M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 340.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Çok Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerinize olsun. Efendimiz, başımızın tâcı, her çeşit dertlerimizin devası ve ilacı Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ve şerîf hadislerinden bir miktarını sizlere nakletmeye, izah etmeye çalışacağım.

Bu hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce evvela ve hâsseten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rûh-u saadeti, ruh-u pâki için ve sonra sâir enbiyâ ve'l-mürselînin ve cümle evliyahullahın, salih, mukarreb kulların ruhları için, ve hâsseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ashâb-ı kirâmından rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn müteselsilen ve muttasılen ta zamanımıza bize kadar güzerân eylemiş olan bütün sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için ve onların hulefasının ve müntesiplerinin ruhları için, ve okuduğumuz eserin câmi'i, müellifi Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi hazretlerinin rûh-u pâki için, hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'nin ruhu için ve bu okuduğumuz hadîs-i şerîflerin, bilgilerin, ilimlerin bize kadar ulaşmasında emek sarfetmiş, gayreti, hizmeti geçmiş olan bütün âlimlerin, ravilerin ruhları için ve şu sıcak yaz günlerinde eğlence yerlerine değil de şu ilim meclisine, günah yerlerine değil de Allah'ın sevabını umarak şu mescide gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete intikal ve irtihal eylemiş olan cümle sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için ve biz hayatta olan müslümanların da Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna, keremine erip dünyada ve âhirette mesut bahtiyar olmamız için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Bu hadîs-i şerîf müslümanın müslüman kardeşine karşı nasıl davranması, nasıl söz söylemesi gerektiğine dair. Efendimiz hazretleri buyuruyor ki;

Kefâ bi-hâ hiyâneten. Metni takip eden okuyan kardeşimiz var mı? Bi-hâ mı orada da? Yok. Burada kefâ bi-hâ hiyâneten yazılmış, bi-ke olacağını da tahmin ederim. "İnsana hainlik olarak yeter." Başka hainlik aramaya lüzum yok. O kimsenin hain olmasının delili, sebebi olarak kâfi gelir. Hain sayılması, hain olması için başka bir şeye lüzum yok bu yeter! Kefâ. "Kâfi gelir."

Ne?

En tühaddise ehâke. "Senin müslüman kardeşine söz söylemen."

Ama nasıl söz söylemen?

Hadîsen. "Öyle bir söz ki..." Hüve leke bi-hî musaddikun. "O seni; doğru söylüyor müslümandır, iyidir, hoştur benim has, halis kardeşimdir diye tasdik edici bir durumdayken sen ona söylüyorsun." Ve ente bi-hî kâzibun. "Sen ona inanmıyorsun, ona yalan söylüyorsun." Yani müslüman kardeşin sana müslüman diye kalbini açmış, senin sözünü doğru kabul edip baş üstünde tutmaya hazır bir vaziyette, sana tasdik edici, gönül verici, doğru söylediğini kabul edici bir gönül ile gelmiş, karşında o eda ile duruyor, sen de ona yalan söylüyorsun. Hainlik olarak insana bu yeter!

Bu insan doğru söz söyler diye sana itimat etmiş, o itimatla sana gönlünü vermiş, gönül bağlamış, kulak veriyor senin sözünü dinliyor sen de ona yalan söylüyorsun. Başka hainlik aramaya lüzum yok bu yeter. O adamın hain olması için bu kâfidir.

Bu hadîs-i şerîften ne ders çıkar?

Bu hadîs-i şerîften dokuz defa yutkunup da ondan sonra konuşmak dersi çıkar. Söylediği söze dikkat etmesi, naklettiği sözü doğru nakletmeye çalışması çıkar. Bir müslüman söylediği sözünü tartmalı, ölçmeli, biçmeli öyle söylemeli; havadan söylememeli. Sözden söze fark vardır. Aklım karıştı demek başkadır, kafam bozuldu demek başkadır. Yani her sözün bir değeri, inceliği vardır. O kelime yerine ona benzer öteki kelimeyi koyarsan o incelik kaybolur. Sözün edebi vardır, manâ farkı vardır. Sen o kelimeyi değiştirip de öteki türlü söylediğin zaman tersi manâ çıkabilir. Halbuki o ters manayı kastetmemiştir.

Onun için insanın duyduğu sözü başkasına naklederken yalancı duruma düşmemeye dikkat etmesi lazım gelir. Bir, bu hüsnüniyetli müslümanlar için bir şey. Yani sen bir söz söylüyorsun ben Resûlullah Efendimiz'den duydum. Ben bizim hocamız merhum Mehmed Efendi hazretlerinden duydum ki şöyle dedi. Falanca böyle dedi, diye yanlış bir söz nakletmemek, böyle bir duruma düşmemek [gerekir]. İyi dinle, iyi öğren, doğru naklet, yanlış nakletme.

Bir fıkrayla bunun ne mânaya geldiğini anlatayım. Adamın biri öteki adamla iddialaşmış, demiş ki;

Affedersiniz, merkep anırdığı zaman abdest bozulur. Ötekisi demiş ki;

Yok ya, ben o kadar kitap okudum. Eşeğin anırmasıyla insanın abdestinin arasında ne münasebet olabilir ki? Niye bozulsun? Ben abdesti buradan almışım öte tarafta hayvan bağırınca benim abdestim niye bozulsun?

Yok, ben bunu filanca meşhur hocadan duydum, demiş.

Yahu o hoca öyle söylemez.

Yok, valla da duydum billahi de duydum.

Sübhanallah, demez.

Dedi.

Kalk gidelim, sözü tasdik etmek üzere elinden tutmuş gel bakalım. Belki de yakasından tuttu. Yakasından tutmuş hocaya götürmüş.

Hocam bu şahıs diyor ki; güya siz bir konuşmanızda, bir vaazınızda eşek anırdığı zaman abdest bozulur demişsiniz.

Adam güngörmüş bir insanmış, saçı sakalı ağartmış, tecrübeli, birden reddetmemiş şöyle başını önüne eğmiş, gözünü kapatmış bir düşünmüş, bir sakalını sıvazlamış. Epeyce bir düşünmüş düşünmüş başını kaldırmış o şahsa demiş ki;

Evladım doğru, ben böyle bir söz söyledim. Bu sefer öteki şaşırmış.

Nasıl olur efendim?

Evladım söyledim söyledim ama senin bu arkadaşın uyuklamış uyuklamış benim sözümün en sonunu dinlemiş demiş. Evet, ben böyle bir cümle sarf ettim ama uygun bir hikâyeyi anlattım en sonunu dinlemiş.

E o hikâye nasıl?

Şöyle demiş; Bir insan çölde yola çıktı, bir kabileden bir başka kabileye gidecek çölden, kumdan geçecek. Bir vahadan çıkıp öteki vahaya varacak. Burası gibi yeşillik, ağaçlık her iki adımda çeşme, dere olan yer değil çöl. Hayvan var, tulumunu da aldı ağzını da sımsıkı kapadı, içinde su var. Hem içecek, abdest alacak, onu yolculuğunda kullanacak. Namaz vakti geldi. Merkebinden aşağıya indi. İndi ama tam o inip de abdest hazırlığı yaparken hayvan ürktü aldı başını kayboldu gitti. Allah'ın çölü; tepe arkasında tepe, çukur arkasında çukur. Oraya baktı yok buraya baktı yok. Çünkü kumlar böyle denizin dalgaları gibi. Kim bilir hangi çukurun içine girdi. O tepeye çıkıyor bakıyor bu tepeye çıkıp bakıyor görünmüyor; aradı, taradı hayvan yok.

Ne yapacak?

İnsan dört bir yanı aradıktan sonra suyu bulamazsa o zaman dinimiz kolaylık göstermiş. Dinimiz zorluk dini değil.

Su bulamadım binaenaleyh öğlen namazını kılmam.

Öyle şey yok! Su bulamadıysan teyemmüm edersin. Allah müsaade etmiş.

Fe-teyemmümû sa'îden tayyiben. "Temiz toprağa teyemmüm edin." diye âyet-i kerîmede müsade var. Toprakla abdest alacak.

Nasıl abdest alacak?

Niyet edip elini toprağa vuracak ondan sonra yüzüne sürecek. Elini vuracak toprağa [önce sağ] kolunu [sonra sol kolunu] sıvazlayacak, Allah onu sayıyor, abdest yerine geçiyor. Kendisi müsaade buyurmuş.

Ama ne zaman?

Su ya hakikaten veyahut hükmen bulunmadığı zaman teyemmüm vardır. Dinimizde öyle bir kâide var.

Şimdi bu hayvanını aradı bulamadı, o tarafa koştu bu tarafa koştu hayvan yok, namaz vakti geçiyor. Kumlarla abdestini aldı namaz kılacak fakat tam teyemmüm aldığı sırada hayvanın bağırtısını, sesini duyunca, su var. Hayvan var demek, su tulumu var demek. Su var demek binaenaleyh oradan abdest alması lazım demek. O zaman teyemmüm bozulur. O teyemmüm su olmadığı için mazeretti, [su bulununca] bozulur. O gidecek hayvanın yularından tutacak, tulumundan suyu alacak, abdestini alacak namazı öyle kılacak. [Hoca vaazında] hayvan bağırdı, eşek anırdı abdest bozuldu diye söylemiş. Bu kadar şeyi anlattıktan sonra o sözü söyleyince mâkul ama insan ta sonunu dinleyip de öyle naklederse olmaz. Onun için sözü iyi dinleyip, künhüne vâkıf olup iyi anlayıp güzel nakletmek lazım.

İkincisi müslümanın bile bile karşısındakine yalan söylememesi lazım. Hıyanetlik vasfının kendisine gelip yapışması için bu geçerli bir sebep. O sana inanıyor sen onu kandırıyorsun. Bu hacı efendidir, müslümandır; ben biliyorum bu namazında niyazında bir insandır, falanca hacının oğludur sana itimat ediyor, sen de onun gözünün içine baka baka vallah bu malı 80 bin liraya aldım; seksen beşe daha aşağıya veremem diyorsun olur mu? 85'e almadın 60'a aldın işte. Yalan söylüyorsun, mecbur musun yalan söylemeye. İdare etmez de veremem de, kusura bakma de illa yalan söylemek zordun da değilsin. Veyahut ona daha başka bir şekilde söyle. İnsan yalan söylerse karşısındakinin kendisine olan itimadını kötüye kullanmış oluyor.

Benim aklım gelen misalcikler bunlar oldu. Her ne suret ve şekilde olursa olsun söylediğin zaman doğru söz söyle, karşındaki sana itimat etmişken onun itimadını kötüye kullanıp yalanla dolanla onu aldatma çünkü insan hainlik damgasını bir yedi mi mahvolur.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi özü sözü doğru kullar eylesin.

Kefâ bi'l-mer'i se'âdeten en yûseka bi-hî fî-emri dînihî ve dünyâhu. "Bir kişiye mesutluk, bahtiyarlık, olarak yeter." Yani bir insanın mesut bir kimse olması Allah indinde şakîlerden değil de saidlerden olması için kâfi bir sebeptir. En yûseka bi-hî. "Kendisine güvenilmesi, itimada şayan olması." mesutluk, dünya âhiret saadeti olarak kişiye yeter. Fî-emri dînihî ve dünyâhu. "Dinî işinde de dünyevî işinde de." Bir insanın kendisine itimat ediliyorsa o ona bahtiyarlık olarak yeter. Kolay değil, herkes herkese itimat etmez. Sen kesendeki parayı saymadan kime verebiliyorsun söyle bakalım. Cüzdanını hiç saymadan "tut şu sende kalsın akşam alacağım" diye [kime verebiliyorsun?] İtimat kolay bir şey değil!

Dininde ve dünyevî [işler] hususunda itimat toplayıcı bir vasfa sahip olmak kolay mümkün değildir. İnsanı çok imtihanlardan geçirirler de ve bakarlar yapmıyor. Ondan sonra, "Tamam, bu dürüst insandır ona canımı da malımı da teslim ederim." derler. İşte insan o hâle geldi mi herkesin itimadını kazanmış bir kimse oldu mu [kişiye] saadet olarak yeter.

Saadetin Arapça'da Türkçe'de olmayan başka mânası da var. Yani saadet Türkçe'ye "mutluluk" diye tercüme edilirse yetmez. Saadetin mutluluktan öteye âhireti de içine alan bir mânası vardır.

İnsanlar dinimiz bakımından iki çeşittir. Ya şakîdir ya saiddir.

Fe-emmellezîne şekû fe-fi'n-nâri le-hüm fî-hâ zefîrun ve şehîkun hâlidîne fî-hâ. "Şakî olanlar ebediyen cehennemde olacaklar." Cehennem ehli demek yani şakî olmak cehennem ehli olmak, demek. Bir kısmı da saiddir, onlar da;

Ve emmellezîne su'idû fe-fi'l-cenneti. "Onlar da cennetlikler." demek. Said demek "cennetlik" demek yani "saadet ehli", cennete gidecek cennet yolcusu mânasına geliyor. Şekâvet ehli de cehennem yolcusu demek oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz berat gecesinde dua ederdi; "Yâ Rabbi! Eğer benim adımı şakîler defterine yani ehl-i cehennem arasına yazdıysan, şakîler divanında, defterinde adım kaydedildi ise oradan sil. Beni lütf u kereminle saidler defterine yani ehl-i cennet, cennet ehli olan insanların arasına adımı yaz. Yâ Rabbi! Eğer sen benim adımı cennet ehli olan saidlerin, mesutların arasına, saidler divanına, defterine yazdıysan orada sabit tut, orada dursun benim adım, değişmesin, beri tarafa geçmesin." diye dua etmeyi bizim dinimiz talim ediyor.

Berat gecesinde beratlar, bir insanın bir sene içindeki hali ne olacağı hazırlanıyor ya, öyle dua ediliyor. Saidlik âhiret mutluluğu da demek. İnsanın dünyada iyi hoş hal olmasından öteye mânevî bir mânası var.

Onun için "saadet olarak kişiye yeter" demek "o kimsenin âhireti de hoş olur" demek oluyor. Dünyasında ve dinî hususlarda kendisine itimat ediliyorsa o adam takvâ ehlidir. Senin hakkında, "O adam haram bir işi yapmaz ben ona güvenirim. O adam iyi dürüst bir insandır, kimsenin malını mülkünü almaz ben ona itimat ederim." denilebiliniyorsa ne mutlu sana! Bu sana bahtiyarlık, hem dünya hem âhiret bahtiyarlığı olarak yeter.

Allahu Teâlâ cümlemizi hakikaten doğru dürüst olup da herkesin de itimadını kazanmış kimse eylesin.

Peygamber Efendimiz bu vasfı daha peygamber olmadan evvel kazanmıştı. Bizim memleketlerde herkesin bir sıfatı olur ya, mesela Çakır Ahmet, Uzun Ali, Bodur Mehmet, Kör Ali derler, bir sıfat eklerler. Küçükken kaçmıştır, Kaçak Mehmet derler, fazla cebbardır gâvur bilmem ne derler. Sıfat eklerler hep, buna benzer şeyleri köyümüzden biliriz.

Peygamber olmadan önce Peygamber Efendimiz'in sıfatı neydi?

Muhammed el-Emîn. Sıfatı, emniyetli, güvenilir Muhammed'dir. Kâfir Peygamber Efendimiz'e itiraz ederdi ama güvenilmez diyemezdi. Onun için Peygamber Efendimiz'e kâhin dediler. Kehanet yapan, gaipten haber veren kimsedir dediler. Sâhir, sihirbaz dediler ama yalancı demediler. Diyemezler ki!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medîne-i Münevvere'ye geldi. O zaman Medine küçük bir köy. Mekke de çok büyük bir yer değil, Medine de. O zamanın şartlarına göre düşüneceğiz. Şimdiki gibi uçsuz bucaksız şehirler düşünmeyeceğiz. Kuba kasabasından Medîne-i Münevvere'ye geldi. Medine'de o zaman Evs kabilesi, Hazreç kabilesi vardı ve Yahudi kabileleri, yahudiler ve hahamları vardı. Onlardan bir tanesi, "Dur bakalım, bir şahıs gelmiş hakkında bir şeyler söylüyorlar, acaba nasıl bir kimse?" diye Peygamber Efendimiz'in toplantısına gelmiş. Toplandığı yeri duymuş, o arkadaşlarıyla nerede toplanıyor diye [soruşturmuş] Peygamber Efendimiz'in olduğu yere kalkmış gelmiş. O gelen kişi ahbârdan yani yahudi âlimlerinden adı Abdullah b. Selam olan bir yahudi âlimi. Kendisi naklediyor, diyor ki;

Vechühû leyse bi-vechi kezzâbin. "Resûlullah'ın yüzünü baktım yüzü hiç de yalancı yüzü değil." diyor. Kendisi yahudi âlimiyken denemek için Resûlullah'a geliyor bakıyor pırıl pırıl, serâpâ nur. İnsanların en güzeli, en nurlusu. Sözü de kalbe ılık ılık dolan, yüzü de hiç öyle yalancı yüzü gibi olmayan bir kimse diye hayran kalmış, ondan sonra yahudi iken müslüman oldu. Radıyallahu anh. Allah şefaatine nâil etsin. Peygamber Efendimiz o vasfı almış. Biz de onun yolundayız.

Biz neyiz?

Peygamber Efendimiz'in ümmetiyiz.

Neyiz yani?

O bizim numunemiz, modelimiz biz kendimizi ona benzetmeye çalışıyoruz. Kimse bizi hıyanetlikle itham edememeli, sözümüze bir şey dememeli. Güvenmeli, kendimizi güvendirmeliyiz. Bir hıyanetlik yapmamalıyız.

Allah bizi itimat edilir insanlar eylesin.

Kefâ bi'l-mevti vâizan ve kefâ bi'l-yakîni ğınen.

Kefâ bi'l-mevti vâizan. "Ölüm insana vâiz olarak yeter, kâfi gelir." Böyle camilerde gelip de kürsülerin etrafında oturup da insan söz nasihat dinliyor, vaaz dinliyor, vâizin sözlerini dinliyor hak yolu buluyor. Allah'ın yolu şurası şöyle gidersem cennete giderim böyle gidersem de cehenneme giderim diye. Bu ilim öğrenmek için bir vâiz. İşte ben de size vaaz yapıyorum, size vâizlik ediyorum siz de dinliyorsunuz. Ama Peygamber Efendimiz; "Ölüm vâiz olarak insana yeter." diyor.

Neden?

Ölüm gelip de insana konuşmaz ki! Ölüm insana ibret aldırır.

Başkasının öldüğünü görmek ne demek?

İşte benim de bir zaman başıma gelecek; ne zaman nerede nasıl olacak bilmiyorum ama benim de başıma bu hal gelecek demektir.

Hazırlıklı mısın?

Haydi bakalım haber geldi, bu akşam saat dokuz buçukta Azrail gelecek canın alacak deseler her işin tamam mı? Alacağın vereceğin, hesabın, kitabın, borcun, yapacağın işler iyi mi? Yani şimdiye kadar yaptığın ameller itibariyle huzur içinde ruhunu teslim edebilir misin? Yoksa;

Aman yâ Rabbi! Dur! Benim canımı alma! Ben şimdi bir tevbe edeyim, bana biraz mühlet ver Kur'an, hadis öğreneyim, dinin inceliklerini öğreneyim; Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun hayatımın tarzını değiştireyim. Faizi bir tarafa bırakayım, içkiyi kumarı bırakayım, sakal bırakayım, bir camiye gideyim namaz kılmaya başlayayım filan. Öyle mi diyorsun yoksa;

Eh ne yapalım, nasıl olsa gelecek... Elhamdülillah elimden geldiğince hazırlıklıyım, abdestsiz gezmem, haccımı ifâ ettim. Ramazan oruçlarımdan hiç borcum yok. Sinn-i bulûğumdan, buluğa erdiğim çağdan bugüne gelinceye kadar hiçbir namazımı kaçırmadım elhamdülillah. Hep namazlarım kılınmıştır. Eh Kur'ân-ı Kerîm'den her gün bir iki cüz okurum. Şu kadar Allah derim bu kadar lâ ilâhe illallah derim filan mı diyebiliyorsun?

Eğer böyle diyemiyorsan, sen hemen bugün bu akşam dokuz buçukta canını alacaklar gibi farz et de bugünden tevbe et. Başka çare yok! Çünkü nasıl olsa sana özel olarak bir haber vermezler. Özel olarak sana telgraf mı çekecekler!

Ve mâ tedrî nefsün bi-eyyi arzın temût. "Hiçbir kimse bilmez ki nerede öleceğini." diyor Kur'ân-ı Kerîm. Hangi toprakta ölecek, nasıl ölecek bilmez. Onun için sen böyle farz et, ziyan etmezsin.

O zaman yalvarsan yakarsan da;

Fe-izâ câe ecelühum lâ yeste'hirûne sâ'aten ve lâ yestekdimûn. "İnsanın zamanı geldi mi vakti ne öne alırlar ne sonraya bırakırlar." Tesiri olmaz, aman demek bana mühlet ver demek para etmez. Para etmeyeceğine göre sen bu akşam saat dokuz buçukta canın alınacak bil ona göre hazırlığını yap, ölüme hazırlıklı gel.

Kimsenin üzerinde hak bırakma, kimseye karşı bir hesap bırakma, yastığının altında bir vasiyetnamen olsun. Falanca insana şu kadar borcum var şu kadar alacağım var; cebimdeki paraların şu kadarı zekâttır şu kadarı şeydir. Bunlar benim param değildir. Sakın ha bunu mirasa katıp da bölüşmeyin. Bunları işte fukaraya şu şekilde vereceksiniz şu şöyle olacak, bu böyle olacak diye bir hesap yap bakalım!

[Ölüm] yaş hesabıyla mı geliyor?

İlla yaşlılar gidecek diye bir kâide yok. Ben üniversitede hocayım, kaç tane talebem benden önce gitti. Yaş sırasıyla olsaydı benim gitmem onların kalması lazımdı. Karşımda okuttuğum nice talebeler vardı şimdi gözümün önünde, âhirete gittiler. Gençken de gidebiliyor insan.

Onun için Allah bize akıl fikir versin. Gafletten uyandırsın.

Şu dünyanın yeşilliği hoştur, tatlıdır, insanı aldattırır, deniz kenarları, subaşları püfür püfür esen yeller, çam ağaçlarının altları, akasya ağaçları, çiçekler filan ama işte bu fâni dünya hoştur ama âkibet mevt olmasa. Bir de ölüm olmasaydı; insan ne güzel kurulurdu boğaz içinde otururdu, şöyle denize bakarak oh çayları yudumlardı, sabah akşam zevk ü sefâ... Ölüm var, ölümün arkasından hesap kitap var.

Onun için Allah bizi gafletten uyandırsın.

Başka vâize lüzum yok, vâizlerin kimisi kabiliyetlidir kimisi benim gibi kabiliyetsizdir, doğru düzgün ya anlatır ya anlatamaz. Ölüm var, dolayısıyla insana yeter. Ölümü düşün yeter başka vâize lüzum yok! Şöyle biraz kabirlere bir git bakalım, orada yıkık taşların altında o çökmüş mezarların içinde bazen kafatasları bile meydandadır. Bazen köpekler çekiştirir, bazen çocuklar oynar, o kemikler ne olacak bakalım...

Van gölünün şimalinde Ahlât diye bir kasaba var bizi bir ara oraya götürdüler. Bir zamanın padişahlarına adamlar dört metre boyunda mezar taşları yapmışlar, dantela gibi işlemişler, Arapça güzel yazılar yazmışlar. "Haydi hocam bu yazıları oku." filan diye götürdüler, fotoğraflarını çektik yazılarını okuduk. Türbeleri gezdik orada, Hasan Padişah kümbeti diye bir kümbete götürdüler. Kocaman, bizim bu caminin kubbesi gibi kubbeli büyük bir türbe yaptırmış adam ama altının kapısı kırılmış üstüne köpekler, çocuklar girmiş çıkmış... O bir zamanın padişahı olan insanların o mumyalanmış cesetleri, veyahut neyse işte kemikleri kafatasları meydanlarda. Yaptığın gibi durmuyor ki, insanların çürüdüğü gibi kapılar çürüyor. duvarlar yıkılıyor, mezarlar göçüyor. Gör bakalım ne olmuş onların halleri acaba!

Bir zaman padişahtı, hükümdardı, bir zaman cebbardı, zalimdi, ağaydı elinde kırbaçla sağa sola şıklatırdı, efelik yapardı... Ölüm insana vâiz olarak yeter.

Efendim ben mezarlığa gidemem.

Düşün o zaman, gözünü yum nasıl öleceğini düşün. Tefekkür-ü mevt, tezekkür-ü mevt diye tasavvufta bir şey vardır. Her gün insan biraz ölümünü düşünecek de şu nefis ıslah olacak. Başka türlü yola gelmez ki. Söylersin söylersin, namaz kıl dersin, he he der. Kur'an öğren dersin, he he der geçer gider. Yarın öleceğini bilsin nasıl düzelir!

Benim akrabamdan, eniştem vardı; incelemişler, doktorlar üç ay ömrün var demişler. Rahmetli çok sigara içerdi; Allah bütün içenleri kurtarsın. Ciğerleri kurumla, ziftle, zifirle dolmuş. Doktora gitmiş üç ay ömrün var demiş. O da oturmuş artık, kaç hatim indirdiyse... üç ay boyunca çabalamış, camiden çıkmamış filan... Allah rahmet eylesin göçtü. Bak vaktini bilince insan nasıl derleyip toparlıyor kendisini!

Peki, bizim 80 yıl, 130 yıl, 150 yıl yaşayacağız filan diye senedimiz mi var? Sanki iki ay sonra öleceksin, bir ay sonra öleceksin, yarın akşam öleceksin ona göre katî bir hazırlık yap. Hesabını kapat. kimseyle gıll-u gışlı hesaplar, dolambaçlı işin kalmasın. Âhirette gelecekler adamlar diyecekler ki;

Yâ Rabbi! Benim bu adamda hakkım var, hakkımı isterim. O zaman ahbaplıklar bozulacak.

el-Ehillâu yevmeizin ba'duhum li-ba'din 'aduvvun ille'l-müttekîne. "O zaman samimi arkadaşlar birbirlerine düşman olacaklar."

Hani sen beraber masada oturup da beraber içtin, eğlendin şey yaptın ya, ilk önce o adam yapışacak yakaya, diyecek ki;

Benim şu adamdan şu kadar alacağım vardı. O yol açtı benim yanlış yola düşmeme, o akşam beni içki içmeme o çağırdı filan. Hasım olacak, düşman olacak.

'Aduvvun. "Aduv olacak." el-ehillâu. "Samimi arkadaşlar." Yevmeizin. "O kıyamet gününde, hesap vaktinde." Ba'duhum li-bad'ın. "Biribirlerine." 'Aduvvun. "Düşman olacaklar."

O ahbaplık kalmayacak. Anne evlada, baba evlada, karı kocaya, düşman olacak. Öyle birgün. "O zaman sadece müttekilerin ahbaplığı kalacak." Müttekiler, dünyada takvâ ehli olan insanların ahbaplığı ne ise âhirette de onların ahbaplığa devam edecek.

Allah cümlemizi ehl-i takvâ eylesin. Müttekiler zümlesinden eylesin.

Bak âhirette de ne kadar hoş. Sonra müttekiler şefaat edecekler. Cehenneme gitmişlere salih kulların şefaat hakkı var. Onlar da istediklerine şefaat edip cennete dâhil edip sokacaklar.

Hâsılı Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi ölümden ibret alıp da hazırlığını yapıp ölüme hazır olarak gezen kullarından eylesin.

Ölüme hazır olarak insan nasıl gezer?

Hesaplarını kapatır, vasiyetnamesini yastığının altına koyar; borcunu alacağını, işini gücünü, ona göre tanzim eder; tûl-u emele düşmez. Yani şunu yapacağım da bunu edeceğim de; on seneye kadar şu kadar borcumu ödeyeceğim. 15 sene sonra şu kadar para biriktireceğim, 20. senede hacca gideceğim, yirmibirinci senede sakal bırakacağım, otuzuncu senede tesbih çekmeye başlayacağım. Dur bakalım, sen kiminle anlaşmaya yaptın da bunlar böyle olacak.

Tûl-u emel, uzatıp gidiyorsun emellerini, arzularını, niyetlerini, heveslerini ama dur bakalım, öyle mi olacak. "Ölüm insana vâiz olarak yeter."

Ve kefâ bi'l-yakîni ğınen. "Zenginlik olarak da insana sağlam iman yeter." İsterse parası olmasın. Sağlam imanın var mı? Yakîn, içinde şek, tereddüt, sarsıntı olmayan kanaati sağlam.

Allahu Teâlâ hazretleri var mı?

Âmennâ ve saddeknâ, elbette var.

Nerden biliyorsun?

Dua ediyorum veriyor. Görmüyorum ama, göremem ki!

Musa aleyhisselam yâ Rabbi! "Kendini bana göster." dedi, Allahu hazretleri o peygamberine len terânî dedi. Ben Musa alehyisselam'dan yüksek değilim ki! "Beni dünya gözüyle göremezsin."

"Şu dağa bak, şu dağ eğer benim tecellime tahammül ederse o zaman görürsün." dedi.

Dağa tecelli etti dağ parça parça oldu. Parça parça oldu Musa aleyhisselam baygın yere düştü.

Göremezsin ama yâ Rabbi! Çok sıkıştım, şu sırada hiç param pulum yok, alacaklı da kapıma geldi, 500 bin lira gönder bana. Arz ederim. 50 bin lira gönder diyorsun. Mesela bir adam gidiyor, 50 bin lira param var bana üç sene lazım değil, al bu senin yanında dursun. İstediğin gibi kullanmaya selahiyetlisin diyor.

Şimdi buradan Allah'ın varlığını çıkarmaz mısın?

Artık başka delile lüzum mu var? 50 bin lirayı istedin gönderdi işte. Hem istedin istediğin anda gönderdi.

Böyle şeyler yok mu başına gelmedi mi?

Çok geldi. Âmentü billâh. "Elbette Allah var." Ne lütuflarına nâil oluyoruz. Yakîn, tereddüt yok.

E Resûlullah gerçek peygamber mi?

Elbette! Hakikî, gerçek peygamber olduğunda şüphen mi var? İsa aleyhisselam altı asır önceden müjdelemiş. Musa aleyhisselam kaç asır önceden müjdelemiş. Adıyla sanıyla Budistlerin, İranlıların kitabında yazılıdır. Muhammed adında peygamber gelecek diye Tevrat'ta, İncil'de yazılıdır.

[Gerçek olmasaydı] altı asır önceden adı bildirilir miydi?

Elbette Allah'ın has peygamberi! Hayatına bakıyorsun pırıl pırıl; söylediği sözlere bakıyorsun hayran kalıyorsun. Elbette hak peygamber!

Acaba Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın hak kitabı mı?

Elbette! Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e apaşikâr arabî ibâre [ile] vahyetti. Allah'ın kelamı, bir harfinde bir noksan yok! Allahu Teâlâ hazretleri Resûlullah Efendimiz'e Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki;

Velev tekavvele 'aleynâ ba'de'l-ekâvîle. "Eğer bizlere bazı sözler isnat edeydin..." Le ehaznâ minhu bi'l-yemin. "Onu sımsıkı yakalardık." Sümme le-kata'nâ minhü'l-vetîne. "Onun damarlarını kopartırdık." diyor. Bu Allah'ın kelamıdır diye kendi adına yalan söylenmesine Allah müsaade eder mi?

İnnâ nahnü nezzelne'z zikra ve innâ le-hû le-hafizûne. "Kur'ân-ı Kerîm'i biz indirdik. Onun hıfz u himayesi, koruması bize ait." diyor.

Bu halde bozulur mu?

Ta Resûlullah Efendimiz'in zamanında yazılmış Hz. Ali Efendimiz'in imzasıyla Kur'ân-ı Kerîm Topkapı müzesinde var. Ona bakıyorsun benim şimdi şurada okuduğum hatim ettiğim Kur'ân-ı Kerîm ile aynı.

Neden?

İnnâ nahnü nezzelne'z zikra ve innâ le-hû le-hafizûne. "Bu zikir olan bu Kur'ân-ı Kerîm'i biz indirdik onu biz koruyacağız." Telaş etme yâ Resûlüm diyor. Ne korkuyorsun ne telaş ediyorsun! Ben seni peygambere gönderdim, Kur'an-ı indiren benim, korumakta bana ait! Kıyamete kadar hükmü bâki. Elbette Allah'ın kitabı.

İmanımızın her şeyi böyle! Kadere iman, meleklere iman, kitaplara iman, âhiret gününe iman öyle.

Âhirete imanın var mı?

Elbette var. Elbette âhiret olacak, elbette zalimlerin burnu sürtünecek.

Bu dünyada yapıp yapıp da saraylar da yaşayıp da, cümle âlemi inim inim inletip zulmedip de âhirete göçen kurtuldu mu?

Elbette onun hesabı var, birgün onun burnu sürtecek. Cehennemde cayır cayır yanacak. Bu dünyada doğru dürüst olacağım, hak yolunda yürüyeceğim diye zahmete katlanan, meşakkate, sıkıntıya katlanan, vatanımı, milletimi koruyacağım diye hudutlarda canını vermeyi nimet bilen, şehit olamadım diye ağlayan insanlar onlar ecir görmeyecek mi?

Elbette görecek.

Çanakkale harbinde [komutan] bakmış ki iki tane asker ağlıyor, çok hoşuma gidiyor, duygulandırıyor kendim de dayanamıyorum. Orada pala bıyıklı sakallı iki tane asker ağlıyormuş. Komutan çağırmış;

Niye ağlıyorsun, ayıp değimli ya. Asker ağlar mı filan demiş.

"Git komutanım, sorma, kurcalama." demiş.

Ya niye ağlıyorsunuz? Korkuyor musunuz ölümden?

Git sorma filan diye atlatmak istemişler. Komutan da inat etmiş.

İlla söyle bakalım neden ağlıyorsun. Ya ölürsek ölürüz ne yapalım filan.

"Komutanım bizim derdimiz başka." demişler filan. Sonunda fazla tazyik edince dertlerini anlatmışlar, demişler ki;

Biz buraya, kefenimizi yıkadık, başımıza sarık gibi sardık, şehit olmak temennisiyle geldik. Kaç defa harbe giriyoruz ölmüyoruz. Bizim ne kusurumuz var da Allah bize şehitliği nasip etmedi?" diye ona ağlaşırlarmış.

İnsanın imanı olmasa şu tatlı canını [vermek ister mi?]

Hiç diş çektirdin mi sen, bir iğne battı mı eline, ateşe birazcık parmağını soktun mu, tatlı canını insan verir mi?

İşte iman, yakîn. Bu insana zenginlik olarak yeter başka bir şeye lüzum yok.

Ve kefâ bi'l-yakîni ğınen. "Zenginlik olarak o insana sağlam, şeksiz, tereddütsüz imanı yeter."

Allah cümlemizi şu âhir zamanın fitnelerinden hıfz u himâye eylesin, o imansızlıklara, tereddütlere, kusurlara bulaştırmasın; kalbimize sağlam bir iman, yakîn-i saadet ihsan eylesin.

Ankara'da bizim hâkim arkadaşlarımızdan birisi bir başka hâkim büyüğüne gitmiş. Abi, yaşça büyük, meşhur bir adam. Gazetelere çok ismi geçmiş bir insan. Ona demiş ki;

"Abi, bu dünya var âhirette var, orada hesapta var. İnsanlar orada amellerine göre muhakeme edilecekler. Sen burada nasıl hâkimlik yapıyorsun, onu dinliyorsun bunu dinliyorsun da bir hüküm veriyorsun, orada da bir mahkeme, Mahkeme-i Kübrâ var. Orada iyiler cennete buyur edilecek; kötüler de yüzüstü sürüklene sürüklene, bağıra bağıra yalvara yakara cehenneme atılacak. O zaman, seni cehenneme çekip, sürükleyip götürürlerken bana bakıp da;

Yahu yeğenim, böyle arkadaşlık ahbaplık mı olurdu! Sen bana dünyada bu işin bu böyle olacağına haber verseydin de ben de kendimi toparlasaydım ya! Sen kendini kurtardın cennete gittin, gidiyorsun, ben de şu durumlara düştüm. Böyle ahbaplık mı olur? Tüh sana yazıklar olsun! Niye bana dünya da bunu haber vermedin? deme. Bak şimdi içime doğdu sana geldim, onu haber veriyorum." demiş.

Gitmiş söylemiş o ağabey dediği büyük hâkime. "Bak böyle böyle hesap olacak, sonra bana böyle deme. Aklıma geldi, gelip söylüyorum sana, imana gel." demiş.

"Yeğenim, haklısın ama inanamıyorum." demiş.

Bak, vermiyor Allah! "İstiyorum, biliyorum, haklısın ama inanamıyorum." demiş. Fakir, fukaracık, zavallı!

Kefâ bi'l-yakîni ğınen. "Zenginlik olarak insanın kalbinde o sağlam iman yeter." O neler yaptırır, nelere tahammül ettirir insanı. O iman oldu mu, tuzla ekmek yedirtir. Tuz, arpa ekmeği yer başka katık aramaz.

Allahu Teâlâ hazretleri bize imanın tadını dimağımıza versin. O tadı aldıktan sonra zaten;

İçsen bu sudan, bir daha, dostum; susamazsın...

Bir hâl gelir... ağlayamazsın, susamazsın!

diyor şâir. [Arif Nihat Asya]

İçsen bu sudan, bir daha, dostum; susamazsın... Bu sudan bir içsen bu su insanı kandırır, biraz susamakla olmaz, susamakla kanarsın suya. Bir hâl gelir... ağlayamazsın, susamazsın! İnsanın içine o aşkullah, muhabbetullah girdi mi ne yapacağını şaşırırsın! Ağlasa ağlayamaz, sussa susamaz, yerinde duramaz, kararı kalmaz.

Allah o zevki, o aşkı cümlemize ihsan eylesin.

Kefâ bi'l-mer'i mine'l-kizbi. "Kişiye yalan cinsinden yalan olarak kâfi gelir." En yuhaddise bi-külli mâ semi'a. "Her işittiği lafı söyleyip nakletmsi insana yalan olarak kâfidir." Ve kefâ bi'l-mer'i mine'ş-şuhhi. "Kişiye cimrilik olarak cimrilik vasfından bir vasıf, sıfat olarak da kâfidir." En yekûle âhizu hakkî küllehû lâ etrükü minhu şey'en. "Hakkımı falancadan tamamen alacağım hiçbir zerre bırakmam diye düşünmesi ona büyüklük olarak yeter."

Bu hadîs-i şerîfi biraz izah edelim ne demek.

Kefâ bi'l-mer'i mine'l-kizbi. "Yalancılık cinsinden yalan olarak kişiye yeter." En yuhaddise bi-külli mâ semi'a. "Her işittiği lafı söylemesi."

Haa! Demek ki kulağımızdan her gireni geleni dilimize dökmeyeceğiz. Kulaktan geleni içimizde bir teşhis edeceğiz, bir kontrol edeceğiz bu söz doğru mu, yanlışı mı? İyi mi, kötü mü? Uygun mu, değil mi? Onu teşhis edeceğiz ondan sonra söyleyeceğiz.

Efendim falancadan duydum ki öyle dedi.

Yalan!

E duydum.

Yalan söylemiş.

Öyle her duyulan laf doğru olmaz ki! Araştır, kim ne zaman söylemiş, kimden duydun? Sonra bir ölç biç, o şahıs o sözü söyler mi?

Bak o adam ne demiş?

"O âlim öyle laf söylemez." demiş yakasına yapışmış âlime götürmüş ya.

Olmaz, dünya da bir sürü yalancı var. Ben de bu küçük yaşımla bu halimle hakkımda, aleyhimde nice yalancılara tesadüf ettim.

"Hoca Efendinin damadı filanca şeyin taraftarıymış."

Demedim. Vallahi de demedim, billahi de demedim. O taraftar dediği adamı da hiç sevmem, zerre kadar sevmem.

"Onu severmiş de onun yolunda gidermiş." demişler, hocamıza bahsetmişler, hocamız da demiş ki;

Onu söyleyenin ağzına bir tokat şaplatsaydınız ya? Demeyeceği belli işte. Bu adamın huyu belli, öteki adamın yolu belli. Bu adam bu tarafa gidiyor ötekisi de 180 derece başka tarafa gidiyor.

Bu adam bunun yolunu meth eder mi?

Etmez, belli bir şey! Yalan!

Efendim duydum.

Duyduğun insanın yakasına yapış. Olur mu öyle her sözü nakletmek.

Şu okuduğumuz hadisler bize nasıl gelmiştir?

Her şeyi tahsis etmişler. Bak bu hadîs-i şerîflerin hepsinin başında bir rivayet zinciri vardır.

Rivayet zinciri ne demek? Böyle bir halka halka demirden bir zincir mi?

Hayır. Ben bunu Ahmet'ten işittim. Ahmet de Mehmet'ten işitmiş. Mehmet Hüseyin'den duymuş, Hüseyin, Ali'den duymuş, Ali, Veli'den duymuş o da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten duymuş oda Peygamber Efendimiz'den duymuş. "Peygamber Efendimiz şöyle söyledi." diye kimin kimden duyduğunu belirten peş peşe bir zincir, isim zinciri vardır. O adamların hepsini de âlimler incelemişlerdir. Tamam, bu adam akıllı, dürüst adamdır, zekâsı pırıl pırıl insandır. Hiç bunda şek, tereddüt yoktur demişlerdir.

Bu adam iyi adamdı ama ihtiyarlayınca hadisleri biribirine karıştırmaya başlamıştır, müdellistir. Onun için bunun sözüne güvenilmez demişlerdir. Şu adam yalancının biridir demişlerdir. Sakın bunun söylediği hadise itimat etmeyin o adam yalancıdır demişlerdir. Peygamber Efendimiz'e iftira olarak hadis uydurmuş olan adamlar vardır. İşte isimleri şunlardır işte onların hadis diye ortaya attıkları sözleri şunlardır diye kitaplar yazmışlardır. Ulema hepsini ayırmış.

Buhara tarafından Türkistan'dan Bursa'ya bir hadis âlimi gelmiş, hocamız rahmetullahi aleyh anlatırdı. Eskiden âlimlere sevgi, muhabbet çok daha fazlaydı. Tabii herkes âlim geldi diye gitmişler elini öpmüşler, hanesinde bir halka olmuşlar;

Sen kimsin?

Ben Ali oğlu Veli'yim şu işi yaparım.

Sen kimsin, sen kimsin hepsinin adını sanını mesleğini öğrenmiş. 20, 30-40 kişi, sayı olarak kaç kişi olduklarını bilmiyorum ama bir kalabalık. Hepsinin adını sanını sormuş, öğrenmiş. Ondan sonra demiş ki;

İçinizden birisi var mı bütün bu arkadaşlarının baba adıyla kendi adlarını beraber söyleyebilecek?

Hiç kimse çıkmamış. O zaman demiş ki;

Sağdan başlamış şu Hasan oğlu Ali, şu meslekten; şu Hüseyin oğlu Ahmet şu meslekten, şu bilmem ne... Kendisini ziyarete gelen her şahsın ismini hiç karıştırmadan tek tek söylemiş.

İşte hadisçilik böyle olur. Hadis erbabı nasıl kendisini ziyarete gelenlerin bile isimlerini nasıl biliyor!

E bu kadar keskin hafıza olur mu?

Olur ya! Sen günahtan kaçınırsan Allahu Teâlâ hafızana pırıl pırıl bir parlaklık verir, bir şey verir çok güzel bilirsin.

Bizim Ankara'da bir arkadaşımız vardı, kendisi halen Libya'dadır. Bir rapor yazmış altına el-mühendisi'l-âlim el-müfesser el-muhaddis diye imza atmış. Yani yüksek mühendis, tefsirci, hadisçi filanca diye imza atmış.

Biz de öyle imzalı raporu görünce ayıpladık. O arkadaşı severdik ama o şeyi beğenmedik; böyle de yazılır mı, ayıp dedik. Herkese muhaddis denmez ki! Muhaddis denmesi için insanın şu kadar hadisi senetleriyle bilmesi lazım. Müfessir denmesi için şu şu sıfatlara sahip olması lazım diye bir usûlü var.

Şimdi bana ben yüksek tahsilli biriyim diye doktor unvanı verirler mi? Hasta tedavi ettirirler mi?

Ettirmezler, usûlü var.

Bana makine mühendisi derler mi?

Demezler. Benim saham başka.

Makine mühendisine de hoca derler mi?

Demezler, sahası farklı.

Bu ayıp olmuş, yani uygun mu? Kime hadisçi denir, hadisçi denmek için çok hadis bilmesi lazım filan dedik. İçeriye mutfağa giriyor çıkıyor, çay meyve getiriyor. Biz de 20-30 kişiyiz pervasız konuşuyoruz. Allah için hoşumuza gitmedi söylüyoruz, duyarsa duysun, darılırlarsa darılsın, yanlış bir şey söylemiş diye... Şöyle geldi, gözlüğü var, bize doğru eğildi, gözleri de kocaman kocaman iri gözlü ceylan gibi maşaallah. Dedi ki;

Şu an da 100 bin hadîs-i şerîften senetleriyle imtihana hazırım.

Demek ki laf değilmiş hayatta da öyle insanlar varmış. 100 bin tane hadîs-i şerîfi başında Ali, Veli bilmem Resûlullah'a kadar giden rivayet zinciri dâhil olmak üzere senetleriyle imtihana hazırım, dedi.

Demek ki var, olmuş. Zamanımızda olduğuna göre, o zaman da Buhârî hazretleri bir milyon hadîs-i şerîf biliyormuş, bilir. Allah'ın velî kulu. Her hadîs-i şerîfi abdest alıp da okuyan insan o aşkla, şevkle o mânevî huzur ile şey yapan insana Allah açar. Bildikleriyle amel eden kimseye Allah bilmedikleri ilimlerin kapısını açar. Sen de bildiğini tatbik et, sende haramdan gözünü koru [sana da açar.]

Bir hocaefendi ile talebesi yolda gidiyorlarmış, karşıdan da dünya güzeli bir erkek gelmiş karşılarına. Boylu poslu, yakışıklı burma bıyıklı, saçları, yüzü, siması çok güzelmiş. Karşıdan o geliyor şöyle bir bakmış;

Allah Allah! Allah neler yaratıyor. Hocam acaba Allahu Teâlâ bu kadar güzel yarattıktan sonra bu adamı cehenneme atıp da yakar mı?" demiş. Hocası da ona şöyle bakmış;

"Sen ona o kadar dikkatli mi baktın? Öyle gözlerini diktin de güzelliğine uzun boylu baktın ha, âkıbetini görürsün, görürsün başına gelecekleri." demiş. Diyor ki;

Eve gittim, hafızamdan Kur'ân-ı Kerîm silinmiş. Kur'ân-ı Kerîm'i hafızasından çekivermişler, alıvermişler. Risâle-i Kuşeyrî'de yazıyor. Ben bu 100 bin hadisi ezbere biliyorum diyen arkadaşa;

"Birisi 80 günde hafız olmuş." dedim de;

"Elhamdülillah bize de bir aydan az bir zamanda nasip oldu." dedi. Seksen gün iki buçuk ay eder. İki buçuk ayda birisi hafız olmuş dedim de, elhamdülillah bize de bir aydan kısa bir zamanda nasip oldu dedi. Bir ayda 600 sayfa, Kur'ân-ı Kerîm, ezberlemek, hafız olmak... Bunlar hayal gibi şeylerdir.

Bütün bu şeyleri, hafızanın gücünden, kuvvetinden ibaret olan bu sözleri neden naklettik?

Hadis âlimleri ne kadar doğru sözü söyleyip nakletmeye önem vermişler; eğriyi doğrudan nasıl ayırmaya dikkat etmişler onu göstermek için söyledik.

Bu hadîs-i şerîfte de ne diyordu; "Kişiye her işittiği sözü söylemesi, nakletmesi yalancılık olarak kâfi gelir." Her işittiğini söylemeyecek, ölçecek biçecek, tahkik edecek ondan sonra. Kâfirler, müşrikler, münafıklar bir haber çıkartırlar müslümanları bir birine düşürürler. Şimdi Türkiye'de ve dünyada müslümanların hepsi birbirine hasım. Onun ipini, onun ipini ben çekeyim. İyi oldu, İsrail iyi ki onları kesiyor, onlar zaten anarşisti, iyi falancanın yaptığı bilmem ne. Yani herkes bir birine düşman.

Neden?

İngiliz Suudi Arabistan'a gidiyor diyor ki; "Türkler sömürgeci, asırlardır sizi sömürmüşlerdir."

Ya ben Arabistan'ın nesini sömüreyim? O zaman petrol yoktuk ki! Ben parayı altını, gümüşü topladım keselere doldurdum Medine'yi Münevvere'ye buradan sürre alayı ve para gönderdik. Yol, demir yolu yaptık, hacılar rahat gelsin gitsin diye yollarda çeşmeler havuzlar yaptık. Orada binalar yaptık

Hicaz'ı sömürmek!

Estağfurullah. Yavuz Sultan Selim Harameyn'in, Mekke ve Medine'nin hizmetçisiyim diye hâdimü'l-harameyn sıfatını almış. Sömürmek olur mu? İngiliz gidiyor;

"Osmanlılar sömürmüştür!" [diyor.]

Nesini sömürecek, kumunu mu sömürecek!

O zaman petrol yoktu ki nesini sömürecek! Buradan Peygamber Efendimiz'in [beldesine] boyna para göndermiş.

Orada Arif Hikmet kütüphanesine gittim, her kitabı altın yaldızlı, meşin ciltli, meşin kutunun içine konulmuş pırıl pırıl... Resûlullah'ın şehri diye Şeyhülislâm Arif Hikmet milyonlar değerindeki kütüphanesini getirmiş oraya vakfetmiş. Oraya neler göndermişiz, hâlâ da göndeririz. Canımız feda, ne olacak yani. Oradan mı esirgeyeceğiz, canımız feda! Resûlullah'ın ayağının bastığı yere, tozuna toprağına canımız feda! Elbette severiz.

Sömürmek ne kelime?

İngiliz, "Osmanlılar sizi sömürdü." demiş, Suudi Arabistanlıların hepsi Türklere düşman. Türkler'e de;

Suudlular çok pis bir millet ya! Allaah! Pilavı elleriyle yerler, bilmem neyi şöyle yaparlar, şöyle olur da böyle olur.

Ne olur?

Hah, bu Arap pis Arap. Sen onu defterden sil oda seni defterden silsin. Sen birbirine düş, Amerikalı petrolü sömürsün beyler paşalar gibi yaşasın. Bak ne kurnazlık! Sen ona düşman oluyorsun o sana düşman oluyor.

Suudi Arabistan'ın petrolü nereye gidiyor şimdi söyle bakalım?

Petrolü Amerika'ya gidiyor, Aramko, Arap-Amerikan petrol kumpanyası tarafından sömürülüyor, petrolü Amerika'ya gidiyor. Bir miktarını para olarak Suudlulara veriyorlar. O verilen paraların büyük bir miktarı yine Avrupa'nın Amerikan'ın bankalarına gidiyor yine onlar istifade ediyor. Yine Avrupa'dan, Amerika'dan bir şey alınacağı zaman dünyanın parasını veriyorlar yine Amerika, Avrupa istifade ediyor.

Haydi bakalım buyur, söyle bakalım kim sömürüyormuş. Sizi kim sömürüyor?

Ama anlatamazsın. Mısır Türkiye'ye, Irak İran'a, Irak Suriye'ye kızar, Suriye Türkiye'ye, Tunus Cezayir'e, Cezayir Fas'a kızar. Bir gürültü bir patırtı gidiyor, o gürültünün arasında hırsız bizim zenginliklerimizi alıp geçip gidiyor. Sen biribirinle kavga et diyor, bir de arkasından çalıp götürürken gülüyor, geçip gidiyor.

Her duyduğuna kulak verme. Tahkik et bakalım.

Yok ya öyle şey olur mu?

Bu adamlar geldiler İngilizlere orayı kaptırmamak için Yemenlerde canlarını veriler. Türk edebiyatında Yemenlilere ait nice türküler ağıtlar yakılmıştır. Sina çöllerinde az mı şehit verdik biz. Suriye'de az mı şehit verdik. Merhum hocamız askere girdiği tarihten döndüğü tarihe kadar hatıra yazmış. Vakti hep Suriye cephesinde Ber'a kasabasında, bilmem nerede bilmem nerede geçmiş. İngilizler makineli tüfek ateşine tuttu, trenimiz şöyle oldu, falanca yerde şöyle kırıldık, falanca yerde böyle kırıldık diye boyuna onları yazmış. Oralara nice şehitler verdik! Yemen'e nice nişanlılar gönderildi de, nişanlıları veyahut genç gelinler dul kaldılar.

Ne sömürmesi?

Sen bir kulak ver, Allah için elini vicdanına koy da yarın hesaba çekileceksin bir şey yap. Sömürsek meydanda olur, ne var, neyimiz var Anadolu'muz da?

İşte ne diyor Peygamber Efendimiz?

Kefâ bi'l-mer'i mine'l-kizbi. "Kişiye her işittiğini söylemesi yalan, yalancılık olarak yeter." Tahkik edecek. Doğru söylemeye alışacağız ya, müslüman doğru sözlü olacak ya. Söyleneni ölçeceksin doğruysa söyleyeceksin. Her duyduğunu söylemeyeceksin. Bu terbiye.

İkincisi, "Alacaklımdan ben paramın hepsini alırım, zırnık, hiçbir şey bırakmam demesi kişiye cimrilik olarak yeter."

Ya bırak, zaten adamcağızın parası olsaydı birilerinden borç almazdı. Biraz müsemahalı ol. Bak Allah sana vermişte ona vermemiş. Ne yapalım? Acı biraz, merhametli ol.

Ama tabii burada borçluya da edepler düşüyor. Bir müslüman borçlunun namazının, niyazının sevabı eksiktir, sevabı yoktur yani. Müslüman borcunu çarçabuk ödeyecek. Muhtaç olur insan borç alır ama cebinde para olduğu halde biraz daha işleteyim de alacaklıma geç vereyim veya belki atlatırım derse o zaman olmaz. Borçlu da alacaklı da edepli olacak. Borçlu fırsat bulursam hemen ödeyeceğim diyecek.

Hiç duydunuz mu, birisi üç ay vadeli mal almış ondan sonra eline para geçmiş hemen on gün sonra al kardeşim ben senden üç ay sonra ödeyeceğim diye almıştım bu malı ama şimdi elime geçti parayı peşin veriyorum diyeni duydunuz mu?

Yok, duyulmaz çünkü milletin gözü açıldı, üç ay onu bankaya yatırırsa şu kadar faiz gelir. O kadar işletirse şu olur, bu olur. İlla onu bekletir. Borçluda da edep kalmamış, alacaklıda da edep yok. O da onun gırtlağına sarılır zırnık bırakmam hepsini alacağım der. Malını sattırırım filan der muhabbetsizlik olur. Muhabbet olsa öyle olmaz. Peygamber Efendimiz cimriliktir diyor. "Ben buradan her hakkımı alırım, hepsini alırım hiçbir şey bırakmam demesi cimrilik olarak ona yeter." Biraz bonkör ol. Baktın adamın sekiz tane çocuğu var, ayda on bin lira maaş alıyor, senin beş bin lira taksitini nasıl ödesin? Biraz yumuşak davran, tamam de, iyi kardeşim ödersin filan de, acelesi yok de biraz daha dursun filan deyiver. Bir şeyler yapıver, bir merhamet eseri göster.

Kefâ bi-l-mer'i şerren en yetesehhata mâ kurribe ileyhi. "Kişiye şer olarak, kötülük olarak kâfidir kendisine taksim olunan şeye kızması."

Bu nasıl olur? Ne demek bu?

Seni bir yere davet ederler, buyur bu akşam bizim fakir hanede çorbayı beraber içelim derler. Ondan sonra gidersin hakikaten önüne bir kuru çorba bir de pilav koyar. Arkasından beklersin... Hani kebaplar, tatlılar, kaymaklar, börekler, çörekler! Yok. Vay sen beni bunun için mi çağırdın? Ben evimde olsaydım kaç çeşit yemek yiyecektim, şimdi burada beni bir kuru eklemekle, bir çorbayla [ağırlıyorsun diye] kızarsa, işte bu o demek.

Kişiye takdim olunan şeye kişi kızarsa ona o kötülük olarak kâfidir, diyor. Terbiyeni takın biraz, ne yapalım o fakir o kadarını buluyor o kadarını veriyor. Öyle takdim olunan şeyler ne varsa... Hocamız sofraya otururken hayrü't-ta'âmi mâ hadara diye bir söz söylerdi. Manası şudur ki, "Yemeğin hayırlısı mevcut neyse odur." Onu koyar. Ev sahipliğinin edebindendir ki evinde mevcut olan şeyden misafirine ikram eder. Aşırı külfetli, kendi nefsine ağır gelecek bir ikrama kalkışmaz.

Mesela diyelim ki iki paralık maaşı var, maaşının kat kat fevkinde [üstünde] hazırlık yapmış, kurban kesmiş bilmem ne yapmış, misafir ağırlayacağım diye uğraşıyor.

Doğru değil. Bütçesine, kesesine göre kendisine ağır gelmeyecek şekilde ikramı ikram edecek.

Neden?

Şu bakımdan, öyle bir ağır ikram yaparsa bir dahaki sefer bir misafir onun evine gelmek istediği zaman gözüne bakar, ah beni evine davet etse otelde kalmasam da şu adamcağızın evinde yatsam falan diye. Ötekisi de muhtaçtır, evinde kalmayı ister. Berikisi de ya ben yine yarın kurban kesemem, bu misafir bana gelmesin hiç oraya yanaşmaz. Hiç davet etmek istemez. Misafirin gelmesini istemeyene de Allah lanet eder. Misafirin evine gelmesini istemeyene Allah lanet eder… Gazzâlî hazretlerinin İhyâ'sında geçiyor. Misafiri sevecek müslüman.

O halde misafirden kendisinin yılmasına sebep olacak aşırı ikram yapmayacak, normal ikram yapacak. Buyur kardeşim, işte biz her zaman bunu yeriz. Misafire ikram olsun diye biraz daha gayret etsin tabii. Çünkü misafire ikram edilen şey sevaptır. Misafir on rızıkla gelir, bir tanesini alır dokuzunu bırakır öyle gider. Eve misafir geldi mi arkasından çok bereketler gelir, hiç belli olmaz.

Ankara'da birisini anlatıyorlar bir dişçiye gitmiş, [daha doğrusu] dişçi onu davet etmiş gel senin dişini bedava yapıvereyim, tedavi edeyim diye. Ondan sonra;

Ya bu adam geldi gitti ondan sonra müşterilerim kaynamaya başladı.

Neden kaynamaya başladı?

O adamın bir şeyinden mi?

Hayır, sen Allah rızası için ona bir hayır olsun arkadaşlık, ahbaplık olsun diye bedava iş yaptın da Allah oradan bir bereket veriyor. Bereket oldu mu hoş olur.

Onun için misafire külfetle hizmet etmeyeceksiniz, kadrinize, takatinize uygun bir tarzda tabii bir hizmetle hizmet edeceksiniz. Yemeğin hayırlısı mevcut olandır. Misafir geldi mi hemen mevcutu önüne koyuverirsin. Elhamdülillah bizim evdeki mevcutlar da en fakirimizin evinde bile yine bir dilim buğday ekmeği vardır.

Âlimlerimiz kitaplarımız da buğday ekmeği oldu mu yanına katık istemezler derler. Arpa ekmeği biraz zorcadır, yavandır, rengi de karadır, tadı da biraz şeydir [farklıdır.] Ama buğday ekmeği oldu mu pamuk gibidir onun yanına katık istemez derler. Yanında tuz olursa o tuza banarsın o zaman katık olur güzel olur. Zeytin olursa daha âlâ, bir de peynir oldu mu daha âlâ. Ama bizim evlerimizde zaten peynir zeytin vardır, reçelin üç çeşidi vardır. Kaysı, çilek, vişne reçeli, bilmem ne reçeli onları yemekten saymayız.

Ondan sonra da misafir gelmesin diye davet etmekten kaçıyoruz. Yani ne korkuyorsun! Çağır, bir ekmek yesin, önüne biraz bir şey koyarsın sevaba girersin. Kişinin, ev sahibinin böyle davranması lazım, ötekisinin de bana şunları ikram etti diye ona kızmaması lazım. Ben böyle bir adam mıyım, bana bu kadar az mı ikram edilir diye kızmayacak o da.

Rivayete göre Hz. Ömer radıyallahu anh'ı bir kocakarı ziyafete çağırmış. Koca Hz. Ömer radıyallahu anh, Allah şefaatine nâil etsin. Allah'ın velî kulu, cennetlik, aşere-i mübeşşereden. Kapıdan içeri girmiş bakmış orada kenarda değnek var. Bir değneğe bakmış, bir düşünmüş, o da kılıcının kayışını belinden çözmüş kılıcını değneğin yanına dayamış içeriye girmiş. Kocakarı ihtiyar kadıncağız ona bir yemekler çıkarmış, yemiş, Allah bereket versin, dua etmiş. Çıkarken diyor ki;

Teyze, ne dediyse artık, bu değnek neydi buraya neden koydun? Diyor ki;

Yâ Ömer! Eğer, ben koskoca halifeyim, beni bu yemek için mi bu ziyafete çağırdın. Şu basit yemek için mi çağırdın deseydin şu değnekle sana vuracaktım.

Peki, sen niye kılıcının onun yanına koydun?

Vâlide, teyze, eğer sen de sana laik değildi ama kusura bakma deseydin ben de bu kılıcın arka tarafıyla sana birkaç patlatacaktım demiş.

Bu hadîs-i şerîfte işte bu ev sahipliği adabı, misafirlik adabı anlatılmaya çalışılıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi has halis müslüman eylesin. Dinimizin inceliklerine âşina, vâkıf bilen ârif kullarından eylesin. O inceliklere göre güzel hoş müslümanlık yapıp, salih ameller işleyip güzel huylara sahip olup ömrümüzü Allah yolunda geçirip son nefeste o kelime-i tayyibe-i münciye ki buyurun, Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû diye kâmil imanla ruhumuzu teslim edip Rabbimizin huzuruna yüzümüz ak anlımız açık sevdiği razı olduğu kul olarak çıkmayı lütf u keremiyle bize nasip ve müyesser eylesin. Şükründe dâim zikrinde kâim etsin, sevdiği razı olduğu bir zümre eylesin. Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyesine, şu okuduğumuz hadisleri zihnimize yerleştirip onlara göre yaşamak nasip etsin. Böylece Peygamber Efendimiz'in sevgisine, şefaatine ermek nasip etsin. Cennetine dâhil olmak nasip etsin. Salih kullarla Peygamber Efendimiz'in livâ-i hamdi altında toplasın cümlemizi. Cemaliyle de müşerref eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı