M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 315.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayrâ halkihî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh. Ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem. Ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ. Ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Uridat aleyye ücûru ümmetî hatte'l-gazâtü yuhricuhe'r-racülü mine'l-mescidi ve 'uridat aleyye zünûbu ümmetî felem era zenben 'azame min sûretin ev âyetin mine'l-kur'âni ûtîhâ racülün sümme nesiyehâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Muhterem kardeşlerim!

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'ın hocası, Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi hazretlerinin cem eylemiş olduğu Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerini okumaya devam edeceğiz.

Dersimize başlamadan önce evvelen ve bizzat şefîu'l-usât Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek ruh-u saadetine; onun âl'inin, ashâbının, evlâdının, etbâının ruhlarına; cümle sâdâd ve meşâyihimizin, enbiyâ ve evliyânın ruhlarına; bu eserin müellifinin ruhuna; onun hocalarının ve talebelerinin ruhlarına; bu hadîs-i şerîfleri bize kadar nakleden ulemanın, râvilerin ruhlarına ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelen siz kardeşlerimizin cümlemizin geçmişlerimizin ayrı ayrı ruhlarına bir hediye-i Kur'aniyye olmak üzere bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf kıraat edelim.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ın bize rivayet eylediğine göre şöyle buyurmuş:

Uridat aleyye ücûru ümmetî. "Bana ümmetimin amellerinin sevapları arz olundu."

Ne zaman arz olundu?

Belki Miraç gecesi, Miraca çıktığı gece arz olundu belki de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem keşf-i daimî olan bir zât-ı celîli'l-kadr başka bir zamanda, o tecellilerin mükâşefâtın herhangi birinde arz olunmuş da olabilir. Bana ümmetimin amellerinin sevapları arz olundu.

Hatte'l-gazâtü yuhricuhe'r-racülü mine'l-mescidi. "Müslüman'ın, mescitte görüp de, eline alıp dışarıya çıkarttığı bir çöp parçası bile olsa o kadar teferruata ininceye kadar ümmetimin bütün yaptıkları bana arz olundu."

Müslümanların bütün yaptığı iyi şeyler arz olundu, demektir.

Mescitten çöp çıkartmak mescide hürmettir. Mescitte, Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet olunuyor. Ona hürmet; Allahu Teâlâ hazretlerine olan muhabbetin, hürmetin bir neticesidir. Ondan dolayı bu, insana bir ecir kazandırıyor. Bunun gibi yoldan geçen kimseye dokunmasın diye bir taşı, bir dikeni kenara atmak, itmek de bir sadakadır, bir ecirdir. Bu kadar küçük teferruata ininceye kadar ümmetinin amellerinin sevaplıları ve onlara verilen sevaplar Peygamber Efendimiz'e arz edildi.

Demek ki Resûlullah'a Allahu Teâlâ hazretleri nasıl bir kabiliyet vermiş ki o kadar teferruatı kendisine arz edildiği zaman ihata edebiliyor! O ne deha, o ne kabiliyet, ne zihin, ne muhakeme, o ne müşahede ki biz kendi hayatımızda başımızdan geçmiş hadiseleri unuturuz! Allahu Teâlâ hazretleri her türlü şeye kâdir! Hepsini arz ediyor: Filanca şahıs, mescitten bir çöp çıkartmış; o da Resûlullah'a arz olunuyor.

Bundan ilk olarak Resûlullah'ın büyüklüğü çıkıyor. Allah'ın ne kadar büyük, ne kadar sevgili, ne müstesna bir kulu olduğu çıkıyor. Oradan da bize bir şeref payı çıkıyor; onun ümmetiyiz, elhamdülillah!

İkincisi, insanın içine dalga dalga bir utanma duygusu yayılıyor: Her şey arz ediliyor, hiçbir şey gizli kalmıyor! Zaten Allahu Teâlâ hazretleri miskal kadar, zerre kadar bir küçücük hayır da olsa şerde olsa hesaba çekeceğini Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş ama Resûlullah'a da arz olunuyor.

Bazı düğünlerde misafirlerin hediyelerini kaldırır gösterirlermiş. İşte, "Hacı Ahmet Efendi'nin, getirmiş olduğu hediye..." diye sallıyolar, ondan sonra başkası... Hepsi böyle arz ederlermiş.

Orada insan şanına layık olmayan bir hediye söylenince utanır: "Ah koca Hacı Efendi onu mu getirdi?!.." derler. Bu aleniyeti, bu arz olunmayı düşününce insanın içine şöyle bir utanç duygusu yayılmalıdır.

Bizim hâlimiz ne, bizim amelimiz ne?

Hadîs-i şerîfin arkasında;

Ve uridat aleyye zünûbu ümmetî. "Ümmetimin günahları da bana arz olundu."

Bu daha da utandırıcı bir şeydir; onun ümmetindeniz, her şeyimiz götürülüyor.

Mesela biz bir delikanlı olsak bizim mahalledeki arkadaşlarımızla konuşmalarımızı babamıza nakletmelerini ister miyiz, hocamıza nakletmeyi ister miyiz?..

Utanırız! Ama her günah Resûlullah'a arz ediliyor. Ona göre; yalnız değilsin, gözler senin üstüne dikilmiş, yaptığın her şey tespit ediliyor! Hiçbir şey gizli değil! Hem mahşer halkının huzurunda hesapta meydana çıkacak hem de o Resûl-i Edîb, Resûlü's-sakaleyn, Habîbi'r-Rahmân, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in huzurunda olduğunu düşün!

"Ümmetinden filanca şu sevabı işledi, bu günahı işledi…" denilecek! Kulaklarına kadar kızaracak iş yapma!

Felem era zenben 'azame min sûretin ev âyetin mine'l-kur'âni ûtîhâ racülün sümme nesiyehâ.

Burası da çok şâyân-ı dikkat!

"Şundan daha büyük bir günah görmedim:" diyor Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz. "Bir kişiye Kur'an'dan bir sûre yahut bir âyet-i kerime verilmiş, sonra da o şahıs onu unutmuş; o arz edilen günahların içinde bundan daha büyük bir günah görmedim!"

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle buyuruyor.

Bak bakalım sende bu günah var mı yok mu? Kur'ân-ı Kerîm'den bir şey ezberledin de unuttun mu unutmadın mı? Küçükken, baban sana Amme cüzünü baştan sona ezberletti, şimdi ne hâldesin? Ezberlediğin Yâsînler, Tebârekeler, İzâ vâkıalar… ne oldu? Hâlâ duruyor mu?..

Yoksa şimdi karıştırmaya mı başladın, yoksa sonuna kadar getiremiyor musun?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki; "Kişiye verilmiş bir âyetin veya sûrenin unutulmasından büyük günah olmaz!"

Neden?

Bu unutma İki sebepten olur:

Ya dünyaya dalmış, kıyametini unutmuş; işe gidiyor geliyor, uğraşma, telaş… Sanki çok çok önemsiz bir şeymiş gibi âhireti unutmuş, âyeti unutmuş, sûreyi unutmuş. Bu fena bir şeydir. Dünyaya dalmaktan olmuşsa elbette fena!

Daha fenası: Önemsemiyor, mühimsemiyorsa, omuz kaldırıyor, omuz silkiyorsa o da elbette daha büyük günahtır.

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz burada; "Bundan büyük günah yok!" diyor. Büyük günahlardan birisi de insanın öğrendiği sûreyi, âyeti unutmasıdır, bunu belirtiyor.

Eyvah!

Şimdi bizde böyle bir hâl varsa, hiç kimseye söylemeyelim. Bugünden itibaren tekrar o eskileri canlandırmaya başlayalım. Okuyup ezberleyip o eski unuttuklarımızı canlı hâle getirelim; bu kendi içimizde kalsın, hiç kimse duymasın, bilmesin de, bir daha böylece tekerrür de etmesin! Her zaman, her an okuyarak inşaallah Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili bilgimizi geliştirelim.

Daha önceki haftalar geçmişti:

"Cennetteki dereceler, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri kadardır."

Tamamına sahip olan o cennetteki derecelerin en yükseğine çıkacak!

İnsan; Kur'ân-ı Kerim'e vukufu, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerindeki mânaya sahip oluşu, Kur'ân-ı Kerîm âyetleriyle tahakkuku nispetinde cennette derece kazanacak.

O halde Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılalım. Kur'ân-ı Kerîm bize şu karanlık dünyada, çukurun içinde, bataklıkta, şu muzlim yerde bizi buradan kurtarmak için uzatılmış bir kurtulma ipi gibidir! Kuyunun içine düşmüşüz: Karanlık, yemek yok, bir şey yok, orada kalsak helâk olacağız; yukardan bir ip sarkıtmışlar! İşte Kur'ân-ı Kerîm öyle bir şeydir. Sarıldık mı sımsıkı sarılacağız, çekip bizi cennete çıkartacak inşaallah, bataklıktan cennete çıkartacak!

Dünyada öyle yerler varmış ki insan yürüdükçe ayağı ökçesine kadar batıverirmiş. Kıpırdandıkça daha fazla batarmış, dizine kadar, beline kadar, göğsüne kadar, boynuna kadar, derken çamurun içinde kaybolur gidermiş; bataklık! Kurtaramazmış, insan çırpındıkça batarmış. Coğrafya kitapları insan yutan, kumsallardan bahsederler, hakikaten mevcut şeyler! İşte öyle bir bataktayız biz! Bize bir ip atılmış, tutunacağız, kurtulacağız veya kuyudayız, tutunacağız, çıkartılacağız, kurtulacağız.

Kur'ân-ı Kerîm o! Kur'ân-ı Kerîm'in yazısını öğreneceğiz, mânasını öğreneceğiz, mânasını kendi hayatımızda tatbik edeceğiz. İnşaallah bu dünya bataklığından cennetin nimetlerine onun sayesinde ulaşacağız.

Dikkat edilirse bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz; "Kendisine verilmiş…" diyor, ezberlemiş demiyor. "Ezberlemiş olduğu Kur'an sûresini veya Kur'an âyetini…" demiyor. "Kendisine ihsan edilmiş, verilmiş olan sûre veya âyeti unutursa bundan büyük günah olmaz!" diyor.

Demek ki, Kur'ân-ı Kerîm'den ezberlediğimiz sûre veya âyet-i kerîme Allah'ın büyük bir nimeti. İhsan olunmuş, herkese nasip olmayan bir nimet! Biz kadrini kıymetini bilmeyip unutursak bu büyük bir günahtır.

Uridat aleyye'l-cennetü ve'n-nâru ânifen fî 'urdi hâze'l-hâitı felem era ke'l-yevmi fi'l-hayri ve'ş-şerri velev ta'lemûne mâ e'alemu ledahiktüm kalîlen velebekeytüm kesîran.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor:

"Bana cennet ve cehennem az evvel, az önce gösterildi."

Bir başka rivayette geçmiş ki;

Ve ene usallî. "Ben namaz kılıyorken gösterildi."

Demek ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz öyle bir namaz kılıyor ki gözünden perdeler kalkıyor. Namaz mü'minin miracı ya, Resûlullah tabii onu en yüksek seviyede kılan zât-ı muhterem, a'lâ-yı illiyyînde mele-i â'lâda oraları keşfoluyor, kendisine oralar görünüyor.

Uridat aleyye'l-cennetü ve'n-nâru ânifen. "Cennet ve cehennem bana gösterildi."

Fî 'urdi hâze'l-hâitı. "Şu çitin ortasında gösterildi." Felem era. "Görmedim." Ke'l-yevmi fi'l-hayri ve'ş-şerri. "Bugün şu gördüğüm şeyler gibi hayır ve şer görmedim!"

Hem çok güzel şeyler gördüm hem de bugün bana çok korkunç şeyler gösterildi.

Velev ta'lemûne mâ e'alemu "Ey ümmetim! Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz" ledahiktüm kalîlen velebekeytüm kesîran. " Çok az gülerdiniz ve çok fazla ağlardınız!"

O âhiret âlemini, cennetin o nimetlerini, cehennemin tehlikelerini, feci azapları, cehenneme düşenlerin feryatlarını, katranları, dumanları, cehennemdeki o azap vasıtalarını görseydiniz, insanların ne sebeplerle oralara düştüğünü bilseydiniz o zaman gülemezdiniz, ağzınızın tadı kaçardı; çok az gülerdiniz ve çok fazla ağlardınız.

İnsanoğlu gafletinden gülüyor, gafletinden dünya hayatının zevkine dalıyor. Âhiretin inceliklerini hiç nazar-ı dikkate almıyor, âhirette başına gelecekleri önceden düşünmüyor. Ondan sonra orada nedamet! Orada hepsi diyecekler ki;

"Yâ Rabbi! Bana müsaade et, tekrar geri döneyim, senin istediğin gibi kul olayım…"

Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor, o zaman pişmanlık duyacaklar. Âhirette tekrar dünyaya gelip, iyi insan olma arzusu ısrar edecekler.

Bundan çıkan ders nedir?

Oradaki pişmanlığın faydası yok! İnsan cehenneme düşmüş, oradaki pişmanlık insana bir şey kazandırmayacak ama buradaki pişmanlığın faydası var! İnsan şu anda bir pişmanlık duyup hakikaten nedamet duyup da yapmış olduğu günahlara, mâzîsinde yaptığı kötülüklere şu anda tevbe ederse onun faydası var! Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri vadediyor, Resûlullah bize ihbar ediyor, bildiriyor ki; "Tevbe, nedamet ve istiğfar; günahların affına sebeptir!"

Lâ kebîreten meâ'l-istiğfâr.

"İstiğfar edip dururken Allah insanın üstüne günah bırakmaz!"

Affeder, afv u mağfiret eder! Gafûru'r-rahîm'dir.

Buradaki pişmanlığın faydası var. Onun için iş işten geçmeden, fırsat elden kaçmadan insan bu dünyadan öbür tarafa göçmeden hayatını incelemelidir.

Şimdiye kadar nasıl geçirmiş, neler yapmış; âhirete mi sermaye biriktirmiş dünyaya mı? Cennete yarar mı iş yapmış cehenneme yarar mı?..

Bunun hesabını yapıp kendisi bir yekûn çizgisi çekip sonra pişmanlık duyacak bir ömür geçirdiyse zaten pişman olmamak mümkün değildir!

Bir insan; "Tamam, ben iyi geçirdim." derse hata etmiş olur.

Eski ümmetlerden, rivayete göre Benî İsrail'den birisi ömrünü hep ibadetle geçirmiş. Çekilmiş bir dağın başına, gece gündüz namaz, ibadet, oruç, tesbih, zikir… vaktini böyle geçirmiş. Ondan sonra vefat etmiş. Tabii biz bunları kendimiz bilemeyiz, kitaplardan, Allah peygamberlerine bildirince, biz de kitaplarda yazılanlardan okuyarak sizlere naklediyoruz.

Vefat edince Allahu Teâlâ hazretleri sormuş;

"Ey kulum! Sana amellerinin karşılığını mı vereyim yoksa lütfumun icabını mı yapayım? Ne istersin, dünyada yaptığın ibadetlerin karşılığını mı vereyim yoksa lütf u keremimden kendim ne takdir edersem onu mu vereyim?"

Boynunu bükmüş, artık nasıl söylediyse;

"Amellerimin karşılığını ver yâ Rabbi!" demiş.

Bütün ömrünü namazla, tesbihle geçirdi, zikirle, oruçla geçirdi ya onun üzerine;

"Getirin bunun yaptığı hayırları!" denmiş. Hakikaten hayır yapmış, ömrünü ibadetle geçirmiş. Koymuşlar mizanın kefesine, terazinin bir tarafına; ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri buyurmuş ki;

"Getirin benim şu kuluma verdiğim bir göz nimetini!"

Göz nimetini getirmişler, terazinin öbür tarafına koyunca o görmek nimeti bütün o ibadetlerden ağır basmış! Yaptığı ibadetler havada kalıvermiş!

Bunun mânası nedir?

Senin kıldığın namazlar, çektiğin tesbihler, tuttuğun oruçlar sana verilmiş olan şu göz nimetinin karşılığı bile değil! Sen o kadar büyük nimetler içindesin ki…

Senin kıldığın namaz nedir?

Allah senin nimetini veriyor, seni yaşatıyor ve sen de biraz namaz kılıyorsun, tesbih çekiyorsun; sermaye ondan! Ondan sonra bir de ona karşı ibadetten dolayı böbürlenmeye ne hakkı var?!..

Gözü olmayan bir insana sormalı, o görmek için neleri verir?

O adam da böyle olunca "Aman Yâ Rabbi! Senin lütfundan başka kurtulacak çare yok!" diye hatasını anlamış, lütfuna iltica etmiş.

Allahu Teâlâ hazretlerinin en yüksek kulu, sevgili habibi, Resûlümüz, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;

"Hiç kimse yaptığı amelle cennete girmeyecek."

Ashâb-ı kirâm şaşırıyor:

"Sende mi yâ Resûlallah? Sen işte geceleri uykusuz geçiriyorsun, zikir, tesbih?.." Efendimiz;

"Ben de öyle!" diye cevap veriyor.

İllâ en yetekammedeniyallâhu bi-rahmetihî. "Allah beni rahmetine bandıracak, daldıracak, yine rahmetiyle beni cennete sokacak; benim de yaptığım bir şey değil!

Onun için hiç amele mağrur olmamak lazım.

Amelin tehlikesi amele mağrur olmaktır! İnsan iyi iş yapıyor, fakir doyurdu, çıplak giydirdi, filancanın yardımına koştu, şu hayrı yaptı, bu hayrı yaptı; onun tehlikesi de o yaptığı ameli görmesi, böbürlenmesidir. Ben neler yaptım, ömrümü şöyle geçirdim, böyle geçirdim, diye yaptıklarını önemli bir şey sanmasıdır.

İkinci bir tehlikesi vardır: Riyadır! Ameli yaparken gösteriş, böbürlenmek için yapar. "Bu hayrı benim yaptığımı plakaya yazın bakalım da başkası görsün. Koyun binanın ön tarafına, minarenin kaidesine yazın bakalım, filancanın hayratıdır… Camiye ismimi vermezseniz olmaz…" Gösteriş için olması bir başka tehlikedir.

Hepsini yapacağız! Allah bize; "Bana kulluk et!" dediği için yapacağız. Kendisi bilir. "Sana tevekkül ettik yâ Rabbi! Sen bana, bana layık olanı verme, sana layık olanı ver! Çünkü bana layık olan hiç! Eğer bana amelime göre muamele yapacaksan halim harap. Ama lütf u kereminle, senin şanına, lütfuna, keremine layık olanı yap, sana tevekkül ettim. Sana inandım, sana dayandım, sen bana kâfisin yâ Rabbi!" diye teslim olmaktan gayrı çaresi yok!

Bütün bunları sâlih amel işlemek meselesinden, az gülmekten, çok ağlamaktan açtık.

Demek ki insanın gözünden perde kalksa o zaman böyle pek gülemeyecek, kahkahayla gülmeyecek!

Eski mutasavvıflardan birisi var, kitabında öyle yazıyor; günahları, kötü huyları sıralıyor: bir tanesi de kahkaha, diyor.

Neden?

Gaflet alameti!

Bizim köylerde bir söz vardır, birisi fazla güldü mü; "Sıratı geçtin de mi gülüyorsun?" derler. İnsan çünkü sıratı geçince cennete ayağını attı mı o zaman çok gülecekmiş. Çünkü bütün tehlikelerin hepsi geride kaldı. Elhamdülillah cennete dâhil oldu.

Allahu Teâlâ hazretleri, gözü yaşlı, kalbi kırık kullarını sever. İnsanlar kimsenin kalbini kırmamaya çalışmalı, vurdumduymazlık yapmamalı, fazla kahkahayla gülmemelidir. Bu hadisten çıkan dersler, belki anlattıklarımdan başka derslerde alıyorsunuz, bunlardır.

Arafatu küllühâ mevkıfün vertefi'û 'an batnı 'uranete ve müzdelifetü küllühâ mevkıfün vertefi'û 'an batnı muhassirin ve minen küllühâ menharun.

İbn Abbas radıyallahu anh haccın âdabına ait bilgi veriyor:

Arafat, Cebel-i Rahme ve onun etrafındaki mıntıkayı anlatıyor; hacılar Arafat'ta durup da Allah'a dua etmezlerse vakfe yapmazlarsa hacları tamam olmaz! Haccın tamam olmasının şartlarından bir tanesi muhakkak orada kısa bir müddet de olsa bulunmaktır. Hacı olmak isteyen Arafat'ta duracak, dua edecek!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Arafat'ın her yeri vakfe yeridir, her yerinde durulur; Batn-ı Urane denilen Urane Vadisi hariç!"

Urane Vadisi: Cebel-i Rahme ile Mekke-i Mükerreme arasında bir sel yatağı var. Geniş, üstünde köprüler yapılmış, öbür tarafa geçiliyor. Orası Urane Vadisi'dir.

Orası Arafat sayılmıyor. Orada dursan dua etsen hacılık tamam değildir. Oradan Cebel-i Rahme tarafına geçmiş olacaksın, ille o huduttan içerde olacaksın! Orası hariç! Bu hadiste hacı olmanın, hac vazifesini yapmanın yerini, mıntıkasını bildirmiştir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Müzdelife: Arafat'tan sonra hareket edilince Mekke'ye daha yakın bir bölge. Sonra Mina var, bunlar durak yerleridir. Müzdelife'de her tarafı mevkiftir. Oralarda da vukuf yapılabilir, vakfe yapılabilir ve dua edilebilir. Oradaki haccın vazifeleri yapılabilir.

"Muhassir Vadisi'nden daha yukarıya çıkın, orası hariç!" diyor. Orası Mina ile Müzdelife arasında hudut yeridir, orası Müzdelife değildir. Orada yapsan vazife tamam olmaz. Mıntıkanın üst tarafına doğru çıkın, diye bildiriyor.

Vadi-i Muhassir: Filin girip de döndüğü yermiş. Ebrehe ordusuyla Kâbe-i Müşerrefe'yi yıkmaya geldi. Sân'a şehrinde, Yemen'de, bir kilise yaptırmış, Kâbe'yi yıkacak; "Bundan sonra Kâbe'ye gitmek yok, benim yaptırdığım kiliseye gelin." diye Arapları mecbur edecek, böyle bir niyeti var. Ordusunu topluyor; Mekke-i Mükerreme'deki ta Âdem aleyhisselam zamanında ilk yapılmış olan, sonra İbrahim aleyhisselam'ın yeniden oğlu İsmail aleyhisselam ile beraber bina etmiş olduğu mübarek Kâbe'yi yıkmaya geliyor. Ordusu kalabalık, ordusunda fil de var; Müzdelife'nin olduğu yere, Vadi-i Muhassır'a kadar gelmiş, fil oradan ileriye gitmiyor. Dürtüyorlar, kamçılıyorlar, sopalıyorlar, vuruyorlar; fil ilerlemiyor.

O hayvan ama Allah'a itaatli. İnsanlar âsi oldu mu hayvandan da beter oluyor! O hayvanken daha ileriye gitmiyor, Allah'ın evinin kadrini kıymetini biliyor. Ötekisi hükümdar, Ebrehe; o hâlâ götürtmeye çalışıyor. İnsan alçaldı mı esfel-i sâfilîn de oluyor, hayvandan da aşağı oluyor. Yükseldiği zaman da melekten yukarıya oluyor.

Fili zorluyor, gitmiyor; zorluyorlar, gitmiyor… O arada askerler orada develer bulmuşlar, yüz kadar deveyi almışlar, ganimet gibi yağmalamışlar. Develer de Abdulmuttalib'in, Peygamber Efendimiz'in dedesinin imiş. Develeri yağmaladıklarını haber alınca kalkıyor Mekke-i Mükerreme'den ordunun yanına kadar gidiyor. Diyor ki;

"Hükümdarla görüşmek istiyorum."

Hükümdarın çadırına alıyorlar. Hükümdar azametle oraya kurulmuş:

"Ne istiyorsun?" diyor.

"Askerleriniz benim develerimi yağlamamış, almış. Develerimi geri verin, onu istemeye geldim…" diyor.

Ebrehe dudak bükmüş, şöyle bir istihfaf nazariyle, hor hakir görür bir nazarla bakmış, demiş:

"Ben de seni bayağı bir adam sanırdım. Sen ne kadar aşağı bir kimseymişsin, ben senin şehrini yıkmaya geliyorum. Ecdadının hürmet ettiği, hizmet ettiği, Kâbe'yi yıkmaya geliyorum; sen hiç Kâbe'den bahsetmiyorsun, 'Develerimi ver!' diyorsun! Onun için mi geldin, sen ne aşağı adamsın?!.." diye hakaret etmiş.

Ama cevap şahane! Cevap çok dikkat edilecek, önemli bir cevaptır:

"Ey hükümdar! Ben develerin sahibiyim, develerimi istiyorum! O askerlerinizin aldığı develerin sahibi benim, develerimi istiyorum, verin. Kâbe'nin sahibi var, o kendi evini korumasını bilir!" diyor.

Tecrübeyle sabittir elbette! Orada, her an orada durur da o Kâbe'nin o şerefini, o bereketini görmez mi?!..

Bilip duruyor. Bu bakımdan hiç telaşı yok. Birileri Kâbe'yi orduyla yıkmaya gelmiş, Abdulmuttalib hiç korkmuyor: "Kâbe'yi yıkma efendim, acı, merhamet et…" demiyor. "Develerimi ver." diyor, başka şeye karışmıyor.

"Neden?" diye sorulunca da "Kâbe'nin sahibi var!" diyor.

Ve Kâbe'nin sahibi onları yenik ekinlere, yenik tanelerine döndürdü! Hani kurt yer de yarım yarım, yarım yarım ekin taneleri gibi, kurt yenmiş buğday taneleri nasıl olursa Allahu Teâlâ hazretleri o orduyu o hâle getirdi. Yukardan ebabil kuşlarıyla, onlara taş attırdı, isabet eden, yaralar açıldı, öldü gitti.

Hatta Peygamber Efendimiz'in ashabından bazı kimseler var. "Ben, küçükken o Vadi-i Muhassir'e giderdim de orada o filin gübreleri bile dururdu. 'İşte fil gübresi bu.' diye hâlâ dururdu." diyor, olmuş bir hadise. Allahu Teâlâ hazretlerinin ibretli bir hadisesi.

Allah kendi beytini, âciz, zalim, beyinsiz, bir insana yıktırır mı?!

İşte Vadi-i Muhassir o!

Mina: Biz Mina diyoruz, Müna da diyorlar; orada da kurban kesiliyor. İbrahim aleyhisselam'ın kurban kestiği yer orası. İsmail aleyhisselam'ı kurban etmek isteyip de koçun geldiği ve kurban kesilen yer Mina'dır. Oranın da her yerinde kurban kesilir, her tarafı kurban kesme yeridir. İlle şurada keseceksin, diye belli bir yer yoktur.

Bu makamları şimdi taşlarla işaretlemişler; Müzdelife'nin hududu burada başlar, burada biter diye, Arafat'ın hududu burada başlar burada biter diye her yerde levhalar koymuşlar. Onlara dikkat etmek lazım! Bazı cahillere bakıyoruz, ibadetleri hudutların dışında yapıyorlar. Cahillik çok zor! Ya bilene tabii olmak gerekiyor ya bilenlere sormak gerekiyor. Gelmiş bir yere konmuş; konduğu yer istenilen yer değil, araziden haberi yok!

Asâ ehadüküm enyukezzibenî ve hüve müttekiun 'alâ erîketihî yebluğu'l-hadîsü 'annî feyekûlü mâ kâle zâ Resûlullah da' hâzâ ve hâti mâ fi'l-kur'ân.

Bu hadîs-i şerîf çok önemli bir hadîs-i şerîftir. Çünkü tahribatı bizim dinimizin temeline kadar inen bir yanlış fikrin yanlışlığına delildir bu hadîs-i şerîf. O fikrin yanlış olduğuna delildir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerifinde buyuruyor ki;

"Sizden biriniz muhtemeldir ki belki beni yalanlayacak!"

Ne demek?

"Böyle bir ihtimal var, sakın öyle yapmayın!" demek.

Nasıl yalanlayacak?

Ve hüve müttekiun 'alâ erîketihî. "Koltuğuna yaslanmış, göbeği kocaman; keyfi, rahatı yerinde, karnı tok, sırtı, ensesi kalın!" Yebluğu'l-hadîsü 'annî. "Benden bir hadîs-i şerîf kendisine vâsıl oluyor."

"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu, şöyle hareket et…" gibi Peygamber Efendimiz'in bir sözü ona vâsıl oluyor da o zaman diyor ki; "Resûlullah bunu söylemez, söylememiştir, söylemedi, Resûlullah böyle demedi. Sen bunu bırak, Kur'an'da ne varsa, ona uy!"

Şimdi Kur'an'ın lafı öne sürülünce insan bir korkar, çekinir; "Kur'an'da ne varsa kabulümdür!" der.

"Bak adam müslüman; "Kur'an'da ne varsa onu yapalım." diyor.

Pekâlâ, öyle yapmak iyi değil mi?" deyiverir, bu çok büyük bir yanlış!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Sakın biriniz böyle yapmasın!" diyor ve öyle yapan kimsenin vurdumduymazlığına, dinî bakımdan gamsızlığına, âhiret azabından, ikâbından korkmayan bir kimse olduğuna işaret ediyor.

Çünkü koltuğa veya tahtına yaslanmış; bu kimse rahat bir kimse. Sözde, imada; onun bir gamsızlığı, dinî şeylere aldırmazlığı, mübâlâtsızlığı var. Şimdi bu söz yanlış! Yanlışlığının, başka delillerinin üzerinde de biraz duracağım.

Ebû Davud ve Tirmizî ki altı sahih hadis kitabı vardır. Mâlum Sıhah-ı Sitte denir. Onlardan iki tanesinde geçen bir hadîs-i şerîf var. Mikdat'dan radıyallahu anhâ rivayet edilmiş:

Elâ innî ûtîtü'l-kitâb ve mislühû.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Dikkat edin, gözünüzü açın, aklınızı başınıza devşirin ki bana Allah kitap gönderdi!" diyor.

Yani ne?

Elâ innî ûtîtü'l-kitâb. "Allah bana Kur'ân-ı Kerîm gönderdi!"

Ve mislühû. "Ve onun gibisini gönderdi!"

"Kur'an'ı gönderdi ve onun yanında bir de onun mislini, benzerini gönderdi!"

Elâ yûşikü raculün şeb'ânu. "Dikkat edin, gözünüzü açın ki mümkündür!"

Bir önceki cümlede "sırtını yaslamış" dedi, burada da "karnını doyurmuş, gamsız, tasası yok, karnı şiş, karnı tok" bir adamdan bahsediyor.

Alâ erîketihî. "Yaslanmış, tahtına, koltuğuna, karnı tok."

Yekûlu aleyküm bi-hâze'l-kur'ân. "Bu Kur'an'a sımsıkı sarılın, size bu Kur'an yeter." Femâ vecedtüm fîhi min halâlin fe ahillûhü. "Kur'an'da ne helal varsa, onu yapın!" Vemâ vecetdüm fîhi min harâmin fe harrimûhü. "İçinde ne haram varsa onu yapmayın!"

Ve innemâ harrame rasûlullâhu kemâ harremallâh.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîflerinde de Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun olarak vahyi gayri metluv olarak emirler ve yasaklarda bulunmuştur!

Hadîs-i şerîfleri bırakmak; dini tahrip etmek, Resûlullah'ı bir kenara atmak demektir!

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz neden geldi?

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i indirirdi, herkes okurdu; biterdi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hayatı boyunca mücessemdir, Kur'ân-ı Kerîm'in tefsiri Resûlullah'tır, Resûlullah'ın hadîs-i şerîfleridir!

Eğer bizim elimizde sadece Kur'ân-ı Kerîm olsaydı namazın kaç vakit olduğunu nasıl bilirdik?..

Kur'ân-ı Kerîm'de namazın kaç rekât olduğu dahi yazılı değil! Vakitleri beş vakit, şu vakitte şöyle olacak böyle olacak… diye teferruatlı yazılı değil!

Neden?

Kur'ân-ı Kerîm anayasa gibi!

Anayasa'da trafik cezası var mı, "İnsan [hatalı] sollarsa 500 lira para cezası yazılır!" diye söyler mi?

Anayasa, hiç işi yok da trafikteki 500 lira cezayla mı ilgilenecek?!..

Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok yerde, yüzlerce yerde Allahu Teâlâ; "Namaz kılın, namaz kılın, namaz kılın…" demiş, bizlere emir buyurmuş! O namazın nasıl kılınacağını Resûlullah, hayatı boyunca bize gösterdi: "Abdest alın!" demiş, abdestin nasıl alınacağını Resûlullah'tan öğrendik. "Zekât verin!.." Zekâtın ölçüsünü, şeklini, kimlere verileceğini, teferruatını, hep Resûlullah'tan öğrendik.

Bazı kurnazlar; "Al Kur'an'ı, bırak başka şeyi!" diyorlar. Dinin sağlam mâlumatını bir kenara attırmak istiyorlar.

Bunu kim yapıyor?

Avrupalı müsteşrikler, Avrupalı şarkiyatçılar, Avrupalı Papaz bozuntuları! İşleri güçleri hadîs-i şerîfi devreden çıkartmaya çalışmaktır! Hadîs-i şerîf olmasa ne rahat edecekler!.. O zaman müslümanların hepsini aldatabilirler. Mesela; "Kadın erkek beraber oturabilir, içki içer, kumar oynar…" der, herkesi kandırmaya müsait görür. Çünkü anayasada teferruat olmadığı için aldatabilir ama hadîs-i şerîf müslümanı müslüman yapıyor! Her türlü bilgiyi ince ince tarif ediyor. Diş fırçalamaktan tırnak kesmeye kadar her şeyimizi Resûlullah'ın hadisine borçluyuz. Bizi müslüman ümmeti yapan İslâm milleti yapan Resûlullah'ın sünnetidir. Bu sünneti kaldırdın mı bizim başkalarıyla [farkımız kalmaz], ferimiz kalmaz, bizim özelliğimiz kalmaz; iş gider!

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde ve şerhte okuduğum öteki hadîs-i şerîfte bazı koca karınlı, karnı tok, sırtı pek, rahat adamların hadîs-i şerîfe hücum edeceğini önceden bildiriyor: "Sakın onlara inanmayın, benim sünnetime sarılın!" diyor. "Benim sünnetime sarılın!" dediği pek çok hadîs-i şerîfler var.

Bir insan lâ ilâhe illallah derse yetmez; lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyecek, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in peygamberliğini de kabul edecek!

"Ben Kur'an'ı tanırım başka bir şey tanımam!"

Bu söz güzel gibi görünüyor ama güzel değil!

Kur'an'ı da tanıyacaksın hadisi de tanıyacaksın, öyle şey yok!

Kur'an'ı sana kim getirdi? Kur'ân-ı Kerîm'i tanıyorsun, kim getirdi?

Kur'ân-ı Kerîm'i de sana tebliğ eden Allah'ın Resûlü, Peygamberimiz, Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de yine buyuruluyor ki;

Ve mâ yentiku ani'l-hevâ in hüve illâ vahyün yûhâ. "Resûlullah hevâ-i nefsinden, nefsanî, boş, bâtıl şeyler söylemez ki! Onun söylediği her şey vahyedilmiş şeylerdir!"

Vahyi ikiye ayırıyorlar:

Bir vahyi metluv: Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri. Bir de vahy-i gayr-i metluv: Bu da Resûlullah'a, Allahu Teâlâ hazretlerinin ilham ettiği şeylerdir.

Allah'ın bir evliyâsı bile sabahleyin kalktığı zaman; "Filanca yere gideyim…" diyor da Allah'ın bir ilhamıyla oraya gidiyor, orada nice hikmetli işler oluyor.

Resûlullah'ın her işi tesadüf mü?!..

Adapazarı'na gittim, orada Hacı teyzemiz var, o anlattı: Bir şahıs varmış orada, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetullahi aleyh'i çok istermiş, severmiş: "Ziyaret edip de şu hocanın elini öpeyim, kendisine sımsıkı bağlanayım…" diye istermiş, arzu edermiş. Adamcağızın bu arzusu kursağında kalmış, vefat etmiş.

O sırada [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetullahi aleyh, Fevzi Usta diye bir arkadaşıyla Adapazarı'na gitmiş. Sonra bir gezme bahis konusu olmuş: "Hadi biraz gezelim, kır havası alalım." diye arabalara binmişler. Erenler Tepesi var, mezarlık olan yer; oraya gitmişler. Orada bir cenaze gelmiş, gömülmüş. [Mehmed Zahid Kotku] Hocaefendi de oturmuş, o kabrin başında da dua etmiş.

Sonradan anlaşılmış ki o vefat eden; "Görüp de elini öpeyim." diyen şahısmış! Nerden nereye!.. Buradan kalk, Adapazarı'na git, ondan sonra gezme bahanesiyle onun gömüleceği mezarlığa git, mezarının başına otur, dua et, sonra gel!

Kâinatın işleri böyle ince, kaba saba değil ki! Aptalların bakıp da görmediği nice nice ince esrarengiz şeyler var.

Resûlullah; Allah'ın Resûlü, her şeyinde bir hikmet var. Elini kaldırışında, gözünü süzüşünde, gülüşünde, bakışında hikmet var. Sen Resûlullah'ı bir tarafa çıkaracaksın, ondan sonra "Müslümanım!" diyeceksin. Öyle şey olur mu?!

"Hocam, biz Resûlullah'a can vermeye hazırız. Zaten Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerini dinlemek üzere geldik, bir saattir şurada tek dizimizin üstünde duruyoruz. Bize bu lafları niye söylüyorsun?.." diyeceksiniz.

Hadîs-i şerîfi kaldırmak İslâmiyet'in derisini yüzmek gibidir!

"Balığı veyahut insanı diri diri yüz, sonra yaşa de!"

Onun için hadîs-i şerîfe sımsıkı sarılın!

"Bir kimse ben Kur'an'ı tanırım, Kur'an'dan başka bir şey tanımam!" derse bu hadîs-i şerîfi unutmayın! Şu hadîs-i şerîfe çok dikkat edin! Unutmayın!

'Isâbetâni min ümmetî ahrezehümallâhu mine'n-nâr. "Benim ümmetimden iki cemaat vardır ki Allah onları cehennemden koruyacak, o iki zümre cehenneme girmeyecek!" Isâbetün tağzu'l-hinde. "Bir cemaat ki Hindistan'a gaza etmeye gidecek. Onları Allah cehenneme sokmayacak, cehennemden koruyacak!" Ve ısâbetün tekûnü me'a İsa. "Diğer bir cemaat de İsa aleyhisselam'la beraber olacaklar!"

Deccal çıkacak, deccalden sonra İsa aleyhisselam nüzul edecek, İsa aleyhisselam deccalı öldürecek! Onlar anlatılması şu derse sığmayacak kadar uzun işler.

Deccal nasıl çıkacak, evsafı nasıl olacak, insanları nasıl aldatacak, müslümanlar nasıl onun yalancılığını bilecek, nasıl ona uyanlar dünya nimetlerine dalacaklar ama aslında cehenneme gidecekler, nasıl ona karşı gelenler sıkıntı çekecekler ama onlar cennetlik olacaklar?..

Uzun sorular var ama deccal öldürülecek! İsa aleyhisselam indiğinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şeriatıyla hükmedecek, ona tâbi olacak.

Ölmeyip İsa göğe aldığı ol

Ümmetinden olmağ için idi ol

Süleyman Çelebi böyle diyor.

"İsa aleyhisselam'ın göğe çıkartılması, Peygamber Efendimiz'in ümmeti olabilsin diyeydi." diye Mevlid'de geçiyor. Demek ki İsa aleyhisselam inip de deccalı öldüreceği o zaman onunla olanları Allah kıyamet ahvalinden, hallerinden kurtaracak!

Aşru hısâlin 'amilehâ kavmu lûtin bihâ ühlikû ve tezîdühâ ümmetî bihalletin. "On iş var, on fiil var. Lut kavmi onları işledi de ondan helâk oldular."

Lut kavmi yaptıkları günahlardan dolayı yere batırıldılar. Bu on hasletin dokuz tanesini Lut kavmi yapmıştır. Ümmet-i Muhammed'e de o hastalık bulaşacak. Bazı günahkârlar, onların yaptığı o günahlı işleri yapacaklar.

Peygamber Efendimiz; "Bir de fazlasını yapacaklar. Lut kavminde olmayıp da sonradan icat edilme bir kötülük, bir günah daha yapacaklar!" diye buyuruyor. Onları sıralıyor. Tabii bunlar günah şeyler, söylemesi bile dile ağır gelen insanın yüzünü kızartacak şeyler ama onlar yaptı.

İtyânü'r- racüli ba'dıhim ba'dan. "Erkeğin, erkekle faydalanmasıdır." Ve remyühüm bi'l-celâhik. "Kuru toprak atmaları." Ve'l-hazfi. "Birbirlerine taş atmaları." Ve le'ıbühüm bi'l-hammâm. "Hamamda oynamaları." Ve darbü'd-dufûf. "Def çalmaları." Ve şürbü'l-humûr. "İçkiler içmeleri." Ve kassü'l-lıhyeti. "Sakalları tıraşlamaları." Ve tûlü'ş-şâribi. "Ve bıyıkları uzatmaları." Ve's-safîru. "Islık çalmaları." ve't-tasvîk. "Alkış tutmaları, elleriyle şak şak yapmaları." Ve libâsü'l-harîr. "İpek giymeleri."

Bu kötü şeyleri saydı. Lutîlik yapmak, şunu atmak bunu atmak, hamamda oynamak, def çalmak, içki içmek, sakal tıraş etmek, bıyığı uzatmak -hâlbuki aksi olacak; sakalı uzatacak, bıyığı kısaltacak- ıslık çalmak, el çırpmak, ipek giymek.

"Buna, bu ümmette çıkan bir kötülük daha eklenecek, o da kadının kadından faydalanarak ihtiyacını gidermesidir!"

Bunlar hep büyük günahlardır. Burada sayılan şeylerden dolayı Lut kavmi helâk oldu, onların helâkinin bize ibret olması gerekirken Kur'ân-ı Kerîm'de Lut kavminin hâli yazılmışken başına gelenler yazılmışken insanlar hâlâ bunları yapıyorlar!

Neden?

"Lut kavmi neymiş, Kur'ân-ı Kerîm neymiş, Hadîs-i şerîf neymiş, dünya neymiş, Âhiret neymiş?.." Adamların haberi yok, dünyanın içine dalmışlar!

Suyun içine dalan insana yukardan bağırsan ses duyurabilir misin?

Çamurun içine batmış! Kur'an diyorsun, "Kur'an ne?" diyor. Namaz diyorsun, "Namaz ne?" diyor. İslâm diyorsun, "İslâm ne?" diyor. Öyle bir gidişle gidiyor ki!.. O gidiş esnasında şeytan var, nefis var. Her devirde cehennemin yolları açık, cennetin yolları açıktır!

İnsan nefsinin esiri oldu mu, şeytana kul oldu mu, nefsine kul oldu gideceği yer tabii kötü yerdir!

İzâ kâne'l-gurâbu delîle kavmin le-yetîhi ile'l-ardi'l-ciyâfi.

Kargayı delil seçersen karga seni nereye götürür?

Leş kargası leşin başına götürür. Nereye gidecek, diye peşini takip etsen senin kuzunu hangi kurtlar nerede parçaladı bulursun; çünkü leşe gider. Kargayı takip et, akbabayı takip et; kuzunun nerede parçalandığını bulursun! Sineğin peşine düşsen sirkeyi bulursun, arının peşine düşsen kovanı bulursun…

İnsan nefsin ve şeytanın peşine düşünce gider, Lut kavminin yaptığı amellerin içine düşer. Zevkli gelir çünkü cehennemin yolu çok zevklidir. Dümdüzdür, hatta yokuş aşağıdır, insan hiç yorulmadan gider. Cennetin yolu yamaçtadır. Ayakların bastığı zaman çakıllara basar gibi sendelersin, taşlar yırtar, pabucunu patlatır, ayağın kanar! Cennetin yolu zordur, cehennemin yolu kolaydır!

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed'i her türlü fitneden, fesattan, günahtan korusun; gazabına uğramaya sebep olacak her türlü kötü amelden korusun; sapıklıktan korusun! Sevgisini kazanmaya, rızasını, hoşnutluğunu kazanmaya vesile olacak salih amellere cümlemizi muvaffak eylesin.

Fâtiha-i şerife mea'l-Besmele.

Başka hadîs-i şerîfler gördüm, orada diyor ki;

Hükümdarın başına taç giydirilir, sarık da öyledir; Araplar'ın tâcıdır.

"Sarık Araplar'ın tâcıdır! Araplar sarığı bıraktığı zaman helâk olacaklar!"

Hicaz'a gidiyoruz, başörtü örtüyorlar sarığa riayet edenleri az! O hadîs-i şerîfleri okumuyorlar mı, nasıl oluyor bilmiyorum. Dünyada yaygın bir cehalet var. İnsan Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini bıraktı mı ölçüsü kalmıyor. Her şeyi karmakarışık oluyor, o zaman her şey mübahlaşıyor. "Canım onda ne varmış, bunda ne varmış?.." Taviz, taviz, taviz, taviz; işin ölçüsü kalmıyor!

Ölçü Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleridir!

Fâtiha-i şerife mea'l-Besmele.

Sayfa Başı