeribehâ haraka'llâhu anhü sitrehû ve kânet şeytânü veliyyehû ve sem'ahû ve besarahû ve riclehû li yesûkuhû ilâ şerrin ve yasrifühû an külli hayr.

Bu hadîs-i şerîf de Allah'ın insana ne zaman yardım ettiği, ne zaman yardımı kestiği hakkında bir hadîs-i şerîftir. Onun için iyice dinleyelim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri şöyle buyuruyor:

Len yezâle'l-abdü fi fushatin min dînihî.

"Kul daima dininde bir rahatlık içinde olacak. Bir müsamaha içinde, Allah'ın bir lütfüna mazhariyet içinde bulunacak. Dini bakımdan devamlı bir lütuf içinde, genişlik, hoşluk halinde olacak.

Devam edecek bu hal. Ne zaman?

Ma lem yeşrebi'l-hamre.

"İçki içmediği müddetçe."

Fe izâ şeribehâ.

"Eğer içkiyi içerse Allahu Teâlâ hazretleri ondan perdesini yırtar."

Perdesini yırtar; "Onu koruyucu duvar, örtü, zırh parçalanır, koruyucu kalmaz." demek.

"Perdesini yırtar"dan murad bu. Artık onun hıfz u himâyesi kalmaz.

Ve kânet şeytânü veliyyehû.

"Onun has dostu, ahbâbı şeytan olur."

Ve sem'ahû ve besarahû. "Ve onun kulağı olur, gözü olur." Ve riclehû. "Ayağı olur."

Şeytan içki içen insanın gözü olur, kulağı olur, ayağı olur.

Şeytanî görüşle bakar. Şeytanî duyuşla duyar. Şeytanî yerlere yürür. Ayakları daima şerre doğru yönelip gider.

Neden böyle olur? Şeytan niye onun gözü, kulağı ve ayağı olur?

Li yesûkuhû ilâ külli şerrin.

"Her çeşit şerre onu sevk etmek için."

Şeytan o kılavuzluğu boşuna yapmıyor, boşuna onun ayağı olmuyor, boşuna gözü kulağı olmuyor. Onu her şerre sevk etmek için bunu yapıyor.

Ve yasrifühû an külli hayr.

"Onu her türlü hayırdan uzak düşürmek, ayırmak için yapar."

Bu hadîs-i şerîften anlaşıldığına göre içki bir garip, acayip âfet ve günahtır ki insan onu içtiği zaman Allahu Teâlâ hazretlerinin mânevî himayesi kulunun üzerinden kalkıyor; ondan sonra da şeytan onun dostu oluyor, her türlü şerre hazır hâle geliyor, her türlü hayırdan uzak duruma düşüyor.

Eski devirde bir âbidden bahsederler. Dağ başında ibadet edermiş. Her türlü ibadeti yaparmış, şeytan onu kandıramazmış. Uğraşır, didinirmiş; Hak yoldan, Allah'a ibadetten döndüremezmiş. Bir keresinde kandırmış, içki içirmiş. İçki içirince evvelce aklı başındayken düşüremediği her türlü hatayı yaptırmış; zina ettirtmiş, adam öldürtmüş şunu yaptırtmış, bunu yaptırtmış, de âkıbeti çok fena olmuş.

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde buyurmuştur ki;

"İçki kötülüklerin anasıdır. Bütün habis şeylerin, kötü vasıfların, sıfatların, fiillerin anasıdır."

Kuluçka gibidir. Bütün kötülükler onun arkasından olur. İçkiyi içer, karşı tarafa vurur, devirir, öldürür. İçkiyi içer, trafik kazası yapar. İçkiyi içer, evde hanımı döver. İçkiyi içmek için parayı meyhaneciye kaptırır, evde bereket kalmaz. Her türlü kötülük böyle olur.

"Hocam şimdi müslüman mahallesinde salyangoz satılır mı? Bu cami ehline ne diye bu içkiyi anlatıp duruyorsun? Biliyoruz ki haram, içmeyiz."

Allah'ın hikmeti benim kitabımın arasına bir gazete parçası girmiş. Tam da bugüne girmiş, ben koymadım. Gazete parçasında diyor ki;

"Su gibi kullanılan biradan, karaciğer hastalığı artıyor."

Bira, içki mi değil mi? Meşrubat mı, gazoz cinsinden bir şey mi? Yoksa müskirat mı, sarhoşluk verici bir şey mi?

Geçen gün yine gazetede okudum; -bak böyle kesmek âdetim olsaydı o haberi de kesmem lazımdı- birisi iki şişe bira içmiş, kardeşini öldürmüş.

Karşıma çıkıp çıkıp da söylenip duruyorsun; "Bira içki sayılmaz. Ne olurmuş büfelerde satılsa" diye, bak gördün mü kardeşinin kanında seninde payın var şimdi.

"Biradan ne olurmuş! Yüzde dört alkol var."

İsterse yüzde yarım olsun. Sarhoş ediyor mu sen ona bak!

Külli müskirin hamrün. "Her sarhoşluk veren şey içkidir."

"Efendim, gazoz gibi!"

Ya senin sözüne göre gazoz gibi, neticesine bak bakalım; "Karaciğer hastalığı artıyor." diyor, sonra "Halkın alkolik olmasına yol açıyor." diyor.

Çanak tutuyor, başlangıç, av malzemesi. Şeytanın yemi. Senin önüne bira şişesini atıyor. "Ben bunu gazoz gibi içerim, bir de şişmanlarım!" diyorsun.

Almanların göbeklileri gibi, biradan göbeklenmişleri gibi.

Ondan sonra ona alıştı mı öbür tarafa doğru gidiyor. Zaten Allah himayesini kaldırıyor. Bak bu hadîs-i şerîfte okuduk, himayesi kalkıyor.

Peygamber Efendimiz ne büyük peygamber ki -elhamdülillah onun ümmeti olmuşuz- ta on dört asır evvel bize demiş ki;

"Kıyamet gününe doğru benim ümmetim bu içkiyi içecek, hem isminden gayrı isimler taka taka içecek."

Başka isim takacak. Bizim köyün bir lafı vardır. Bizim köylüler diyor ki;

"Kedi enciğini yiyeceği zaman, fareye benzetir."

Yiyecek ya, karnı aç, fareye benzetir, öyle yutar. Bu ümmet de âhir zamanda bozulduğu zaman, içkiyi içecek ama nasıl içecek başka ad takacak, "bira!"

Bu birayı memlekete sokarken dediler ki;

"Alkolsüz bira imal edilmiş, a ne mübarek, ne mutlu, ne iyi, bak alkolsüzü de varmış!"

Bizim ödümüz patladı, "eyvah!" dedik o zaman.

Alkolsüz bira ne demek?

Alkolsüz bira alkollü biraya geçirir. Komşu işte; ikisi de bira. Alkolsüzden dolaştırır, alkollünün içine, alkollünün içinden, alkolikliğin içine götürür. "Eyvah!" dedik, dediğimiz gibi oldu.

Bak burada gazetenin başından sonuna okusam profesör bilmem kim, general bilmem kim, tabib paşalardan bilmem kim, şöyle demiş böyle demiş, en sonunda da demiş ki;

"En azından reklamların azaltılmasının faydalı olacağı kanısındayım."

Peygamber Efendimiz işte böyle diyor. Aman ha!

Ben çok görüyorum, arabamı tamir ettirmek için bazen o sanayi çarşısına gittiğim oluyor. Bakıyorum o çıraklar, bir sandviç alıyor, yanına bir de bira alıyor. Öğle tatilinde bir sandviçi ısırıyor, bir birayı çekiyor. Meyve suyu içer gibi, onu içiyor.

Ondan sonra da uğraş uğraş, hak yola gelmiyor, neden? Allah insanın üzerinden bereketini alıyor, şeytan onun gözü oluyor, sana baktığı zaman şeytanın bakışıyla bakıyor, seni dinlediği zaman şeytanın kulağıyla dinliyor.

Şeytanın kulağına girer mi?

Yürüdüğü zaman şeytanın ayağı oluyor. Bak hadîs-i şerîflere. Bizim dinimizde kaide çok önemli. Bak Peygamber Efendimiz asırlar önce Allah'ın bildirmesiyle bizim hâlimizi bilmiş de, sonra da bize söylemiş:

"Her sarhoşluk veren şey içkidir!"

"Hocam, bir de öyle şeyler var ki hiç içilmiyor, ağzına damla girmiyor, burnundan kokluyor; o da içki mi?"

Sarhoşluk veriyor mu vermiyor mu? Akıl gidip de hayaller başlıyor mu?

Öyleyse o da içki. Her sarhoşluk veren şey içkidir ve hepsi de haramdır.

Mühim olan aklın himayesidir.

İslâm'ın beş büyük temeli vardır, beş büyük hedefi vardır.

Bir tanesi aklı korumaktır. İslâm aklın bekçisidir. İçki ile bile aklın bir an zail olmasına razı olmuyor. Sen de "Akılcıyım." diye geçiniyorsun. Edebiyat fakültesinde felsefe okudun, "felsefeciyim" diyorsun, "Akılcıyım, ben her şeyi aklımla, mantığımla ölçerim." diyorsun.

Nerede kaldı senin akılcılığın?

Bak; ben dinciyim, ben gericiyim, ben müslümanım ama ben ne kadar akılcıyım. Aklı nasıl koruyorum. Sen niye aklı zail eden şeyi, bu kadar müdafaa ediyorsun?

Hakkı söylememiz lazım.

Bak bu adamın aklı gitmemiş mi? Bu hapse onun için düşmemiş mi?

Peki senin akılcığın nerede kaldı? Felsefenin faydası ne? Felsefe laklakiyat mıdır? Laf etmek midir? Aklı korusana! Ben koruyorum, ben korurken gelip bana destek olsana! Ne tepeden bakıyorsun bana?

Hedeflerden birisi aklı korumaktır, birisi nesli korumaktır, birisi canı korumaktır, birisi malı korumaktır.

İslâm büyük dindir, büyük hedefleri vardır, öyle lafla yapmaz işi, ortaya kaide koyar, "yasak!" der.

Neden yasak?

"Akıl gidiyor da ondan; bana akıllı adam lazım." der.

Eğer sen milletini seviyorsan ben milletimi seviyorsam, milletimizin akıllı olmasına çalışacağız.

Memleketin yüzde doksanı alkolik olunca, Türkiye'den ne hayır gelecek?

Bir insanı alkolik ettikten sonra, alkoliği alkoliklikten çıkarmak için hastanede aylarca tedavi etmen lazım. Ben başından engellemeye çalışıyorum, bana gerici diyorsun, olur mu? Akıl mı bu, mantık mı? Memleket severlik mi?

Neden?

Sen beni gerici sanıyorsun ama ben senden fersah fersah, kilometrelerce ilerdeyim. Sen benim gördüğümün yarısını göremiyorsun. Ben "Akıl gitmesin, insan uyanık olsun." diye bak ne tedbir alıyorum.

Büyüklerimiz demişler ki;

"Dervişe lazım ki hûş der dem kaidesi üzere ola."

Ne demek?

Her an aklın başında, dipdiri olacak. Bir an gafil olmayacaksın.

Düşman etrafında dolaşıp duruyor. Kuyruklu, boynuzlu şeytan damarların içinde, kan gibi dolaşıp duruyor. Nefis var, şeytan var, düşman var, dünya var, kadın var, mal var, para var, haram var, etrafında bir sürü düşman var, devamlı uyanık duracaksın!

Yirmi dört saat uyanık, yirmi dört saat nöbette... Müslümanlık böyle işte. Akıl dini, mantık dini... Ehli dünya hangi Allah'ın emrini akla mantığa aykırı bulabildi? Bak adam inceliyor, Tevrat, İncil, Kur-an üç tane mukaddes kitap var. Müntesipleri de milyonlarca insan. Şu kadar milyon müslüman, bu kadar milyon hıristiyan, şu kadar yahudi. Hepsini inceliyor.

Kim inceliyor?

Profesör Maurice Bucaille.

Kim?

Fransa'da tıp profesörü, akademi âzâsı, alim adam.

Ne zaman inceliyor?

Hıristiyan iken inceliyor. Açıyor Tevrat'ı, İncil'i; "Dünya yaratılalı altı bin şu kadar yıl olmuştur."

Böyle değil. Kaç altı bin yıl geçti. Bu rakam yanlış. Bu Allah'ın kelamı. Bu rakam yanlış olduğuna göre demek ki burada bir değişme olmuş, demek ki müslümanlar haklı. Onu inceliyor, ötekisini inceliyor, Kur'anı inceliyor, üçünü inceleye inceleye sonunda "Kur'an, Allah'ın kelamı" diyor.

İlme aykırı bir tek şey yok, "Tevrat değiştirilmiş, İncil değiştirilmiş." diyor. Kelime-i şehâdet getiriyor, müslüman oluyor. Müslüman olduktan sonra Fransa'da akademi âzâlarına konferans veriyor. Profesörleri topluyor, işte deliller, bir bir anlatıyor.

"Bu delillerden sonra, siz bu Kur'an'a, Allah kelamı demezsiniz de ne dersiniz? Allah kelamı değil mi bu? Bak bin dört yüz yıl önce bu hakikatleri söylemiş, hepsi ilme uygun. Hiçbir aykırılığı yok." diyor

Bir de bazımız iddia ediyor ki "Kur'an Tevrat'tan, İncil'den toplama yapmış da onların tekrarı imiş." Tekrarı olsa oradaki yanlışlar burada da tekrar edilmez miydi?

Cevap yok. Bin dört yüz yıl önce geçmiş, bin dört yüz yıl. Kolay değil. O zaman insanların şu bizim medeniyetimizin hiçbir şeyinden haberi yoktu. İbtidâî durumdalardı. Çölde hurma ile su ile geçiniyorlardı. Yiyecekleri, giyecekleri o kadar basitti, Peygamber Efendimiz'in evinden aylarca duman tütmezdi, nereden odun bulacaksın, nerede tüp gaz, nerede ocak, nerede hava gazı, nerede kömür?

"Hiçbir şeyden haberleri yokken, madem bu kadar mükemmel, o halde hak, o halde doğru, o halde Allah kelamı." diye hıristiyan yola geliyor, müslüman oluyor.

Müslüman ananın babanın çocuğu bir de bakıyorsun ki gitmiş: "Canım bunlar eski şeyler, bunların boşluğunu anladık." diye, Batı'ya gidiyorsun.

Batı'ya kadar, Fransa'ya Paris'e kadar gidecek, Maurice Bucaille'yi dinleyecek, müslüman dönecek. "Güneş Batı'dan doğacak." derler ya kıyamette, oraya gidecek de orada aklı başına gelecek.

İçkinin her çeşidinden kendimizi koruyalım. Kendi kendimizi aldatmayalım. İşte bak profesörlerin sözleri. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde, iki gün süren uluslararası karaciğer hastalıkları gastroenterolojik ultrasonografi semineri. Burada yazıyor. Kendimizi aldatmayalım. Bira da olsa, şarap da olsa, kırmızı renkli de olsa, beyaz renkli de olsa, votka da olsa, şu da olsa, bu da olsa hepsi aynı.

"Efendim, meyve likörü, muz, elma, çilek bilmem ne."

Meyva likörü içince ne oluyor, ondan haber ver. Adını bilmiyorum, adına sen ne dersen de. Resûlullah beni uyandırdı, insanlar başka adla içecek, ad uyduracaklar, kandıracaklar, içecekler. Kendilerini kandıracaklar, aldatacaklar.

Adını bırak sen, şunu içtiğin zaman ne oluyor, ondan haber ver bakalım. Fazla içerse fena, araba kullanmaya gelmez, sonra belki toslar.

Haram! İçilmez o zaman!

İçince ne olur?

İçince maddî bakımdan hasta olursun, karaciğerin mahvolur, şöyle olursun, böyle olursun, mânevî bakımdan şeytana esir olursun. Allah'ın himayesinden sıyrılıp çıkarsın, açıkta kalırsın.

Len tahluve'l-ardu min erbaîne racülen misli Halîlü'r-rahmâni fe-bihim tüskavne ve bihim tünsarûne mâ mâte minhüm ehadün illâ ebdela'llâhu mekânehû âhar.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Sonunda da hadisin "hasen hadis" olduğu, sağlam temelli bir hadîs-i şerîf olduğu kaydı bilhassa belirtilmiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuş:

Len tahluve'l-ardu.

"Yeryüzü boş kalmayacak."

Min erbaîne racülen.

Kırk adamdan hiçbir zaman mahrum kalmayacak.

Nasıl adam?

Misli Halîlü'r-rahmâni.

Allah'ın Halîli olan, Halîlullah olan, Rahman'ın Halîli olan, İbrahim aleyhisselam gibi kırk kişiden, yeryüzü hiçbir zaman boş kalmayacak."

Yeryüzünde daima, Halîlurrahmân İbrahim aleyhisselam sıfatlı kırk kişi mevcut olacak.

Fe-bihim tüskavne.

"Onların yüzü suyu hürmetine, kuraklıktan kurtulursunuz, yağmur yağar, onların hürmetine sulanırsınız, suya kavuşursunuz.

Ve bihim tünsarûne.

Onların hürmetine nusret-i ilâhiyyeye, Allah'ın lütfuna, yardımına mazhar olursunuz.

İllâ ebdela'llâhu mekânehû âhar.

Onların yerine Allah bir başkasını koymak suretiyle kırkı tamam tutar."

Kırk rakamını tamam tutar.

İşte bu bizim halkımızın "kırklar" dediği kimselerdir.

Halîlurrahmân kim?

Peygamberimizin ceddi, İbrahim aleyhisselam.

Halîl ne demek?

Halîl kelimesi önemli bir kelimedir.

Halîl, "samimi, sevgisi ta kalbine kadar yerleşmiş olan, sıkı fıkı dost, iyi dost, temelli dost" demek.

Hani "Sen benim dostumsun, ben senin dostunum." denir.

Allah bilir. Hele bir ticaret yapalım, bir yolculuğa gidelim, bir hac yapalım, bakalım da dostluğumuzun derecesini görelim, ne olacak? Bakalım sıkıntılı zamanda ne olacak? Sıkıntıda bana dirsek mi çevireceksin? Dostluk mu yapacaksın, yardım mı edeceksin?

Hz. Ömer birisini yanında meth ederlerken kızmış. "Sus!" demiş, "Sen onunla ticaret mi yaptın, alışveriş mi yaptın, kız mı aldın verdin, yolculuk mu yaptın, ne meth ediyorsun?" Azarlamış, fırsat vermemiş.

Demek ki dostluk öyle kolay kolay anlaşılmıyor. İnsan, insanın dostu. Refik, "yol arkadaşı" demek. Sadîk, "onu tasdik eden, beraber bulunan arkadaş" mânasına. Hamîm, "sıcak, candan duygularla birbirine bağlı insanlar" demek; arkadaşlığın derecelerine göre.

Arap dili zengin, çeşit çeşit kelimeler var. Ama Halîl, "candan sırdaş, arkadaş" demek. Allahu Teâlâ hazretleri İbrahim peygambere bu lakabı ihsan etmiş. Halîlullah, "Allah'ın samimi dostu, çok samimi dostu, sırdaş, içli dışlı, sevgisi ta gönlünün derinliğine temel katmış, kök salmış olan" öyle dostluk.

Allah Allah! Ne büyük sıfat! Sonra gördüm ki sahabeden bazıları bu kelimeyi Peygamber Efendimiz için kullanıyorlar.

Ebû Zer Gıfârî diyor ki; "Bana Halîlim Resûlullah şöyle buyurdu."

Ne demek?

"Canım gibi sevdiğim, sevgisi yüreğimin içine işlemiş olan, öldürseler ayrılmayacak derecede sevdiğim" demek.

"Halîlim" diyor. "Çok samimi dostum, sevdiğim" mânasına geliyor.

İbrahim aleyhisselam işte öyle idi. Halîlurrahmân idi.

Neden?

İbrahim aleyhisselam'ı, menkıbesini okumak lazım. Kur'ân-ı Kerîm'de çok yerde bize İbrahim aleyhisselam meth ediliyor, kıssasına işaret ediliyor.

Ateşe atılmaya razı oldu da haktan dönmedi.

Yapabilir misin?

"Müslümanım elhamdülillah!"

Sen parandan vazgeçemiyorsun, canından nasıl geçeceksin?

Şakacı bir dostum var. Hikâye anlatıyor. Diyor ki rüya gördüm, görmemiş ama "Şaka olsun." diye rüya gibi anlatıyor:

"Rüyamda ortaya bir pehlivan çıktı. Yumruğunu hafifçe sıktı, kim açarsa mükâfât var. Pehlivan yapılı bir adam çıktı, uğraştı didindi, terledi, şakaklarından ter aktı, açamadı. Bu oturdu. Etrafta da bir sürü kalabalık, binlerce insan meydana çıktı. Bu er çok da güçlü kuvvetli değil, çelimsiz bir kimse. Yumruğunu sıktı; o açamadı. Sonra geldi koca Halîl, adalı Halîl pehlivan. Uğraştı didindi, olmadı. Koca Yusuf geldi, olmadı. Filanca geldi olmadı." diyor.

Pehlivanların isimlerini sayıyor, sayıyor. Sonra tarihten Arap diyarının meşhur pehlivanlarına geçiyor; ondan sonra dünya tarihinden meşhur isimlere... Hepsini tatlı tatlı anlatıyor.

"Sonra yanımdakine sordum." diyor, "Bu rüyamdaki adam hiç terlemeden, yumruğunu hafifçe tutuyor, öteki pehlivanlar uğraşıp didiniyorlar, şakaklarından ter akıtıyorlar, açamıyorlar, bu pehlivan kim? Niye böyle eli açılmıyor? Bu ne bahadır adammış, dünya pehlivanları karşısında âciz kaldılar!"

Bildin mi?

Bildim, bildim efendi, "müslüman zengin" demiş.

Şakacı adam, demek istiyor ki müslümanlar, paralarına sımsıkı sarılıyorlar da Hak yola, cihada, Allah yoluna sarf etmiyorlar, elleri açılmıyor. Cihan pehlivanları, demir kuşaklı pehlivanlar geliyorlar da şu yumruk eli açamıyorlar. Cömertliğe "el açıklığı" deriz ya, "Cömert hâle getiremiyorlar." demek istiyor.

Malını veremeyen, canını nasıl verecek?

Mal gider gelir, sonra Allah malının hepsini de istemiyor ki!

Bir insan cimri mi cömert mi, alameti nedir?

Zekâtını veriyorsa cimrilikten beraat eder.

Zekâtını veriyor mu?

Verdi, cimri değil. Ama zekâtın üstünde cömertlikler vardır, çeşit çeşit, derece derece cömertlikler vardır ve cömertlik çok güzel bir sıfattır. Her iş paraya dayanır. Hadi bakalım, İslâm'a hizmet etmek için orta yere çık. Her şey paraya dayanır.

Bak şu camide kaç arkadaşımız ayakta duruyor, yan tarafı kapalı olsa, yanında bir başka yer olsa, mekân geniş olsa, istimlâk etsek, ilaveler yapsak, para! Efendim işte vaazı kadınlar da duysa, bir hoparlör alalım hadi, para! Bu vaazlar bir banda alınsa da işte köye de göndersek, onlar da dinlese hadi, para!

Nereye dönsen ne yapsan para, gözü çıksın! Her şey para ile oluyor. İstemek zor. Birkaç defa bir dernek münasebetiyle, şöyle bir çarşı pazara gidelim; "İşte makbuzumuz, işte yapacağımız iş, para verebilir misin?" diyelim diye niyetlendik, insanın sırtı terliyor. Burada kürsüde konuşmak çok kolay, git de sen bir para iste bakalım, ne kadar zor, fevkalade zor oluyor. Laf lafı açtı da, Halîlurrahmân'dan bahsederken bunları mevzu yaptık.

İbrahim aleyhisselam canını ortaya koymuş, hem de ne bahadır adam, tek başına bir şehir ahalisine "hayır!" diyor, "Yanlış yoldasınız, doğrusu budur, Allah'tan başka ilah yok. Bırak aya tapmayı, güneşe tapmayı, yıldıza tapmayı, elinle yaptığın taşa tapmayı, ağaca tapmayı, istediğin kadar süsle, üstüne istersen yakut koy, elmas koy, mücevher koy, put, taş, maden ne ise kıymeti yok! Bunlara tapmayın. Elinizle yaptığınız şeye tapılır mı?" diyor.

İbadethanenin içini, çeşit çeşit putlarla doldurmuşlar, tapınıyorlar. "Ben bunların hepsinin hakkından gelirim, görürsünüz siz!" diyor.

"Ben sizin bu putlarınızın hepsini haklarım."

Bir gün onlar şehirden çıkıp gittikleri zaman İbrahim Peygamber aleyhisselam -Allah şefaatine nâil etsin, Peygamber Efendimiz'in de ceddi, şimdiki Irak diyarında yaşamış- puthaneye girmiş hepsinin putlarını kırmış. Büyük putu orada meydanda bırakmış. Kırdığı baltayı, aleti de götürmüş onun boynuna asmış.

Onlar o merasimden dönüp de geldikleri zaman, tapınaklarına bakıyorlar ki her taraf parça parça olmuş, putların hepsi devrilmiş.

Kim yaptı bunu?

Birkaç kimse diyorlar ki; "'İbrahim diye delikanlı, yiğit vardı, o bu putlara kızıyordu, ben bunları bir benzetirim, bunların hakkından gelirim.' diyordu, o yapmıştır."

Getirin! Halkı topluyorlar, halkın huzurunda diyorlar ki; "Ey İbrahim! Bizim ilahlarımıza, tanrılarımıza bunu sen mi yaptın?"

Halk merakla, "Ne cevap verecek?" diye bekliyor.

Diyor ki;

"Konuşursa şu en büyük puta sorun!"

"Yâ İbrahim! Biliyorsun ki bu konuşmaz!"

"E peki, konuşmayan, kendisini müdafaa edemeyen, bir fayda bir zarar getiremeyen şeye niçin tapıyorsunuz?"

Cevap yok, bu makul sözün üzerine ne cevap verilebilir?

"Bu adamı yakın! İlahlarınıza, tanrılarınıza böylece yardımcı olun!" diye hükmediliyor.

İbrahim aleyhisselam'ı yakacaklar.

Allah yaktırmayınca sen yakabilir misin? Allah, dostunu yaktırmazsa sen yakabilir misin? Dağlar gibi odunu yığıyorlar da yakamıyorlar. Dillere destan olmuş. Allahu Teâlâ hazretleri, İbrahim peygambere ateşin içini gülistan etmiş.

O peygamber; işte o sıfatlı, o imanda, o kuvvette, o kalpte, o gönülde kırk kişi daima mevcut olur. Daha başka rakamlar var, daha başka üçler, yediler, kırklar, üçyüzler çeşitleri var da insanın oralardan bahsetmesine lüzum yok. Hadîs-i şerîfte bu kadar, buyrulmuş, hem de "hasen hadis" diye zikredilmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri o velî kulların şefaatlerine bizleri nâil etsin. Bizi onların dostluğunda etsin. Allah dostları ile dost olmayı bize nasip etsin, Allah düşmanlarına da gönül bağlamamayı, o feraseti, o görüşü cümlemize nasip etsin.

Len tezâle'l-hilâfetü fî veledi ammî sınvia Ebi'l-Abbâsi hattâ yüsellimûhâ ile'd-deccâli.

Hilafetle ilgili bir hadîs-i şerîf.

"Hilafet benim babamın kardeşi olan, amcam Abbas'ın evladında devam edip gidecek. Deccal'e teslim edinceye kadar."

Ondan sonraki hadîs-i şerîfte de;

Len yezâle hâze'd-dînü azîzen menîan zâhiren alâ men nevâhü hattâ yemlike isnâ aşere küllühüm min Kureyş. "Kureyş'ten on iki kişi hükümdarlık edinceye kadar bu din sağlam, metîn ve gâlip olarak devam edecek." diye iki hadîs-i şerîf geçiyor.

Bu on ikiler hakkında çeşitli rivayetleri şerhte zikretmiş. Bunları geçiyorum.

Len yecmea'llâhu alâ hâzihi'l-ümmeti seyfe'd-deccâli ve seyfe'l-melhameti. "Allahu Teâlâ hazretleri bu ümmetin üzerine Deccal'in kılıcıyla, Melhame'nin kılıcını beraber bir araya getirmeyecek."

Bu ne demek?

Kıyametin alametleri içinde "deccal" çıkacak. Deccal, insanları hak yoldan saptıracak. Mü'min kimseler onun alnında hâzâ kâfirün yazdığını basîret gözleriyle görecekler, "Bu kâfirin ta kendisidir." diye bilecekler.

Ama ekseriyet ona uyacak, çünkü deccal çok hünerler gösterecek. Herkesi kendisine bağlayacak, adeta taptıracak. Tabi bu sözlerin altında çok esrar, çok ince şeyler var.

Sonra müslümanlarla kâfirler arasında bir büyük melhame-i Kübrâ olacak, büyük bir savaş olacak. Kâfirlerden dokuz yüz altmış bin insan toplanacak. Müslümanlarla Antakya ovasında büyük bir savaş olacak. Bu savaş kıyametten önce olacak. Peş peşe diğer alametler devam edecek.

Çok garip bir şeydir ki ben Avrupa'da bulunduğum sırada hıristiyanlar, kendi adamlarını; büyük bir savaşa davet edip duruyorlar.

"Hazır olun, derlenin, toplanın, hazırlıklara girişin, büyük bir savaş olacak." diye,

"Armaggedon savaşı" diye bir isim de veriyorlar. Hıristiyanları o savaşa hazırlayıp kışkırtıp duruyorlar. Herhalde öyle kışkırtacak da üzerimize mi gelecekler, nasıl olacaksa Allah da bizlere akıl fikir versin de kendimizi derleyip toplamak nasip etsin. Müslümanların gönüllerini, birbirleriyle te'lif eylesin. Aralarındaki ihtilafları kaldırsın.

"Deccal'in kılıcıyla, bu Melhame'nin sıkıntısı, ikisi bir arada olmayacak." buyurmuş Peygamber Efendimiz.

İstikbale ait bir haber bu. Şu anda yok, önümüzdeki bir zamana ait.

Ne zaman olacak?

Allah bilir.

Ne zaman olacağı bilinmeyen ama yakın bir zamanda, uzak bir zamanda olacağı bilinen şeye karşı akıllı insan tedbir alır.

Onun için herkesin aklını başına toplayıp ona göre hareket etmesi, tedbir alması uygun olur.

Lev enne'l-mâe'llezî yekûnü minhü'l-veledü ehraktehû alâ sahratin le ahraca'llâhu minhâ veleden ve leyahlükanna'llâhu teâlâ nefsen hüve hâlikuhâ.

Bu, Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir ki Allahu Teâlâ hazretlerinin halk etmesiyle, yaratmasıyla ilgilidir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

"Hani şu çocuğun olduğu su var ya, çocuğun yaratılmasına vesile olan o su eğer bir kayanın üstüne dökülse Allah ondan, o kayada bile bir çocuk hâsıl eder. Allah yaratacağı nefsi muhakkak ve mutlaka yaratır."

Bu ne demek?

"Çoluk çocuk sahibi olmayacağım, diye boşuna çırpınıp durma, doğum kontrolü filan diye uğraşıp durma; Allah yaratacaksa yaratır!" demek.

Spiral kullan, şöyle yap, böyle yap, şudur budur, hepsi... "Takdirde ne varsa, öyle olur!" demek.

Lev enne bükâe Dâvûde ve bükâe cemî'i ehli'l-ardı ya'dilü bi bükâi Âdeme mâ adelehû.

Bu hadîs-i şerîf de Hz. Âdem aleyhisselam'ın mahzunluğu hakkında:

"Eğer Davud aleyhisselam'ın ağlamasıyla, bütün yeryüzü insanlarının ağlaması, gözyaşları bir araya gelse hiçbirisi Âdem aleyhisselam'ın ağlamasına denk olamaz."

Hepsi bir araya gelse yine denk olmaz.

Âdem aleyhisselam niye ağladı?

Âdem aleyhisselam, Allah tarafından cennette yaratıldı. Havva anamız yaratıldı. Allahu Teâlâ hazretleri onlara; "Burada yiyin, için, yaşayın ama sakın şu ağaca yaklaşmayın, sonra günahkârlardan, zalimlerden olursunuz." diye, yasak koydu.

"Yiyin, için, cennette her şey serbest, yalnız şu ağaca yaklaşmayın!" diye, bildirdi.

Hz. Âdem aleyhisselam'ın yaklaşmaması lazım. Yaklaşmayacak ama Allah, İblis aleyhillane'yi de, şeytanı da yaratmıştı.

İblis aleyhillane, Âdem aleyhisselam'a geldi, dedi ki;

"Ey Âdem! Ben seni ebediyet ağacına kılavuzlayayım mı? Ve hiç elden gitmeyecek bir saltanat, bir büyük nimete seni sahip kılayım mı?" diye kandırdı.

"Bunu yediğin zaman ebediyen cennette kalacaksın, elinden hiç gitmeyecek bir nimete kavuşacaksın." diye, şeytan Âdem aleyhisselam'ı cennete olan sevgisinden dolayı oradan yakalayıp kandırdı.

Âdem aleyhisselam da; "Cennette ebediyen kalacağım, zail olmaz, yıpranmaz, elden gitmez bir mülke, egemenliğe, saltanata ereceğim." diye, Havva anamızla beraber o ağaçtan yiyince, Allahu Teâlâ hazretleri onları cennetten çıkardı.

Tabi "Bunların esrarı nedir? Bu sözlerin mânası nedir? Aslı, esası nedir? İnceliği nedir? Hikmetleri nedir?" diyecek olursak, bizim sözlerimizin hepsi rivayete dayanır.

Görsek güzelce tasvir ederdik ama cenneti nasıl tasvir edelim, o eskiden olmuş hadiselerin inceliklerini nasıl tarif edelim? Kur'ân-ı Kerîm'in kullandığı kelimelerle o çizgi içinde kalarak, o edeple bu kadar anlatıyoruz.

Bir hevese tamah etti, tamahtan bak ne oldu? Cennetten çıktı, onun için "Tamah kötüdür." derler.

Bak tamahkârlık, bir şeye tamah etmek, Âdem atamızı cennetten çıkardı. Cennetten çıkınca Âdem atamız binlerce yıl ağladı. O kadar çok ağladı ki Davud aleyhisselam'ın ağlaması ve cümle ehl-i arzın ağlaması o ağlamaya denk düşmez. Çok ağladı. O devlet elinden gidince, yaptığı işe çok pişman oldu. Ağladı, ağladı, ağladı.

Sonunda mâlum Allahu Teâlâ hazretleri affetti, peygamberlik ihsan etti. En sonunda yine Allah'ın has hâlis kulu olarak cennete girdiler.

Şimdi buradan bir ders daha çıkarılabilir, her günah ki nefse uymaktan, tamahtan olur. İnsan ağlarsa, gözyaşı dökerse, pişmanlık duyarsa, affolur. Bir günah ki kibirden olur, burun büyüklüğünden olur, Allah onu affetmez.

Bak Âdem aleyhisselam bir hata işledi, ağladı, pişman oldu, Allah affetti. İblis aleyhillane kibirlendi, büyüklendi, böbürlendi; "Ben ondan daha üstünüm." dedi.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Âdem'e secde et." deyince, dedi ki "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın."

Ateşin topraktan hayırlı olduğunu sen nereden çıkarıyorsun?

Neticede ukalalık etti, emir tutmadı, secde etmedi. Karşı geldi, kibirlendi. Böylece İblis aleyhillane kâfirlerden oldu. Kibirden olunca karşılığında af olmuyor. Oradan da o ders çıkıyor.

Lev enne ehle's-semâi ve'l-ardı işterekû fî demi mü'minin, le ekebbehümu'llâhu fi'n-nâr.

Bu da; bir müslümanın hayatının, kanının, canının ne kadar önemli olduğunu gösterir bir hadîs-i şerîftir ki mânası şöyle:

Lev enne ehle's-semâi ve'l-ardı işterekû fî demi mü'minin. "Eğer yer ve gökler ehli bir müslümanın kanını dökmekte iş birliği yapsalar, hepsi bir arada bir müslümana gadredip onu kıstırıp öldürseler, katletseler, şehit etseler" Le ekebbehümu'llâhu fi'n-nâr. "Allah onların çokluğuna bakıp da onlara, 'Bu kadar çok insan da cezalandırılmaz ki!' demez, hepsini cehenneme atar. Bir mü'min için, cümle yer gök ehlini cehenneme atar."

O kadar önemli!

Hani demin dedim ya; "İslâm'ın büyük hedefleri vardır, biri de canı korumaktır."

Hayat! Son derece kıymetli!

"Ben kendi canımdan bezdim, ben kıyarım!"

Kıyamazsın!

Kendi canına da kıyamazsın, başkasının canına da kıyamazsın. Canı almak, vermek Allahu Teâlâ hazretlerine ait. Sen bu hayatın meşakkatlerine sabretmekle mükellefsin. Kıyamazsın! Başkasını da öldüremezsin.

Ancak istisnası nedir?

Allah'ın emrettiği yerlerde, şu memleketi, müslümanları korumak için hudutta beklersin, ölürsen şehit olursun, öldürürsen helal olsun, hiçbir şey yok.

Neden?

O geldi mi burada neler yapacak bir bilsen. Bir geldi mi buraya neler yapacak? Ne zulümler olacak; senin o döktüğün kandan kaç misli fazla kanlar akacak.

Radyoda kulağıma ilişti, kızıl kemerler bilmem nereye girmiş, bir şehre, beldeye girmiş de toplu mezarlar çıkmış. On bin kişi...

Koyun olsa on bin tane koyun. "Müslümanlar kurban bayramında koyun kesiyorlar." diye herifler kıyamet koparıyor. Sanki mezbahalarında et kesmiyorlarmış gibi, hiç et yemiyorlarmış gibi, kıyamet koparıyorlar.

Peki bu insan!

Bak İslâm insana ne kadar kıymet veriyor. Kâfir oldu mu insanlar ne durumlara düşüyorlar. İnsanı insan yapan, insanı sultan yapan İslâmiyet'tir.

Allah müslüman olarak yaşatsın. Kelime-i tevhîd üzere yaşatsın, sevdiği razı olduğu yollarda yürütüp salih ameller işletsin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu, "Gel kulum, ben senden razıyım, seni de razı edeceğim." dediği bir kul olarak çıkmayı cümlemize, lütfuyla, keremiyle ihsan eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı