M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 318.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ hayri halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.

Emmâ ba’d:

Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-kitâbi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’s-sahîhi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Aleyküm bi’l-hüzni fe-innehû miftâhu’l-kalbi. Kâlû: yâ Resûlallah, ve keyfe’l-hüznü? Kâle: Ecîû enfüseküm bi’l-cûi ve ezmiûhâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Üstâdımız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi hazretlerin cem’ eylemiş olduğu hadîs-i şerîf kitabından, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin mübarek ehadîs-i şerîfesinden bir miktar okuyacağız.

Hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden evvel, hâsseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ruhu için, sonra diğer enbiyâ ve mürselîn hazerâtının ervâhı için, bütün evliyâullahın, asfiyânın ruhları için; hâsseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ashâbı ve etbâının ruhları için, ashâb-ı kirâmdan üstâdımıza kadar güzerân eylemiş olan cümle sâdât ve meşâyihimizin ve hulefâsının ruhları için, eserin müellifinin bizzat kendisinin, hocalarının ve talebelerinin ruhları için; bu eserin içindeki hadîs-i şerîflerin şu güne kadar gelmesinde emeği geçmiş olan râvilerin ve ulemânın ayrı ayrı ruhları için; ve şu yağmurlu günde, sıkışıklığa da aldırmayarak bu mescide gelip de bu hadîs-i şerîfleri dinlemek isteyen siz kardeşlerimizin âhirete irtihal etmiş olan ana baba ve akrabalarının, cümlesinin ayrı ayrı ruhları için bir hediye-i Kur’âniye olmak üzere bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Metnini başta okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfte Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Aleyküm...

Aleyküm kelimesini geçtiğimiz haftalar izah etmiştik. "Size tavsiye ederim, boynunuza borç olsun, bir vazife telakki edin, bunu böyle yapın" manâsına gelen bir tâbir.

Aleyküm bi’l-hüzn. "Size hüzünlü, mahzun olmayı tavsiye ederim."

"Boynu bükük, kalbi kırık olmayı tavsiye ederim."

Yunus’un bir ilâhisi var, diyor ki;

Derviş gönlü baş gerek.

Herkes orada başı "kafa" mânasına geliyor sanıyor. Halbuki baş, "yara" demek. Bağrı başlı, "bağrı yaralı" demek. O devirde öyle. Dervişin bağrı yaralı olacak, yani kırık gönüllü olacak.

Allahu Teâlâ hazretleri bir hadîs-i kudsîde;"Ben kalbi gönlü kırıkların, mahzunların yanındayım." buyuruyor.

Ferah, fahur, göbeği şiş, gamsız, kasavetsiz, tasasız insan olmak yerine zarif, mahzun bir kimse olmak lazım. Çünkü;

Hemmü’l-âhireti nûrun fi’l-kalbi. "Âhiret gamı kalpte nurdur."

Âhiretin tasası, çekilmeye değer bir tasadır.

"Size hüzünlü olmayı tavsiye ederim" diyor Peygamber Efendimiz.

Ve izah ediyor:

Fe-innehû miftâhu’l-kalbi. "Çünkü bu hüzün kalbin anahtarıdır."

Hüzünlü olmak gönlün anahtarıdır.

Demek ki, gönüller kapılar gibi kilitli olabiliyor ve bir şey girmiyor, bir şey çıkmıyor. Kilitli olunca istifade mümkün olmuyor.

Bir başka hadîs-i şerîfi de hatırlıyoruz ki, orada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Kalpler de demirin paslandığı gibi paslanır."

Nasıl o pırıl pırıl demir pas tutarsa işlemez olur, kalp de paslandığı zaman çalışmaz. İnsan, gönlü çalışmadığı zaman da merhamet nedir bilmez, duygu nedir bilmez, hassaslıktan uzaktır, kaba sabadır, kırıcıdır. Âhiretin meârifini, meârif-i ilâhiyeyi kabul etmez, idrak etmez; mârifetullaha layık olan gönül işe yaramaz bir hâle gelir. Onun pasının silinmesi zikrullah ile olur, namaz kılmakla olur, ölümü düşünmekle olur, âhiretin gamını tasasını çekmekle olur.

Bak, burada da onun için aleyhi’s-salâtu ve’s-selam Efendimiz diyor ki;

"Size mahzun olmayı tavsiye ederim. Çünkü hüzün, mahzunluk kalbin anahtarıdır."

Demek ki, tecelligâh-ı ilâhînin mahalli olan, tecelligâh-ı ilâhî olan, Allahu Teâlâ hazretlerinin eltâfının tecelli ettiği yer olan, nazargâh-ı ilâhî olan kalbin anahtarı buymuş. Kalbin vazifesi var. Gözün vazifesi görmek, elin vazifesi tutmak, dilin vazifesi söylemek; kalbin, gönlün vazifesi de Allahu Teâlâ hazretlerini bilmek. Allahu Teâlâ hazretleri var, bir. Bize bizden daha yakın, her şeyi ihâta etmiş. Her şeyin mülkü O’nun elinde. Her şey O’nun kudretiyle oluyor. Bize karîb, mucîb... O bize yakın; biz O’ndan uzağız. İşte anahtarı; hüzün.

Diyorlar ki;

Kâlû: yâ Resûlallah, ve keyfe’l-hüzn? "Bu mahzunluk nasıl olacak?"

Kâle: Ecîû enfüseküm bi’l-cûi. "Açlıkla gönlünüzü acıktırın."

"Aç durun, oruç tutun..."

Ve ezmiûhâ. "Ve susuz durun."

"Aç susuz durun da gönlünüzü acıktırın. O zaman mahzun olursunuz."

Açlığın, aç durmanın, oruç tutmanın en büyük faydalarından birisi de budur. İnsan oruç tuttu mu mide boşalır, kalp, gönül çalışmaya başlar. Onun için Peygamber aleyhi’s-salâtu ve’s-selam Efendimiz bunu tavsiye etmiş. İnsanın şehvetini kırar. Nefsin azgınlığını durdurur. Arzularını keser. Boynunu büker. Fukarânın hâlini anlatır. Düşünme fırsatı verir. İnsanın keyfini kaçırır, biraz âhiret gamına düşürür. Onun için, orucu yalnız Ramazan’dan Ramazan’a değil de belirli fâsılalarla tutmaya devam etmek lazım.

Diğer hadîs-i şerîf;

Aleyküm bi’s-saffi’l-evveli. "Size ilk safı tavsiye ederim."

"İlk safa yetişmeye, ilk safa dâhil olmaya gayret edin."

Bu nasıl olacak?

En arkadan gelip, herkesin omuzlarını eğdirip, atlayıp atlayıp en öne gelmek değil. Bunun mahzuru da var, günahı da var. Mesela "Cuma günü böyle yaparsan [bu] yasak." diye haberler gelmiş. Camiye erken geleceksin, mihraba en yakın yere oturacaksın, tesbih çekeceksin, gözünü kapayacaksın, Allah’ı anacaksın, günahını düşüneceksin, âhiretin tasasını çekeceksin. İşte o vakti öyle değerlendireceksin. O zaman ilk safın faydası öyle bulunur. Yoksa başkasının hakkını çiğneyerek kolay kolay bulunmaz. Başkası gelecek, o kibarlık ediyor, zarafet gösteriyor, fedakârlık ediyor; en arkadan biz en öne gidiyoruz. Doğru değil. İnsan nerede yer bulursa orada kılacak. Eğer ön safın faziletini biliyorsan, ona kıymet veriyorsan erkenden gelirsin. Ön saf dolar, ondan sonra ikinci saf dolar, ondan sonra üçüncü...

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti cami cemaatine gelir; imamdan başlar, imamın arkasından sağına soluna, arkaya doğru gider. Önden ve ortadan başlar. Onun için, insan yeni bir safa başlayacağı zaman [ortaya durur.]

Bazıları bilemiyorlar... Tabii bu bilgiler okumakla, dinlemekle öğrenilir.

Camiye geldi, öndeki saf tamamen dolmuş, kendisi yapayalnız kaldı; nerede saf duracak şimdi?

Tam orta yerde duracak. Çünkü rahmet oradan tevzî oluyor. Kenarda durursa daha sonra gelenler kendisinden daha çok alırlar. Alırlar alırlar, o sonraya kalır. Ortada duracak, gelen bir sağına bir soluna, bir sağına bir soluna... o safı öyle tamamlayacak.

Tabii cami boşsa arkalarda da durmayın, öne gelin, ön safı doldurun. Geçtiğimiz haftalarda; "İnsanın attığı adımların en hayırlısı öndeki safı doldurmak için atılan adımdır." diye de bir hadîs-i şerîf geçmişti.

Demek ki, ön safı boşsa dolduracağız. Doluysa ön safa yetişmek için camiye bir dahaki vakitte daha erken geleceğiz. Allah’ın evinde boyun büküp kendimizi Allah’a kulluk etmeye alıştıracağız. Usul erkân bilmez, sohbetin âdâbını bilmez kimseler olmayacağız. Hani insan bir eve gider de ne konuşacağını bilmez; oturur, ev sahibi de ona bakar, o ev sahibine bakar. Edeb maallah diye de bir şey var; Allahu Teâlâ hazretlerine karşı âdâb var, nasıl hareket etmek lazım... Uzletin edebi var. Yalnız kaldığın zaman Mevlâ’ya nasıl münâcaat edeceksin, nasıl yalvaracaksın, nasıl yakaracaksın... Bunlar da birer terbiye işi, muâşeret işi.

Ve aleyküm bi’l-meymeneti. "Size sağ tarafı tavsiye ederim."

Peygamber Efendimiz sağ tarafı, safların sağ tarafını ve her şeyde sağ tarafı [tercih ederdi.]

el-Eymenü fe’l-eymenü. "Önce sağdaki girsin, ondan sonra yine nispeten sağda olan girsin..." diye, müslüman hep sağla başlar. Sağla yer, hayırlı yerlere sağla girer. Safın da sağ tarafı daha çok sevaplıdır.

Ve iyyâküm ve’s-saffu beyne’s-sevârî. "Direklerin arasında saf tutmayın, oraya girmeyin, ondan sizi menederim." diyor.

Direklerin arasında tam olmuyor. Safın boydan boya, cami boyunca olması makbul. Direklerle kesilmiş, küçücük aralarda [olmasını] Peygamber Efendimiz uygun görmemiş. Sevârî; sâriye, "direk" kelimesinin cem’i. "Direklerin arasında saf tutmayın." O yarım oluyor, kısacık oluyor. İki direk arasında, ötekiler gibi boylu boyunca olmuyor.

Bu hadîs-i şerîfi İbn Abbas radıyallahu anh rivayet etmiş. Safların âdâbına dair bir hadîs-i şerîf.

Aleyküm bi’l-amâimi fe-innehâ sîme’l-melâiketi. "Size sarıkları tavsiye ederim." diyor Peygamber Efendimiz.

"Başa sarılan o sarıkları..."

Amâme-amâin veya emâme-emâin...

"Onları giyin."

Fe-innehâ sîme’l-melâiketi. "Çünkü o, meleklerin kıyafetidir."

Sarıklar meleklerin kıyafetidir.

Ve erhû lehâ halfe zuhûriküm. "Ve sarığın ucunu sırtınızın ortasına, arkasına sarkıtın."

Sarık sarılacak, ucu da arkaya sarkıtılacak. Bu hadîs-i şerîfe göre tavsiye böyle.

"Sarıkla kılınan namaz sarıksız kılınan namazdan 70 kat daha sevaplıdır." diye hadîs-i şerîf de var.

Aleyküm bi’l-ğanemi fe-innehâ min devâbbi’l-cenneti fe-sallû fî murâhihâ ve’msehû rağâmehâ. "Size koyunu tavsiye ederim. Çünkü o cennet mahluklarındandır, hayvanlarındandır."

Koyun yavaştır. Yunus’un şiirinde nasıl geçiyor?

Koyundan yavaş gerek.

Yavaş bir hayvandır, öyle pek [hareket] yapmaz. Her şeyi de bereketlidir. Çabucak üreyiverir, yününden istifade edilir, eti tatlıdır, hoştur, sütü güzeldir, kuzusu sevimlidir...

"Size koyunu tavsiye ederim." diyor.

Koyun beslemek ile deve beslemek arasında bile insanın huyuna tesir etmesi bakımından fark varmış. Koyun sahipleri mütevâzı olurmuş. Deve sahipleri mütekebbir olurmuş. Nasıl oluyorsa meslekler, meşguliyetler huylara tesir ediyor. Onun için koyunu tavsiye ediyor.

"Onların barınaklarında namaz kılabilirsiniz." diyor Peygamber Efendimiz.

Ve’msehû rağâmehâ. "Koyunların o bulunduğu yere yine mesh yapabilirsiniz."

Bu, "mübah" mânasına geliyor, mübah olduğunu gösteren bir emir.

Demek ki koyun mübarek bir hayvanmış. Peygamber Efendimiz bizi onu beslemeye teşvik ediyor.

Aleyküm bi’l-hicâmeti fî cevzeti’l-kamahdüveti fe-innehû devâün min isneyni ve seb’îne dâen ve hamseti edvâin: mine’l-cünûni ve’l-cüzâmi ve’l-barasi ve vecai’l-edrâsi.

Peygamber Efendimiz’in bundan sonraki birkaç hadîs-i şerîfinde tıpla, devalar ile, şifalar ile ilgili bazı tavsiyeleri gelecek. Bunlardan birisi;

"Size hacamat yaptırmayı tavsiye ederim."

"Başın arkasından, ense tarafından kan aldırmayı tavsiye ederim." diyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.

Bunun gözün şişkinliğine ve daha başka burada sayılan bazı hastalıklar var, onlara faydası olduğunu sıralıyor. Peygamber Efendimiz şöyle demiş:

Fe-innehû devâün min isneyni ve seb’îne dâen. "72 hastalığa şifadır." Ve hamseti edvâin: mine’l-cünûni ve’l-cüzâmi ve’l-barasi ve vecai’l-edrâsi. "Beş tane hastalık daha vardır ki onun da devasıdır. Cünûna, baygınlık, delilik, ârızî deliliğe, cüzzam illetine, baras illetine, diş ağrısına faydası vardır." diye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hacamatı tavsiye etmiş.

Aleyküm bi-hâzihi’ş-şecereti’l-mübâreketi zeyti’z-zeytûni. "Size şu mübarek ağacı tavsiye ederim."

Şecere-i mübâreke dediği, zeytin ağacıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Nûr sûresinde;

Allâhu nûru’s-semâvâti ve’l-ard âyet-i kerîmesinde de öyle geçiyor.

"Bu mübarek ağacı size tavsiye ederim. Zeytinin yağını tavsiye ederim."

Fe-tedâvev bihî. "Onunla tedavi olunuz." Fe-innehû musahhatün mine’l-bâsûri. "Çünkü bu bâsura sıhhat kazandırıcı bir hasseye sahiptir."

Zeytinyağının pek çok şifası vardır. Tıbben de bugün kabul edilmiş şifaları vardır.

Zeytinyağı birkaç çeşittir. Bir kere zeytinyağının naturel olması lazım. Riviera tipi diyorlar; kaynatılmış, kimyevî muamele görmüş, içinde birtakım şeyler olmuş olursa o zaman vitamini gidiyor. Tabiî olacak. Torbanın içine konulmuş, cendereye girmiş, sıkılmış, suyu çıkmış, başka hiçbir kimyevî muamele görmemiş. Bunun düşük asitlisini insan alırsa, -1.5 asitlisi gibi- asidi az olanını alırsa o işte hakiki şifalı zeytinyağıdır. Ötekiler kimyevî muamele görmüşlerdir, o kadar şifa yoktur.

Ama yine de akan yağlar vücuda katı yağlardan daha çok faydalıdır. Mesela Sana gibi, Vita gibi içine hidrojen geçişip sokup katılaştırılmış, dondurulmuş olan yağlar vücut hararetinde erimiyor, damarların içinde zerreler hâlinde yapışıp kalabiliyormuş. Onun için, sıhhate uygun değil. İnsanda damar sertliği varsa, yaşlanmışsa o yağları kullanmamaları tavsiye ediliyor. Onun yerine akıcı yağları tavsiye ediyorlar.

İşte bu zeytinyağı onların başında gelen güzel bir yağdır. Siz de fırsat buldukça -hem memleketinizin mahsulüdür- evinizde de bu yağı kullanmaya gayret edin. O donmuş yağlar pek sıhhate elverişli değildir. Gazetelerde aleyhinde çok yazılar yazılıyor. Netice itibariyle, onları eve sokmak herhalde sıhhî bakımdan pek iyi bir şey değil.

"Dört tane beyazdan sakının." diyorlar. İnsan biraz yaşlandı mı, şişmanladı mı... İşte birisi şeker. Şeker de zararlı oluyor. Un. Fazla un yediği zaman [zararlı.] Yağ. Bir tanesi [de] tuz. Tuz da fazla olduğu zaman zararlı.

Zeytinyağı şifalı yağlardan biridir.

Diğer hadîs-i şerîf:

Peygamber Efendimiz.

Ve sümnânihâ. "Ve onların yağlarını tavsiye ederim."

"Sığırların

Aleyküm bi-elbâni’l-bakari. "Size sığırların -inek ve sâir cinsinin- sütlerini tavsiye ederim." diyor -"büyükbaş hayvan" dediğimiz cins- sütlerinden elde edilen yağları tavsiye ederim."

Ve iyyâküm ve luhûmehâ. "Etlerini yemekten sakınınız."

"Sizi sakındırırım; etlerini yemeyin."

Fe-inne elbânehâ ve sümnânehâ devâun. "Çünkü sütleri ve yağları şifadır." Ve luhûmehâ dâun. "Etleri hastalıktır."

Koyunun eti biraz hafifçe oluyor da sığırın eti pek iyi olmadığı için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böylece bildirmiş.

Aleyküm bi’l-hülîleci’l-esvedi. "Size -'Hint eriği’ denilen bir çeşit meyve. Onun siyah, sarı, beyaz cinsleri varmış.- kara hüleyleci tavsiye ederim."

Çilek gibi, erik gibi bir meyveymiş.

Fe’şrebûhu. "Bunu içiniz." Fe-innehû min şeceri’l-cenneti. "Çünkü bu cennet ağacındandır." Ta’muhû mürrün ve hüve şifâun min külli dâin. "Tadı biraz acıdır ama her hastalığa şifadır." diyor.

Hint eriği, çilek gibi bir şey. Mısır’da bulunan, okuyan arkadaşlarımız diyorlar ki; "Bu orada satılır. Suyun içine konulur, karıştırılınca çabuk erir ve içilir, şifalıdır."

Aleyküm bi’l-kar’i. "Size kabağı tavsiye ederim."

"Bir çeşit kabağı tavsiye ederim."

Fe-innehu yezîdü fi’d-dimâği. "Çünkü bu, insanın dimağını açar."

"Dimağını arttırır, baş ağrısını giderir."

Ve aleyküm bi’l-adesi. "Size mercimeği tavsiye ederim." Fe-innehû kuddise alâ lisâni seb’îne nebiyyen. "70 peygamberin ağzından methedilerek kutsallaştırıldı."

Pak, temiz, iyi, faydalı bir gıda olduğu eski peygamberler tarafından da bildirilmiş.

Mercimek de kıymetli bir gıdadır. Arkadaşlarımız Ramazan’da itikâfa girdiği zaman onlara -usuldendir- akşamleyin mercimek lapası yedirirlerdi. Geceleyin de itikâfta olanlara iri üzümlerden, çekirdekli üzümlerden 21 tane üzüm yedirirlerdi. Son on gün itikâfta böyle bir beslenme [olurdu.]

Gıdanın da insana faydası, zararı, tesiri var. Mâneviyatta dahi tesiri var. Hele haram olursa çok büyük tesiri var da, bir de gıdanın cinsinin insana tesiri var. Onun için, itikâfa girene o mercimeği yedirmelerini şimdi burada anlıyoruz. Çünkü 70 peygamber tarafından iyi bir gıda olduğu beyan edilmiş, güzel bir gıda.

Aleyküm bi’z-zebîb. "Size kara üzümün kurusunu tavsiye ederim." Fe-innehû yekşifü’l-mirrete. "Çünkü bu, insanın safrasını terbiye eder, iyi gelir." Ve yezhebü bi’l-balğami. "Balgamı giderir."

Bunlar eski tıp tâbirleridir. Bunların izahları bizim bugün kelimeleri söyleyiverdiğimiz gibi değil, uzun [izahları] vardır.

Ve yeşüddü’l-asabe. "Sinirleri takviye eder." Ve yezhebü bi’l-ayâ. "Yorgunluğu giderir." Ve yuhsinü’l-halka. "İnsanın hilkatini güzelleştirir." Ve yutayyibü’n-nefse. "İçini ferahlatır, rahatlatır." Ve yezhebü bi’l-hemmi. "İnsanın gamını, kasâvetini, kederini giderir."

Peygamber Efendimiz Hz. Ali Efendimiz’den nakledildiğine göre kara üzümün kurusunu böyle methediyor.

O halde kara üzümün kurusunu da insan evinde bulundurmalı. İyi cinsinden gidip almalı. Onu da besmeleyle zaman zaman yemeli.

Aleyküm bi’ş-şufâ fe-inna’llâhe teâlâ ceale fîhi şifâen min külli dâin. "Size hardalı tavsiye ederim..."

Şufâ, "hardal" denilen veya ona benzeyen bir şeymiş.

"Çünkü Allahu Teâlâ onda her türlü derde deva, şifa ihsan etti."

Bu gibi [gıdalar] kolayca bulunabilen şeyler... Gidip bir merhem alıyoruz, bir şurup alıyoruz; ne olduğunu da bilmiyoruz, içine ne koyduklarını da bilmiyoruz. Bunlar evde bulunmalı. İnsan mutfağında bir kavanozun içine koymalı, üstüne de bir etiket; "İşte bu hardaldır, bu kara üzümdür, bu hüveyleçtir..." diye isimlerini yazmalı. Zaman zaman Peygamber Efendimiz’in tavsiye etmiş olduğu bu [gıdaları] Peygamber Efendimiz’e de salât u selam getirerek, besmeleyi çekerek yemeli. Nice hastalıklara şifa olduğu anlaşılıyor.

Aleyküm bi’l-hindübâ fe-innehû mâ min yevmin illâ ve hüve yakturu aleyhi min katri’l-cenneti. "Size hindiba otunu tavsiye ederim."

Hindiba otu herhalde -benden daha iyi bilirsiniz, içinizde onu tanıyanlar, belki pişirip yiyenler vardır- nane gibi biraz acı bir ot...

Peygamber Efendimiz bunu tavsiye ediyor.

"Çünkü hiçbir gün yoktur ki cennetin damlalarından ona damla damlamasın."

Bir bereket var, bir şifa hassası var...

İşte buraya kadar 5-6 tane hadîs-i şerîf okuduk. Bazı otların, bazı meyvelerin, bazı tohumların şifalı olduğuna dair hadîs-i şerîfler bunlar.

Bizim Osmanlı ulemâsından Taşköprîzâde Kemâleddin Efendi var. Bundan üç-dört asır önce yaşamış bir zât-ı muhterem. Allah rahmet eylesin. Mevzûâtü’l-ulûm diye çok kıymetli bir kitap yazmış. O kadar büyük alimler yetiştirmişiz ki elhamdülillah...

Hatırlıyorum, Fransa’nın reisicumhuru De Gaulle Ankara’ya gelmişti. Tabii karşıladılar, reisicumhur geldi diye büyük merasimler yapıldı. Adam İstanbul’a da geldi. İstanbul’da Galatasaray’da galiba, Galatasaray lisesinin olduğu yerde konuşma yaptı. Orada tabii bir şeyler söyleyecek, bizi methedecek, diyor ki;

"Siz büyük bir milletsiniz. İçinizden nice alimler de yetişmiştir. Kâtip Çelebi gibi alimler yetişmiştir." diye, bizim adını bile bilmediğimiz, kıyıdan köşeden duyup da duyduğumuz zaman da burun kıvırdığımız adamları methederek söylüyor.

Onlar bizim tarihimizi daha iyi takip ediyorlar. Kim büyük kim değil, onlar biliyorlar da biz kendi kıymetlerimizden habersiziz.

O Taşköprîzâde Kemâleddin Efendi Mevzûâtü’l-ulûm isimli kitabında 500’den fazla ilmi anlatmış. O kadar ilme vâkıf... Hepsini anlatmış. O ilimlerde telif edilmiş eserleri ve onların içindeki mâlumâtı hülâsaten vermiş. Kitabı çok kıymetli bir ansiklopedi gibi... Ankara’da bir arkadaşın evinde gördüm de, eski harflerle basılmış... Yeni harflerle de basıldığını gördüm.

Orada Peygamber Efendimiz’in tıbba dair tavsiyeleri hakkında Tıbbun Nebî bölümü diye bir bölüm var; onu açtık, okuduk. "Peygamber Efendimiz’in tıbba dair tavsiyelerini İbni Tarhan isminde bir alim kitap hâline getirmiş. Fakat bu vadide yazılmış kitapların en güzeli, İmam el-Müstağfirî’nin eseridir." diyor.

Tıpla da ilgili arkadaşlarımız var. Bu iki isme dikkat etsinler. Süleymaniye kütüphanesine gitsinler, Peygamber Efendimiz’in tıbba dair tavsiyelerini ihtivâ eden bu kitapları araştırsınlar. Osmanlıca’da, Arapça’da Peygamber Efendimiz’in şifaya dair tavsiyelerini ihtivâ eden pek çok eserler neşredilmiş. Meraklılar bunları araştırırlarsa nice şifalı şeyler ortaya çıkar.

Peygamber Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz de -o mübarek ümmü’l-mü’minîn, mü’minlerin anası, anamız, validemiz- tıbba çok meraklıymış. Çok ilaçlar, çok devalar bilirmiş. Eskiden zihninde -hafızası da kuvvetli, bayağı bir alim- biriktire biriktire... Onun da tıbba dair pek çok tavsiyeleri vardır. Hz. Âişe validemiz hanım doktorların da evveli sayılabilir. Kitaplarda methini okudum, tıbba dair bilgileri çok kuvvetliymiş.

Şimdi bu tıbba dair bilgileri ve bunların kaynaklarının tamamının nerede bulunabileceğini böyle söyledikten sonra sayfayı tamamlayalım inşaallah.

İtaate dair bir hadîs-i şerîf geldi. Fevkalâde mühim.

Aleyküm. "Size tavsiye ederim, boynunuza borç olsun, böyle yapın." Bi’s-sem’i ve’t-tâati. "Dinlemek ve itaat etmek..."

"Büyükleriniz, ulu’l-emr, işin başında bulunan kimseler, sizin içinizden, sizin başınızda bulunan kimseler size bir şey buyurduğu zaman itaati, vaat ettiğiniz, kendisine bağlandığınız kimseleri dinleyin. Söz dinlemezlik yapmayın, kulak tıkamayın. Ve itaat edin. Size bunu tavsiye ederim. İsyankârlık etmeyin, başkaldırma etmeyin."

Fî mâ ahbebtüm ve kerihtüm. "Hoşunuza gitse de, beğendiğiniz şeyde de, beğenmediğiniz şeyde de itaati elden bırakmayın."

"Yok, bu benim işime gelmez, ben bunu sevmedim." deyip mızıkçılık, aykırılık çıkartmayın.

İllâ enne’s-sâmia’l-mutîa lâ huccete aleyhi. "Dikkat edin, mütenebbih olun, âgâh olun ki dinleyip de itaat eden kimseye hiç aleyhine bir hüccet yoktur."

Tamam, o kazanır. Kıyamet gününde aleyhine bir hüccet konulmaz. Ve kâr eder, iyi olur. İtaat ettiği için, inkiyat ettiği için mesul olmaz. Hesabı kolay olur.

Kıyamet gününde; "Gel bakalım ey kulum! Otur bakalım şuraya!" Zerre kadar hayır, zerre kadar şer, hepsi konulacak teraziye, tartılacak. "Yâ Rabbi! Ben itaat ettim, buyurdular, yaptım." deyince kurtulur.

Kolay... İtaat etmekten tatlı şey yok.

Bir meşhur kıssa var ya, Yavuz Sultan Selim ölmüş. Allah rahmet eylesin. Vasiyetnâmesini açmışlar. Neler dediyse vasiyetinde... Bir de diyor ki;

"Benim filanca odamda, filanca yerde bir çekmece var. O çekmeceyi de mezarıma benimle beraber gömün."

"Peki" diyor, ulemânın bir kısmı. Gömecekleri zaman bu çekmeceyi de ortaya getiriyorlar;

"Bunu da gömelim."

Bir kısmı diyor ki;

"Bu ne biçim âdet? İslâm’da böyle şey var mı? Mezara ölünün yanına bir şey gömmek var mı? Eşya gömmek var mı?"

O firavunların âdeti, eski kavimlerin âdeti... İçerisine eşya doldururlarmış. Firavunların piramitlerine, mezarlarına yiyecek bile koyarlarmış. Altınlar, kullandıkları takımlar, mücevherât vesaire...

Onu Avrupalılar, arkeologlar biliyorlar da her şeye fare gibi girmişler, o hazineleri yağmalamışlar. Bizim memlekette de öyle... Bizim memlekette de, tabii biz müslümanların buraya gelmesinden evvel Hititliler denilen kavimler vardı. Onların da padişahlarının, hükümdarlarının kabirlerine eşyaları doldururlarmış. Şimdi o mezarları birisi keşfetti mi, giriyor içine; altınları, gerdanlıkları, tarihî eşyaları, hazineleri kaçırıyorlar. İngiltere’de Fransa’da bizim memleketimizden çıkma, kaçırılmış şeyler var.

Yavuz Selim’in zamanında ulemâ demiş ki;

"Böyle şey yok. Ne diye gömelim bu çekmeceyi? Öyle şey var mı? İslâm’da birisinin eşyası kendisiyle beraber gömülmez. Şahıs kefene sarılır, ondan sonra kendisi gömülür."

İhtilaf oluyor.

"Allah Allah... Ne yapalım?.."

Büyüklere soruyorlar. Şeyhülislâm efendi de orada.

"Ne yapalım?"

"Eh, doğru... İçinde mücevherât, yüzük, bilezik, şunu bunu bir şey varsa tabii kabre konulması doğru olmaz."

"Ne yapalım?"

"Açalım." diyorlar.

Kilitliymiş. Uğraşıyorlar... 'Çat’ çekmeceyi biraz zorlayarak açıyorlar. Etrafa kâğıtlar saçılıyor. Kâğıtları topluyorlar, bir de bakıyorlar ki her kâğıt, Yavuz Selim’in yaptığı her işe dair fetva...

Şeyhülislâm’a sormuş;

"Ben filanca yere harp ilan etmek istiyorum. Bu câiz midir, değil midir?"

"el-Cevap: Câizdir."

"Filanca adam şöyle yaptı, ben bunu buradan azledeyim mi?"

"el-Cevap: Azlet."

[gibi] Yavuz Selim fetvaların hepsini biriktirmiş.

O zaman Şeyhülislâm sapsarı oluyor;

"Ah Yavuz, sen kendini kurtardın, şimdi tasa bize düştü!" diyor.

İtaat kolay. Asıl baş olmak zor.

Aklı yoktur; bir insanın kendiliğinden gelip de başa geçmesi akıllılık emâresi değildir. Bizim imamımız İmâm-ı Âzam hazretlerine; "Gel, kadı ol." demişler de hapse girmeyi, dövülmeyi tercih etmiş, yine o vazifeyi kabul etmemiş. Kolay bir şey değil. İnsan kendi mesuliyetini taşıyamazken, şu cılız bacakları üzerinde koca bir topluluğun mesuliyetini omzunda nasıl taşır?

İnsan tir tir titrer!

Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir radıyallahu anhümâ; "Keşke insan olmasaydık da ot olsaydık, çer çöp olsaydık!" diye dua ederlermiş.

Halife olmak, insanların mesuliyetini üzerine almak kolay bir şey değil.

Hz. Ömer geceleri dolaşırmış, uyku uyumazmış. Hele o kocakarı hikâyesi mâlum... Aç, yetim torunlar var... Dolaşırken duyuyor, ondan sonra içeri giriyor, bakıyor ki perişan...

"Niye bu çocuklar ağlaşıyorlar?"

"Bunların filanca harpte babaları öldü. Ben de ihtiyar bir kocakarıyım, işte bunlara ben bakıyorum. Yiyecekleri yok, ondan ağlıyorlar."

"Neden Halife Ömer’e gidip durumunu söylemedin? Sana çuvalla un verseydi, gıda verseydi?" diye, Hz. Ömer kendisinin Ömer olduğunu söylemiyor da, "Niye halifeye gitmedin?" diyor.

"Ömer de kim? Benim babam ondan daha asil bir kimseydi. Ben niye gidip ona el açacağım?" diyor.

Gitmiş, hazineden-beytülmalden çuvalı omzuna almış... Diyorlar ki;

"Yâ İmâme’l-müslimîn! Ey müslümanların halifesi, başkanı, önderi! Müsaade et de biz taşıyalım."

"Yok." diyor, bir taraftan ağlıyor, sakalından gözyaşları akıyor... Kendisi çuvalı yüklenmiş, koca halife, o kocakarının evine yiyecek götürüyor.

Öyle mesuliyetle [iş] yapmışlar.

Akıl işi değildir. Bir insanın birkaç kişinin mesuliyetini alması, baş olması, hubb-u riyâset, reis olmak davası kadar sakil bir dava yoktur.

Allah, böyle bir mecburiyetle birileri vazife olarak birtakım kimselerin başına geçmişse onlara yardımcı olsun.

Demek ki itaat edince insan kurtuluyor; bir hüccete lüzum kalmıyor, hesabı kolay oluyor. Mesuliyeti ötekisine devrediyor.

"Yâ Rabbi! Ben itaat ettim."

"Sen geç!" diyorlar, ötekisine soracaklar.

Hz. Ömer bu kadar titiz davranmış ya... Aşere-i Mübeşşere’den, Peygamber Efendimiz’in ağzıyla cennetle müjdelenmiş... Rivayet ederler ki:

Vefat ettikten sonra birisi onu bir zaman rüyasında görememiş. Sonra aradan ne kadar ay geçtiyse görmüş.

"Neredeydin ya Ömer? Hiç göremedim seni rüyamda?" diye sorunca;

"Hesap daha yeni bitti." demiş.

Rüyayla amel câiz değildir ama eğer böyle hakikaten bir şey olduysa, cennetle müjdelenmiş bir halife, Hz. Peygamber’in kabirde de komşuluk şerefine ermiş, öyle bir halife; hesabı o kadar zor olursa bizim hesabımız ne olacak?! Bizim hâlimiz ne olacak?!

Vay bizim hâlimize! Vay bizim başımıza!

Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna ilticâ ederiz, başka hiçbir çaremiz yok.

Demek ki insan itaat etti mi kurtuluyor.

Ve inne’s-sâmia’l-âsî. "Duyup da isyan edene gelince..."

İtaat etmiyor, isyan ediyor, karşı geliyor. Onun başkan olduğunu biliyor, ona rağmen âsi oluyor.

Lâ huccete lehû. "Onun da hiçbir mecâli yok."

Apaçık durumu; suçlu, hiçbir bahane ileri süremez, hiçbir şekilde kurtulamaz.

Âsi oldun mu tamam, o mahkeme-i kübrâda göreceksin. O mahkeme-i kübrâda o zaman akrabalık, hiçbir şey kâr, fayda etmeyecek; o isyan, o duyup da âsi olmak münâkaşa mevzuu değil.

Mahkemede hâkim iki tarafı dinler. "Delilin var mı?" diye müddeîye, iddia eden kimseye sorar. Delili çıkarttı mı tamam, işte senedi varmış; öteki tarafı hemen mahkûm eder. Her şey açık, artık münâkaşaya lüzum yok. Delil yoksa şahit ister, şahitler dinlenir, iş uzar, bilirkişiye gider. Ama delil varsa bitti.

Demek ki duyup da âsi olanın da işi kesin; kestirme, bitiyor, tamam.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi nereye nasıl itaat edeceğimizi bilen, duyup itaat eden, duyup âsi olmayan, aklı başında insanlardan eylesin.

Elâ ve aleyküm bi-hüsni’z-zanni billâhi. "Dikkat edin, gözünüzü açın, âgâh ve mütenebbih olun ki size Allah’a karşı hüsnü zan beslemenizi tavsiye ederim."

"Allah’a karşı hüsnü zan" ne demek?

Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna güveneceğiz. "Allahu Teâlâ hazretleri inşaallah hakkınızda hayırlar işler. Elimden geldiğince gayret ediyorum. İnşaallah lütfuyla muamele eder." diye, kanaat besleyeceğiz.

Bir hadîs-i şerîf var:

Ene inde zanni abdî bî. "Ben kulumun bana karşı zannına göreyim."

Zannı demek; "Kulumun muamelesi, ona karşı davranışı, kanaati neyse ona göre..."

İn zekerenî fî nefsihî zekertühû fî nefsî. "Beni içinden zikrederse ben de içimden zikrederim. Toplulukta zikrederse ben de onu toplulukta zikrederim."

Kulun muamelesi nasılsa gördüğü durum da ona [göredir.]

Fe-inna’llâhe teâlâ mu’tın külle abdin bi-hüsni zannihî ve zâiduhû aleyhi. "Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri her kula hüsnü zannına göre verecek ve onun üstüne de fazl u keremiyle ilave edecek."

Onun için, Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuna güvenmek lazım. "İnşaallah Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi lütfuna erdirir." diye düşünmek lazım.

Burada yalnız ölçü şu:

Lütfuna güvenip de günaha dalmamak lazım!

"Nasıl olsa Erhamü’r-râhimîn’dir, Ğafûru’r-rahîm’dir; elbette benim günahımı da affeder. Duyuyorum ki rahmeti gazabına galip gelecekmiş, daha ziyade olacakmış..." deyip de, onu fırsat bilip günaha dalarsa o zaman olmaz!

Kul korku ile ümit arasında, ihtiyatlı, ibadetlere taatlere dikkat ede ede yürüyecek; hem ümidini kesmeyecek hem de kendisini emniyette hissetmeyecek. Her an kendisini kontrol edecek. En iyi durum; beyne’l-havfi ve’r-recâi, kul ummak ile korku arasında yürüyecek.

Eğer bir insan Allah’a hüsnü zan besler de o hüsnü zannına uygun salih ameller işlemezse o kimse ahmaktır.

Neye göre ahmaktır?

Hadîs-i şerîfe göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

el-Keyyisü men dâne nefsehû ve amile limâ ba’de’l-mevti.

"Akıllı kimse, kendi nefsine hâkim olup, nefsini terbiye edip âhiret için salih amel işleyendir. Ahmak da, nefsinin hevası peşinde koşup, nefsini hevâ-i nefs peşine tâbi kılıp, oralarda koşup durup, itaati bırakıp ondan sonra da Allah’tan temenni eden kimsedir." diyor.

Demek ki, itaat edeceğiz, yolunca yürümeye çalışacağız, ondan sonra hüsnü zan besleyeceğiz. "Deveni bağla da ondan sonra tevekkül et." dediği gibi Peygamber Efendimiz’in, elimizden geldiği kadar çalışacağız, lütfuna öyle güveneceğiz. Hiç çalışmadan sırt üstü yatıp da ondan sonra beklemek olmaz. O yanlış olur.

Allahu Teâlâ hazretleri dinimizin inceliklerine cümlemizi âgâh eylesin, vâkıf eylesin. Rızasına uygun güzel bir kulluk yaparak ömrümüzü rızası yolunda geçirmeyi nasip eylesin. Cümlemize son nefeste ol kelime-i tayyibe-i münciye ki buyurun; eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû diyerek emaneti teslim etmeyi, imân-ı kâmil ile âhirete göçmeyi, cehennemden âzat olmayı, cennetine salih kullar ile beraber dâhil olmayı nasip ve müyesser eylesin

Fâtiha-i şerîfe mea’l-Besmele.

Sayfa Başı