M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 290.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayrâ halkihî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh. Ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ. Ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Rahime'llâhu racülen kâme mine'l-leyli fe-sallâ. Sümme eykaza ehlehû…

İlâ âhiri'l-hadîs.

Muhterem cemaat-i müslimîn!

Üstadımız Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî hazretlerinin cem etmiş olduğu Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabından hadîs-i şerîflerinin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvela Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhu için; sonra cümle enbiyâ ve evliyânın; hasseten meşayıh ve sâdâtımızın ruhları için; eserin müellefi Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî hazretlerinin ruhu için ve eserin içinde bulunan hadîs-i şerîflerin bize kadar intikalinde emeği geçmiş olan ruvâtın ruhları için; uzaktan ve yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelen, meclisi teşrif eden siz kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhları için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Hasan-ı Basrî'den mürsel olarak nakledildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gece namaz kılmak konusunda şöyle buyurmuşlar:

Rahime'llâhu racülen kâme mine'l-leyli fe-sallâ. "Allah o adama rahmetini ihsan eylesin ki geceleyin kalkıp namaz kılar." Sümme eykaza ehlehû. "Sonra ailesini uyandırır." Fe-sallâ. "Beraberce kılarlar." Rahime'llâhu imr'eten "Yine Allahu Teâlâ o kadına rahmetini ihsan eylesin ki" kâmet mine'l-leyli fe-sallet. "Geceleyin kalkar namaz kılar." Sümme eykazat zevcehâ fe-sallâ."Sonra kocasını uyandırır ve o da kılar."

Birçok hadîs-i şerîf bizi geceleri kalkıp uykumuzu bölüp namaz kılmaya teşvik ediyor. Hatta birisi kendisini kaldırırken insan uyku sersemliğiyle biraz nazlanır. Diyor ki; "Kadın kocasını, koca karısını uyandırırken yüzüne hafifçe su da serpebilir!"

Gece namazı üzerinde ne kadar dursak azdır! Geceleyin göğün kapıları açılıyor. Allahu Teâlâ hazretleri duaları kabul ettiğini beyan sadedinde semâ-i dünyaya nüzul eder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz [Allahu Teâlâ'nın]; "Yok mu bir istiğfar eden, istiğfarını kabul edeyim; yok mu affedilmesini isteyen, onu affedeyim; yok mu benden bir haceti olan, o hacetini reva eyleyeyim…" diye kullara nida ettiğini ifade etmiş.

İmam Gazâlî rahmetullahi aleyh İhyâ'sında der ki;

"Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, lütf u keremi yağmur gibi umumi gelir. Ama bu mübarek rahmetten ancak kabı müsait olanlar istifade eder!"

Sen kabını ters çevirirsen içine yağmur dolar mı? Kabı ters çevirmişsin, kapatmışsın. İstediğin kadar yukarıdan yağmur, bereket yağsın; içine girer mi?..

Girmez. Allah'ın rahmeti, adaletinin iktizası umumi olarak yağıyor ama kullar gafil. Kullar kaplarını ters çevirmişler, içeriye bir şey girmesini kendileri engellemişler.

Ve mâ ene bi-zallâmin li'l-abîd. "Ben kullarıma zulmedici değilim!"

Başka bir âyet-i kerîmede;

Velâkinne'n-nâse enfüsehüm yazlimûn. "Ben kullarıma zulmetmem ama kullar kendilerine zulmederler!"

Kendi kendilerine zulmederler, kendilerine ne ederlerse kendileri ederler, deniliyor.

Gece namazını alıştırmak, kıldırmak için ne tedbir lazım, ne söylememiz lazım bilmiyorum. Bu kadar hadîs-i şerîfler var. Ben diyorum ki bir gece bir deneyin, tadını aldıktan sonra insan acaba bırakabilir mi?!..

Ama tabii hazırlık yapmak lazım. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gündüz öğleden önce biraz uyurdu. Kaylule denen bir uyku.

Neden?

Gece uyanıktı da onun için!

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gündüz uyuyor, ben de uyuyayım."

Sen zaten bütün gece sabaha kadar horul horul uyudun; bir de şimdi sünnet diye uyuyorsun, bir de öğlen sonu uyu, bir de akşam uyu… Uyku ile geçirelim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gece uyanık dururdu da ondan sonra öğleye yakın kaylule denilen bir uykuyla vücudunu takviye ederdi.

Öğle üzeri insanın vücudunu uyku ile takviye etmesi sıhhî bakımdan o kadar kıymetli bir şey ki... İnsan iyi bir müslüman olsa, Allah'ın emirlerini tutan bir insan olsa, çok şeyler kazanacak ama yapmıyor. Nefsine, şeytana uyup yapmıyor. Çok şeyleri de kaybediyor ama farkında değil. Görmeden kaybettiği için neler, hangi fırsatlar elinden gitmiş, farkında değil!

Amerika'da zenginlerin hayatlarını incelemişler. Milyonerler hep kırk-elli yaşlarında ölüyorlarmış. Yaş ortalaması elli civarında. O kadar ekmek, yiyecek, gıda, rahat, lüks, konfor… Çabuk ölüyorlar. Bir tanesi çok yaşamış. Acaba bunun ötekilerden farkı nedir, diye incelemişler. Adam öğleyin uyurmuş. Öğleyin özel dairesine kapanırmış, "Dünya yerinden yıkılsa, bütün şirketlerim batsa beni rahatsız etmeyeceksiniz!" dermiş, bir saat uyurmuş. Uzun zaman yaşamış.

Geceleyin uyumayınca insan ölmez!

"Efendim uykusuz kalırım da zayıf düşerim de şöyle olur böyle olur..."

Geceleyin ibadet edersin; Allah'ın fazl u keremine mazhar olursun, nimetine gark olursun, mânevî bakımdan büyük kazançlar elde edersin. Gündüz de bir ara uyursun; vücut yine aynı uykuyu alır, çok daha fazla kârlı olur. Ama hayatı yine öyle tanzim etmek lazım.

Yirminci yüzyılın hayat tanzimi bizim hayat tanzimi tarzımız değil! Bizim hayat tarzımız sabah namazından sonra erken başlar. Şimdi erken kalkmazlar. Eskiden sabah namazından sonra çarşılar pazarlar açıktı. Şimdi 9'da, 10'da gelemez ki!.. Gelmesi mümkün değil! Genel müdürler bile 10'da, 10 buçukta geliyor.

Neden?

Gece hayatı var. Eskiden yatsıdan sonra hemen yatarlardı. Hem elektrik tasarrufu hem ibadet için kuvvet, fırsat hem de sabah erken kalkmaya bir vesile oluyor. Yatsıdan sonra hemen yatarlardı, geceleyin kalkıp Allahu Teâlâ hazretlerine münacat ederlerdi, niyaz ederlerdi.

Hocamız [Mehmed Zahid Kotku] rahmetullâhi aleyh hacda buyurmuş ki; "Halvet ediniz. Tenha bir mahalde kendinizi Allahu Teâlâ hazretlerine ibadete veriniz: Zilhicce'nin ilk on gününde, Muharrem'in ilk on gününde, Ramazan'ın son on gününde!"

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de camide itikâfa girerdi. Halvet o kadar tatlı, o kadar güzel bir şey ki insan orada Mevlasına kulluğunu anlıyor. "Ben kulmuşum." [diyor]. Mevlâya kulluk nasıl yapılırmış, birazcık görüyor ve tadıyor. O bakımdan fevkalâde güzel! Bu dünyanın gürültüsünden, patırtısından, sıkıntısından hızlı akışından kendisini biraz çektiği zaman, İnsanın dünyayı-âhireti anlaması mümkün oluyor. Bu geceleyin mümkün oluyor.

Geceleyin kalktığın zaman; herkes yatmış, vasıtalar gürültü yapmaz, eksoz gürültüsü yok, radyolar, televizyonlar kapalı, insanların hepsi uyumuş, bir sükûnet var. O zaman düşün düşünebildiğin kadar... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Bir saatlik tefekkür altmış yıllık ibadetten üstündür!" buyurmuş. Tefekkür kıymetli. Tefekkürsüz işin kıymeti yok. Tefekkür imkânı oluyor. Düşünmesi, insanın kendi içini gözlemesi mümkün oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri sevdiği güzel amellere cümlemizi muvaffak eylesin. Başka bir şey diyemiyorum. "Çok kıymetli, çok lezzetli…" diyoruz da tadını tatmayınca ne diyelim, bir şey diyemiyoruz. Tadınca anlayacak. Altmış yaşına geldikten sonra anlarsa geçen ömrü için; "Eyvah! Keşke daha önceden aklım başıma gelseydi de, keşke önceden bu güzel lezzetli hayata intibak etseydim…" diyecek.

Niye erkenden, niye işin başında böyle yapılmasın?

Kimisi de âhirette diyecek:

Ve kâlû ev künnâ nesme'u ev na'kilu mâ künnâ fî ashâbi's-saîr.

Mülk sûresinde böyle bildiriliyor. Kâfirler cehenneme girdiği zaman;

Lev künnâ nesme'u ev na'kilu. "Ah! Keşke biz duyan, akıl eden insanlar olsaydık da kendimizi derleyip toparlasaydık; o zaman cehennem ehlinden olmazdık, bu ateşlerin içinde bu azapları görmezdik!" diyecekler. Ama geçti... Fırsat burada, dünya hayatında! İnsan öldü mü artık o fırsat bitiyor, hatta ihtiyarlayınca da bitiyor. Eli titrer, ayağı titrer, uyku uyuyamaz, rahatsızlık başlar…

Asıl kıymetli olan insan sıhhatli iken dinçken gençken ve günah imkânları, fırsatları da elinde varken hayrı tercih ettiği zaman yapılan ibadettir. Elinde imkân var; isterse futbola gider isterse sinemaya gider isterse plaja gider ama oraya gitmiyor, kalkıyor Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadislerini dinlemek için camiye gidiyor.

Ötekinin ecri buraya gelen insanla bir olur mu?

Elinde fırsat var. Kötülük de yapabilir. Karşısına fırsat çıktığı hâlde şuurla ötekisini tercih ettiği için onun ecri daha çok olacak!

Allah razı olsun, genç kardeşlerimiz gençliğin kıymetini bilsinler. Gençlikteyken ibadet yapmanın büyük mükâfatı var. Allahu Teâlâ hazretleri gençliğinde Allah'a ibadet ederek ömrünü değerlendirmiş kimseleri Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde nurdan minberler üzerinde ikame ederek orada tutacak. İnsanlar aşağıda çenesine kadar terin içine batmışlar; azabın ve hesabın korkusundan, dehşetinden titrerken onlar nurdan minberlerin üstünde Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde safa sürecekler. Ne kadar büyük nimet! Bu nimetin kadrini bilin!

Rahime'llâhu abden semi'a makâletî ve hafizehâ.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sizlerle bizlerle ilgili bir hadîs-i şerîfi. En-Nu'mân b. Beşîr radıyallahu anh'ten, o da babasından nakletmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

"Allah şu kula rahmet eylesin ki…"

Peygamber Efendimiz rahmet talep ediyor, insan Peygamber Efendimiz'in duasına mazhar oluyor.

Rahime'llâhu racülen kâme mine'l-leyli.

Geceleyin kalkıp da namaz kılan kimseye Peygamber Efendimiz rahmet talep ediyor. Başkası değil, Resûlullah Efendimiz rahmet temenni etmiş, talep etmiş, dua etmiş.

İnsan bir anasının, babasının duasını alsa ne kadar makbul, ne kadar iyi bir şey oluyor; Resûlullah'ın duasını kazanmak istemez mi? Resûlullah insan hakkında dua edecekse o dua reddolur mu, mümkün mü?!..

Rahime'llâhu abden semi'a makâletî. "Allah şu kula rahmet etsin ki benim konuşmamı, hadisimi işitir." Ve hafizehâ. "Ve onu hafızasında tutar, unutmaz, iyice muhafaza eder."

Böyle bir kimseye, kula Allah rahmetini ihsan etsin.

Bu nedir?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi hadislerini ezberlemeye bizi teşvik ediyor ve bizim için hayır dua ediyor. Siz şimdi benim söylediğim bir hadîs-i şerîfi aklınızda tutsanız bu duaya mazhar oluyorsunuz.

Ve rubbe hâmili fıkhin ğayru fakîhin. "Nice ilmi nakleden, ilim nâkili, ilim taşıyıcısı kimseler vardır ki kendisi alim değildir."

"Ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den iyice duydum, işittim. Kelimesi kelimesine o şöyle buyurmuştu…" demek de insana Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in duasına mazhariyeti sağlıyor. Kendisi alim olmasa bile bir tane hadîs-i şerîfi; "Ben böyle duydum." demesi o ecri kazandırıyor.

Ve rubbe hâmili fıkhin ilâ men hüve efkahû minhû. "Nice bazı kimseler de vardır ki bilgiyi, dinî malûmâtı, ilmi kendisinden daha bilgili, anlayışlı, kavrayışlı kimseye nakletme durumunda olur. Kendisi de bilgindir ama naklettiği kimse ondan daha fazla istifade eder!"

Bu hususta bir tane fıkra:

İmam A'meş radıyallahu anh büyük alimlerden, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh'e bir fıkıh meselesi sormuş. Kendisi büyük muhaddis, İmâm-ı Âzam Efendimiz'e bir mesele soruyor. İmâm-ı Âzam hazretlerinin muazzam bir ilmî zekâsı, zarafeti var. Tebessüm buyurmuş, onun sorduğu meseleyi güzelce cevaplandırmış. Soran İmam A'meş demiş ki;

"Yâ imam! Sen bu bilgiyi nereden çıkarttın, bu bilgiyi neye dayandırdın, delilin ne?"

Delilini de soruyor. Çünkü Ebû Hanîfe hazretleri; "Benim çıkardığım hükmün delilini bilmeyen benim hükmümle amel etmesin!" diye tavsiye etmiş, delilinin bilinmesini seviyor. İlim adamının, ilim erbâbının şânı budur.

Delil sorun! Çünkü delil sormaya insanlar alışırsa boş, safsata sözler revaçtan kalkar; hakiki, köklü ilimler ortada yayılır. Boş bir şey oldu mu durur; kıymeti yok, o kenarda kalır.

Onun için kendisi de öyle severdi, sormuş: "Sen bunu nereden çıkarttın?" Mübarek yine tebessüm buyurmuş, demiş ki;

"Sen geçenlerde bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den bir hadîs-i şerîf nakletmiştin ya -çünkü [İmam A'meş] hadisçi- işte o hadisten çıkarttım!"

Düşünmüş, doğru; hayran kalmış. O hadisi İmâm-ı Âzam hazretlerine kendisi naklettiği hâlde o hükmü ona dayandıramamış da İmâm-ı Âzâm hazretleri zekâsıyla, cesaretiyle, bilgisinin derinliğiyle, enginliğiyle oradan o hükmü çıkartmış, hayran kalmış. [İmam A'meş] diyor ki;

"Ey fakihler, ey fıkıh ilminde ileri giden, ey büyük müçtehit alimler! Sizler tabibe, doktora benziyorsunuz; bizler ise eczacıya benziyoruz. Tedaviyi siz yaparsınız, biz sadece ilaç satarız!"

Nasıl eczaneye gitsen, "Ben hastayım, bana ilaç ver." desen, kanunen der ki; "Ben sana ilaç tavsiye edemem. Git doktordan tavsiyeyi al, ben ne istersen onu veririm…"

Öyle demiş.

Demek ki tebliğ edilen kimse nakledenden daha üstün olabiliyor. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi hadislerini ezberlemeyi, herkesin hıfzetmesini, hatırda tutmasını emretmiş. Bu hadîs-i şerîfleri şimdi o mübareklerin o gayretleri ile okuyoruz. Yoksa onlar dinlemeselerdi, dikkatle hıfzetmeselerdi, kelimelerine dikkat etmeselerdi olur muydu?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz birisine dua tarif ediyor. [Sahabi] duada 'Nebî' kelimesi yerine 'Resûl' kelimesini kullanmış:

"Yok, öyle değil; 'Nebî' diyeceksin!"

İkisi de aynı kapıya çıkar. İkisi de "Allah'ın elçisi" veya "peygamberi" demek.

"Olsun, o kelime kullanıldı, öyle diyeceksin!" diye ikaz ediyor. Kelimelerin üzerinde o kadar durmuşlar.

Buradan ne çıkıyor?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadislerini öğreneceğiz, hatırımızda tutacağız. Burada, başkasına da nakletmeye emir ve işaret var: "Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şöyle buyurduğunu duydum…" diye başkasına nakledeceğiz. Çünkü belki daha anlayışlı bir kimse onu duyar ve ondan çok daha büyük istifadeler çıkartır. Bazen öyle oluyor ki bir hadîs-i şerîfi bir doktor duyuyor, hayran kalıyor; bir fizikçi duyuyor, hayran kalıyor.

Neden?

"Allah Allah! Resûlullah Efendimiz böyle mi buyurmuş?" diyor.

"Evet, böyle buyurmuş."

"Bu, yirminci yüzyılda ortaya çıkmış bir hakikat!.." diyor.

Bu asırda yaşayanlardan bir tarikatın şeyhi Almanya'ya gitmiş. Arif bir kimse. Çok sevgi toplamış. Kibar, gönül okşayıcı, zarif bir kimse diye Almanlar hayran kalmışlar, etrafına toplanmışlar. Söz kalpten açılmış. Almanlar'a kalbi bir anlatmaya başlamış; Alman doktorlar oturdukları yerden kalkıp kalkıp oturmuşlar. "Kalpte süveydâ-i kalp denilen bir yer vardır, orası nur mahallidir..." diye anlatınca; "Allah Allah, tıpta bu kalpteki yer yeni bilindi, bulundu. Elektrik ikazı çıkartıyor ve kalbin atmasına yardım ediyor. Buradan hâsıl olan elektrik ile kalp atıyor. Bunu nereden biliyor?!.." diye hayret etmişler.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in böyle bir hadîs-i şerîfi nakledildiği zaman belki bir alim ondan daha büyük hisse çıkartacak!

Onun için öğrenelim, kelimeleriyle doğru öğrenelim ve başkasına da nakledelim. Kendimiz de üzerinde derin tefekkür edelim.

Bizim zarara uğrayışımızın sebepleri var. Bu sebeplerin başında alışkanlık belası geliyor. Kanıksamak! Bir şeyi duya duya alışmışız. Çok duyduğumuz için kıymetini ve altında yatan mânanın enginliğini, derinliğini unutur hâle gelmişiz. Doktorun acıma hissini kaybetmesi gibi; bir hastanın karşısında rikkatli, yumuşak huylu, merhametli bir insan gözyaşı döker; doktor ağlayamaz artık, göre göre kanıksamıştır.

İhdinâ's-sırâte'l-mustakîm. diyoruz.

Mesela her gün, günde kırk defa;

Sırât-ı mustakîm nedir, diye bir peşine düşüp araştırmış mıyız?

Duya duya kanıksamışız. İhdinâ's-sırâte'l-mustakîm

Sırâte'llezîne en'amte aleyhim. "Kendilerine in'am ve ihsanda bulunduğun iyi kulların yoluna bizi hidayet eyle yâ Rabbi!" diyorsunuz. Allah Allah, bu iyi kullar kimlermiş, araştırmaz.

Ğayri'l-mağdûbi aleyhim velâ'd-dâllîn. "Kendisine Allahu Teâlâ hazretlerinin gazap ettiği kulların yoluna götürme bizi yâ Rabbi!" Allah Allah, gazap ettiği kullar kimlerdir, bilmez.

Velâ'd-dâllîn. "Sapıtmış kullarının yoluna bizi götürme yâ Rabbi!" Sapıtmış kullar kimdir, araştırmazsan, istediğin yolu bilmezsen olur mu?

Doğru yol istiyorsun, nedir; araştırmıyorsun, peşine düşmüyorsun. Dudakların eğri yolları sıralıyor. Dudaklarından dökülüyor, eğri yolları söylüyorsun: "Gazaba uğramışların yoluna sokma bizi yâ Rabbi. Dalalete, sapıklığa düşenlerin yoluna sokma!" diyorsun, araştırmıyorsun… İşte alışkanlık belası, kanıksamak! Hâlbuki insan üzerinde düşünse ne mânalar çıkacak, o zaman ne kadar çekidüzen verip kendisini doğru yola sokacak!

Selâsun lâ yeğullu aleyhinne kalbu mü'minin. "Üç şey vardır ki mü'minin kalbi bu üç şeye sahip olduğu zaman mühürlenmez, bağlanmaz!"

Taba'allâhu alâ kulûbihim

Kalbin mühürlenmesi, "kapatılması, işlemez hâle gelmesi" demek.

Mesela esnaf odası veyahut örfî idare geliyor; bir binanın, dükkânın, kapısına bir ip geçiriyor, kırmızı mum döküyor, bir mühür basıyor. Hadi gir bakalım girebilirsen içine! Giremiyorsun!

Neden?

Mühürlendi. Kalp mühürlendi mi böyle olur. Çok kötü bir şey!

"Bir kimse üç defa cuma namazına gelmese kalbi mühürlenir!" diyor. Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Cuma onun için o kadar mühim. Kalp mühürlenmesi çok kötü bir hâl!

İnsanın kalbi mânevî gerçekleri anlama, uyanma ve âhireti kazanma vasıtasıdır.

Lehüm kulûbun lâ ya'kilûne bihâ. "Onların kalpleri vardır ama hiç onunla akıl etmiyorlar!" diyor.

Demek ki kalpten maksat et parçası olan yürek değil! Bizim akıl, gönül dediğimiz şey orada! İnsanın gönlünden mühürlenmesi çok kötü bir şey oluyor.

Üç vasıf üzerinde olan mü'minin kalbi mühürlenmez:

İhlâsu'l-ameli bi'llâhi. "Yapılan işi, ameli, fiili Allah için halisâne yapmak. Sadece Allah için yapmak."

İnsan bir işi bir maksatla yapar.

Bu camiye geldin.

Niye geldin?

"Resûlullah'ı seviyorum. Hadîs-i şerîfleri dinlemekten memnunluk duyuyorum. Gönlüm, gözüm nurlanıyor. Sevap olduğunu biliyorum. Allah'ın rızasına uygun olduğunu bildiğim için camiye geldim…"

Güzel! İnsan böyle bir maksatla gelmeyip de kötü bir maksatla gelse...

"Şuraya geleyim, buraya cemaat çok geliyor. En güzel ayakkabıyı seçeyim, yeni alınmış ayakkabıyı alayım, gideyim."

Adam camiye geldi, sevap alacak mı?

Almaz! Aynı camiye geldi, bizimle beraber girdi. Ameli aynı fakat niyeti başka! Niyet halis, muhlis değil. Ben ayakkabı çalmaktan bahsettim başka şeyde olabilir. İnsan başka sebeplerle de gelebilir.

Amel halis niyetle yapılır!

Halis ne demek, ihlâs ne demek?

Halisi biliyoruz. Mesela; "Şu, halis altından yapılmış bir şey… Halis yünden yapılmış bir kazak…"

"İçine başka bir şey katışmamış, saf" demek.

"Amelde ihlâs" demek, o amelin yapılmasında niyetine Allah'ın rızasını düşünmekten başka hiçbir şeyi katıştırmamak. Amelde ihlas ne demekmiş? Amelde, iyi niyetinize hiçbir şeyi katıştırmamak. Bir damla başka bir maksat karışsa olmaz!

Yalnız; Zikir meclisine insanlar gelse otursalar…

Hümü'l-kavmi lâ yeşkâ bihim celîsuhum.

Başkası da tesadüfen gelse oraya otursa veyahut birisini çağırmak için otursa; Allah hepsine ecrini aynı verirmiş! Bu, zikir meclisinin bereketi!

Ama zikir meclisinin Arapça'daki mânası "sadece eline tesbih alıp Allah'ı anmak" mânasından biraz daha geniş. Mesela camide ders bir zikir meclisi sayılıyor. Mesela;

"Filanca adamı görecektim, evinde aradım bulamadım. İskenderpaşa Camii'inde vaaz dinlemeye, hadîs-i şerîfleri dinlemeye gitmiş, diye duydum. Ben de geldim oturdum. Burada asıl maksadım o adam içeriden çıksın da onunla görüşeyim. Ama bir taraftan da dinliyorum…"

Niyeti kötü olmadıktan sonra o ecir yine veriliyor. Çünkü bu da bir çeşit zikir meclisi!

Demek ki ameli ihlâs ile yapacağız. Amelde, yapacağımız fiilde ilk başta niyeti kontrol etmek lazım. "Ben şu işi yapıyorum." diye her işimizi kontrol edeceğiz.

Belki yine alışkanlık belasından dikkatimizden kaçıyor ama her namazda ne yaparız?

İlk önce ayakta dururuz. Allahu ekber demeden önce dilimizle bazı sözler söyleriz: "Yâ Rabbi, şu namazın şu vakti için sünneti için, farzı için niyet ettim kılmaya, yöneldim kıbleye…"

Dille ilk önce söylüyoruz. Her şey böyle olacak. Her işimiz tıpkı böyle namaza girerken olduğu gibi [olacak], o işi neden yaptığımızı dilimize getirmesek bile kalbimizle düşüneceğiz. Eğer Allah rızası için yapıyorsak yapacağız. İşin içinde başka şeyler varsa onları ayıracağız, ayıklayacağız ki halis olsun.

Katışık oldu mu olmaz! "Kalp" derler. Paranın içine başka şeyler karışınca nasıl kalp para oluyorsa kıymeti olmaz!

Demek ki amelini ihlâslı yaparsa mü'minin kalbi mühürlenmez.

İkincisi;

Ve munâsahatu vulâtü müslimîn. "Müslümanların valilerinden iyi olanlara karşı iyi niyet göstermek, yardımına koşmak!"

Müslümanların valileri ne demek?

"Müslümanların işlerini çekip çeviren insanlar" demek. Validen maksat, bugünkü idarî taksimata göre değil, öyle değil!

İnsan her nerede olursa olsun müslümanların işini çekip çeviren, müslümanların işinin yöneticisi durumunda olan kimselere nasıl olacak?

Halisâne duygular besleyecek. Cân-ı gönülden, ihlâs ile, temiz kalp ile, samimiyet ile yardımcı olacak!

"Hindistan istilaya uğradı. İngilizler bir müddet hâkim oldular. Müslümanların idaresi onların eline geçti. Onlara da halisâne yüce duygular besleyecekler…"

Öyle şey olur mu?

Müslümanların parasını, malını sömürmeye çalışan, memleketini elinden almaya çalışan insana değil! İncelik burada:

Vulâtü müslimîn. "Hem kendisi müslüman olacak, hem müslümanların işlerini yönetmekle vazifeli olacak!"

Onlara halisâne yardım etmek, yardımcı olmak lazım. Onları desteklemek, emrinden dışarı çıkmamak lazım. Çıkarsa helâk olur.

Bir insan müslümanın yöneticisi durumunda olan, başında vazifelendirilmiş kimselere âsi gelirse ebedî felah bulmaz. Âsi oldu mu veyahut sözünü dinlemedi mi, başına gelmedik felaket kalmaz. Bunun misalleri çok!

Üçüncü vasıf:

Ve lüzûmu cemaâti'l-müslimîn. "Müslümanların cemaatine yapışmak, bağlanmak!"

Lüzûm; "yapışmak, mülazim olmak, bağlı olmak" demek. Tefrikaya düşmemek, topluluktan ayrılmamak, müslümanların içinde bir başka başı çekip de parçalanmaya sebep olmamak, müslümanların cemaatine dâhil olmak… Müslümanların cemaati derece derecedir. Caminin içinde bile bir topluluk vardır. Bu topluluğun dağılmaması, parçalanmaması, herkesin bir başka başı çekip oraya buraya gitmemesi lazım. Peygamber Efendimiz ashâbına;

"Başınıza Habeşî, kıvırcık saçlı bir köle bile emir tayin olunsa onu dinleyin!" diyor. İlla ashabın en yükseklerinden olacak, Aşere-i Mübeşşere'den olacak, illa asil aileden gelmiş olacak; öyle bir şart yok! "Uygun görülmüşse, kıvırcık saçlı, kara derili, zenci bir kimse bile tayin edilmişse ona itaat edin!" buyuruyor.

Neden?

Müslümanların birliği parçalanmasın diye!

Hatta bir yerde bir söze daha rastladım: "Müslümanların başında bir idareci varken ikinci bir idareci başkaldırır çıkarsa onu öldürün!"

Neden?

Müslümanları birbirine düşürecek, iki ordu birbirleriyle çarpışacak, çeşitli fitneler fesatlar olacak. İslâm'da, cemaati dağıtmaya sebep olacak her çeşit şey de yasaklanmıştır. Hatta eğer cemaatte tenfir meydana getiriyorsa imamın uzun sûre okuması bile yasaklanmıştır. Tenfir-i cemaat imamların dikkat edeceği inceliklerden birisidir ki namazda kendisi aşka gelmiş; okuyor, okuyor, okuyor; ama arkadan adamın karnı ağrıyor, işi var, treni kaçacak, filanca yere yetişmesi lazım veyahut dairede amiri azarlayacak… O okuyor da okuyor! Çok uzun okuduğu zaman eğer cemaatte ona karşı kızgınlık veya bıkkınlık gibi bir duygu hâsıl olacaksa doğru değil, o zaman kısaca okuyacak! Cemaatin ihtiyacına göre onu bıktırmayacak şekilde okuyacak.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ashâb-ı kirâmını gözünün içine bakarak takip edermiş. Konuşmaya mütehammil, söz anlamaya uygun bir durum gördüğü zaman konuşurmuş. Ondan sonra da yormadan hemen konuşmayı bırakırmış, gayet kısa kesermiş. Uzun uzun konuş konuş konuş; insan sonunu hatırlar başını unutur. Uzun konuşmak zararlı neticelere yol açabilir, cemaati dağıtıcı bir davranış olarak o da yasak.

İki insanın arasını bozmak yasaktır. İki insanın arasında laf taşımak yasaktır. İki insanın sözünü, onu[n sözünü] ona götürüp onu ona düşürmek, onu ona düşürmek yasaktır. Müslümanlar birbirleriyle kavga ettikleri, ihtilafa düştükleri zaman arasını bulmak sevaptır. Onları barıştırmak uygundur. Hatta barıştırmak için küçük masum yalanlar söylemek bile caizdir. "O seni seviyor da işte utandığı için senin yanına gelemiyor. Sen de biraz güler yüz göster de barışmasına vesile olsun…" filan diye.

Hâlbuki ötekisi öyle bir şey demese bile barıştırmak bakımından böyle şeylere müsaade edilmiş. Hadîs-i şerîfte; "Yalan orada caizdir!" denmiş.

Neden?

Bir büyük gaye var: Müslümanların cemaati bozulmasın! Birlikleri, dirlikleri dağılmasın! Gölge düşmesin, çatlama olmasın!

Kim müslümanların cemaatine bağlı bulunursa müslümanların başına geçip de müslümanların müslümanca işlerini yönetmekle vazifeli kimselere yardımcı olur, onlara itaat eder, onlara hulûs-i kalp ile yanaşırsa, dinlerse ve amellerini, yaptığı her işi Allah rızasını düşünerek, başka hiçbir maksat katıştırmadan yaparsa onun kalbi mühürlenmez.

Aksi?

Aksinde kalbin mühürlenme tehlikesi var, demektir. İnsan, amellerini ihlâssız yaparsa müslümanların idarecilerine zorluk çıkartır, onlara aykırı giderse ve cemaatten ayrılırsa başına bazı hâller gelir demek.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi kalbi uyanık, nurlu olan, mânevî gerçekleri almış olan kimselerden eylesin.

Rahime'llâhu'l-ensâra ve ebnâ'e'l-ensâri ve ebnâ'e ebnâ'i'l-ensâr.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfinde ensara dua ediyor.

Ensar kimdir?

Ensar; "nâsırlar, yardım ediciler" demek.

Bu "yardım ediciler" kim?

Medineli müslümanların lakabı bu. Müslümanlık Mekke-i Mükerreme'de sıkıntıda iken, müslümanlar işkencede, ezada, cefada iken Medineli müslümanlar kucaklarını açtılar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i davet ettiler ve ashabından Medine-i Münevvere'ye gelenlere çok güzel misafirperverlik gösterdiler. Evlerine aldılar, mallarını verdiler, onların rahat etmelerine yardımcı oldular, acılarını hafifletmeye çalıştılar… Onlar çünkü mazlum kimseler olarak dinleri uğrunda Mekke'den çıkartıldı. Paralarını bile alamadan geldiler.

Suheyb b. Rûmî yola çıktı, Mekkeli müşrikler peşine düştüler. Yanına parasını almış. Mübarek, çok sanatkâr bir kimseymiş. Para çok biriktirmiş. Elinin emeğiyle sanat yaparak iş becererek para kazanmış. Resûlullah'ın yanına kavuşayım diye Mekke'den çıkıyor. Mekke'nin müşrikleri, kâfirleri "Hadi!" diye peşine düşmüşler. Yakalayacaklar. Bir yerde durmuş. Demiş ki;

"Benim ok atmaktaki şöhretimi duydunuz mu? Hedefinden şaşmaz, vurdum mu vururum! Kime nişan almışsam onu aşağı deviririm! Şu arkamdaki oklarla birlikte sizinle çarpışırım! Çok zarar görürsünüz, hepinizi yere deviririm! Ne istiyorsunuz? Para istiyorsanız; alın paraları, benim peşimi bırakın!.."

Yıllar yılı biriktirdiği ne kadar para varsa paraları atmış, Medine-i Münevvere'ye gelmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Suheyb kazandı!"

bozuk ses

"Parayı alanlar kazanmadı! Süheyl kazandı." diyor.

Neden?

Dini için, imanı için, âhireti için hepsini bir tarafa koydu; Resûlullah'ın yanına koştu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onlara dua buyuruyor, diyor ki;

Rahime'llâhu'l-ensâra. "Allah Ensar'a rahmet eylesin!" Ebnâ'e'l-ensâr. "Ensar'ın çocuklarına da rahmet eylesin!" Ebnâ'e ebnâ'i'l-ensâr. "Ensar'ın çocuklarının çocuklarına da rahmet eylesin!"

Üç nesle dua etmiş.

Öteki mânadan düşünülürse bu üç nesil ne oluyor?

Birinci nesil Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ashabıdır. İkincisi, tâbiîndir.

Tâbiînin de şerefi çok yüksek, hakkında başka hadîs-i şerîfler var.

Üçüncü nesil tebe-i tâbiîn; tâbiîne tâbi olmuş, ondan sonra gelmiş olan nesildir. Bu üç nesli duasıyla taltif buyurmuş. Hakikaten de bu üç nesil içinden bu dua bereketiyle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadislerini, dinin inceliklerini bilen; tefsir, fıkıh ilminde, diğer ilimlerde çok yüksek [olan] nice mübarek zevat geçmiş.

Rahime'llâhu imra'en iktesebe tayyiben ve enfaka kasdan ve kaddeme fadlen li-yevmi fakrihî ve hâcetihî.

Hz. Âişe-i Sıddîk validemiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şöyle buyurduğunu naklediyor;

Hz. Âişe validemiz ashabın fakihlerindendi, din bilginlerindendi. Yaşı gençti fakat o kadar derin bilgisi vardı ki ashaptan birisi yemin ediyor: "Allah'a yemin ederim ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ümmetinin nice büyüklerinden ilmiyle imanıyla tanınmış nice şahıslarını gördüm ki gelip Hz. Âişe'ye mesele soruyorlardı!" diyor. Âişe-i Sıddîka validemizin zekâsı o kadar yüksekti. Arslanın erkeği olduğu gibi dişisi de olur, derler. O da öyle bir mübarek zât, Âişe validemiz, anamız.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Rahime'llâhu imra'en iktesebe tayyiben. "Allah şu insana rahmet eylesin ki iyi, helal bir kazanç sağlamış."

Ne demek?

Harama sapmamış, haram yoldan kazanmamış. Alnının teriyle ve Şer-i Şerîf'in uygun gördüğü meşhur yollarla helal bir para kazanmış. Parasının kaynağı helal!

Ve enfeka kasden. "Ölçülü bir şekilde harcamış."

Kasd, "iktisat" demek. İktisatlı bir şekilde harcamış. İktisat da aynı kökten çıkıyor.

İktisat ne demek?

İfrattan ve tefritten uzak, orta yol. İktisat bu! İktisatın bir tarafı kötüdür, ifrattır; öbür tarafı da kötüdür, o da tefrittir. Birisi aşırı gitmek, birisi aşırı tutmak; ikisi de kötüdür.

Ölçü neye göre olacak?

İsraf yapmayacak, fazla cimrilik yapmayacak, kendisiyle ilgili kimselere hakkını verecek. Karısının, çoluk çocuğunun, etrafındaki hizmetçilerin hakkı var. Mahallesindeki komşuların bir çeşit komşuluk hakkı var. Onların hepsini bu malıyla ölçülü bir şekilde, aşırı olmadan, karınca kararınca, kendi kesesine uygun bir biçimde verecek ve hepsini memnun edecek. Ailesine darlık çektirmeyecek, sıkıntıya düşürmeyecek.

Müsriflik yapmayacak, ne demek?

Bu, "Ey zenginler, parayı siz kazandınız. İstediğiz gibi döküp saçıp harcayabilirsiniz…" düşüncesine karşı! Şimdiki zamanın zenginleri; "Bana ne" veya"Sana ne? Ben bu parayı kendim kazandım, nasıl istersem öyle harcarım. Beş tane de otomobil alırım, otomobilleri karşı karşıya geçiririm, istersem tokuştururum…" diyorlar. Öyle yapıyorlarmış. Biz Fatih'te duymuyoruz ama İstanbul'un öyle semtleri varmış ki zenginlerin çocukları arabaları alırlarmış, İki taraftan süratli süratli gelip hangisi daha kuvvetli çıkacak diye karşı karşıya geçirip tokuştururlarmış, eğlenirlermiş… İsraf! Babası o parayı ölçülü bir şekilde harcatacaktı.

Kendi ihtiyacını güzelce ölçülü bir şekilde karşıladıktan sonra geriye kalanı da ne yapacak?

Ve kaddeme fadlen bi-yevmi fakrihî ve hâcetihî. Kendisinin fakir olduğu, ihtiyaç içinde olacağı ilerideki gün için şimdiden onu gönderir!"

Bu ne demek? Bunu biraz izah etmek lazım.

Fazlasını ne yapar?

Kaddeme. "Takdim eder, önceden, kendisinden evvel gönderir."

Mesela ben Ankara'dayım, İstanbul'a geleceğim. İlk önce Ankara'dan kamyonu yola çıkartıyorum: "Benim eşyaları oraya götür." diyorum. Üç gün sonra ben eşyaların arkasından gideceğim. Önceden göndermek bu!

"Malını helalden kazanıp ölçülü bir şekilde harcayıp geriye kalan fazlasını da ilerideki gün için önceden gönderen…"

O nasıl bir gün?

Bi-yevmi fakrihî ve hâcetihî. "Kendisinin fakir olduğu, muhtaçlığının olduğu gün için!"

O fakirlik, muhtaçlık günü kıyamet günüdür! Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kıyamet gününü öyle anlatmış. O gün herkes Allah'ın lütf u keremine muhtaç olacak ve her yerden ince ince hesaplar çıkacak!

Fe men ya'mel miskâle zerratin hayran yerahû ve men ya'mel miskâle zerratin şerran yerahû. "Kim zerre kadar bir hayır yapmışsa o teraziye getirilecek, hesabı görecek. Kim zerre kadar bir şer yapmışsa miskal ağırlığı kadar bir şeyi varsa o da gelecek terazide hesaba girecek!"

Hiçbir şey gizli kalmayacak; âyet-i kerîmelerle, sûrelerle sabit!

Kıyamet günü bir hesap göreceğiz ki bir hesaba tâbi olacağız ki şaşırıp kalacağız. Gözlerimiz açılacak: "Allah Allah, bu nasıl tespit? Nasıl yazılmış ki hiçbir şey kalmamış! Küçük büyük her gün yaptığımız her iş buraya kaydedilmiş. Bu nasıl tespit, bu nasıl yazı, bu nasıl kitap, bu nasıl defter?!.." diye herkes hayret edecek.

Öyle bir hesap günü var mı?

Var! O gün Fâtiha'da;

Mâliki yevmi'd-dîn. diye anlatılıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri kimdir?

Mâliki yevmi'd-dîn. "Ceza gününün, din gününün sahibi!"

Ceza, "karşılık" demek. Ceza gününün sahibi!

O ceza günü ne demek?

Kıyamette hesabın görüldüğü gün!

Kim hayır işlemiş ise ne mutlu ona, cennete gidecek; kim şer işlemiş ise zulmetmiş ise o da cehenneme gidecek! Gün gibi aşikâr!

Hiç şüphe var mı?

Asla ve kat'a! Müslüman olanın zerre kadar şüphe etmemesi gereken aşikâr bir husus!

Herkes birbirine o kadar muhtaç olacak ki…

Yevme yefirru'l-mer'u min ehîhi. "İnsan Kardeşinden kaçacak!"

Evde beraber oturduğu kardeşi var ya, ondan kaçacak!

Ve ümmihî ve ebîhi. "Anasından ve babasından kaçacak!"

Yefirru, "Firar eder, o gün ki kardeşinden firar eder!"

Uzaktan görüyor; "Aman benim şununla hesabım vardı. Şu benden şimdi hesabını ister…" diye ondan kaçacak! Anasından kaçacak ve babasından kaçacak.

Ve sâhibetihî ve benîhi. "Hanımından ve çoluk çocuğundan kaçacak!"

Neden?

Herkesin "Nefsî, nefsî…" dediği bir gün de ondan! Herkes; "Ah benim başımın çaresi nedir? Benim kurtuluşum neden olacak?.." diye kendisinin derdine düşecek.

Hani güzel güzel arkadaştık, kardeştik, anaydık, babaydık, evlattık, karı kocaydık?!..

İşte o zaman;

el-Ehillâ'u yevme izin ba'duhüm li-ba'din aduvvün illâ'l-müttakîn. "O gün bütün dostlar birbirine düşman olacak!"

Hem de ehillâ'u, samimi, sırdaş dostlar! Halis muhlis dostlar bile o gün birbirlerine düşman olacak!

Bundan ne çıkıyor?

Demek ki; "Karımdır, benden zayıftır!" diye tepelemeye kalkma, hesabı var! Demek ki; "Çocuktur, nasıl olsa benim mahiyetimde; ensesine iki tane çakarım, üç takla attırırım…" deme, hesabı var! Anana-babana karşı gelmeye çalışma, hesabı var… Hepsinin hesabı var!

Hâsibû enfüseküm kable en tuhâsibû. "O hesaptan evvel, hesaptan zararlı çıkmamışken, bugünden o hesabı yap!"

Adımını ölçülü at! Hesabı var, hepsinin hesabını çekeceksin!

Bir müstesnası var:

Müttakîler böyle yapmayacak, müttakîler birbirlerinden kaçmayacak.

Allah takvâ denilen nimeti cümlemize ihsan etsin. Ne kadar güzel bir nimet ki herkesin kendi başının derdine düştüğü zaman bile müttakîler yine böyle yapmıyor. Yine kardeşlik, ahbaplık, arkadaşlık bâki! Allahu Teâlâ şu takvâyı bizlere öğretsin, hakikatine bizleri erdirsin. Cümlemizi müttakîn zümresinden eylesin.

Demek ki insan o zaman muhtaç olacak: "Ah terazime birazcık daha amel girseydi de terazim ağır bassaydı, cennete girseydim…" diye muhtaç, etrafına bakınacak! Aklını çalıştıracak: "Kimde hakkım vardı, onu isteyeyim…" diye uğraşıp duracak. İşte o gün için şimdiden göndermek mümkün!

Nasıl göndereceksin?

Paranı ölçülü harcarsın, fazlasını hayra sarf edersin!

Evinde koyun kesilmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evi teşrif buyurmuş, demiş ki;

"Koyun ne oldu?" Cevaben validelerimizden hangisi ise;

"Hepsini dağıttık ya Resûlallah. Bize bir budu kaldı." demiş.

Onun fikrini tashih için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Demek ki bir budu hariç hepsi bizim oldu!"

Dağıttığı sevap olarak tamam! Sevap hanesine girdi, bir budu hariç! O evde kalan, asıl o senin değil; ötekisi senin oldu! Dağıttığından sevap kazandın! Ötekisi, başkaları ondan hayır olarak istifade ettikçe hayır olarak geçti. Onu öbür tarafa gönderdin. Bu yediğin burada helal ise hesabı var, haram ise azabı var; yediğinden mesulsün! Ötekisi kâr olarak öbür tarafa geçti. Ne kadar mühim bir hadîs-i şerîf!

Rahimellâhu imra'en iktesebe tayyiben ve enfeka kasden ve kaddeme fadlen li-yevmi fakrihî ve hâcetihî.

Müslümanlar!

O ihtiyaç gününü unutmayalım! O zaman hatırlamanın bir faydası yok! Bunu dünya ve âhiretin efendisi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz söylüyor. Bu sözü hafife almak olur mu, bu söz duyulduktan sonra unutulur mu?!..

Rahime'llâhu abden kânet li-ehîhi indehû mazlimetun fî ırdin ev mâlin fe-câ'ehû festehallehû kable en yu'haze ve leyse semme dînârun ve lâ dirhemun fe-in kânet lehû hasenâtün uhize min hasenâtihî ve in lem tekun lehû hasenâtun hammilû aleyhi min seyyiâtihim.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den naklettiği bu hadîs-i şerîf aşağı yukarı hesap günü ile ilgili.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki; "Allah şu kula rahmet eylesin ki onun üzerinde, boynunda bir müslüman kardeşine karşı işlenmiş bir suçun, bir zulmün vebali vardır."

Nerede?

Fî ırdin ve emvâlin. "Ya haysiyetine, şerefine dokunacak bir iş yapmıştır veyahut malına tecavüz etmiştir!"

Gasp, haksızlık, eksik tartmak, fazla almak gibi bir yol ile karşıdaki adama mal ve şeref haysiyet nokta-i nazarından zulmetmiştir.

Müslüman bunu yapar mı?

Yapmaması lazım ama fiilen insanlar arasında buna benzer şeyler olup duruyor. Zulümlerin çeşitleri harıl harıl cereyan edip duruyor.

Zulüm işlemiş kimselerin nasıl hareket etmesi gerektiğini bu hadîs-i şerîfte bildiriliyor:

"Eğer bir kimsenin boynunda başkasına karşı, başkasının ırzına, malına karşı böyle bir zulüm varsa…"

Irz demek; insanın şerefi, haysiyeti demek. İlla namus meselesi mânasında değil. Ama o da olabilir. Karısına, kızına yan gözle bakar, o da onun içine girer.

İnsan böyle bir şey yapmışsa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne istiyor?

Fe-câ'ehû. "Kendisine borçlu, eksikli bulunduğu, o kendisine zulmetmiş olduğu şahsa gider." Festehallehû. "Ondan helallik ister!"

"Ben sana karşı şöyle bir hata işlemiştim, şöyle bir suç yaptım; seni incittim, bu yaptığım sana karşı zulüm oldu. Gel sen şunu bana helal et. Karşılığında ne istiyorsan ben de gücüm yettiğince onu telafi etmeye çalışayım, karşılığını vereyim. Yalnız sen bunu helal et!.."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Allah böyle yapan kula rahmet etsin." diyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, yaptığımız zulümleri, kul haklarını gidip sahiplerinden helallik istemek suretiyle burada temizlememizi istiyor.

Onun için eskiden bir kimse tarikata girdiği zaman şeyh efendiler derlermiş ki; "Evladım git; kiminle hukukun varsa helalleş, kiminle dargınsan barış… Sonra gel!" derlermiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sizlere, bizlere, hepimize tavsiye ediyor ki kime karşı bir zulüm işlemişsek, biz biliriz, gidip ondan helallik isteyelim.

Helallik nasıl istenir?

Dersin ki; "Ben senin malından şu kadar almıştım. Ne istiyorsun? Telafisi için ne yapmak gerekiyorsa gel, oturalım, konuşalım, ben vereyim. Borçluyum, haksızım, beni affet. Ama bu dünyada bu işleri, bu hesabı kapatalım…"

"Hocam bunu yapmak zor."

Zor ama âhirette daha zor.

Hadîs-i şerîfin devamı nasıl geliyor:

Kable en yu'haze. "Bundan dolayı yakasına yapışılmazdan evvel, yakalanmazdan evvel!"

Çünkü bu suçla âhirete gitti mi o zaman yakasına nasıl olsa yapışacaklar. Nasıl olsa o zaman ahzolunacak, yakalanacak!

Ve leyse semme'd-dînârun ve lâ dirhemun. "Ama orada para yok, dinar yok, dirhem yok!"

Semme, "orada" demek.

Orada dinar yok, dirhem yok. Ya ne var?

Fe-in kânet lehû hasenâtun uhize min hasenâtihî.

Eğer zulmetmiş olan kişi bu dünyada helallik istemeden âhirete gitmişse orada yakalanınca ne olur?

"Eğer kendisinin hasenatı, yapmış olduğu iyilikler varsa o kimsenin hasenatından alınır!"

"Sen gel bakalım! Sen filanca Ramazan'da güzelce on gün itikâfa girmişsin. Çok sevap kazanmışsın…"

O sevabı alırlar, o zulme uğramış olan öteki şahsa; "Bu senin!" derler. Gitti. Ramazan'ın o güzel, gözyaşlarıyla, tesbihlerle son on gün yaptığın o ibadetin sevabı öbür tarafa intikal etti.

Neden?

Mübarek burada helalleşmedin! Burada ödeşecektin; ödeşmedin, oraya kaldı. Senin iyiliklerinden oraya verirler.

İyiliği yoksa neyi alacak?

Ve in lem yekûn lehû hasenâtun. "O zaman bir şeyini almazlar." Hammilû aleyhimi's-seyyiâti. "Zulmettiği kimselerin kötülüklerini getirirler, bu sefer onun omzuna yüklerler!"

O adam falanca ırza tecavüz etmiş, filancaya hırsızlık yapmış, falanca şeyi yapmış… "Yâ Rabbi, ben hiç böyle bir şey yapmamıştım…" Ama o zaman o gelir, omzuna yüklenir.

Onun için bugünden gidip hak sahipleriyle helalleşmek lazım. Düşünüp taşınıp helalleşmek lazım.

Miras meselesinde, alışverişlerde, tartılarda, ölçülerde, daha başka durumlarda hak hukuk karışır. Âhireti düşünerek tarlanın hududunu tespitte vs. eğer bir haksızlık olduysa iş işten geçmeden önce o şahıslarla gidip helalleşmek lazım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kendisinin bile ölümüne yakın bir zamanda helalleştiğini kitaplar yazar.

Allahu Teâlâ hazretleri, Resûlullah'ın yolundan yürüyüp sünnet-i seniyyesine sarılıp salih bir ömür geçirerek âhirete iman ile göçmeyi ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Livâu'l-hamdi altında cem olup sohbetine nail olmayı, cemâl-i bâ-kemâli ile müşerref olmayı cümlemize nasip eylesin. Havz-ı Kevser'den içmeyi cümlemize ihsan eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı