M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Turâb en-Nahşebî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahim.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemin. Hamden kesîran tayyiben mubâreken fîh. Kemâ yenbağî li celâli vechihi ve li azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmâîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Evliyaullahın hayatlarını anlatan güzel bir kitabı okuyoruz. Tabakât-ı Sûfiyye… Büyük tasavvuf büyüklerinin hayatlarını anlatan meşhur bir eser. Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin Tabakât-ı Sûfiye'si. Burada yirminci tercüme-i hâl Ebû Turab en-Nahşevî isimli şahsın hayatını ve sözlerini okumaya devam ediyoruz.

150. sayfadayız ama 149. sayfadaki sözü vardı. O sözü bir daha açıklamak gerekiyor. O günden açıklayacaktım ama başka bir güne bırakayım demiştim.

Ebû Turâb hazretleri 149. Sayfanın 12. paragrafında buyuruyor ki;

Kâle Ebû Turabun: Men şegale meşgulen bi'llâhi ani'llâh edrakehû'l-maktu min saatihi.

Bir daha okuyorum bu uzun bir cümle.

Buyurmuş ki;

Men şegale meşgulen bi'llâhi ani'llâh. Araya birkaç kelime girdiği için anlaşılma olmamıştır diye bir daha açıklıyorum.

Men şegale anillah. "Allah'ı bırakıp da Allah'tan başka bir şeyle meşgul olan kimse."

Mesela bir insan geceleyin seccadesini yayıyor. Herkes uyumuş, kimsenin haberi yok, abdestini almış bu mübarek seher vaktinde seccadesinde ibadet ediyor.

Kimle meşgul?

Allah'la meşgul. Allah'ın zikriyle meşgul. Allah'a ibadetle meşgul. Allah'ın sevgisi saygısı içinde gözyaşlarıyla ibadet ediyor. Çok kıymetli bir şey.

Bir kimse Allah rızası için bir gözyaşı dökerse gözünden bir damla yaş aksa o gözlere cehennem ateşi değmezmiş. O kadar önemli Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyurmuş.

"İki göze cehennem ateşi değmeyecek. Hudutlarda nöbet bekleyen göz, bir. Allah korkusundan ağlayan göz…" iki. Allah korkusundan ağlayan…

Kimisi Allah korkusundan ağlar, kimisi Allah aşkından, muhabbetinde ağlar. Allah'la meşgul oluyor.

Men şegale meşgulen bi'llâhi ani'llâh. "Kim Allah'la meşgul iken…" Buna hal cümlesi derler, eskileriki tire arasına alırlar, cümle-i mutarıza derlerdi.

Allah'la meşgul bir haldeyken bir insan Allah'a meşguliyetinden döner, başka bir şeyle meşgul olmaya başlarsa, o haldeyken Allah'la meşgul iken Allah'la meşguliyetten zihnini başka yere döndürür başka şeyle meşgul olursa;

Edrakehû'l-maktu min saatihi. "Allah'ın gazabını, kızgınlığı, anında, on dakikada hemen gelir." Yumruk iner, tokat, şamar yüzüne şaplatılır. Hemen cezasını, belasını bulur.

Bu neden böyle olur?

İnsan Allah'la meşgul olduğu zaman en güzel şeyle meşgul olur. En güzel şeyi bırakıp da başka şeyle meşgul olursa Allah üzülür. Allah sevmez, darılır, kızar.

"Sen benim huzuruma çıkmışsın benimle konuşurken bırakıyorsun benimle konuşmayı, başını başka tarafa çevirmişsin, başka şeyle meşgul oluyorsun. Olur mu öyle?" gibi oluyor.

Bir benzetmeyle söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte bunu namaz kılan hakkında buyurmuştur.

Namaz kılan insan neye benzer?

Bir büyük, muhteşem, haşmetli hükümdarın tahtta oturduğu sırada onun yanına giren bir kimseye benzer. Koca sultan, imparator, haşmetli hükümdar tahtına oturmuş. Sen de salonun kapısına gelmişsin, izin istemişsin. Kapıyı açmışlar sana.

"Gel bakalım hükümdar seni huzuruna kabul etti. Gir…" demişler.

Sen içeri girdin. Hükümdarın yanına girdin; konuşacaksın. Onunla meşgul olmuyorsun. "Ahh kapının süsleri ne güzelmiş, kenardaki vazo nakışları şöyle, halı acaba ipekten mi, acaba şuradaki eşya, şamdan bakır, üstü altın mı vs."

Hükümdarın huzuruna girmişken hükümdarı bırakıp da başka şeyle meşgul olanlara hükümdar ne yapar?

"Atın şu divaneyi dışarıya. Bu, nereye geldiğini bilmiyor. Benim huzurumda başka şeyle meşgul olacak zaman mı? Ben onu kabul etmişim; atın bunu…" der. Çevirir yönünü başkasıyla konuşur. Onu attırır huzurundan. Namaz kılan insan namazda Kabe'den, Allah'ın divanına oturmaktan, Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerini düşünmekten gayrı bir şeyle meşgul olursa, hesapla, kitapla, bakkalla, dükkanla, başka dünyevî işlerle meşgul olursa ne olur?

"Böyle büyük bir haşmetli hükümdarın huzuruna girip de hükümdarla meşgul olmayıp sağla solla meşgul olan divane insan gibi olmuş olur." diyor. Allah ondan çevirir. Bu da aynısı.

Allah'la meşgul olurken bir insan o meşguliyetine yakışmayan başka işlere dalarsa o anda ne olur?

Allah'ın kızgınlığı gazabı anında gelir; onu bulur. "Seni edepsiz seni. Elinde olan nimetin kıymetini bilmiyorsun. Ulaştığın şerefin farkında değilsin. Benim huzurumda benimle meşgul olacakken mâsivallâhla, gayrullâhla meşgul oluyorsun." diye arkasından gazap ulaşır.

Bir menkabe anlatırlar;

Dervişin birisi tesbihini çekerken güzel bir tecelliye mazhar olmuş. Çok güzel bir tecelli ama adam o sırada hâlâ şeyhine rabıta etmeye çalışıyor. Şeyhi hemen karşısında görünmüş;

"Şimdi bırak beni, kendini şu tecelliye götür bakalım." demiş.

Her şeyin yeri, sırası var, zamanı var.

"Ayakkabı sana lazım mı?"

"Lazım…"

"Nerede lazım?"

Evde yokken kazım. Eve gelince ne yapılır?

Kapıda çıkartılır.

Otomobil insanı apartmanın üst katına çıkartıyor mu? Aşağıda garajda, kaldırımın kenarında kalıyor.

Ondan sonra her yere göre vasıtalar, imkânlar değişiyor. Allah'la meşgul olan insan o meşguliyeti bırakır da, gönlü başka şeye, mâsivallâha kaydırırsa tam o kusur halinde belasını bulur, cezasını çeker." demek.

Allah kusurlarımız affeylesin. Dünyada âhirette her türlü nimeti ihsan eylesin.

14. paragrafa geçiyoruz.

Ondan önceki paragrafta Ebu Turâb en-Nahşevî hazretleri buyurmuş ki;

Semi'tu Ebâ Turâbin yekûlu't-tevekkulu tama'nînetü'l-kalbi ila'llah

Tevekkül denilen şey nedir?

Allah'a insanların şu kalbini sükût içinde, mutmain olarak bağlamasıdır. Sen bunu niye böyle yapıyorsun? Üzülüyor musun, seviniyor musun? "Kalbim mutmain, çok müsterih." diyoruz ya. Bazen soruyorlar.

Bunu yapmaktan içinde bir rahatsızlık yoksa kalbi çok rahatsa tamam kalb-i mutmaindir. "Ben mutmain olarak bu işi yapıyorum." diyoruz.

Tevekkül neymiş?

Allah'a, Allah'ın kendisine yardım edeceğine mutmain olarak bağlanmak. Kalbin Allah'la mutmain olması.

Mademki Rabbin'dir mademki Allahu Teâla "Bana tevekkül edin." buyurmuş; "Ben de ona tevekkül ettim elhamdülillah. Allah bana kâfidir." diyebiliyorsa insan işte tevekkül budur. "Kalbin Allah'a mutmain olması, onunla bağlanmasını tereddütsüz, şeksiz olması, imanının tam olması" demek.

Nasıl?

Misal vererek söyleyelim. Bu gibi şeyler kolay anlaşılmaz da misal gösterirsek anlaşılır.

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye giderken müşrikler peşine düştüler mi?

Düştüler.

Kılıçlar, hançerler bellerinde miydi? Oklar omuzlarında mıydı? Öldürmeye kastetmişler miydi?

İz sürüp de Sevr mağarasının ağzına kadar gelmişler miydi?

Gelmişlerdi.

Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk'ı telaş almış mıydı?

Almıştı.

Düşmanın ayağı orada, düşman kılıçla öldürmeye gelmiş, iz sürmüş. Ebû Bekr-i Sıddîk kendi canı için değil Peygamber Efendimiz'in için üzülüyor. Gözünden yaşlar boşalıyor. Yılan delikten çıkmasın diye orada gördüğü deliğe ayağını dayamış, yılan ısırmış; acıyor. Acısından gözünün yaşı dizinin üstüne başını koymuş olan Resûlullah'ın yanağına damlıyor.

Böyle bir manzarada…

Lâ tahzen innallâhe meanâ.

"Yâ Ebû Bekir Kokma! Ne oluyorsun, telaşlanma, 'Allah bizimle beraber.' Allah bizimle."

İşte tevekkül! İşte kalbin mutmain olması. Allah'a bağlılığından kafasının rahat olması.

Başka misal;

Firavun, Musa aleyhisselam'ı ve ashabını ayrıldıkları zaman onların peşinden yakalatmak üzere ordusunu topladı peşine düştü. Yakalasa canlarına okuyacak, hepsini kesecek, kıtır kıtır doğrayacak; öldürecek. Onlar kaçarken önlerine deniz çıkıyor. Koca deniz, derya veya bir nehir. Nil nehri veya Kızıldeniz.

Karşı tarafa geçemediler. Güldür güldür akıyor. Bir deniz, boğaz gibi bir şey…

Gezinti yaptık, geceleri yattık, ezan okuduk, kamet getirdik, cemaatle namaz kıldık, zikir yaptık elhamdülillah.

Kocaman boğaz gibi akıyor. Karşı tarafa geçilmez.

Arka taraftan düşman gelmeye başladı.

Baktılar;

Eyvah!

Firavun'un askerleri tozu umana katarak, koşturup geliyorlar.

Kâle eshâbu Mûsa, innâ le mudrakûn.

Kâle eshâbu Mûsa, "Mûsa aleyhisselam'ın ashabı." İnnâ le mudrakûn. "Eyvah! yakalanacağız."

Niye?

"Bu taraftan kaçtık, önümüze deniz çıktı. Denizden de karşıya geçemeyeceğiz." Onlar da geliyorlar. İnnâ le mudrakûn. "Eyvah sıkıştık, yakalanacağız."

Musa aleyhisselam ne dedi?

Kâle kellâ, inne maiye rabbî seyehdîni.

Kâle kellâ, "Öyle şey olur mu ya. Asla. Asla."

İnne maiye rabbî seyehdîni. "Rabbim benimle beraber, Rabbim benim yanımda. O bize yakın o bize hidayet edecek."

"Hidayet edecek." "yol gösterecek" demek.

Yol gösterecek.

"Yâ Musa yol yok. Önün deniz arkan düşman; hani yol?"

"Rabbim benim yanımda ya o gösterecek." Kendi bilir, kadîr-i mutlak. Ne kadar kadîr-i mutlak? Hiç kayıtsız şartsız her şeye gücü yeten. Dilerse, Musa aleyhisselam'ı kavmiyle beraber alırdı, öbür tarafa havadan geçirirdi, öyle yapardı.

Havadan herkes geçer. Kuşlar da geçiyor. Havadan geçirseydi bir başka türlü olurdu ama nehiri yol yapmış. Geçilmeyecek deryayı yol yapmış.

...Ke't-tavdi'l-azîm.

Büyük bir bulvar oluyor.

12 fırka halinde kavminin aşiretleri 12 yoldan karşı tarafa geçiriyor.

Olur mu?

En olmayacak gibi görünen şey. Denizin suları duruluyor yol olacak 12 kabileye, her kabileye veriyor. "Siz Allah'a inandıysanız, buyurun geçin bakalım."

"O da benim düşmanım. Firavun'da benim düşmanım. Siz benim kullarımsınız. Mazlumsunuz. Ben mazlumlara yardım ederim. Siz mü'minsiniz, ben mü'minlere yardım ederim. Buyurun geçin."

Olur mu, deniz açılır mı?

Açıldı geçtiler işte. Tarih bunu yazdı.

Açılmışsa sular kesilmiştir; öyle şey yok.

Mucize mantıkla izah edilemeyecek şeydir. Mantıkla izah edilse herkes "Ben de yaparım. Onu babam bile yapar." der.

Yol açıldı. Firavun'unda askerleri arkasından peşlerine düştüler. Ötekiler dıgıdık dıgıdık geçtiler. Onlarda arkasından girer girmez sular, derya kapandı mı?

Hepsi boğuldu.

O zaman o çaresizlikte; "Hayır, asla. Rabbim benim yanımda. O bana mutlaka yol gösterecek." demesi tevekküldür.

Yâ Ebû Bekir, "Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir." demesi tevekküldür, tevekkülün şaheseridir, şahikasıdır.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tevekkül budur. Tevekkül, lafla değil.

Kur'ân-ı Kerîm'in çok ayetlerinde "Allah'a tevekkül edin" diyor.

Allah'a tevekkül etmeyi emrediyor. Tevekkül etmek bizim vazifemiz. Allahu Teâla kendisi istiyor. "Bana tevekkül edin." diyor.

Tevekkül nasıl olacak?

Çalıştıktan, gayret ettikten, hizmet ettikten sonra olacak. Böyle tevekkül edeceksin. Tedbir aldıktan sonra…

Efendimiz buyurdu ki;

"Deveni bağladıktan sonra tevekkül et."

Ve kâle racülün li Ebî Türâb'in. Aynı raviler rivayet etmişler ki:

"Adamın birisi Ebû Türâb en-Nahşebî hazretlerine demiş ki." E leke hâcetün? "Bir dileğin var mı, benden bir isteğin, hâcetin var mı?"

Kullar hacet sahipleridir. Herkesin her an ihtiyacı vardır.

"Bana ihtiyacın var mı benden bir şey istiyor musun benden bir dileğin var mı?"

Kullar hacet sahibidir. Allah hacetleri vericidir."

Kâdıye'l-hâcât. "Hâcetleri önüne getiren, isteyene istediğini veren, ihtiyacını gideren, muradına erdiren." demek.

Allahu Zülcelâl hazretleri kâdıye'l-hâcât'tır; kullar da hacetleri olanlardır. Sabah akşam, gece gündüz el açarlar:

"Aman yâ Rabbi, aman yâ Rabbi, aman yâ Rabbi! Ver yâ Rabbi, ver yâ Rabbi, ver yâ Rabbi!"

Kulun işi istemek, Allah'ın işi vermek.

Soruyor:

E leke hâcetun? "Bir hacetin var mı?

"Var tabi ama sana değil."

Sana ihtiyacı yok. Elbette haceti var, hacetsiz kul olur mu?

Kâle lehû "O adama dedi ki:" Yevme yekûnü ileyke ve ila'llâhi hâcetün. "Sana ve senin gibilere hacetim olduğu bir gün ha! Olur mu öyle şey! Allah varken ben senden bir şey ister miyim?"

Bu sözü niye söylemiş? Belki şunu demek istiyor:

İnsan ihtiyacını Allah'tan ister ama insan insana bazen muhtaç olur.

Ne zaman muhtaç olur?

Öldüğü zaman.

"Öldüğü zaman kefeninin biçimini yapsınlar, namazını kılsınlar." diye.

Bu ince sözün arasında belki onu kast ediyordur.

"Öldüğüm zaman, hiçbir şeyimin kalmadığı, talebimin olamadığı zaman benim cenazemi kaldırırsınız." gibi bir mânayı kast etmiş olabilir.

Sözün, nüktenin altında bu mâna yatıyor olabilir.

Yoksa bu mübarekler Allah'tan geleceğe bir şey yapmazlar. Bu cümlenin mânası kapalı olduğundan, nükteli bir cümle olduğundan, bu kitabı neşreden şahıs;

"Galiba burada bir cümle eksik kurmuş." diye kendisi bu köşeli parantezi koymuş. Köşeli parantez ne zaman kullanılır?

Esasen bu kısım o kitapta yok da; "Bana göre burada böyle bir şey olması lazım." demek o.

Yevme yekûnü ileyke ve ila'l-lâhi hâcetün. "Benim Allah'a hacetim olmadığı günde, sana ve senin gibilere ihtiyacım olur."

Bir kulun Allah'a muhtaç olmadığı zaman var mıdır?

Yoktur. O zaman sana da ihtiyacı yoktur.

"Benim Allah'a ihtiyacım olmadığı bir gün sana olacaksa…"

Böyle şeye ne diyor?

Farz-ı muhal.

Farz-ı muhal; "Olmaz ya hani benim Allah'a ihtiyacımın olmadığı bir gün varsa, olursa o zaman benim de sana ve senin gibilere ihtiyacım olur." demek istemiş olabilir.

Bu kitabı neşreden oraya böyle eklenti yapmış ama o eklenti olmadığı zaman da yevme yekûnü lî ileyke ve ilâ emsâlike hâcetün, "Benim sana ve senin emsaline ihtiyacım olduğu gün sana bir hacetim olacak."

İnsanların Allah'a ihtiyacının olmadığı bir zaman mümkün mü?

Mümkün değil.

"Eğer benim Allah'a ihtiyacımın olmadığı bir zaman olacaksa ki yoktur; o zaman sana ihtiyacım olur."

"Allah varken niye senden isteyeyim? Eğer Allah'a ihtiyacım yoksa senden isterim ama Allah'a ihtiyacım olduğuna göre senden bir şey istemem." demiş olabilir.

Tabi hepsinden çıkan umumi mâna Ebû Türâb en-Nahşebî hazretleri Allah'tan istiyor, kullardan bir şey beklemiyor. Eğer bir kul Allah'tan ister de mahlukattan müstağnî olursa, onların elindekilere aldırmaz, önem vermez, onlardan bir şey beklemezse o zaman hakiki sûfî olur, hür bir insan olur. Kimseden beklediği yok ki dobra dobra söyler. Hükümdar bile gelse ona bile söyler.

Neden?

Bir şey beklemez de ondan.

Vermezse vermesin. Varmış yokmuş aldırmaz. Efe; Allah'tan başka kimseden korkmuyor.

Hakîkatü'l-ğınâ en testeğanî ammen hüve mislike.

Burada misleke denmiş mislüke olarak okunması bana daha uygun geldi. Bu cümle yukarıdaki cümlenin arkasından gelmiş o bakımdan onun mânasını daha iyi açıklıyor gibi.

Ebû Türâb hazretleri diyor ki;

Hakîkatü'l-ğınâ. "Zenginliğin hakikati, gerçeği, gerçek zenginlik." Nedir? An testeğanî ammen hüve mislüke. "Senin gibi olanlardan müstağni olmandır."

Hakiki zenginlik budur. İnsanlara, mahlukata muhtaç olmaktan müstağnî isen hakiki zengin sensin.

Hakîkatü'l-fakîr. "Fakirliğin hakikati, hakiki fakirlik." En teftekara ilâ men hüve misleke. "Senin gibi olan mahlukata ihtiyaç duymandır, muhtaç olmandır."

"Hakiki zenginlik; senin gibi olan mahlukata, müstağnî olmandır, ihtiyaç duymamandır. Hakiki fakirlik de senin gibi fakir olan, âciz nâçiz kullara muhtaç olman; onlardan bir şey ummam, bir şey beklemendir." Fakirlik budur, zenginlik odur.

Hani büyük İskender gelmiş de filozofun başına dikilmiş:

"Dile benden ne dilersen!" demiş.

Bakmış şöyle; "Gölge etme, başka ihsân istemem!" demiş.

"Çekil başımdan da güneşimi kesme, gölge etme, başka ihsân istemem. Paran başına çalınsın, senden bir şey istediğim yok!" demiş.

Neden?

Adamın gururuna karşı yüzüne şamar vuruyor. Adamın başına dikilmiş; hükümdar, paralı pullu, muktedir, iktidar sahibi…

"Dile benden ne dilersen."

"Gölge etme başka bir şey istemem."

Çekil başımdan, beni rahat bırak yeter, başka bir şey istemem.

Bir filozofun büyük İskender'e böyle dediğini söylerler.

Hakiki fakirlik, mahlukata muhtaç olmaktır. Hakiki zenginlik, mahlukata muhtaç olmamaktır. Mahlukata muhtaç olmayan, Allah'a tevekkül eder, Allah'tan bekler, Allah'tan ister; Allah da verir.

Nasıl verir?

Musa aleyhisselam'a, İbrahim aleyhisselam'a verdiği gibi, Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e verdiği gibi verir.

Misalleri öyle.

"Niye peygamberleri misal veriyorsun, biz peygamber miyiz?"

Biz peygamber değiliz ama en büyük mucizeleri o sevgili, mükemmel kullarına verdiği gibi, onların ümmetlerinden salih, evliyâ kullarına da, ona benzeyen misaller veriyor. Tabi salih kullarına verdiği misalleri insanların bazısı kabul eder, bazısı kabul etmez.

Adam çıkar, kerameti inkâr eder ama gel bakalım mucizeleri de inkâr et. Mucizeyi inkâr edemez. Kur'ân-ı Kerîm yazıyor, âşikâr, ona gık diyemez. Hem peygamberlere Allah'ın yardımı olur, hem de sevgili kullarına, evliyâsına, salih kullarına. Misali çoktur. Bir çok kulun başından geçmiş bin bir tane misali vardır.

Kâle ve kâle Ebû Türâbin. "Aynı râvilerin rivayet ettiğine göre Ebû Türâb şöyle buyurmuş:"

-Râvî Ali b. Hüseyin et-Temîmî.-

Ellezî menea's-sâdıkîne'ş-şekvâ ilâ ğayri'l-lâhi el-havfü mina'l-lâhi azze ve celle. "Allah'ın sevgili kulları şikayet etmezler."

"Nasılsınız?"

"İyiyim elhamdülillah."

"Bir sıkıntın, derdin var mı?"

"Yoktur, elhamdülillah."

Hiç şikayet etmezler.

Allah'ın sadık kullarını, Allah'tan gayrıya hallerini şikayet etmekten alıkoyan sebep nedir; niye şikayet etmezler?

el-Havfü mina'llâhi azze ve celle. "Azîz ve Celîl olan Allah'tan korktukları için şikayet etmezler."

Neden?

Çünkü kul, Allah'tan gayrıya şikayetlenirse Allah şefaatini keser.

"Sen beni onlara mı şikayet ettin? Kaza ve kaderime rızan yok mu senin? Seni edepsiz seni, sildim seni defterden." der diye korkar.

Onun için kadere rıza, imanın en büyük şiarındandır. Tasavvufun da en mühim duygularından biridir.

Kaderi takdir eden kim?

Allah.

Hastalığı veren kim?

Allah.

Fakirliği veren kim?

Allah.

Olayları tanzim eden, mukadderâtı yazan kim?

Allah.

Allah'tan şikayet olur mu?

Onun için evliyâullah demişler ki; "Allah neylerse güzel eyler."

"Canım bazen ölüm oluyor, bazen kıtlık oluyor…"

Neylerse güzel eyler kardeş, neylerse güzel eyler!

"Ben bunu anlamadım."

On fırın ekmek ye; anlarsın. Belki bir zaman anlarsın.

Ne yapalım?

Anlamayan anlamaz, anlayan anlar.

Anlayan, Allah'ın kahrından da lütfu kadar zevk alır. Hepsinin yerli yerinde olduğunu görür. Kaderin her cilvesine rıza gösterir.

"Gösteremiyor!"

Amma ham adammışsın! Çocuk musun sen? Elma şekeri verince hoşuna gidiyor da acı bir ilaç verince; "İçmem onu!" diyorsun. O da ilaç. Acı ama ilaç; o da senin hastalığına şifa, faydalı.

Kötülükler olmasa iyiliklerin kıymeti bilinir mi?

Yokluklar olmasa varlığın şükrü yapılır mı?

Her şey zıttı ile kâim olur. Zıttını tadacaksın ki elindekinin nimet olduğu anlaşılsın. Kış olacak titreyeceksin; yaz gelince rahatlayacaksın. Her şeyin zıddına göre kıymet kazandığını, ölçülüp biçildiğini bilmiyor musun? Hepsi güzel. Hepsinin yerli yerinde olduğunu erbâbı bilir.

Evliyâullahtan büyük bir şeyh efendi, müridine demiş ki;

"Allah sana salahiyet verse; 'Kulum ne istersen yapacağım, dile bakalım.' dese, ne yapmak isterdin?"

Ben şimdi arkadaşlara diyorum ki;

"Bana bir kamçı yapmadınız." Nasıl kamçı? Şöyle meşin, aşağısından deri sarılmış, sırım böyle buradan mihraba kadar uzamış uzun, sağlam, şak diye vurdun mu Alimallah orada ses çıkaracak güzel bir kamçı!

"Ne yapacaksın hocam?"

"Dövecek insanlar var, dayağı hak edenler var da onları döveceğim."

Dayak da cennetten çıkma değil mi?

Nasıl olduğunu bilmiyorum ama halk sözü olarak söylüyoruz; onun da faydası var.

Benim canım kamçı istiyor. Şöyle iyi bir kamçı olsa da birilerini dövsem. Gazetelerde neler okuyoruz, aklımızdan neler geçiyor. "Ah bir elimize geçse de; şunu dövsek." filan diyoruz. O şeyh efendi demiş ki: Akşam sohbetleri oluyor, böyle her zaman sıkışık değil ki. Şeyh mürid baş başa; sormuş.

Senin elinde iktidar olsa, imkân olsa ne yapardın?

Kimisi demiş ki;

"Efendim ben soğuğu hiç sevmiyorum; 'Bütün mevsimler güzel olsun.' isterdim."

Sen ne isterdin?

"Baklava börek isterdim."

"Ben yokuşları sevmem de her taraf düz olsun isterdim."

Herkes bir şey söylemiş. Birisi de kenarda boynu bükük oturuyor.

"Evladım!" demiş, "Sen ne isterdin? Elinde imkân olsaydı, elinde iktidar olduğu zaman ne yapardın? Bu yerin göğün dünyanın neresini değiştirirdin? Beğenmediğin neresi var? "

Boynunu bükmüş;

"Efendim, ben düşündüm taşındım, hiçbir yerde bir kusur göremedim, her şey yerli yerinde. Böyle bırakırdım." demiş.

"Tamam." demiş; "İmtihanı sen kazandın."

Çünkü şair; "Allahu Teâlâ neylerse güzel eyler; lütfu da hoş, kahrı da hoş." demiş.

Tabi bu şiirde, masa başında söylenir de başına bir felaket geldiği zaman kolay kabul edilir bir durum değil.

Olmaz!

İşin doğrusu bu; kabullenmek. Hastalık geldi mi, karnı ağrıdı mı, yeri göğü inletiyor. Anasını, babasını, çoluğunu, çocuğunu ayağa kaldırıyor. Cihanı velveleye veriyor.

Ne oluyor?

Beyefendinin karnı ağrımış veya başı ağrımış, şöyle olmuş, böyle olmuş. Başına küçücük bir olay geliyor, konu komşu toplanıyor, "Geçmiş olsun!" diyor. Bu ağlıyor.

Dayanması zor ama evliyâullah her şeyin Allah'ın kaderi olduğundan haberdar. Onun için hallerini gayrıya şikayet etmemişler.

O sadık kulları, Allah'tan başka bir kimseye, hâlini şikayet etmekten men eden nedir?

"Allah'tan korkmaları."

Utanırlar; "Ellerindeki nimetler, makamlar gider." diye korkarlar, Peygamberimiz'i darıltmaktan korkarlar. Onlar için Allah'tan gelen her şey güzeldir, her şey yerli yerindedir; şikayet etmezler.

Yakup aleyhisselam, Yusuf aleyhisselam'ı çok seviyormuş. Onun hasretinden çok ağlamış. Sormuşlar; "Niye bu kadar ağlıyorsun, kendini helak ediyorsun, üzüyorsun?"

Diyor ki;

İnnemâ eşkû bessî ve huznî ila'l-lâh. "Ben derdimi Allah'a anlatıyorum, sizinle bir işim yok ki. Karışmayın, bırakın. Ben ağlarsam ona ağlıyorum. İstersem ondan istiyorum; şikayetim ona!" Mükâlemem onunla, Allah'a şikâyet ediyorum, size ne!" demiş.

Tabi mübarek, peygamber. Bunu isyan olarak değil de samimiyetle dile getiriyor. Başa gelen olay acıdır da; "Çok seviyordum ama oğlumu aldın elimden, ne yapayım? Sen bilirsin, razıyım." diyor şikâyetini Allah'a yapıyor,başkasına şikâyet etmiyor..

Allah'a ağlıyor; "Allah'ım! Veren sensin, alan da sensin, verirsen verirsin." diye istiyor.

Çünkü dua etmek de kulun hakkıdır.

Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurmuş:

Ve kâle rabbükümüd'ûni estecib leküm.

"Bana dua edin, ben sizin duanıza icabet edeyim."

Dua ibadet olduğundan dua da edebilir. Tenhada derdini Allah'a açabilir, gözünden yaşlar akıtabilir. Elini açar, boynunu büker; "Aman yâ Rabbi!" der, dertleşir.

O güzel bir şey. O dua, o tazarru, o niyaz güzel ama başkalarına hâlinden şikayet, feryat figan; "Zaten bu dünyaya geleli gün görmedim, beladan belaya uğradım, doğru düzgün bir şeye mi rastladım?" demek kötü.

Allah korusun, kimisi neler söylüyor! Buna benzer laflar söylüyorlar.

Semi'tü Ahmede'bne Muhammede'bni Zekeriyyâ en-Nesevî. "Ahmet b. Muhammed b. Zekeriya en-Nesevî'den işittim." Yekûlü semi'tü Aliyyeb'ne İbrâhîme'ş-Şakîkiyyü. "O da Ali b. İbrahim eş-Şakîkî'den duyduğunu söyledi."

-Burada hepsinin hayatları hakkında bilgiler var. Tabi bunlar ravi.-

Yekûlü semi'tü İbrâhîme'bne'l-Müvelled. "O da İbrahim b. Müvelled'den duymuş." Üçüncü ravi.

Cüneyd'in talebesiymiş, buradaki bilgilere göre 342 senesinde vefat etmiş.

Yekûlü semi'tü Muhammede'bne Ahmed. "O da Muhammed b. Ahmed er-Râfiî'den işitmiş."

Bu son şahıs kadıymış. Hadis rivayet edermiş Sayda şehrinde 317 senesinde kendisinden hadis rivayetleri almışlar. Bu son şahıs böyle bir hadis alimiymiş.

Yekûlü semi'tü Ebâ Türâbini'n-Nahşebî. Bu hadisçi kadı şahıs da diyor ki: "Ben de bu Ebû Türâb en-Nahşebî'nin şöyle dediğini işittim:"

el-Keyyisü min ummâli'l-lâhi men hafize haddehû maa'l-lahi teâlâ ve tereke'l-ilme yecrî mecariyehû.

el-Keyyisü min ummâli'l-lâh. "Allah'ın âbid kullarından akıllı olan kimse şudur ki."

Ummal, "iş yapan, çalışan, boş durmayan, âbid kul" demek.

Allah'ın âbid kullarının akıllısı nasıl insandır?

Men hafize haddehû maa'l-lâhi Teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretlerinin divanında hududunu, çizgisini bilen, çizgisini aşmayan kimsedir."

Haddini bilir; şımarmaz, şaşırmaz, haddini aşmaz, edepsizlik yapmaz. Geri durmaz, ileri gitmez. Hem çalışır hem de haddini bilir. Hem gayretlidir hem mütevazıdır, saygılıdır.

Ve tereke'l-ilme yecrî mecâriyehû. "Ve ilmi de kendi akışına bırakır."

"İlmi kendi akışına bırakmak" sözünün mânası kapalı.

Acaba ne demek?

Allah'ın huzurunda haddini bilir ama ilmi kendi akışına bırakır.

Ve tereke'l-ilme yecrî mecâriyehû.

Muhterem kardeşlerim!

İnsan Allah'a tevekkül ederse, teslim olursa, takvâ ehli olursa Allah ona bilmediği şeyleri öğretir. Başkalarının bilmediği şeyleri gösterir. Mârifetullahı öğretir.

Allah'ı bilmeyen bir insan, insanlara tarif edebilir mi?

Edemez. Öyle kolay mı?

Köre anlat bakalım, yeşil ile kırmızı arasında ne fark var?

"Yeşil yaprakların arasında kıpkırmızı bir gül gördüm."

"Yeşil yaprak nasıl olur, kırmızı gül nasıl olur, yeşille kırmızının farkı ne?"

Anadan doğma kör, renkleri bilmiyor; anlat bakalım. Gören kimse, köre anlatamıyor.

Kör ona anlatabilir mi?

Anlatamaz…

Allah'ı bilmeyen kimse O'nu başkasına anlatabilir mi?

Anlatamaz.

Peki kullara Allah'ı celle celâlühû kim anlatır?

Kendisi.

Kul edebini bilir sakınırsa Allah mârifetullahı kula ihsân eder, ona öğretir. O da Allah'ı bilir, tanır.

Mârifetullah ne demek?

"Tanımak" demek.

İlmu'l-lâhi mârifetullah denmiş.

Allah'ı tanımak, Allah ile tanışmak ne demek?

Allah ile tanışık olmak, dost olmak. Nasıl olacak bu?

Allah senin gördüğün hiçbir şeye benzemez ki "şunun gibi" diyeyim.

Hiç bir şeye benzemezse benim gördüğüme benzemeyen bir şeyi ben nasıl bileceğim?

O bildirmeye de kâdirdir. Allah her şeye kâdir olduğundan, hiç bir şeye benzemeyen, hiç emsali olmayan kendisini de kullarına tanıtmaya, kullarının gönlüne mârifetullahı ihsân etmeye kâdirdir. Kullarını; mârifet ehli, irfan ehli, ârif-i billâh, kâmil insan etmeye kadirdir. Tatmayan bilmez. İşte bunu diyor.

Allah'ın âbid kullarının akıllıları, Allah'ın huzurunda haddini bilir, ilmi akışına bırakır.

Bırak! O nasıl isterse öyle yapsın.

Orada; "Yâ Rabbi! Şöyle istiyorum, böyle istiyorum. Göster kendini, bir göreyim." vesaire olmaz

Dur bakalım! Orası öyle çok konuşmaya da gelmez. Çok konuşanın hatası çok olur. Sen haddini bil! Ev sahibine; "Bana şu ikramı, bu ikramı yap!" diye akıl mı vereceksin?

Tabi o takvâdan, edepten dolayı da AllahuTeâlâ hazretleri ona irfan hazinelerini ihsan eder, irfan hazinelerinin kapılarını açar. Gönlünü mârifetullahla doldurur. Kafası, gönlü, içi hazine ile dolu olur.

Konuşursun; "Bu mübarek bu kadar bilgiyi nereden biliyor?" diye şaşırırsın.

Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'sindeki o bilgiler, o nükteler, o güzel sözler nereden geliyor, nasıl oluyor bunlar?

Allahu Teâlâ hazretleri, insanın gönlünü mârifetullahla doldurdu mu o Allah'ın has kulu oldu mu ne olur?

Kırk gün Allah'a kulluk ve ibadet eden kimsenin, kalbinden hikmet pınarları akmaya başlar. Ağzından bal akmaya, dilinden inci mercan saçılmaya başlar.

Neden?

Çünkü Allah perdeleri açtı, mârifetullaha mazhar eyledi, hoş şeyler ihsan eyledi.

O zaman oldu.

Bu nasıl olur?

Akıllılar bunu nasıl elde etmişler?

"Allah'ın hududunu bilerek, Allah'ın huzurunda edepsizlik yapmayarak, hadlerine riayet ederek, ilmi de akışına bırakarak."

İşte o zaman Allah verir.

18. paragraf:

Kâle ve kâle Ebû Türâb. "Aynı râvi Ebû Türâb hazretlerinin şöyle buyurduğunu söyledi:" İnna'l-lâhe azze ve celle yüntıku'l-ulemâe fî külli zemânin bimâ yüşâkilü a'mâle ehli zâlike'z-zemâni. "Allahu Teâlâ hazretleri her zamandaki kendi hak alimlerini o zamanın insanlarının yaptığı işlerdeki müşkülleri halledecek şekilde konuşturur."

Sevgili, has, alim kullarını halkın ihtiyacına uygun tarzda konuşturur. O zamanın müşkülleri neyse, onun cevabı olan güzel sonucu neyse alimlerine onu konuşturur. Kulu, kulları ile imtihan edecek. Kullarını sevgili, alim kulları vasıtasıyla müşküllerden kurtarır, onları irşat ettirir; onların ihtiyacı olan bilgileri alimlere söylettirir. Onlar da bilirler, anlarlar.

Allah sevdiği kullarının gönüllerine o soruların cevaplarını ihsân ediyor.

Adam vaaza gelir, aklında bir soru var, hocaya soracak. Hoca vaazda cevabını verir. Adam sormaya lüzum hissetmeden kalkar gider.

Necip Fazıl'ın şeyhi Beyazıt'ta vaaz veriyormuş. O zamanda ona büyük alim diyorlarmış. Üç şahıs demiş ki; "Madem bu büyük alimmiş, sohbetine gidelim. Üç mesele düşünelim; o bize vaazda sormadan bunun cevabını versin."

Oturmuşlar vaazda, üçü de birer mesele düşünmüş. "Hoca, şu müşküle cevap versin." diye üç meseleye cevap olacak şekilde düşünmüşler. Vaaza oturmuşlar, hocaya sormamışlar. Hocaefendi gelmiş, kürsüye oturmuş, takip ettikleri kitabı açmış, derse başlamadan önce besmele çekmiş, hamd etmiş, salât-ü selâm getirmiş.

"Ey cemaat-i müslimîn! Geçen hafta şurada kalmıştık. Oradan devam etmemiz lazım ama önce şu üç meseleyi cevaplandırayım da öyle geçelim." demiş.

O üç meseleyi cevaplandırmış, ondan sonra vaazına geçmiş.

Kâle ve kâle Ebû Türâbin ihfaz hemmeke fe innehû mukaddimetü'l-eşyâi fe men sahha lehû hemmehû sahha lehû mâ ba'de zâlike min ef'âlihî ve ahvâlihî. "Aynı râvi Ebû Türâb'ın müridlerine, Allah yolunun heveslilerine şöyle söylediğini rivayet ediyor:"

İhfaz hemmeke. "Himmetini kaybetme, iyi muhafaza et; himmetini koru."

Himmet ne demek?

Bir kimse, Allah'ın sevgili kulu olmaya niyet etmiş. Onun için bu yola girmiş.

Allah'ın sevgili kulu olmak; "Armut piş, ağzıma düş." demekle olur mu, öyle kolay mı?

Olmaz.

"Ağacın altına yan gelip yatayım, armut olgunlaşsın ağzımı açayım, pat diye ağzıma düşsün!"

Ne diyorsun sen? Deli misin, hasta mısın, divane misin, şaşkın mısın?

Seni tembel seni!

Önce himmet edeceksin.

Himmet ne demek?

"Şeyhte himmet olur." diye duyduk da müridde de himmet olur muymuş?

Olmaz olur mu?

Müridde de himmet olacak.

Himmet ne demek?

"Gayret" demek.

"Şeyhim bana himmet etti."

Ne demek?

"Şeyhim benimle meşgul oldu, bana geldi, benim için çalıştı." demek.

Pekiyi müridde gayret olmayacak mı?

Elbette olacak. Gayret olmazsa olur mu?

İhfaz hemmeke.

Himmete gayretini iyi muhafaza et, kaybetme! Bu yola hevesle girdin. Tesbihleri çekmeye ağlayarak, sızlayarak, gözyaşı dökerek, ne heyecanlı günlerle başladın. Ne tatlı çekiyordun.

Ne oldu şimdi? İbre nereye gitti?

Geriye gitti.

Olmaz!

İhfaz hemmeke.

Himmetini muhafaza et, dereceni kaybetme, dereceni düşürme, çalışma şevkini azaltma!

İhfaz hemmeke fe innehû mukaddimetü'l-eşyâ.

Çünkü her şeyin başlangıcı, bu himmettir. Senin himmetin, gayretin ne kadarsa nimetin, mükâfâtın ona göre olacak. Himmet edeceksin, gayret edeceksin.

Hizmet etmek de bir çeşit himmettir. Müridin himmeti, hizmettir. Hizmet edeceksin. Allah yoluna, Allah'ın sevdiği işlere hizmet etmeye koşturacaksın. Tembelleşmeyeceksin, gevşemeyeceksin, durmayacaksın; gayretli olacaksın. Çünkü her şeyin başlangıcı, aslı, esası, öncüsü budur.

Fe men sahha lehû hemmehû.

Kimin bu gayreti sıhhatli, yerli yerinde ve tamam olursa;

Sahha lehû mâ ba'de zâlike.

Bundan sonra işleri iyi gider. Seyr-ü sülûk'u, tasavvuftaki ilerlemesi güzel olur.

Min ef'âlihî ve ahvâlihî "Kendisinden güzel fiiller sâdır olmaya başlar. Kendisinde ârif kullarda zuhura gelen güzel haller zuhur etmeye başlar."

Neden?

Çünkü gayreti iyi.

Sağlam girdi, gayretini de azaltmadı, himmetini kesmedi. Tamam, gider.

Onu yapmasaydı ne olurdu?

Himmeti düşünce Allah'ın nimeti kesilirdi. İnsan gayret edecek.

"Ama tembelliği seviyor, çalışmayı sevmiyor!"

Kim âhireti, cenneti çalışmadan kazanacağını sanıyorsa hata eder. Çalışacak! Kim "Cenneti çalışarak kazanırım." diye düşünürse o da hata eder. Çünkü ne kadar çalışsa cenneti elde etmeye yetişmez. Yine yetmez.

Ne yapacak?

Çalışacak ama boynunu da bükecek; "Yâ Rabbi! Ben âciz bir kulunum, karınca gibiyim. Biçareyim; gayretim, kuvvetim sınırlı. Eksiğim, kusurum çok. –Her dem hatadır kârımız dediği gibi şairin- "İşimiz her daim hatadır, aman yâ Rabbi!" diyecek, yalvaracak, yakaracak.

Kâle ve kâle Ebû Türâbin. "Yine aynı râvi Ebû Türâb en-Nahşebî hazretlerinden şöyle rivayet etti:" el-Kanaatü ahze'l-kûti mina'l-lâhi azze ve celle. "Kanaat, azığı Azîz ve Celîl olan Allah'tan almaktır."

Biz neye "kanaatkârlık" diyoruz?

"Allah'ın verdiği nimetle yetinmeye, hırsız olmamaya, şükür halinde olmaya" diyoruz.

Aslında kanaat nedir? Kanaati şöyle tarif etmiş:

"Rızkı, azığı Allah'tan almaktır."

Hepimiz çalışıyoruz. Kimimiz memur, kimimiz tüccar, kimimiz işçi, kimimiz rençber… Herkes çalışıyor, bir şey kazanıyor. Fakat herkes çalışmasının karşılığı kadar almıyor, farklı farklı alıyor. Şimdi diyeceksiniz ki; "Bebek çalışmıyor onun da rızkı geliyor."

Bebek çalışıyor mu?

Annesinin kucağında.

Şair güzel söylemiş, diyor ki;

"Süt bile annesinin memesinden çocuk emince gelir."

O da çalışıyor. Kendisi küçücük gayretiyle çalışıyor. Emince geliyor, emmeyince gelmiyor.

"Alsana şunu, açsana be evladım, al şu memeyi!"

Almıyor, emmiyor. Hadi ver bakalım sütünü çocuğa; almıyor, hasta. Gayret edince, emince süt geliyor.

İnsan Allah'tan bekleyince Allah bir yerden verir ama bunu herkes anlayamaz. Sebepleri görür de müsebbibi görmez. Halbuki gönderen Allah'tır. O verir. Bazen doğrudan doğruya verir.

Rahmetli annem anlatırdı:

Çoluk çocuk sahibi bir adamcağız varmış. Evde çoluk çocuk aç. Fakirlik var, yoksulluk var. Çalışacak, çalışmak niyeti var. Sabahleyin çıkarmış, iş ararmış, bulamazmış. İşi yok.

Hani "Türkiye'de işsizlik çok fazla" deniliyor.

Bu kadar insan Almanya'ya, Avrupa'ya niye gitti?

Burada iş olmadığından, iş bulamadığından, iş sahaları açılmadığından gitti.

Adamcağız iş bulamayınca camiye gidermiş, sabahtan akşama kadar ibadet eder; ondan sonra eve gelirmiş. Hanım eline bakarmış. Hem utandığından hem de onun da morali bozulmasın diye; "İş bulamadım." diyemezmiş,

"Hanım! Çok zengin bir yere çalıştım ama efendi bu akşam yevmiyemi vermedi; ben de istemeye utandım." dermiş.

"Çocuklar aç!"

"Ne yapayım, istemeye utandım."

Ertesi gün yine gidermiş, iş ararmış. Yine yok. Abdest alır, akşama kadar camide ibadet edermiş; "Aman yâ Rabbi! Çoluk çocuğum aç! Sen bilirsin." diye yakarırmış.

O durumda olan bir insan nasıl dua ediyorsa artık...

Akşam yine bir şey yok. Üçüncü gün yine iş aramış, yine iş yok. Olmayınca olmaz. Korka korka kapıyı açmış. Hanımı bu defa güleç yüzle karşılamış. Bakmış içeriden mis gibi yemek kokusu, ekmek kokusu geliyor.

"Allah Allah! Hanım bu ne hal?" demiş.

"Sen hani 'Zengin bir kimseye çalışıyorum.' demiştin ya, sen herhalde ona söyledin. "Bizim çocuklar aç." dedin. Bugün hizmetçisi geldi. Şoförlerle yiyecekler içecekler, malzemeler getirdi, şu kadar para verdi, hakikaten de çok cömertmiş." demiş.

Adamın ağzı açık kalmış.

Rahmetli annem öyle anlatırdı.

Tabi Allah'a ibadet edip dua edince, haberi bile olmadan başka bir yerden rızık gönderiyor. İşte bu;

"Kanaat, rızkı Allah'tan almaktır."

Sen kanaat edersen, dürüst olursan, namuslu olursan, Allah'ın rızasını gözetirsen, Allah sana o rızkı verir. Allah rızka kanat bile verir.

Örümcek; bir harabenin, viranenin bodrumuna yuvasını yapıyor. Bodrumun köşesine sinek uçuyor pır pır pır veya kelebek takılıyor pır pır pır. Örümcek de onu yiyor. Rızka kanat vermiş, Allah. Rızkı uçuyor, örümcek ağına takılıyor, örümcek de onu yiyor. Bak Allah rızka kanat bile veriyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki,

Rızkuke yatlıbüke kemâ tatlıbü. "Senin onu aradığın gibi rızkın da seni arıyor."

Biraz sonra burun buruna karşılaşacaksınız. O da seni arıyor. Allah ona emretmiş; "Sen şu kulumun rızkısın, git onun yanına."

Sen de onu elde etmek için gidiyorsun. O nereden gelirse gelir, ne kadar virajlar olsa da sen korkma, birazdan toslaşacaksınız; o senin avucuna gelecek.

Ne yapacaksın?

Harama iltifat etmeyeceksin! İşte kanaat o.

"Efendim! Harama el uzatmazsan olmuyor, herkes çalıyor çırpıyor, çocuklar aç mı kalsın?"

Haram yedirmeyeceksin!

"Oluyor mu bu devirde, maaş yetmiyor."

Yetmiyorsa, o işi başkasına bırak, yeten bir işe bak. Hem o maaşı alacaksın, hem de rüşvet alacak, hırsızlık yapacaksın.

Öyle şey olur mu?

İnsanlar bunu neden yapıyorlar?

O rüşvetçiler, hırsızlar, zalimler, gaddarların paraya hırsı var; hırstan yapıyorlar. Hırsın karşısında ne var? Hırs kötü bir huy. Hırs olmaması lazım. Ne olması lazım? İnsanda kanaat olması lazım. Kanaat oldu mu hırs sahibi olmaz. Hırs sahibi olmayınca kötü yola sapmaz.

"Kanaat; rızkı, azığı Allah'tan istemektir, Allah'tan almaktır. Haramdan, şeytandan, rüşvetten, kötü yoldan almamaktır."

Bu kanaat esrarengiz bir şeydir. Rızkın sana gelince, kendi kazandığından sanıyorsun. Nereden geldiğini bilmiyorsun. Ötekisi de haramdan kazanıyor. Haramı yemezse; "Aç kalacağım." sanıyor.

Ama haramdan kazandığı için o haramı almasa yine geleceğini de ispat edemiyorsun. İspat edilemeyen, fiilî bir durum olduğundan, haramdan kazanmasa helalinden de kazanacağını ispat edemiyor.

Kanaat onun için perdenin arkasında bir şey. Ama basireti olan insanlar söylüyor. Peygamber Efendimiz;

"Korkma, haris olma, kanaatkar ol, kalbin kânî olsun; rızkın seni arıyor." diyor.

Kanaatkâr ne demek?

Kalbi kânî olmak, "kalbi ikna olmak" demek.

Hani sen bir adamı alıyorsun; "Kardeşim! O mesele öyle değil, şöyledir." diye anlatıyorsun.

Soruyorsun;

"İkna oldun mu?"

"İkna oldum, tatmin oldum, inandım." diyor.

"Rızkı Allah'ın sana vereceğine kânî misin?"

"Kaniyim, kanaatkâr."

"Allah'a kânî değil misin?"

"Ya gelir, ya gelmez. Belki aç kalırım."

"Kepaze, kerata! Şimdiye kadar rızkı sana başkası mı veriyordu?"

"Ben bilmiyorum, daireden alıyorum."

"Onların hepsi sebep."

Allah sana sıhhat, akıl, imkan vermeseydi bunlar olur muydu? Sen o işi; "Kendim yaptım." sanıyorsun, ama deli olsaydın ne olacaktı? Bosna'da olsaydın, muhasara altında olsan ne olacaktı. Sırp'ın eline esir düşseydin ne olacaktı?

Yirmi kişiyi bağlamışlar, kapatmışlar bir yere; on gündür yemek vermemişler. Ne olacaktı? Gördün mü? Rızkın gelişi senden değilmiş ama anlatamıyorsun ki. Herkes anlayamaz. Ârifse anlar.

Bilenlerin bildirmesinden bilirse anlar, bilmezse kafasına dank edinceye kadar anlamaz. Ama mü'min bu konuda ikna olmuştur, rızkı Allah'ın vereceğine kânîdir. Kanaatkârlık o. Millet kanaatkârlık ile kanaati, bu Arapça tabirleri bilmiyor. Bu sözlerin arkasında yatan gerçek mânaları anlayamıyor. Bunca yıllık hocayım. Ben onu gördüm.

Soruyorum; tûl-i emel nedir?"

Tûl, "uzunluk" demek, emel de, "ummak" demek, tûl-i emel; umuşun, ümidin uzunluğu."

Kelimeler anlaşılıyor da izahını kimse bilmiyor.

Tûl-i emel; "emelin arzunun uzunluğu."

İyi mi kötü mü?

Defterin neresine yazılmış; iyi tarafına mı, kötü tarafına mı?

Kötü!

Alimler; "Tûl-i emel çok fena!" demişler.

Hoppala! Bu tûl-i emele niye fena demişler. İşte kısa değil, uzun bir şey. Uzun bir şey kısasına göre daha iyi değil mi? Hayır, kısa emel iyi, uzun emel fena.

Bu ne demek?

Yıllarca sorun, imtihan edin, not alın; kimse bilmiyor, ben hayret ettim. Allah bildirirse bildiriyor, bildirmezse bilmiyor.

Muhterem kardeşlerim!

Tûl-i emel hepimizde var, hepinizde var.

"Aman tûl-i emeliniz olmasın, tûl-i emeli içinizden atın!"

Büyük sûfîlerin ihtar edip durdukları şey sizin, hepinizin içinizde; haberiniz yok. Hepinizin içinde tûl-i emel var.

"Hocam yapma! Sen bu akşam bizi korkuttun. Nasıl bir şey bu tûl-i emel! Benim boyum bir seksen beş. İki metre midir, içime sığmış mı, ucu dışarıda mı kalmış, neyin nesidir bu?"

Muhterem kardeşlerim!

Tûl-i emel, "insanın daha uzun yaşayacağını sanması" demek.

Hepimiz öyle sanmıyor muyuz?

İçinizde yarına ölecek gibi hazırlanan var mı?

Var mı kefenini hazırlayan, var mı borçlarını ödeyen, var mı herkesle helalleşen, var mı yarın ölmeye hazır olan?

Yok.

Hepimiz tûl-i emeldeyiz, hepimiz İmâm-ı Gazâlî'nin "kötü" dediği bir vasfın içine girmişiz.

Ne diyoruz?

Ne diyoruz?

"Daha yirmi yıl, otuz yıl, elli yıl yaşarım; emekli olurum. Emekli maaşımı alırım, iş yaparım, çocuğumu evlendiririm, hacca giderim, sakal bırakırım, günahlarımı affettiririm. Namaz, oruç borçlarımı öderim."

"Ya yarın öleceksen be adam! Yarın öleceksen ya; nasıl yirmi, otuz yılın hesabını yapıyorsun. Belki yarın Azrail gelecek!"

"Yok ya bana gelmez, o kadar insan var, hepsini bırakıp da bana mı gelecek? Bula bula beni mi bulacak?"

Hepimiz böyle düşünüyoruz, herkes böyle düşünüyor. Ölüm pat diye başına geliveriyor; hazırlık yok, tedbir yok.

Namazlarını ödemiş mi?

Yok.

Borçlarını kapatmış mı?

Yok.

Herkesle helalleşmiş mi?

Yok.

Büyüklerin "kötü" dediği kadar varmış. Bu duygu kötüymüş çünkü insanı gaflete düşürüyor.

"Ben nasıl olsa ölmem, nasıl olsa ölüme yirmi yılda, otuz yılda, kırk yılda hazırlanırım."

Hazırlanırsın ama yaşarsan hazırlanırsın.

Yaşayacağına garantin var mı?

Yok ama ümidim var.

Ha o ümit, tûl-i emel.

Tûl-i emel, "ümidin uzunluğu."

Kaç yıl yaşayacağını ümit ediyorsun?

Dalağım sağlam, midem sağlam, kemiklerim fena değil. Otuz beş yıl daha bu makinem beni taşır, götürür. İşte tûl-i emel bu muhterem kardeşlerim; millet bunu bilmiyor.

Kanaat nedir?

Kanaat; Allah'ın sana rızkı vereceğine kânî olmuş, iknâ olmuş olman.

"Allah rızkı verir, ben harama sapmam. İstemem, rüşvet teklif etme bana!" diyebiliyor musun?

Yirmi yıl, otuz yıl önce yaşanmış bir olay.

Bizim mühendis arkadaş bir işe tayin olmuş. Kozyatağı'nda otururdu. Sağsa Allah ömür versin, öldüyse rahmet eylesin. Belediyenin fen işlerine geçmiş. Müteahhit gelmiş, demiş ki;

"İnşaatı yaptım, altı yedi aydır ruhsat vermiyorlar. Bir kusurum yok müdür bey! Allah aşkına gelin, bakın, kontrolünü yapın, ruhsatımı verin."

"Olur kardeşim! Şu günüm müsait, gelin." demiş.

Binmişler arabaya, gitmişler. Bakmış, kontrollerini yapmış. Plana göre güzel yapılmış. Belediyece bir kusur yok. İmzalamış kağıdı, vermiş. Dairesine gelirken adam utana sıkıla cebinden bir zarf çıkarmış:

"Müdür bey! Allah sizden razı olsun, buyurun."

Kaşlarını çatmış; "Bu ne?" demiş.

"Allah razı olsun müdür bey, senden önceki müdür bu iş için yedi aydır beni uğraştırıyordu. Sen yarım saat içinde yaptın."

Şoföre; "Kenara çek, durdur arabayı." demiş.

Adamın yakasına yapışmış, dut ağacı gibi silkelemeye başlamış, demiş ki;

"Ben senden para istedim mi, bu işi yapacağım ama şu kadar para ver, dedim mi?"

"Demedin müdür bey, yapma, kızma, sinirlenme!"

"İşte sizler böyle yaparak müdürlerin huyunu bozuyorsunuz. Bu benim vazifem; kontrolünü yaptım, sen rüşvet veriyorsun." demiş.

Ötekisi rüşvet vermediği zaman onun işini altı ay geciktiriyor ki rüşvet alsın veyahut "Az verdi." diye yapmıyor ki çok rüşvet alsın. "Bak huy böyle bozuluyor, bir daha böyle yapmayın." demiş.

İhzâ almak.

Ne demek?

"Rızkın Allah'tan geleceğini bilmek, harama sapmamak" demektir.

Allah seni yaratmış mı?

Yaratmış.

Bu yaşa getirmiş mi?

Getirmiş.

Rızkını verecek mi?

Ölünceye kadar verecek. Ömrün bittiği zaman rızkın da kesilecek ama ölünceye kadar ne takdir ettiyse o olacak.

Kânî misin buna?

Kânîyim.

Tamam o zaman sıkı dur, sağlam dur.

Bak bu kadar anlattım sana; harama sapma, hırsa kapılma, telaşa düşme, rızkını haramdan isteme! İşte kanaat bu.

Kanaati millet başka bir şey sanıyor.

"Elhamdülillah çok şükür yâ Rabbi! Bugün de yedik, doyduk."

Kerata! Zaten yediğin haram. Senin şükretmeye hakkın yok ki. Az da yesen, çok da yesen, yediğin haram olunca; "Çok şükür yâ Rabbi!" demek kanaat değil.

"Kanaat; rızkın Allah'tan geldiğine ikna olup harama sapmamak." demek.

Vaiz diyor ki; "Haram yeme kardeşim, dur!"

"Ne olacak? Haram yemeyeceğim de helal gelecek mi bana?"

"Gelecek, korkma! Allah gönderir."

"Kânî oldun mu?"

"Oldum, tamam."

Ama vaiz gittikten sonra harama sapıyor.

Adam beş vakit camiye geliyor, bakkal dükkânında içki satıyor.

"İçki haram!"

"Ne yapayım? Bunu satmasam gelirim olmuyor."

Fesübhanallah! İçki şişelerinin arasına veya dükkanın başka bir yerine de levha asmış; "Allah rezzaktır." diye.

"Allah rızkı kullarına verecek, kânî oldun mu?"

"Oldum."

"Bu içkiler ne o zaman? Bunlar haram. Hani haramdan almayacaktın? Hani helaldan geldiğine kânî olmuştun?"

Bunları böyle anlatmamışız. Millet bunları böyle bilmiyor; kanaati, tûl-i emeli başka şey sanıyor.

Onun için herkes İslâmî bakımdan hasta durumda.

Kâle ve kâle Ebû Türâbin. Meni'stefteha ebvâbe'l-meâşi bi-ğayri mefâtîhi'l-akdâri vükkile ilâ havlihî ve kuvvetihî fe-süile: Mâ mefâtîhu'l-akdâri? "Ebû Türâb hazretleri buyurmuş ki." "Geçimin kapılarının açılmasını, kaderin anahtarlarından başka bir şeyle açmaya çalışan kimse; kendi gayretine, kendi haline terk olunur. Ondan Allah'ın yardımı kesilir. Demişler ki." Ve mefâtihu'l-akdâri. "Kaderin anahtarlarından kastın nedir?" Fe-kâle: er-Rıdâ bimâ yürîdü aleyhi fî külli vaktin min esbâbi'l-gaybi "Buyurmuş ki gayb sebeplerinden kendisine gelen şeylere rıza göstermesi."

Allah'ın her an kendisine bin bir türlü ikramı var.

"Allah'tan kendisine gelen lütufları bilip de ona razı olunca o zaman kaderin anahtarlarını kullanıyor." demektir.

Ona razı olmayınca kendi haline terk olunur, bırakılır ve Allah'ın yardımı kesilir. O zaman harama, günaha sapar.

Allahu a'lem bi's-savâb

Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmün ale'l-mürselîn ve'l-hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı