M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Turâb en-Nahşebî (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emma ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah cümlenizden razı olsun. Dünya ve âhiretin hayırlarına ve saadetine cümlenizi sevdiklerimizle beraber nail eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun. Tabakâtü's-sûfiyye isimli güzel, ciddi bir eserin sayfalarını okuyoruz. Büyük alimlerin hayatlarını ve sözlerini öğreniyoruz. 149. sayfada Ebû Türâb en-Nahşebî'nin hayatı ve sözleri üzerinde bulunuyoruz. Bu bittikten sonra sûfîlerin birinci tabakası, ilk sûfîler, meşhur, sıradaki insanların birinci tabakası tamam olacak ki ikinci tabakaya gelinecek.

149. Sayfanın onuncu paragrafında, önümüzde sayfanın başındaki altıncı rivayetin rivayet zinciri var:

Müllif Ebû Nâsır; "Abdullah b. Ali'den işittim." diyor.

O da Ali b. Hüseyin'den işittiğini söylüyor. Ebû Türâb şöyle dedi diye bu kanaldan kendisine bilginin geldiğini bildirmiş. Aşağıya kadar aynı râvilerle gelenleri sıralamış. Bu onuncu rivayette aynı râvilerin rivayeti müellifine kadar gelmiş. En son râvi, Ali b. Hüseyin dedi ki;

Ve kâle Ebû Türâbi. "Ebû Türâb en-Nahşebî bir de şu sözü söyledi:"

el-Fakîrü kûtühû mâ vecede ve libâsühû mâ setera ve meskenühû haysü nezel.

Bu kitap sûfîleri, tasavvuf erbabını anlatıyor.

Arapça'da sûfîlere ne isim veriliyor?

Eğer sûfîlerin başı ise hocası ise şeyh deniliyor. O şeyhe bağlı ise Farsça'da derviş deniliyor, Arapça'da fakir deniliyor. Dervişin Arapça'sı fakir. Fakir "bir şeye muhtaç olan kimse" demek.

Entümü'l-fukarâü ila'l-lâhi va'l-lâhu hüve'l-ğaniyyü'l-hamîd. âyet-i kerîmesinde bu mânayı çok açık görüyoruz.

Entümü'l-fukarâü ila'l-lâh. "Ey müslümanlar, ey insanlar! Allah'a muhtaç olanlar sizlersiniz; Allah size muhtaç değil."

Allah sizin ibadetinize muhtaç değil, Allah âlemlerden müstağni. O yaratıcı. İyi müslüman olduğunuz, iyi ibadet yaptığınız; namaz kıldığınız, hayır yaptığınız zaman siz Allah'a bir şey kazandırmıyorsunuz. Siz Allah'ın kullarısınız; sizin O'na bir fayda sağlamanız mümkün değil. Onlara Allah'ın ihtiyacı yok, sizin ihtiyacınız var; muhtaç olan sizsiniz. Allah'ın lütfuna, yaratmasına rahmetine, rızkına muhtaçsınız. Her bakımdan her halinizle Allah'ın sizi kayırması, kollaması ve yardım etmesine, yaratmasına muhtaçsınız.

Her konuda neler yaratıyor?

Sizin yaşamanızın devam etmesi o kadar mühim olay ki sizin bir nefeslik hayatınız için Allahu Teâlâ hazretleri neler yaratıyor, ne olaylar meydana geliyor da siz yaşıyorsunuz; bunu doktorlar bilir. Vücudun fonksiyonlarını, insanın nasıl yaşadığını bilen insanlar bilir. Ne kadar muazzam, kompleks bir olaydır. İnsan yaşıyor ama bir nefeste, o yaşamada Allah'ın sayısız lütufları var. Binlerce öyle lütfları var.

Allah'ın havasına muhtacız; Allah'ın vereceği sıhhate, gıdaya, ışığa muhtacız. Hava olmasa ölürüz, gıda olmasa ölürüz. Uzuvlarımız vazifelerini muntazaman yapmazsa ölürüz. Biri aksasa olmuyor. Yemesek ölüyoruz. Yesek, yediğimizin fazlasının dışarıya çıkması aksasa hastalanıyoruz, böyle devam etse ölüyoruz. İdrarını yapamıyor. Bir gün durur, iki gün durur; ölür. İdrarını yapamıyor veyahut idrarını süzme mekanizması, böbrekler çalışmıyorsa o adam ölür, yaşayamaz. Biz her an O'na muhtacız.

el-Fakîr ila'l-lâh. "Allah'a muhtacız. Her kul Allah'a muhtaç."

Biz fakiri bir de "başkasının sadakasına, yardımına muhtaç" insanlar için kullanıyoruz. Kapıya gelmiş olan dilenciye de fakir diyoruz. Dervişler bu sıfatı almışlardır.

Hatta biz de tevazuan ne diyoruz?

"Ben fakir, âciz nâçiz kardeşiniz" diyoruz.

Kendimizden bahsederken bile bazen bu kelimeyi kullanıyoruz. Osmanlı'dan, dedelerimizden kalma centilmenlik nişanesi olarak; "ben fakir kardeşiniz" diyoruz veya "bendeniz" diyoruz. "Bende" de "köle" demek aslında. "Hürriyeti birisine bağlı kimse" demek.

Hâsılı fakir, "derviş" mânasına geliyor. Arapça'da öteki manası da kullanılır ama bir mânası da derviş. Hani Türkçe'de de bazı kelimler vardır, birkaç mânası vardır. Biz onları ayırırız. "Burada o mânaya kullanılmamış, şu mânaya kullanılmış." diye bunları biz ayırıyoruz.

Mesela Lübnan'da Arab'ın birisi; "Siz Arapları sevmiyorsunuz." dedi. Tabi öyle bir şey yok. Arapları severiz. Niye sevmeyelim; müslüman kardeşimiz. Ayrıca da "Peygamber Efendimiz'in soyundan" diye özel olarak hürmet ederiz. "Yok" dedi "Sevmezsiniz. Ben İstanbul'a geldim, biliyorum. Eminönü'nde Yenicami'nin yanında alışveriş yapıyordum, satışı yapan dükkan sahibi, manav yanındaki köpeğe "arap arap" diye sesleniyordu."

Adamın dediği doğru. Rengi siyah köpeğe, siyah şeylere biz arap deriz. "Siyah" manasına kullanıyoruz yoksa biz Arapları sevmediğimizden değil. Köpeğin rengi siyahtır. Ama doğru değil. Ben o sözden anladım. Lafları da usturuplu kullanmak lazım. Hani bir böcek var adına "Kara Fatma" diyoruz. Böcek kara tamam da, niye "kara Fatma" diyorsun? Fatma adını yakıştırıyorsun. Köpeğe niye Arap adını veriyorsun? Hakikaten yanlış ama biz orada Arab'ı kötülemeyi düşünmüyoruz. "Esmer yani bir arap kadın geldi." diyoruz. Vücudu esmer, "arap halayık" diyoruz. Belki kadının Araplıkla hiç ilişkisi yok. Afrika'nın bilmem neresinden gelmiş. Arapların ırkıyla zerre kadar ilgisi yok. Siyah mânasına kullanılıyor. Kelimelerin çeşitli mânaları var.

Mesela ben diyoruz yüzünde "ben" var. O bir leke demektir. Deride siyah bir lekedir. Bir de "ben" var, malum.

Bir, dokuz yüz doksan dokuzdan sonra gelen bin var; bir de emir olan otomobile "bin", ata "bin" ifadelerinde geçen fiil olan "bin" var. Kelimeler başka başka mânalarda kullanılabilir. Lügatler bir kelimenin anlamını yazarken "birinci mânası, ikinci mânası, üçüncü mânası" diye diğer kullanımlarını da bildirir. Arapça'da "fakir" kelimesinin bir mânası neymiş? "Onun bunun sadakasına muhtaç insan" demekmiş. İkinci özel mânası da "derviş, bir şeyhe müntesip" demek. Adam köşkü, kaşanesi olan bir zengin de olabilir. Gidiyor bir şeyhe mürid oluyor; onun fakiri, fukarası oluyor. "O şeyhin, zât-ı muhteremin fukarası" oluyor.

Ne fakiri yahu! Senin gibi fukarâ görülmüş mü? Köşkün var, malın mülkün var. Hatta sultan Ahmet şu Sultanahmet camiini yaptıran padişah, Aziz Mahmud-ı Hüdayî'nin dervişi olmuş. Padişah ama gitmiş Aziz Mahmud-ı Hüdayî'nin fakiri, dervişi olmuş.

Dervişler niye bu sıfatı almış? İnsanın zenginliği ve varlığı, sahip olduğu şeyler, mameleki, malik olduğu şeyler insana gurur, kibir verir. Adam zenginse yürüyüşü değişik olur. Zengin mi; konuşması, tavrı değişik olur. Biraz da iyi bir eğitim görmemişse kırıcı olur. Neden? "Parası var." diye tafrasından, çalımından, kurumundan yanına yaklaşılmaz. Kimseyi beğenmez, kimseyle yemek yemez, yanına biri oturduğu zaman onun oturmasından sakınır bilmem ne... E ne oluyorsun, ne yapalım! Zenginlik bazen insanlarda huy bozuklukları, davranış bozuklukları hazımsızlıklar veyahut hoş olmayan şeyler yapabiliyor.

Başka?

İlim.

Adamın ilmi var, müktesebatı var, varlığı var; tamam o da kibirli. Onu beğenmez, bunu beğenmez; onu tenkit eder, bunu tenkit eder. Dünyada iyi bir adam yokmuş; beyefendi beğenmez. Herkese bir kusur bulur. Birisi yanında birisini methetse batırır çıkarır; "O adam şöyledir, bu böyledir."

Neden?

Çünkü ilmi var, ilmi onu konuşturuyor, kendisinin üstünlüğünü gizli gizli anlattırmak istiyor. "Ben onun iyi olmadığını anlayabiliyorum, ben iyiyim." demek istiyor, kendini beğeniyor. İlmi de ona bir nahvet, gurur veriyor. Malı da gurur veriyor. Veyahut da nesi varsa o. İnsanın bir şeyi, varlığı oldu mu elindeki varlıklar onun iyi ahlâklı, Allah'ın sevdiği iyi bir kul olmasına mâni oluyor, engel oluyor. Kibir veriyor, gurur veriyor.

Onun için 'Vücudüke zemnün' demişler.

İnsanın kendisinde bir varlık görmesi, kendisini başkalarından daha üstün görmesine yol açtığından yanlış olduğunu beyan etmişler.

Fakir, derviş ne yapacak?

Varlıklarından da geçecek. Varsa bile varlıklarının tesirini üzerinden atacak.

Nelerden geçecek?

Çok şeylerden geçecek de kısaca söylemek gerekirse;

Terk-i dünyâ, "Dünyadan geçecek." bir

Terk-i ukbâ, "Ukbadan geçecek." iki

Terk-i hestî yani terk-i vücûd, "Varlığından geçecek." üç

Terk-i terk, "Bütün bunlardan vazgeçtiğini de hatırından silecek."

Bunlardan da geçecek, çünkü onlardan da kibir gelir.

Bir adam hakikaten zenginse, zenginliğinin tesirinden kendini kurtarabilmişse, hakikaten alimse alimliğin ters tesirinden kendisini kurtarabilmişse, hakikaten ibadet ehli bir insansa ibadetin kibrinden, gururundan kendini kurtarabilmişse tamam dünyayı, ahireti terk edebilmiş, varlığından geçebilmişse bundan dolayı da kibir olabilir.

"Ben ne adamım ya! Bu kadar varlığım var da ne kadar mütavazıyım. Ben ne adamım ya! Bu kadar ilmimin yanında şu cahilin karşısında sabrediyorum da susuyorum; ne iyi adamım!"

Yine kendisini beğeniyor. Terk ettiği şeylerin hafızasındaki izlerini de silmesi lazım. İşte böyle yokluk içinde Allahu Teâla hazretlerine tam bir bağlılık, hakiki tam bir tevazu ile kulluk etmesi lazım. O zaman kıymetli olur.

İşte o bakımdan dervişe "fakir" demişler. Bu yolun yolcuları varlıkların, sahip olduğu eşyanın veyahut sıfatların kendisine verdiği kibirden, gururdan kurtulması lazım. Hiçbir şeyi yokmuş gibi; yoksul, üstü başı çıplak zavallı bir kimseymiş gibi o hale getirmek isterler. Gaye bu olunca burada öyle tarif ediyor.

el-Fakîr yani derviş nasıl olacak?

Kûtühû mâ veced. "Rızkı bulduğudur."

İlla baklava, börek istemez. Önüne ne konulmuşsa onu, bulduğunu yer. Çünkü fakirliği, yoksulluğu, dervişliği seçti. Yemek için kavga etmez.

Bulduğunu yiyecek; inat etmeyecek, ısrar etmeyecek, daha üstününü, daha güzelini istemeyecek. Tuz burada, bu da ekmek; tamam. "İşte arpa ekmeği." "Tamam kardeşim." "İşte çorba" "Tamam kardeşim."

Bulduğunu yiyor, içiyor. Yemek hususunda müşkülpesent değil. "Onu yemem, bunu yemem." demiyor.

"Dervişin gıdası bulduğudur."

Libâsühâ ma setera. "Giydiği de üstünü örten örtüdür."

İster aba, ister hasır, ister düz bir kumaş ister yamalı, ister siyah, ister beyaz, ister kalın, ister ince.

Sahabe-i kiram ne yaparlarmış?

Böyle ince güzel kumaşlar, pamuklu, mevsime, sıcağa uygun şeyler bulunmazmış?

Ne bulursa onu örtermiş. Koyunun derisini bile giyermiş. Örtüyor ya nasıl olursa olsun; ona bakıyor.

Mübareğin birisi sabah namazını kıldı mı hemen camiden çıkarmış. Bir sabah böyle, iki sabah böyle, üç sabah böyle. Birinin dikkatini çekmiş. Yanına yanaşmış;

"Kardeşim ben seni seviyorum, iyiliğini istiyorum. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in mescidinde namazı kılıyorsun. Ne acelen var? Otur biraz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir söz söyler, biraz daha ibadet edersin. Neden öyle hemen kapıdan gidiyorsun." demiş.

Ne yapıyor? Nasihat ediyor. O kimseye samimi fikrini söylüyor.

O da boynunu bükmüş;

"Haklısın kardeşim, ama evimizde bir tek örtü var. Ben örtünüyorum sabah camiye geliyorum Peygamber Efendimiz'le namazı kılıyorum. Evimiz biraz uzakça. Buradan hızla çıkıyorum, eve yetişiyorum, elbiseyi hemen çıkarıyorum, hanım giyiniyor. Namaz kılarken örtünmek şart ya o örtünüyor, namaz kılıyor. 'O namazı kaçırmasın.' diye ben buradan hızlı çıkıyorum." demiş.

Demek ki yok; nesi varsa onu örtünüyor.

Bir çarşafımız olsa kendimizi giyinik sayar mıyız?

Çarşafa büründük işte ne güzel. Hele iki tane çarşaf olursa daha güzel; birisini aşağıya peştamal yaparız birisini de üstümüze sararız.

Hacda öğrenmiyor muyuz?

Hacca gittiğimiz zaman iki tane havlu, biri alta biri üste, tamam. Dikişsiz iki tane kumaş. Biz zengin olduğumuz için havlu örtüyoruz. Fakir olanlar daha basit bir kumaş alıyorlar. İki metre ondan, iki metre ondan; aşağıdan doğru üstüne omzuna örtünce, oluyor sana bir hac kıyafeti.

Biz buna "kıyafet" demeyiz. İlla pamuklu olacak, yünlü olacak, falanca terzide yapılmış olacak, modaya uygun olacak, rengi uygun olacak, kumaşı mevsime uygun olacak. Derviş öyle yapmaz.

"Dervişin gıdası bulduğunu yemektir; elbisesi, libası da kendini örten herhangi bir kumaştır."

Sahabe-i kirâm gibi. Deri mi buluyor, post mu, aba mı, çarşaf mı bir örtü bulup örtecek. Oradan da böyle bir kibir, gurur yapmaz; "Onu sevmedim, bunu istemem, bu bana yakışmaz, daha iyisini isterim." demez.

Ve meskenühû haysü nezel. "Barınağı da, evi de nereye indiyse orasıdır."

Hani tekerlemede deriz; "Bir abam var atarım, nerde olsa yatarım."

Ama biz öyle yapamıyoruz. Bir abası varmış atarmış, nerde olursa yatarmış. Abayı atacak bir de üzerine örtecek, yatacak. Ama biz bunu yapamıyoruz; ev istiyoruz. Ev az geliyor.

Bizim bir arkadaş söylerdi:

"Bütün evler bir oda eksiktir."

Yapma ya!

Güzel bir söz.

Hangi eve gitse; "Nasılsınız, iyi misiniz hoş musunuz, rahat mısınız, eviniz geniş mi ferah mı?" denir.

"İyi ama bir odacık daha olsaydı da bizim oğlan da orada otursaydı daha iyi olacaktı."

Ötekisine gitsem; "Eviniz iyi mi, geniş mi, rahat mısınız, iyi misiniz, hoş musunuz?"

"Beş odası var, rahat ama bir odası daha olsaydı da o da benim çalışma odam olsaydı. Çoluk çocuğun zırıltısından tam çalışamıyorum."

Altı odalı birisine gitse o da;

"Bir de jimnastik salonum olsaydı daha iyi olurdu!"

Ötekisine gitsem aynı; herkes bir oda daha istiyor. İnsanoğlunun yapısı bu. Beğenmiyor daha çok istiyor, daha geniş istiyor.

Arkadaşlardan birisi anlatmıştı. Lisedeyken Fransızca hocası derse gelmiş, sandalyeye oturmuş.

"Çocuklar, bugün çok üzgünüm hiç konuşacak hâlim yok. Ders anlatamayacağım." demiş.

"Hocam ne oldu?" demişler.

Kendisi Fransız, Türkçe biliyor; çok eski senelerde liselerde Fransızca dersi veriyor.

"Bugün bir cinayete şahit oldum, elim ayağım titriyor onun için ders anlatamayacağım." demiş.

"Hocam ne cinayeti, kim kimi öldürdü?" demişler.

"Bir kültür katliamı var." demiş.

Boğaziçi'nde Emirgan tarafında "Mısır Hidivi' nin yalısı" varmış. Mısırın en büyük ailelerine "Hidiv" diyorlar. Mısır Hidivi'nin Boğaziçi'nde üç yüz odalı yalısı varmış. "Elektrik parasını ödemedi." diye haczetmişler, sökmeye başlamışlar. Arkadaş anlatıyordu: Tahtaları, keresteleri seksen doksan santim enindeymiş. Üç yüz odalı bir yalı. Saymakla bitmez.

Ne yapıyordu bu kadar odayı?

Hepsinin yeri bulunuyor. Bir sebep bulunuyor.

Fakir, derviş nasıl olacak?

"Gıdası ne bulursa o; libası, elbisesi ne örtünürse o; meskeni, evi nereye inerse, nerede konaklarsa, nerede akşamlarsa orası."

Hayat o zaman çok basit olur, kavga gürültü kalmaz. Kavga edecek İnsan gayet rahat olur.

Bunu niçin yapmışlar?

İnsanların bütün kavgaları maldan mülkten, dünyalıktan ötürü değil mi?

Bu dünyalık hevesi, hırsı insanları harp ettirmiyor mu, mücadele ettirmiyor mu, hırsızlık yaptırmıyor mu, zulüm yaptırmıyor mu?

Bu tasavvufî eğitim; "Nefsimizi terbiye edelim, şu zalim nefse arzuyu kesmeyi öğretelim." diye verilen bir eğitim.

Dervişlik böyle. Eskiden birisi derviş olmaya geldiği zaman şeyh efendi;

"Evladım! Sen namazını kıl, orucunu tut. Dervişlik işi biraz zordur. Sen bu işe heves etme, bu dervişlik demirden leblebi çiğnemektir. Gel sen bu işe girme, başını derde sokma! Namazını kıl, orucunu tut, yaşa." dermiş.

Neden?

Derviş olduğu zaman şeyh efendi onu imtihan edecek, sıkıntılara sokacak.

Şeyh efendi; "Şu işi yap, bu işi yap!" diyecek, emrini tutturacak o da tutacak da yetişecek.

Mesela Aziz Mahmud Hüdayî hazretlerinin şeyhi Üftade hazretleri ilk başta o Bursa'nın kadısına ciğer sattırmış. Düşünün; Bursa'nın kadısına esnaflık yaptırmış, sokak arasında ciğer sattırmış. Önemli ve hem de hakikaten olmuş, tarihen sabit bir olay. Ondan sonra tuvalet temizletmiş.

Bu iş de yapılır mı? Hiç insafın yok mu?

Onun nefsini kırıyor. İnsafı var ama nefsin insafı yok. Nefsi kırılacak da insan olacak. Nefsinin esiri olmayacak, sözünü dinlemeyecek, arzusu, şehevâtı, hevesâtı peşinde yanlış işler yapmamayı öğrenecek de onun için.

Ne olmuş, Aziz Mahmud-ı Hüdayî hazretleri ömür boyu tuvalet mi temizlemiş?

Elbette hayır!

İstanbul'a gelmiş; padişahların kendisine derviş olduğu, elini öptüğü, paşaların kendisine mürid olduğu büyük bir mürşid-i kâmil olmuş. Kutb-u zamân olmuş, kutbu'l-aktâb olmuştur.

Bu bir eğitimdir. İlk başta o eğitimi aldıktan sonra Allah verirse verir; ona şükreder. Vermezse vermez; ona da sabreder. Dervişin işi Allah'ın kendisine yazmış olduğu yazıdan dolayı itiraz etmemektir.

Geçen gün gazetelerde bir yazı vardı. Başlığı; "Son Firavun" du. Dur bakalım yazar kime "son firavun" diyor. Firavunları biliyoruz; Mısır'da tanrılık davasına kalkmış, Kur'ân-ı Kerîm'de yazıyor: Musa aleyhisselam'a mücadele etmişler de hani sonra denize gömülmüş. Biz bu firavunu biliyoruz da bu son firavun kim?

İsmini de veriyor. O "son firavun" dediği şahıs orada bir yazı yazmış. Allah'a karşı öyle müthiş, öyle korkunç, öyle isyankâr bir yazı ki öyle cüretkâr ifadeler kullanmış ki. Bu da onun hakkında; "Son firavun" diye yazı yazmak zorunda kalmış.

"Sen misin Allah'a böyle gözünü kapatan, o kadar cüretkâr, söylenmesi mümkün olmayan sözleri söyleyen. Seni firavun seni! 'Ha firavun, ha sen.'" demek istiyor. "Firavun tanrılık iddiasında bulunmuş, cehennemlik olmuş; sen de onun gibi bir şeysin!"

Neden?

Allah'a karşı çok cüretkâr, edepsizce, çirkin sözler yazmışsın da ondan.

Neden böyle yazmış?

Bir çocuk ölmüş de ondan. Galiba kendisinin çocuğu ölmüş.

Ne yapalım? Yaşayıp da ölümü tatmayacak insan var mı?

Herkes ölecek; bunun bir çaresi yok. Hayat fani; hepimiz biliyoruz.

"Şu anda yaşıyoruz." diye ebediyen yaşayacağını sanan insan var mı?

Hepimiz kara toprağa gireceğiz, hepimiz ecel şerbetinden içeceğiz; çare yok. Bu dünyadan hepimiz göçeceğiz. Bu kesin bir şey.

"Sen niye çocuğumu öldürdün?"

Bazen çocuk ölür, bazen genç ölür, bazen dede ölür, bazen torun ölür. İnansan da inanmasan da hayat böyle. İnanmıyorsan hayatı daha tabi karşılaman lazım. "Hayat bu." dersin. İşte böyle rast gelmiş, böyle olmuş.

Sen hiç denize bakmadın mı? Tabiata bakmadın mı? O senin sevdiğin küçük, güzel serçe kelebeği kovalıyor "lup" yutuyor.

"Vay canavar vay!"

Sonra doğan kuşu da o serçeyi kovalıyor, yakalıyor. Kartal geliyor; o doğan kuşunu parçalıyor.

"Vay canavar vay!"

Sonra insan onu öldürüyor.

"Vay canavar vay!"

İnsan küçücük bir mikrop yiyor.

"Vay canavar vay!"

Ne yapacaksın, öyle oluyor işte. Bir de trafik canavarı var. Bir de, içimizde trafik canavarı varmış. Polis öyle diyor. Ben yok sanıyordum.

"İçinizdeki trafik canavarını durdurun!" diyor.

Canavarsa nasıl durduracaksın?

İnsanın içindeki bu arzuları durdurmanın bir metodu olduğu için bu sözleri söylüyor. Yoksa dervişlik ebediyen böyle yapmak demek değil. Bursa'da iken tuvalet temizlemiş, ciğer satmış ama burada padişah eline su dökmüş, abdest alırken annesi sultan hanım da havlusunu tutmuş. Oradan buraya.

Şeyh efendinin birisi yemek yiyormuş. Müridin babası gelmiş bakmış ki şeyhin sofrasında tavuk var, tavuk yiyor.

"Hocaefendi! Benim oğlan içeride halvette yirmi bir tane kuru üzümle, kuru ekmek yiyor. Sen burada tavuk yiyorsun." demiş.

O da yer. Bu da bir eğitim işte. Adam basmış isyanı.

Ne yapacak?

Olaylar karşısında itidalini muhafaza edecek, Yaradan'ın hikmetini anlayacak, kaderine razı olacak.

İnsanın iki meziyeti, yapacağı iki iş var. Bunu yaparsa güzel meziyet olur.

Bir; kadere rıza.

Kader muazzam bir iş. Kaderi biz döndüremeyiz.

Dünyayı tersine döndürebilir misiniz?

Kaderin ağır çarklarını bozup Amerika'yı tek başına yenebilir misin, Sırp'ı durdurabilir misin? Sen bir şey yapamazsın.

Senin üzerinde de Allah'ın kaderi bir yazı yazdı mı ona da bir şey yapamazsın. Kader bu. Kader denilen şey, muazzam bir şey. Kadere rıza; bir.

İkincisi dua. Bizim yapabileceğimiz rıza bir, dua iki; en güzel hasletler. Güzeli isteriz. Allah'tan hayırlı olanı isteriz ama Allah ne takdir ettiyse ona da razı geliriz. Güzel kul olmak bu iki güzel haslete sahip olmakla olur.

Allah vermediği zaman isyan et!

"Ayıp!"

Verdiği zaman iyiydi de vermediği zaman niye bozuşuyorsun. O da bir imtihan, bu da bir imtihan. Verdiği zaman da imtihandasın; o zaman hiç gık demiyorsun, keyfin yerinde. Yedin, içtin doydun, sefanı sürdün, gık demiyorsun. Bu sefer de imtihan cefadan geldi. Hop oturup hop kalkıyorsun, terbiyesizlik yapıyorsun.

Olmaz!

Yaparsan yap. İstersen yapmaya devam et, ömrünün sonuna kadar terbiyesizlik yap; sonun ne?

Sonunda yine gideceksin, Allah'ın huzurunda, divanında duracaksın, hesap vereceksin. İstersen terbiyesizlik yap, istersen edepli, halis, muhlis güzel kul ol; otur. İkisi de açık, serbest. Herkes kendisine yapar. Kimseye zararı olmaz.

İster kâfir olsun, ateist olsun ister mü'min olsun, müttakî kul olsun herkes kendisine eder; imtihanı kazanır ya da kaybeder. Çünkü sonu ölümlü.

Biz büyük bir gerçeği biliyoruz ki bu dünya hayatı, asıl hayat değil, çok uzun bir hayat da değil. Yüz yıl da olsa, yüz elli yıl da olsa, dokuz yüz elli yıl da olsa çok büyük bir hayat değildir. Sonunda gidecek. Ama âhiret hayatı sonsuzdur, ebedîdir.

Sonsuzluğu tasavvur edebilir misin?

Say bakalım. Rakamların hanelerini say; onlar hanesi, yüzler hanesi, binler hanesi; on binler yüz binler hanesi; hadi bin bin say; milyonlardan sonra milyarlar; say devam, milyardan sonra trilyon say devam...

Ne yapacak?

Bitecek.

Rakamları ifade edecek kelimelerin kalmayacak. Trilyonlar, katrilyonlar var galiba ama onlar bile az çünkü sayı sonludur. Hangi sayıyı yazsan gelip geçer ama âhiret hayatı ebedi, sonsuz.

Hüm fîhâ hâlidûn.

Birisine deseler ki;

"Burada seksen yıl acı çekeceksin, ah edip inleyeceksin ama âhirette seksen bin yıl sefa süreceksin."

Ne yaparsın?

"Razıyım ben." dersin.

Zaten razı oluyoruz; yapmıyor muyuz?

Doktor diyor ki;

"Bu ameliyatı olursan kurtulursun, olmazsan ölürsün."

"Tamam." diyor; "Ben bu ameliyatı olayım da ölmeyeyim, yaşayım."

"Kırk sene, elli sene daha yaşayacak." diye kendisini kestiriyor. Gönül rızasıyla imza atıyor; "Tamam." diyor "Doktorlar beni alsınlar, yatırsınlar 'cart' diye karnımı kessinler, 'cup' diye azalarımı çıkarsınlar, 'hırt' diye iğneyle diksinler; hepsine razıyım."

Bayılmaya razı oluyor, kanının akmasına razı oluyor.

Neden?

"Otuz yıl, kırk yıl, elli yıl rahat edeceğim." deyip razı oluyor.

Âhirette seksen bin yıl güzel yaşayacaksın ama burada seksen sene ıstırap çekeceksin; onu da kabul eder misin?

Netice itibariyle bu bir hesap meselesi; onu da kabul eder. Ama bunların hiç birisi değil; âhiret hayatı sonsuz, dünya hayatı mahdut, sıfır. Sonsuzun karşısında sıfır. Biz bunu bildiğimiz için mü'minler, mü'minlerin yüksek tabakası dervişler de dünya hayatının meşakkatlerine dişimizi sıkarız. Pazarlığa öyle razıyız biz. Sabrederiz, dişimizi sıkarız, âhiretı kazanmaya çalışırız.

Allah'ın "Öl!" dediği yerde ölürüz. "Hadi bakalım cihad var, ölmeye yürü bakalım!"

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ Allah! Allah Allah, Allah Allah!

Nereye gidiyoruz? Süngüyü takmış "Allah Allah" diye ölüme gidiyoruz.

Neden?

Allah emretti.

Niye öldürüyor kendisini? Biraz daha yaşasaydın!

Bu bir pazarlık meselesi. Bu dünyada ıstırap çekeceksin, âhirette ebedi saadete ereceksin. Bizim hesabımız bu.

Tabi müslümanların da dereceleri var. Kimisi âhiret hesabını yapmadan Allah'ı dinlemeyi tercih ediyor. O da daha yüksek bir seviye.

"Ben âhiretin hesabını mı yapacağım; Allah emretmiş ben onu yaparım!"

Hesap gözüne görünmüyor; âhirete gidiyor. Bir şey olmasa bile;

"Ben Rabbimin emrini tercih ederim!" zihniyetinde oluyor.

Bu da daha yüksek bir duygu, bu da bir incelik.

Onun için biz dünyadaki mutluluğu esas almıyoruz, Allah'ın rızasına uygunluğu esas alıyoruz; zulmetmemeyi, kaderin cilvelerine sabretmeyi esas alıyoruz. Onun için dervişin terbiyesi böyle oluyor.

Tam anlarsan ne kadar sağlam bir düşünce yapısı, tefekkür yapısı olduğunu anlarsın; ne kadar garantili bir yol tuttuğunu da anlarsın. Dervişi ilk başta yadırgarsın ama yakından incelediğin zaman en doğru olanı, en iyiyi yaptığını anlarsın.

Tabi bu iman meselesi. Herkes iman edemiyor. İman edemeyenlerin yaşayışını görüyoruz. Mü'minlerin yaşayışını da görüyoruz, ortada tarih de var tarihi de görüyoruz.

İnsanın aklı varsa iyi müslüman olur; aklı yoksa cahil olur, inançsız olur. Aptalsa, ahmaksa kâfir olur; çok zeki ise mü'min-i kâmil olur. Az zeki ise mü'min olur ama kâfir olmaz. Çok zeki, çok akıllı ise mü'min-i kâmil olur, evliyâ olur.

İzâ sadeka'l-abdü fi'l-ameli vecede halâvetehû kable mübâşereti'l-amel. "Kul işleyeceği ibadette, işte, yapacağı harekette sadık, doğru, iyi niyetli, pırıl pırıl, tertemiz kalpli olursa işi Allah rızası için aşk ile sıdk ile tam ve güzel yaparsa," daha işi yapmaya başlamadan önce o işin tadını, lezzetini dimağında hisseder."

Muhterem kardeşlerim!

İnsanların mutluluğu, ağız tadını elde etmesi kolay bir şey değildir, parayla olmaz.

Yunus Emre diyor ki;

Kem durur yoksulluktan nicelerin varlığı.

Birçok insanın varlığı yokluktan da fenadır.

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.

Çünkü bunca varlığı var iken gönlünden darlığı gitmez.

"Bunlar için varlık, yokluktan da fenadır." diyor.

Bazen insan varlıklı olur ama gönlü dar olur. Mutlu olmaz, mutsuz olur. Padişahın mutsuz kızı gibi, mutsuz şehzadesi gibi olur. Bu zamanın, Amerika'nın, şuranın buranın milyarder çocukları gibi olur. Her şeyi var ama mutlu değil. Adam intihar ediyor. Biniyor arabasına, basıyor gaza; yüz yirmi, yüz otuz, yüz kırk, yüz elli, yüz atmış, yüz yetmiş, yüz seksen, yüz doksan, iki yüz, iki yüz yirmi, iki yüz kırk; sonra güm…

Ne oldu?

Adam uçuruma yuvarlandı, tosladı öldü.

Adam niye böyle yaptı?

Mutsuz; sebep yok.

O kadar paranın içinde mutlu olamamış, intihar ediyor. Varlık var ama gönül dar; ağız tadı yok. Birçok insanda ağız tadı, mutluluk yoktur. Bazen bir yoksul insanın; müslüman, mütedeyyin, gönlü aydın bir insanın kulübesinde mutluluk vardır da, koca padişahın sarayında üç yüz odalı köşkte mutluluk yoktur. Olmayabilir.

"Mutluluk" denilen, "ağız tadı" denilen şey Allah vergisidir; başka bir şey değil. Bazen içimiz sıkılır sıkılır, patlayacak gibi oluruz, intihar edecek gibi oluruz. Gönül darlığı, iç sıkıntısı olur. Ağzının tadı olmaz.

"Hiçbir şeyden zevk almıyorum, ölmek istiyorum!" dersin.

Hayata bak! Bu kadar güzel şey var. Kuş sesleri, deniz, boğaz, meyve, sebze var. Kırmızı kırmızı karpuzlar; güzel güzel meyveler, tatlılar var. Hiçbirinden mutlu olmayabiliyor. Mutluluk, ağız tadı Allah vergisidir. Hele hele insanın Müslümanlığında ağız tadı olması, Müslümanlığından memnun olması, ağzının tadının olması, keyfinin yerinde olması bu kolay şey değil, Allah vergisidir. Allah herkese vermez.

Bu imanın alametini, tadını alması için insanın bazı şeyler yapması lazım.

İşte onu söylüyor.

İzâ sadeka'l-abdü fi'l-ameli vecede halâvetehû kable mübâşereti'l-ame. "Yapacağı ibadeti içten, niyeti sadık, doğru dürüst bir insan olursa, ağzına tat gelir. Daha o işi işlemeden o işin tadı gelir."

Diyelim ki adam aşk ile şevk ile cami yaptırmaya niyet etmiş. Daha ortada arsa yok, para yok. "Şuraya bir hastane yaptırayım da fakirler burada tedavi olsun." diyor. O hâlis niyetinden dolayı Allah onun gönlüne bir zevk verir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerifinde şöyle diyor:

"Kul şu üç şeyi yaptığı zaman yaptığı ibadetin tadını duyar: Bir şeyi sırf Allah rızası için işte o yaptığı işi sadıkane, âşıkane yapmak demek. Küfre düşmekten, ateşe atılmaktan korkar gibi korkmak, bir daha Allah'ın sevmediği duruma düşmekten korkmak." diye bildiriyor hadîs-i şerîfte.

Muhterem kardeşlerim!

O halde ne yapacağız?

İşi yapmazdan evvel sıdk ile dosdoğru, tertemiz bir niyetle niyet edeceğiz. Niyetin sadıklığı, temizliği ve doğruluğu çok önemli. Her işi sadıkane, âşıkane, hâlisane yaparsak o zaman ağzı tatlı bir müslüman oluruz. Kimse ağzı tatlı bir müslümanın sırtını yere getiremez, yıkamaz. Dağ gibi, kale gibi, çelik gibi sapasağlamdır; her şeyi güzel olur. Başarılı da olur.

Kâle. "Aynı râvilerden rivayet ettiler:"

Ve kâle Ebû Türâb men şeğale meşğûlen bi'l-lâhi ani'l-lâhi edrakehü'l-maktü min sâatihî.

Bu zâtların sözleri; kendilerinin halleriyle, makamlarıyla, yaşantılarıyla yaşantılarındaki yüksek mertebeleri ile ilgilidir.

Men şeğale. "Kim meşgul olursa." Meşğûlen b'il-lâhi ani'l-lâhi. "Allah ile meşgul olmaktan dolayı perdelenmiş olursa, meşgul olursa." Edrakehü'l-maktü min sâatihî. "O anda Allah'ın gazabı tesir eder." Allah'ın kızgınlığına bakın.

İnsan; Allah'a kulluğunu yaparken kulluğunda hiçbir şey ile meşgul olmayacak. Sırf Allah rızası için, Allah için yapacak. Başka bir şey düşünmeden bütün duygularıyla Allah'a yönelecek. Eğer o arada başka şey düşünmesi olursa perdelenir ve üstelik bir de Allah'ın gazabına uğrar.

Meşğûlen bi'l-lâhi ani'l-lâhi. "Allah'a giderken; 'Allah'a gidiyorum.' diyerek böyle düşüncelerle meşgul olmak bile kulu yolundan alıkoyar."

Zihninde hiçbir şey düşünmeyecek.

Hani dervişin birisi tesbih çekiyormuş. Tesbih çekerken çekerken tecellîlere mazhar olmaya başlamış ama o hâlâ şeyhini düşünürken şeyhi tecelli etmiş; "Bırak şimdi beni, bak işte hazır tecelli karşında, bırak şimdi rabıta-i mürşidi. Doğruda doğruya bu tecellî ile meşgul ol." demiş.

O tecellinin dışında başka hiç bir şeyi zihnine takma. Zihnine taktığın zaman o düşünce bile seni o hedefe gitmekten alıkoyduğu için düşünceni hiçbir yere takmadan o açılan yere teveccüh etmek lazım geliyor." Allahualem bunu kast etmiş.

Semi'tü Aliyye'bne Saîdini's-sağrî, yekûlü semi'tü Abdü's-selâmi'bne Muhammedini'l-Mahramiyye yekûl semi'tü İbn-i Ebî Şeyhin yekûlü, semi'tü Aliyyi'bni'l-Huseyn'el-Temîmî yekûlü, semi'tü Ebâ Türâbin yekûlü, et-tevekkülü tamânînetü'l-kalbi ila'l-lâhi azze ve celle.

Bu râviler zincirinde Ebû Türâb'ın rahmetullahi aleyh bir yeni sözü geliyor. Râviler içinde hayatı hakkında bilgi verilen bir kişi var.

İbn Ebû Şeyh.

İbn Ebû Şeyh hakkında aşağı bir dipnot düşmüş.

Kimmiş bu zât?

Muhammedi'bni Ahmedi'bnü Zekeriyyâ Ebü'l-Abbâs tağlebî ve ya'rifü bi innî Ebî Şeyhi'l-Halencî.

Ebû Türâb hazretleri ne demiş?

et-Tevekkülü tamânînetü'l-kalbi ila'l-lâhi azze ve celle.

"Tevekkül" diye bir duygu var, bir zihniyet var, bir düşünce tarzı var; onunla emrolunuyoruz.

Fe-tevekkelû "Siz de tevekkül ediniz." diyor, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinde Allah emrediyor; müjde de veriyor.

Ve men yetevekkel ala'l-lâhi fe hüve hasbüh. "Kim Allah'a tevekkül ederse Allah ona yeter."

İnne'l-lâhe yuhibbu'l-mütevekkilîne. "Muhakkak Allah kendisine tevekkül edenleri sever." gibi.

Demek ki biz Allah'ın sevgili kulu olmak istersek tevekkülü de iyi öğrenmemiz lazım. Herkes kendisine sorsun; "Allah biz kullarına, müslümanlarına tevekkülü emrediyormuş acaba ben tevekkül ediyor muyum? Hayatımda bir kez Allah'a tevekkül ettim mi?"

Sorun kendinize; "Şu kadar sene yaşadım hayatımda Allah'ın bir gününde bir kere Allah'a tevekkül ettim mi?"

Yapmadığımız bir şey. Ne kadar az yaptığımızı anlatmak için bu soruyu soruyorum.

"Hiç tevekkül ettin mi?"

"Çok az."

Genellikle tedbire gayret ederiz; tedbir güzel tavsiye edilen bir şey ama hiç tevekkül ettin mi?

Tevekkül etmek çok yüksek bir duygudur. Allah, tevekkül eden kullarını sever ama herkes tevekkül etmeyi bilmiyor, hayatında kullanmıyor.

Tevekkül ne zaman olacak?

Tedbiri aldıktan sonra olacak.

İmtihana hazırlanıyorsun, çalışacaksın. Tedbir bâbından yapabileceğin şeyi yapman. Sonra tevekkül edeceksin. İlk önce tedbirini alıp deveyi, ipini, yularını bağlayacaksın.

Kayyıd. "Bağla." Sümme tevekkel. "Sonra tevekkül et."

Tedbirini al, deveni sal; "Devemi sonra bulurum." de. Hava bulursun.

Olmaz öyle şey!

İlk önce bir bağla; tedbirini aldıktan sonra tevekkül edeceksin.

Tabi tevekkülün marazî tarafı da olabilir. Onu da Hz. Ömer'in menkıbesinden nakledelim. Hz. Ömer bir yoldan geçiyormuş. Bakmış ki birileri kenarda oturmuş duruyorlar.

Gözüne takılmış, kızmış.

"Ne oturuyorsunuz burada?" diye sormuş.

Demişler ki;

"Biz mütevekkilleriz. Allah'ın rızkına kanaat etmiş olan tevekkül ehliyiz."

Allah'a Tevekkül ediyoruz; Allah bize rızkımızı verir. Bu sözü Hz. Ömer'e söylemişler. Hz. Ömer radıyallahu anh Aşere-i Mübeşşere' den, cennetlik, sahabe-i kirâmın en yükseklerinden.

Başını sallamış demiş ki;

"Siz mütevekkil değil müteekkilsiniz, yiyicisiniz." diyor.

Gıdanızı halktan bekliyorsunuz. O çalışacak, tarlayı ekecek, kazanacak, ondan sonra size getirecek, siz de yiyeceksiniz. Siz halkın çorba kâsesine göz diken, yiyicilersiniz.

Mütevekkil o kimsedir ki tarlasını sürer, tohumunu eker, bakımını yapar, sonra Allah'a iltica ve tevekkül eder.

"Ya Rabbi! Tarlayı ektim, elimden geleni yaptım. Sen bana hayırlı mahsul ver. Beni aç, açık bırakma." der. Mütevekkil budur.

Yoksa kenara oturmuş, çalışmıyor, kazanmıyor, uğraşmıyor, sanatı yok. Bu ne olacak? Öğle vakti gelince ne yiyeceksin, akşam ne yiyeceksin, evdeki ne yiyecek?

Herkes senin gibi oturursa yenecek malzemeyi kim üretecek? Olmaz. Çalışacaksın, çabalayacaksın, her işinde de tevekkül edeceksin.

Tevekkül nedir?

Tevekkül; "Gönlün Allah'a bağlanıp mutmain olmasıdır."

Allah'a dayanıyor; hiçbir endişe ve tereddüdü yok. Tevekkül budur.

Tarifi bu. Tevekkül neymiş? Kalbin tatmin olması, itminan bulması, Allahu Teâla hazretlerinin elbette kendisine lütfunun olacağını düşünerek mutmain olmasıdır.

Bu kul neymiş? Sağlam imanlıymış, nasıl sapasağlam Allah'tan umuyor. Allah'tan hiç tereddütsüz sağlam bir şekilde umuyor.

Sen emrolunduğun için vazifeleri yapacaksın, ibadetleri yapacaksın, gayretleri göstereceksin, çalışmaları yapacaksın. Tamam, bu çalışmaların Hepsi öyle olacak. Hepsi tamam ama sen ne kadar çalışsan çabalasan da kader senin elinde değil.

Kader kimin elinde?

Allah'ın elinde.

Olayları olduran, ölenleri öldüren kim?

Allah.

Ölecek insanı sen yaşatabilir misin? Yaşatamazsın.

Koşturacaksın, çalışacaksın, Allah'a dayanacaksın, tevekkül edeceksin, O'nu vekil edineceksin. Ondan sonra Allah verir.

Tarlanı süreceksin, tohumu ekeceksin, bakımını yapacaksın, Allah mahsülü verir. Vermezse vermez. Bir yere gittik de mahsulün bolluğunu gördük. "Maşallah, maşallah mahsul ne kadar bol." dedik.

Yanımızda tecrübeli bir kimse vardı, dedi ki;

"Allah mahsulü âfetlerinden korusun. Daha dur bakalım, çünkü daha hasat olmadı.

Afet; bir dolu yağar, hepsi berbat olur. Bir kibrit çakar, bir yangın çıkar, yandan geçen kamyonun ekzosundan bir kıvılcım çıkar, otları bir tutuşturur, koca bir yer yanar gider. Senin harmanın kül olur. Olabilir. Allah nasip etmezse olmaz. Nasip edince de döner dolaşır, rızkın seni bulur.

Peygamberimiz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

"Sen rızkını aradığın gibi, rızkın da seni arıyordur."

Sen rızkını arıyorsun, merak etme birbirinizi bulacaksınız. Neden?

Sen rızkını aradığın gibi rızkında seni arıyor, meraklanma rızkın gelecek.

Rızkuke yatlübüke kemâ tatlubühû.

Sen rızkını aradığın gibi, Allah da ona emretmiş; "Git, Es'ad Coşan'a rızık ol!" demiş. Ben de burada rızık arıyorum. Tamam, mutlaka o bunu bulacak. İşte mutlaka olacak diyorum ya. İşte kalbin ona tam güvenmesi tevekkül.

Hiç bir şey yapmadan otursam "Armut piş ağzıma düş!" desem. Armut ağacının altına geçeyim, ağzımı açayım. 'Pat' diye düşsün. Öyle şey yok.

İslâm ahlâkı bu değil!

"Herkes çalışsın, ben kenarda oturayım. Getirsinler bana versinler!"

O da değil. Tilki gibi aslanın artıkları ile geçineceğine aslan gibi kendin avlan. Başkaları senden geçinsin. Başkasının sırtından geçinmek yok! Hele dervişlikte hiç yok. Her zaman söylüyoruz; tasavvufun tariflerinden birisi nedir?

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır.

Yâr, "dost, arkadaş" demek; bâr "yük" demek.

"Tasavvuf, arkadaşına dost olup yük olmamaktır."

Sen bir arkadaşınla arkadaşlık yapıyorsun. Mutasavvıfsan gerçek dervişsen ona yâr olacaksın, o senin arkadaşlığından memnun olacak;

"Allah razı olsun! Ne iyi arkadaş!" diyecek.

Yâr olacaksın da bâr olmayacaksın. Kesesinde gözün, elin olmayacak.

Sen ondan istifadeye çalışmayacaksın, sen herkese ve bütün mahlûkata sen istifade ettirmeye çalışacaksın; asıl dervişlik bu!

Fâtiha-ı Şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı