M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 314_2

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.
ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayrâ halkihî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh. Ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem. Ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ. Ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Âidü'l-marîdi fî mâhrefeti'l-cenneti fe-izâ celese 'indehû ğamerathu'r-rahmetü.

Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Elhamdülillah hadis kitabımız Râmûzü'l-ehâdîs'in ayn harfine gelmiş bulunuyoruz.

Hadislerin izahına geçmeden önce, sevgili Peygamberimiz, başımızın tacı, gönlümüzün süruru, rehberimiz, Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-u pâkine hediye olmak üzere; cümle enbiyâ ve mürselînin, evliyâ ve salihînin hasseten Peygamber Efendimiz'in ashâbının, etbâının, sâdât ve meşâyihimizin, esâtizemizin ruhlarına; eserin müellifi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin ruhuna; eserin içindeki hadîs-i şerîfleri bize rivayet eden, bize kadar bu hadîs-i şerîflerin ulaşmasında emeği geçen râvilerin ruhlarına; uzaktan yakından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e muhabbetinden dolayı, hadîs-i şerîflerine şevk ve rağbet ettiklerinden bu meclise teşrif eden kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhlarına hediye olmak üzere bir Fâtiha-yı Şerîf, üç İhlas-ı Şerîf kıraat edelim.

Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîfinde hasta ziyaretini methediyorlar ve bunun müslümanlara sağlayacağı faydaları ifade buyuruyorlar.

Âidü'l-marîdi fî mahrefeti'l-cenneti. "Hastayı ziyaret edici kimse, ziyaret eden kimse cennetin bostanındadır, çayırındadır, bağlık bahçelik yerindedir."

Yani cennettedir!

Fe izâ celese 'indehû "Hastanın yanına oturduğu zaman" ğamerathu'r-rahmetü. "Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti onu kaplar ve gark eder."

Müslümanın müslümana karşı vazifeleri vardır. Biz hepimiz bir ceset gibiyiz, bir vücut gibiyiz. Vücut nasıl hücrelerden meydana gelmişse: Kemik hücresi var, bir araya gelmişler; kemikler olmuş. Kemikler bir araya gelmiş, eklenmiş; iskelet meydana gelmiş. Kas hücreleri var, onlar bir araya gelmiş; etlerimiz olmuş. Deri hücreleri var, göz hücreleri, beyin hücreleri, kalp hücreleri var… Biz, sayısını söyleyemeyeceğimiz kadar çok hücrenin bir araya gelmesinden meydana gelmişiz. Tek bir şahıs değil, bir isim veriyorlar bize ama biz başlı başına bir âlemiz. Her birimiz bir kâinatız. Sayısız küçük varlıklardan; doğan, büyüyen, yaşayan, ölen varlıklardan meydana gelmişiz.

Bu kadar darmadağın şey nasıl bir arada duruyor?

Ruh, insanın ruhu o birliği beraberliği sağlıyor! İslâm'ın ruhu da müslümanları birbirlerine bir vücut gibi bağlamıştır ve müslümanlar birbirlerinin ayrılmaz parçasıdır. Nasıl vücutta et bir iş görüyorsa, göz bir iş görüyor, kulak bir iş görüyorsa; her müslümanın İslâm cemaatinde, cemiyetinde belli bir hizmeti vardır, [her müslüman] bir yeri doldurur, bir iş görür.

Onun için müslümanın bir tanesi bir yerde bir zarara uğrarsa burada bizim yüreğimiz yanar.

Neden?

Bir vücut gibiyiz, ayağımıza diken battığı zaman bütün vücudun uykusuz kaldığı ve ateşlere düştüğü gibi, ateşlerden cayır cayır yandığı gibi!..

Müslümanın müslümana karşı vazifelerini bize hadîs-i şerîfler bildirmiş. Biz müslümana karşı lakayt kalamayız. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;"Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir!" diyor. Komşun aç yatacak, sen de karnını tıka basa dolduracaksın, yan gelip yatacaksın, televizyonun karşısına geçeceksin, kahveyi-çayı höpürdeteceksin… Olmaz! Bu Müslümanlık değil! Müslümanlık, müslümanların derdi ile dertlenmektir! Bizim dertlerimizle dertlenmeyen, bizim işlerimizle meşgul olmayan bizden değildir!

Bu vazifelerden bir taneciği de hastayı ziyaret etmektir. Müslüman hastalandı mı müslüman kardeşleri onu ziyarete gidecek.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem sevabını nasıl tarif etmiş?

Cennetin bostanında gibidir, o şahıs hastanın yanına girdiği zaman cennetin bostanında gibidir. Yanına oturuverdiği zaman rahmet-i ilâhî onu gark eder.

Ğamera; "batırmak" demek.

Ğamerathu'r-rahmetü; Rahmet geliyor, insanın boyunu aşıyor; gark oluyor. Bir sel gelse de insan suya gark olsa, suyun dibinde kalsa, su boyunu aşsa… onun gibi; hasta ziyaret eden kimseye rahmet o kadar çok geliyor ki işte böyle gark ediyor. İnsan rahmetin içine batıyor, hiç işlemedik tarafı kalmıyor, rahmetin nüfuz etmediği yer kalmıyor.

Onun için kardeşlerimize acıyalım, kardeşlerimizle ilgilenelim. Camimize gelmeyen, bir ara görünüp de sonra bir ara kaybolan kardeşimizi arayalım soralım: "Ne oldu Ahmet Efendi, falanca hep gelirdi camiye, nerelerde acaba?.." diye bir halini hatırını soralım. Hastaysa ziyaretine gidelim. Bize büyük kâr var, zavallı hastaya da büyük kâr var; kimisi ziyaretsizlikten hasta olur, zavallı bir kat daha hasta olur!

Ben yedek subay okulunda hatırlıyorum, bir ay bizi yedek subay okulunda tıktılar. ["Şunu yapıncaya] kadar dışarı çıkamazsınız!" dediler. Çoluk çocuğumuz var; evli-barklı, yaşını almış insan olarak askere gitmiştik. Bir ay orada durmak zor, kolay bir şey değil! Pazar günü, nizamiye kapısının karşısındaki çimenlere otururduk; acaba bir ziyaretçi gelecek mi, diye çocuk gibi kendi kendimize de gülerdik.

İnsan ziyaretçiyi seviyor. Hasta daha çok sever, hasta zavallı, boynunu büker; yanına gittiğiniz zaman iyi olur. Siz ona birkaç tatlı söz söylersiniz: "Ben senin rengini düzelmiş gördüm, mâşaallah ne hoş, hadi bakalım Allah şifa versin…" Veyahut çok ağır hasta bile olsa bu gibi sözlerle olmasa bile bir dua ediverirsin, bir Fâtiha okuyuverirsin, üfleyiverirsin; müslümanın müslümana duası makbuldür.

Sonra Kur'ân-ı Kerîm şifadır!

Adını söylesem tanıyacağınız bir kardeşimiz; çocuğu olmuyordu, dua ile elhamdülillah geçen gün duyduk. Kendi kız torunumuz olmuş gibi sevindik, Allah bir çocuk vermiş. Kaç sene çocuk vermedi, vermedi; oluyor! Allahu Teâlâ hazretleri duaları kabul ediyor. "Dua kaderi reddeder!" diye hadîs-i şerîf var, duanın kıymeti var. İşte biz hem kendimiz istifade edeceğiz hem de hasta istifade edecek; hem de ihtiyacı olabilir. İlaca ihtiyacı olur, paraya ihtiyacı olur; kiminin çocuğu olmaz, yardıma ihtiyacı olur; pisliğe batmıştır, yardım edecek, hizmet edecek kimsesi yoktur; odasını temizleyiverirsin… İnsan insana zayıf zamanında lazım, insanlığın icabıdır, gülüp oynarken iyi de hastalandığı zaman hiç uğramamak uygun değil!

Âdabından birisi, yanında çok oturmamaktır! Çünkü hastanın abdesti sıkışabilir, daha başka şeyi olur, uykusu gelir, nezaketen [söyleyemez]; onun için yanında oturmadan, kısaca bir ziyaret yapıp gönlünü hoş edip ayrılmak bize büyük kazanç sağlar. Bilhassa Cuma günü insan hem hasta ziyareti hem kabir ziyareti hem sadaka hem birkaç şeyi bir arada yaparsa cennetle müjdeleniyor.

Âidû'l-marîdi yehûdû fi'r-rahmeti fe izâ celese indehû ğamerathu'r-rahmetü ve min temâmi 'iyâdeti'l-marîd en yeda'a ehadüküm yedehû alâ vechihî ev alâ yedihî fe yes'eluhû keyfe hüve ve temâmu tahiyyetiküm beyneküm el-musâfahatü.

Ebû Umâme el-Bahiliyye hazretleri yine aynı manada bir cümle ile hadis-i şerifi nakletmiş; "Hasta ziyaret eden kimse Allah'ın rahmetine gark olur, dalar." diye.

Hâda-yehûdu; hâd fiili ile ifade etmiş: "Yanına oturduğu zaman rahmet onu gark eder."

Ve min temâmi 'iyâdeti'l-marîd.

Hasta ziyaretinin kâmil olması için tam, olgun, her vechile iyi yapılmış olması için ne yapmak lazım?

En yeda'a ehadüküm yedehû alâ vechihî. "Hastanın yüzüne, alnına veya yanağına elini koyacaksın." Ev alâ yedihi. "Veyahut elinin üstüne elini koyacaksın." Fe yes'eluhû keyfe hüve. "Nasılsın, diye soracaksın!"

Hasta ziyareti; kenara gittin oturdun, hiç konuşmadın, döndün geldin. Bu da bir ziyarettir belki ama yüzüne, alnına elini koy, elini [tut]. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz bir sıcak alaka-samimiyet ile böyle yapmayı tavsiye ediyor.

Ve temâmu tahiyyetiküm beyneküm. "Aranızdaki selamın tamamı, kemali, iyi olması da" el-musâfahatü "elleri tutuşma, el tutmadır, musafahadır!"

Demek ki bir müslüman bir müslümanla karşılaşsa, es-Selamu aleyküm dese sevap alır. es-Selamu aleyküm ve rahmetullah dese sevabı onun iki misli olur. es-Selamu aleyküm ve rahmetullah ve berekâtühû dese üç misli olur! Birisine on, birisine yirmi, birisine otuz olur ama selamlaşmanın tamam olması için bir de elini sıkman lazım.

El sıkma; modern usulle, batılılar [gibi] yapıyorlar. Bizim el sıkmamız onlardan başka türlü, başparmakları tutarak [yaparız], karşımızdakinin elini o tarzda tutarız.

Bizim kendimize göre bir şahsiyetimiz var, bırakmamıza lüzum yok!

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği, dedelerimizin de 7-8 asırdır, 14 asırdır yaptığı şeyi ne diye bırakayım? O beni taklit etsin, ben niye onu taklit edecekmişim?..

Benim dinim pırıl pırıl pak elhamdülillah! onlar bozmuşlar, sapıtmışlar; peygamberlerinin sözlerini dinlememişler, kitaplarını tahrif etmişler!..

Ben niye onu dinleyeyim?! O beni dinlesin, o bana uysun selamete ersin.

Allahu Teâlâ hazretleri acaba bir hasta ziyaretine niye bu kadar sevap veriyor, diye düşünecek olursak bunun altında yatan şey şu:

Allahu Teâlâ hazretleri müslümanların birbirlerini sevmesini istiyor, müslümanların birbirleriyle ilgilenmesini istiyor. Aradaki muhabbetin ziyade olması için ne yapmak gerekirse bütün esbabını müslümanlara emretmiş, muhabbetin artması için ne lazımsa onu emretmiş. Muhabbetin zedelenmemesi için neler yapmak lazım gelirse onları sıkı sıkıya tembih etmiştir. Onun için aman en büyük hedefimiz müslümanların birbirlerini sevmesidir, muhabbetin taşmasıdır, coşmasıdır, aramızda muhabbetin, muhabbet bağlarının kuvvetlenmesidir. Bunları kuvvetlendirelim, bu hadisten bu dersi de çıkartalım.

Hasta ziyareti bu kadar güzel de daha başka muhabbet arttırıcı şeyler güzel değil mi?

Onlarla da ilgili hadîs-i şerîfler [var].

Mühim olan müslümanın müslümanı sevmesi! "Kendisi için sevdiği, istediği şeyi müslüman kardeşi için de istemeyen kimse tam iman etmiş olmaz!" diyor.

Ben kendime ne istiyorum?

"Rahat edeyim, iyi bir kazancım olsun. Rahat bir evim olsun, çoluk çocuğum dosta düşmana muhtaç olmasın. İstediğimi alabileyim, yiyebileyim…"

Onu müslüman kardeşin için de isteyeceksin, kendin için ne istiyorsan ona da isteyeceksin. İşte muhabbet böyle olursa o zaman Allah müslümanları, birbirini sevenleri, birbirleri hatırına cennete koyacak! Birisi kazara bir kazaya uğrasa, hatalarından dolayı aşağıda kalsa bile Allah iyilerin seviyesine yükseltecek. Âyet-i kerîmelerde, hadîs-i şerîflerde işaret var:

İki kimse birbiriyle muhabbet etti: Farz edelim ki ben [Mehmed Zahid Kotku] Hocam'ı sevdim. [Mehmed Zahid Kotku] Hocam'ın mertebesi ta yüksekte, ben aşağıda günahkâr bir kul; Allah sevenleri birbirinden ayırmayacak, aşağıdakini yukarıya çıkartacak, cehennemde ise şefaat olacak!

Onun için eskiden müslümanlar birbirleriyle âhiret kardeşi olurlardı. Hac kardeşliği vardır, hacca gidersin ahbaplık olur, askere gidersin ahbaplık vesilesi olur, mektep ahbaplık vesilesi olur… Ahbaplıkları takviye etmeye çalışmalı. Muhabbette çok fayda var, dünyada da âhirette de fayda var.

Muhabbet sözünü ne kadar söylesek o kadar iyi. "Hocam, çok söylemeye lüzum yok!" demek de doğru değil, çünkü söyledikçe insanın hatırına geliyor ve tatbik ediyor. Bugün kendinize bir arkadaş seçersiniz, bir âhiret kardeşi olursunuz inşaallah, ondan sonra biraz kırgın olduğunuz ahbaplara gider dargınlığı geçirirsiniz, barışırsınız. İyi arkadaş olduğunuz, fakat çoktandır ziyarete gidemediğinizi de ziyaret edersiniz. Muhabbetler inşaallah böyle her nasihatten bir ibret alınarak takviye olunur.

"Birbirlerini Allah için seven kimseler mahşer günü nurdan minberlerde oturtulacak!" Hadîs-i şerîfte öyle bildiriliyor.

Alâ menâbire min nûrin.

Şeref tribünü gibi Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde; herkes güneşte tere batmışken onlar nurdan minberlerde-kürsülerde, yüzleri elbiseleri nur[lu olarak] oturacaklar.

Kimler?

Birbirlerini Allah için sevenler!

Onun için tasavvufta tarikat kardeşliğine çok önem vermişler. Yunus'un şiirlerini okuyorum:

Eve dervişler geldi

diye bir şiir yazmış mesela, düğün bayram ediyor, dervişleri methediyor.

Bu muhabbet neden?

Osmanlı niye böyle bir büyük muvaffakiyet kazanmış?

Birbirlerini Allah için sevmişler; çok candan, samimi kardeş olmuşlar; ondan olmuş!

Mesela Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin kitabını baştan sona oku, hep muhabbetullah! Muhabbet, muhabbet, muhabbet… Hep sevgiden bahsediyor!

Osmanlı devletini kim kurdu?

"Osman Gazi kurdu…" diyorlar. Ben diyorum ki;

Hayır! Osmanlı devletini Mevlânâlar kurdular, Yunuslar kurdular… Çünkü onlar o muhabbeti o insanlara vermeselerdi bugünkü gibi insanlar birbirleriyle kavga ederdi: "Şu tarla senin bu bahçe benim! Vay sen yüksek mevkie geçtin, vay ben aşağıda kaldım! Ver sen benim paramı, ben daha çok kazanacağım…" Düşman da tepelerdi.

Osmanlı'nın muvaffakiyeti nereden oldu?

İşte o muhabbetten, o güzel telkinden!

Onun için dinimizi hiç kimse hor hakir görmesin. Dünyada ne kadar hayrımız varsa, ne kadar başarımız varsa [onları]; hatta şu oturduğumuz toprakları dahi dinimize borçluyuz. Dinî duygumuz olmasaydı biz Orta Asya'nın çöllerinde öyle oturur kalırdık. Biz dinimiz sayesinde buralara geldik. Oraları dinimiz sayesinde kazandık. Dinimiz sayesinde istiklâlimizi yine kazandık; düşmanlar hücum etti, istila ettiler, Eskişehir'e kadar-Ankara'ya Polatlı'ya kadar geldiler, dinimiz sayesinde kurtardık!

O zaman dinimiz sayesinde kurtulup da sonradan dinimizden dönersek Allah razı gelir mi?

İmanımızla kurtulduktan sonra böyle bir şey yaparsak Allah başımıza taş yağdırır, ceza getirir, bela getirir. O zaman birbirimizi birbirimize yedirtir. Düşmanın gelmesine lüzum yok!

Onun için bu din öyle kuvvetli bir bağ öyle kıymetli bir ilaç öyle büyük tesirli bir iksirdir ki bunun şişesini kırıp da zayi ettik mi yazık olur bize, hepimize yazık olur! Yazık olur, bu memleket elden gider! Onun için dinimizin kadrini kıymetini bilelim. Siz de bilin, biz de bilelim; hocalar olarak da dilimizin döndüğü kadar söyleyelim, idarecilerimiz de bilsin! Allah'ın ipine sımsıkı sarılalım, dünyada âhirette felah ve necah bulalım inşaallah!

Âdallahu men âda Aliyyâ.

Bu hadîs-i şerîf Hz. Âişe validemizin mevlası, azatlı kölesi Rafi' tarafından rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Allahu Teâlâ hazretleri Ali'ye düşmanlık edene düşmanlık eder!"

Ali kim?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in amcazâdesi, gençlerin ilk müslüman olanı. Daha çocukken müslüman oldu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e kadınlardan ilk önce zevcesi, anamız, Hatice validemiz iman etti; çocuklardan Hz. Ali Efendimiz iman etti. Daha çocukken hayatı pırıl pırılken iman etti. İslâm'da yetişti, İslâm'da büyüdü, İslâm'da "Allah'ın Aslanı" oldu, İslâm'da Allah için çarpıştı, kaleler fethetti.

Nasıl hep gözlerim yaşara yaşara okurum, beni duygulandırır: Hayber kalesini fethetmiş, fethedecekler; ordu etrafı çevirmiş, hücum ediyorlar, kale alınamıyor. Müstahkem bir kale, yüksek taşlı, o zamanın imkânlarıyla bir şey yapmaları mümkün olmuyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz demiş ki;

"Yarın ben bu İslâm'ın bayrağını bir şahsın eline vereceğim ki Allah o şahsı sever, o şahıs da Allah'ı sever! Allah o şahsı sever, o şahıs da Allah'ı sever. O bayrağı öyle bir kimsenin eline vereceğim, onun eliyle Allah inşaallah fethi nasip edecek!"

O gece herkes heyecanla beklemiş. Hz. Ömer radıyallahu anh bu hadisin rivâyetinde naklediliyor ki; "O zamandan daha çok istemedim başka bir şeyi! 'Ah bu bayrak bana verilse!' diye bir şeyi bu kadar çok arzu etmedim!" diyor. Çünkü büyük medih var, Resûlullah methediyor.

Ertesi gün olmuş, Resûlullah Efendimiz kalabalığa bakmış. Herkes beni daha iyi görsün diye herhalde yerinden biraz doğrulmuş; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hz. Ali'yi sormuş:

"Ali nerede?" Demişler ki;

"Yâ Resûllallah! Gözünde bir ağrı var, çadırında!"

"Çağırın onu bana!" demiş. Gözüne mesh eylemiş, gözünün ağrısı geçmiş. Bayrağı vermiş, Hz. Ali Hayber kalesini fethetmiş!

Öyle bir zât; Peygamber Efendimiz'in kızı ile evli, Peygamber Efendimiz'in damadı! Sonra sülâle-i tâhire; Peygamber Efendimiz'in evlatları Hz. Fâtımatü'z-zehrâ ile onun sülalesinden gelmiş. Peygamber Efendimiz'in kızı Hz. Fatıma cennet kadınlarının efendisidir! O zât-ı muhterem ile bu zât-ı muhteremin neslinden, sülâle-i tâhireden, Peygamber Efendimiz'in sülalesinden, birçok muhterem kimseler gelmiş, dünyanın her tarafına dağılmışlar, İslâm'ı öğretmişler.

Hz. Ali Efendimiz böyle bir zât-ı muhterem. Ayrıca bu hadîs-i şerîften Peygamber Efendimiz'in istikbale ait şeyleri Allah'ın kendisine bildirdiğini anlıyoruz, kendisinden sonra neler olacağını bildirdiğini anlıyoruz.

Hiç peygamber damadına kızılır mı, düşmanlık edilir mi? Aklı olan bir insan böyle bir şey yapar mı?!.. Akıl var, iz'an var, düşmanlık edecek düşman mı bulamadın, kızılacak insan mı bulamadın? Pırıl pırıl cennetlik bir kimseye mi insan düşmanlık eder?!..

Ne kadar büyük bir mucize-i peygamberî; ileride fitneler olacak mânasına bir işaret oluyor:

"Hz. Ali'ye düşmanlık edene Allah düşmanlık eder!"

Bu iş şimdi de olur mu?

Şeytan boş durmuyor; tarihte hadiseler, Hz. Ali radıyallahu anh ile diğer ashap arasında çekişmeler, içtihat farkından mücadeleler olmuş. Onlar ne ise birbirleriyle mücadele etmişler, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda hesap verecekler, belki ikisi de beraat eder.

Neden?

İçtihat niyeti iyi idiyse içtihat farkından kurtulurlar! Müçtehit içtihadında isabet ederse iki ecir alır, isabet etmezse bir ecir alır! Belki ikisi de ecir alacaklar. Ama sonradan bu hadiseyi dile dolayıp da ya o tarafa ya bu tarafa düşmanlık edenler, işin iç yüzünü anlamayan kimseler; onlar durdukları yerden günaha giriyorlar!

Bu devirde de var. Öyle insanlar var ki Hz. Ali Efendimiz'e fart-ı muhabbetinden, sevgisinin fazlalığından karşı tarafa sövüyor sayıyor! Sövenleri var! Hatta o kadar beyinsiz şaşkınları varmış ki "Peygamberlik Hz. Ali'ye gelecekti, Cebrail şaşırdı!.." diyecek kadar!

Hiç Allah'ın meleği şaşırır mı, melek şaşırsa Allah şaşırtır mı, kendi risaletini yanlış bir yere göndertir mi?!..

Ne kadar beyinsiz insanlar var! Kimisi de Hz. Ali'ye düşman, öyleleri de çıkmış!

Hepsi cehaletten! Demek ki dünyanın her devrinde her yerinde nefs denilen şey var, insanı şaşırtıyor; şeytan denilen ezelî, ebedî düşman var, o da insanları demek ki bir yolda kandırıyor. Onun için aklınıza her gelen şeyi doğru sanmayın, biraz ölçün biçin, biraz da iz'anına, irfanına güvendiğiniz insanlara danışın, başkalarına bakın da öyle karar verin! Hiç kimse yoğurdum ekşi, ayranım ekşi, demiyor; [herkes] ben doğru yoldayım diyor ama doğru yolda giden acaba hangisi?

Onun için dinimiz müşavere etmeyi emretmiş. Yapacağın bir işi danışırsan, iyice ölçersen, kendinin de yanılabileceğini düşünürsen o zaman müşavere edersin! İnsan aldanmaz.

Allah'ın dostu kimselere düşmanlık etmemeye çalışın! Düşmanlık ettiğiniz kimseyi iyice bir ölçüp biçin; Allah korusun Allah'ın velilerinden bir veliye düşmanlık eden Allahu Teâlâ hazretlerine harp açmış, harp ilan etmiş gibidir! Hz. Ali'ye düşmanlık- başka hadîs-i şerîften daha umumi bir tabirle söylemek gerekirse- Allah'ın dostuna düşmanlık edilmez. Nerede bir Allah yolunda giden, Allah'ın bir sevgili kulu varsa kim ona düşmanlık ederse Allahu Teâlâ hazretlerine "Ben seninle harp edeceğim!" diye harp ilan etmiş olur, hadîs-i şerîfte böyle buyuruluyor.

Onun için düşmanlık edeceğiniz kimseleri iyi ölçün; olmaya ki Allah'ın böyle bir sevgili kuluna karşı ters, edepsizce bir durumda bulunasınız; sonra insanın başına çok kötü şeyler gelir.

Âlimun yüntefa'u bi-ilmihî hayrun min elfi âbidin.

Hz. Ali radıyallahu anh ve kerremallâhu vecheh hazretlerinden rivayet edilmiş.

"İlminden istifade olunan bir alim, bin âbidden daha hayırlıdır!"

İlim sahibi, irfan sahibi bir alim var, etrafında talebeler toplanmış; öğretiyor, yetiştiriyor. Onlar da Ümmet-i Muhammed'e faydalı kimseler oluyorlar. O; ilimsiz, sadece ibadet eden, geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan kimse gibilerinin bin tanesinden daha hayırlı, bin tanesine bedel!

Buradan bize ne ders çıkıyor?

İlmin kıymeti çıkıyor, ilmin ne kadar kıymetli olduğu çıkıyor! Onun için bu cehaleti izale etmek için gayret sarf edelim.

Biz seyahatteydik, hükümet okuma-yazma seferberliği açmış.

Okuma-yazma nedir?

Okuma-yazma bilmeyen bir millete birisi nükteli bir söz söylemiş: "Okuma-yazma öğretirsen, okuma-yazma bilen cahil bir millet olur!" Okuma-yazma yetmez; okuma-yazmayı da öğreneceğiz, ilim de edep de irfan da öğreneceğiz, öğreneceğiz ve öğreneceğiz; işimiz çok!

Onun için televizyon , radyon, futbol, kahve… birçok vakit hırsızları var. Birisi televizyona "telef-isyon" demiş: "Telef edici, vakit israf edici!" Faydalı bir program varsa seyret, ondan sonra kapat, biraz da kendini yetiştirmeye çalış!

Veyahut baktın hâkim olamıyorsun, en iyisi ona göre tedbirini al; futbolun vs. peşinde koşma! İnsanların ciddi iş yapmaması için şeytan bir sürü esbap ortaya dökmüş: Sabah oluyor, akşam oluyor, yıllar geçiyor… Bakıyorsun 40-50 yaşına gelmiş, daha Fâtiha'yı doğru düzgün okuyamıyor müslüman!

"Kur'ân-ı Kerîm okur musun?"

"Okuyamam!" diyor boynunu büküyor.

Peki, sen elli yıl ne yaptın, elli yılı nasıl geçirdin?! Allahu Teâlâ hazretleri sormayacak mı?!..

Bunun için vakitlerimizin kıymetini bilelim.

Vakit nakittir, diye bir söz var.

Nakit ne demek?

"Elde para" demek. Vakit o kadar kıymetli bir şey! Almanca'da da Zeit ist Geld diyorlar, aynı mânaya geliyor: "Zaman paradır!" Biz paraları saçıyoruz, yerlere altın liraları döke döke ileriye doğru gidiyoruz. Vaktin kıymetini bilmiyoruz! Sonra bir zaman gelecek; "Hadi bakalım, ömür bitti! Gel artık huzuruma!" diyecekler. "Aman yâ Rabbi! Ben daha hazırlanamadım, biraz daha ömür ver, çalışacağım namaz kılacağım…"

Ama bitti! Âyet-i kerîmede;

İzâ câe ecelühüm lâ yeste'hirûne sâaten ve lâ yestakdimûn. diye belirtiliyor.

"Müddeti dolduğu zaman, ecel geldiği zaman bir dakika geriye gitmez, bir dakika öne gelmez!" diye bildiriyor.

O zamanın geleceğini biliyorsun, farz et ki yarın gelecek; ona göre hazırlan, öyle hazırlan. Öyle düşünüverirsen, öyle farz edersen ne kaybedersin?! Tedbir alırsın, daha iyi olur!

Onun için hemen ölecekmiş gibi hazırlanın! Akşama; "Herhalde bu gece yattığım zaman ben öleceğim." diyerek bugününüzü geçirin. Gece yattığınız zaman da; "Yarın öleceğim." diyerek geçirin.

Râbiatü'l-Adeviye kendisini öyle aldatırmış, sabaha çıktı mı: "Ey nefsim! Akşam öleceksin, hadi bakalım!"

Ölecek insan ne yapar?

Âhirete hazırlanır, dua eder, ömrünü öyle geçirir. Otururmuş, seccadenin başında ibadet edermiş.

Akşam oldu mu da: "Hadi paçayı kurtardın ama gece öleceksin! Ölecek insan gece uyur mu?" dermiş. Hadi, bu sefer ibadete düşermiş.

Biz, "İbadeti aşırı yapın da dünyayı unutun!" demiyoruz, Peygamber Efendimiz de öyle demiyor. Ölecekmiş gibi olursa insan muamelesini de ona göre yapar: Mesela ticarete gider, haram yemez, yanlış iş yapmaz. Her işini dürüst yapar. Ölecek insan kendisini ölümüne göre hazırlar. Onun için müslümanlar böyle hareket edin!

Bu hadîs-i şerîfin harekesi başka türlü okunursa mâna değişikliği oluyor; bir de öyle okuyalım:

Âlimun yentefiu bi-ilmihî hayrun min elfi âbidîn.

Şârih, kitabın izahını yapan alim rahmetullâhi aleyh; "Kelimeler böyle okunursa bu da caizdir." diyor.

Böyle okunursa mâna ne olur?

O zaman mâna şu olur;

"Öğrendiği ilimden kendisi istifade eden, faydalanan, ilmi ile âmil, ilmi kendisine fayda veren alim; bin tane âbidden daha hayırlıdır!" demek. Bu mâna da doğru!

Onu sadece ilmi cennete sokmaz, ilmi ile hareket edecek; hayatta hayırlı işler yapacak, oradan ecir alacak, cennete öyle girecek!

Farz edelim bir alim; hadîs okuyor, tefsir okuyor, nasihat ediyor, kürsüye çıktığı zaman konuşuyor; ama hayatında gayri İslâmî yaşıyor -Allah bizi öyle eylemesin- İslâm'ı tatbik etmiyor, yalan var, dolan var, ibadet yok, abdest yok…"

"Olur mu?" diyeceksiniz ama ben duydum. Mevlidhan, birkaç kadeh içip öyle kürsüye çıkıyormuş; ben böyle bir mevlidhan duydum! Adı da hatırımda, söylesem söyleyebilirim.

Bunu neden yapıyormuş?

İçerse daha güzel bağırıyormuş da ondan!

[İlmi] fayda vermemiş!

Birisini duydum: Şıkır şıkır hafız, üç günde Kur'an'ı hatmediyor. Allah dedikodu yerine koymasın, ibret alalım, ayıplamayalım, -ayıplanan şey insanın başına gelir- ayıplansın diye demiyorum. Büyü yapıyormuş!

Büyü yaptı mı günah; sihir, büyü haram!

Nasıl yapıyor, nasıl yapar?!..

Sana Kur'ân-ı Kerîm'in verdiği şeref yetmiyor mu? Şıkır şıkır hafız olmuşsun, iki paralık dünya metaına bu yapılır mı?!

Kapısında da kuyruk varmış, meraklısına! Şimdi herkes büyü meraklısı, ne acayip dünyaya kaldık, anlayamadım! Ben dünyayı anlayamadım, anlayamadan ihtiyarlayıp gideceğiz!

İnsan, ilmi ile faydalanacak!

Peki, faydalanmazsa ne olur?

Böyle alim muma benzer, demişler.

Neden muma benzer?

Düşünün mumu. Mum kendisi yanar yanar, etrafı aydınlatır, kendisini bitirir. Öyle alim etrafı aydınlatıyor, söylüyor, tavsiye ediyor ama kendisi tatbik etmiyor, kendisini yakıp bitiriyor, sıfır! Onun için Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize ilm-i nâfi', faydalı ilim ihsan eylesin. Bildiklerimizi tatbik etmeyi nasip etsin.

Şimdi siz belki kenara çekileceksiniz; "Hoca kürsüde, o alimdir…" [diyeceksiniz.] Bizim de ilimle ilgimiz çok zayıftır, biz de eski alimlerin tırnağının tozu ucu olamayız!

Karşımızdakiler diyecek ki; "Nasıl olsa bu alimlere aitmiş, o kendisi düşünsün, öğrendiğini kendisi tatbik etsin!"

Öyle değil! Sen de bildiğin şeyi tatbik etmekle mükellefsin; sana da duyduğun hadîs-i şerîfi, okunan Kur'ân-ı Kerîm'i, vaaz u nasihati Allah soracak! Çünkü sana da soracak:

"Sen de bir şeyi bildin mi, duydun mu ey kulum?"

"Duydum."

"Niye yapmadın?"

"Bilmem yâ Rabbi! Sanki o nasihatler bana değilmiş gibi geliverdi…"

Öyle derse mazeret olur mu? Hem Resûlullah'ın sözünü veyahut Kur'ân-ı Kerîm'in âyetini duydun hem de yapmadın öyle mi, diye o da ilmi ile âmil olmamış olacak! Onun için bildiğimizi tatbik edelim.

Bir alimi anlatıyorlar: Beldeye bir büyük hadîs bilgini gelmiş. Herkes ondan hadîs yazıyor ama nasıl yazıyor: O zât; "Ben filancadan işittim, o filancadan işitti…" diye hadîs senedine imzalı veriyormuş. Çok büyük bir şeref! Benim de hadisin zincirinde adım geçsin, diye herkes o alime hadîs yazmaya koşuyor. Birisine de demişler ki;

"Hadi, kalk sen de gel!"

"Ben geçenlerde bir hadîs duydum, hâlâ onu tatbik edemedim, onunla meşgul oluyorum!" demiş.

Kitapları faydasız doldurmak, faydasız bilgileri doldurmak; bu, bizim zamanımızın, bugünün hastalığı! Biraz üzerinde duruyorum ama bu bir hastalıktır, hepimizde bu var.

Bugün şu camideki kardeşlerimizin hepsini bir köye, köy kahvesine götürsek, "Konuş!" desek hepsi benim kadar güzel vaaz eder. Eğer vaaz bahis konusu olsa vaaz eder, nasihat eder, başkasına nasihat çeker.

Zaten şimdi Türkiye'de herkes vaiz! Hangi meslekten olursa olsun herkes vaiz, herkes din alimi ama tatbik etmiyor. İşte asıl ilim o! Tatbik edildiği zaman kıymetli oluyor.

İşte bu mâna da doğru:

"Bir alim ki ilmi kendisine fayda veriyor, vebal olmuyor; o bin tane âbidden daha hayırlıdır!"

İlk mâna neydi?

"Kendisinin ilminden başkalarının faydalandığı alim bin âbidden daha hayırlıdır!" O mâna da doğru. "Kendi ilminden kendisi faydalanan alim, bin âbidden daha hayırlıdır!" bu mâna da doğru.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi hem alim etsin hem ilmimizle kendimiz faydalanalım hem de bizim ilmimizden başkaları istifade etsin.

O mânaya göre bize ne ders çıkıyor?

Bildiğimizi gidip söyleyeceğiz. "Ben filanca yerde filanca hocadan duydum aziz kardeşim, şöyle yapmak sevapmış, böyle yapmak günahmış…" diye siz de bildiğinizi başkasına söyleyeceksiniz.

"Hocalar dini müdafaa etsin!.."

Sen?

Sen oturacaksın, yazlığa gideceksin, kışlığa gideceksin, gezeceksin:

"Hocalar dini müdafaa etsin…"

Bu din hepimizin dini! Hepimiz Allah indinde mesulüz. Hepimiz İslâmiyet'i yaymakla, öğretmekle mükellefiz.

Sen; "Efendim benim sözümü dinlemezler" diyeceksen, çocuğuna nasıl söz dinletiyorsun, hanımına nasıl söz dinletiyorsun?!.. Hiç olmazsa onları yetiştir. Herkes bir çocuk yetiştirse, bir senede bir kişi yetiştirse; bir senede nüfusumuz -müslümanların adedi- bir misli artar, iki senede dört misli oluruz, üç senede sekiz misli oluruz. Bu, iyi müslümanın adedi, bak ne kadar kıymetli!

Bir senede bir adam yola getiremez misin?!..

Bundan sonraki hadis-i şerif:

Aceben li'mri'i'l-mü'mini inne emrahû küllehû lehû hayrun ve leyse zâlike li-ehadin illâ li'l-mü'mini in esâbethü serrâu şekere ve kâne hayran lehû ve in esâbethu darrâu sabera fe kâne hayren lehû.

Suheyb-i Rûmî radıyallahu anh'ten, Allah şefaatine nail etsin.

Suheyb-i Rûmî hazretleri kıyamet gününe Anadolu ahalisinin serdarı olarak gidecek, onların başında gidecek. Bu zât-ı muhterem, bu sahabi ashâb-ı suffedendir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den o rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz'in methettiği bir mümtaz zât. Peygamber Efendimiz diyor ki;

Aceben li'mri'i'l-mü'mini. "Müslümanın işine şaşılır, müslümanın işine hayret etmemek mümkün değil!"

Müslümanın işine neden şaşılır?

Arkasından izah ediyor:

İnne emrahû küllehû lehû hayrun. "Onun her işi onun için hayırlıdır, insan müslüman oldu mu her işi onun için hayırlıdır."

Nasıl?

Ve leyse zâlike li-ehadin illâ li'l-mü'mini. "Bu durum müslümandan başka bir kimseye de nasip olmuş bir durum değildir, sadece müslümana nasiptir."

O hayır hâli nedir?

İn esâbethü serrâu şekere ve kâne hayran lehû. "Eğer kendisine sevindirici bir hâl gelirse, Malı çoğaldı, evlâdı oldu, çocuğu düğün yaptı, kendisi para kazandı, bir mevki kazandı, imtihanı bitirdi" sevindirici bir şeye kavuşursa şükreder; bu onun için hayırlı olur, ecir kazanır."

Aksine;

Ve in esâbethu darrâu.

Kendisine bir mazarrat uğrarsa, başına bir musibet gelirse, malına, canına, çoluk çocuğuna, etrafına sıkıntılı bir şey gelirse o zaman müslüman ne yapar?

Feryâd u figân etmez!

Sabera. "Sabreder."

Sabera fe kâne hayren lehû. "O da onun için hayır olur, o zaman da ecir alır, başına bir sıkıntı geldi mi sabreder ve büyük ecir alır."

Hatta hepiniz duymuşsunuzdur:

İnnallâhe mea's-sâbrîn. Bu âyet-i kerîmeyi her zaman söyleriz.

Ne demek?

"Allah sabredenlerle beraberdir!" demek.

Allahu Teâlâ hazretleriyle beraber olmaktan daha büyük bir şeref var mı?

Allah sizinle beraber, sizden yana! "Ya hu sen kimden yanasın?" deriz:

Bazen ortada birisi konuşuyor, münakaşa ederken, "Sen kimden yanasın?" diye sorarız ya;

Sabredersen Allah senden yana, daha ne istiyorsun?!.. Onun için sabrın çok büyük sevabı vardır.

Şükrün de çok büyük sevabı vardır.

Mükâfatı nedir?

Şükredilen nimet artar. Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîmede bildirilmiştir: Şükredildi mi bir nimet artar, şükrü eda edilmezse elden gider!

"Ya hu benim şu kadar param pulum vardı, malım vardı, elden gitti…"

Şükretmemişsin, şükretmesini bilememişsin! Şükredersen artar, şükretmezsen elden gider! Onun için Allah'ın nimetlerini, hayırlarını iyice bilip; "Ya Rabbî, sana çok şükür!" diye şükrü dilimizden düşürmememiz lazım. Allah'ın inamını , ihsanını bilmemiz lazım.

Birisi sana 1000-1500 liralık kurdeleli filan güzel bir kutu getirse; "Buyur." dese verse… Sen de aldın, yürüdün gittin!

Bir teşekkür lazım değil mi?! Hiç aldırmamak olur mu?!

İçinde baklava var veyahut badem ezmesi var, has-halis çikolata var vs.

İnsan teşekkür etmez mi?

Eder!

Allahu Teâlâ hazretleri sana nimet vermiş, kimden geldiğinden haberin yok; sanki babanın malıymış, sanki senin ezelden hakkınmış gibi hiç şükretmiyorsun!

Allah sana sıhhat vermeye mecbur mu, Allah sana mal vermeye mecbur mu?!..

Hiç mecburiyeti yok; lütfundan, kereminden veriyor. Eğer lütfundan, kereminden veriyorsa bak; öteki kula vermemiş, o kul fakir, öteki kul hasta! Hikmetleri var! Sana sıhhat vermiş, mal vermiş, ötekisine vermemiş;demek ki sevilmişsin de vermiş. Şükredeceksin, şükretmezsen elden gider!

Acibtü min kadâillâhi li'l-mü'mini

Sa'd b. Ebî Vakkas radıyallahu anh rivayet ediyor; Sa'd b. Ebî Vakkas radıyallahu anh aşere-i mübeşşereden, hayatında cennetle müjdelenmiş olan on bahtiyardan birisidir. Allah şefaatine nail etsin, cennette inşaallah göstersin.

Acibtü min kadâillâhi li'l-mü'mini. "Ben Allah'ın mü'mine takdirine, hükmüne şaştım!" diyor Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Neden?

İn esâbehû hayrun hamide rabbehû ve şekera. "Eğer kendisine hayır gelirse Allah'a hamd eder, 'Çok şükür, elhamdülillah yâ Rabbi!' der ve şükreder."

Ve in esâbethü musibetün. "Kendisine bir musibet gelirse, bir sıkıntı, mala, cana bir zarar gelirse…"

Hamide rabbehû ve sabera.

Dikkat edilirse her hâle hamd ediliyor, nimete şükrediliyor, zahmete sabrediliyor! Hamd her zaman! İyi hâlde de kötü hâlde de Allah'a hamd edilir!

el-Hamdülillâhi alâ külli hâl. "Her halde Allah'a hamd ü senâlar olsun!"

Ne demek?

"Övmek, övülmek, medh ü senâ senin hakkındır yâ Rabbi!" demek. Hiçbir işinde kusur yok ki, her şeyi tam, her şeyi kâmil, her şeyi en güzel olduğu için hamd her zaman O'na! Başımıza felaket de gönderse nimet de gönderse hamd!

Ama nimete şükür, belaya sabır edilir! Nimete; "Çok şükür yâ Rabbi, bugün doyduk, elhamdülillah yâ Rabbi, bana bunları verdin…" deriz. Hastalık geldiği zaman; "Çok şükür hâlime yâ Rabbi!" demeyiz. O zaman yanlış olur!

O zaman ne diyeceğiz?

"Elhamdülillah!" diyeceğiz, sabredeceğiz; üzüntülü şeylere sabredilir, sevinçli şeylere şükredilir ama hepsine hamd edilir!

Yü'cerü'l-mü'minu fî külli şey'in. "Mü'minin her şeyi ecirdir."

Bize verilmiş nimete bak ki mü'min her şeyden ecir kazanır, kâfire hiçbir şey yok! Kâfir hasetten yansın, üzüntüsünden saçını başını yolsun; kâfire hiçbir şey yok!

Peygamber Efendimiz; "Mü'minin her şeyi ecir, her şeyden ecir kazanır." diyor, bir de misal veriyor:

Hatta fi'l-lukmeti yerfa'uha ilâ fi'mre'etihî. "Hatta karısının ağzına tutuverdiği bir lokmadan dolayı dahi ecir alır!"

Sofrada, bazen oluyor ya; mesela hanım yemeği tencere ile getirmiş, koymuş, yahu yemek bitiyor hâlâ oturmadın, al bakalım buyur… Ağzına bir lokma tutuverdin, ondan bile bir ecir yazılır. O kadar basit bir şeyden, basit gibi görünen bir şeyden bile ecir alınır. Buradaki ilâ'dan sonraki fi kelimesi ağız mânasına geliyor.

Hattâ fi'l-lukmeti yerfa'uhâ ilâ fi'mre'etihî.

Fi; Arapça'da "ağız" demek.

Bundan ne çıkıyor?

Üzüntülere sabredeceğiz, ecir alacağız; sevinçlere şükredeceğiz, ecir alacağız. Sonra küçük-büyük demeyeceğiz hayr u hasenâta koşacağız, iyilik yapmaya koşacağız. Hanımın ağzına tutuverdiğimiz bir lokma bile ecir kazandırır, yoldan aldığım bir taş, kenara koyduğun bir diken bile insana ecir kazandırır…

Kime?

Mü'mine! Kâfire bir şey yok!

Soruyorlar, "Hocayı sıkıştırırım." diye kurnaz kurnaz karşıma geliyor, soruyor:

"Edison cennete mi girecek cehenneme mi girecek?"

Cennetin sahibi ben değilim, Allahu Teâlâ hazretleri! İstediğini sokacak! Ben Allah'ın istemediğini cennete sokabilir miyim; mümkün değil! Cümle âlem bir araya gelse girmesi mümkün değil! Allah'ın istediği bir kimseyi de kimse cennetten kopartamaz!

Ben de öyle diyene dedim ki;

"Bilmiyoruz Amerika'da, İngiltere'de, Türkiye'nin dışında, Japonya'da Hindistan'da şurada burada pek çok insan var, müslüman oluyor, korkusundan Müslümanlığını saklıyor. Adam belki müslüman olmuşsa, iman sahibi, iyi niyet sahibi ise imanı onu cennete sokar!

Men kâle lâ ilâhe illallah dehale'l-cenneh. "[Lâ ilâhe illallah diyen] cennete girecek!"

Ama kötü niyetli ise, kâfir ise hiç, hava alır! İstediği kadar elektrik yapsın, ne yaparsa yapsın! Hiçbir şey elde edemez, kâfir cennete giremez ki!

Acaba o elektriği neden yaptı?

İnsanlara hayır olsun diye mi yaptı başka bir maksatla mı yaptı bilmiyoruz ki! İslâm'da yapılan şeyin niyeti mühimdir:

"Bir insan namaz kılar, ecir alır." diyebilir miyiz?

Diyemeyiz!

O namazı ne niyetle kıldı?!..

"Kıldı!" deriz. Evvela sorarız. Genel müdüre gösteriş olsun diye mi yaptı; tamam, onun ecri yok! Söylüyorum işte, o adam namaz kıldı, başkası görsün diye yaptı; ecir yok!

Oruç tuttu, yoksa dükkânın sahibi tezgâhtarlıktan atacak!

"Seni seni! Sen Ramazan'da demek oruç tutmuyorsun ha, çık işten!.." diyecek. Onun korkusundan oruç tuttu; o orucun sevabı yok, açıkça söylüyorum! "Oruç tutmak sevaplıdır!" diye umumi bir şey yok! İyi niyetle yapılan şeyin sevabı var.

Bütün hayırlar müslümana! Onun için biz imanın kadrini, kıymetini bilelim.

Elhamdülillah bizim oturmamız kalkmamız, yememiz içmemiz, her şeyimiz bize sevap kazandırır; Allah'ın büyük bir lütfudur.

Yâ Rabbi senin bize verdiğin İslâm nimetine sonsuz şükürler olsun, sonsuz hamd ederiz. Bize verdiğin iman nimetine sonsuz şükürler olsun, sonsuz hamd ü senâlar ederiz. Bize verdiğin çeşit çeşit, zahirî bâtınî nimetlere hamd ü senâlar olsun.

Fâtiha-yı Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı