M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 297

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve's-sâlâtu ve's-selâmu ala hayra halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhtesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:.

Setahrucu nârun min Hadramevt ev min bahri Hadramevt kable yevmi'l-kıyâmeti tahşürü'n-nâse. Kâlû: Yâ Resûlallah, femâ te'mürünâ. Kâle: Aleyküm bi'ş-Şâmi.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Muhterem ve aziz müslüman kardeşlerim!

Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okumaya devam edeceğiz.

Dersimize başlamadan önce, evvelen ve bizzât Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruhu için; sonra cümle enbiyânın, asfiyânın, evliyânın, Peygamber Efendimiz'in ashâbının, etbâının, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliy-yi Mürtezâ'dan Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî hazretlerine kadar güzerân eylemiş sâdât ve meşâyihimiz ve hulefâsının; eserin müellifi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi hazretlerinin, eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar ulaşmasında emeği geçmiş olan ulemânın ve ruvâtın ruhları için; ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere teşrif etmiş olan siz kardeşlerimizin cümlesinin geçmişlerinin ruhları için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf hediye edelim.

İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, eşrâtu's-saatten, kıyamet alâmetlerinden olan bazı şeyleri bize bildirmek üzere şöyle buyurmuş:

Setahrucu nârun min Hadramevt. "Hadramevt denilen yerden bir ateş çıkacak." Ev min bahri Hadramevt. "Yahut Hadramevt denizinden bir ateş çıkacak."

Ne zaman?

Kable yevmi'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününden evvel."

Yani dünyanın sonu ve kıyamet başlamadan önceki zamanda.

Tahşürü'n-nâse. "İnsanları toplayacak, önüne katacak, biriktirecek."

Kâlû: Yâ Resûlallah, femâ te'mürünâ. "Yâ Resûlallah, bize o zaman ne tavsiye eylersin? O zamana biz de çıkarsak Ümmet-i Muhammed olarak ne yapmamız lazım?"

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Aleyküm bi'ş-Şâm. "Size Şam tarafını tavsiye ederim."

Burada başına "s" harfi getirilmiş. Muzârî fiilin başına "s" harfi getirildi mi yakın istikbal olur. İstikbale ait birtakım hususları anlatan hadîs-i şerîfler sıralanmış. Bir iki sayfa bu hadîs-i şerîfler devam ediyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi zamanından sonra olacak birtakım hâdiseleri önceden haber veriyor.

Nasıl haber veriyor?

Allahu Teâlâ hazretlerinin hak Resûlü olduğu için haber veriyor. Yoksa; lâ ya'lemu'l-ğaybe illa'llâh. "Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." Ama Allahu Teâlâ hazretleri bildirirse bilir. Allahu Teâlâ hazretleri evveli âhiri, olmuşu olacağı, her şeyi bildiği ve ilmi her şeyi ihâta etmiş olduğu için dilediğine de dilediği kadarını ihsan eder.

Ve lâ yuhîtûne bi-şey'in min ilmihî illâ bi-mâ şâe. "Allahu Teâlâ hazretlerinin ilmini, o ilimden ancak O'nun dilediği kadarını nasibi olan kimseler alırlar, bilirler."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz istikbale ait şeylerden bahsetmiştir. Hadîs-i şerîflerde bunun misâli çoktur. Bahsettiği şeylerin bir kısmı çıkacaktır, bir kısmı çıkmıştır.

Mesela buyurmuş ki;

"İstanbul fetholunacak."

O zaman İstanbul neresi, Medine neresi! O sözlerin söylendiği sıralarda Şam bile müslümanların elinde değil. Hatta Tebük bile hudut kasabası oluyor, Bizans askerleri oraya kadar geliyorlar. Bir keresinde ashâb-ı kirâm toplanmışlar da Tebük'e kadar sefer yapmışlar. Daha Ürdün'ün hududuna kadar olan yerler müslümanların elinde, öbür tarafı Bizanslılar'ın elinde. Ürdün ele geçecek, Suriye ele geçecek, Anadolu ele geçecek, tâ İstanbul ele geçecek. O zamandan diyor ki;

"İstanbul muhakkak ve muhakkak fetholunacaktır!"

Nûnu te'kîdi sakîle ile, başına da lâm-ı te'kîd getirerek söylüyor ki Arap diline vâkıf olanların mâlumudur; çok katî bir ifade. "Bu muhakkak ve muhakkak böyle olacak!" diye, Resûlullah Efendimiz çok kesin olarak bildiriyor.

Hakikaten de İstanbul fethedildi.

"İstanbul'u fetheden komutan ne iyi bir komutandır, İstanbul'u fetheden ordu ne iyi bir ordudur." diye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz methetti.

O şerefe kim erdi?

Fatih Sultan Mehmed Han aleyhi'r-rahmeti ve'l-ğufrân hazretleri erdi. Şimdi bu beldenin içinde, şu anda, şu dersi verebiliyorsak o gazilerin himmetleriyle oldu bu iş. Onlar çarpıştılar, karadan denizden muhasara ettiler, Allah yolunda uğraştılar; inci gibi olan şu memleketi, şu şehri bize nasip ettiler.

Biz onlara nasıl teşekkür etsek azdır.

Çünkü insanlara teşekkür etmeyen Hâlık'a teşekkür etmesini bilmez. Allahu Teâlâ hazretleri insanların da yaptıkları iyiliklere karşı teşekkür edilmesini istiyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu tavsiye ediyor. Bir insan sana bir bardak su getirse teşekkür edeceksin. Çünkü mecbur değil. Havlunu tutuverse, pabucunu çeviriverse bir teşekkür veyahut bir dua edeceksin, minnettarlığını belli edeceksin. O, onu sırf seni sevdiğinden veyahut Allah'ın dinini sevdiğinden, âdâba erkâna bağlı olduğundan, âhiret sevabını umduğu için yapıyor. Yoksa insanları kamçılasan, dövsen, sövsen bu şeyi yaptıramazsın. Herkesin bir haysiyeti vardır.

Mehmet Akif, kocakarıyla Ömer hikâyesi diye bir hikâye nakleder. Sahih kitaplardan almış, nazma çekmiştir. Orada Hz. Ömer kendisi, ihtiyar kadına diyor ki;

"Sen madem bu kadar açlık, sıkıntı çekiyorsun. Madem böyle yetimlerin aç susuz kalmışlar, evde günlerce yemek yiyememişler. Halife Ömer'e gitseydin de, 'Ben muhtacım.' deseydin; o sana un, ekmek malzemesi, yağ, bir şeyler verirdi."

"Ömer de kim oluyor! Benim babam ondan daha asil, daha cömert bir kimseydi!" diye cevap veriyor.

Bunu belki Mehmet Akif kendisi Türkçe olarak böyle [yazmış].

Ama zorla olmaz. Herkes Allah'tan ecir beklediği için bir kimseyi sever, hürmet eder. Yoksa başka sebepten değil.

Onun için, iyilik yapan kimseye muhakkak iyiliğine karşı bir mukabelede bulunmak lazım. Gücün yeterse, hediye vermişse sen de hediye ver. O yardım etmişse sen de ona bir güzel bir şey yap, bir jestte bulun. Ona gücün yetmezse bir hayır dua et.

"Benim elimden başka ne gelir? Âciz, nâçiz, fakir bir kimseyim, yoksulum, güçsüzüm."

"Kiminin parası, kiminin duası." derler. Sen de ona dua edersin.

İyiliğe, iyi bir duruma, bir nimete şükür çok güzeldir. Nimete şükür dinin yarısıdır.

Sabır ve şükür denilen huylar çok önemli olduğu için, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "İslâm'ın yarısı sabırdır, yarısı şükürdür." buyurmuş. Yani nimet gelirse Allah'a şükredeceksin. Ama aradaki vasıtaları da yine teşekkürle yâd edeceksin. Birisi sana çıkartıp 10 bin lira para verse, Allah ona ilham etmiştir de o göndermiştir; ama ona da teşekkür etmen gerekir. Onu vasıta kılmış, ona da teşekkür ve hayır dua etmen gerekir.

Bir insan bir nimetin kadrini bilirse, şükrederse ne olur?

Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Le-in şekertüm. "Eğer siz verilen nimetlere, lezzetlere, ihsanlara, atiyyelere, bağışlara, ikramlara şükrederseniz..." Le-ezîdenneküm. "Mutlaka, muhakkak ve muhakkak ben de o nimeti arttırırım."

Onun için, nimete şükürde nimetin artması vardır. Şükrettin mi nimet artar, bollaşır.

Ve le-in kefertüm inne azâbî le-şedîd. "Küfrân-ı nimette bulunursanız, nimete şükretmezseniz, iyiliğin kadrini kıymetini bilmezseniz, o nimet elden kaçar."

Bu bir mânevî ilâhî kâidedir. Bunu bilin. Allah'ın verdiği izzetleri, nimetleri, lezzetleri düşünün.

Nimetler o kadar çoktur ki... Şeyh Sâdi Şirâzî diyor ki;

"Bir insan nefesi içine çekti mi hayatı bir nefeslik daha uzar. Nefesi geri verdi mi içi rahatlar. Demek ki bir nefes alış verişte bile iki tane nimet vardır: Bir; hayatın uzaması. Bir; insanın içinin ferahlanması."

Nefesi alamasan çatlarsın, veremesen çatlarsın.

Mesela -hiç tahmin etmezsiniz- burnun içi ıslak olmasa, kuruyuverse çok zahmet çekersiniz. Dudağınız kuruyuverse ne oluyor?

Islata ıslata bir hal oluyorsunuz. "Sıcakta dudağım kurudu." diyorsunuz.

Demek dudağın ıslaklığı bile, burnun içinin ıslaklığı bile bir nimet...

Fazla ıslak olsa, o zaman da sıkıntı duyarsınız, "Nezle oldum." dersiniz. Yine bir sıkıntı olur.

Nimetin ne kadar yaygın olduğunu belirtmek bakımından misal olsun diye söyleyeyim. Bir insanın yüznumaraya girip de hemen çarçabuk işini görüp çıkabilmesi bir nimettir. Yaşlılara, prostat hastası olanlara sorun, bakın. Giriyorlar, saatlerce uğraş, uğraş, uğraş... Ne ızdıraplar, ne ağrılar, sızılar çekiyorlar... Onun için, o bile bir nimettir.

Nimetin kadrini bilmek lazım! Nimetin kadrini bilirse artar.

İşte İstanbul'u fetheden komutana da bizim şükran borcu duymamız ve hayır dua etmemiz lazım. Yani insan İstanbul'da bulunuyorsa Fatih Sultan Mehmed'e, onun ordusundaki gazilere, mübarek zâtlara dua etmeli. "Onların sayesinde şu surun içinde bulunuyoruz, Allah rahmet eylesin." deyivermeli. Bu, kadirşinaslığın bir [göstergesidir.]

Demek ki Peygamber Efendimiz önceden haber veriyor ve önceden haber verdiği çıkıyor.

Peki, Kur'an'da da böyle şeyler var mı?

Kur'ân-ı Kerîm'de çok [var.] Kur'ân-ı Kerîm'de kıyamete ait çeşitli tasvirler var.

Sonra meşhur, Ebû Bekr-i Sıddık radıyallahu anh'ın, Romalılar'ın galip geleceğine dair bir iddialaşması var. Kur'ân-ı Kerîm'de Rum sûresi var. O zaman Romalılar İranlılar'a mağlup olmuşlar. Onlar mağlup olunca müşrikler sevinmişler. Nereden nereye, insanlar ne kadar acayip! O zaman İranlılar ateşe tapıyor. Bizanslılar da Allah'a inanıyor. Ama hıristiyan tabii, bozuk bir inancı var. Allah'a inanıyor, ehli kitap... Ötekiler ateşperest, berikiler ehli kitap. İranlılar Bizanslılar'ı yenince -Mekke devrinde- Mekke'nin müşrikleri bayram yapmışlar.

Neden?

"Onlar da müşrik, biz de müşrikiz." diye. "Bak, o müşrikler nasıl o ehli kitabı yendiyse biz de burada sizleri yeneceğiz." diye, Peygamber Efendimiz'in ashâbını yeneceklerini çıkartıyorlar. "Biz de sizi yeneceğiz." diye düşünmüşler, sevinmişler. O zaman âyet-i kerîme iniyor:

Ğulibeti'r-Rûm. "Rumlar yani Romalılar, Bizanslılar bir savaşta mağlup oldular ama..." Fî edne'l-ardi ve hüm min bağdi ğalebihim seyağlibûn. "Onlar bu mağlubiyetten sonra galip gelecekler, galip gelenler mağlup olacaklar. İş tersine dönecek."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in has sahabesi, malını canını onun yoluna vermiş olan, bizim de Efendimiz, silsilemizin başı Ebû Bekr-i Sıddık radıyallahu anh; efdalü'l-halâik, mahlukâtın peygamberlerden sonra en üstünü, çok yüksek mertebeli ve Aşere-i Mübeşşere'nin başı, halîfe-i Resûlullah, yâr-ı gârı, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mağarada arkadaşı, iki tane kızını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e vermiş... Müşriklerle iddiaya giriyor, diyor ki;

"Siz boşuna seviniyorsunuz, Bizanslılar onları yenecek."

Gelip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e söylüyor:

"Ben âyet-i kerîmeye dayanarak böyle bir iddiaya girdim."

"Ne kadar iddiaya girdin?"

"10 devesine iddiaya girdim."

"Müddeti artır, develeri de 100'e çıkart." diyor.

Öbür taraf yenecek. Müddeti biraz çoğalt, 'şu kadar sene içinde' de ve develeri de 100 deveye çıkart." diyor.

O da geliyor, iddialaştığı adama diyor ki;

"Müddeti biraz uzatalım, develeri de arttıralım."

Arttırıyor ve sonunda Bizanslılar hakikaten âyet-i kerîmede bildirildiği üzere galip geliyorlar.

Demek ki gerek Kur'an âyetlerinde gerek Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerinde olacak şeylere dair bilgiler var.

Neden?

Allah biliyor da Resûlü'ne bildiriyor, o da bize bildirmiş.

"Kıyamete yakın bir zamanda Hadramut'tan -Hadramut, Arap yarımadasının cenûbunda Yemen'e bağlı bir beldedir.- bir ateş çıkacaktır. Ve bu ateş insanları önüne katacak. Durdukları yerde duracak, gittikleri yerde peşinden gidecek, takip edecek."

"Hakikaten ateş de olabilir. Fitne mânasına da gelir. Fitne bir cemiyeti, toplulukları ateş gibi nasıl yakıp kasar kavurursa, o mânaya da gelebilir." diyorlar.

Böyle bir ateş çıkacak, kıyametin alâmetlerinden birisi bu olacak.

Böyle bir ateş çıkacağını bilmek ve o zaman Şam'a doğru gitmenin Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edildiğini bilmek yetiyor, fazla izaha gerek yok, istikbale ait bir şey.

Öbür hadîs-i şerîfe geçtim:

Seteşrebu ümmetî min ba'dî el-hamre. "Benden sonra ümmetim içkiyi içecekler." Yüsemmûnehâ bi-ğayri'smihâ. "Ama adını başka isim koyacaklar."

"İçki" demeyecekler. İçecekler de başka ad koyacaklar.

Yekûnu avnehüm alâ şürbihâ umerâühüm. "Bunların içilmesine yardımcı olan başlarındaki adamlar, başbuğlar olacak. Onlar yardım edecekler."

Şimdi bunu izah edelim. Bu hadîs-i şerîf de istikbale ait bir hadîs-i şerîftir.

Peygamber Efendimiz zamanında mâlum, ilk önce içki hakkında bir hüküm yoktu. Sonra içki hakkında bir âyet-i kerîme geldi. Ondan sonra bir âyet-i kerîme daha geldi. Ondan sonra bir âyet-i kerîme daha geldi; içki yasaklandı. İçkiler sokaklara döküldü. Medine'nin sokaklarından, kenarlarından içkiler aktı gitti. Ashâb-ı kirâm içki içmez oldular.

Neden?

İçki içince akıl gidiyor. Akıl gidince de insan kavga ediyor, sövüyor, dövüyor; hırsızlık, arsızlık, edepsizlik yapıyor, herkese rezil rüsva oluyor. Bir içki bir yuvayı söndürüyor. İnsan alıştı mı da, müptelası olunca da yakasını bırakmıyor. Yani içkinin kötülüğünü biliyor ama içkiden vazgeçmesi mümkün olmuyor. Onun için içki yasak.

İslâm dini içkiyi nasıl yasak etmiş?

İçki haramdır. İçkiyi imal etmek, taşımak, imal ettirmek, sunmak yasaktır.

"Ben içmiyorum ama sunuveriyorum, takdim ediyorum."

Başkasına sunmak, sundurmak, sâkilik etmek, emretmek yasaktır.

Hâsılı, Allahu Teâlâ hazretleri yapılmasından içilmesine kadar kimin eli değmişse, ona yardımcı olmuşsa böyle şey yapılmasın diye yasaklıyor. Hem kendisi yasak hem de onun içilmesi için yapılabilecek her şey yasaklanmış. Allahu Teâlâ hazretleri lanet ediyor, "mel'undur" diyor. "İçkiyi içen de, sıktıran da, içirten de, taşıyan da, hepsi mel'undur." diye Râmuz hadislerinde geçer.

İçkinin hangisi haram, hangisi helal? Acaba şarap haram da bira helal mi? Rakı haram da votka helal mi?

Böyle bir soru bahis konusu olursa, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu gayet güzel açıklamış. Buyuruyor ki;

Küllü müskirin hamrun. "İnsana sarhoşluk veren her şey içkidir ve hepsi haramdır."

Neyi içtiğin zaman başını tutuyor da başını sersemlettiriyor, seni sarhoş ediyorsa adı ne olursa olsun; ister hurmadan, ister üzümden, ister arpadan, ister bildiğimiz bilmediğimiz başka tabiî veya sentetik maddeden yapılsın, içince sarhoşluk verdi mi bir şey, haramdır. Kafaya sarhoşluk veriyorsa içkidir. Kâide böyle. Onun için, "Bunun adı şöyle, bunun adı böyle." demenin hiç kaçamak tarafı yok. Bir de;

Mâ eksere kesîruhû fe-kalîluhû. "Bir maddenin çoğu sarhoş ediyorsa -'Ben sarhoş etmeyecek kadar az içiyorum.' demek de olmaz.- azı da haramdır, çoğu da haramdır."

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz diyor ki;

"İnsanlar nefislerine uyacaklar... Benden sonra, benim hayatımdan sonra cemiyet bozulacak, insanlar yine içki içmeye başlayacaklar."

Dinimiz yasak etti içkiyi ama yine başlayacaklar...

Yusemmûnehâ bi-ğayri ismihâ. "Yalnız adını değiştirecekler, başka isim verecekler, içecekler."

"Bu içki değil! Bu bira, bu bilmem şu, bu bilmem ne..." Bir başka bir ad söyleyecekler, yine onu içecekler.

"Ve buna yardımcılar baştaki başbuğlar olacak."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Bu işi yapmaya emirler, başkanlar, idareciler yardım edecekler." diye bunu beyan buyurmuş.

Demek ki adı ne olursa olsun içmememiz ve bu işin içilmesine bir kolaylık göstermememiz lazım geliyor.

Sitrun beyne a'yüni'l-cinni ve beyne avrâti benî Âdeme izâ vadaa ehadühüm sevbehû en yekûle bismillâh.

Ebî Said el-Hudrî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize soyunduğumuz zaman Bismillah dememizi, Allah'ın adını anmamızı tavsiye ediyor ve buyuruyor ki;

"Bir kimsenin elbisesini çıkarttığı zaman Bismillah demesi cinlerin gözleri ile âdemoğlunun çıplak, açık yerleri arasında perdedir."

Yani cinler onu göremez.

Mâlum, çevremizde bir görünen varlıklar var, bir de göremediğimiz varlıklar var. Bu göremediğimiz varlıklardan birisi de cinler. Bir insanoğulları var, bir de cinler var. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hem insanlara hem cinlere peygamber gönderildi. Cinlerin varlığına dair âyet-i kerîmeler var. Hatta Kur'ân-ı Kerîm'de sûretü'l-cin, Cin sûresi var. Cinlerden bir grubun gelip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Kur'an'ını dinlediğini ve kavmine gidip de; "Biz Musa aleyhisselam'dan sonra indirilmiş bazı vahiyler, bazı âyetler duyduk." diye Kur'an âyetlerini anlattıklarını Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bize bildiriyor.

Demek ki o cinler bazen insanlara da zarar verirler. Hani "cin çarpma" diyoruz ya... Adamın ağzı eğrilir, çocuğa bir hal gelir, baygınlık gibi acayip şeyler olur... İşte onlar cinlerin tesiri oluyor. Hatta "ruh çağırma" dedikleri şeyler, cinlerin oyunları...

Edebiyat fakültesine gittim. Birkaç arkadaş etrafımı aldılar;

"Hakikaten bir seansa, bir cin çağırma, ruh çağırma toplantısına katıldık. Masa tıkırdadı, ayağı havaya kalktı, şöyle oldu, böyle oldu..." [diyorlar.]

Ruhlar ulvî varlıklardır, insanların oyuncağı olmaz. O ruh çağıran insanlar cinlerin oyuncağı oluyor. Cinler onlarla oyun oynuyor. Yani yapılan şey cinlerin [işi.] Hocamız bize bunu böyle ifade etmişti.

Hâsılı, cinler bazen âdemoğluna çeşitli şekillerde musallat olurlar. Âdemoğullarına karışırlar, ona "cin karışmak" denilir. Hatta âdemoğullarından evlenenler de olur. Hatta bir kimse hanımıyla evlilik münasebetinde bulunduğu zaman besmele çekmezse iştirak edenleri olur, deniliyor. İşte bunlara karşı Bismillah demek bir perde oluyor, örtü oluyor. Bu mânevî bir husus. Demek ki besmeleyi hiçbir yerde terk etmeyeceğiz.

Küllü emrin zî bâlin lem yübde' bi'l-besmeleti fe-hüve aktau.

Daha başka rivayetler de var.

"İnsan bir işe besmelesiz başlarsa o iş güdük kalır, o işin sonu gelmez, hayrı bereketi olmaz."

Onun için,

Allah âdın zikredelim evvelâ,

Vâcib oldur cümle işte her kula.

Bir işe başlarken muhakkak Allah'ın adını analım, besmeleyle başlayalım. Bir işe besmeleyle başlanırsa o işin sonu hayır gelir. Çocuğunuzu besmeleyle hocaya götürün, besmeleyle mektebe başlatın, besmeleyle bir işe girişin.

Allah âdı olsa bir işin önü,

Hergiz ebter olmaya ânın sonu.

Allah'ın adıyla başlayan bir işin sonunda hayır, bereket gelir. Bazen biz kendi hayatımızda görüyoruz. Görenlerin kitaplarında rivayetlerini okuyoruz.

Geçen gün Gümüşhaneli hazretlerinin hayatını okurken [gördüm.] Cahil bir müridine demiş ki;

"Git, filanca yerde konuş."

Mürit de sâdık bir mürit; "Baş üstüne." demiş, gitmiş.

"Ama cahil bir kimseyim. Ne konuşacağım, o topluluğa gidip de ne söyleyebilirim? İlmim yok ki!"

Fakat "Git konuş." dedi ya, "Konuşmaya başladım." diyor.

"Besmeleyi çektim, konuşmaya başladım. Bir de baktım, kendime dikkat ettim, ses bile benim sesim değil. Anladım ki mürşidim benim ağzımdan konuşuyor. Ben sanki bir hoparlörüm..."

Demek ki Allah'ın adıyla olursa Allahu Teâlâ hazretleri böyle bildiğimiz bilmediğimiz kolaylıklar verir.

Soyunduğu zaman da müslümanın edep kâidesi nedir?

Besmele çekmesi.

İnsan tabii elbisesini giyer, değiştirir, banyoya girer, yıkanması icap eder. Demek ki Bismillah diyecek ki şeytanların zararı olmasın.

Diğer hadîs-i şerîfe geçiyoruz:

Setusâlihûne'r-Rûme sulhan âminen fe-tağzûne entüm ve hüm aduvven min verâihim "Siz Romalılarla, Rumlarla emniyetli bir sulh yapacaksınız."

Bu da kıyamete ait bir alâmet. Çünkü başına "s" harfini getirmiş; setusâlihûne. "İleride yapacaksınız." Ümmet-i Muhammed'e o zaman Peygamber Efendimiz bildiriyor, diyor ki;

"Ey Ümmet-i Muhammed! Ey benim ümmetim! İleride siz yapacaksınız..."

Ne yapacaksınız, kimlerle?

"Rumlarla…"

Rum demek Arap dilinde; tâifetün kesîretün mine'l-kefereti. Kâfirlerden mürekkep olan geniş topluluklara Araplar Rum der. Rum dedi mi Arap yarımadasından yukarı, Anadolu'nun şimâl-i garbi, her tarafı kastedilir; yoksa ille belli bir bölgenin küçük bir halkı kastedilmez.

"Onlarla sulh yapacaksınız."

Fe-teğirrûne. "Siz aldanacaksınız."

Bir başka rivayet var: Fe-tağzûne. "Gazâ edeceksiniz." mânasına gelir. Her iki rivayete göre de mânasını söyledik.

Ve hüm aduvven min verâihim. "Onlar bu sulhun arkasından yine düşmanlıklarına devam edecekler." Fe-tüslimûne ve tağnemûne. "Siz kendinizi emniyette hissedeceksiniz ve bu serbest vakitten faydalanacaksınız, bunu ganimet bileceksiniz." Sümme tenzilûne bi-mercin zî tulûlin. "Sonra yüksek tepeleri olan bir çayıra ineceksiniz."

"Siz onlarla sulh yaptınız, anlaşma yaptınız ama onlar gizli gizli içlerinden düşmanlığı sürdürüyorlar, siz farkında değilsiniz..."

"Beraberce onlarla gaza ettiniz." veyahut "Onların sulhuna aldandınız." mânasında o kelime geçiyor.

"Beraberce tepecikleri olan bir ovaya geleceksiniz."

Fe-yekûmu raculün mine'r-Rûmi. "Rumlar'dan yani o kâfirlerden bir adam kalkacak." Fe-yerfeu's-salîbe ve yekûlü ğalebe's-salîbü. "Haçı -putu- kaldıracak, 'Put

salib galip geldi!' diyecek."

Mâlum, put yani salib, istavroz hıristiyanların alâmeti. Hilal yani ayın ince şekli, o da müslümanların alâmeti. Daima "salib" deyince hıristiyanlar, "hilal" deyince müslümanlar anlaşılmıştır. "Hilal ve salib" diye bazı yerlerde kitaplar yazılmış, bazı şahısların yazdığı böyle kitaplar var.

O adam haçı kaldıracak ve diyecek ki;

"Hıristiyanlar galip geldi!"

Bunun üzerine...

Fe-yekûmu ileyhi raculün mine'l-müslimîn. "Müslümanlardan bir adam onun yanına kalkacak." Fe-yaktülühû. "Ve onu öldürecek."

Sen misin öyle diyen!

Fe-yağdiru'l-kavm. "O topluluk bu sefer sulhu bozacaklar." Ve tekûne'l-melâhimü. "Büyük bir meydan kavgası, savaşı, kan dökücü bir şey olacak." Fe-yecmeû leküm."Onlar size karşı toplanacaklar." Fe-ye'tûneküm fî semânîne ğâyeten. "Yetmiş bayrak altında gelecekler." Mea külli ğâyetin aşretü âlâfin. "Her bayrağın altında 10 bin kişi bulunacak. Böylece size karşı gelecekler." diyor Peygamber Efendimiz.

Bu da ileride olacak, kıyamete ait bir savaş.

Şerhte diyor ki;

Fe-yaktetilûne. "Savaş edecekler." Fe-yukrimu'llâhu tilke'l-usâbeti bi'ş-şehâdeti. "Müslümanlardan o topluluğa Allah şehâdeti nasip edecek."

Demek ki onlar kalabalık geldikleri için müslümanlar orada şehit olacaklar. O da şerhte açıklanıyor.

İstikbale ait diğer bir hadîs-i şerîf:

Setatluu aleyküm râyâtün sûdün min kıbeli Hurasâne fe'tûhâ velev habven ale's-selci fe-innehû halîfetullâhi'l-mehdiyyü.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz Mehdi ile ilgili bir bilgi veriyor:

"Size Horasan tarafından siyah bayraklar çıkıp gelecek. Eğer onları görürseniz onlara katılın; buzun üstünde de olsanız, emekleyerek gidiyor da olsanız yine onlara katılın. Çünkü o Allah'ın halifesi olan Mehdi'dir."

Mâlum, kıyamet alâmetlerinden birisi de Mehdi'nin çıkmasıdır. İşte bu Mehdi Horasan tarafından çıkacak, siyah bayrakları olacak ve ona insanların, müslümanların tâbi olması gerekecek. Diğer hadîs-i şerîflerde böyle anlatılmış. Bunu da kıyamete ait alâmetlerden birisi olarak kısaca geçiyoruz.

Horasan İran'ın şimâl-i şarkîsi yani kuzey doğu tarafındaki bir mıntıka. Mehdi oradan çıkacak, Resûlullah'ın soyundan, sülalesinden olacak, onun adını taşıyacak, babası onun babasının adını taşıyacak.

Setüftehu aleykümü'd-dünyâ hattâ tüneccidû büyûteküm kemâ tüneccedü'l-Ka'betü fe-entümü'l-yevme hayrun min yevmi izin.

"Size dünya açılacak, fetholunacak."

Resûlullah Efendimiz bunu ne zaman söylüyor?

Ashâb-ı kirâmın yoksulluk çektikleri, üzerlerini örtecek elbiseleri olmadığı zaman. Hatta bir tanesi vefat etmiş, şehit olmuş da mezara koyuyorlar. Örtüyü yukarı doğru çekerlerse ayakları açılıyor, aşağı doğru çekerlerse başı açılıyor. Bir yoksulluk, kıtlık, sıkıntı yılı oluyor; hurmaları beraber yığıyorlar, tekrar taksim ediyorlar. Bir sefere gittikleri zaman bir hurmayı birisi ağzından çıkartıyor, biraz o emiyor, biraz ötekisi emiyor. Açlık çok zor şey! Böyle sıkıntılı zamanlarda Peygamber Efendimiz -o zamandan- diyor ki;

"Size dünya fetholunacak, açılacak."

Yani, "Dünyevî, maddî imkanlarınız artacak."

O zaman ne yapacaksınız?

"Evlerinizi Kâbe'yi süsler gibi süsleyeceksiniz."

Duvar kâğıtları, mobilyalar, eşyalar, tablolar, biblolar derken her tarafı süslenecek, ziynetlenecek.

Ama makbul değil.

Fe-entümü'l-yevme hayrun min yevmi izin. "Şu günkü fakr u zarûret içindeki hâliniz o zamanki hâlinizden çok daha hayırlı." diyor, Resûlullah Efendimiz.

Dünya insanı aldatır. Dünyanın süsü, ziyneti insanı aldatır da Allah'ın yolundan alıkoyarsa hiç kıymeti yok; başına çalınsın! Dünya, dünyalık, maddî imkân, para pul Allah yolunda bir kıymeti ifade eder.

Ni'me'l-mâlu's-sâlihu li'r-raculi's-sâlihi. "Hayırlı, salih bir insana helal, salih bir mal ne kadar güzel yakışır."

Neden?

O mal ile hayır işler. O mal ile hayr u hasenât yapar. Çeşme yapar, han yapar, hamam yapar. Fakirlere yardım eder. O parayı müslümanların hayrına, cihada sarfeder.

Ama para şerli, ham, ehli dünya ve gafil bir kimsenin eline geçti mi, o da evinin süsüne, ziynetine [harcar.]

Kitaplar; "Eve yatırılan parada, evi süslemeye yatırılan parada hiçbir sevap, hasene yok." diye yazıyor. Yani kat kat binaların yapılması, paranın pulun taşa toprağa yatırılması bizim dinimizde hoş görülmemiş.

Hatta bir keresinde ashâb-ı kirâmdan bir zât Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yanına geliyor; es-Selâmu aleyke yâ Resûlullah gibi bir şekilde selam veriyor da Efendimiz selâmını almıyor. Halbuki bizim dinimizin ahkâmına göre bir kimse selam verirse selam almak gerekir, vecîbe oluyor. Selam vermek sünnet, almak farz! Yani çok önemli oluyor, muhakkak yapmak lazım! Peygamber Efendimiz selâmı almamış. O sahabi anlamış ki "Resûlullah bana kızgın, kırgın."

"Resûlullah benim selamımı almadı. Acaba mübareğin gönlünü kıracak ne yaptım ki?" diye etraftaki kimseleri soruşturuyor.

Bir tanesi diyor ki;

"Bilemem ama bir keresinde mescitte duruyorduk. Şöyle bir doğruldu baktı, bir evin ikinci katı çıkmış..."

"Şu ikinci kat yapılan, bir kat daha çıkılan ev kimin evi?" demiş.

Demişler ki;

"Filanca sahabinin evi."

O selam veren şahıs...

"Belki ondan selâmını almamıştır." diyor.

O zât-ı muhterem de gitmiş, hemen o yaptığı katı aşağı indirmiş. Ondan sonra gelmiş, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e selam vermiş, o da; aleyküm selam buyurmuş. Yani selâmını [almış.]

Bizim dinimizde taşa, toprağa, inşaata para yatırmak makbul değildir. Onun için, şimdi ihtiyaç bile varsa yapılmış bir tanesini alıver, kendin uğraşıp da başını derde sokma. Hocamız öyle tavsiye ederdi. İnsana da tabii başını sokacak bir ev lazım. "Yapılmış bir ev al da bu işin sıkıntısı ile uğraşma." derdi.

Bunun altında yatan mânaya parmak basarak ortaya çıkarmak gerekirse; biz buraya bu dünyayı mâmur kılmaya değil, âhireti kazanmaya geldik. Bu dünyada bize yetecek bir sade ev yeter, paramızın pulumuzun gerisini Allah'ın rızasını kazanmakta sarf etmemiz lazım.

Ama anlatamazsın. Bu devirde ne kadınlara anlatırsın, ne de cemaate anlatmak mümkün. Kadınlar biraz evi süssüz, ziynetsiz gördüler mi, mobilyası yok, süsü yok; başlarlar ağlamaya... Mecbur olursun. "İşte perde şöyle olacak, topuzları böyle olacak, fiyonkları böyle olacak, püskülleri böyle olacak, sırması şöyle olacak, duvara şöyle bağlanacak..." Çeşit çeşit... Artık ne kadar para versen gider, yani bitmez.

Allah paramızı pulumuzu Allah'ın rızasına uygun bir şekilde kullanmak nasip etsin.

Tabii bizim bazı sözlerimiz hoşa gitmeyebilir, batabilir. Ama benim sözüm değil ki! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözlerini biz cemaate söyleriz. Nasibi olan bundan hissesini alır. Biz de; "Söyledik yâ Resûlallah! Söyledik yâ Rabbi!" deriz. "Bizden vebal gitti." deriz. Artık vebal geride dinleyenlere kalır.

Diğer bir hadîs-i şerîf:

Setüftehu aleykümü'd-dünyâ. "Size dünya fetholunacak."

Yani, "Dünyevî, maddî imkânlara sahip olacaksınız."

Fe-izâ huyyirtümü'l-menâzile fîhâ fe-aleyküm bi-medînetin yukâlu lehâ Dimaşk. "Siz bu dünya fetholunduğu zaman, çeşitli ülkeler elinize geçtiği zaman, istediğiniz yerde oturma imkânına sahip bulunursanız, Dımaşk denilen şehri seçin."

Dımaşk denilen şehir, bizim "Şam" dediğimiz şehirdir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz orayı çok methetmiş.

"Serbest oturma imkânınız olduğu zaman orayı seçin, Dımaşk'a gidin, yerleşin."

Fe-innehâ ma'kalu'l-müslimîne mine'l-melâhim. "Çünkü bu belde müslümanların kavgalardan uzak yani emniyetli, uygun yeridir. Burası düğüm noktasıdır." Fustâtuhâ minhâ bi-ardin yukâlü lehâ el-Ğûta. "Ve bunun hudutları, surları el-Ğûta denilen yere kadardır."

Ğûta da onun bağlık, bahçelik, köşkler filan olan yakın sayfiye yerleriymiş.

Setüftehu'l-İskenderiyyetü ve Kazvînü alâ ümmetî.

"İskenderiye şehri ve Kazvin şehri benim ümmetime fetholunacak, açılacak."

"Oraları benim ümmetim alacak."

İskenderiye, Kahire'nin kuzeyinde, Akdeniz'in kenarında bir liman şehri...

"İskenderiye alınacak."

O zaman daha Mısır başkalarının elinde.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mısır'a mektup gönderdi. Mısır'da Mukavkis lakaplı bir kimse duruyordu. Ona mektup gönderdi, dedi ki;

es-Selâmu alâ meni't-tebea'l-Hüdâ. "Allah'ın selâmı, hidayete tâbi olanların üzerine olsun! Allah'ın Resûlü Muhammed'den Mısır'ın hükümdarı, büyüğü, ulusu Mukavkis'e..."

Mektup böyle başlıyor. Diyor ki;

"Seni İslâm'a davet ederim. Müslüman ol, selamet bul. Allah sana ecri kat kat versin."

Mektubun sûreti, fotokopisi müzelerde mahfuz...

Peygamber Efendimiz peygamberlik vazifesini hakkıyla yaptı. O kadar yaptı ki o günün imkânlarıyla söyleyebildiği binlerce, yüz binlerce insana söyledi. Veda hutbesine kadar her yerde, her fırsatta gelen kabilelere, heyetlere, hepsine İslâmiyet'i tebliğ etti. Ondan sonra da kendisi Bizans imparatoruna, Habeş imparatoruna, İran imparatoruna, Bahreyn'e, Mısır'a, çeşitli yerlere haberciler gönderdi, mektuplar yazdı. Bu mektupların bir kısmı -Resûlullah'ın imzasıyla- bugün bizim elimizdedir. "Ben Allah'ın hak elçisiyim, İslâm'a gelin." diye hepsini davet etti. Bu uzun, tatlı bir bahistir...

Mesela Bizans hükümdarı o zaman Heraklius isminde bir kimseydi. Ona o mektup geldiği zaman neler oldu, uzun bir hikâyedir... Bizim Güneydoğu Anadolu'da Süryânîler vardır. Yani hıristiyan bazı kavimler vardır. Hatta bunlar ticarette filan da büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir. Şimdi İstanbul şeker piyasasında bayağı ileridedirler. Ankara'da Süryânîlerin "Aziz" isminde bir [büyüğü] gelmişti. O diyor ki;

"Biz Süryânîlere de sizin Peygamberiniz mektup göndermişti. Bizim arşivlerimizde mahfuzdur."

O bir kitap yazmış, kitabın arkasında da ondan bahsetmiş.

Demek ki oraya da, bugünkü Güneydoğu Anadolu mıntıkası olan Urfa, Mardin taraflarına da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mektup göndermiş de bunların arşivlerinde, hazinelerinde hâlâ saklı duruyormuş.

"İskenderiye fetholunacaktır." diyor Peygamber Efendimiz. O zaman demek ki İskenderiye, Mısır başkalarının elindeydi.

"Kazvin fetholunacak."

Kazvin de İran'da bir mıntıkanın adı. Kazvin'den pek çok alim yetişmiş. İran'daki o mıntıka da fetholunacaktır.

Ve innehümâ bâbâni min ebvâbi'l-cenneti. "Bu ikisi cennetin iki kapısıdır." Men râbata fîhimâ. "Kim buralarda murabıtlık yaparsa yani hudut karakollarında Allah rızası için bekçilik yapar da bu savaşlarda yardımcı olursa, oralarda gaza ederse, karakol vazifesi yaparsa..." Ev fî ihdâhümâ. "Ya ikisinde birden veyahut sadece bir tanesinde de yapsa olur." Leyleten vâhideten. "Bir gece bile yapsa olur. Allah rızası için bir gece orada bekçilik yapsa..." Harece min zünûbihî. "Günahlarından çıkar." Ke-yevme veledethü ümmühû. "Anasının onu doğurduğu gündeki pak, tertemiz, günahsız olduğu gibi günahlarından sıyrılır."

Peygamber Efendimiz o zaman ashâb-ı kirâmı, ashabdan sonra gelecek kimseleri oralarda cihat yapmaya, çarpışmaya, karakollarda bekçilik yapmaya, vazife görmeye böyle teşvik eylemiş. Oraların da fetholunacağını önceden bildirmiş. Ve hakikaten de İskenderiye de, Kazvin de fetholunmuştur.

Bu hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz yine buyuruyor ki;

Seteftehûne ba'dî medâyine ızâmen. "Benden sonra siz büyük şehirler fethedeceksiniz."

Hakikaten fütûhat Hz. Ömer zamanında başladı, Orta Asya'ya, Afrika'ya yayıldı; Bizans'a ve Anadolu'nun bugünkü Doğu Anadolu mıntıkasına kadar geldi, Kafkasya'ya dayandı.

"Büyük şehirler alacaksınız."

Ve tettehizûne fî asvâkıhâ mecâlise. "O büyük şehirler sizin Mekke, Medine gibi küçücük şehirlere benzemez."

Tabii o zaman oralar küçük, bunlar büyük şehirler.

"Siz onların çarşı pazarında oturacaksınız, kalabalık meclisler kuracaksınız, yolun kenarlarına oturacaksınız."

Fe-izâ kâne zâlike. "Böyle bir durum olduğu zaman..."

Yolda, çarşıda, pazarda oturmanın âdâbı vardır. Oturuyorsanız, yapılacak işler neler, burada Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Fe-ruddü's-selâm. "Size birisi es-selâmu aleyküm dediği zaman selâmını iade ediniz, selâma karşılık veriniz." Ve ğuddû min ebsâriküm. "Gözlerinize sahip olun, gözlerinizi kapatın."

Ne demek "gözlerinize sahip olun"?

Çarşı pazar olduğu için kadın geçer, genç delikanlı geçer, çoluk çocuk geçer; gözlerinizi gelip geçene dikip bakmayın. Bakıp da günaha girmeyin, gözlerinize sahip olun, gözlerinizi kapayın.

Ve ehdü'l-a'mâ. "Kör kimse olursa yardım edin."

"Gel buradan, yol bu taraf." diye elinden tutun, yardım edin.

Ve eînü'l-mazlûme. "Ve mazluma yardım eyleyin."

Orada, çarşı pazarda baktınız birisi dövülüyor, sövülüyor, aldatılıyor, kandırılıyor, dolandırılıyor, zulme uğruyor; o zaman yardım edin.

Bu çarşı pazarda oturmanın âdâbındandır. Bir insan sandalyeyi çıkartıp dükkânın önünde oturdu mu, gelen geçenin selâmına karşılık verecek. Gelen geçen kadına, çoluk çocuğa bakmayacak, gözüne sahip olacak. Âmâ, ihtiyaç sahibi kimseler geçerse onlara yardım edecek. Ve mazlum olursa mazlumu koruyacak, kurtaracak.

Setekûnu umerâu fe-ta'rifûne ve tünkirûne. "İleride başbuğlar, hükümdarlar, emirler olacak, başınıza geçecek."

Peygamber Efendimiz yine ileriye ait şeylerden bahsediyor.

"Bu emirler, bu başbuğlar..."

Fe-ta'rifûne ve tünkirûne. "Bazen sizin hoşunuza giden şeyler yapacaklar, -yani iyi şeyler, salih ameller işleyecekler- bazen de kötü işler yapacaklar."

"Bazen hoş iyi şeyler, bazen nâhoş şeyler yapacaklar."

Fe-men arefe berie ve men enkere selime. "Kim mâruf, iyi iş yaparsa o berî olur, yani azaba müstehak olmaz, cezadan, nifaktan kurtulur."

O hükümdarlar, başa geçen insanlar yalan yanlış işler yaptığı zaman siz emr-i mâruf nehy-i münker yaparsanız, onların yanlış yaptığı şeyi söylerseniz, hatalarını güzelce açıklarsanız, o zaman nifaktan, yaltakçılıktan, dalkavukluktan berî ve sâlim olursunuz. Eğer bunu yapamazsanız, gücünüz yetmediği takdirde içinizden inkâr ederseniz, o zaman bu da selâmette olmanıza yeterli olur, yani cezadan kurtulmuş olursunuz.

Ama;

Velâkin men radıye. "Kim onların o yaptığı iyi-kötü, hoş-nâhoş şeylere gönül hoşluğu gösterirse, memnun ve razı olursa..." Ve tâbea. "Onlara, onların sözlerine uyarsa o zaman berî olmaz."

Yani kurtulmaz, selâmette olmaz, Allahu Teâlâ hazretlerinin cezasına müstehak olur.

Kâlû: E-felâ nukâtilühüm. "Ashâb-ı kirâm dediler ki;

'Onlarla çarpışmayalım mı, savaşmayalım mı?'"

Kâle: Lâ. "Hayır, çarpışmayın." Mâ sallû. "Namaz kıldıkları müddetçe..."

"O hükümdarlar namaz kıldıkları müddetçe çarpışmayın." diye Peygamber Efendimiz buyurdu.

Demek ki müslümanın âdâbındandır ki; kötü bir şey gördüğü zaman emr-i mâruf nehy-i münker yapacak. Yani hakkı söyleyecek, çekinmeden; "Bu doğru değildir, böyle yapmayın!" diye söyleyecek. Onu yapamazsa içinden; "Yâ Rabbi! Ben bu işe razı değilim ama ses çıkartamıyorum. Ne yapayım, adam zorba, zalim! Başıma bir zarar gelir." diyecek. İçten razı olmazsa ne âlâ! Fakat dalkavukluk yaparsa, onlara tâbi olursa o zaman felaket...

Demek ki müslümanın âdâbı, Müslümanlığın gereği; kötü bir şey gördüğü zaman emr-i mâruf nehy-i münker yapmak, nasihat çekmek. Onu yapamazsa içinden buğz etmek, istememek. Ama dalkavukluk, mülâhene yok! Baş eğmek, alkışlamak yok! Öyle yaparsa felaket...

Setekûnu umerâu teşğalühüm eşyâu yuahhirûne's-salâte an vaktihâ fecalû salâteküm meahüm tetavvuan.

Umerâ diyor, yani "Emirler, herhangi bir yerin reisleri, başkanları..."

"Onları pek çok şeyler meşgul edecek de namazları tehir edecekler."

Halbuki namazı vaktinde kılmak en hayırlı amellerden olarak bildirilmiştir.

"Siz onlarla namaz kıldığınız zaman onu nafile namaz gibi kılın."

Yani ihtiyata riâyet edin. O namaz ya olmuştur ya olmamıştır.

"Onu nafile gibi yapın da bir kere daha kılın." diye, Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Sayfanın tamamlanması için iki hadîs-i şerîf daha kaldı. Onları da [okuyalım.] İstikbale ait hadîs-i şerîfler devam ediyor.

Setekûnu li-veledi'l-Abbâse râyetün... "Abbas -Peygamber Efendimiz'in amcası- onun çocukları için bir bayrak olacak."

Men tebiahâ reşede. "Onlar bir bayrak açacaklar, onların bir işi olacak. Kim bunlara tâbi olursa doğru yolu bulmuştur." Ve men halefehâ heleke. "Onlara muhalefet eden helâk olmuştur." Ve len tahruce min eydîhim mâ ekâmü'l-hak. "Bu bayrak onların elinden düşmeyecek; hakkı tutup kaldırdıkları, hakka riâyet ettikleri müddetçe..."

Bu hadîs-i şerîf de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kaç sene sonra Abbasîler'in geleceğine dair [haberi] söylediğini gösteriyor.

Sonuncu hadîs-i şerîf:

Setekûnu fitnetün yufâriku'r-racülü fîhâ ehâhu. "Fitne çıkacak. Adam o fitne esnasında kardeşini..." Ve ebâhu. "Babasını terk edecek."

Öyle fitneler, karışıklıklar olacak ki baba evlattan, kardeş kardeşten ayrılacak.

Tatîru'l-fitnetü fî kulûbi ricâlin minhüm ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "O fitne kıyamete kadar o adamların kalplerinde uçuşacak." Hattâ yuayyere'r-raculü fîhâ bi-belâihî kemâ tuayyeru'z-zâniyetü bi-zinâhâ. "Ve kişi zina işleyenin zinasından ayıplanması gibi bu fitneler dolayısıyla ayıplanacak."

"Bu belanın çokluğundan ve ona karşı sabır ve tahammülün azlığından dolayı ayıp ve itâba mâruz kalacak."

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi bu fitnelerden, fesatlardan, kıyamet alâmetleri olan kötü hallerden hıfz eylesin. Şeytanın fitnesinden, kadınların fitnesinden, Deccal'in fitnesinden, âhir zamanın fitnelerinden halâs eylesin, hıfz u himâye eylesin.

Bir insanın kıyameti öldüğü zaman kopmuş demektir. Ama bu büyük alâmetleri de, kıyamet alâmetlerini de bilmek lazım. Belki insan onlara erer. Ona göre nasıl hareket etmesi lazım geldiğini ancak hadîs-i şerîfleri dinleyenler, dinî bilgisi olanlar bilir de öteki insanlar bilmezler. Bugün kıyametin alâmetlerinin pek çoğu zâhir olmuştur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kıyamet ahvâline dair söylediği sözlerin çoğu zâhir olmuştur.Çok korkulu olmak lazım. Tevbe etmek lazım! İnsanın hemen bugün yarın kıyamet kopacakmış gibi tevbe üzere hazırlıklı olarak fitnelerden, imanını koruyacak, kendisini emniyete alacak şekilde yaşaması lazım. İnsanın dünyaya, dünyanın lezzetlerine, günahlarına dalmaması lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize uyanıklık nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı