M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî_

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve sevgili mü'min ve muvahhid kardeşlerim.

Evliyâullahın hallerini, hayatlarını ve mübarek sözlerini okumaya devam edeceğiz.

Seyyidü't-tâife Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerindeyiz. Geçen hafta başladık. Bu hafta devam ediyoruz.

Okuduğumuz kitap da bu hususta en sağlam, en salahiyetli, en kıymetli bir mübarek zâtın yazdığı kaynak eserlerden sayılan mühim bir eser.

Baskısı da güzel yapılmış. Alim yazmış. Alim neşretmiş. Aşağıya notlar koymuş. Her bakımdan kıymetli bir eser. Okuyoruz.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin 297 senesinde halifenin tahta çıkışı bayramı gününde Cuma günü vefat edip Cumartesi defnedildiğini okumuştuk.

Cüneyd-i Bağdâdî büyük alim. Fıkıhtan fetvada veriyor. Yani ilm-i fıkhı da çok iyi bilen bir kimse.

Ve esnede'l-hadîs. Hadis de rivayet etmiş. Alimlerin hepsi hadis alimi değildir ama hadîs-i şerifi de teberrüken az da olsa rivayet etmişlerdir. Oradan da sevap kazanalım diye. Çünkü bazı rivayetler var insan 50 tane hadis 40 tane hadis bilirse rivayet ederse öğrenirse ezberlerse. Ahirette büyük mükafatlara erecek. Alimler zümresinden hasrolunacak, öyle sayılacak diye. Onun için hadisle meşgul olmuşlardır. Tasavvuf ilmi eğer fıkha dayanırsa ilm-i fıkha dayanırsa yani Kur'an'a hadise dayanırsa şeriat ilimlerine dayanırsa ve hadîs-i şerîfe dayanırsa sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye dayanırsa yolların en güzeli olur. En sağlamı olur. Cennete götüren yol olur. Takvâ yolu olur. İhsan makamına insanı götüren makâm-ı ihsana kavuşturan, ârif-i billah yapan, mahbûb-u İlâhî yapan bir yol olur. Çok önemli, hadîs-i şerîfe bağlı olmak. Bunun dışında bazı insanlar vardır. Belki yolları doğrudur ama kendileri cahil kaldığından yanlış sözler söyleyip yanlış işler yapıyorlar. Bazılarının da yolları, felsefeleri, akılları fikirleri zaten yamuk yanlıştır. Yamuk giderler. Allah bizi Kur'ân-ı Kerîm'in yolundan, şeriatin yolundan, Kur'ân-ı Kerîm'in yolundan, Peygamber Efendimiz'in yolundan ayırmasın. Mühim olan odur. Tasavvufun da temeli odur. Aslı odur. Bozuk tarikatler çıkmış. İçki içen, bazı günahları işleyen zümreler türemiş. Onlar sapıtmışlar. Yolu şaşırmış. Nasıl Hz. İsa aleyhisselam Hak Peygamber olduğu halde, İncil hakikat olduğu halde hıristiyanlar sonradan Hz. İsa aleyhisselam'ın yolunu bırakıp da nasıl haça tapmışlarsa sapıtmışlarsa, cehenneme gidecek sözler söylemişlerse kafir olmuşlarsa. Eh bazı insanlar dikkat etsin. Sapmasaydı, ayağını kaydırmasaydı sapıtmışsa kusur kendisinindir.

Asıl tasavvuf takvâ yoludur. Kur'an yoludur. Peygamber Efendimiz'in hâlidir, ahlakıdır. Öyle olması lazım.

Onun için fıkha dayanması lazım. Hadîs-i şerîfe dayanması lazım. Şeriatin dairesinin içinde ortasında başının tâcı olması lazım şeriat.

Hadis de rivayet etmiş mübarek. Hem fakıh alimiymiş. Fakihmiş. Hem de hadis rivayet etmiş. Teberrüken bir hadîs-i şerîfini yazıyor müellif. Diyor ki müellifin kendi Ebû Abdirrahman es-Sülemî. O da büyük alim.

Haddesenâ Muhammedü'bnü Abdillahi hafız. "Bize hafız sıfatıyla mensuf olan Muhammed ibn Abdullah hadis olarak söyledi, nakletti."

"Biz ondan aldık bu hadîs-i şerifi" diyor.

Râvînin, ilk râvînin ismini böyle veriyor. Bu Ebû Abdullah Muhammed ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Hamd Veyh ibn Nuaym ibn Hakem ed-Dabi ed-Dahmanî el-Hakim en-Nisaburî el-Hâfız. el-Ma'ruf ibni'l-Beyyi. İmamu hadis fi asrihî.

Zamanında hadis ilminin önderi imiş. Kitabı yazan şahsa bu hadisi nakleden birinci râvisi.

Ve'l-müellifu fîhi'l-kütübelletî lem yüsfad ilâ mislihâ.

Hadis ilminde öyle eserler yazmış ki emsali yazılmamış. Kimse onu geçememiş. Böyle bir alim.

Kâne âlimen ârifen vasia'l-fıkh.

Alim bir kimseydi. Ârifti. İrfanı da vardı. Fıkhı da iyi bilen bir hadisçiydi.

Rebiülevvel ayında doğmuştu.

321 hicrî yılında Nisabur'da doğmuştu.

Vetüfiye bihayevmel sülesa.

Ve yine Nisabur'da vefat etti. Salı günü.

Safer ayının üçünde.

405 senesinde vefat etti.

Birinci râvi bu.

Bak bu kitabın kendisinde yok. Bu kitabı neşreden -Allah razı olsun- Nureddin ibn Şureybe'nin alta koyduğu bilgiler. Allah rahmet eylesin. Allah razı olsun. Mısır'da iyi bir alimmiş. Güzel. Bu bilgiyi verdi. Allah razı olsun.

Kâle haddesenâ Bükeyr ibn Ahmeden Haddadü's-sufî.

Bu adını söylediğimiz meşhur hadis alimine de bu hadisi kim rivayet etmiş?

Bükeyr b. Ahmed al-Haddad es-Sûfî rivayet etmiş.

Haddad "demirci" demek. Yani adam hem alim; dikkat edin muhterem kardeşlerim. Bunu yeri gelince söylersiniz; hem alim hadis rivayet ediyor hem haddad yani demirci. Yani kimseye yük olmuyor. Elinin emeğiyle çalışıyor, kazanıyor. Hem ticaretini yapıp geçimini sağlıyor hem de ilimde zirve olmuş, önder olmuş. İşte hakiki sofilerin, hakiki alimlerin, hakiki mü'minlerin sıfatı budur. Kimseye yük olmazlar. Kimsenin hakkını yemezler. Elinin emeğiyle anlının teriyle geçinirler. Onu bunu istismar etmek, sömürmek, dilenmek, birisinin sırtından geçinmek, onun bunun sadakasıyla geçinmek; böyle şeyleri sevmezler. Çalışır. Öğrendiği ilmi başkasına öğretirken para istemez. Maaş istemez. Çalışır kazanır. İlmi Allah rızası için öğrenir, Allah rızası için öğretir. Öyle sağlam insanlardır. Yakın zamana kadar böyle geldi. Hoca talebeden para istemez. Para almaz. Onu istismar etmez. Helal lokma yemeye çok dikkat eder. Helal lokma olması için de bir sanat ile meşgul olur. Çalışır ter döker. Elinin emeğiyle anlının teriyle geçinir. Helal lokma odur diye. Onun için bakın adı haddad.

Demirci ama alim; şimdi ara bakalım cihanda hem demirci hem alim olan bir insan bulacak mısın?

Bulamazsın. Şimdi bulamazsın. O devirde demircilik laf olsun diye, yoksa demircilik de yapmaz adam ama alnının teri ile geçinmek için yapıyor. Yoksa dünya gözünde değil, dünyaya aldırdığından değil. Ama helalinden, "alın teri ile kazanacak" diye demircilik de yapmış, sûfî imiş.

Şimdi sûfîlere "beleşçi" diyenler utansın. Veyahut sûfî deyip de başkasının sırtından geçinmeye kalkışan zamane sahtekarları utansın.

O da var. Şimdi eğri otursak da doğru konuşmamız lazım. İstismarcı varsa o da utansın. Hakiki sûfîler elinin emeği ile geçiniyorlardı, kimseye yük olmuyorlardı. Sen de öyle ol. Veyahut da tasavvuf, aslında, onu bunu sömürmek değildir, tembellik değildir; onun bunun sırtından geçinmek değildir. İşte hakiki sûfîler böyledir; bunu da bilelim. Hani söyleyecek zaman gelir.

Çünkü ne diyorlar?

"Tekkeler tembellerin yuvası haline gelmiştir."

Yalancı! Sûfî çalışır; başkasına da fayda sağlar. Çalışır; kazancını sofra tanzim edip başkasının karnını doyurmakla harcar.

İbrahim b. Edhem tâcı tahtı, sarayı saltanatı bıraktı. Elinin emeği ile geçinirdi; kazancı ile yiyecek içecek alırdı. Onları arkadaşları ile kaldığı medreseye getirir, sofra açar; "Buyurun, yiyin kardeşlerim." derdi. Sûfî budur.

Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır.

Bu, tasavvufun çok sevdiğim bir tarifi. Tasavvuf dost olmaktır ama dostuna yük olmamaktır. Bunu böyle bilin. "Ben sûfîyim, ben dervişim, ben tarikate bağlıyım." diyen, tasavvufu böyle yaşasın. Sûfilere de "beleşçi, tembel, istismarcı" diyenler utansın. Onlara da bu misalleri söyleyin.

Bi-mekkete. Demircilik yapan bu mübarek alim, müellifimize hadisi rivayet eden ikinci râvi Mekke'de imiş. Veyahut hadisi Mekke'de rivayet etmiş. Tabi Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere mü'minlerin âşık olduğu diyarlardır. Eskiden insanlar kalkar oraya giderlerdi; şimdi de gidiyorlar.

Ne farkı var?

Dağlar kadar, yerler gökler arası kadar fark var. Eskiden oraya giden insan çölleri geçerken, orada yaşarken çok sıkıntı çekiyordu. Şimdi çölleri uçakla geçiyoruz. Orada lüks içinde yaşıyoruz, "Cebimizde paramız var." diyoruz. Air conditionlı, klimalı, yani mükeyyefli, havayı serinleten cihazlarla serin odalarda oturuyoruz. Kebapların her çeşidini yiyoruz; döner kebap, piliç kızartması yiyoruz. Meyve sularının her çeşidini içiyoruz. "Falanca dükkan çok güzel yapıyor; hadi ona gidelim." diyoruz.

Dağlar kadar fark var. Eskiden mahrumiyet yeri idi ama âşık mahrumiyete aldırmaz, giderdi. Şimdi bolluk yeri, bereket yeri. Şimdi oraya giden, buradan daha çok rahat ediyor; o ayrı.

Mekke'de rivayet etmiş.

Haddesene'l-Cüneydü'bnü Muhammed Ebu'l-Kâsım es-Sûfî. "Buna da, Mekke'de bu hadisi söyleyen kimseye de, Muhammed oğlu Cüneyd Ebu'l- Kâsım es-Sûfî isimli şahıs –hadisi- rivayet etmiş."

O da;

Haddesene'l-Hasenü'bnü Arefe. "Bize de bu hadisi Arefe oğlu Hasen rivayet etti." demiş.

Bu kimmiş?

Hasenü'bnü Arafete'l-Abdî Ebû Ali el-Bağdâdî el-Müeddib. Kâlû anhü innehû sikatün. "Bu, terbiyeci bir adammış, Bağdat'ta yaşıyormuş."

Müeddib, "terbiyeci" demek. Kaynaklar bu zât hakkında "güvenilir insan" demiş.

Ummira tavîlen. "Uzun yaşamış."

İnsan bir de Kur'an'a göre yaşarsa takvâya uygun ömür sürerse ömrü bereketlenir, uzun ömürlü olur. Tarihi açın, insanların ömürlerini hesaplayın:

Padişahlar ne kadar yaşamış, zenginler ne kadar yaşamış, âbidler, zâhidler ve alimler ne kadar yaşamış?

Ölçün bakalım. Ne tahmin edersiniz?

Padişahlar ve zenginler mi daha çok yaşamış?

Hayır.

Takvâ ehli insanlar; âbidler, zâhidler, alimler, gündüzleri oruç tutup geceleri uyumayıp ibadet edenler çok yaşamış.

Neden?

İbadetin bereketi, ibadetin canlılığı; ibadetin feyzinden, bereketinden...

Ummira tavîlen. "Uzun yaşadı, Allah uzun ömür verdi. Ömrünü uzun etti, uzattı."

Öyle olur. İçki içmezsen, kumar oynamazsan, haram yemezsen, helalinden kazanırsan, sıla-i rahim yaparsan, hayrını sadakanı verirsen, Allah senin ömrüne ömür katar, ömrünü uzatır.

Peygamber Efendimiz; "Sıla-i rahim ömrü uzatır." diyor. Onun için iyi müslüman olacaksın. İyi müslüman olmak, uzun yaşamanın da reçetesidir.

Uzun yaşamak, sağlam yaşamak mı istiyorsun? Bunamamak, ihtiyarlamamak mı istiyorsun?

Kur'an ehli ol, âbid ol, ibadet ehli ol; hiçbir şey olmaz. Ama Allah'ın emirlerini dinlemezsen, hadîs-i şerîfleri dinlemezsen, çizgiden saparsan o zaman çeşitli şeylere uğrarsın, ceza çekersin. Çok yersen, çok uyursan, çok tembellik yaparsan çok sağlam olmazsın. Aksine böyle yapan şöyle olur, böyle olur, cezasını çeker.

Fe-kad âşe miete ve ışrîne sene. Mübarek "120 sene yaşamış."

Ve mâte senete seb'a ve hamsîne ve mieteyn seneten. "257 senesinde vefat etmiş."

Tarihler hep hicrî-kamerî senedir. Bizim tarihimizde şu Cumhuriyet'ten önceki devrede söylendi mi "Şu senede öldü, bu senede doğdu." denir.

O ne demektir?

Hicrî-kamerî sene demektir.

Bize şimdi miladî seneyi öğrettiler.

Miladî sene neyi anlatır?

Hz. İsa'dan bu zamana Dünya güneşin etrafında kaç defa dönmüşse işte o seneleri anlatır.

Kamerî sene ne anlatır?

Peygamber Efendimiz'in Medine'ye hicretinden bu zamana kadar; ayın 12 defa Dünya'nın etrafında dolaşmasından hâsıl olan şu kadar kamerî sene geçtiğini anlatır. Bu ikisi farklıdır. Kamerî sene 354 gündür, şemsî sene 365 gündür; biz kendi örfümüzü, âdetimizi bilelim.

Romen rakamlarını biliyor musunuz?

"Biliyoruz hocam."

I harfi gibi bir tane olursa I (bir) olurmuş, iki tane I harfi gibi olursa II (iki) olur, üç tane I harfi gibi olursa III (üç) olur. Ondan sonra bir I harfi gibi bir V olursa IV olursa (dört) olur. Ondan sonra V gibi olursa (beş) olur. I harfi bu tarafa geçerse V'nin sağ tarafına (altı) olur.

Sekiz nasıl olacak?

"Dur söyleyeyim hocam, biraz düşüneyim." der. V harfi yapacaksın, ondan sonra üç tane I (III) koyacaksın, VIII, (sekiz) oldu. Bununla ne matematik yapılır ne yazı yazılır ne iş görülür. Ama adamlar işe yaramadığı halde kullanmışlardır.

Matematiği canlandıran, müslümanların rakamlarıdır, İslâm rakamlarıdır. 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13,14,15 buna "ondalık sistem" derler; bu, müslümanlarındır. Matematiği kalkındıran, geliştiren İslâm rakamlarıdır. Yoksa Romen rakamları ile matematik olmaz. Hadi bakalım. Üçle beşi topla, alt alta yaz da bir şey çıkar; III, XXX bilmem ne… 38 yazacaksın, üç tane X, bir tane V, üç tane III, 38. Ben onu yazarım, biter.

Oldu. Toplama çıkarma her şey kolay. Adamlar bozuk olduğu halde onu öğreniyorlar. Japon, kendi alfabesini öğreniyor; Çinli, kendi kargacık burgacık alfabesini öğreniyor. Sen Kur'an yazısını öğrenmezsen ayıp değil mi?

Japon'dan, Avrupalı'dan utanmaz mısın?

Dedenin yazısı, Kur'an'ın yazısı; her şey onunla yazılmış. Eski çeşmelerin üstünde, dedenden miras kalan tarlanın tapusunda, her şeyde o var. O harfleri, o rakamları, o tarihi öğrenmemek olur mu?

Olmaz, olmuyor! Avrupalı öğreniyor. Avrupalı Romen rakamlarını öğreniyor, Yunanca'yı öğreniyor, Yunanlılar'ın dinlerini öğreniyor.

Pis, edepsiz Yunanlılar! Fransız'ın birisi kitap yazmış, arkadaşlar bana getirdiler, okudum. Fransız yazmış, biz değil.

"Yunanlılar dünyanın en edepsiz, en akılsız, en dinsiz, en terbiyesiz milletidir." yazıyor.

Ahlâkî bakımdan kusurlarını, hırsızlıklarını, vefasızlıklarını, dinsizliklerini, imansızlıklarını hepsini bölüm bölüm sıralamış.

Ama Avrupalı onu öğreniyor; bir de ona hayran. Latin'i de öğreniyor, Yunan'ı da öğreniyor.

Neden?

"Bunlar benim kültürümün temeli diyor."

Peki sen niye Kur'an'ı, Arapça'yı öğrenmiyorsun? Niye bu harfleri, Kur'an harflerini öğrenmiyorsun? Niye hicrî takvimi öğrenmiyorsun?

Her şey onunla yazılmış. "Dedenin dedesi senin memlekete ne zaman geldi?" diye baktığın zaman o tarihle karşılaşacaksın. "Çeşme ne zaman yapıldı, bu cami ne zaman yapıldı?" diye baktığın zaman onunla karşılaşacaksın, onu öğreneceksin. Öğreneceğiz, öğreneceksiniz!

Olgun, tam, bilgili, görgülü, kuvvetli, haysiyetli, şerefli, bir insan olmak istiyorsan öğreneceksin, dedeni bileceksin. Dedeni, ecdadını bir öğren; bir de Avrupalı'yı gör bakalım. Hangisi daha iyi, daha medenî, daha bilgili imiş, hangisi daha temizmiş, gör.

Amerika'dan bir profesör arkadaş geldi; Süleymaniye camiinin esrarını çözmekle uğraşıp duruyormuş. Hayretler içinde kaldığını söylüyor. Rahmetli Mimar Sinan, Süleymaniye camiini yaparken neler neler düşünmüş... Eskiden kandillerde yağ yanıyordu, caminin içinin simsiyah olması lazım. Hayır; hava nereden dolaşacak, nereye gidecek, nerede toplanır, hepsi düşünülmüş. Yukarıda is toplama odası varmış; havanın dönüp cereyan yapıp gittiği yer. "İs toplama odasında havuz var hocam." diyor. Havuz var.

Tam tepede havuzun işi ne?

Oradan buharlaşıp isi orada durduruyor, sebebi var. Duvarların içine boş küpler koymuş, ağızları bu tarafa doğru.

Neden?

"Ses kaliteli olsun." diye. İmam oradan –ihtiyar- hafif sesi ile Fâtiha'yı okuduğu zaman en arkadaki bile duyacak gibi.

Neden?

Her şeyi hesaplamış.

"Mihrabı niçin böyle yapmış, üstünü niçin böyle yapmış?"

"Ses buradan çarpsın, arkaya gitsin." diye. Yansıma kanunlarını, ses kanunlarını, hava hareketi kanunlarını biliyor. Mimarlığı, matematiği biliyor. Kaç bilinmeyenli denklemle hesaplanacak işleri hesaplamış; Amerika'dan gelen profesör kardeşimiz hayret ediyor.

Ecdadını tanı. Ecdadının yaptığı çiniyi bugün Amerikası, Avrupası, Rusyası, Japonyası yapamıyor. Süleymaniye camiine koyduğu çiniyi yapamıyor; onun içindeki renkleri veremiyor.

Dedelerimiz Edirne tarafında bir yerde köprü yapmış; Balkan harbi sırasında bombalamışlar, yıkmışlar. "Düşman gelmesin, gitmesin." diye hani köprüler berhava ediliyor; yıkmışlar. Sonradan yapmak gerekmiş. Köprünün öbür tarafları var, yıkılan yerini yeniden yapmak istiyorlar. Su temelini oyuyor, köprü yine yıkılıyor; yaptıkları yer, öbür taraf yıkılmıyor. Yeniden yapıyorlar. Su altını oyuyor, yeniden yıkıyor. Çare bulamamışlar.

"Ötekiler niye yıkılmıyor; onu inceleyelim." demişler.

Neler bulmuşlar. Ecdat suyun orayı oymaması için neler bulmuş… Anlattılar, hayretler içinde kaldım.

Ecdadını tanı. Tanı da sevmeyebileceksen o zaman sevme! Avrupalı'yı tanı da bakalım sevebilecek misin, miden kaldırırsa...

Bosna Hersek'teki katliamı kim yaptı?

İngiliz, Fransız, Alman; Sırplar'ı destekledi, hepsi yaptı. Baş sorumlusu İngiliz. Fransız komutan da yardım etmiş, Alman da malî destek vermiş.

el-Küfrü milletün vâhidetün.

Küfür hepsi aynıdır; a, b, c olmuş fark etmez. Alman, Fransız, Amerika vesaire fark etmez. Parasını veriyorsun; parasını ödediğin silahı sana vermiyor. "Şunu şöyle yap." diye bir şey götürüyorsun, el koyuyor. Ondan sonra Ermeniler bizim köylerimizi basmış, çocuklarımızı yakmış, öldürmüş. "Ermenilere katliam yaptım." diye itiraf etmen için baskı yapmaya kalkıyor.

Neden?

Küfrün hepsi aynıdır da ondan. İnsafı, edebi, vicdanı yoktur, Allah korkusu yoktur; utanması, arlanması, gerçeğe bağlılığı da yoktur.

İşi sahtekarlık! Tanı.

Tanırsan bakalım sevebilecek misin?

Sevemezsin. Kendi mazimize, ecdadımıza, örfümüze ait şeyler kusurlu olabilir; acaba kusurlu mu?

Belki kusurludur, incele bakalım. Göreceksin ki kusurlu değil. Ekmeğimiz, peynirimiz, yoğurdumuz, bulgurumuz, pastırmamız, meşrubatımız güzel; her şeyimiz güzel. Çünkü müslüman insan, müslümanca düşünmüş, yapmış. Her şeyimiz güzeldir, temizdir.

Evet. Bunlar ara bilgiler ama bunlar da faydalı.

Haddesene'l-Muhammedi'bni Küseyyirini'l-Kûfiyyü. Kûfeli Küseyyir oğlu Muhammed de ona, bu çok uzun yaşayan zâta söylemiş. O kimmiş? Onun hakkında da bilgi var.

Ebû İshak el-Kûfî, kadime Bağdâde. "Kûfe'den Bağdat'a gelmiş."

Ve nezele inde nehr-i Kerhâyâ. "Kerhaya nehri kenarına gelmiş."

Ve haddese bihâ. "Orada isteyenlere hadis ilmi öğretmiş."

Ve mâ kânû yeravne fîhi be'sen. "Hadis alimleri onun bir kusurunu görmediklerini söylüyorlar." "İyi bir hadisçi idi." diyorlar. Yani hadisi kimden aldığını bak nasıl anlatıyor, oraya getireceğim; bu teferruatı onun için okuyorum.

An Âmiri'bni Kaysini'l-melâî. An Atiyye an Ebî Sa'îd radyallahu anh kâle. Bu Kûfeli zâttan sonra Amr b. Kays, o Atiye'den, o Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'ten işitmiş. Sahabeye kadar geldi. Bizim alimlerimiz "Peygamber Efendimiz şöyle dedi." derken, kendisinin kimden duyduğunu, onun kimden duyduğunu, onun kimden duyduğunu nasıl söylüyor. Bütün hepsi maruf, tanınmış insanlar. Hepsinin notu, kalitesi belli. İşte İslâmî ilimler böyledir. İslâmi ilimler böyle titiz ve dikkatli bir şekilde ortaya konulmuştur. Hadisler böyle titizlikle toplanmıştır.

Muhterem kardeşlerim!

Tabi bu rivayet zincirinde Ebû Abdurrahman Sülemî'den sonra kim var?

Bir, Muhammed b. Abdullah el-Hâfız; iki, Üzeyir b. Ahmet el-Haddat es-Sûfî, yani demirci; üç, Cüneyd. Cüneyd-i Bağdâdî demirciden işitmiş, demirci de diğerinden işitmiş, bu kitabı yazan da ondan işitmiş. Ama bu hadîs-i şerîfi Cüneyd'e kadar kimler getirdi? Onu da biraz önce okuduk.

Burada bir şeyi bilmiyorsanız öğrenin; biliyorsanız ne kadar güzel bir misal olduğunu görün. Bizim alimlerimiz ciddi insanlardır. Söyledikleri sözün kaynağını, mesnedini "Şuradandır." diye söylerler. Doğru konuşur, her şeyin doğrusunu ararlar.

Hadisin kimden duyulduğunu anlatan kısmına sened derler. Hadisin senedi veya isnad zinciri derler. "Hadisi şundan duydum, şundan duydum." diye söylemeye senedini söylemek mânasına isnad etmek derler. Tabi bu da "şu insandan şu insana" diye zincir gibi, halka gibi olduğundan isnad zinciri diyorlar. Hadisin bir senedi bir de kendisi, yani hadis ne ise metni vardır. Hadis neyse o ama o hadisi sana kim getirdi? Senedsiz değildir. Her şeyin senedi vardır, sapasağlamdır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne buyurmuş? Başımızın tâcı, serverimiz, önderimiz, Muhammed-i Mustafa. Serverimiz o, önderimiz o, rehberimiz o, numûne-i imtisâlimiz o, başımızın tâcı o, gönlümüzün sultanı o.

Öyle mi?

Hareketlerimize göre hakikaten öyle mi?

Eğer tam bağlanmış, tam yolundan gidiyorsak doğru, öyle.

Tam bağlanmamışsak, önder de değil. Bağlanmayan insan önder edinmemiş ki. Onun önderi de, serveri de, rehberi de değil.

Peki rehberi kim?

Amerikalı, İngiliz, falanca filozof, falanca zıpır, falanca deli... Adam felsefe okuyor, değişiyor; koleje gidiyor, değişiyor. Adam Amerika'ya, Avrupa'ya tahsile gidiyor, değişiyor; acayip bir kılıkta geliyor, acayip bir kafa ile geliyor. Senin beğendiğin hiçbir şeyi beğenmez. Çünkü bu güzelliklerden, o sandığın içindeki mücevherattan haberi yok, sevmiyor.

Neden?

Başka türlü yetiştirdiler, kandırdılar, aldattılar. Amerika'ya, Avrupa'ya gitti, elden gitti. Ahlâkı, kafası, imanı, fikri bozuldu. Sevgisi, saygısı, hiçbir şeyi kalmadı.

Peygamber-i Zîşân Efendimiz, serverimiz, önderimiz, rehberimiz Muhammed-i Mustafa Efendimiz ne buyurmuş?

"Efendimiz" diyoruz, ne demek?

"O efendi; ben onun kölesiyim, hizmetindeyim." demek. Hizmetinde isen tamam, değilsen yalan.

İhzerû firâsete'l-mümin. Fe innehû yenzuru bi-nûri'llahi teâlâ.

Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş.

İhzerû. "Hazer edin, korkun."

"Çekinin, sakının, korkun" demek.

Nereden korkacak, neden korkacak?

Firâsete'l-mümin. "Mü'minin ferasetinden, anlayışından, sezgisinden, korkun."

Senin sakladığın şeyi anlayıverir, kalbindeki niyetini seziverir. Kötü maksadını anlayıverir.

İttekû firâsete'l-mümin. "Mü'minin ferasetinden korkun."

Sen onun hakkında kötü şeyler düşünüyorsan söyleyiverir.

Fe innehû yenzuru bi-nûri'llahi teâlâ. "Çünkü o bakarken Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakar."

"Allahu Teâlâ hazretlerinin nuru ile bakmak" ne demek?

Allahu Teâlâ hazretleri başka insanlar için karanlık olan noktaları ona aydınlatıverir; o görür. Gafil insan karşısındakinin kalbinden ne geçtiğini bilemez. Bu adam onun hakkında ne düşünüyor, bilmez. Ama Allah ârif, sevgili, velî kuluna onun içini gösterir, karanlık yerini aydınlatır; o zaman görür. "Bunun kalbinde fesat var, bunun maksadı şu, bunun buraya gelmekten maksadı söylediği değil, başka art niyeti var." diye anlar.

Neden?

Allah karanlık yeri aydınlatıyor; bilinmeyen yeri ona gösteriyor; Allah'ın yardımı olunca öyle olur.

Bu nedir?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

"Allah bir kulu sevdi mi onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur."

O insan artık öteki insanların yapamadığı şeyi yapacak duruma gelir; onların görmediğini görür, onların duymadığını duyar, onların gücü yetmeyen şeye güç yetirir, onların varamadığı yere varır.

Onların varamadığı yere varmaya ne diyoruz?

Tayy-i mekân diyoruz, mekanı katlayıveriyor. Tayyetmek; "dürümek, katlamak" demek. Hop öbür taraftan hop beri tarafta.

Ne yaptı?

Tayy-i mekân.

Mekanı katlayıp mesafeyi dürüp öbür tarafa gidiverdi; arada mesafe kalmadı.

Kalbindeki bilmeye ne deniliyor?

Keşf-i zemâir. Gönlündekini keşfediyor; saklı ama anlıyor.

Hz. Ömer minberden hutbe okurken ne demiş?

Irak'taki, İran'daki askerlere; "Yâ Sâriye, ile'l-cebel, Yâ Sariye, ile'l-cebel!" diye seslenmiş, Hz. Ömer Medine'den sesleniyor, Sariye de binlerce kilometre uzaktan, Irak'tan duyuyor. O da Allah'ın sevgilisi; duymak da meziyet, duyurmak da. İşte Allah sevdi mi kulunu böyle yapıyor. Anlayışını da öyle yapar.

İttekû, ihzerû, iki rivayet de var.

İhzerû firâsete'l-mü'min. "Müminin anlayışından, sezgisinden sakın."

Çünkü o, Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakar.

"Karanlık bir yer kalmaz, aydınlanır; onu görür, bilir." demek.

Allahu Teâlâ hazretleri sevdiği kullara yardım eder. Bunun yüzlerce, binlerce misali var.

Nebhânî diye bir şahıs, Câmî' Kerâmâti'l-Evliyâ diye bir kitap yazmış. Dört beş parmak kalınlığında büyük boy bir kitap. Tarihten, Kur'an'dan, hadisten, çok kerametler yazmış. Siz de dikkat ederseniz zamanımızdan, Allah'ın sevgili kullarının bazı kerametlerini görürsünüz. Keramet, tarihe ait bir şey değildir. Şimdi de olabilir, görebilirsiniz.

"Mü'minin ferasetinden sakının, korkun, çünkü Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakar.

Kur'an'da böyle bir şeyin olabileceğine dair delil var mı?

Ve karaa inne fî-zâlike le âyâtin li'l-mütevessimîn.

Peygamber Efendimiz okumuş ki:

İnne fî-zâlike le âyâtin li'l-mütevessimîn.

Bu olayda; "Ferasetli insanlar için deliller vardır." âyetini okumuş.

O âyet nerededir?

Bu ayet, 15. sûre olan Hicr sûresinin 75. âyetidir.

İnne fî-zâlike le âyâtin li'l-mütevessimîn.

Mütevessimîn; "bir şeyin alâmetinden sezip anlayan" demek.

Müteferrisîn; "feraset sahipleri" demek. O âyette feraset sahiplerinin olabileceğini anlıyoruz.

Peki bu âyet hangi konu ile ilgilidir?

Onu da izah edelim muhterem kardeşlerim.

Bu âyet Semûd kavmi ile ilgilidir. Arabistan'ın ortasında yani "Şam ile Medine arasında" diyelim. Medine'den Kuzey'de Vadi Tayma diye bir yer vardır. Oraya yakın bir yerde, hatta orada bugün Medâinîn-i Sâlih "Salih aleyhisselam'ın şehirleri" denilen bir bölge de vardır, kalıntı da vardır. Harabelerin resimleri arkeoloji kitaplarında, eski eser kütüphane kitaplarında mevcuttur. Semûd kavmi Medine'nin kuzeyinde bir yerde yaşamış. Allahu Teâlâ hazretleri o kavme Salih aleyhisselam'ı peygamber olarak göndermiş.

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor ki:

"Kendisine peygamber gönderilmeyen hiçbir ümmet, hiçbir belde yoktur." diye bildiriyor.

Allah hepsine birilerini göndermiş.

Neden?

Önce gönderecek, hakikatleri öğretecek, daha sonra asileri cezalandıracak da ondan. Adaletinden dolayı, hatta adaletten önce rahmetinden dolayı, kullarına acıdığı için peygamber gönderiyor.

Peygamber ne yapıyor?

Cennetin yolunu, cehenneme düşmemenin çaresini öğretiyor:

"Ey kullarım! Aman cehenneme düşmeyin, şöyle şöyle yaparsanız cennete gidersiniz." diyor.

Bu rahmet değil mi?

Rahmet.

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn. "Ey resûlüm, ey Muhammed-i Mustafa! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik."

Ne demek?

"Acıdığımız için, merhamet ettiğimiz için" demek.

Rahmeten li'l-âlemin ne demek?

Öz Türkçesi; "İnsanlara acıdım da seni ondan peygamber gönderdim." demek. Mânası o.

"Allah insanlara rahmet ediyor, yani merhamet ediyor." demek.

Rahmet; "acıdığı için merhamet" mânasınadır. Göndermese sapık kalacak. Acıyor ki "Cehenneme düşmesinler, cenneti kazansınlar." diye gönderiyor. Allah peygamberleri insanlara acıdığı için doğru yolu göstermek için gönderiyor. Biz çocuğumuzu korumak istediğimiz için mürebbî tutmuyor muyuz?

Büyük çocuğumuza;

"Aman kardeşine dikkat et, başından ayrılma, elini bırakma, sokağa kaçmasın, başına bir hal gelmesin." demiyor muyuz?

Neden?

Çocuğumuzu seviyoruz, korumak istiyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri de her millete peygamber göndermiştir. Âhir zaman peygamberi Peygamber Efendimiz'dir. Kıyamete kadar onun hükmü devam edecek.

Neden?

Peygamber Efendimiz'in söylediği şeyler korundu, korunacak. Hem Kur'ân-ı Kerîm hem de Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri korundu; kıyamete kadar da korunacak. İhtiyaç yok. Alimler Peygamber Efendimiz'in söylediklerini insanlara anlatacak.

Peygamber gelmeyecek; ama Peygamber'in sözlerini insanlara anlatan Allah'ın sevgili kulları, evliyâsı, alimler, fâzıllar, kâmiller bunları kıyamete kadar anlatacak. Eski ümmetlere peygamberler gelmiş. Âd kavmine Hud aleyhisselam, Mısır kavmine Musa aleyhisselam, daha önce Yusuf aleyhisselam, Semûd kavmine de Salih aleyhisselam gelmiş; dinlememişler.

Bu insanlar acayip! Biz de korkalım; siz de korkun. İnsan kendisine güvenmesin. Kendisini doğru yolda sanır ama yanlış olabilir. Kendi kendini kontrol etsin. Peygamber gelmiş de peygamberinin sözünü dinlememiş; birçok kavim cezasını, belasını bulmuş.

İnsanlar doğru söyleyeni kabul etmeyebiliyor.

Neden?

İnattan, kalın kafalılıktan, edepsizlikten dolayı, "menfaatim elden gitmesin" diye düşündüğü için. Şundan veya bundan ama sonunda belasını buluyor.

Semûd kavmine Salih aleyhisselam gönderilmiş. Salih aleyhisselam'ın nasihatlerini dinlenememişler. Semûd kavmi helak olmuş.

Nasıl helak olmuş?

Bir korkunç sesle. Kur'ân-ı Kerîm'de "sayha" diye geçiyor. Bir korkunç sayha, gümbürtü olmuş. Ondan sonra Semûd kavminin üstüne pişmiş taş yağmış. İnsana masal gibi gelir ama Kur'an âyeti.

Korkunç bir ses; ondan sonra da pişmiş taşlar yağmış, kavim altında kalmış. Size masal gibi gelir, efsane gibi gelir. Masal gibi gelmese bile anlayamazsınız. Ben çok iyi anlıyorum. Çünkü biz Suudi Arabistan'da Mekke'den Medine'ye giderken ve Medine-i Münevvere'de bazı yerleri gezerken gördük. Çatır çatır kara taş, kaya… İnsan üstünde yürüyemiyor. Deve gezemiyor. Böyle sıcak, kızgın taşlara harre diyorlar. Kaloriferde pütür pütür kömür yanar da cürüf olur ya, onun gibi sert. İnsan üstüne basamıyor, yürüyemiyor, geçemiyor. Buradan oraya geçemezsin. Yürüyemiyorlar.

Şimdi koca makineler, greyderler var. Kazıyıcı, kürüyücü, delici, atıcı, kaldırıcı iş makineleri, yol makineleri var. Bu taşları kaldırıyorsun, altı taş çıkmıyor. Altı taş değil veya yol. Mesela tepe geçmiş, buradan yolu kesmişler. İki tarafı yarma olmuş, yol yarılmış. Üst tarafı kaya, alt tarafı kum; oradan gördüm.

Nasip olursa siz de Mekke'den Medine'ye kara yolu ile giderseniz siz de göreceksiniz. Kumların üstüne kızgın kayalar yağmış, akmış. Gürültüyle patlamış ve kayalar yağmış. Aşağıda bir şeyleri örtmüş. Bunun misali çok. Tabi Kuzey'e doğru Tebük, -Medine-yi Münevvere'nin Kuzey'ine doğru- 700 kilometredir. Vadi Tayma ortasındadır. 300-350 kilometre ötesi. İşte orası da öyle olmuş.

"Aşağıdan bir patlama ile Cebrail aleyhisselam kanadı ile Semûd kavmini ters yüz etti." deniliyor.

Altı üstüne gelmiş. Üstüne kızgın taş yağmış; aynen gidip görebilirsiniz.

Neden?

Allah cezalandırmayı murad etti. Yanardağı patlattı, tepelerine kızgın kaya parçaları düştü.

Gökten kızgın kaya parçası nasıl düşer?

Gör işte! Öyle düştü, helak oldu.

Neden?

İnnâ mine'l-mücrimîne müntekımûn.

Muhterem kardeşlerim!

Biz de o Allah'ın kullarıyız. Dikkat edin; 20. yüzyılda yaşayan sen, ben, o, bütün insanlar biz de o Allah'ın kullarıyız.

Rabbimiz ne buyuruyor?

İnnâ mine'l-mücrimîne müntekımûn.

Hepsini anlarsınız.

İnnâ. "Ben azîmü'ş-şân" demek.

Allahu Teâlâ hazretleri azamet sîgası ile böyle buyuruyor.

Mine'l-mücrimîn. "Mücrimlerden"

Müntekımûn. "İntikam alırım."

"Biz mücrimlerden intikam alıcıyız." diyor.

Niye "biz" diyor?

"Azamet sîgası" olduğundan.

Bu ne demek?

"Ben mücrimlerden intikam alırım. Mücrimi cezasız bırakmam, canına okurum, belasını veririm, kahrıma uğratırım." demek.

Eski ümmetlere yapmış. Cezayı vermiş, gazabı ile muamele etmiş, cezalandırmış. Gezin, görün. Gidin, Semûd kavminin üstüne nasıl kızgın taşların yağdığını, altının üstüne geldiğini görün.

Sonra sen de İstanbul'da günah işlemekten kork, titre. Allah'ın yolunu, Kur'an'ın yolunu, imanı bırakma, edepsizliğe sapma, şeytana uyma, içki içme, namazı bırakma, zinaya girme, kumar oynama. Çünkü Allah cezasını, belasını verir.

Kıssadan maksat nedir?

Hisse almak.

Kur'ân-ı Kerîm'de neden eski ümmetlerin kıssaları anlatılıyor?

"Yeni ümmetler hisse alsınlar." diye.

"Hisse alalım." diye.

Bu bir roman değil; bizi de ilgilendiren bir olay. Biz de o Allah'ın kuluyuz. Biz Allah'a güzel kulluk edersek Allah bize rahmeti ile muamele eder. Eğer içimizden bazıları Allah'a asi olursa, günahlara saparsa Allah da eski ümmetlere ceza, bela verdiği gibi onlara da cezayı, belayı verir. Hissemizi alacağız, dikkat edeceğiz. İyi kul olacağız; ama şu daha güzel değil mi?

İşin bu tarafını düşünmeden önce Rabbimiz bize ne nimetler veriyor? Şu memleketimizin güzelliğine, bolluğuna, meyvelerine, havasına, suyuna bak! Çarşıdaki pazardaki nimetlere, yememize, içmemize bak! Allah ne kadar nimet vermiş...

"Bana bu kadar nimeti veren Rabbime şükür babında ben de güzel ibadet etmek durumunda değil miyim, seve seve ibadet etmeli değil miyim?" diye düşünerek sevgi ile aşk ile ibadet etmek.

Daha iyi değil mi?

Bu daha iyi. Ama öyle ama böyle hem seveceğiz hem de Allah'ın gazabından kendimizi korumaya çalışacağız.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Cüneyd-i Bağdâdî, bu hadîs-i şerîfi rivayet etmiş. Bazı hadis rivayet işleri ile uğraşmış. Kitabı yazan misal veriyor. Demek ki Allah'ın sevgili kulları insanın içindekini biliverirmiş, söyleyiverirmiş.

Misal; Ankara'da bir kardeşimiz vardı. Şu sıralarda hala sağdır inşallah. Güneydoğu Anadolu'da jandarma çavuşluğu yapmış. Dağın başında, karakolda atları varmış. O zaman jip falan yok veya jipin gideceği yol yok. Jandarma karakolu; o da jandarma çavuşu. Yakınlarında evliyâdan mübarek bir zât varmış. Herkes elini öpmeye gidiyormuş, seviyormuş. Mübarek, alim, meşhur bir zâtmış.

"Biz de şu mübarek zâtı ziyaret edelim, elini öpelim, duasını alalım." demişler.

"Olur, yapalım." demiş.

Üç arkadaş gidecekler; o yakın kasabadaki zâtı ziyaret edecekler.

"İçimizden birer niyet tutalım, öyle gidelim. Bakalım içimizden tuttuğumuz niyeti bilecek mi?" demişler.

Üçü de niyet tutmuş.

Bir tanesi abdestsiz gitmiş; "Ben abdestsiz gideceğim, abdestsiz hatta gusülsüz gittiğimi bilsin." demiş. Arkadaş öyle anlatıyor.

Bir tanesi; "Evliyâ ise bizi yemeğe oturtsun, sofraya hindi ısmarlasın." demiş.

Bir tanesi de kafasından bir konuyu düşünmüş, "Eğer evliyâ ise şu sorunun cevabını versin." demiş.

Üçü ata binmişler, o beldeye gidiyorlar. O arkadaş bunu "Vallahi, billahi!" diyerek anlatıyor. Atlarla tozlu yoldan giderken karşıdan atını koşturarak, yolu tozutarak birisi gelmiş.

"Selamünaleyküm"

"Aleykümselam"

"Siz o mübarek zâtı ziyarete gelenler misiniz?" demiş.

Şaşırmışlar.

Kasabadan birisi geliyor; "Siz falanca zâtı ziyarete gidenler misiniz?" diyor.

"Evet" demişler.

"O zât selam söyledi; içinizden bir tanesi abdestsizmiş, abdest alsın, öyle gelsin." dedi. Bak daha kasabaya girmediler.

O da başçavuşmuş. "Şöyle başçavuşa baktım, nerede ise attan düşecekti, yani o kadar bozuldu, fena oldu." diyor.

Hemen gitmiş, orada Dicle'de yıkanmış, gusül abdesti almış. Ondan sonra gitmişler. Onları güzelce karşılamış, bırakmamış, "Yemek yiyin de öyle gidin." demiş. Sofraya hindi getirmiş. Bak birisi de niyet olarak onu tutmuştu. Ondan sonra söz arasında üçüncünün sorusunu da cevaplandırmış.

Bu nedir?

İşte mü'minin ferasetinin bir misali. 20. yüzyılda da böyle şeyler olduğunun misalleri.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin söylediği mübarek sözlere gelelim. Şimdi mübareklerin hayatlarını okuyoruz, hallerini konuşuyoruz. Sözlerini de okuyacağız.

Bu mübarekler nasıl mutasavvıfmış, bu mübareklerin tasavvuf anlayışı nasılmış, bir göreceğiz. İnce sözler söylüyorlar; bunlar büyük zâtlar, tarihe geçmiş insanlar.

Semi'tü Muhammede'bne Abdillahi'bni Şâzân yekûl. Kâle'l-Cüneyd. Şu kitabın yazarı; "'Ben Şâzân oğlu Abdullah oğlu Muhammed'den, Cüneyd'in şöyle buyurduğunu duydum.' dedi." diyor.

Cüneyd-i Bağdâdi hazretleri ne buyurmuş?

el-Kurbu bi'l-vecdi cem'un ve'l-ğaybetü bi'l-beşeriyyeti tefrikatün.

Bu sözü Arabistan'da bir insan okusa bütün kelimelerini bilse bile izah etmeden anlayamaz.

el-Kurbu. "Yakınlık"

Bi'l-vecdi. "Bulmakla" olan yakınlık

Cem'un. "Beraberliktir." Ve'l-ğaybetü bi'l-beşeriyyeti. "Beşeriyet ile kaybolmak." Tefrikatün. "Tefrikadır"

İzah edilmeyince kimse bir şey anlamaz. İmam-Hatip'te okusa da, İlahiyat'ta okusa da bir şey anlamaz.

Neden?

Her mesleğin tabirleri vardır. "Terim" diyoruz; "terim" de İngilizce'den, terminolojiden geliyor, yani Batı'dan geliyor. "Tabir" diyeceğiz; her mesleğin kendine göre tabirleri vardır.

Misal otomobil ustası çırağına sesleniyor:

"Evladım kurbağacığı getir!"

Şimdi bu dereye gidecek, kurbağalı dereden bir küçük kurbağacık tutacak da ustasına vırak vırak diyen kurbağacığı mı götürecek?

Hayır.

Bu ne demek?

Kurbağacık vida sökmek için bir çeşit anahtar, "vida sökme anahtarı." "Kurbağacık" dediği o. Belki kurbağaya benzediğinden o isim verilmiş ama o meslekte "kurbağacık" demek, derede "vırak vırak" diyen hayvan demek değil. İşte bu, o mesleğin tabiridir. Yani o mesleğe ait bir şeydir.

"Kaptıkaçtı" ne demek?

Bir şeyi tuttu, ondan sonra pırr gitti. Hayır. Kaptıkaçtı bir çeşit otomobil. Adamın kaptıkaçtısı var. Yani bir otomobil tipi. İşte bu bir tabirdir.

Muhterem kardeşlerim!

Tasavvufun da tabirleri vardır. Tasavvuf eşsiz, engin, derin bir ilimdir. Kurbağacıktan, kaptıkaçtıdan anlamadığı gibi kimse ondan bir şey anlamaz.

Güneydoğu Anadolu'da bir yemek yapıyorlar. Ne diyorlar? Adı çirkin, kendi tatlı; "Kısır."

"Bir tabak kısır yesek."

Allah Allah, çocuğu olmayan bir adamı mı yiyeceğiz?

İnsan "Yamyam mı olduk?" falan der. İşte öyle değil. Kısır, bulgurdan yapılmış bir yiyecek. Her mesleğin tabirleri var.

Tasavvufta da iki hal var. Birisi, ötekisinin zıddı. Birisi cem hâli, birisi tefrika hâli. Yani Cenâb-ı Mevlâ ile bir olmak hâli bir de Cenâb-ı Mevla'dan ayrı olmak hali var. Bir olmak, ayrı olmak.

Bu nasıl bir hal?

Tatmayan, tasavvufta ilerlemeyen; Cenâb-ı Mevlâ'ya kavuşmanın zevkini, tadını bilmez. Nasıl olduğunu da bilmez. Çünkü tatmadı.

el-Kurbu bi'l-vecdi cem'un. "Cenâb-ı Mevlâ'yı hissedip onun yakınlığını duymak, cemdir." Ve'l-ğaybetü bi'l-beşeriyyeti tefrikatün. "İnsanlık ahvaline takılıp kalmak; o da tefrikadır, ayrı düşmektir."

"İnsanın beşerî sıfatları vardır. Düşünceleri, hatıraları, kalbine giren duyguları, uykusu, yorgunluğu, acıkması, istekleri vardır; bunlar beşeriyet. İnsanın insan olması dolayısıyla üzerinde bulunan haller. Bu gibi haller insanı meşgul eder. İnsanı meşgul edince de Allah'ı hissetmesine, Allah'ın huzuruna ermesine engel olur. İşte o beşerî sıfatlara takılıp kaldı mı ulaşamaz, ayrı kalır. Bunlardan kurtulursa o zaman Cenâb-ı Mevlâ'ya vasıl olmanın, Allah'a ermenin tadını hisseder." diye buyurmuş. Bu sözün mânası bu.

Buradan bize ne hisse çıkar, ne anlarız?

Bu sözün sonucunda ne yapmamız lazım?

Şu beşerî sıfatlarımızı aşabilmemiz lazım. Günlük duygular, basit duygular, hayvanlarda da olan süflî arzular vesaire… Bunları bırakabilmek lazım. Bunların üstüne, onların ötesine ulaşabilmek lazım. Onu anlarız. Onları aşmayınca Mevla'ya ermek, ona kavuşmak, o zevki tatmak, o buluşmayı hissetmek olmaz.

Niyâz-i Mısrî güzel bir ilahisinde ne diyor?

Ferhat bugün ben oldum,

Varlık dağını deldim.

Şirinime varmaya,

Her cânibim yol oldu.

Tabi bu da anlaşılması zor bir şiir.

"Ferhat dağı delmiş, Şirin'e kavuşmuş. Ben de Allah'a kavuşmak istiyorum. Benim de bir dağı delip Allah'a kavuşmam lazım."

O dağ da nedir?

Varlık. İnsanın kendi varlığı, beşeriyeti. O varlıktan geçmeyince Mevlâ'yı bulamadığını; onu delince, onu geçince bulduğunu ifade etmişler. Tabi tasavvufa geleceksin, gireceksin, tasavvufî eğitimi göreceksin, itikâflara gireceksin, halvetlere gireceksin; bunları o zaman anlayacaksın.

Semi'tü Abdelvâhide'bne Bekrin, yekûlü semi'tü Hemmâme'bne'l-Hârisi. Yekûlü semi'tü'l- Cüneyd yekûl. Müellif Bekir oğlu Abdulvahid'den duymuş; o da Haris oğlu Hemmam'dan duymuş. O da Cüneyd'in söylediğini duymuş.

Büyük şeyhlerimizden Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz ne buyurmuş?

Bâbu külli ilmin nefîsin celîlin bezlü'l-mechûd. Ve leyse men talebe'llâhe bi-bezli'l-mechûd kemen talebehû min tarîki'l-cûd.

Bu sözü mümkünse hepiniz aklınıza, kalbinize, defterinize yazın; unutmayın.

Cüneyd-i Bağdâdî ne buyurmuş?

Büyük evliyâ ne buyurmuş? Diyor ki:

Bâbu külli ilmin nefîsin celîlin. "Bütün yüce, nefis bilginin, ilmin kapısı"

Bezlü'l-mechûd. "Gayretini bezl etmek, sarf etmektir."

Şimdi biz bu dünyada yaşıyoruz. Her şeyi biliyor muyuz?

Bilmiyoruz.

Elektriği bilmiyoruz, elektrikçi çağırıyoruz. Demirciliği bilmiyoruz, demirci çağırıyoruz. İnşaatı bilmiyoruz, kalfa çağırıyoruz. Dikiş bilmiyoruz, terziye gidiyoruz. İlaçları bilmiyoruz, eczacıya gidiyoruz. Hastalığın tedavisini bilmiyoruz, doktora gidiyoruz... Birçok şeyi bilmiyoruz. Bazı şeyleri öğreniyoruz, bazı şeylerden mahrum kalıyoruz. Çok kıymetli manevî ilimler var. Onun için evliyâullahtan bir zât-ı muhterem şöyle buyurmuş:

"Padişahlar bizim sahip olduğumuz zevkleri bilselerdi 'Aman bunların ne kadar zevkli hayatları var, ne kadar kıymetli şeyleri var.' diye orduları ile bize hücum edip elimizden bu zevkleri almaya çalışırlardı."

Padişahların orduları var ya, falanca ülkeyi alayım, hücum! Hücum edip alıyorlar ya. "Padişahlar bizim elimizdeki zevkleri bilselerdi, o zevkleri almak için bize hücum ederlerdi. Orduları ile bize saldırırlardı" diyor.

İşte mânevî ilimlerin zevki böyledir. Manevî ilimler böyle zevklidir. O zevkleri elde etmek isteyen bir insan. Bunlar ulu, kıymetli şeylerdir.

Bunlar kimin bilgisi?

Mevlana Celâleddîn-i Rumî'nin, Yunus Emre'nin, iç dünyası, ilmi…

Yunus'un kafasında, gönlünde neler vardı… Şiirlerinde biraz bir şeyler söylemiş. Mevlana Mesnevî'sinde söylemiş. Abdulkadir Geylânî Efendimiz'in bilgisi, koca koca kitaplar yazmış. İşte bu büyük âriflerin bilgileri. Kimisi bu bilgileri kitaplara yazmış, kimisi dervişlerine öğretmiş. Öğrenen de memnun, bilen de çok kıymetli şeyleri biliyor. Çok kıymetli, çok tatlı, tadına doyum olmayan, zevki tarif edilmeyecek şeyler.

Bunları kazanmanın yolu nedir?

Bu mânevî ilimleri, mârifetullahı, zevkleri, safâları, keyifleri, mânevî rütbeleri, bilgileri kazanmanın yolu nedir?

Her nefis ilmin kapısı, elinden gelen gayreti göstermektir. Demek ki tasavvufta da ilerlemek için, manevî bilgileri, zevkleri, safaları elde edebilmek için de çok çalışmak lazım. Çalışmadan olmuyor. Çalışınca oluyor. Çok çalışmak, elinden gelen gayreti göstermek. Demek ki mürid tembellikle mânevî makâmâta çıkamaz. Buradan da anlaşılıyor.

Mü'minin mânevî makâmâtı elde etmesi, ledünnî ilimlere sahip olması nasıl olacak?

Çalışmakla olacak.

Nasıl çalışacak?

Geceleri ibadet edecek, tesbih çekecek, teheccüd namazı kılacak. Gündüzleri ibadetle, taatle meşgul olacak, büyük üstatların sohbetlerine devam edecek. Terbiyelerini isteyecek. "Beni terbiye et." diyecek.

Mürid ne demek?

"İsteyen" demek.

Neyi istiyor?

Allah'ın rızasını kazanmak istiyor, onun için gidiyor; birisine "Bana bunu öğret." diyor. İşte bunları isteyecek, yapışacak, uğraşacak.

Aziz Mahmud u Hüdâyî, Üftâde hazretlerinden bu ilimleri nasıl öğrenmiş?

Falanca zât bu ilimleri hocasından nasıl öğrenmiş?

Böyle bir gayret göstermek lazım. Göstermeden dervişlikte ilerlemek olmaz.

Hocamız'dan (Mehmed Zahid Kotku) bir hatıra nakledeyim:

Kardeşlerimizden bazıları, benim yanımda; "Yahu, mânevî bir şeyleri pek göremiyoruz." dediler. Ben de Hocaefendimiz rahmetullah aleyh'e naklettim.

"Kendilerinden şikayetlendiler. 'Bir şey göremiyoruz.' dediler, böyle konuştular." dedim.

Hocamız; "Ben ne yapayım evladım? Dervişlik vazifelerini yapmayınca olmaz." dedi.

Tesbihleri çekmezse, hocasının işaretlerini anlamazsa, tavsiyelerini tutmazsa olmaz. Onlar "Armut piş, ağzıma düş." demiş. Böyle bir atasözü var. Anlaşılan adam bir armut ağacının altına yattı, ağzını da açtı. Çıkıp da almıyor. Armut olgunlaşacak, ağzına "pat" diye düşecek, o da yiyecek. Bekle bakalım, ağzı açık havada, "Armut piş, ağzıma düş." Böyle dervişlik olmaz!

Nasıl olacak?

Gayret gösterecek, hizmet edecek. İlim, irfan öğrenecek, dua alacak, vesaire… Ondan sonra ermişlik.

Ve leyse men taleba'llâhe bi-bezli'l-mechûd kemen talebehû min tarîki'l-cûd. "Allahu Teâlâ hazretlerini elinden gelen gayreti göstererek bulmaya çalışan insan 'Allah lütfeder de verir.' diye bekleyen kimse gibi olmaz." diyor.

Verir mi Allah?

Verebilir, bilemeyiz. Allah'ın işine karışılmaz, verirse verir. Peygamber Efendimiz'i seçmiş, peygamberlerin serveri kılmış. Nice nice peygamberler var.

"Ah, o âhir zaman peygamberinin ümmeti olabilseydik!" diyorlar.

Ümmeti olmaya bile can atıyor, canları çekiyor, yalvarıyorlar. Allah, Peygamber Efendimiz'i seçmiş; kimisine verir, hikmetinden sual olmaz, verebilir. Ama "Allah verecek." diye işi, oluşunu bekleyen, gayret gösteren gibi olmaz. Gayret göstermek lazım.

Bunu kim söylüyor?

Bu işin üstadı söylüyor, Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz söylüyor; "Evladım, çalış!" diyor.

-Sağ olan- ihvanımızdan bir zât var. Hasib Efendimiz rahmetullah aleyh'in hocası abdest almaya çıkmış. O da elinde havlu;

"Hocamız çıksın da havluyu tutayım; elini, yüzünü kurulasın." diye bekliyor.

"Yahu, hocaefendiler, şeyh efendiler müridlere himmet edermiş." demiş. "Acaba himmet nasıl bir şey?" diye düşünmüş.

Hocaefendi de abdest almış, merdivenlerden aşağıya gelirken elleri ıslak; havluyu alacak, kurulayacak.

Demiş ki;

"Bazıları 'Şeyhim! Himmet, himmet!' derler."

"Şeyhler de der ki; 'Evlad! Hizmet, hizmet!'"

Demek ki himmete ermek için hizmet etmek lazımmış.

"Sen hizmete devam et, himmetin ne olduğunu o zaman görürsün, himmete erersin." demek istiyor.

Çalışılacak. Güzel; bu çok önemli. Çalışacağız; Allah'ın rızasını kazanmanın da çalışmakla olduğunu bileceğiz, tembel olmayacağız.

Bugünkü dersimizdeki sonuncu paragraf:

Semi'tü Ebe'l-Fethi, Yûsufe'bne Umera'z-zâhide, bi-Bağdâde yekûlü; semi'tü Ca'fera'bne Muhammedi'bni Nusayrin yekûlü; semi'tü Cüneyde yekûl. Müellif; "Zahid Ömer oğlu Yusuf Ebu'l-Feth'ten duydum." diyor.

"Bağdat'ta duydum. O da Nusayr oğlu Muhammed oğlu Cafer'den duymuş, o da Cüneyd'den duymuş ki, Cüneyd-i Bağdâdî şöyle buyurmuş:"

İnna'llâhe teâlâ yahlusü ile'l-kulûbi min-birrihî hasbemâ halüseti'l-kulûbü bihî ileyhi min-zikrihî. Fe'nzur mâzâ hâleta kalbek. "Allahu Teâlâ hazretleri lütf u ihsânından kullarının gönüllerine ikramlarını, kalplerin Allah'a yönelip zikretmelerine göre verir. Himmetlerine, zikirlerine göre verir."

Gönüllerin, kalplerin Allah'ın zikri konusunda, Allah'a güzel zikirle yaklaşma konusundaki davranışlarına göre -Allah da o gönüllere- füyuzâtı öyle verir.

Kısacası "Zikri güzel yaparsan Allah'tan feyzi çok alırsın. Bu feyz, zikrin güzelliğine göre gelir." demek.

Bu sözün kısacası, dobra dobrası, kaba Türkçesi böyle:

"Allahu Teâlâ hazretleri kulların gönüllerine onun zikri nasılsa onun hesabına göre, o miktarda iyilik ve ihsanından verir."

"Senin Allah'ı zikrin nasıl, sen nasıl zikrediyorsun kardeşim?"

"Hocam elime tesbihi alıyorum. Bir taraftan televizyon seyrediyorum, bir taraftan etrafı seyrediyorum. Elimde şıkır şıkır, tıkır tıkır çekiyorum!"

Böyle zikir olmadı! Sen kendini veremedin, aklın başka yerde. Dilin zikrediyor ama aklın başka yerde, gönlün Allah'ı zikretmiyor, gönlünle tam yönelmemişsin. Zikri sakin bir yerde yapacaksın.

Neden?

"Aklın başka şeye takılmasın." diye.

Mümkünse karanlık bir yerde yapacaksın.

Neden?

"Etrafındaki ışıklardan, renklerden aklın dağılmasın." diye, konsantre olmak için, temerküz edebilmek için, tefekkürünün derlenip toplanabilmesi için aklının kendisini oyalayacak her şeyden sıyrılması lazım. O sıyrılma olmadan zikir yapılınca buna "gafletle zikir" derler.

Gafilâne zikretmek... Oradan bir şey olmaz. Veya çok az bir şey olur. Ya hiç olmaz ya çok az olur.

Ama ârifâne zikir olursa, kendisini vererek olursa olur.

Adam ağlıyor...

"Allah Allah, ben buna vurmadım, kötü bir söz söylemedim, şimdi bu adam camide karşımda niye ağlıyor?"

Sen karışma onun işine, sen onu anlayamazsın; o içinden Allah'ı tefekkür ediyordu. Ne güzel duygular düşündüğü için gözü yaşlandı; gözü ondan ağlıyor. İnsan her zaman acıdan ağlamaz ki. Ne güzel duygulardan ne güzel ağlamalar vardır.

Demek ki zikrin kalitesine, kıymetine, derinliğine göre, şuurunun güzelliğine göre Allah da gönlüne neler ikram ederse eder. İyiyse iyi.

Zikir gafil gafil olursa gafil müridin gönlüne de tecelli olmaz.

Fe'nzur mâzâ hâleta kalbek. "Bak bakalım senin kalbine neler karışmış?"

Kalbini neler karmakarış etmiş, meşgul etmiş. "Ona bak" diyor.

Bu zamane insanlarının kalplerini neler meşgul ediyor?

"Fenerbahçe Galatasaray'ı 2-1 yendi. Mesut Yılmaz reisicumhura vazifeyi iade etti, ötekisi görevi aldı. Enflasyonun miktarı şuymuş, ihracat azalmış, ithalat çoğalmış, gümrük birliğinden şöyle olmuşuz. Acaba bu akşam eğlenceyi nerede yapsak? Emirgân korusuna mı gitsek, Çamlıca tepesine mi çıksak? Yar bana bir eğlence, yar bana bir eğlence!

Herkesin aklı, fikri, kalbi, dünyevî şeylerle, boş şeylerle meşgul. Allah ile meşgul değil ki Allah'ı düşünmüyor ki Allah'ı zikretmiyor ki Allah'ın lütfu kendisine gelsin.

Allah'tan gayrı her şeyle meşgul.

İnsanların kafaları nelerle meşgul?

Kadıköy'de, altı yoldan Kadıköy Vapur İskelesi'ne kadar anket yap bakalım. İnsanları durdur; "Anket yapıyorum, Hocamız söyledi." de.

"Anket yapıyorum, kalbinde ne var, ne düşünüyorsun? En çok düşündüğün şey ne?" diye sor.

Kimisi içkide, kimisi kumarda, kimisi şunda, kimisi bunda…

Bak kalpler nelerle meşgul? Mâsivallah ile Allah'tan gayrı her şeyle meşgul.

Allah'ı düşünmüyor, Allah'ı hatırlamıyor, Allah'ı anmıyor.

Yüce, nefis ilimleri düşünmüyor, aramıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi nevm-i gafletten ikaz eylesin. Bizi gafil etmesin, cahil eylemesin. Kıymetli şeylerin kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Kıymetli şeylerin başında mârifetullah yani Allah'ı bilmek gelir. Onun kıymetini bilmiyorsa kimseye anlatamazsın.

Ya bu adam Söğütlüçeşme camiinden çıkmış. Akşamla yatsının arasında neler konuşmuş?

Anlamayan anlamaz, kıymetini bilmeyen bilmez, dinlediği halde önemsemez.

"Ya, bu benim karnımı doyurmuyor!" der.

Bu senin karnını da doyurur, dünyanı da gülistan eder, âhiretini de mamur eder, cennete de erdirir, her işini de güzel bir noktaya getirir ama işte insan anlayabilse...

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın, ârif kul eylesin. Hakkı hak olarak görenlerden eylesin. Hakka uymayı nasip eylesin. Batılı batıl olarak görüp ondan uzak durmayı nasip eylesin. Ömrümüzü hayırlı, verimli şekilde geçirmeyi nasip eylesin. Zamanımızı boşa harcamamayı nasip eylesin. Ümmet-i Muhammed'e, kendimize, dünyamıza, âhiretimize faydalı işler yaparak verimli, hayırlı, uğurlu, sevimli bir ömür geçirmeyi nasip eylesin.

Uzun ömür nasip eylesin. Hani ummira tavîlen "Uzun ömürle yaşadı." dediği gibi hayırlı, uzun ömürler versin.

Ölümümüzü de hayırlı eylesin. Hüsn ü hâtimelerle Allah'ın sevdiği kul olarak huzuruna varmayı nasip eylesin. Cenneti ile cemali ile cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin.

Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente'l-alîmü'l-hakîm.

Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yasifûn.

Ve selâmün ale'l-mürselîn.

Ve'l-hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı