M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Abdullah b. Hubeykini’l- Antâkî (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn, hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh, alâ külli hâlin ve fî külli hîn, ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammadeni'l-Mustafa ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza'.

Emmâ ba'd.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin rızası, rahmeti, bereketi, selamı, ihsânı, ikramı üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri iki cihan saadetine cümlenizi nail eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Tabakâtü's-sûfiyye, Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin eseri. Geçtiğimiz hafta 19. terceme-i hâl sahibi Abdullah b. Hubeyk el-Antâkî hazretlerinin sözlerini okuyup izah etmeye başlamıştık. Bu gün 145. Sayfanın 13. Paragrafından başlıyoruz. Abdullah b. Hubeyk, Antakyalı büyük sûfî. Şöyle buyurmuş:

Kâle ve kâle Abdullah. "Ömer b. Abdullah el-Bahrânî, Abdullah b. Hubeyk el-Antâkî'nin şöyle dediğini rivayet etti:"

Enfau'l-havfi mâ hacezeke ani'l-meâsî ve etâle minke'l-huzne alâ mâ fâteke ve elzemeke'l-fikrete fî bakiyyeti umrike.

Havf'tan bahsediyor.

İnsanın dini duygularından iki mühim duygu var. Birbiriyle irtibatlı ve birbirine göre dengeli olması gereken iki duygu: Havf; "korku" ve recâ; "ümit."

Havf nedir?

Allah'tan korkmak.

Recâ nedir?

Allah'ın rahmetinin kendisine geleceğine ait ümidinin kuvvetli olmasıdır.

Havfullah, Allah korkusu.

"Acaba vaziyet fena olabilir mi?" diye endişe etmek.

"'Olur inşaallah!' diye ümitli, iyimser olmak" demek.

Bir müslümanın içinde, bu iki duygunun dengeli olması lazım. Birisi fazla galip oldu mu denge bozulur. Havf, Allah korkusu galip olursa hiç bir şey yapamaz; feleğini şaşırır, meczup gibi olur. Gece gündüz ağlar, eli bir işe varmaz, çalışamaz; her şeyi mahvolur.

Olmaz!

Çok da ümitli olursa; "Müslümanız, 'Lâ ilâhe illallah' dedik, biz de cennete gideceğiz inşaallah, ümit ediyorum." gibi iyimser, ümitli, müspet duyguları kuvvetli olursa tehlikeli.

Çünkü o zaman da gevşeyip ihmale düşebilir. "Nasıl olsa cennetlik olacağım." diye güvenir.

Tavşanla kaplumbağanın yarışında, kaplumbağa tavşanı geçebilir mi?

Geçemez ama tavşan tembellik yaparsa kaplumbağa geçer.

Çalışmaz, yan yatar; "Nasıl olsa ben onu geçeceğim." der, kendi kendini aldatır. Halbuki hayat bir imtihandır, devamlı bir imtihandır. Onun için Allah'a güzel kulluk etmek şuurunda olmamız, dikkat etmemiz, müteyakkız olmamız, gevşemememiz, ihmalkâr olmamamız lazım. Fazla heveslenip de; "Tamam iyi, olacak inşaallah!" diye düşünüp sonunda kötü bir durumla karşılaşmamak için recâ'nın da çok fazla olmaması lazım. İnsanın havf ve recâ arasında olması lazım.

Beyne'l-havfi ve'r-recâi. "Allah korkusu ve Allah'ın rahmetinden ümitli olmak arasında" sağlam bir orta yolda yürümek lazım.

Nasıl yürümesi lazım?

Bir mutasavvıf diyor ki;

"İki bağlı arslan arasındaki tilki gibi olmak lazım."

Şu direğe bir arslan bağlanmış, bir zinciri var, şuraya kadar geliyor. Şu direğe bir arslan bağlanmış, bir zinciri var, buraya kadar geliyor; tilki de burada. Ama bu arslanın yanına biraz fazla yaklaşsa arslan hır diye atlayıp onu parçalayacak, yiyecek. Gelebildiği kadar, zincirinin müsaade ettiği sahaya gelirse arslan onu parçalar.

Bundan korkup bu tarafa fazla kaçsa bu sefer de bu arslan parçalar.

Nerede durması lazım?

İkisinden uzak mesafede, eşit mesafede durması lazım ki o arslanın da yanına yanaşıp tehlikeye girmesin, bunun yanına da yanaşıp tehlikeye girmesin.

Böyle tarif etmiş, hoşuma gidiyor. Tilki ister istemez en uygun yerde durur. Biraz fazla korkup bu tarafa gitti mi oradaki aslan saldırır. Bu tarafa gelir, bu tarafa biraz fazla geldi mi buradaki aslan saldırır, bu tarafa gelir. Sonunda ikisinin de ortasında durur. Gitti. Ne yapsın, can pazarı, ödü patlıyor; ortada durur.

Müslüman ne yapacak?

Müslüman da böyle; beyne'l-havfi ve'r-recâ korku ve ümit arasında dengeli duracak. Bir tarafa fazla yanaştı mı tehlikeli olabilir.

Burada havfullah'ı anlatıyor. Havfullah'a, mehâfetullah da derler. İkisi de aynı kökten, birisi masdar-ı mîmî; mehâfet. Havf da bir mastar; ikisi de "korkmak" demek.

Mehâfet kelimesi Re'sü'l-hikmeti mahâ'fetu'l-lâh, "Hikmetin başı Allah korkusudur." sözünde geçiyor.

Havfullah da çok kere, kelime olarak, tâbir olarak karşınıza gelir.

Abdullah hazretleri burada diyor ki enfau'l-havf, "Havfın en faydalısı."

Tabi korkacak; korku lazım insana.

Allah'tan korkmadan olur mu?

Bir insan korkmazsa günaha dalar. Herkes yakasına yapışır;

"Utanmıyor musun sen, Allah'tan korkmuyor musun, bunu nasıl yaptın?" der.

Tabi Allah'tan korkacak ama korkunun faydalısı var, zararlısı var.

Enfaul havf, "Korkunun en faydalısı nedir?"

Mâ hâcezeke ani'l-measî. "Seni günahlardan men eden, kesen, engelleyendir. Seni günaha bırakmayan, günaha salıvermeyen, günahla aranı kesip engelleyen korkudur."

Ve atale minke'l-huzne alâ mâ fâtek. "Ve senin elinden kaçırdığın eski kıymetli zamanların, yapacakken yapamadığın güzel ibadetlerin hakkındaki mahzunluğunu arttıran korkudur."

Demek ki korku, insan üzerinde iki vazife görecek.

Bir; korku onu meâsîden yani isyanlardan alıkoyacak, isyan ettirmeyecek.

Measî, ma'siyet kelimesinin çoğuludur. Ma'siyet de masdar-ı mîmîdir.

Ne demek?

"İsyan" demek.

Masiyet veya isyan, birisi mastar, birisi masdar-ı mîmî; başında mim olan mastar. Çoğulu meâsî; "isyanlar, masiyetler, günahlar" demek.

Korku ne yapacak?

Bir; seni Allah'a isyanlardan alıkoyacak.

İki; eskiden elinden kaçırdıklarına karşı duyduğun üzüntüyü, mahzunluğu arttıracak. Çırpınacaksın, üzüleceksin, diz döveceksin;

"Ah, vah! Geçen ömrümü boşa geçirdim; geçen senemi, geçen günümü, bu günümün sabahını boşa geçirdim." diyeceksin.

Geçmiş için; geçmişteki yapamadığın güzel şeyler, değerlendiremediğin zamanlar için, içinde hüzün olacak. Üzüleceksin, mahzunluk olacak. Korku da bu mahzunluğu kat kat artıracak, uzatacak.

Demek ki eskiyi, kaçırdığını düşünüp de üzülmek Abdullah Efendi'nin hoşuna gidiyor; bunu teşvik ediyor. Hakikaten de olması lazım.

Tabi biz onu tasdik edecek makamda değiliz ama doğru olduğunu anlıyoruz. Çünkü insan eskiden kaçırdığına çok hayıflanınca, çok üzülünce şimdi kaçırmamaya çalışır, daha dikkatli olur.

1415 hicrî yılı, geçen Salı bitti. Salı günü akşam ezanıyla beraber 1415 bitti, 1416 yılının Muharrem ayının biri başladı. Çarşamba bir, Perşembe iki, Cuma üç, Cumartesi dört. Eski yıl gideli, yeni hicrî sene geleli dört gün geçmiş.

Geçen sene ne yaptın?

Hayır işledin mi, ömrünü güzel geçirdin mi, Allah'ın iyi kulu oldun mu, yüksek mertebelere ulaştın mı, iyi bir hâle kavuştun mu, ahlâkını düzelttin mi, âmâl-i sâliha, hayrât-ü hasenât, ibâdât-ü taat işledin mi? Ramazan'da orucunu tutmuş muydun, son on gününde itikâfa girmiş miydin? Vesaire vesaire…

"Ah yapamadım, vah edemedim!"

Tamam! Yapamadığına üzül! Çünkü o zamanı iyi geçirememişsin belki onun cezasını çekeceksin.

Belki yapmadığın sevaplardan dolayı kritik olan durumu fenaya girecek de cezaya uğrayacak insan.

"Allah sizi uğratmasın!" diye "Siz uğrayacaksınız." diyemiyorum.

Bir insan cezaya uğrayabilir. Yapması gereken iyiliği yapmadı, iyilikleri eksik kaldı; cennete gidecekti gidemez, cehenneme düşer, yanar. Fırsatı değerlendiremedi, sevapları işleyemedi, kendisini düzeltemedi, ahlâkını güzelleştiremedi. Ona üzülecek. Diz dövecek, ah vah edecek.

Tamam, eskiye üzüldün, başka ne yapabilirsin?

Tevbe eder. "Tevbe ya Rabbi!" der.

Tevbenin içinde ne var?

"Ya Rabbi! Ben yaptığıma pişmanım."

Yaptığına pişmanlık var; bir.

"Bir daha yapmamaya niyetliyim. Bir daha o günahı yapmamayı istiyorum; kararım o. Bir daha işlememeye azm ü cezm ü kast ettim yâ Rabbi!"

Niyetim öyle, yapmayacağım; iki.

İşte o korku; eskinin hüznünü, mahzunluğunu, üzüntüsünü arttıran, seni günahlardan alıkoyan, en faydalı korkudur. İşe yarıyor çünkü hiç olmazsa seni günahlara daldırmıyor; eskinin pişmanlığını, yüreğinin ateşini artırıyor. Sen o ateşi içinde hissettikçe; "Bari bu sefer kaçırmayayım." diye ibadete, taate, hayra yöneliyorsun.

Sonra üçüncü bir sıfat; korkunun üçüncü bir işlevi;

Ve elzemeke'l-fikrete fî bakiyyeti umrik. "Geriye kalan ömrün üzerinde düşünmeye seni sevk eden korku."

Kaybettiklerinden dolayı duyduğun üzüntüyü arttıran ve seni günahlardan alıkoyan korku, en hayırlı korkudur.

Bunları yaptın mı üç güzel şeyi yapmış oluyorsun. Günahları bırakmış oluyorsun, eskiye pişmanlık duymuş oluyorsun, gelecek hayatını düşünüyorsun. İyi insan olmanın üç güzel şartını toparladın; artık iyi insan olabilirsin.

"İşte böyle bir korku en faydalı korkudur." dedi.

Kâle ve kâle Abdullah. "Yine aynı râvi rivayet etmiş ki Abdullah el-Antâkî şöyle buyurmuş:"

Vahşetü'l-ibâdi mine'l-Hakkı ev haşet minhümü'l-kulûb velev enîsü bi-rabbihim ve lezîmü'l- Hakka leste'nese bihim küllü ehad.

Vahşetü'l-ibâdi ani'l-Hak. "Kulların Hak'tan bucak bucak kaçmaları, Hak'tan ürkmeleri, Hakk'a yanaşmak istememeleri, Hakk'a karşı soğukluk duymaları." Ev haşet minhümü'l-kulûb. "Gönülleri onlardan soğutur."

Sen Hakk'a karşı soğuk olursan gönüller de sana karşı soğuk olur.

Gönüllerin, başka insanların sana karşı soğuk olmasının sebebi nedir?

Senin Hakk'a karşı soğukluğundur. Duyduğun vahşet duygusu, ürkeklik, istememek, kaçınmak bucak bucak kaçmak duygusu. Senin Cenabı Hak'tan, gerçeklerden böyle çekinmen, sakınman, istememen, yanına yanaşmamak arzun; başka insanların gönüllerini senden kaçmaya senin yanına yanaşmamayı istemeye sevk ediyor.

Onun için seni sevmiyorlar, yanına yanaşmıyorlar.

Velev enîsü bi-rabbihim. "Eğer kullar böyle Hak'tan bucak bucak kaçmasaydı da Rableriyle dostluk kursalardı, ünsiyet etselerdi; beraberliği sevseler, beraber olmayı isteselerdi."

Ve lezîmü'l-Hak. "Hakk'a sarılsalardı, Hakk'ı tutsalardı." Leste'nese bi-him küllü ehad. "Herkes onlarla ünsiyet etmek isterdi, onları severdi."

Demek ki insanların haktan kaçmaları, Cenâb-ı Hakk'a yanaşmak istememeleri, ürkmeleri, uzak durmaları başka insanların ona karşı soğuk durmalarına, onu sevmemelerine, onun yanına yanaşmama duygusuna sebep olur.

Eğer insanlar Hak ile ünsiyet etseler, Hak ehli olsalar, Hakk'ı zikretseler, Hakk'ı sevseler, Hakk'ın kendilerini müşahede ettiğini bilseler; Allah'a yakın olsalar ve Hakk'a tutunsalar o zaman herkes, her şey onları sever, her şey yanlarına yanaşır. Kuşlar, geyikler yanına gelir; ürkmez.

İnsanlar gelir, dostluk etmek ister, yanından ayrılmak istemez, sohbetine doyamaz.

"O Allah'a dost olursa, insanlar da ona dost olur. O Allah'ın dostluğundan soğuk durursa, uzak durursa, insanlar da onu sevmez." diyor.

Hakikaten insanlar, Allah'ın sevgili kullarını seviyor. Üzerinden asırlar geçtiği halde unutmuyor. Yunus Emre'yi, Mevlânâ'yı, Gazâlî'yi, Ahmed-i Yesevî hazretlerini, Eşrefoğlu Rûmî'yi, Hacı Bayrâm-ı Velî'yi, İbrahim Hakkı Erzurûmî hazretlerini unutmuyor.

Neden?

Onlar hayatlarında Allah dostu idiler, Allah'ı seviyorlardı. Herkes onları hayatlarında iken sevdi; vefatlarından sonra da sevmeye devam ediyor. Eserlerinden seviyor. Eserlerini bilmese bile seviyor.

İçinizden kaç kişi Ahmed-i Yesevî hazretlerinin ilahilerini, hikmetlerini okudu. Okumamışsınızdır ama seversiniz.

Kaç kişi Gazâlî'nin eserlerini okudu?

Kaç kişi Yunus'u tam okudu?

Okumasa bile Allah sevdi mi kullar seviyor. Çünkü hakkında hadî-i şerîf var.

Eğer Allah bir kulu severse gök ehline buyururmuş ki; "Ben bu kulumu seviyorum; siz de sevin." Gök ehli yer ehline derlermiş ki; "Allah bu kulu seviyormuş, biz de seviyoruz; siz de onu sevin."

Onun için Allah dostu olanları yeryüzündekiler de sever, göktekiler de sever, her şey, herkes sever.

Kâle ve kâle Abdullahi. "Aynı râvi yine dedi ki."

Enfeu'r-recâi mâ sehhele aleyke'l-amele li idrâki mâ tercû.

Recâ "ummak" demekti; havf'ın mukabili. Allah'a karşı ümitli olmak, Allah'ın rahmetine ereceğine dair hüsn-ü zan, insanın içindeki ümitlilik, iyimserlik.

Recânın en faydalısı hangisidir?

Mâ sehhele aleyke'l-amele li idrâki mâ tercû. "Umduğu şeye nail olmak, elde etmek için çalışmayı, amel-i sâlih işlemeyi sana kolaylaştıran ümit; en faydalı ümittir."

Ne anladık?

İnsanı amel-i sâlih işlemeye teşvik eden ümit, en hayırlı ümittir. Amel-i sâlihten koparan, gevşeten ümit, zararlı ümittir.

Eğer sen; "Allah bana rahmet eder." diye umup da gevşiyorsan o ümit zararlı.

"Allah bana rahmet eder inşaallah." diye ümit edip de aşk ile şevk ile daha güzel namaz kılıyorsan; daha çok ibadet ediyor, daha çok zikrediyor, daha çok hayır yapıyorsan; "Umduğuma, Allah'ın vereceğini tahmin ettiğime nail olmak için daha çok çalışayım. Cennete girecek insana gevşeklik yakışır mı?" diyerek daha çok çalışıyorsan işte bu ümit en faydalı ümittir.

Seni amel-i sâlih işlemeye teşvik ediyorsa faydalı ümit. Amel-i sâlihten gevşetiyorsa yaptırmıyorsa zararlı.

Neden?

Amel-i sâlihi terk etmek felaket de ondan.

Asıl mühim olan senin kulluk etmen, amel-i sâlih işlemendir. Onu yaptıran ümit güzel; onu yapmakta gevşeten ümit kötü.

"Ümit iyidir veya ümit kötüdür." değil; ümidin sonucuna göre.

Ümit sende hangi duyguyu uyandırıyor; daha çok ibadet etmeyi uyandırıyorsa iyi, gevşekliği uyandırıyorsa fena!

Birisi geldi sana müjdeledi:

"Harem-i şerîfte, Kabe-i Müşerrefe'de bir de Ramazan'da bir çok insan namaz kılıyor, ibadet ediyor, itikâfa giriyor. Bunların içinde en iyisi sensin." dedi.

"Çok şükür Ya Rabbi, elhamdülillah! Madem bana böyle bir iltifat geldi. Ben de Rabbime daha candan ibadet edeyim." deyip secde ediyorsan, şükrediyorsan tamam, güzel.

Ama bir de; "Tamam öyleymiş ya, boş ver!" diyorsa, gevşiyorsa, o zararlı.

Ne yapacak insan?

Sonuna kadar amel-i sâlihi hiç bırakmayacak; mühim olan o.

Kâle ve süile Abdullah. "Aynı râvi Abdullah el-Antâkî'ye şöyle sorulduğunu rivayet etmiş:"

Bi-mâzâ elzemü'l-Hakka fî ahvâlî? Fe-kâle bi-insâfi'n-nâsi min-nefsike ve-kabûli'l-Hakkı mimmen hüve dûneke.

Tabi bu kitabın vaazının dinlenmesinin zevki biraz da Arapça'yı bilmeye bağlı. İnsan Arapça'sını okuduğu zaman da bu sözlerin güzelliğini anladığı için Arapça bildi mi bu vaazdan daha çok hoşlanır. Arapça bilmiyorsa biraz zorlanabilir.

Abdullah'a sormuşlar:

Bi-mâzâ elzemü'l-Hakka fî ahvâlî. "Her hâlimde, tasavvufî hallerimin her birisinde, ne yaparak Hakk'ı tutabilirim. Hakkı elden bırakmamayı nasıl başarabilirim? Her hâlimde Hakk'ı tutmam ne ile mümkün olur?"

Buyurmuş ki;

Bi-insâfi'n-nâsi min-nefsike ve kabûli'l-Hakkı mimmen hüve dûneke.

Bi-insâfi'n-nâsi min-nefsike. '"İnsanlara kendi nefsinden hakları ne ise onu tamamen vermekle, bencillik edip de onlara insafsızlık yapmamakla."

Senden yana insanlara yapabileceğin her türlü hayrı, iyiliği yapmak. Onların hakkını vermek. Haklıya hakkını vermek. Senden yana bir kusur olmaması; senin bencilliğinden dolayı onların hakkının bir kısmını vermekten geri durmamak. İnsanlara karşı hakkını verici olmak.

Etrafındaki insanlara; hizmet edene, arkadaşlık edene, senin çevrende durana, seninle merhabası, komşuluğu olana, herkese, senden yana ona verilebilecek kadar, verebildiğin kadar, her şeyi vermekle ve bir de senden mertebesi, yaşı, tecrübesi, mevki makamı az da olsa bir insan, bir Hak söz söylediği zaman kabul etmekle; devamlı Hakk'ı tutabilir.

Ne yapacaksın?

İnsanlara karşı adaletli olacaksın. Senden aşağılardan birisi de bir hak söz söylese kabul edeceksin. Tabi büyüğü söyleyince; "Dedem söyledi; babam, hocam, şeyhim söyledi." diye herkes dinliyor. Senden aşağıdaki kişi söylüyor; taleben, oğlun, torunun söylüyor.

Küçük çocuk, dedesinin karşısına çıkıyor;

"Dede! Sen yalan söylemeyin demedin mi? Telefonda niye yalan söylettin?" diyor.

"Sus, edepsiz! Dedeyle böyle konuşulur mu?"

İyi ama çocuk doğru söylüyor.

Sen çocuğa; "Yalan söyleme!" dedin, telefonda; "Dedem evde yok." dedirtiyorsun.

Çocuk geliyor, söylüyor:

"Öyle şey olur mu, yalan söylememek lazım değil miydi?"

"Sus, karışma, bana akıl öğretme!"

"Bırak akıl öğretsin. Senden aşağıda da olsa Hakk'ı söyleyince kabul et!"

İşte o zaman olur. Bütün ahvalinde Hakk'ı tutmak öyle olur. Senden aşağıdaki de Hakk'ı söylese kabul edeceksin. Bir de insanlara karşı yapman gereken görevler neyse onu sonuna kadar yapacaksın.

Kâle ve kâle Abdullah. "Aynı râvi; 'Abdullah şöyle buyurdu.' diyor:"

İhlâsü'l-ameli eşeddü mine'l-ameli ve'l-amelü ya'cezü anhü'r-ricâlü. "İnsanın yaptığı ibadeti, amel-i sâlihi, sevaplı işi ihlâsla yapmak, o amel-i sâlihi işlemekten daha zor bir şeydir."

Yaptığın hayr ü hasenâtı, amel-i sâlihi ihlâsla yapmak, ameli yapmaktan daha zordur. Ameli yapmak bir mertebe; ameli ihlâsla yapmak daha zor bir mertebe.

Ve'l-amelü ya'cezü anhü'r-ricalü. "Amel-i sâlihi işlemek bile kolay değil. Onu işlemekte bile nice nice er, bahadır, âlim, salih kişiler yapmaktan aciz kalırlar, zorlanırlar."

Bir de ameli ihlâsla yapmak ondan daha zordur.

Halbuki bir çok iyi müslüman bile amel-i sâlihi işlemekten âciz kalır.

Burada bir büyük zâttan o durumlarla ilgili bir itiraf duymuş oluyoruz. İnsanın iyi iş işlemesi kolay değil. Metres tutmuş; "Bırak!" Bırakmıyor. Kötü bir alışkanlığa bulaşmış; bırak diyorsun, bırakmıyor. "Sigara içme!" diyorsun; bırakamıyor.

"Hocam kusura bakma, ıvır zıvır..."

"Bırak şu mereti!" Bırakamıyor. "Şunu yap!" Yapamıyor.

Bazen kendisi de geliyor, soruyor veya mektup yazıyor:

"Hocam! Ben iyilikleri yapmak istiyorum da yapamıyorum."

Kolay değil tabi. İyilikleri yapmak kolay değil. İnsan küçükten, anası babasının yanındayken; zorlukla, kolaylıkla iyilikleri yapmaya alışırsa büyüyünce rahat yapar. Ama küçükten iyilikleri yapmaya alışmazsa büyüdüğü zaman, nefsi direk gibi sağlam ve kuvvetli olduğu zaman o nefsi kırmak çok zor olur.

Küçükten alışırsa olur. Çocuğu küçükten alıştırdın; sabah namazına kalkıyor. Büyüdüğü zaman, delikanlı olduğu zaman, evlendiği zaman, senin yanında yokken de kalkar. Küçükken alıştırmadı; büyüdü, üniversiteye gidiyor. Kalkmaz.

Neden?

Çünkü alışmadı. Nefsini yenmek kolay değil. Alışmadığı bir iyiliği, iyi işi yapmak kolay değil. O halde bu işin bir kurnazlık tarafı küçüklükten iyi şeylere alışmaktır. Bu bir kolaylıktır. Çocuğunu küçükken yetiştir.

"Efendim o küçük, ziyanı yok, bırak uyusun."

İyi ama büyüdüğü zaman uyandırmazsın. Sen şimdi namaz vaktinde "Çocuktur, yazık, bırak uyusun." diyorsun. Bak büyüdüğü zaman bunu hiç uyandıramazsın. Şimdi uyandırırsın. "Öpersin, çikolata alacağım, balon alacağım." dersin kalkar, uyanır. Küçükken kaldırırsın, büyüdüğü zaman ne desen kaldıramazsın. "Mercedes araba alacağım." desen kalkmaz.

Neden?

Büyüdü, nefsi direk gibi oldu, kuvvetlendi, yenemiyor. Çocuk da şikâyetçi; bize gelir şikayet eder. "Hocam iyilikleri yapmak istiyorum, yapamıyorum. Alıştığım kötülükler var; bırakmak istiyorum, bırakamıyorum." Tabi insanın alıştığı kötülüğü bırakması için er kişi olması lazım. Alışmadığı iyi bir işi yapmaya başlaması için yine er kişi olması lazım.

Nefsini yenmek kolay bir şey değil. Amel-i salih işlemek kolay bir şey değil. Ayrıca insan ameli de ihlasla işleyecek. Halis muhlis niyetle yapacak. Allah rızası için yapacak. Menfaat duygusuyla, başka bir hesapla yapmayacak. Tabi o daha da zor. Ameli işlemek zaten zor. Birçok er kişi, bahadır kişi bile onu yapamıyor. Kuvvetli müslüman zaten yapamıyor. İhlasla yapmak daha da zordur.

Muhterem kardeşlerim!

O halde ne yapacağız? Küçükten yetiştireceğiz.

Ejderhayı, solucan gibi küçükken öldürürsün. Kuvvetlendiği, büyüdüğü, yedi başlı ejderha olduğu zaman kılıcını çekersin, saldırırsın ama yedi başını sana çevirir, ağzından alevler çıkar; yenemezsin.

İnsanın nefsi de yedi başlı ejderha gibidir. Baş edemezsin. Küçükten alıştıracaksın. Çocuklarınızı küçükten alıştırın. Kendinizi küçükten alıştırın. İyi şeyler alışkanlık haline gelirse insan rahatlıkla yapar. Çocuğu kötü şeylerden nefret ettirirseniz ondan kaçar; "İstemiyorum, yapamıyorum." der.

Mesela ben çalgıyı, türküyü sevmiyorum. Ortaokuldayken, lisedeyken ne zaman arabayla bir gazinonun yanından geçsem çalgının, türkünün sesini duydum mu canım sıkılırdı, hoşlanmazdım.

Neden?

Ailemizden aldığımız bir terbiye bu. Kimisi para veriyor da gazinoya giriyor. Bilet alıyor öyle giriyor; o işi severek yapıyor. Ben hoşlanmazdım. Bir şarkıdan, gazinodan, eğlence yerinden vesaire hoşlanmazdım.

Neden?

Bu, küçükten alınan terbiye. Eğer çocuklarınızı küçükten iyi şeyleri yapmaya alıştırırsanız, kötü şeyleri yapmayı sevmeme tarzında yetiştirirseniz rahat edersiniz.

Bilin ki iyi şeyleri yapmak kolay değil, kötü şeylerden vazgeçmek kolay değil.

"Anam babam beni yetiştirmemiş. Ben kendim uyandım. Babam hala namaz kılmaz, içki içer, eğri yolda."

Madem sen sonradan düzeldin; nefsini yenmek için tedbirlere riayet edeceksin.

Nefsi yenmek için tedbirler, tasavvufun içindedir. Tasavvufun içinde tedbirler vardır. İnsanın nefsini terbiye etmesi için onlara riayet etmeye çalışması lazım.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesîrâ buyuruyor ki;

"Ey delikanlılar, ey gençler, evlenin!"

Bekâr durup da günah işlemeyin; evlenin. Evlenemezseniz, evlenme imkânınız olamazsa o zaman oruç tutun.

Demek ki oruç tutmak, aç durmak bir tedbirmiş. Abdestli gezmek, az uyumak, az konuşmak bir tedbirdir. Olur olmaz her insanla konuşmamak, her toplantıya gitmemek, biraz uzlet veyahut iyi, salih insanların meclisine devam da bir tedbirdir. Zikir bir tedbirdir.

Bu gibi tedbirlerle hareket edince insan Allah'ın izniyle nefsinin arzularını yenebilecek kuvvete ulaşır.

Hepimizde bu nefsin kuvveti vardır. Sende de, bende de, onda da vardır. İnsanın bu nefsin kuvvetini, nefsi yenebilmesi lazım.

Bu nasıl olur?

Mutlaka bir eğitimle olur. Sen sanırsın ki nefsi yenebileceğim. O nefsi yenmek, haramla karşılaştığın zaman belli olur. Şimdi belli olmaz. Caminin içinde belli olmaz. Haramla karşılaştığın zaman belli olur. Bakarsın ki nefsi yenmek zormuş.

Hadi bakalım harama bakma, haramı söyleme, sinirine hâkim ol, haram işi yapma! Haramı dinleme zevkli de olsa, hoşuna da gitse, canın da istese günahlı yere gitme.

İşte bunları tutmak için çalışmak lazım. Bu nefse yüz vermemek lazım. Nefse yüz verdiniz mi sizi yerden yere çalar, günahlara düşürür, âhirette mahcup duruma getirir.

Kâle ve kâle Abdullah. Tûlü'l-istimâi ile'l-bâtıli yütfiü halâvete't-tâati mine'l-kalbi. "Aynı sûfî, mutasavvıf, büyük zât buyuruyor ki."

Tûlü'l-istimâi ile'l-bâtıl. "Bâtıl olan şeyleri uzun zaman dinlemek." Yütfiü halâvete't-tâati mine'l-kalbi. "İnsanın gönlünde ibadet etme halâvetini, lezzetini yok eder."

Demek ki insan kulağını koruyacak, bâtılı dinlemeyecek. Bâtılı dinleye dinleye imandan, ibadetten, taatten zevk almama durumuna düşer.

Bu heriflerin, herif-i nâşeriflerin; dinsiz, imansız, edepsiz, ahlaksız, vicdansız, İslâm düşmanı insanların da İslâm toplumuna karşı, müslüman Ümmet-i Muhammed'e bize karşı yaptığı nedir?

Radyodan, televizyondan, gazeteden, mecmuadan, konferanstan, nutuktan hiç durmadan, boyuna bâtılın bombardımanını yapmaktır, sana dinlettirmektir.

"Dur bir dinleyeyim şunu."

"Dinleme!"

Asıl, zamanına yazık; bir.

İkincisi, sen onu çok dinleye dinleye ibadetin, taatin zevkini duymamaya başlarsın; söndürür.

İyi şeylere vakit harcayacaksınız; kötü şeye hiç zaman ayırmayacaksınız. Kötü şeye zaman ayırdın mı, hem zamanın zayi olur hem de kalbinin nuru söner. Kalbinde ibadetin zevki kalmaz. İbadetten, namazdan, niyazdan, İslâm'dan zevk almamaya başlarsın. Ayağın doğru yoldan kayar. Onun için bu hususa dikkat!

Ebû Türâb en-Nahşebî

Ve minhüm Ebû Türâbini'n-Nahşebiyyü ve'smühû Askeri'bnü Husayn ve yükâlü Askerü'bnü Muhammedi'bni Husayn.

Minhüm. "Bu kitapta ismi anılan evliyâullah salihlerden bir tanesi de Ebû Türab en-Nahşebî'dir."

Ebû Türab en-Nahşebî'nin ismi Asker b. Husayn idi. Asker kelimesini biliyorsunuz.

Husayn, Hüseyin değil; Hüseyin 'sin'ledir, Husayn 'sad'ladır. Husayn, "korunmuş" mânasına geliyor. Hısn, "kale" demek. Etrafı çevrili yere "hısn" derler. "Mahfuz, surla çevrili belde" demek.

Onun için Doğu Anadolu'da Hısn-ı kehbâ, Hısn-ı mansûr gibi belde isimleri vardır. Demek ki etrafında kale varmış. Beldenin düşmanlardan korunması için eskiden kaleliymiş. Husayn bu. Sahabeden de biliyorsunuz İmran b. Husayn diye bir zat var. Bu zatın da ismi Asker b. Husayn. Husayn oğlu Asker.

Ve yükâlü "Deniliyor ki." Askerü'bnü Muhammedi'bnü Husayn. "Husayn oğlu Muhammed b. Asker."

Babasının adı Husayn değil, dedesinin adı Husayn. Babasının adı Muhammed. İki rivayet de var.

Bazen eğer dede meşhursa kişinin adını doğrudan doğruya dedeye izafe ederler. Dede adıyla söylerler, baba adını atlayabilirler; öyle olmuş olabilir.

Sahibe Ebâ Hâtemini'l-Attâre'l-Basriyye ve Hâtemeni'l-Esamme'l-Belhiyye ve hüve min cilleti meşâyihi Horâsân ve'l-mezkûrîne bi'l -ilmi ve'l-fütüvveti ve't-tevekküli v'z-zühdi ve'l-vera'.

Sahibe. "Ahbaplık etti, arkadaşlık etti, onunla dost idi, onunla beraber bulundu." mânalarına geliyor.

Sahibe, "Sohbet etti." demek değil. Sohbet etmek; "birisiyle karşılıklı biraz konuşmak" demektir; o mânaya değil.

Sahibe, "Onun arkadaşlarından idi." demek.

Ahbaplarını sayıyor:

Ebâ Hâtimeni'l-Attâre'l-Basrî. "Ebû Hâtim isimli, Basralı, attarlık mesleğinden bir kimseyle ahbaplığı, arkadaşlığı varmış."

Semia İbn-i Sîrîn. "İbn-i Sîrîn'den nakil yapan bir kimseymiş." Ve revâ anhü veki' İbni Cerrâh "Bu zâttan rivayet etmiş bir kimse."

Onunla bu Ebû Türab'ın arkadaşlığı, ahbaplığı, dostluğu varmış; bir.

İkincisi ve Hâtem el-Esâm, "Belh şehrinden Hâtem-i Esam hazretleri ile de dostluğu, ahbaplığı varmış."

Hâtem-i Esam evliyâullahtan çok meşhur, kerametleri zahir, doğru, dürüst, dobra dobra konuşan, ahlâkı çok güzel olan bir kimse. Esam sağır demek; kendisi sağır değilmiş ama bir müddet, bir sebepten; "Bir kadıncağız mahcup olmasın, gönlü kırılmasın, üzülmesin." diye sağırlık taklidi yapmış.

Ve hüve. "Ve o, Ebû Türab en-Nahşebî." Min cilleti meşâyihi Horâsân. "Horasan şeyhlerinin en büyüklerinden."

Cille, 'celal' kökünden geliyor. Allah celle celâlühû diyoruz, Allah celle ve alâ diyoruz. Cille ve ecille "en büyük" demek.

"Ebû Türab en-Nahşebî Horasan şeyhlerinin en büyüklerindendi."

Ve'l-mezkûrîne bi'l-fütüvveti bi'l-ilmi ve'l-fütüvveti, ve't-tevekküli ve'z-zühdi ve'l-vera'. "İlmiyle anılmış, ilmiyle zikredilen bir kimse."

Bi'l-fütüvveti. "Fütüvvetiyle anılan, tanınan bir kimse."

Fütüvvet de tasavvufî sıfatlardan bir sıfat. "İnsanın yiğit, cömert, fedakar olması" mânasına. Hatta sonradan fütüvvet teşkilatları kuruldu; bunlar meslek teşkilatları haline dönüştü. Anadolu'da her mesleğin pîri var, şeyhi var; ona bağlı ustalar, çıraklar var. Fütüvvet sonra meslek organizasyonu hâline dönüştü.

Ve't-tevekküli. "Tevekküldeki şöhretiyle de anılan bir kimseymiş."

Tevekkül bakımından iyi bir alimmiş. Bu konuda kuvvetli; ahlâkı, tevekkül ahlâkı yüksek seviyedeymiş.

Ve'z-zühdi. "Zühd bakımından da; dünyaya değer vermemek, âhirete rağbet etmek, dünyaya karşı müstağnîlik hususunda da zikredilen bir kimse."

Ve'l-vera'. "Haramlardan, şüphelilerden kaçınma konusunda da anılan bir kimse."

Bunlar güzel sıfatlar. Ebû Türab en-Nahşebî bu güzel sıfatlarla anılıyormuş.

Demek ki alim, yiğit, mütevekkil, zâhid ve vera' sahibi bir zât. Ebû Türabi Nahşebî hazretleri bu.

Her zaman belirtilirdi, burada Nahşeb'in nerede olduğu belirtilmedi; Horasan'da bir yer adı olabilir.

Semi'tü Ebe'l-Haseni'l-Kazvîniyye yekûlü, semi'tü Aliyye'bne abdeke yekûlü, semi'tü Ebâ İmrâne Taberistâniyye yekûlü, semi'tü'bnü'l-Fericiyye yekûlü, raeytü havle Ebî Türâbin min-ashâbihî işrîne ve miete sâhibi rekve kuûdün havle'l-esâtîne mâ mâte minhüm ale'l-fakri illâ Ebû Ubeydini'l-Büsriyyü ve'bnü'l-cellâ'. "Ebu'l-Hasen-i Kazvînî'den işittim, o da Ali b. Abdek'ten işitmiş, o da Ebû İmran et-Taberistânî'den işitmiş, o da İbnü-l Fercî'den işitmiş."

En son râvî Samarra'lıymış, çok zengin bir kimseymiş. Bu zenginliğinin hepsini ortaya koymuş; ilim talebine harcamış, fakirlere sarf etmiş, dervişlere vermiş.

Raeytü havle Ebî Türab'in. "Ebû Türab en-Nahşebî'nin etrafında gördüm."

Min ashâbihî. "Onunla ahbaplık eden insanlardan."

İşrîne ve miete sâhibi rekvetin kuûdün havle'l-esâtîn. "120 kimse görmüş."

Rekve veya rikve "küçük kova, deriden küçük su kabı" mânasına geliyor. "Cezve gibi küçük bir kap, matara, küçük kova." Herhalde bu rekve tevazu erbabı tasavvuf erbabının yanında gezdirdikleri bir şey.

"Rekve sahibi yüz yirmi kişi gördüm. Hepsi oturuyorlar."

Havle'l-esâtîn mâ mâte minhüm ale'l-fakri illâ Ebû Ubeydini'l-Busriyyü. "Onun etrafındaki bu yüz yirmi kişiden sadece Ebû Ubeyd el-Busrî'yi fakr üzere vefat etmiş gördüm."

Ve'bnü'l-cellâ. "Bir de İbn Cellâ'yı gördüm."

Bunun mânasını düşünüyorum.

Bu cümlede ne demek istedi?

"Ebû Türab en-Nahşebi'nin yanında tasavvuf yoluna girmiş, yanında matara ile gezen mütevazı kıyafete bürünmüş, yüz yirmi kişi gördüm. Hepsi kenar mahallelerde otururlardı ve onlardan sadece Ebû Ubeyd el-Busrî ve İbn Cellâ fakirlik üzere öldü." diyor.

Bunun bir mânası şu:

"Bu ikisi tasavvufta sebat edip o hal üzere hallerini bozmadan devam ettiler; ötekiler o yolda devam etmediler." mânasına.

Bir de fakirliği, tasavvuf mânasına değil de normal mânasına alırsak; "Ötekilerin hepsi sonradan mal mülk, zenginlik, varlık sahibi oldular." gibi bir mâna da olabilir.

Kuûdün havle'l-esâtîn.

Esâtin, üstüvâne'nin çoğuluymuş; "direk" demek.

"Direklerin etrafına oturan mataralı yüz yirmi insanı onun arkadaşlarından gördüm; onlardan iki tanesi tasavvufta sebat etti. Onlar İbn Cellâ ile Ubeyd el-Büsrî." diyor.

Bu mâna daha kuvvetli.

Ötekiler zengin olduysa; "Bu fakir kaldı." demek güzel bir mâna olmuyor. Çünkü bu İbn Cellâ zaten meşhur bir kimse. Tabi kolay değil. Tasavvuf yoluna girmek bir şey değil; çıkmak, yükselmek mühim. Giriyor fakat mezun olamıyor, başarı sağlayamıyor.

Allah cümlemizi kendi yolunda sağlamca yürüyen, yolu şaşırmayan, sebat eden, vefalı, azimli, dürüst, sağlam, tam ve yolunda daim, zikrinde kaim, ibadetine müdavim, sevdiği kullarından eylesin.

"Düşmez kalkmaz bir Allah'tır." derler. İnsanlar maddî ve mânevî bakımdan düşebilir, kalkabilir; zengin insan fakir olur, fakir insan zengin olur. Tasavvufta iyi gibi görünür. İnsan hızlı girmiş. Bakarsın bir zaman sonra yorulmuş, işi gevşetmiş, başka tarafa kaymış; ticarete, zevke, keyfe dalmış, eski yolunu devam ettirememiş, sebat gösterememiş.

Mümkün. Çünkü zordur. Eskiden tasavvufa intisap etmek isteyenlere büyükler;

"Evladım! Bu yol biraz zordur. Sen keyfine bak işte; namazını kıl, orucunu tut. Demirden leblebi çiğnemek, yutmak nasıl zorsa bu da öyle zor bir iştir." derlermiş.

Allah saklasın, korusun, hıfz u himâye eylesin, şaşırtmasın, yanıltmasın, ayağını doğru yoldan kaydırmasın. İzzetten sonra zillete uğratmasın. Kabulden sonra redde düşürmesin.

Semi'tü Abdallahi'bne Aliyyini't-Tûsiyye, yekûlü semi'tü Muhammede'bne Dâvûde'l-Dukkiyye ed-Dîneveriyye, yekûlü; semi'tü Ebâ Abdillahi'bne'l-Cellâi yekûlü lakîtü sitte miete şeyhin mâ lekîtü fîhim misle erbaatin evvelühüm Ebû Türabini'n-Nahşebiyyü. "Abdullah b. Ali et-Tûsî, müellif Ebû Abdurrahman es-Sülemî'ye söylemiş. O da Muhammed b. Dâvûd ed-Dukkî'den duymuş, Dîneverli. O da Ebû Abdullah İbn Cellâ'dan, -arkadaşları içinde iki tanesi sağlam çıktı diye bahsedilen iki şahıstan biri- duymuş."

Burada Muhammed b. Dâvûd ed-Dukkî ed-Dîneverî'nin hayatı hakkında bilgi var:

"Sûfîdir, 'Dükkî' diye tanınmıştır. Aslı Dînever'dendir, sonra Bağdat'a geldi, orada oturdu, sonra Dımaşk yani Şam'a göç etti, oraya yerleşti. Sûfîlerin şeyhlerinin en meşhur, en büyüklerinden idi."

Tasavvuf erbabının yanında;

Lehû indehüm kadrün kebîr. "Çok kıymetli, makbul, muteber bir şahıstı." Ve mahallün hatir. "Güzel bir mevkii vardı." Ve kâne ehade hafazete'l-Kur'ân. "Kur'ân hafızlarından bir tanesiydi." Mâte Ebû Bekrin bi'd-Dımeşk. "Ebû Bekir künyeli ed-Dîneverî nisbeli şahıs, Şam'da vefat etti." Li seb'în halevne min-Cumâde'l-ûlâ. "-Biz Cemâziye'l-evvel diyoruz, aslı Cumâde'l-ûlâ'dır.- Bu ayın bitmesine yedi gün kala, son haftasında öldü." Senete sittîne ve selâse mie. "360 senesinde."

Böyle bir zât rivayet etmiş; rivayet Sülemî'ye kadar gelmiş.

İbn Cellâ ne diyor?

Lakîtü sitte mieti şeyhin. "Altı yüz şeyhle karşılaştım." Mâ lekîtü fîhim misle erba'. "Altı yüzün içinden dört tanesi gibi büyüğünü görmedim." Evvelühüm Ebû Türâbini'n-Nahşebiyyü. "Birincisi Ebû Türab en-Nahşebî'dir."

Terceme-i hâlini okuduğumuz Ebû Türab en-Nahşebî birinci. Altı yüz kişide birinci.

İbn Cellâ; onlardan dört tanesini çok yüksek bulmuş. Birincisi Ebû Türab'mış. Demek ki çok mühim bir alimin hayatını okuyoruz.

Tüveffiye fi'l-bâdiye. "Ebû Türab en-Nahşebî çölde vefat etmiş." Kîle neheşethü's-sibâu "Rivayete göre yaban köpeği veya çakallar saldırmışlar, parçalamışlar."

Böyle vefat etmiş.

Sibâ, "yaban köpeği veya çakal" demek.

Senete hamsîne ve erbaîne ve mieteyn. "245 senesinde."

Ve esnede'l-hadîs. "Hadis de rivayet etmiş."

Ahberenâ Muhammedü'bnü Ahmedi'bni Fâris el-Hâfızü'l-Bağdâdiyyü bihâ. "Muhammed b. Ahmed b. Fâris, hâfız -ama bu sadece hadis hâfızı demek.-" el-Bağdâdiyyü. "Bağdatlı."

Kitabın yazarı; "Bize o haber verdi." diyor.

Burada bihâ ne demek?

"Bağdat'ta" demek.

"O şahısla Bağdat'ta karşılaştım, bana Bağdat'ta anlattı."

Düşünün; bu müellif Nişaburlu. Nasıl adım adım gezerek, bilgileri böyle yudum yudum, paragraf paragraf yazarak toplamış. Bağdat'ta Ebû Türab en-Nahşebî'den bir rivayeti, bu şahıstan duymuş, kaydediyor.

Biha. "Bağdat'ta dinledim." Kâle. "O şahıs bana dedi ki." Haddesenâ Abdullahi'bnü Muhammedi'bni'l-Câferini'l-İsfahâniyyü. "İsfahan'lı Abdullah b. Muhammed b. Cafer bana söyledi." Kâle haddesenâ Muhammedi'bnü Abdullahi'bni Mus'ab. "O da 'Bana Muhammed b. Abdullah b.Mus'ab söyledi.' dedi." Haddesenâ Ebû Türab. "Ona da Ebû Türab en-Nahşebî söylemiş."

Kitabın yazarı üç dört râviyi sıralıyor; böylece haberin kendisine kimden geldiğini bildiriyor. İşte bu, ilmî usül. Bu kitap o usülle yazılmış.

Haddesenâ Ebû Türab Askerü'bnü Husayn.

Haddesenâ diyor; tabi hadis rivayet ediyor. Ebû Türab; hadisi, Sülemi'ye doğru rivayet etmiş; onları okuduk. Hadis zincirinin bir de Peygamber Efendimiz'den Ebû Türab'a kadar gelen kısmı var.

Haddesenâ Muhammedi'bnü Nümeyr. "Muhammed b. Nümeyr, Ebû Türab'a söylemiş."

Muhammed b. Nümeyr kim?

el-Harifi el-Hemedânî. "Hemedanlıymış." Ebû Abdirrahmân el-Kûfî el-Hâfız. "Hadis hafızıymış, Kûfeliymiş." Ehadül-a'lam. "Çok büyük alimlerden birisiydi." Kâne sikaten. "Güvenilen bir insandı." Muazzaman me'mûnen. "Herkesin hürmet ettiği, güvenilir bir insandı." Mâte senete erbaîne ve selâsîne ve mieteyn. "234 senesinde vefat etti."

Allah rahmet eylesin.

Demek ki iyi bir alimmiş.

Bu hadîs-i şerifi, Ebû Türab Asker b. Husayn duymuş.

Haddesenâ Muhammedi'bnü Sâbit. "Ona da Muhammed b. Sâbit söylemiş." Haddesenâ Şüreyk "Ona da Şüreyk şöylemiş."

Şüreyk kim?

Şüreyki'bnü Abdillâhi'bni'l-Hârisi'bni Evsi'bni Hârisi'bni Zühel'ibni Vehbili'bni Saâdi'bni Mâliki'bni Nahhâ İbni Müzhiç Ebû Abdillah el-Nahhâî el-Kûfî el-Kâdî. "Kûfe'li bir kadı imiş." Vülide bi'l-Buhârâ. "Buhara'da doğmuş." Senete hamsîn ve tis'în. "95 senesinde." Ve kâne sikaten hasene'l-hadîs. "Güvenilen, hadisine itimat edilen bir insanmış." Mâte senete seb'în ve seb'îne ve mie "177 senesinde ölmüş."

95 senesinde Buhara'da doğmuş. Hicretten 95 sene geçince Buhara tam İslamlaşmış ve orada nice hadis alimleri yetişmiş. Arap asıllı, nahâî. Şüreyk buymuş.

Ani'l-A'meş. "O da İmam A'meş'ten duymuş."

A'meş de çok meşhur bir alim.

An Ebî Süfyân. "Ebû Süfyan'dan." Ebû Süfyan Sahri'bni Ümeyete'bni Abdişşemsi'l-Emevî.

Meşhur Ebu Süfyan. Uzun zaman Mekke'nin reisliğini yaptı. Ebû Süfyan komutasındaki kervanı vurmak, Bedir Harbi'nin sebebi oldu. İşte o Ebu Süfyan. Sonra müslüman oldu. Karısı Hint radıyallahu anhümâ; ikisi de sahabi oldular.

Ebû Süfyan Câbir radıyallahu anh'en ona rivayet etti.

Kâle kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "O da buyurdu ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:"

Lâ tükrihü merdâküm ala't-taâmi ve'ş-şerâbi fe inne Rabbehüm yüt'imühüm ve yeskîhim "Hastalarınızı yemek yemeye, su içmeye zorlamayın; onlara "ye, iç!" diye baskı yapmayın. Çünkü Rableri onları doyurur ve susuzluklarını giderir."

Allah hastaya mânevî bakımdan ikramda bulunur; yedirir, içirir.

Hâzâ hadîsün sahîhun. "Bu sahih bir hadistir." Revâhu't –Tirmîziyyü. "Tirmizî rivayet etmiştir.

Ve'bnü Mâce. "İbn Mâce."

Bunlar iki sahih hadis kitabının sahipleri.

Ve'l-Hakim ve ve fî nassıhî ihtilâfun yesîr. "Bu kitaplarda hadisin metninde biraz farklar var." Ve ileyke'n-nass. "Metin şu:"

Lâ tükrihû merdâküm ala't-taâmi ve'ş-şerâbi ve inna'l-lâha yüt'ımühüm ve yüskîhim.

"Camiü's-sağir'de böyle geçiyor."

Ebû Türab hazretleri alimdi, çeşitli ilimleri vardı, takvâ ehliydi. Hadisçiliği de varmış. Hadis rivayet etmiş, hadis isnat etmiş. Allah şefaatine erdirsin.

Ahberanâ Abdullahi'bnü Muhammedi'bni Câferini'l-İsfahânî. "İsfahanlı, zamanının güvenilen insanı İmam Ebû Muhammed." Ve yü'rafü bi'bn-i Şeyh. "'Şeyh oğlu' diye tanınır." Sâhibü'l-müsennafâti's-sâire. "Birçok kitabın sahibi." Vülide senete erbaîn ve seb'îne ve mieteyn. "274 senesinde doğdu." Ve semia fî seneti erbaîn ve semânin. "84 senesinde." Ve kâne maa saati ilmihî "İlminin genişliğine." Ve gazârati hıfzıhî. "Hıfzının kuvvetine rağmen." Sâlihan hayyiren. "Salih ve hayırlı bir insandı." Kâniten li'l-lâhi. "Allah'a ibadet edici bir kimseydi." Sadûken "Çok doğru sözlü, özlü bir kimseydi." Tüvüffiye fi'l-Muharremi senete tis'în ve sittîne ve selâse mie. "369 Muharrem'inde vefat etti."

Abdullah b.Muhammed b. Câfer el-İsfahânî de böyle bir Muharrem ayında 369 senesinde vefat etmiş.

İcâzeten bi-zâlike. "Bu konuda icazet vererek." Kâle semi'tü Mansûre'bne Abdullahi'l-İsfahânî "'Mansur b. Abdulah el-İsfahânî'den işittim.' demiş." Yekûlü semi'tü Ebâ Câfereni'l-Türkân. "O da 'Ebû Cafer b. Türkan'dan işittim.' demiş." Bu kimmiş? Saîdi'bnü Türkân Ebû Câfer es-Sûfî. "Bu da sûfîlerden birisiymiş." Kâle anhü an ehîhi Ebû Abdirrahmân es-Sülemî. "Bu kitabı yazan Ebû Abdurrahman es-Sülemî onun hakkında ve kardeşi hakkında diyor ki." Saîdün ve Aliyyüni'bne Türkân. "Türkan'ın iki oğludur; Sait ve Ali." Kânâ min meşâyihi'l-Bağdâd. "Bağdat'ın şeyhlerinden idiler." Bağdâdiyyin. "Bağdatlı şeyhlerden idiler." İstevtene'r-Remle. "Remle'yi vatan tuttular, yerleştiler." Ve mâta bihâ "Orada vefat ettiler." Ve Saîdün künyetühû Ebû Câfer. "Saîd'in künyesi Ebû Câferdi." Ve-Aliyyün künyetühû Ebu'l-Hasen. "Ali'nin künyesi Ebu'l-Hasen'di." Sahibe'l-Cüneyd. "Cüneyd-i Bağdadî ile ahbaplıkları, dostlukları, görüşmeleri olmuş." Felemmâ mâte. "Cüneyd vefat edince." Sahibe ba'dehû Ya'kûbe'bne'l-Velîd. "Cüneyd'den sonra Yakup b. Velid ile ahbaplık etmişler, onun meclisine devam etmişler." Yekûlü semi'tü Ya'kube'bne'l-Velîd. "O da Yakub b. Velid'ten duymuş." Ebû Yusuf el-Ezdî el-Medîni kîle Ebû Hilâl. "Yakup b. Velid'in künyesi Ebû Hilal veya Ebû Yusuf'muş." Kâle anhü Ahmedi'bnü Hanbel. "Ahmed b. Hanbel onun hakkında şu bilgiyi veriyor:"

Meşhur Hanbelî mezhebinin kurucusu, Müsned isimli büyük hadis mecmuasını yazan şahıs, onun hakkında şu bilgiyi veriyor:

Ya'kûbi'bni'l-Velîd, Ebû Yûsuf el-Medînî ketebtü anhü ve harraktü hadîsehû münzü dehrin ve kâne mine'l-kezzâbîn ve kâne yedau'l-hadîs. Ahmed b. Hanbel bunun aleyhinde diyor ki: 'Ben ondan hadis yazmıştım.'" Ketebtü anhü ve harraktü hadîsehû. "Sonra yazdığım hadislerin kağıtlarını yırttım, parçaladım." Münzü dehrin. "Bir zamandan beri." Ve kâne mine'l-kezzâbîn. "Yalancılardan idi." Kâne yedeu'l-hadîs. "Hadis uydururdu."

"Ben onu bir şey sandım da bir kaç hadisini yazdım ama sonra bunları yırttım, attım!"

Bakın böylesi de çıkıyor; "Şu adam alim, bu adam yalancı!" diyorlar; gerçekleri söylüyorlar.

Yekûlü semi'tü Ebâ Türabin. "Bu râvi; 'Ebû Turab şöyle söylüyor.' demiş." Yâ eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar!" Entüm tühıbbûne selâseten ve leyset hiye leküm. "Siz üç şeyi seviyorsunuz ama onlar sizin olmayacak." Tühıbbûne'n-nefs. "Nefsi seviyorsunuz." Ve hiye li'l-lâh. "Nefis sizin değil, Allah'ın; gidecek." Ve tühıbbûne'r-rûh. "Ruhu seviyorsunuz." Ve'r-rûhu li'l-lâh. "Ruh da Allah'ın." Ve tühıbbûne'l-mâl. "Malı seviyorsunuz." Ve'l-mâlü li'l-verese. "Mal da varislerin."

Canınızı seviyorsunuz, nefsinizi seviyorsunuz; onlar Allah'ın. Malı seviyorsunuz; onlar da varislerin. Üç şeyi seviyorsunuz ama onlar sizin değil.

Ve tatlubûne'sneyn. "İki şey istiyorsunuz." Ve lâ tecidûne hümâ. "O iki şeyi de bulamayacaksınız, bulamıyorsunuz." el-Ferecü, ve'r-râhatü. "Bir; sıkıntılardan kurtulup neşelenmek, ferahlamak istiyorsunuz. İkincisi; rahatlık istiyorsunuz."

Bir; eğlence istiyorsunuz, hoşluk istiyorsunuz. İki; rahatlık istiyorsunuz. İstiyorsunuz ama onları da bulamayacaksınız,

Ve hümâ fi'l-cenneti. "Onlar da cennette."

Dünyada rahat yok; sevinç, hoşluk yok. Onları arıyorsunuz; onlar cennette.

Üç şeyi seviyorsunuz; onlar izin değil.

Fâtiha-i Şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı