M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 53.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzü bi'l-lâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh, 'alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-selâmü 'alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'dü:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-sennnedi'l-müttasili ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve sellim ennehû kâle.

İzâ salleytümü's-subha fe'fze'û ile'd-du'â'i ve bâkirû fî talebi'l-havâici. Allâhümme bârik li-ummetî fî bukûrihâ.

Sadaka resûlüllâh ve nataka habîbullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın rahmeti, bereketi, rızası, ihsanı, ikramı üzerinize olsun. Rabbimiz dünya ve âhirette hayırlara erdirsin. Rahmetine mazhar eylesin. İki cihanda bahtiyar olun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden bir miktarını okuyup izah etmek üzere toplanıyoruz. Bunların okunmasına başlanmazdan önce, başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-ı pâkine, ravza-i mutaharrasına hediye olsun diye, sonra onun mübarek âlinin, ashabının, etbâının ve hâsseten halifeleri, mânevî varisleri, ulemâ-i muhakkıkîn , mürşidîn-i kâmilin ve meşâyih-i vâsılînimizin turuk-ı aliyyemiz sâdâtı ve halifeleri ve onlara tâbi tarikat kardeşlerimizin ve bu diyarları "Allah Allah" diyerek her türlü fedakârlığı seve seve, göze alarak çalışarak, fethetmiş olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, ruhlarına hediye olsun diye, hâssaten, İstanbul'da medfun bulunan, başta Ebâ Eyyûb el-Ensârî Efendimiz olmak üzere, sahabe-i kiramın enbiyânın, evliyâullahın, salihlerin ruhları için, cümle hayrât u hasenât sahiplerinin ve hâssaten İskenderpaşa camiinin bânîsinin ve tekrar tekrar onu tamir etmiş, tevsî etmiş olanların ruhları için; uzaktan yakından buraya, bu hadisleri dinlemeye gelen siz kardeşlerimizin, âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve geçmişlerinin ruhları için ve bu hadîs-i şerîfleri bize rivayet etmiş olan alimlerin, râvîlerin ve hâssaten kitabını okuduğumuz Gümüşhaneli hocamızın ve kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid-i Bursevî hocamızın ruhu için ve şu caminin çevresinde medfun bulunan ve bu camiden güzerân eylemiş olan imamların, hatiplerin, müeezzinlerin, kayyımların, cemaatlerin ruhları için Ümmet-i Muhammedin sıhhat, afiyet ve selameti için; galibiyeti, izzet ve itibari için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 53. sayfasının, birinci hadîs-i şerîfi. Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş. Ne zaman Hz. Ali Efendimiz'den bir hadisi rivayet olunsa, hep hatırıma Alevi denilen insanlar gelir. Madem Hz. Ali Efendimiz'i seviyorlar, "Ona bağlıyız." diyorlar; bari onun sözlerini, naklettiği hadisleri duysalar, bilseler. Veya sizler Alevi denilen kardeşlerden tanıdıklarınız varsa onlara; "Bak, Hz. Ali Efendimiz böyle rivayet etmiş." diye söyleseniz ne iyi olur.

Bu birinci hadîs-i şerîf, sabah namazını kıldıktan sonra müslümanın ne yapması gerektiğine dair. Peygamber Efendimiz'in bir tavsiyesini ve duasını ihtiva ediyor.

Peygamber efendimiz buyurmuş ki:

İzâ salleytümü's-subha. "Sabah namazını kıldığınız zaman" Fe'fze'û ile'd-du'â'i. "Dua etmeye kalkışın, koşuşun; duaya gayret edin. Ve bâkirû fî talebi'l-havâici. "Ve ihtiyacınız olan gıda, yiyecek, içecek ve kazancın peşine düşüp onu elde etmek için erkenden davranın." Ondan sonra da şöyle buyurmuş: Allâhümme bârik li-ümmetî. "Yâ Rabbi! Benim ümmetim için bereketli eyle, mübarek eyle." Fî bükûrihâ. "Sabahın erken vaktini, o saatleri. O vakitte kalkıp iş, güç ve kazanç için çalışanlara bereket ihsan eyle."

Biliyorsunuz sabah namazı, fecirden sonra kılınır. İslâmî bakımdan gündüz, güneşin doğmasıyla başlamıyor. Fecir yeri, tan yeri kızarmaya başladığı zaman, gecenin sonunda, ortalık daha alaca karanlıkken başlıyor. O zaman işte ezanlar okunuyor, sabah namazını kılıyoruz. Ondan sonra güneş doğuyor. Müslümanın sabah namazını, güneş doğmadan evvel, fecir, tanyeri ağardıktan sonra o arada kılması lazım. Tan yeri ağarmadan evvel gece oluyor. Sahura kalkılsa yemek yenilebilir. Tan yeri ağardıktan sonra sabahın vakti giriyor, sabah namazının vakti giriyor. Güneş doğduktan sonra, sabah namazının vakti çıkıyor. Güneş doğduktan sonra o namazı kılanlar kaza kılmış oluyorlar, vaktinde kılamamış oluyorlar. Büyük kayıpları olmuş oluyor.

Sabah namazının vakti girdi; camiye geldin, namazı kıldın. Namazı camide kılmak çok sevap. Kılmamak çok büyük bir kayıp. Çünkü "Sabah namazına, yatsı namazına ümmetin has elemanları gidebilirmiş de münafıklar gidemezlermiş." diye hadîs-i şerîf var. Allah korusun, insan münafık durumuna, münafıklarla aynı safta olma durumuna düşüverir. Sabah namazını camide kılmaya çok gayret etmemiz lazım. Sevabı çok. Sabah namazını, yatsı namazını camide kılan bir insanın bütün günü ibadetle geçmiş gibi sevap yazılıyor. Böyle bir faydası da var. Sabah namazını camide kılınız.

Kadınlar evde kıldı, erkekler camide kıldı.

Sonra ne yapacak?

Fe'fzeû ile'd-duâ'i. "Duaya koşuşun. Duaya kalkışın. Duaya gayret edin. Sarılın." buyurmuş.

Biz de sabah namazından sonra az veya çok dua ediyoruz; salavât getiriyoruz, Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber diyoruz. Mihrâbiye okunuyor; Haşr sûresinin sonundaki üç âyet. Sonra millet kalkıp gidiyor. Bu olabilir. Hatta insan farzı kıldıktan sonra da gidebilir. Treni, uçağı kaçıracak, işi var; kalkıp gidebilir. Memuriyete yetişecek, servis arabası kaçacak; gidebilir, mahsur yok. Farzı kıldı mı, tamam.

Peygamber Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra camide otururdu, güneşin doğmasını beklerdi. Güneşin doğmasından sonra kerahat vaktinin çıkmasını beklerdi. Yarım saat falan geçinceye kadarki o arayı da ibadetle, Kur'an'la, duayla geçirirdi. Kalkıp iki rekat namaz kılardı. İşrak namazı; güneşin doğmasından sonraki namaz. Araplar güneşin doğmasına şuruk veya işrak derler. Sabah namazından sonra oturup dualar ettikten sonra, bu namazı kılmak, çok kazançlı. Peygamber Efendimiz; "O gün tam, eksiksiz, kusursuz bir umre, bir hac yapmış gibi sevap kazanır." buyuruyor. "Tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre." diye üç defa söylemiş. Önemli.

Allah razı olsun Hocamız; bizim bu camide bunu âdet haline getirdi, ön ayak oldu. Evliyâullahın âdetidir, Peygamber Efendimiz'in âdetidir, sahabe-i kirâmın âdetidir. Sabah namazından sonra burada oturulur; dualar, evrâd-ı şerîfe okunur. Basılmış dua kitabımız var, o okunur. Güneş doğup yarım saat geçinceye kadar, Yâsîn sûresi okunur, hatme-i hâcegân yapılır. Ondan sonra iki rekat namaz kılınır; herkes gider. Ne yapmış oluyor? "Tam bir hac ve umre sevabı kazanmış oluyor." Öyle gidiyor.

Başka ne faydası var?

O gün rızkı çok bol olur. O namaza gitmeyip de koştursaydı, gözün alabildiği yerleri dolaşıp gayret gösterseydi, âfâkı dolaşıp rızık arasaydı bu kadar rızık kazanamazdı. Sabaha böyle başlayan kimse bundan daha fazla rızık kazanır. Biz bunun bereketini görüyoruz, biliyoruz. Bunu yapanlar biliyor. Ve o gün ölürse sabaha böyle başladığı için imanla göçmesine vesile olur. Onun için fe'fzeû ile'd-du'âi. İşte bu bizim halimizi anlatıyor. "Namazı kıldınız, ondan sonra duaya kalkışınız, devam ediniz." Devam edecek; Kur'an okuyacak, Evrâd-ı Şerîfe okuyacak.

Evrad ne demek?

"Her gün okunulması âdet edilmiş olan dualar." demek. İtiyadı, âdeti, alışkanlığı.

Ve bâkirû fî talebi'l-havâici. "Ondan sonra da dünyevî, ailevî ihtiyaçlarınız için iktisadî faaliyetleriniz için erkenden kalkışın. Çarşıya gidecekseniz erken gidin. Pazar yerine gidecekseniz erkence gidin. Alışveriş yapacaksanız, erkenden yapın. Yani "Uyumayın." demiş. Burada yok da başka bir hadîs-i şerifte; "Sabah namazından sonra uyumayın." buyurmuş. Uyumak sünnet-i seniyeye aykırı. Erken kalkmışsın, işine git, erkenden gör, bitir. Ondan sonra da dua etmiş: "Yâ Rabbi! Benim ümmetimden erken davranan, işine erken gidenlere bereket ver, onların bu hareketini mübarek eyle, sabahın bu erken vaktini bereketli eyle."

Adam yatıyor, saat on bir oluyor, çapaklı gözlerle kalkıyor, elini yüzünü yıkıyor, çarşıya gidiyor, öğle oluyor. Alan almış, satan satmış; çöpler, kötü mallar kalmış. İş işten geçmiş oluyor. Böyle olmayacak. Erken gidilecek. Eskiden dedelerimiz böyle yaparlardı. Biz de böyle yaparsak iyi olur, bereketli olur, Efendimiz'in tavsiyesi bu.

İzâ salleytümâ fî rihâlikümâ sümme eteytümâ mescide cemâatin fe-salliyâ meahüm fe innehümâ lekümâ nâfiletün.

Bu da Câbir b. Yezid radıyallahu anhümâ'nın babasından rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf. Çok kaynakları var. Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Neseî, Tirmizî.

İza salleytümâ fî rihâlikümâ. "Siz yolunuzda, yolculuğunuzda namazı kıldığınız zaman." Sümme eteytümâ mescide cemâatin. "Sonra cemaatle namaz kılınan bir mescide geldiğiniz zaman baktınız sizin kıldığınız namazı yeni kılıyorlar." Fe-salliyâ meahüm. "O namazı onlarla beraber yine kılın." "Ben kılmıştım." demeyin, yine kılın. Yolcuydunuz, yoldan geliyordunuz, "vakit girdi" diye kıldınız ama cemaatle namaz kılınan bir mescide geldiniz, kılıyorlar. Yine kılın, onlara katılın. Fe-innehümâ lekümâ nâfiletün. "Çünkü bu sonradan kıldığınız namaz, sizin için sevap olur. Nafile ibadet sevabı kazanmış olursunuz." "Ben kılmıştım." diye kenarda durmayın; katılın, onu da kılın.

Rihal, seyahat demek. Mesela lâ tüşettür rihâli "Seyahat yapılmaz." İllâ ilâ selâseti mesacide. "Ancak üç mescide seyahat yapılabilir; Mekke'deki, Medine'deki, Kudüs'teki mescitlere. Başkası için özellikle gitmeye lüzum yoktur ama onlar için özel gidilir."

Demek ki bir insan herhangi bir sebeple, bir namazı daha evvelden, cemaatten evvel kılmış da sonra camiye yetişmiş, gelmişse, orada "O namazı ben kılmıştım." demeyecek, kılacak. Bu yolcunun hali. Yoldan gelirken kılmıştı ama burada şehre geldi, camide yine kılacak. Biz topluca, cemaat olarak bir eve davet edilmiş oluyoruz. Yetmiş, seksen, yüz kişi neyse. Kalabalığız. Namaz kılacağız. Bakıyoruz başka arkadaşlar da gelmiş. Onlar daha evvel kılmışlar. Biz biraz yemek yemişiz, toplantı yapmışız, gecikmişiz. Yatsı namazını kılacağız. Kenarda duruyorlar. Yok oturmayın; gelin, kılın. Evet daha önceden farzı camide kılmıştınız ama burada şimdi kocaman bir kalabalık var, bu namaz da cemaatle kılınıyor, o sizin için nafile olur. Kabahat değil, namaz bu. Sevaplı. Efendimiz; "Onu kılarsınız nafile ibadet olur." diye bildiriyor.

İzâ sumte mine'ş-şehri selâsin fe-sum selâsete aşerete ve erbaa aşerete ve hamse aşerete.

Bu da Ebû Zer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Ahmed b. Hanbel, Neseî, Tirmizî ve diğer kaynaklarda var.

Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi vardı. Bayram namazında da bir vesile ile söyledim ama bayram namazını herkes başka yerde kılmış olabilir. "Ramazan gitti." Gittiyse yine gelir. Ramazan'a kadar başka namazlar da, başka oruçlar da var elhamdülillah. Ortalık tamamen bomboş da değil. Mesela bu içinde bulunduğumuz günlerde Şevval ayındayız, altı gün oruç var. İnsan Ramazan'la beraber bunu da tutarsa, bütün sene oruç tutmuş gibi sevap kazanıyor. Halbuki bütün sene oruç tutmuyor; yiyor, içiyor. Orucu daha ziyade Ramazan'da tutuyor ama o sevabı kazanıyor. Bir de Peygamber Efendimiz'in şöyle bir tavsiyesi var: "Her aydan üç gün oruç tutarsanız o ayın tamamını oruçlu geçirmiş gibi sevap kazanırsınız. O da bire on sevap olduğundan, üç gün, otuz ediyor; otuz gibi oluyor. O zaman da bir sene oruç tutmak gibi oluyor.

Hadîs-i şerîfi bu bilgilerin ışığında açıklayalım. Muhatabı olan zâta, Ebû Zer radıyallahu anh'e diyor ki; İzâ sumte mine'ş-şehri selâsin. "Bir aydan üç gün oruç tuttuğun zaman." Fe-sum selâsete aşerete ve erbaa aşerete ve hamse aşerete. "On üçünü, on dördünü, on beşini tut."

On üç, on dört ve on beşi.

Hangi aylar? Ocak, Şubat, Mart, Nisan mı?

Hayır. Bunlar sonradan gelme aylar, bizim dinî aylar değil. Bizim dinî aylarımız; "Muharrem, Safer, Rebîülevvel, Rebîülâhir, Cumâdelûlâ, Cumâdelâhir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkâde, Zilhicce." Bunlardır; bunları da ezberleyeceksiniz, öğreneceksiniz. Çünkü bizim bir çok ibadetimiz bu aylarla ilgilidir. Zilhicce'nin içinde hac ayı vardır. Ramazan'da ramazan orucu vardır. Receb'de, Şaban'da, Regaib, Miraç ve Berat kandili vardır. Bu ayları bilmemiz gerekiyor. Ne zaman başladı, ne zaman bitti bilmek zorundayız. O bakımdan bu ayları öğreneceksiniz ve takip edeceksiniz. Bu ayların on üç, on dört, on beşi demek; mehtabın -dolunay- olduğu geceler demek. On üçü, on dördü, on beşi.

Hani birisi çok güzelse, pırıl pırılsa eskiler ne derlerdi? "Yüzü ayın ondördü gibi." Nurlu, pırıl pırıl. Demek ki on üç, on dört, on beş "mehtaplı gecelerin gündüzleri" olmuş oluyor. Mehtaplı, aydınlık olmasından dolayı bu gecelere, bugünlere eyyâm-ı bîz derler. Bîz, ebyaz, beyaz kelimesinden geliyor. Eyyam-ı bîz, beyaz günler yani geceleri mehtaplı olan günler demek.

"Efendimiz eyyâm-ı bîz oruçlarını hiç bırakmamış, hep tutmuş." diye okudum ve hayret ettim. Çok kıymetli. Geceleyin manzara da güzel, şâirâne. Demek o günlerde oruç tutmak da çok sevap

İzâ sumtüm fe'stâkû bi'l-gadâti velâ testâkû bi'l-aşiyyi fe-innehû leyse min sâimin teybesü şefetâhü bi'l-aşiyyi illâ kânetâ nûran beyne ayneyhi yevme'l kıyâmeti.

Bu rivayet de yine Hz.Ali Efendimiz'den. Oruçlu iken misvak kullanıp dişleri temizlemek konusunda bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Oruçlu olduğunuz zaman sabahleyin dişlerinizi misvaklayabilirsiniz."

Misvak nedir?

Güzel kokulu, özel tatlı, bir daldır; tel teldir, ucu tellenir. Daha doğrusu daldır da sen onu kullandıkça tellenir. Telleri ayrışır, fırça gibi olur; onlarla dişler temizlenir. Ayrıca içindeki maddeler dolayısıyla mikropları öldürücü, antiseptiktir. Asitleri söndürücü özelliği olduğundan diş çürümelerini engeller. Bazı hastalıkları da geçirir, mideye de iyi gelir. Maddesi, eczası biraz baharlı bir şey. Hatta Arabistan'dan tazesini alabilseniz, taze iken, ıslak dal halindeyken, karabiber tadı gibi güzel bir tadı da vardır. Dişlerini fırçalarken baharlı baharlı insanın hoşuna gider.

"Oruçlu iken sabahleyin dişlerinizi misvaklayın." "Fırçalayın." demiyorum. "Misvaklayın. Öğleden sonra misvaklamayın." Böyle buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Onun için bizim fıkıh kitaplarımızda; "Oruçlu iken öğleden sonra misvak kullanmak mekruhtur." "Misvak bulamıyoruz da diş macunu kullansak." Diş macunu tehlikelidir. Diş macununu yutarsın, yutkunursun; tadı var, şekeri var, lezzeti var, maddesi var; orucun gider. Onun için oruçluyken katiyen diş macunu yok.

Bizim bir biyoloji hocamız vardı. Talebeyi seven, çok insaflı, çok bilgili bir hocaydı. O derdi ki; "Çocuklar! Karbonat var ya karbonat; dişi en iyi temizleyen malzeme budur." Karbonatı ağzına alsan, şöyle biraz koysan, hem dişlerin taşlarını yumuşatır, çıkmasına sebep olur, hem çok güzel temizler, hem de karbonatla gargara yaptığın zaman nezlede, soğuk algınlıklarında, boğazı da temizler. Karbonat kıymetli ve çok ucuz bir malzeme.

Onun için şöyle aynanızın yanında, bir karbonat torbası olsun. En kolayı o ama Ramazan için söylemiyorum, diş fırçalamak için. Diş macununa hacet kalmadan bu karbonatla temizleyebilirsiniz. "Karbonat yok." Tuz da çok güzel bir malzeme. Avucunuza biraz tuz silkeleyin. Fırçayı alın, fırçanın üstüne tuzu atın. Fırçalayın, ağzınızı çalkalayın. Çok güzel bir temizlik olur. Diş macunlarının reklamlarda görüyorsunuz; fırçanın üstüne solucan gibi sıktırıyor, kocaman bir şey. O kadar kullanmak zaten zararlı. Diş etlerini tahrip eder. İçinde antiseptik madde var. Onun da oranı yüksek. Fazla kullandığın zaman diş etlerin yara olur. Neden? Çünkü dozaj fazla. Azıcık sıkacasınız, yarım leblebi tanesi kadar. "Tüp çabuk bitsin." diye reklamda öyle kıvrım kıvrım gösteriyor. O kadara lüzum yok. O olmasa da karbonatla, tuzla bu iş mükemmel olur. Karbonatın, tuzun da üstünde bu misvak denilen dalın faydası var, antiseptikliği var. Onun eczasının mideye de faydası var, hastalıkları da geçiriyor. Dişi çok güzel, sıhhatli yapıyor.

Sonra hadîs-i şerîfin devamında buyurmuş ki; "Öğleden evvel misvaklanabilirsiniz, Öğleden sonra misvaklanmayın." Çünkü oruçlu kimsenin öğleden sonra dudaklarının kuruması -tabi biraz suyla misvaklansa ağzı ıslanacak ve rahatlayacak- kıyamet gününde önünde nur olacak.

Kıyamet gününde nur olmadığı zaman insanlar karanlıkta kalacaklar. Önlerini, arkalarını göremeyecekler. Sıratı geçerken nur lazım olacak. Sadakası, zikri, zekâtı, nur olarak namazı onun önünü ardını aydınlatacak; o rahat hareket edebilecek. Nursuz olanlar, nuru olmayanlar, karanlıkta kalacaklar. Tabi karanlıkta olanın ayağı takılır, düşer, uçuruma yuvarlanır, felaketlere uğrar. Onun için Peygamber Efendimiz; "Bu dudakların kuruması, kıyamet gününde nur olacak." buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfin ve emsali hadîs-i şerîflerin sonucu öğleden evvel macunsuz olarak, misvakla dişlerimizi misvaklayabiliriz. Macun hiçbir zaman olmaz. Oruçlu iken macunla diş fırçalamak olmaz. Öğleden sonra kullanmak doğru değil.

Beşinci hadîs-i şerîf.

İza dâfe ehadüküm bi-kavmin fe lâ yesûmenne illâ bi iznihim.

Hz. Âişe validemizden rivayet edilen oruç tutmakla ilgili bir hadîs-i şerîf. "Sizden biriniz; bir obaya, bir kabileye, bir aşirete, bir köye, bir kimseye misafir olduğu zaman." Seyahate gitti misafir oldu. Fe lâ yesûmenne illâ bi iznihim. "Sakın onların izni olmadan oruç tutmaya kalkışmasın. Ev sahibine tâbi olsun." Kendi bildiğine, kafasına göre oruç tutmaya kalkışmasın. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi böyle. Bunun şerhine baktım; "Ev sahibinin izni olmadan." mânasına almış ama ev sahibi de misafiri varken oruç tutmaz. Tabi bu durum Ramazan dışındaki misafirliklerde geçerli. Ramazan'da herkes oruç tutacak. Çünkü farz, Allah'ın emri. Kendi tutarsa ev sahibi misafire "yeme" der gibi olur; o da dikkat edecek.

İzâ darabe ehadükum fe'l-yetecennebi'l-veche ve lâ yekul kabbeha'llâhu vecheke ve veche men eşbehe vecheke fe-inne'llâhe azze ve celle haleka âdeme alâ sûretihî.

Ebû Hureyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, altıncı hadîs-i şerîf. "Sizden biriniz vuracağı zaman yüze vurmaktan sakınsın ve bir kimseye 'Allah senin yüzünü çirkinleştirsin, kahretsin, senin yüzüne benzeyen yüzü kara etsin, çirkin etsin, yüzün iki cihanda kara olsun.' gibi şeyler söylemesin ve yüze vurmasın. Çünkü yüz, muhteremdir, Allahu Teâlâ hazretleri, Âdemoğlunu işte bu suretle, güzel bir suretle yaratmıştır."

Onun için Allah'ın yarattığı o yüzün kıymetini bilmek lazım.

Ne var bu yüzde?

Göz gibi kıymetli bir uzuv var, ağız var. Fevkalade güzel işte. Vücudun en alıcı, en başta görünen kısmı.

Bu hadîs-i şerîfin son cümlesiyle ilgili başka uzun izahlar, anlayışlar vardır. Mesela Muhiddin İbn Arabî hazretlerinin kitaplarında, Allahu Teâlâ hazretleri İnne'llâhe azze ve celle haleka âdeme alâ sûretihî. "Allah Âdem'i sureti üzere yarattı." sözünün mânasını anlamak hususunda çeşitli görüşler var. "İnsanın yüzü, Allahu Teâlâ hazretlerine benziyor." gibi bir mânaya da alanlar, onun izahını yapanlar var.

Buna karşılık âyet-i kerîmelerde buyuruluyor ki; leyse kemislihî şey'ün. "Onun gibi hiçbir şey yoktur." Hiçbir şeye benzemediği beyan ediliyor. O başka anlayışları, ona göre değerlendirmek lazım.

Yedinci hadîs-i şerîf.

İzâ danne'n-nâsü bi'd-dînâri ve'd-dirhemi ve tebâyeû bi'l'îneti ve tettebiû eznâbe'l-bakari ve terekü'l-cihâde fî sebîli'l-lâhi edhale'l-lâhu aleyhim züllen lâ yerfa'hu anhüm hattâ yürâciû dînehüm.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş, Ahmed b. Hanbel'de, Taberânî'de olan hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte cihadın önemini anlatıyor, bildiriyor. Şöyle buyurmuş:

İzâ danne'n-nâsü bid-dînâri ve'd-dirhemi. "İnsanlar dinar ve dirhemde nekeslik, cimrilik yaptılar mı…" yani kesenin ağzını açıp Allah yoluna sarf etmediler. Ve tebâyeû bi'l'îne. "Ve alavereli dalavereli alışverişlerin peşine düşerlerse." Ve tettebiû eznâbe'l-bakari. "Ve öküzlerin kuyruğuna takılır, tâbi olurlarsa." Ve terekü'l-cihâde. "Böyle yaparak cihadı terkederlerse." Fî sebîlillâhi. "Allah yolunda cihad etmeyi" Edhale'l-lâhu aleyhim züllen. "Allah onların içine, dışına öyle bir zillet, öyle bir meskenet sokar ki." Lâ yerfa'hü anhüm. "Bir daha onlardan kaldırmaz." Onları zillete düşürür, perişan eder ve onu kaldırmaz. Hattâ yürâciû dînehüm. "Tevbe edip dönüp dinlerinin ahkâmına, dinlerinin emri olan cihada tekrar sarılıncaya kadar zillet onları kurtarmaz."

Hadisin birinci kısmında buyuruluyor ki; "İnsanlar para ve pulda cimrilik yaparlarsa, dinar ve dirhemde cimrilik yaparsa." İnsanoğluna kazancı Allah veriyor. Zengin eden Allah, fakir eden Allah, rızık veren Allah. Rızkı az veren, çok veren, kıtlık veren, bereket veren Allah ve bu kazancın, paranın, zenginliğin vazifeleri var. Zekâtını verecek, sadakasını verecek. Harp, darp olduğu zaman da parayı ortaya koyacak. Allah yolunda malıyla canıyla cihat edecek. Burada cimri davrandılar mı o zaman zillet gelir; bir.

İkincisi; Ve tebâyeû bi'l'îne. "Ticaretin peşine düşmüşler. Haram helal demeden alevereli dalavereli alışverişleri de yapıyorlar." Şeriate uygun olsun, olmasın kazancın hırsına düşmüşler.

Üçüncüsü; "Sığırların, ineklerin kuyruğu peşine takılmışlarsa, onlara tâbi olmuşlarsa." Yani çift çubuk ziraatle meşgul oluyor, öküz önde bu arkada tarla sürüyor, onunla uğraşıyor. Hani senin asıl vazifen neydi? Cihat etmekti. Ne yapıyorsun? Öküzle tarlayı sürmekle meşgul. "Ticaretle, tarlayla, ziraatle meşgul olup kesenin ağzını açmakta cimrilik ederler böylece cihadı terk ederlerse Allah onlara öyle bir zillet yapıştırır ki içlerini dışlarını öyle bir zillet sarar, kaplar ki öyle bir zilletin içine düşerler ki bu bela onların başından kalkmaz. Tekrar tevbe edip dinlerine dönüp cihat vazifesini yapmaya başlayıncaya kadar bu hal devam eder."

Muhterem kardeşlerim! Cihat, "karşılıklı cehd sarf etmek, uğraşmak" demek. Uğraşmak için bir karşı taraf olacak, bir bu taraf olacak. Bilek güreşinde nasıl iki taraf oluyor; normal güreşlerde, boksta, sporlarda iki taraf karşılıklı oluyor; o onunla uğraşıyor, o onunla uğraşıyor. Bunda da öyle. Cihatta ceht etmek, gayret sarf etmek var. Karşı taraf da gayret sarf ediyor, sen de gayret sarf ediyorsun. Cihat "cehdleşmek" demek. Sen cehd ediyorsun, o cehd ediyor. O kim? Düşman. Düşman da cehd ediyor, sen de müslüman olarak cehd ediyorsun.

Peki bu cehd ne hususta?

Şimdi düşman nefis ise ki en büyük düşmanlarından birisi insanın nefsidir. Nefsin arzuları karşısında cehd edecek. O seni günaha sokmaya çalışacak. Nefsânî arzularını yaptırtmaya çalışacak. Sen de nefsânî arzularını yapmamaya çalışacaksın.

Nefsânî arzuları yerine getirmemek için Ramazan'da bir ay talim yaptık. Su içmedik, yemek yemedik, sabrettik. Güya alıştık, idmanlıyız şimdi. Artık nefse karşı mukavemetli olabilmemiz, onunla cehd ve mücadele yapabilmemiz lazım. O bizi bir yere çekmek isterse "hayır" diyebilmeliyiz.

"Hadi yine sigara iç."

"Yok ben Ramazan'da bırakmıştım, artık içmem."

"Hadi boş ver namaz kılma işini. Abdest alacaksın da, uğraşacaksın da, camiye çıkacaksın da, ütün de bozulacak."

"Yok. Ben Ramazan'da kılmaya alışmıştım artık kılacağım."

Bu, nefisle mücadele.

Başka düşman?

En büyük düşmanlardan birisi şeytandır. Şeytan insanı günaha sokmaya çalışır, haram işler yaptırmaya çalışır, içine vesvese verir. Sen de ona diyeceksin ki;

"Hayır, ben haram yemem, harama bakmam, haramı söylemem, haramı yapmam."

Yani onunla bir mücadele.

Düşman başka kimdir?

Sana saldıran; malını, canını, yok etmeye gayret eden, maddî düşmanlar da var. Ona karşı da silahlanacaksın; alet edevat, malzeme hazırlayacaksın. Saldırmak isterse karşı koyacaksın; zararını engellemeye ve yahut saldırmamasını sağlamaya çalışacaksın.

Bu nasıl olur?

Mal ile olur, can ile olur.

Mal ile nasıl olacak?

Kesenin ağzını açmakla, masraf etmekle olur.

Can ile nasıl olur?

Silahı eline alıp düşmanın karşısına çıkıp vuruşmakla olur. Ölürsün, yaralanırsın, şehit olursun, gazi olursun. Malla ve canla cihat olur.

Cihadın her yönüyle yapılması lazım. Düşmanların her çeşidine karşı müslümanın uyanık olması lazım. Dış düşmanlara karşı ordu, silah, cephane, hazırlık uyanıklık, nöbet tutmak vesaire… Bunları yapması lazım; bir. İkincisi; şeytana, şeytanın oyunlarına karşı bilgili, hazırlıklı olması lazım. Onun vesvesesine, kandırmasına uymaması lazım. Üçüncüsü; nefsine, kendi içindeki nefs-i emmâresine karşı hazırlıklı olması lazım. Onun isteklerine dayanabilmesi lazım. O istediği kötü şeyleri sana telkin ediyor; "Yat uyu, namaza kalkma, camiye gitme, şu zevki işle, bu tatlı eğlencenin peşine düş." Tatlı bile olsa onların da karşısında durabilmek gerekiyor.

Bu çalışmalar yapılacak. Bunlar yapılmazsa ve özellikle dış, maddî düşmanlara karşı ordu toplayıp, silah hazırlayıp, karşı tedbirler alınmazsa o zaman insan esir olur. Zillete dûçar olur. Hanımını, çoluğunu çocuğunu, malını, mülkünü, canını koruyamaz. Dipçiğin altında kalır. Ayak altında kalır, tekmelenir, tokatlanır; hakikaten tarifsiz acılara ve zilletlere uğrar. Onun için müslüman bu durumlara düşmeden, bu hususta çok canlı ve çok uyanık olması lazım. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olması ve bu hususta gevşek ve tedbirsiz yakalanmamaya gayret etmesi lazım.

Şimdi biz geçen seneden, Sırplar'ın bu melanetlerinden beri gazetelerde okuyoruz; "Bu mücadele Balkanlar'da yayılabilir, harp çıkabilir. İşin içine Yunanistan katılır, biz katılırız. Türkiye 1993 yılında, Ağustos ayı içinde harbe girebilir." Şair ne demiş;

Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salah.

"Eğer sulh istiyorsan, cenge hazır ol, hazırlıklı ol." "Adam o zaman korkar savaşmaz." Ama sen sulhta hazırlıklı olmazsan düşman birden bire saldırır. Bir bastırır; senin hazırlığın yok, silahın zayıf, ordunu toparlayamamışsın, askerini adamını eğitememişsin; o seni mahveder, ezer, geçer. Cesetler sokaklarda sürüklenir, nehirlere atılır, ırzlar pây-mâl olur, mallar yağmalanır. Her türlü şey olur. Onun için bu, çok önemli bir iştir.

Dergilerimizin yıllık abone bedellerinde bir kitap hediyesi veriyorduk; ilmihal verdik, tefsir verdik. Bu sefer de İlk Yardım ve Sivil Savunma kitabı verelim dedik. Neden? Bosna ve Karadağ'daki kardeşlerimiz gafil yakalandılar. Ermeniler köyleri bastı, öldürdü. Geçen gün, Hollanda'da on iki yaşında bir kız çocuğunu öldürmüşler; gazeteler yazmıyor. Erkekçe, dosdoğru yazmıyor. Öldüren Ermeni imiş; "Akli dengesi bozuk bir Hollandalı." diyor. Niye öyle söylüyorsun? Dosdoğru söylesene. Saklıyor. Ermeni'nin yaptığını dobra dobra söylesene. Arkasından gitmiş, vurmuş, öldürmüş. Zavallı kızcağızı buraya getirmişler, ağlayarak gömmüşler.

Hazırlıklı olacağız. Kuvvetli, iyi bir hazırlığımız olacak. Bu iş öyle basit şeylerle olmaz. Mantar tabancasıyla, bıldırcın avlayacaksın. Avlarsın! Bu iş tüfekle falan olmaz. Ciddi hazırlık yapmak lazım. Modern savaş tekniklerini, araçlarını ve halk olarak da bu gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini bilmesi lazım. Sular zehirleniyor, sulara zehir katıyorlar. Harplerin nasıl yapıldığına dair filmlerde örnekler görüyoruz. Sular zehirleniyor, çeşitli sabotajlar yapılıyor. Köprüler berhava ediliyor, ulaşım duruyor. Sular kesiliyor, elektrikler kesiliyor.

Bu durumda halk ne yapacak, milyonlar ne yapacak?

Bunun eğitimi lazım. "İşte sivil savunma teşkilatları kurduk da. Kim duymuş sivil savunma teşkilatının bir faaliyetini? Mahallelerde böyle bir şey duydunuz mu? Hiçbir şey duymuyoruz. Herkes biliyor ki bu işler ciddi yapılmıyor; yapılması lazım. Çocuklarımızı, hanımlarımızı eğitmemiz lazım. Kendimiz de bu gibi şartlarda ne yapmamız gerektiğini bilmemiz lazım.

Fransızlar Antep'e geleceği zaman, Antep'li kardeşlerimiz öyle güzel hazırlanmışlar ki. Birisi on iki yaşındaki bir çocuğa gelmiş, sormuş;

"Düşman hücum ederse ne yapacaksın?" Babası evde olmayacak, cepheye gitmiş olacak. Ev on iki yaşındaki çocuğa kaldı. Ne yapacak? Kapıları kapatacak, arkasından sürgüleyecek, camlara karşı şu tedbirleri alacak. Hepsini sıralamış.

"En son kurşuna kadar mücadele edeceğim." demiş.

Eğer Bosna'daki kardeşlerimiz içten içe, yavaş yavaş önceden bu eğitimi yapmış olsalardı iş daha farklı olurdu. Zaten o büyük katliam bir iki gün içinde olmuş; gafil yakalanmışlar, ne yapacaklarını bilememişler. "Kadınlarınızı köyün meydanında topladık, hadi gelin bakalım yoksa onları keseriz." demişler. Zaten onları da kestiler, ötekileri de kestiler. Böyle bir hileye karşı ne yapacağını düşünememiş; eğitimsiz. "Böyle bir tehlike karşısında ne tedbir almamız lazım, nereye çekilmemiz lazım?" diye önceden düşünmemiş.

Onun için İslâm'ın farzlarından birisi cihattır ve müslümanların her biri bir mücahittir. Kadını mücahidedir, erkeği mücahittir. Cihat terkedilmez. Cihat yeryüzünden kalkmaz. Yeryüzünde İslâm'ın düşmanları mevcut oldukça cihat da vardır. Hindistan'da da vardır, Yugoslavya'da da vardır, Kafkasya'da da vardır, Afrika'da da vardır. Her yerde vardır. Mâdemki İslâm'ı sevmeyen, İslâm'la mücadale eden hainler var, karşı gruplar var, o halde müslüman cihadı bilecek ve cihada hazır olacak.

"Yurtta sulh, cihanda sulh. Birlik, beraberlik, kardeşlik, medeniyet."

Ben külahımı böyle ters çevireyim. Sen külahıma anlat. Buyur. İçi geniş, hepsini anlat külahıma.

Neredeymiş medeniyet? Neredeymiş insan hakları? Neredeymiş yirminci yüzyıl, nerede imiş merhamet, neredeymiş kardeşlik?.. Var mı? Gözünü açmadığı zaman beslediği kargalar insanın gözünü oyuyor. "Komşumuzdu, yan yana evlerde oturuyorduk. Bize bunları yaptılar." diyorlar.

Tedbir almazsa böyle oluyor. Gözünü açacaksın. Kurtların dolaştığı yerde kuzuları salıvermek, çobansız bırakmak olmaz. Kurtlara karşı tedbirli olmak, eğitimli olmak lazım.

Kadınlarımız yürüyemez; şişman, hareketsiz. Erkeklerimiz tecrübesiz. Fosur fosur sigara içiyor, kahvehânelerde sigara dumanından vücudunu zehirliyor. Bilardo, iskambil, domino oynuyor. Bu bir dejenerasyon, yani bozulma. Böyle mi olacaktı? Bizim milletimizin bu kadar bol harcayacak vakti mi var? Sıhhatli olacak. Dinç olacak, kuvvetli olacak, hazırlıklı olacak.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

el-Mü'minü'l-kaviyyü hayrun ve ehabbu inde'l-lâhi mine'l-mü'mini'd-daîf. "Allah indinde kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan hem daha sevgili hem daha hayırlıdır."

Allah kuvvetli müslümanı daha çok seviyor.

Müslüman kuvvetli olacak. Sıhhatli olacak. Sigara içiyorsun; parası Amerikan şirketine gidiyor, derdi sana kalıyor. Ciğerlerin kurum doluyor. Baş aşağı silkeleseler ağzından kara kara kurumlar çıkacak. Bir, iki gün bacağından aşağı sallandırsalar sobanın köşesinden yere damlayan zifir gibi burnundan, ağzından zifir damlayacak. Ciğerini zifir dolduruyorsun. "Sigara içmeyin." dediğim zaman bir de bana kızıyorsun. Ben senin sıhhatini düşünüyorum. Allah'ın emrini söylüyorum. Mekruh. Bazı alimler "kerahat-i tahrîmiye ile mekruh" demiş, "şiddetli mekruh" demek. Suudlular "haram" diyorlar. Onlarda "haram" diyen alimler de var. İnsan böyle tehlikeli şeye yanaşır mı? Helal bile olsa insan zararlı bir helali yiyor mu? Mesela tuzun fazlası dokunuyormuş, perhiz yapıyor. Yağın fazlası dokunuyormuş, etin yağlarını ayırıyor; yemiyor. Helal ama zararlı diye yemiyor. Sen bu zararlı şeyi niye içiyorsun? Koca koca da paralar. Muazzam muazzam paralar. Yazık değil mi? Müslüman kuvvetli olacak, hazırlıklı olacak, bilgili olacak. Bir alarm olsa kesik sinyal, büyük sinyal, kırmızı sinyal, sarı sinyal, neyse. Bir alarm oldu, ayıkla pirincin taşını.

Mesela İstanbul, Ruslar'a komşu; İzmir, Yunanlılar'a komşu değil mi? Kars, Trabzon, Rize, Ermeniler'e komşu. Hazırlıklı olacak. Yunan uçakları kalkarsa, Ankara'ya kadar sızabilirmiş ve bomba atabilirmiş. Çünkü hızlı gidiyor. Yakalayıncaya kadar isabet ediyorsun, ıskalıyorsun, vurabiliyorsun, vuramıyorsun, onun için ne olacak? Hazırlıklı olacak.

"Eline silah al bakalım."

"Ay ben korkarım."

Biz askerliği saçı ağarmış insanlarla yaptık. O devre böyle döküntüleri toplamışlardı. Yatırıyor albay, eline silahı veriyor, arkasında kum tepesi var. Orada hedef var. "Çek bakalım tetiği." Tetiği bir çekiyor, değil hedefi ıskalamak kurşun havalara gidiyor. Kum tepesini bile tutturamıyor. Böyle şey mi olur? Halbuki eskiler uçan kuşu gözünden vururlarmış. "Turnayı gözünden, deveyi dizinden vurmak." derler, değil mi? Bunları öğrenecek. Nasıl öğrenecek? Boş kafayı gezdirmediği takdirde bunları öğrenir. Çoluk çocuğuna da öğretecek.

"Evladım ben ölsem veya ani bir savaş çıksa, ben askere gitsem, sen evde ne yapacaksın? Annene, kız kardeşlerine nasıl bakacaksın? Anlat bakalım." Onu bir öğret.

"Hanım, ben gittim, sen kapıları kapattın. Düşman kapıya geldi. Ne yapacaksın? Düşün bakalım." Bunları düşünmek lazım. Evde biblo var, tablo var, ıvır zıvır var. Bunlar ne yenilir ne içilir; hiç bir işe yaramaz. Eve; harpte, darpte, sıkıntıda işe yarayan, faydalı bir şeyler koymak lazım.

Benim hoşuma gidiyor. Gaz tabancaları varmış. Attığın zaman, karşıdakini bayıltıyormuş. Tamam. Evde hiç olmazsa ondan bir tane olsun. Bunları ciddi yapmak lazım.

Bu konuları şu hadîs-i şerîften açtık ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem; "Eğer kesenin ağzını açıp para pul harcamakta cimrilik yaparsanız, alavereli dalavereli ticaret işlerinde, haram helal demeden kazanç peşine düşerseniz, öküzün kuyruğuna tâbi olursanız, saban, tarla, çift çubuk ziraat işleriyle meşgul olarak cihadı terk ederseniz, Allah başınıza zillet getirir. Zillete uğrarsınız; hor olursunuz, alçak olursunuz. Ezilirsiniz, mahvolursunuz ve bu durum tevbe edip dönüş yapmadıkça, Allah'ın yoluna tekrar geri gelmedikçe sizden kalkmaz." diyor.

Ebû Hureyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Buhârî'nin hadîs-i şerîfidir. Bunu herkes bilir. Önemli bir konudur, mühim bir hadîs-i şerîftir. Bizim için de hayati önemi var. Müslümanların iyi bilmesi gereken bir konu. "Emniyet, emin oluş, güvenilirlik, emanet zayi edildiği zaman, ortadan kaybolduğu zaman, kaybedildiği zaman." Fe'ntaziri's-sâate. "Kıyametin kopmasını bekle." "Emanete riayet edilemeyip de güvenilirlik ortadan kalktığı ve emanet zayi olduğu zaman kıyametin kopmasını bekle." Keyfe idâ'atühâ? "Emanet nasıl zayi olacak?" diye sormuşlar. İzâ üsnide'l-emrü ilâ gayri ehlihî fe'ntaziri's-sâ'ate. "Bir iş, bir görev, bir sosyal hizmet, ehil olmayan insana verildiği zaman kıyametin kopmasını bekle." diye cevap vermiş.

Allah, Peygamber göndermiş. İslâm gelmiş. Hak belli olmuş, gerçek belli olmuş. Kimin ne iş yapacağı, hangi istikamette yapacağı, Allah'ın ahkâmı belli olmuş. Sevap günah belli olmuş, görevler belli olmuş. İşleri kimlerin nasıl yapacağı belli iken o işlere riayet etmeyecek, işleri o istikamette yapmayacak ehil olmayan insanlar başa geçer, o işleri onlar alır, direksiyonu onlar tutar, toplumu onlar bir yere sevk eder hale gelirse kıyameti bekle. O zaman kıyamet kopar.

Emanet ehline verilecek. Her işe o işin ehli olan, o işe layık olan kimse görevlendirilecek. İki bakımdan layıklık var.

Dinî bakımdan layık olacak, ahlâkî bakımdan layık olacak. Mesela rüşvetçi, kalleş, hırsız, arsız, dolandırıcı bir insan, ne kadar mütehassıs olsa bile işin başına getirilmez. Neden? Çünkü orada hile yapacak, para kazanacak. Olmaz. Bir; ahlâkî, dinî bakımdan emin bir kimse olması lazım.

İki; o konuda görgüsü, bilgisi olan bir kimse olması lazım. Yani uçağı veya arabayı götürüp de ehliyetsiz bir insana veremezsin. Çünkü parçalar. Bir cihazı ehliyetsiz bir kimseye veremezsin. "Dokunma oraya, çocuğum çekil oradan, çek elini. Yanlış bir düğmeye basarsın, bozarsın." dersin. Çünkü bilmiyor. Bir de meslekî ehliyet olacak. Bir dinî ve ahlâkî ehliyet olacak, o işe uygunluk olacak. Bir de meslekî ehliyet olacak. Bunlar gözetilmezse işler ters çalışmaya, vazifeler yapılmamaya başlar. O zaman düzen bozulur, düzen bozulunca Allah'ın bereketi gider. Mânevî bakımdan bela gelir ve kıyamet kopar.

Bu çok önemli bir husus. Her işi mutlaka; o işi en güzel, en temiz, en ahlâkî tarzda yapacak insana götürüp vermek lazım. Adam kayırmak, iltimas, particilik, grupçuluk, hizipçilik, bölgecilik, vesaire olmaması lazım. Bu adam ehilse, senden veya başkasındansa onun getirilmesi lazım. Sendeki adam babanın oğlu da olsa, ehil değilse ayrılması lazım. Bu çok önemli bir husustur.

İşi ehline veren toplum yükselir ve kurtulur. Adam kayıran, grup menfaati gözeten, ahlâkî değerlerden mahrum ve meslekî bilgisi kıt insanların iş başına geldiği bir toplum yıkılır. O zaman artık kıyametin kopmasını bekle. Hakiki kıyamet de böyle kopacak.

Nasıl olacak? Bu dünya neden bozulacak?

İşler hayırsız insanların eline geçecek. Kıyamete yakın zamanda ayaklar baş olacak. Yani rezil rüsva alçak pespaye takımı başa geçecek. Asil, soylu, temiz, pâk insanlar hor olacak. Mâruflar münker sayılacak, yani iyi, güzel şeyler hor görülecek, kötü işler iyi görülecek. Ahlâkî değerler tepe taklak gidecek.

Mesela eskiden ne iyiydi?

Adalet iyiydi.

Adaletsizlik hoş görülecek.

"Boş ver! Adalet de neymiş, işini yürütmeye bak."

Sözüne sadakat iyiymiş.

"Boş ver söze sadakat neymiş, vesaire."

Dürüstlük iyiymiş, haram yememek iyiymiş.

"Enayiliktir haram yememek, bulduğunu ye…" filan gibi her şeyin tersine dönmesi durumu olacak.

Müslüman toplum dejenere olacak. Allah'ın rızasına layık insan kalmayacak. Ondan sonra kıyamet o heriflerin başına kopacak. Toplum cemiyet alt üst olduğu için böyle olacak.

O bakımdan Allah celle celâlüh bize basiret ihsan etsin. Şimdi bize de sorumluluk düşüyor, tek tek, her yerde. Çünkü bizim sözümüzün geçtiği yerde bizim bu işi kolaylaştırmamız lazım; "şu olacak bu olmayacak" diye. Bir de iyi şeylere iyi insanların yapmak için talip olması lazım. Kötülerin önüne geçmesi lazım. Kötülere bırakmaması lazım meydanı.

Fariha-i şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı