M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 330 (2).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve muhterem, müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Peygamberimiz, Efendimiz, rehberimiz, numune-i imtisalimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek ehâdîs-i şerîfesinden bir miktarını nakil ve izah edeceğim.

İzahlara geçmeden evvel hasseten ve evvelen Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rûh-u saadeti için; sonra sâir enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullahın ruhları için; cümle sâdât ve meşayih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için; bu eserin müellifi Ahmed Ziyâüddin Efendi Hocamız rahmetullâhi aleyh'in ruhu için; bu eserin içindeki hadîs-i şerîflerin, bilgilerin bize kadar erişmesinde gayreti olmuş, emeği geçmiş olan cümle ulemanın, ruvâtın, alimlerin, râvilerin ruhları için; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mescîd-i şerîfe teşrif eden siz muhterem kardeşlerimizin ahirete intikal ve irtihal eylemiş olan cümle yakınlarının ruhları için; hayatta olanların da sıhhat ve selamet üzere daim olmaları için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup hediye eyleyelim.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i kudsîsi, Peygamber Efendimiz; "Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyurur…" diyerek bu hadîs-i şerîfi irad etmekte. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Allahu Teâlâ hazretlerinden naklen söylüyor. İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet olunmuş olan bu hadîs-i şerîfinde bize az yemenin, açlığın ehemmiyetini ifade ediyor. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz.

Kâlallâhu azze ve celle Lem yeltehifi'l'-ibâdü. "Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki kullar sipere geçmedi, korunmadı." Fî ebleğa 'indî min kulleti't-ta'âm. "Benim indimde az yemekten daha uygun, daha münasip bir siper ile kendisini benim azabımdan, gazabımdan korumadı!"

"Kendisini koruyacak bir siperin arkasına geçmedi…"

Bu, Arap dilinin kendi üslubuna göre söylenmiş bir söz. Türkçe söylemek gerekirse Allahu Teâlâ hazretleri Cebbâr'dır, kudret sahibidir, her şeye gücü yeter. Dilerse kullarını günahlarından dolayı azaplandırır dilerse lütf u kerem eyler, affeder.

Lâ yus'elu ammâ yef'alü. "Kimse O'na sorgu sual açamaz, kimse 'Neden böyle yaptın?' diyemez!"

Çünkü kudret-i külliye sahibidir, kudretinin sonu, nihayeti yoktur ve O'na soru soracak bir başka merci yoktur. Kulları da eğer bir cezaya uğrayacaklarsa zaten bin kere, milyon kere hak etmiştir! Allahu Teâlâ hazretleri adalet sahibidir, Âdil'dir, Hakem'dir, Adl'dir; serâpâ adalettir, her şeyi adalettir.

Biz Allahu Teâlâ hazretlerinin adaletinden de korkarız.

Neden?

Eğer adaletle muamele ederse yandık! Adaletle hareket etmek demek, terazi kullanmak demek.

Bir tarafa bizim iyiliklerimizi koyacaksın, öbür tarafa da dirhem koyacaksın da bizim iyiliklerimiz de tartıyla yekûn tutacak da sonra kâr edeceğiz…

Eyvah! Böyle bir şeye tâkatimiz yok. Eğer böyle bir muameleye mâruz kalacaksak yandık, şimdiden yandık!.. Kurtuluşun hiçbir çaresi yoktur. Meğerki Mevlâ lutfeyleye, rahmet eyleye! Kulların teraziye gelir tarafı yoktur.

"Peki, âhiretteki terazi ne oluyor?"

Âhirette terazi var ama Allahu Teâlâ hazretleri bu tarafa devamlı ağırlıklar koydurtuyor. Bir namaz kılıyorsun, on misli veriyor; bir iyilik yapıyorsun, yedi yüz misli veriyor, bazen bigayr-i hisâb veriyor. Sonra günahları da çeşitli vesilelerle siliyor, çeşitli vesilelerle sildiriyor.

Bir kere bir kul bir iyiliğe niyet edip onu yapmasa, yapamasa ondan bile bir ecir veriyor. Onun için iyi niyet besleyin, iyi şeyleri önceden söyleyin, iyi şeyleri yapmaya gayret edin, niyet edin! Çünkü yapamasanız dahi ecir var.

Bir arkadaşımız diyor ki; "Yeni bir işyerine girdim, işin sahibine de söyledim: Ben eski işyerinden ayrıldığım için bana ikramiye verecekler, zengin olacağım, param olacak…"

Para olunca ne olur?

Bir müslümanın aklına hemen farz olan hac etmesi gelir. İslâm'ın beş şartından birisi hac! Parası olan, şartları yerine gelen kimsenin hac etmesi lazım.

"Hac mevsimi geldiği zaman müsaade eder misiniz hac edeyim?"

"İlk sene girdiğin işte müsaade edemem!" demiş.

O cevabı veren kardeşimize acıdım, o da müslüman bir kardeş de ondan acıdım. Yoksa başka bir şey demeyeceğim.

"Hay hay baş üstüne, inşaallah beraber, kol kola gideriz. Bana da nasip olur, sana da nasip olur. Elbette Allah'ın farzına mâni mi olacağım, hele sen gitmeye niyet et; ben elimden gelen her türlü kolaylığı sana göstermeye razıyım…" deseydi; gönderemese bile göndermiş gibi ecri peşin alacaktı. Fırsatı kaçırdı, kaçırdığı için acıdım.

Buna mukabil bir başka arkadaşa kendisine bir hayır için müracaat etmişler:

"Cemiyetimizin hayır işi var, para verir misin?"

"Siz biraz piyasayı dolaşın da öyle gelin." demiş. Dolaşmışlar, akşam yanına gelmişler. Tahmin ediyorlar ki o zamanın o senenin -bundan on, on beş sene önce- hesabına, parasına göre beş bin lira filan verecek…

Çıkartmış elli bin lira vermiş! Umduklarından on misli fazla vermiş. Allah razı olsun, ecrini ziyade etsin, dünya âhiretini mâmur eylesin. Çok sevdiğimiz bir kimse! Bundan daha güzel bir şey söylemiş. Diyor ki;

"Siz bunu şimdilik kabul edin, önümüzdeki sene inşaallah daha fazlasını vereceğim."

Daha dur bakalım, önümüzdeki sene yaşayacak mısın yaşamayacak mısın? Kazanacak mısın kaybedecek misin?..

Ne kaybeder?!..

Daha o zamandan niyeti öyle yapıyor. İşte akıllı insanın işi budur: Hayrı önceden temenni eder.

Hâsılı temenni edip de yapamadığı hayır için bile Allah insana ecir verir. Eğer yaparsa yaptığı zaman;

"Sen bir iyilik yaptın, al sana bir iyiliğin karşılığı olan şu kadar sevap!" demez, vermesi gereken karşılığın on mislini verir, bire on! Bir mislini vermiyor, tam karşılığını vermiyor; onla katlayarak, on mislini veriyor. Bazen daha fazlasını verir, yedi yüz mislisini verir, bazen de hesaba sığmaz şekilde daha fazlasını verir. Bigayr-i hisâb, hesaba girmeyecek şekilde ihsan eder.

Böylece kul niyet ettiği şeyden bir ecir alır, yaptığı şeyden bin bir türlü ecir alır. Ecir hanesi çok çalışıyor, fazla miktarda çalışıyor, kolay kolay kazanç kazanıyor.

Buna mukabil bir şerre niyet etse kötülüğü işlemeye niyet etse yapmasa; Allah günah yazmaz, niyet ettin diye günah yazmaz. Yaparsa bir günah yazar, bir günaha on günah yazmıyor! Bir günah yazar; ondan sonra da melekleri deftere kaydetmeyi tehir ederler, istiğfar ederse yine affeder. "Aman yâ Rabbi! Ben hata ettim, suç bende, ben hatalı olduğumu anladım, ben ettim sen eyleme…" derse siler. Yine yapılmıştı ya yapıldığı hâlde siler.

Şeytan kahrolurmuş. Diyor ki;

"Şu âdemoğlu benim hasmım, aldatıyorum, günahlara düşürüyorum. Gözyaşı döküyor, yalvarıyor, istiğfar ediyor, yine affediliyor hatta derece alıyor! Nedir bu benim çektiğim?!.." gibilerden şeytan kahrolurmuş.

İstiğfarla günahlar gidiyor. Birçok günah giderici şey var: Bir kere her namaz, bir önceki namaz ile aradaki günahların af olmasına sebep oluyor. Biz ikindiyi kıldık elhamdülillah, öğleyle ikindi arasındaki günahlar silindi. Akşamı kılacağız, ikindiyle akşam arasındaki günahlar silinecek.

Namazlar aralarındaki günahlara kefarettir. Ramazanlar aralarındaki günahlara kefarettir. Umreler aradaki günahlara kefarettir. Haclar aradaki günahlara kefarettir. Hastalıklar, ateşli-hummalı hastalıklar günahlara kefarettir. Belalar günahlara kefarettir…

"Bir kula ben malında, canında veya ailesinde bir musibet verir de onu sıkıntıya sokar üzersem o da bunu sabr-ı cemîl ile karşılarsa, 'Mevla'mdan gelmiş, ne yapalım…' diye yutkunur, hazmeder, ses çıkarmazsa ben ona kıyamet gününde defter açmaya, terazi kurmaya hayâ ederim!" buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Şu ne acayip iştir ki günahı kul yapıyor, Allahu Teâlâ hazretleri; "Hesap etmekten hayâ ederim!" buyuruyor. Utanacak olan biziz, Mevla ne kadar lütuf, kerem sahibi ki "Hayâ ederim!" buyuruyor. Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri dilerse azaplandırır dilerse affeder.

Azaplandırırsa layığız, oh olmuş! Elbette kim bilir ne kadar edepsizlikler yapmışızdır da hepsi yerindedir. Kahrı da hoştur lütfu da hoştur. İnsanın hiçbir şeye itiraz etmeye yüzü yoktur, mecali yoktur.

Elbette böyle olması gerekiyordur ama Allahu Teâlâ hazretlerinin azabını, gazabını bazı şeyler önler. Mesela kullarına azap vermeyi, tepesine yıldırımlar yağdırmayı, taşlar yağdırmayı düşünür de o ehl-i tâati, fukarayı, çocukları, masumları, kendisine itaat eden kulları düşünerek affeder. Çeşitli siperler var.

Allahu Teâlâ hazretleri azabından, gazabından korunma siperlerinden birisini anlatıyor: "Benim azabıma, gazabıma karşı açlıktan daha fazla bir siper geçmemiştir!" diyor. Açlık, koruyucu bir tedbir oluyor.

Bu nasıl, niye böyle oluyor? Onun esrarını acaba biz anlayabilir miyiz?...

Kısmen, birazcık anlayabiliyoruz. Çünkü biliyorum ki karnım doydu mu uykum geliyor, yan gelip yatıyorum. Uykudan kalktım mı keyfim bir şeyler yapmak istiyor: "Çalgı mı dinlesem, eğlence mi yapsam, gezmeye mi gitsem, nerede zevk var sefa var… Emirgan mı güzel Çamlıca mı güzel, plaj mı güzel dağ mı güzel, Uludağ mı güzel deniz kenarı mı güzel?.." İnsanın karnı tok sırtı pek oldu mu nefis kabarıyor kuvvetleniyor, güçleniyor.

İnne'n-nefse le emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî. "Mevla'nın lütfedip müstesna kıldıkları öyle kulları vardır ama nefis insana kötülüğü emreder."

"Ye, iç, yan gel, keyfine bak; bu hayat eline bu defa geçer, bu dünyaya bir defa gelmişsin, kâr eyle…"

Kâr mı zarar mı onu düşündürmez! Kısa, önüne baktırtıyor; ilerisine baktırtmıyor. Aslında burada bazı kârlar, bazı lezzetler vardır ki sonu zarardır:

Bir memur rüşvet alsa eline bir milyon lira para geçse o zaman para geçti, sefa ama rüşvet aldığı, yaptığı suiistimal, kötülük biraz sonra anlaşılsa yakasına yapışsalar, hapse tıksalar, şöyle yapsalar, böyle cezalandırsalar…

Ne oldu?

İlk başta muvakkat sevindirici para pul, lezzet; sonunda azaba döndü. Onun gibi her lezzetin sonu lezzet gelmez.

Bazı lezzetlerin sonu azap gelir, hatta dünya lezzetlerinin çoğunun sonu azap gelir. Onun için nefis insanı aldatıyor, kandırıyor, yakın lezzetleri hoş gösteriyor. Dünya insanı aldatıyor, yakın lezzetleri hoş gösteriyor. Hatta onun için denmiş ki;

Ve lâ yeğurenneküm billâhi'l-ğarûr. "Aman çok aldatıcı, çok kandırıcı olan varlık sizi aldatmasın!"

Aldatıyor, insanoğlunun çoğu aldanıyor. Hepsi "Akıllıyım!" der, hiçbirisi "Deliyim!" demez. Hepsi aklının çok iyi olduğunu düşünür, en doğru şeyi düşünüp de hayatı ona göre tanzim ettiğini iddia eder. Hatta bir nasihatte bulunsan senin yüzüne kurnaz kurnaz bakar veyahut acıyarak bakar: "Vah zavallım, dünyadan haberi yok! Hangi asırda yaşıyor…" filan diye düşünür. Herkes akıllıyım, sanıyor, herkes bir şeyin peşinde koşuyor ama nefis, dünya ve şeytan insana sonu pişmanlık olan yakın lezzetleri gösterir.

Peygamberler, Kur'ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler Allah'ın dinini iyi bilen Allah'ın salih kulları da insanlara, yakın lezzetlere iltifat etmemeyi ikaz eder:

"Bu lezzetler lezzet gibi görünüyor, aman dikkat et! Bu yediğin tatlı gibi görünüyor ama içinde zehir var. Biraz sonra miden yanmaya başlayacak, kıvrım kıvrım kıvranmaya başlayacaksın…" der.

"Ama şimdi tatlı geliyor…"

Tatlı ama zehrin tesiri on beş dakika sonra başlayacak!..

Onun için Peygamber Efendimiz'in sallallahu aleyhi ve sellem vasıflarından birisi Nezîr'dir. Müjdeliyor ama "Şöyle yaparsan cennete gidersin, böyle yaparsan cehenneme gidersin!" diye korkutuyor.

Allah ehli olan kimseler de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yolundan giden ulema da öyle yapar. Hiç insanların keyfine uygun konuşmaz. "Otur köşklerde zevk sefa sür!.." demez.

"Bu adamlar ne çekilmez adamlar, hep zevklerin karşısına çıkarlar…" diye ehl-i dünya hoşlanmaz. Yaka silkecek; "Aman, soğuk nevale başladı…" filan gibi ama o aslında merhamet ediyor.

Doktor eline neşteri alıp kestiği zaman hastaya kızıyor mu, iyilik mi yapıyor?

Canı yanıyor, kan akıyor, ıstırap var ama iyi olacak! Arkası iyi olacak! Onun için bir şeyin şu andaki lezzet olup olmadığına bakmamalı da sonrasına bakmalı. İnsan önüne bakmamalı da başını kaldırıp ilerisini de görmeli, ona göre hareket etmeli!

İşte bu ölçüler içinde düşündüğümüz zaman çok yemek yemek de insanın keyfine uygun geliyor, lezzetle yiyorsun: "Oh! Çok da lezzetli olmuş pirzolalar, kebaplar, tatlılar…"

Allah'ı unutturduğu için!

Bir kere şu bakımdan unutturuyor: İnsanın uykusu geliyor, gaflet çöküyor, gözleri kapanıyor…

İkincisi: Nefsi kuvvetlendirdiğinden dünyaya, dünyanın lezzetlerine yöneltiyor.

Az yemek yediği zaman ise insanın midesi boşalınca kalbi berraklaşıyor. Hava açık, berrak, ilerisi görünüyor ve hâlin yumuşuyor. Çoğu zaman hepimiz oruç tutuğumuz zamanlardan düşünelim, ikindiye doğru insana bir yumuşaklık gelir, biraz bir Kur'an dinlese, dokunaklı bir hafızın sesini dinlese, bir hocanın bir iki âyeti, hadis izahını dinlese gözünden yaşlar damlayı damlayıverir.

Neden?

Karnı aç da ondan! Duyguları inceldi. Duygular inceliyor, hassaslaşıyor. Karnı tok olsa ağlayamaz, içinden ağlamak gelmez, içi kıpırdamaz. Onun için insanı hassaslaştırıyor, âhiretin inceliklerini gösterecek bir berraklık meydana getiriyor. Böylece insanın kemaline, mârifetullaha ulaşmasına yardımcı bir vasıta oluyor.

Bu hadîs-i şerîf kıllet-i taâm meselesinin delilidir. Ehl-i tasavvuf; "Yemekleri azaltın!" diye söylemişlerdir. İşte onun hadîs-i şerîften delili!

Bugün tasavvufu sevenler de var tasavvufun düşmanları da var. Tasavvufun düşmanlarını ikiye ayırıyoruz:

Bir, İslâm'ın ve tasavvufun düşmanları. İkisine birden düşman! Tasavvuf İslâm'ın bir parçası olduğu için düşman, İslâm düşmanı! Ne yapalım şeytan var, kâfir var, müşrik var, din düşmanları var. O düşmanları biliyoruz, onlara karşı tavır alırız.

Bir de müslüman olup da tasavvufa düşman olanlar var. Bunların bir kısmı diyorlar ki; "Tasavvufun içinde bidatler var, yalan yanlış şeyler var…" Tabii ben ona da birden itiraz etmiyorum. Diyorum ki; "Sen hangi tasavvufu tanıyorsun bir söyle bakalım, Bektaşîliği mi tanıyorsun, tasavvuf deyince senin aklına gelen hangi tasavvuf?.."

Söyledikten sonra izahımı ona göre yapıyorum.

Onun tanıdığı, onun gördüğü ehl-i tasavvuf; sünnet-i seniyyeden uzak, dinî uyumdan uzak, Allahu Teâlâ hazretlerinin takvâsına sahip olmayan kimseler! Kadın-erkek bir arada, çalgı cümbüş, içki; namaz niyaz yok; "Bizim namazlarımız kılınmış…" filan.

Elbette onun karşısında biz de düşmanız. Buyurun, beraber cihat edelim. Çünkü onlar din düşmanı, bunlar âhiret yolunun haramileri! Âhiret yolunda insanların önüne çıkıyorlar: "Ver imanını, ver itikadını!.." İtikat yağmalayıcılar. Adam da kendisini İslâmî, dini bir şey yapıyorum, diye kaptırıyor, hanımıyla beraber gidiyor. Kadın-erkek bir arada zevk ü sefâ!.. Zaten kadın-erkek bir araya geldi mi nefse hoş gelir, gayet hoş gelir. Tatlı, sefalı vakitler geçiriyorlar; adı tasavvuf!

Öyle olur mu?

Olmaz!

Niye olmaz?

Bizim rehberimiz, numune-i imtisalimiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'dir. O ne demişse o öyledir, ne dememişse o öyle değildir!

Onun için işte Kur'ân-ı Kerîm, işte Resûlullah; biz bu ikisine sımsıkı sarılırız, hayatımızı onlara göre tanzim ederiz. Bunlarla İslâmiyet'in özünü anladıktan sonra da etrafımızdaki insanların hâllerini o teraziyle tartarız.

İnsan önce hakkı bildi mi öncelikle kimin hak ehli olduğunu bilir.

"Kerametleri zahir, çok yüksek mertebelerde, havalarda uçuyor, denizlerde yürüyor…"

Ne yaparsa yapsın!

"Ben de gözümle gördüm!.."

"İstediğin kadar gör!"

Hint fakirleri yukarı çıkıp duruyorlar, kırk gün yemek yemeden duruyorlar, dikenli çivilerin üstünde yatıyorlar… Ne olur?!..

Sinek de uçuyor, çok mu makbul bir mahlûk? Suda balık da yüzüyor, çok mu makbul? Hamsilerin haddi hesabı yok, sayamazsın! Küçüklü, büyüklü balıklar…

Mühim olan Allahu Teâlâ hazretlerinin istediği bir kul olmaktır.

Din oyuncak mı?!

Kerametle, uçmakla, gezmekle, tozmakla…

Yoksa İslâmiyet cambazlık mı?!..

En büyük kerâmet istikamettir!

Hangi babayiğit var, mert adam var?!.. Hadi bakalım Resûlullah'ın izinde, İslâm'ın meşakkatlerine tahammül ederek babayiğitçe yürüsün göreyim! Harama "Haram!" diyor, helale "Helal!" diyor, hiç taviz yok! Sırât-ı müstakîmde sapmadan yürüyor! Etrafındaki aldatıcılara, nefsi çağıranlara, şeytanî şeylere hiç kulak asmadan doğru yolda yürüyor…

"Al sana lezzet!"

"İstemem, Allah'ın haram kıldığı lezzet eksik olsun!" diyor.

"Al sana meşakkat!"

"Allah'ın istediği, hoş gördüğü meşakkat başım üstüne!" diyor.

İşte babayiğit! En büyük kerâmet bu! En büyük kerâmet, sırât-ı müstakîmde insanın dosdoğru yürümesidir. Çünkü çok kimse yürüyemez; üç adım atar, devrilir. Bu öyle bir yol ki hem geniş hem de yürümesi çok zor. Çünkü kenardan çekenleri fazla; çekerler, insanı sendeletirler. İşte insanoğullarını aldatıcılara içinden en büyük yardımcı nefistir.

Nefs, Arapça "kendisi" demek.

Câe zeydün nefsuhû. "Zeyd bizzat kendisi geldi." demektir.

İnsanın kendisi kendisine düşmandır!

Nasıl düşman oluyor?

Meyhaneye gitmeye kendisi karar vermedi mi, kumar masasının başına oturmaya kendisi karar vermedi mi, ezan okunduğu hâlde yataktan kalkmamaya, yan gelip yatmaya kendisi karar vermedi mi, kasadan şu kadar parayı aşırmaya kendisi karar vermedi mi?..

İşte o nefis kendisi, insanı hatadan hataya sürükleyen nefistir!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

A'dâ aduvvüke nefsük'elletî beyne cenbeyke. "Senin düşmanlarının en büyüğü şu içindeki nefsindir!"

En büyük düşman insanın kendisidir!

Neden?

Çünkü dışarıdaki düşmanı insan anlar, tedbir alır; ya saklanır ya silahlanır. Düşman geliyor diye ya kaçar ya tedbir alır.

Peki, nefsine nasıl tedbir alacaksın?

"Yat, bak yatağın içi ne kadar sıcak. Gece de geç yattın, uykun var; şimdi bu tatlı uyku bırakılıp da o soğukta yağmurun altında camiye gidilir mi?.." diyor. O öyle diyor, içinden bir başka sesin cılız kalıyor. Çıkmıyor ki! Hakikaten de yatmak tatlı, yorganı çekiyorsun, yatıyorsun. İçki tatlı, kumar tatlı…

Cehennemin yolu tatlıdır. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;

Huffeti'l-cennetu bi'l-mekârih. "Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle çevrilmiştir!"

Cennete gitmek için nefsin sızıntılarına aldanmadan, hoş gelmeyen şeyleri yaparak yürümek lazım. Namaz kılacaksın, meşakkat; oruç tutacaksın, meşakkat; paran pulun var, yemek var, hava sıcak, terliyorsun, su içmiyorsun, meşrubat içmiyorsun, yemek yemiyorsun vs. Cihat meşakkat, hac meşakkat… Zekât -nelerle kazandığın o tatlı, pırıl pırıl paralar başkasına verilecek- meşakkat, zor! Cennet böyle zor şeylerle çevrilmiştir. Cennete gitmek için bu zorlukları yapmak gerekiyor.

Cehennem de nefsin hoşuna giden şeylerle çevrilmiştir. Cennetin yolu zordur, yokuştur; cehennemin yolu düzdür kolaydır. Herkes kolaylıkla cehenneme gidebilir. "Uğraşıyorum, uğraşıyorum bir türlü cehenneme gidemedim!" diyen bir insan çıkmaz, çok kolay gidilir. Uğraşmaya gerek yok; kendini salıver, cehenneme yuvarlanır gidersin. Uğraşmaya lüzum yok! Cennet zor, insan uğraşır uğraşır da cennete gidemez. Çünkü yukarda, yolu yokuş, sarptır!

Onun için nefsi yenmek lazım. Nefis düşman, onu yeneceğiz.

Karşıda bir pehlivan olsa veyahut bir düşman ordusu olsa onu nasıl yenersin?

Onu yenmek için zayıflatmak yolunu tutarsın veyahut zayıf tarafından yakalamak istersin! Bir ordu başka bir ordunun karşısına geçti mi harp etmeden önce karşı ordunun ikmal yollarını keser. O orduya silah, cephane, malzeme nereden gelecekse karşısındaki ordu onu kesebilirse yandı, çünkü yiyeceği nereden bulacak? Bulamazsa iki gün sonra ordunun hâli tamam! Giyeceğini, atacağı silahı, mermiyi bulamazsa yandı. İkmal yollarını kesmek lazım!

Onun için bu hadîs-i şerîfler ve emsalinden faydalanarak ulemamız demişler ki;

"Nefsi yeneceğiz ya nefsin ikmal yollarını keselim, nefsi beslemeyelim!"

Besler de ensesini kalınlaştırırsak nasıl yeneceğiz? Pazısı kuvvetlenirse, karnı doyarsa, ensesi kalınlaşırsa, o koca pehlivan gibi, canavar gibi nefsin karşısında ben nasıl davranayım, nasıl yeneyim?..

Yenemem.

Zayıflatalım!

Nasıl zayıflatalım?

Aç bırak! Aç bıraktın mı nefis o zaman yavaş yavaş yelkenleri suya indirir.

İlk şartı, kıllet-i taâm.

İkincisi; kıllet-i menâm.

"Uykuyu azaltmak lazım!"

Neden?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in pek çok hadisi var: "Ben ümmetimin ilerde uykuya fazla düşmesinden korkarım!" diyor. Kurtulması çok da zor, yatmak insana tatlı gelir. Rahatın adı da yan gelip yatmak olmuş. Onun için kıllet-i menâm, uykuyu da azaltmak lazım.

İşin imtihanlı tarafı, garip tarafı şudur ki en kıymetli vakitler hep uykuların uyunduğu zamanlardır. Gündüz olsa, uyanık olsa, insanın kendisi vakitten istifade edecek ama o mübarek vakit tam gecenin orta yeridir, tam sahur vaktidir! İnsan horul horul uyur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden anlıyoruz ki insan geceleyin, sahur vakti civarında kalkarsa, Allah duasını kabul ediyor, istiğfarını kabul ediyor, af talebini kabul ediyor, istediğini veriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Yok mu benden affını isteyen, affedeyim; yok mu mağfiret talep eden, mağfiret edeyim; yok mu benden bir şey isteyen, istediğini vereyim…" diye o vakitte sesleniyor.

O vakit kesildi mi kapı kapanıyor, pazar bitiyor. İnsanlar ondan sonra kalkmaya başlıyor. Onun için kıllet-i menâm, uykuyu da azaltmak önemlidir.

Üçüncü bir husus vardır: Kıllet-i kelâm.

"Sözü de çok söylememek lazım."

Söz yalansız olmaz; fazla konuşursan ya gıybet edersin ya dedikodu edersin, ya hata söylersin ya da incitirsin… Hatta doğru söylesen bile; "Amma geveze adam, uzattı da uzattı…" derler. Doğrunun bile çoğuna tahammül edemezler de; "Çok uzattı, artık kesse bari!" derler. Onun için büyükler demişler ki: "Dilini de tutması lazım." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Kul hayrâ ve illâ fe'skut. "Hayır söyle, aksi takdirde sus! Ya hayır söyle ya sus!"

Onun için insan düşünecek: "Şu söylediğim söz bir işe yarar mı yaramaz mı?"

Yararsa söyleyecek, yaramazsa sözü kesecek, zikre devam edecek!

Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi öyle: Ağzını kapattığı zaman içinden, Allah desin. Onda kâr var ama ağzını açıp konuştuğu zaman tehlike var. Yalan söylerse günah, gıybet ederse günah, dedikodu ederse, incitirse, kalp kırarsa günah… Ağzı açmakta bir sürü zarar var. Vaat etse vaadini yerine getiremese günah veyahut kendisi mahcup olur…

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu tavsiyesi başka tavsiyeleriyle beraber birleştirilmiş, ehl-i tasavvufun bize tavsiye ettiği olmuş!

Tasavvuf İslâmî ilimlerden bir ilimdir. Tasavvuf insanı güzel ahlâk sahibi edip şer-i şerîfin, insanın gönlüne taalluk eden ahkâmını ona öğretmeyi, o bakımdan onları ikaz etmeyi, böylece Allah'ın rızasını kazanmayı sağlatan, sağlayan İslâmî bir ilimdir. İlimdir; hadis ilmi gibi, tefsir ilmi, fıkıh ilmi gibi bir ilimdir ki insan bu ilmi tahsil ederse gönlünün neler yapması gerektiğini öğrenir.

Nasıl namaz kılmak gerekiyor?

Namaz kılmak gerektiği zaman insanın namazın nasıl kılınacağını öğrenmesi gerekiyor. İşte rükû, şurada, üç defa şöyle diyeceksin, sonra kalkacaksın, sonra oturacaksın, tahiyyat şöyle olur vs.

Nasıl çocuklarımıza namazı öğretiyorsak bir de gönle ait ibadetler var onların da öğrenilmesi lazım. Onları da tasavvuf öğretiyor. Öteki ilimlerle iş bölümü yapmışlar: Fıkıh ilmi;

"Ben ibadetlerin dışını anlatayım, sen de içini anlat. Sen de kişinin aklına, gönlüne hitap et, onun ahlâkını düzeltmesi için amellerin iç şartlarını, psikolojik, dâhili şartlarını öğret!" demiş. Tasavvuf budur, bu hâliyle tasavvufu inkâr edersen mahvolursun. Ama öteki hâliyle çalgılı türkülü hâliyle inkâr ederse belki isabet etmiş olur.

Ölçü nedir?

Ölçü Kur'an, ölçü Resûlullah! Kur'ân-ı Kerîm'i oku, öğren; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i tanı, hadîs-i şerîfleri oku, öğren; o zaman kimin hak, kimin bâtıl olduğunu anlarsın! Birçok insan var, hepsi çıkıyor, diyor ki;

"Gel, benim yanıma gel, böyle kerâmet ehliyim, şöyle asil bir aileye mensubum, şuyum buyum…"

Veya kendisi demezse taraftarları diyor. Taraftarları diyor ki; "Bizim efendimiz şöyledir böyledir…" İyi, mübarek olsun. Allah'ın iyi kulları çok olursa biz seviniriz. Güzel bir şey, mâşaallah da ölç!

Neye göre ölçeceksin?

Şeriatın terazisi var! Koyarsın, tartarsın, öbür tarafına da dirhem koyarsın: Namazlarla arası nasıl, ibadetlerle arası nasıl, haramlarla durumu ne hâlde, ne durumda, halka ne söylüyor, halktan ne alıyor, ne veriyor?.. Ölç biç, ondan sonra da hak yolunun yolcusuysa pekâlâ, pek güzel!

İşte tasavvuf budur. İnsana tavsiye ettiği hususlardan birisinin hadîs-i şerîf olarak karşımıza delili çıkmış oldu ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin şöyle buyurduğunu naklediyor:

"Kullar benden benim nazarımda, benim nezd-i ilâhîmde az yemekten daha fazla bir siperle siperlenmediler. Az yemek yerlerse benim azabımdan, gazabımdan emin olurlar!"

Eh o zaman ne yapalım. Elhamdülillah, bizim memleketimizde açlık problemi yok, neden böyle? Dünyanın tüm yeri açlıkta neden bizim memleketimizde böyle?..

Allahualem, o ecdadımızın halis niyetleriyle, dualarıyla, bereketiyle Allahu Teâlâ hazretleri hâlâ o duaların bereketiyle bizleri besliyor! Elhamdülillah bizde açlık problemi yok, tokluk problemi var! Bizde mide çok dolduğu zaman çıkan hastalıklar fazla görünüyor! Başka memleketlerde mide az dolduğundan çıkan hastalıkları görüyoruz. İnsan bir deri kemik kalmış, mecali yok, kıpırdamıyor diye [hastalıklar oluyor]. Bizim memleketimizde midenin çok dolmasından dolayı tokluk hastalıkları başlamıştır.

Onun için biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ittibâ ederek bu hadîs-i şerîfin nurundan ışıklanarak yemeğimizi azaltalım!

Günde üç defa yemek yiyoruz, çok; kilo alıyoruz, çok; oturduğumuz zaman bir kuzuyu deviriyoruz, çok… "Kâfir yedi mideyle yer, müslüman bir mideyle yer!" deniliyor. Yemeği azaltırsan yeter.

İnsan çok yediği zaman hepsi vücuda faydalı mı oluyor?

Hayır, vücut bir miktarından istifade ediyor, ötekisi sana yük oluyor. Onun için eskiler büyüklerden bir tanesine sormuşlar:

"Ne kadar yemek yiyelim?"

"Seni taşıyacak kadar ye, senin taşımayacağın kadar yeme!"

"Seni taşıyacak kadar ye!" ne demek?

Dermansız kalma, ye, ayakta dur, çalışmanı yapabil. Senin çalışmana göre sana ne kadar enerji lazımsa onu al! Ama kilo alıp göbeklenip şişip sen onu taşımayacak kadar oluncaya kadar yeme!

Yemeği azaltmanın bir şekli miktar olarak az yemektir. İkinci bir şekli de zaman zaman oruç tutmaktır: Pazartesi, perşembe Peygamber Efendimiz'in sünnet oruçlarıdır. Kendisi tutmuş, tutulmasını tavsiye etmiş. Arabî ayların 13-14-15'inde oruç tutmak sünnettir. O günlere eyyâmı bi'd denir. Ramazan'ın dışında sünnet-i seniyye olan oruçlar vardır. Mümkün mertebe o oruçları tutarsın.

es-Savmü lî ve ene eczî bihî. "Oruç benimdir, benim içindir; mükâfatını ben vereceğim!" buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri. O günlerden istifade etmeli. Kalbi yumuşar, sevap kazanır.

Kâlallâhu teâlâ ize'b-teleytü abdiye'l-mü'mine fe lem yeşkunî ilâ uvvâdihî atlaktuhû min usârâ sümme ebdeltühû lahmen hayran min lahmihî ve demen hayran min demihî sümme yeste'nifü'l-amel.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilen bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yine Allahu Teâlâ hazretlerinden naklen hadîs-i kutsî olarak şöyle buyuruyor:

Kâlallâhu teâlâ ize'b-teleytü abdiye'l-mü'mine. "Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki; Ben bir kulumu müptela ettiğim zaman…"

Müptela etmek, "vücuduna bir hastalık verip de o hastalığa uğratmak" demek.

Midesinde ağrısı var, kalbinde, ayağında, sırtında, başında, elinde ağrısı var…

Fe lem yeşkunî ilâ uvvâdihî. "Kendisini ziyarete gelenlere beni şikâyet etmezse…"

Hastalandı, yatağa düştü. Geçmiş olsun, filan diye yakınları geliyorlar:

"İşte o zaman beni, kendisini gelenlere şikâyet etmezse…"

Hasta, gelenlere Allah'ı şikâyet mi eder? "Allah başıma bu şeyi verdi, böyle şey mi olur!.." filan mı der?..

Hayır, ekseriyetle böyle denmez. Hasta demez.

Peki, ne der?

"İşte çok başım ağrıyor da tahammül edemiyorum da…" der, hastalığını tasvir eder. Hastalığının sıkıntılarını, gelene laf olsun diye anlatır. İşte o uykusuzluklar, o ağrılar, onlardan şikâyetler neticede onları vereni şikâyet gibi oluyor. Yoksa aklı başında hiçbir kimse kalkıp da Allahu Teâlâ hazretlerini kullarına şikâyet etmez, "Bu hastalığı Allah bana verdi, bu da olur mu?!.." demez. Denilmiş, görülmüş, duyulmuş bir şey değildir! Bunu söyleyen ancak deli olur!

Demek ki fazla şikâyet etmeyecek, biraz ketum olacak: "Eh iyi olur inşaallah, ne yapalım hastalıktır, Allah sabır versin…" filan diyecek ya da dilini tutacak.

Öyle yaparsa ne olur?

Şikâyet etmezse sabırla, sağlam durursa, ayağını sağlam basarsa şikâyet yoluna gitmezse;

Atlaktuhû min usârâ. "Ben onu o hastalığından kurtarırım."

Tabii her şey imtihan, dünya hayatında ne bâkî kalıyor?

Her şey gelip geçiyor!

İran şiirinde güzel bir kıssa vardır: Kışın çok şiddetli ayaz olmuş da fakirin birisi titriyor. Ne yapsın; titreye titreye gezmiş dolaşmış, bakmış orada hamam var. Hamamın ateş yakılan kısmına, odunların atılıp yakıldığı ocak kısmına külhan derler ya; gitmiş, küllerin arasına uzanmış yatmış. Orası sıcak, duman var, ateş var, o şiddetli soğuk yok. Dışarının soğuğundan paçayı kurtarmış, orada geceyi geçirmiş. Sabah olmuş, dışarı çıkmış bir de bakmış ki karşıda güzel bir saray var. Sarayın da balkonunda Salur kürklere sarılmış birisi sefalı sefalı duruyor, etrafa bakıyor.

O zaman demiş ki;

Şeb-i tennûr güzeşt ü şeb-i sammûr güzeşt.

"Samurlu gece de geçti tandırlı gece de geçti, küllerin arasında da geçti kürklerin arasında da geçti; sabah oldu, bitti!"

Bu dünya hayatı işte öyle olacak; zengin de fakir de aynı toprağa girecek, herkes bir miktar yaşayacak, geçecek. Geçici bir hayat, imtihan!

Hastalık da geçer ama şikâyet etmeden geçerse ne oluyor?

Ben onu o hastalıktan kurtarırım.

Sümme ebdeltühû lahmen hayran min lahmihî. "Ona, evvelki etinden daha güzel bir et veririm."

Hastalıktan etleri süzüldü ya, bir deri bir kemik kaldı ya; "Eski etinden daha güzel bir et veririm." diyor.

Ve demen hayran min demihî. "Eski kanından daha hayırlı bir kan veririm." Sümme yeste'nifü'l-amel. "Sonra da amel defterini yeniden başlatırım, işe yeniden başlar."

Amel defterine yeniden başlamak iyi mi kötü mü?

İyi! Allahu Teâlâ hazretleri günahların hepsini siliyor, tertemiz, defterin temiz olacak. "Bari buraya güzel şeyleri yazdır, kötü şeyleri yazdırma! Al, pırıl pırıl, tertemiz bir defter…" diye amele yeniden başlattırıyor. Bu da gösteriyor ki Allah bir kula hastalık verir de o kul da sabırla sabrettiği zaman Allahu Teâlâ hazretleri onun günahlarını siliyor!

Demek ki günahları silmenin yollarından birisi de kulu hasta edip o hastalığa sabrından sonra günahlarını affetmesi. Hastalığı kendisi veriyor, ondan sonra da iyi olunca hepsini affediyor, günahları af oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri kullarının hep iyiliğini istiyor da kullarını çeşitli bahanelerle affediyor. Biz o kadar âciz, cahil, zalim, o kadar gafil insanlarız ki bahanelerden bile istifade edemiyoruz. Bir bahaneye birazcık adım atsak birazcık yönelsek bahane edilecek, affolunacağız. O kadar zalimiz ki bahaneye bile yanaşmıyoruz. Ağır iş yapmak şöyle dursun bahaneyi bile yapmıyoruz da ondan sonra cehennemi boyluyoruz!

Hz. Âişe validemizden nakledilmiş, pek çok hadis kitapları da kaynak olarak gösterilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Kâlellahu azze ve celle men eza li veliyyen istahalle muharebeti. "Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki "Kim ki evliyâmdan, evliyâullahtan benim bir velî kulumu kim ezalandırırsa benimle harp etmeyi meşrulaştırmış olur."

"Gidiyor, benim velî kuluma sataşıyor ya; bana harp ilan ediyor!"

Neden?

"Biliyor ki o benim velîmdir, dostumdur ona sataşmak bana sataşmaktır." Şimdi bu velî kimdir?

Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Elâ inne evliyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn ellezîne âmenû ve kânû yettekûn.

"Allah'ın velî kulları, Allah'a iman edip de takvâ üzeri yürüyen kullardır!"

Takvâ ehli:

"İmanı bildik, inandık. Yâ Rabbi! Varsın birsin, meleklerin var, kitaplarına iman ettik, kitaplar göndermişsin. Peygamberlerine iman ettik, bize hak yolu öğretsinler diye peygamberler göndermişsin. Âhiret gününe iman ettik, bu dünya hayatı her işin başı, sonu değil! Bu dünya hayatından sonra öbür hayat var, o ebedî hayatta başında biz muhakeme olacağız. İyiler mükâfat, kötüler ceza görecek, âhirete de iman ettik. Hayır ve şerrin de senden olduğuna iman ederiz, ikrar ederiz!" diye iman sahibi olduk.

Elhamdülillah, Allah'ın velîliğinin bir adımı tamam! İkinci adımı;

Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn.

"Takvâ ehli olmak!"

Takvâ kelimesi üzerinde çok durun! Takvâ nedir, Siz bu işin peşine düşün! Her gördüğünüz alime sorun, her hocaya sorun. Bir de o anlatsın. On kişiye sorarsanız sonunda bu işi yavaş yavaş bilmeye başlarsınız.

Takvâ; insanın günahlardan kaçınması, sakınmasıdır. Allahu Teâlâ hazretlerinin azabına, cezasına ikabına, hoşnutsuzluğuna mâruz kalmamak için sakına çekine yürümesidir. Takvâ bu! Korkmak ama günahlardan korkmak!

Nasıl korkmak?

"Allah'ın cezasına uğrarım, hoşnutluğunu elden kaçırırım, hoşlanmadığı sevmediği gazap ettiği bir kul olurum; aman böyle olmayayım…" diye uğraşmak, takvâ budur. Eğer hareketlerini böyle tanzim edebiliyorsan tamam, müjdeler olsun ki sen Allah'ın velî kullarından bir kulsun!

Neden?

İman ettin, bir de Allah'ın hoşnutluğunu kaybetmemek için titiz titiz, sakına sakına yürüyorsun! Bastığın yere dikkat ediyorsun, bastığın adıma dikkat ediyorsun! Kim Allah için alırsa Allah için verirse, Allah için severse Allah için kızarsa; her yaptığı işi Allah için yaparsa imanını tamamlamış olur. Yaptığımız şeyi Allah için yapacağız.

"Ben filanca adamı çok severim."

"Neden seviyorsun, Allah için mi? O Allah dostu mu Allah düşmanı mı?.."

Allah dostuysa seviyorsan ne mutlu, Allah düşmanını seviyorsan yandın! Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri düşmanını seveni dost edinmez. Sen Allah'ın düşmanını sev, Firavun'u sev; ondan sonra Allah'ın sevgisini bekle, rızasını bekle...

Olacak şey mi?

Musa aleyhisselam'ın yanında yer alma, Firavun'un yanında yer al; ondan sonra Allah'ın sevgisini bekle!..

Olmaz, ters! Tersine iş olur. Onun için sevdiğini Allah için sevecek.

"Falancaya kızıyorum."

"Neden?"

"Bana hiçbir zararı yok hatta iyiliği de var ama din düşmanı! Sevemiyorum, onun için kızıyorum. Düzelse, iman etse, Allah'a kul olsa, boyun eğse ayağının tozu olurum, türabı olurum, elini bırakıp ayağını öperim…"

Bak güzel! Allah için seviyor Allah için kızıyorsun, ne güzel!

Allah âhirette kişiyi sevdiğine erdirecek. Kimi seversen onunla beraber olacaksın. Cehennemlik bir kimseyi seversen korkarım onun yanına gidersin, cennetlik kimseleri sevmeye çalış ki onların yanına gidesin!

Allah için alıp Allah için vermek:

Hz. Ömer'e -radıyallahu anh- "Takvâ nedir?" diye sormuşlar. O da takvâyı; dikenli bir tarlada ayaklarına, eteklerini diken yırtmasın diye dikkatli yürümeye benzetmiş. Takvâ öyledir.

Bu dünya dikenli bir tarladır. Bu dünya da insan çıplak ayaklı bir yolcu gibidir. Eğer bu dünyada bastığın yerlere dikkat etmezsen çobançökerten dikenlerin üstüne bir basar. Feryâd u figân eder. O dikenler ayağının topuğunun içine kadar part diye girer. Veyahut koca koca devedikenleri vardır, eteklerine bir takıldı mı sağını solunu cart curt yırtar.

Dünyayı dikenli, bakımsız tarlaya benzeteceksiniz: Siz de bu tarlada yürümek zorundasınız, üstelik ayakkabınız da yok!

İşte böyle hareket ederseniz takvâ ehlisiniz. Dikenden ayağınız kanamasın, eteğiniz yırtılmasın diye bu dünyada yürüyebiliyorsanız işte o zaman takvâ ehlisiniz. İşte böyle kimse takvâ ehli bir kul. Böyle bir kimse Allahu Teâlâ hazretlerinin velîsi oluyor.

İnsan böyle bir kimseyi incitirse böyle hareket eden, Allah yolunda yürümeye çalışan kimseyi incitirse ona eza verirse; başka rivayetlerde 'âdâ diye geçiyor, "Onunla düşmanlık yaparsa, adavet düşmanlık yaparsa…" veyahut ehâveh, "Hor, aşağı görürse; 'O da kimmiş, o da adam mı?' falan diye tepeden bakar, onu hor görür, onu aşağı görürse…" Başka bir rivayette de; ahdada, "kızdırırsa…" [ne olur?]

Öyle bir şey yaptın kızdırdı!..

Bunların hepsine dikkat etmek lazım, düşmanlık etmek, hor hakir, aşağı görmek, kızmasına sebep olmak veyahut ezalandırmak… Bunlar başka rivayetlerde geçmiş. Kim Allah'ın bir velisini ezalandırırsa ne olur?

O zaman Allahu Teâlâ hazretlerine harp açmayı meşrulaştırmış olur, harp ilan etmiş olur. Korkunç bir söz, onun için insanın Allah dostlarını incitmemeye dikkat etmesi lazım. Etrafındaki insanlara baksın ve Allah'ın dostlarını incitmemeye çalışsın.

Sonra -Allah dostlarının nasıl olduğunu belirtmek için olsa gerek- Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfi şöyle devam eylemiş:

Ve mâ tekarrebe ileyye abdî bi-mislî edai'l-ferâiz. "Kulum bana farz olan ibadetleri eda etmek gibi bir işle yaklaşamadı, bundan daha güzel bir usulle yaklaşamadı."

Bir kul Allah'ın farz kıldığı namazları, zekâtları, oruçları yaparsa Allah'a yaklaşır, demek. Bunlar kadar yaklaştırıcı kolay çare bulunmaz. Oh! Elhamdülillah, bunları yapıyoruz; namaz kılıyoruz Ramazan geldi mi oruç tutuyoruz, zekâtımızı veriyoruz, hac vazifemizi de yapıyoruz çok şükür; güzel, iyi, bu istitaatimizin altında!

Ve mâ yezâlü'l-abdü yetakarrabu ileyye bi'n-nevâfili. "Kulum bana ilave ibadetlerle, nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder durur."

Allahu Teâlâ hazretlerine farzlara devam ederek yakın olur ama yakınlaşma da nafile ibadetlerle devam eder durur. Kul farz ibadetleri yapınca yakınlık oluyor; nafile ibadetlerle bu yakınlık daha da yaklaşıyor, daha da fazlalaşıyor ve devam ediyor.

Nafileler nedir?

Nafilelerin bir kısmı, namazların nafileleridir; işrâk namazı, duhâ namazı, kuşluk namazı, evvabîn namazı, gece namazı gibi namazlardır. Nafile oruçlarıdır; pazartesi-perşembe oruçlarıdır, eyyâm-i biyz orucu, Muharrem orucu, Zilhicce oruçları gibi… Zikirlerdir, tespihlerdir, tespihâttır, lâ ilâhe illallah ve Allah zikirleridir veyahut daha fazla çeşitler vardır.

Bunları yapa yapa kul bana yaklaşır, buyuruyor.

Hattâ uhibbehû. "Nihayet ben onu sevinceye kadar bu yaklaşma devam eder. O nafile ibadetleri yapa yapa nihayet ben o kulumu severim."

Allahu Teâlâ hazretleri; "Nihayet severim." diyor. Demek ki sevgi birden, kolay kolay olmuyor çünkü berbat insanlarız! Katranlara batmış çıkmış insanlarız, temizleneceğiz, paklanacağız, elimizi yüzümüzü yıkayacağız, kirli elbiselerimizi çıkartacağız, temizleri giyeceğiz. Gönlümüz pak olacak vs. ondan sonra nihayet sevecek! Onun için farzları eda edelim, nafilelere riayet edelim, Allah'a ibadete şevk ile devam edelim. Nihayet bir noktada Allah seviyor.

Sevince ne olur?

Fe izâ ahbebtuhû küntü aynehulletî yebsiru bihâ. "Kulumu sevdiğim zaman kulumun görmüş olduğu, görmek de olduğu göz ben olurum." Ve uzine hulletî yesmeu bihâ. "İşittiği kulağı ben olurum." Ve yedehülletî yebtışü bihâ. "Tuttuğu eli ben olurum." Ve riclehülletî yemşi bihâ. "Yürüdüğü ayağı ben olurum." Ve fuâdehülletî ya'kılu bihî. "İdrak ettiği şuur ettiği gönlü ben olurum." Ve lisânüllezî yetekellemü bihî. "Konuştuğu dili, lisanı ben olurum." İn deânî ecebtehû. "Bana dua ederse duasına icabet ederim, istediğini yaparım." Ve in seelenî ataytühû. "Benden bir şey isterse veririm." Ve mâ tereddettü an şey'in ene fâiluhû. "Yaptığım işlerde hiç tereddüt etmem" Tereddüdî an vefâtıhi. "Bu sevgili kulumun ölümü kadar hiçbir şey de tereddüt etmem!"

Allahu Teâlâ her şeyleri yapıyor tereddüt etmiyor da o kulunun canını almaya çok tereddüt ediyor.

Neden?

Fe zâke li ennehû yekrahu'l-mevte. "Şu sebeptendir ki o kulum ölümden korkar."

Ölüm kolay bir şey değil, acı ve soğuk bir şey. Hadîs-i şerîf;

Ve ene ekrau mesâetehû. "Ben de o kuluma hoş gelmeyen şeyi, hoşlanmadığı şeyi yapmaktan çekinirim. Onun için o kulumun canını almak bana çok zor gelir!" diye bitiyor.

Düşünün ki bir kul yerine Allah görürse onun görmediği şey kalır mı?

"Ya hu geçen gün filanca hocaefendinin yanına gittim, şöyle yaptığım işi ima edici konuşmalar yaptı!.."

Neden?

Allah gören gözü olunca elbette o senin gizli yaptığın şeyi bilir de sana karşılık verir, söyler.

Sonra Allah onun kulağı olursa onun duymadığı şey mi kalır? Ondan sonra Allah bir insanın tuttuğu eli olursa o insanın gücünün yetmediği, elinin uzanmadığı iş mi kalır? Yürüdüğü ayağı olursa mesafe mi kalır?..

"Hocam, filanca adam vakit namazlarını Mekke-i Mükerreme'de kılıp geliyormuş. Olur mu olmaz mı?"

Ben hiçbir şey bilmiyorum, işte hadîs-i şerîf: Allahu Teâlâ hazretleri yürüyen ayağı olursa Mekke neymiş, bir gecede yedi kat semayı geçirir, kulunu huzûr-u âlîsine alır!

"Hocam, o zaman kerametleri, kerâmet denilen şeyleri anladım! Hepsini Allah yapıyor. Çünkü gören gözü oluyor, işiten kulağı oluyor, tutan eli, söyleyen dili oluyor…"

"Hocam çok tatlı söylüyor. Öyle güzel söylüyor ki lafları gönlümün ta derinine iniyor."

Neden?

Allah, konuşan dili oluyor da ondan!

Bu hadîs-i şerîfte öyle görülüyor.

İn deânî ecebtehû. "Dua ederse icabet ederim."

Başka bir hadîs-i kudsî bana tesir eder, beni çok duygulandırır, sırtımı ürpertir:

"Sevdiğim kulum bir şeye yemin ederse o yeminceğizi doğru çıksın diye o işi öyle yaparım!"

Farz edelim; "Vallahi yarın kar yağacak!"

"Ya nisan da kar yağmaz, bu memleket de görülmüş bir şey değil!.."

Farz edelim Allah'ın velî kulu böyle deyiverdi. O velî kulumun dediği yanlış çıkmasın, diye o gün kar yağdırır. Hadîs-i şerîf öyle geçiyor: "İsterse istediğini veririm!"

"Yâ Rabbi! Şöyle yap, böyle yap…"

Neden velî kullara "Himmet buyur…" filan diyorlar?

O kardeşi için dua edecek; "Yâ Rabbi! Filancanın hastası varmış, falancanın müşkülü varmış…" falan. Allah indinde hatırı var, naz etti niyaz etti, olur.

Allahu Teâlâ hazretleri gözümüzden gaflet perdesini kaldırsın. Bu hayat bizim tanıdığımız hayattan çok daha derindir. Bu hayat, "İşte gördük canım…" dediğimiz hayat değildir, çok daha derin incelikleri vardır. Perdenin çok arkası var, çok ötesi var, işin çok daha derin noktaları var!

"Bu derinliklerin anlaşılması neyle olur?"

Allah ile dost olursan, Allah yolunda yürürsen hepsini anlarsın. Allahu Teâlâ hazretleri gözümüzden perdeyi kaldırsın.

Sayfa Başı