M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cüneyd-i Bağdâdî (2) 3

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn, ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî. Ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn. Emmâ ba'dü. Fa'lemû eyyühe'l-ihvân:

Ve inne efdale'l-hadîsi kitâbu'l-lâh ve efdale'l-hedyü hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûru muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Sadaka resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Büyük sûfî ve büyük âlim Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin Tabakâtü's-sûfiyye kitabından seyyid'üd tâife, sûfiyye zümresinin seyyidi Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin mübarek sözlerini okumaya devam ediyoruz.

161.Sayfa, 19.Paragrafta kalmışız.

Semi'tü Ebâ Nasri't-Tûsiyye yekûl; semi'tü Ahmede'bne Atâi yezkürü an hâlihî, Ebî Aliyyin, ani'l-Cüneydi, ennehû kâl. "Sülemî, Ebû Nasr et-Tûsî'den işitmiş. O da Ahmet b. Atâ'dan işitmiş. O da dayısı Ebî Ali'den, o da Cüneyd'den işitmiş"

Cüneyd-i Bağdâdî şöyle buyurmuş:

Lâ tekûmü bimâ aleyke. Hattâ tetrüke mâ lek. Ve lâ yakvâ âlâ zâlike illâ nebiyyûn ev sıddîkun.

Lâ tekûmû bimâ aleyke. "Üzerine vacip olan vazifeleri yapmaya kâim olamazsın, onları yapamazsın." Hattâ tetrüke mâ leke. "Elinde olan neyin varsa onu sarf etmeden."

Üzerine düşen kulluk vazifelerini tam yapamazsın Fedakârlık lazım. Elindeki imkânlarını Cenab-ı Hakk'a güzel kulluk yapabilmek için sarf etmek, gayretli olmak lazım. Cömert olmak; cimrilik yapmamak, tembellik yapmamak lazım. Bütün gayretini, imkânını sarf etmek lazım ki kulluk vazifeleri güzel yapılmış olabilsin.

Velâ yakvâ alâ zâlike illâ nebiyyûn ev sıddîkun. "Bunu yapmaya kimse tâkat getiremez. Ancak, Peygamber olan veya sıddîk makamında olan kimse her şeyini hak yoluna verip de Allah'a güzel kulluk yapmaya tâkat getirebilir, güç bulabilir."

Ötekiler yapamıyor.

Şu adamın camiye gelmemesi eli ayağı tutmadığından mı?

Değil.

Bu adamın Allah yoluna harcayamaması, parası az olduğundan mı veya verdiği zaman kendisine kalmayacağından mı?

Değil ama veremiyor, camiye gelemiyor. Bu işe önem verip gayretini sarf etmiyor, işi sağlam tutmuyor.

İnsanın bir işi başarması için ona gayret sarf etmesi, çalışması, ter dökmesi lazım.

"Dükkân mı açtın?"

"Evet, dükkân açtım."

"Para mı kazanmak istiyorsun?"

"Evet, para kazanmak istiyorum."

"Tamam. O zaman saat on bire kadar yatma, saat üçte dükkânını kapatma. Erken git; çalış, çabala, koştur, işini iyi takip et, başar."

"İyi bir öğrenci mi olmak istiyorsun, iyi bir tahsil mi yapmak istiyorsun? Veyahut hayatında iyi bir mevki makam sahibi mi olmak istiyorsun?"

"O zaman derslerine çalış, o zaman var gücünle gayret sarf et."

"Olmaz! Çalışmayacağım, canım istemiyor. Biraz eğleneyim, spor yapayım, gezeyim, tozayım."

"Böyle yaparsan, bütün gayretini sarf etmezsen, o umduğun yüce gayeye de ulaşamazsın."

Ne lazım?

Gayret lazım. Çalışkan adam, tuttuğu işi azmi ile götüren adam, gecesini gündüzüne katarak gayret gösteren insan, bu işi başarır.

Düşünelim: "Tahsilsiz" dediğimiz, "avam" dediğimiz pek çok insan; değil bizim aklımızı taktığımız, gözümüzü diktiğimiz yüksek hedefler, şu basit dünya hayatında yaşamak için bile ne kadar gayret sarf ediyor. Bir çiftçiyi düşünün, buğday alacak. O sıcaklarda; "Tarlayı süreceğim, tohumu ekeceğim, içindeki dikenleri ayıklayacağım, hasat edeceğim, biçeceğim, harman yapacağım." diye ne zahmetler çekiyor. Bir kazanç elde edecek; satacak, kâr edecek, ekmek yiyecek.

Bir usta, amele, sabahtan akşama kadar çalışıyor. Sen Allah'ın sevgili kulu olmak istiyorsan ondan daha çok çalışmalısın. Gayen küçük de mi az çalışıyorsun? O basit vatandaş kadar azmin ve gayretin yok mu ki emek sarf etmiyorsun?

Cenneti istiyorsun. Cennet o kadar ucuz mu ki yan gelip yatıyorsun? Hem cenneti iste hem de hiç gayret gösterme.

Olur mu, ele geçer mi? Ele geçmesi kolay mı?

Dünyada, çevrende birçok şeyin nice zorluklarla ele geçtiğini görmüyor musun?

İnşaat kolay mı yapılıyor? Bir günlük yevmiye veya maaş kolay mı kazanılıyor? Dükkân kolay mı idare ediliyor?

O halde neyin varsa ortaya koyman lazım. Sermayen, aklın, gayretin, paran pulun, imkânın ne?

O gayeye ulaşmak, o cenneti kazanmak, o rıza-i ilâhîye ulaşmak için ortaya koy bakalım. Ben de senin samimiyetini anlayayım, fedakârlığını göreyim. Kerem ile Aslı hikâyesini okumadım ama hep hatırıma gelir nedense.

Kerem, Aslı'sını göremiyormuş. Görmek için diş çektirmek gerekiyormuş. Diş çektirirken Aslı, diş çeken kimseye yardıma gelecek; o zaman görecek. Yalnızca o zaman görebileceği için dişleri çürük değil, sağlam olduğu halde dişlerini çektirmeye gitmiş. Bir dişini çektirmiş, doyamamış. Bir daha çektirmiş, bir daha çektirmiş. "Yüzünü biraz daha göreyim." diye otuz iki dişini birden çektirmiş. Hikâye böyle.

Okumadım, Kerem ile Aslı hikâyesini tam bilmiyorum, az biliyorum ama o sevdiğini görebilmek için otuz iki dişini birden çektirirse sen;

"Müşâhede-i cemâl için, cemâlullah için, o yüksek mükâfâtlara ermek için elinde ne varsa ortaya koyman lazım." diyor Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri.

Tabi herkes bunu ortaya koyamıyor. Çünkü gayesinin çok yüksek olduğunu kavrayamıyor.

Kim kavrıyor?

Peygamber kavrıyor; o çalışıyor.

Peygamber Efendimiz çok ibadet ederdi, ibadet etmekten gece ayakları şişerdi. Hz. Âişe validemiz; "Ağrısı geçsin." diye ayaklarını ovardı. "Masaj" diyorlar şimdi. Ben "masaj" demiyorum. Ayaklarını ovardı ki ağrısı geçsin.

Bir taraftan da;

"Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Kendini niye bu kadar yoruyorsun?" derdi.

O da:

Efelâ yekûne abden şekûra? "Niye çok şükredici bir kul olmayayım?"

Şükürden yapıyor.

Demek ki Peygamber; müşâhedesi olduğu için gayenin büyüklüğünü bildiği için yapabiliyor.

Sıddîk ne demek?

"Sadakatinde mübalağalı dereceye, yüksek mertebeye ulaşmış" demek. Sıddîk, mübalağa sigasıdır. O anlayabilir. Evliyâ anlayabilir. Öteki avam; elde edeceği kazancın büyüklüğünü düşünemiyor, çalışmıyor. Elinden gelen gayreti göstermiyor. O zaman da elde edemiyor.

Sermaye koymuyor ki kâr gelsin, çalışmıyor ki bir şey elde etsin. Nesi varsa var gücü ile gayret göstermiyor ki maksuduna ulaşsın.

Kâle ve kâle'l-Cüneydü "Ayni râviler dediler ki." el-ünsü bi'l-mevâîdi ve't-ta'vîlü aleyhâ, halelün fi'ş-şecâati. el-Ünsü. "Ünsiyet etmek."

"Alışmak, meşgul olmak, ahbaplık etmek" mânasına geliyor.

Bi'l-mevâidi. "Vaat edilmiş olan mükâfâtlarla meşgul olmak."

Kafayı onlara takmak, onları düşünmek.

Ve't-ta'vîlü aleyhâ. "Onlara güvenmek, itimat etmek." "Şöyle yaparsam şu elime geçecek, şu mükafatı alacağım." diye düşünmek. Halelün "Bir yarıktır, eksikliktir, gediktir."Fi'ş-şecâati. "Şecaatte."

"Vaat edilen şeylere kafayı takıp onları elde etmek için çalışmak, şecaatte noksanlık demektir."

"Rütbesi aşağı" demektir.

Şecaat, "kahramanlık" demektir. Kılıcını çekiyor, korkmuyor, düşmanın üstüne yürüyor, çarpışıyor. "O adam şecaat sahibi, kahraman, korkmuyor, cesur" mânasına kullanılan bir kelime.

Bu kelime tasavvuf tâbirleri arasında da var. Tasavvufta derviş, sıradan insan değil. Tasavvuf erbabı aslında bir kahraman ama sen onun kahramanlığını, bugünkü kültür, terbiye ve anlayış içinde anlayamıyorsun.

Adam ne kahramanlıklar yapıyor. "Allah'ın rızasını kazanayım." diyor. Nelerden vazgeçiyor, ne tehlikeleri göze alıyor? Nasıl fedakârca çalışıyor. Dervişlik kolay değil.

Dervişlikte şecaat önemli; korkak mı, cesur mu? Ürkek mi, çekingen mi, tembel mi, gayretli mi, kuvvetli mi? Bu mühimdir. İşte dervişlikte şecaat güzel bir sıfattır. Derviş, savaştaki kahraman gibi atılgan olacak, gayretli olacak, çalışkan olacak, çalışacak. Ama kafayı aklı, vaatlere, mükâfâtlara takmışsa, hedefi oysa bu bir noksanlık.

Asıl hedef nedir?

Allah'ın rızasını kazanmak. Mükâfâtı veren bizzat Allah. Dağıtan bizzat Allah. Mükâfâtı ister versin ister vermesin, onu bile düşünmez. Çünkü fedakâr insan, çünkü âşık insan.

"Şu kadar masraf olacak. Verirsem cebimden şu kadar para çıkacak!"

Âşık insan hesap yapar mı? Bunları düşünür mü? Fedakârdır, her şeyini vermeye hazırdır. Vaadlerle değil vaadlerin sahibi olan Cenâb-ı Mevlâ ile meşgul olmak lazım.

Bunu başka sözlerle nasıl söyleyebiliriz?

Kur'ân'ı Kerîm'de Allahu Teâlâ buyuyor ki;

Minküm men yürîdü'd-dünyâ. "Ey Müslümanlar! Uhud'da, Bedir de düşmanlarla çarpıştınız ama sizin bir kısmınız dünyalık peşinde idi."

Minküm men yürîdü'd-dünyâ. "Bazısı ganimet peşinde idi."

"Çarpışalım da biraz ganimet elde edelim." diye maddi hesap yapıyordu, maddiyat peşinde idi. Bu; düşmandan intikam almak da olabilir, ganimet almak da olabilir.

"Bir kısmı dünyalık peşinde idi!"

Ve minküm men yürîdü'l-âhireti "Bir kısmı da dünyalık peşinde değildi, âhiretin sevabını düşünüyordu."

Allah rızası için, âhiret için; "Âhirette mevki makam sahibi olayım." diye yapıyordu.

Bu da bir mertebe. Ötekisi dünyayı istiyor, bu dünyayı istemiyor; bunun gayesi daha ulvî.

Tabi bir de ne var?

Mevlâ'yı isteyenler var.

Kur'ân-ı Kerîm'de tâbir olarak geçmiyor ama bir de;

Ve minküm men yürîdü'l-Mevlâ vardır. "Sırf Allah'ı isteyen var."

Gece gündüz, döne döne.

İstediğim haktır benim.

diye ilahilerde söylediği gibi, sırf Mevlâ'yı isteyenler var.

Bu, Kur'ân-ı Kerîm'de iki âyette geçiyor. Allahu Teâlâ hazretleri buyuyor ki;

Yürîdûne vechehû.

Ve lâ ta'tü aynâke anhüm, yürîdü zînete'l-hayâtü'd-dünyâ, Ve lâ tatrüdi'l-lezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû. "Hak âşığı olan, gece gündüz Mevlâ'yı zikreden, Allah'ın vech-i pâkini arzulayıp ona göre çalışıp duran o mü'minleri yanından kovma!"

Velâ tatrüdi'l-lez'ine yed'ûne rabbehüm bi'l gadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû. "Allah'ın vech-i pâkini isteyenler"

Kur'ân-ı Kerim'de bak; Allahu Teâlâ hazretleri kendisini isteyenleri bildirdi. Peygamber Efendimiz'in etrafında sahabenin içinden öyle insanlar vardı ki kabilesini, ailesini, ana babasını terk etmişti, zenginliği terk etmişti. Resûlullah'a iman etmişti, Resûlullah'ın yanında hicret etmişti. Diyar-ı gurbette fakr ü zarureti sineye çekmişti.

Bunu neden yapıyordu?

Allah'ın zâtını, vech-i pâkini istediği için yapıyordu. Tabi bunlar zenginliği itmiş. Bir asil ailenin soylu, zengin, güzel yüzlü çocuğu, ailesini, anasının babasının parasını bırakmış.

Anası babası;

"Müslümanlıktan vazgeç, yoksa seni evlatlıktan reddederiz." demiş.

"Ederseniz edin. Ben Mevlâ'nın yolundan ayrılmam." demiş.

Malı mülkü bırakmış, terk-i diyar etmiş, Medine-yi Münevvere'ye gelmiş.

Bunun kılığı kıyafeti yok. Zaten dünyaya aldırdığı yok. Âhireti, Allah'ı düşünüyor. Bazı zengin, yüksek tabaka, eşraf, âyân, rahatına düşkün kimseler böyle âşık kimseleri sevmezlerdi. Onları aşağı tabaka olarak görürlerdi.

Resûlullah'a derlerdi ki;

"Ya Resûlallah! Sen bize ayrı bir meclis, ayrı bir ders, ayrı bir toplantı tertiple. Bir zenginin evinde, konağında olsun; bu fukaralar gelmesin. Biz şöyle, rahat rahat, keyifli keyifli yiyeceklerin, içeceklerin alasını yiyerek içerek seninle beraber olalım."

Peygamber Efendimiz'i lüks olarak yanlarına alacaklar. Para pul var, konak var, mal mülk var. Bir de Peygamber Efendimiz gelince dünya da garanti, âhiret de garanti; keyifleri yerinde. Ama o fukaralar gelmesin. Onlar Peygamber Efendimiz'den böyle bir talepte bulununca âyet-i kerîme indi. Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki;

"Gece gündüz Mevlâ'ya dua edip O'nun vech-i pâkine âşık olup onu isteyen insanları yanından uzaklaştırma, kovma. Zenginlerin o arzusunu yerine getirme!" dedi.

Bu zümre nedir?

Yürîdûne vechehû yürîdûne vecha'l-lâh. "Allah'ın vechini isteyenler."

Dünyayı istemiyor, âhireti de istemiyor; Allah'ın vechini istiyor.

Vecih ne demek?

Arapça'da vecih "yüz" demek ama "zât" mânasına kullanılıyor.

Ve yebkâ vechü rabbike...

Âyet-i kerîme'sinde olduğu gibi.

Buna; "Cüz'ü zikredip küllü murad etmek." derler.

Mecaz sanatlarından, edebi sanatlardan bir sanattır. Vech "yüz" demek ama "zât" demek. Allah'ın zâtını istiyor. Zaten insanın Allah bilgisi, mârifetullahı yükseldikçe aşkı artar, aşkullahı artar; tanıdıkça daha çok sever. O, Allah'ın rızasını istiyor. Gözünde dünya yok, gözünde âhiret yok.

Allah Allah, ne yüksek insanlar varmış dünyada; bak bunları Kur'ân methediyor.

Gelelim bizim Nakşi tarikatına;

Nakşi Tarikatı nedir?

Nakşi tarikatını anlatamıyoruz. Kusur bizde. Başka konuları anlatıyoruz da, teferruatta oyalanıyoruz da ana meseleyi bastıra bastıra anlatmamız lazım.

Ana mesele nedir?

Nakşî tarikatinde de dört şeyi terk etmek lazım.

Bir; terk-i dünyâ. Dünyayı terk edecek yani dünyalık hesabı peşinde olmayacak. Mükâfâtlar, varlıklar, zenginlikler, kazançlar. Öyle şey yok; ister olsun, ister olmasın.

İki; terk-i ukbâ. Âhireti terk edecek."Böyle yaparsan âhirette şu kadar sevap alırsın, cennete girersin." vesaire. Bunu da düşünmüyor. Çünkü bunlar mükâfât. Mükâfâtla değil, mükâfâtı verenle meşgul olmak lazım.

Nakşî tarikatındaki gönül takılmayacak olan, terk edilecek olan şeylerden birisi dünya, birisi âhiret, üçüncüsü terk-i vücûd, terk-i hestî. Varlığı terk edecek, varlığından geçecek, varlığını gözüne takmayacak, gönlüne sokmayacak, yokluğu tercih edecek.

Dördüncü de terk-i terk. Bu terk ettiklerinden dolayı böbürlenmeyecek, bunu kafasından silecek. "Ben öyle yüksek adamım ki dünyaya metelik vermiyorum. Ben öyle yüksek adamım ki; bunu âhiret hesabı için de yapmıyorum sırf aşkullah, muhabbetullah için yapıyorum. Ben öyle bir insanım ki her türlü maddi rütbe vesaireden soyunmuşum. Ne paşalığımla övünüyorum, ne paramla, zenginliğimle, ne varlığımla övünüyorum. Ben, sadece ben bunların hepsini terk etmişim. Ne adamım be!"

Sen iyi bir adam değilsin. Bu terk ettiklerinden dolayı sende bir kendini beğenmişlik var. Bunu da terk edeceksin.

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i vucûd, terk-i terk.

Dört tane terk. O zaman tam müslüman oluyorsun.

Yunus Emre ne söylüyor? Onun şiirlerini bunların arasına katmamız lazım. Yunus çok büyük zâttı; ümmî değil. Ümmî bile olsa Allah öğretmiş, ümmîliği kalmamış. Peygamber Efendimiz'in ümmîliği gibi. Maşaallah Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de ümmî ama ulûm-u evvelîni ve âhirîni; dünyayı ve âhireti biliyor.

Ne varlığa övünürem.

Ne yokluğa yerinirem.

Aşkın ile avunuram.

Bana seni gerek seni.

Seni gerek, "sen gereksin" demek, o zamanki tâbir böyle.

Ne varlığa övünürem.

Ne yokluğa yerinirem.

Aşkın ile avunuram.

Bana seni gerek seni.

"Varlık gözümde yok, yokluktan da korkmuyorum. Beni besleyen, ayakta tutan tek Sen'in aşkın. Bana Sen gereksin yâ Rabbi!" diyor.

Eğer beni öldüreler.

Külüm göğe savuralar.

Öldürseler, yaksalar, küllerini havalara savursalar.

Toprağım anda çağıra.

Bana seni gerek seni.

Zerreleri toprağı hala; "Yâ Rabbi! Ben seni istiyorum, seni istiyorum, seni istiyorum!" diyecek.

Öldürseler toz toprak etseler bile o aşktan, o muhabbetten vazgeçmeme azmini ifade ediyor Yunus Emre.

Demek ki yüksek şahıslar böyle düşünmüşler. Öyle vaadlere, mükâfâtlara, oyuncaklara, kafa takmamışlar; Allah'a bağlanmışlar. Hakiki kahramanlığa sahip olmuşlar.

Kâle ve kâle Cüneydü. "Aynı râviler rivayet ettiğine göre seyyidü't-tâife, sûfîlerin şahı Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz şöyle buyurmuş:"

el-Vaktü izâ fâte lâ yüstedrek ve leyse şey'ün eazze mine'l-vakti.

Söze bak!

"Vakit, zaman elden bir kaçtı mı bir daha yakalanmaz."

Öğleyin ne yaptın? Öğlenle ikindi arasında ne yaptın? Dün ne yaptın? "Bir şeyler yapacaktım da yapamadım."

O vakit kaçtı mı?

Kaçtı.

Yakalayabilir misin?

Gitti.

Dün gitti; sabah, öğle, ikindi gitti, şimdi akşamın içindeyiz Vakit geçti mi bir daha gelmez. Vakit bir kaçtı mı, bir daha ele geçmez.

Cüneyd-i Bağdâdî; "Vakitten daha izzetli, kıymetli, değerli bir şey yoktur." buyurdu.

Elmas, yakut, altın, gümüş, platin, boğazda köşk, mevki, makam hiçbirisi değil. Vakitten daha kıymetli bir şey yok. En kıymetli şey vakittir. Biz bunu bilmiyoruz. Aslında biliyoruz; kulağımızla duymuşuz, dilimizle söylüyoruz. Belki okulda edebiyat öğretmeni bu konuda tahlil vazifesi, kompozisyon vazifesi vermişse edebiyat da parçalamışızdır. Kıymeti yok. Sen lafı bırak! Vaktin kıymetini hakikaten biliyor musun?

Vaktini hakikaten değerlendiriyor musun? Vakit boş mu geçti, dolu mu geçti? Hayırlı mı geçti, günahla mı geçti?

Bu çok mühim.

Vaktini hayırlı geçirmesini bilen, vaktini sevaplı işlerle doldurup geçirmesini bilen kazanmıştır. Vaktini boşa geçiren büyük kayba uğramıştır, sermayesi gitmiştir.

Sûfiler yani Allah'ın rızasını kazanmak için hayatını, her şeyini ona göre hazırlamış, her şeyini o yola vakfetmiş olan insanlar, zamana çok önem verirler. Zamanın bir saniyesini boşa geçirmek istemezler. Uykuyu sevmezler. Uyku uyumamak için gözlerine tuz sürerler.

İçtiğimiz kahveyi kim bulmuş?

Yemenli sûfîler bulmuş.

Nereden bulmuşlar?

Tohumunu kaynattıkları, içtikleri zaman uykunun kaçtığını görmüşler. "Bunu içelim, gece uykumuz kaçar, ibadeti güzel yaparız." demişler, kahveyi âdet etmişler.

Niyete bak! Kahveyi keyif için içmiyorlar. Kahve acıdır.

Biz niçin içiyoruz?

Hazım için, keyif için içiyoruz. Karnımızı tıka basa doldurduktan sonra bakıyoruz ki mide hazımda zorlanıyor; "Biraz kahve içelim de mide biraz çalışsın, öğütsün." diyoruz. Rahatsız olmaya başlayınca maden suyu, çay, kahve aranıyoruz. Zihniyetler ne kadar farklı. Ne kadar farklı olduğunu gör.

Sûfîler, ömrün çok aziz, çok kıymetli olduğunu bildikleri için bir saniyesini bile ziyan etmek istemezler. Uyku bile uyumak istemezler.

Hacıbayram Camii'nin altında ibadet yerleri vardır. Tam böyle sırt dayanacak yere sivri çivi koymuş; yaslandığı zaman batacak. "Aman!" diyecek. Yaslanmamak, uyumamak için. Az yemek yemek, az uyku uyumak, az konuşmak, çok ibadet etmek, çok tefekkür etmek, çok sevaplı iş yapmak için çalışacak. Bunun için çalışmışlar.

Sen çalışıyor musun?

Çalışmıyorsun.

Lafı mühim değil. Üniversite giriş imtihanında cevabı işaretlemek gibi değil bu. Tamam, vakit kıymetli bildim, öğrendim; bitti.

Yetmez! Vaktin kıymetli olduğunu bilmek; vakti değerlendirdiğin zaman anlaşılır.

"Sabahleyin ne yaptın?" "Uyudum."

"Kaça kadar?"

"Sorma!"

"Sonra ne yaptın?"

"Yemek yedim."

"Sonra ne yaptın?"

"Maça gittim, oyun oynadım."

"Sonra ne yaptın?"

"Yüzdüm."

"Sonra ne yaptın?"

"Televizyon izledim."

"Sonra ne yaptın?"

"Arkadaşlarla yarenlik ettik."

"Ömür sermayesini harcıyorsun."

Bunlardan hangisi âhiretine yarayacak? Kur'ân öğrendin mi, ezberledin mi, tefsir okudun mu, hadis okudun mu, emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker yaptın mı? İslâm için çalıştın mı, koşturdun mu?

"Öyle bir şey yaptıysan sevaplı bir iş yaptıysan zamanını değerlendirdin." demektir.

"Yapmadım."

Öyleyse zamanı harcıyorsun. Demek ki zamanın kıymetini bilmiyorsun

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu çok önemli bir şeydir ama insanlar önemini anladıkları şeyleri bir türlü uygulamazlar; uygulamıyorlar. Uygulamak lazım. Plan yapacağız:

"Şu saatte kalkacağım. -Saati kuracağız, o saatte kalkacağız.- Günde şu kadar Kur'ân okuyacağım, şu kadar hadis okuyacağım. -Onu okuyacağız.- Günde yirmi kişiye selam vereceğim. -Selamı vereceğiz, selam da sevap.- Günde on kişiye nasihat edeceğim."

Bir şey yapacaksın, çalışacaksın ki İslâm faydalanacak, müslümanlar rahat edecek, istifade edecek.

Adamlar saniyesini düşünüyor. Japonya, Amerika'dan daha ileri. Neden? Çünkü her şeyin saniyesini hesaplıyor. Otomobil fabrikasında bir kalıp var. Parçalar kalıba dökülecek, kalıplanacak, preslenecek, bitecek.

Kaç adet lazım?

300 adet lazım.

300 adet onu presleyecek. Sonra tezgâhtan o kalıp sökülecek, yeni bir kalıp takılacak, öteki parça preslenecek. Bu bir kalıbın yerine öteki kalıbın takılması, Amerika'da farz edelim üç saatte değişiyormuş. O kalıbı oradan çıkarıp sökülüp diğerini takmak üç dört saat uğraştırıyormuş. Japonlar bir usul bulmuşlar. Bu işi 8 dakikada yapıyorlarmış. 172 saat kâr ediyor. Çok büyük bir fark. İşte oradan kazanıyor. Zamanın kıymetini biliyor.

Japon otomobili şu kadar ucuza çıkıyor, Amerikan otomobili şu kadar pahalıya çıkıyor. Neden? O kadar işçinin parası, fiyat olarak onun üstüne biniyor. Ama kısa zamanda yapılınca ucuzluk oluyor. Bu yüzyılın ileri ülkeleri, zamanın kıymetini biliyorlar. Eski devirlerin en ileri insanları olan evliyâullah, sûfîler de böyle diyorlar:

"Zaman bir gitti mi bir daha ele geçmez, zamandan daha kıymetli şey yoktur. Zamanı iyi değerlendirmek, elden kaçırmamak lazım."

İşte sûfîlerin nasıl insanlar olduğunu gördünüz. Bir de "Miskindir, tembeldir, cahildir." diye sûfîlere yapılan iftiraları düşünün. Onların dedikleri başka. Onlar sûfî değil.

Hani adam küçükken dayak yediği için kaçamadığı için babasının anasının zoruyla hafız olmuş. Büyüdükten sonra yanlış yollara sapmış, din adamı ile ilgisi kalmamış.

Ne diyorlar ona?

"Ha'sı gitmiş, fız'ı kalmış." Hafız değil.

Tabi o tembel insanlar, bu işin taklitçisi; bunlar hakikisi. Hakiki evliyâullah nasıl yüksek konulardan, hiç duymadığımız şeylerden bahsediyor. Her cümlede hayran oluyorum.

"Vay be! Sûfîlerde de, şecaat çok esaslı bir vasıfmış. Vay canına! Sûfîler bir saniye bile boş geçirmek istemiyorlarmış. Vay canına! Sûfî gayesine sımsıkı sarılıyormuş, nesi varsa o yola koyuyormuş. Kazancını sağlamak için böyle çalışıyormuş."

İşte sûfî bu. Bizim de öyle olmamız lazım. Zaten bu eseri okuyuşumuzun sebebi de bu. "Hakiki sûfîyi tanıyalım. Biz de onlara benzemeye çalışalım." istiyoruz.

Semi'tü Ebe'l-Hasene Aliyye'bne Muhammedini'l-Gazvîniyye yekûl; semi'tü Ebe't-Tayyibe'l-Akkiyye yekûl, semi'tü Ca'ferini'l-Huldiyye yekûl; semi'tü Cüneyde yekûl. "Sülemî Ebû Hasen Ali b. Muhammed el-Gazvîniyye'den işitmiş. O da EbûTayyib el-Akkî'den o da Cafer el-Huldî'den işitmiş ki Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöyle buyurmuşlar:"

Cüneyd-i Bağdâdî evinde testiden başka bir şeyi olmayan; ilim deryası, mücevher gibi, hazine gibi bilgilere sahip, etrafında talebeleri olan insan-ı kâmil yetiştiren bir mübarek zât.

Fethi külli bâbin şerîfin bezelü'l-mechûd "Her şerefli kapının açılması, insanın elinden gelen gayreti sarf etmesi ile olur."

Bir kapıyı açmak mı istiyorsun, bir gayeye ulaşmak mı istiyorsun? Kapıyı açamadın mı? Açarsan çok şerefli bir sonuç mu elde edeceksin? Açmak istiyorsun ama açamıyorsun ha!

O zaman var gücünle çalışacaksın.

"Her şerefli kapının açılmasının çaresi, şartı elinden gelen gayreti göstermektir."

Gayretli müslüman olacaksın.

"Ben Allah yolunu istiyorum. Allah'ın rızasını istiyorum. Allah'ın sevgili kulu olmak istiyorum." O zaman çalışacaksın; çalışmadan olmuyor.

"Ben dervişleri böyle bilmiyordum. Sanıyordum bir derviş eline tespihi alır, bir kenarda çeker

Allah'ım çeker. 'Allah' der."

Öyle değil!

Dervişliğin sırrını söylüyor. Gizli kapıların açılmasının çaresini söylüyor; çok çalışmak lazım.

Semi'tü Mansûre'bne Abdullâhi yekûl; semi'tü Ebâ Amrini'l-Enmâtiyye yekûl; semi'tü'l-Cüneyde yekûl. "Müellif Mansur b. Abdullah'tan işitmiş; o da Ebû Amr el-Enmâtî'den işitmiş; o da Cüneyd-i Bağdâdî'den işitmiş ki şöyle buyurmuş:"

Lev akbele sâdıkun ala'l-lâhi elfe elfe senetün sümme a'rada anhü lahzaten, kâne mâ fâtehû eksera mimmâ nâlehû.

Lev akbele sâdikun ala'l-lâhi. "Eğer sadık, sadakatli bir kul; sahte değil, gevşek değil, iyi, doğru bir mürid; iyi bir sûfî, Allahu Teâlâ hazretlerine milyon sene teveccüh etse de." Elfe elfe senetün. "Milyon sene." Sümme a'rada anhü lahzaten. "Sonra Allah'tan bir lahzacık yüz çevirse." Kâne mâ fâtehû eksera mimmâ nâlehû. "Kaybı kazancından çok çok daha fazladır."

İnsan oraya teveccüh etti mi bir daha oradan yüz çevirmez. Allah'a yöneldikten sonra yüz çevirmez. "Bir lahzacık bile yüz çevirse kaybı çok büyük olur."

Onun için büyükler, güzel hâli muhafaza etmeye devam etmişler, dikkat etmişler; gazı kesmemişler. Denizde kulaç atmayı, çırpınmayı bırakmamışlar. Batmamak için devamlı çalışmak gerektiğini bilmişler ve çalışmışlar.

Denizde gevşedin mi olmaz. Bisikletin üstündeyken tekeri çevirmedin mi olmaz; devamlı bir gayret istiyor. Nakşî tarikatinin prensiplerinde de geçer. Öteki tarikatlerde de vardır. Kalbinin kapısında nöbetçi olacak.

Nigâhdaş prensibi var, kalbine bekçilik edecek.

"Başka bir şey girmesin." diye her an şuurunun ayakta olmasına gayret edecek. Bir lahza bile gayesinden yüz çevirmeyecek.

Semi'tü Ahmedi'bni Aliyyi'bni Ca'feri'bni yekûl; semi'tü'l-Huldiyye yekûl, semi'tü Cüneyde yekûl. "Sülemî Ahmed b. Ali b. Cafer'den işitmiş o da Câfer b. el-Huldî'den işitmiş ki üneyd-i Bağdâdî şöyle buyurmuş:"

Ekserü'n-nâsi ilmen bi'l-âfâti ekserehüm âfâtin. "İnsanların âfetleri en iyi bilenleri âfetlere en çok maruz kalmış olanlarıdır."

Buradaki âfetlerden maksat, tasavvuf yolunun afetleridir. Mürid Cenâb-ı Mevlâ'nın yoluna girdi mi seyr-u sülûku başladı. Bu yolda ilerleyecek, maksuduna ulaşacak, gayeye varacak. Allah'ın sevgili kulu olacak, insân-ı kâmil olacak, ömrünü de böyle geçirecek. Geçirecek ama bu yolun tehlikeleri, âfetleri vardır.

Müriddir ama şeytan musallat olur; çelme takar.

Müriddir ama nefsi kuvvetlidir; ona zararlı bir iş yaptırır.

Müriddir ama cahildir. Cahilliğinden dolayı olmadık bir söz söyler.

Müriddir ama kendisinin müşahedelerinin rahmânîsini, şeytanîsini ayırt edemez, yanlış fikirlere saplanır.

Bunlar afettir. Niye afettir? Yoldan alıkoyuyor, maksuduna ulaştırmıyor. Perişan oldu. Yoldu gemisi battı. Yolda uçurumdan yuvarlandı, gideceği yere varamadı. Mâneviyat yolunun tehlikeleri, âfetleri. Bunları en çok, başına gelen bilir. Bunlara en çok maruz kalmış olan, mücerreb olan, tecrübeli şahıs bilir, ikazını yapar çünkü o yoldan geçmiştir.

"Bak bu dönemeç çok tehlikelidir; aman burada dikkatli ol. Süratini indir!" şeklinde nasihat edebilir.

Birkaç haftadır İzmir'e gidip geliyoruz. Orada eğitim toplantıları var. Bizim bir arkadaş kaza yaptı, Allah selamet versin. Yol geliyor, çok keskin bir viraj, ikinci bir yola bağlanıyor. Bu tarafta da yavaşlama işareti, ikaz yok. Buraya gelip de; "Eyvah, yol keskin dönüyor." diye anlayıncaya kadar iş işten geçiyor, kaza oluyor. Jandarma geliyor, diyor ki;

"Evet burada hep kaza oluyor."

Jandarmayı da cezalandırmak lazım. Madem burada hep kaza oluyor buraya bir işaret koysana mübarek! Bir işaret, bir taş, bir levha koy. "Sürati düşür." de. Yolu kaz, tümsek yap. Adam hızlı gelemesin, kaza olmasın.

Karayollarında bir yerde üç defa kaza olmuşsa o bölgenin karayolları müdürünü, trafik müdürünü cezalandırmalı. Aynı yerde üç defa aynı olay oluyor, sen burada tedbir almamışsın, levhayı koymamışsın.

Karadeniz'de bizim arkadaşlarımız boğuluyor. On beş sene önce yedi tane genç boğuldu. Birkaç sene önce bir müdür arkadaş boğuldu. O muhtarı cezalandırmak lazım. Oradaki sahil koruma teşkilatını, jandarmayı cezalandırmak lazım.

Neden?

Mübarek! Burada bir kaza olmuş, ölüm olmuş. "Burası tehlikeli, burada yüzülmez." diye bir levha koysana. "Burası tehlikeli, burada şimdiye kadar otuz kişi öldü." diye bir levha koy da insanlar bilsin.

Âfetleri en çok bilen tecrübeli bir insandır, o yollardan geçmiş bir insandır. İkaz edebilir.

Kâle ve kâle'l-Cüneydü. "Aynı râviler söylemişler ki."

Li-racülin seelehû men ashâbü. Fe-kâle: "Cüneyd-i Bağdâdî, kendisine gelip de; 'Kiminle ahbaplık edeyim?' diye soran kimseye şöyle cevap vermiş:"

Men takdîru en-tutliahû alâ mâ ya'lemühu'l-lâhu minke. "O kimseyle arkadaşlık yap ki senin Allah tarafından bilinen hallerini ona açmaya razı olabilesin."

Allah insanın her hâlini biliyor mu?

Tabi amennâ ve saddaknâ. İçini dışını, yalnızken yaptığını, evinin içinde, gecede, gündüzde yaptığın kabahati, tutumunu, meziyetini, biliyor mu?

Biliyor.

Allah her şeye muttalî, onun haline muttalî.

Soruyor:

"Ben kiminle ahbaplık edeyim?"

"O Allah'ın bildiği halleri açıkça söyleyebileceğin kimseyle arkadaşlık yap."

Sırdaş olabilecek kimse ile.

"Yok, ben ona söylemeyeyim, neme lazım. Ağzı sıkı değildir, gider başkasına söyler. Beni rezil rüsva eder."

İşte onunla arkadaşlık etme!

Demek ki sırrını açmaya, sırrını tebliğ etmeye layık görmüyorsun. O zaman arkadaşlık etme. Kiminle arkadaşlık et? "Allah'ın bildiğini o da bilsin, ziyanı yok." diyebileceğin, endişelenmeyeceğin, olgun bir kimse ile arkadaşlık et.

Biliyorsunuz, biliyoruz da, ama bilmek başka uygulamak başka. Uyguluyor muyuz uygulamıyor muyuz, ayrı.

Bir insanın kiminle ahbaplık, arkadaşlık edeceğini düşünmesi lazım. Önemli bir şey bu. Çünkü "Kişi refîkinden azar." denilir. Kötü arkadaştan içkiye, kumara, kadına, kötü huylara alışır. Arkadaşlık edilecek kimseyi seçmek çok mühim.

Bir insan, bir genç bir okula gider sınıftan yanlış bir kimse ile arkadaşlık eder, huyu bozulur. Aynı sınıfa bir başka şahıs gider, sınıftan iyi bir kimse ile arkadaş olur, sınıfın çalışkanı olur. Arkadaş çok mühim. Arkadaş seçmek kafamızda bir mühim mesele, bir soru işareti olarak mevcut olmalı.

Kiminle görüşeceğim, kiminle görüşmeyeceğim?

Soruyor; "Kiminle ahbaplık edeyim?"

"Allah'ın bildiklerini bildirebileceğin, söyleyebileceğin kimselerle ahbaplık et!" diyor.

Sırrını verebileceğin kimse ile…

Samimiyeti öyle ölçüyor. Sırrını saklamak zorunda kaldın mı ahbaplık etmeyeceksin; çünkü yanına gelirse öğrenmesini istemediğin sırrın fâş olur.

Kâle ve kîle lehû merraten uhrâ: Men ashabü? Fe-kâle: "Yine bir başka rivayette 'Kiminle ahbaplık edelim?' diye Cüneyd-i Bağdâdî'ye sormuşlar. Onları da şöyle cevaplandırmış:"

İkisi konu itibari ile aynı.

Men yakdirü en yensâ mâ lehû ve yakdiye mâ aleyhi. "Kendisinin senin üzerindeki haklarını unutmuş ama senin onun üzerindeki haklarını, vecibelerini yerine getiren kimseyle ahbaplık et!"

Bu ne demek?

Kendisi sana karşı vazifelerini yerine getiriyor. Ahbaplığın, arkadaşlığın gereği ne ise yapıyor. Senden bir şey beklemiyor; "Yapmadı." diye darılmıyor.

"Kendi alması gereken hakları unutan ama yapması gereken vecibeleri yerine getirine kimse ile ahbaplık et!" diyor.

Bu ne demektir?

"Seni istismar etmeyen, sana faydalı olan kimse." demektir.

Burada bir soru hatıra geliyor.

Bir insan bir insanla arkadaşlık ettiği zaman arkadaşına karşı vazifesi nedir, neler yapması lazım?

Ortaya bu çıkıyor, bunu hiç düşündünüz mü?

Arkadaşın arkadaş üzerindeki hakları nedir? Böyle bir kitap, böyle bir bölüm okudunuz mu? Birçok kimse ile arkadaşlık yapıyoruz ama nedir bu arkadaşlığın kaideleri? Bir arkadaşın bir arkadaşa karşı vazifeleri nedir? O arkadaşın benim üzerimdeki hakları nedir? Bunları hiç düşündünüz mü? Bir yerde okudunuz mu? Biz, hepimiz çok cahiliz.

Çok önemli şeyleri öğrenmemiştir ama Lüksemburg'da takımın 11'nı tıkır tıkır sayar.

"El âlemin futbolcusundan sana ne?"

Brezilya 1956'da İtalya'yı yenerken golleri kim attı, tıkır tıkır söylüyor.

Sana ne?

Böyle boş şeylerle aklını dolduruyorsun.

"Ahbaplığın, arkadaşlığın esaslarını biliyor musun?"

Bilmiyorsun!

Bu kadar esassız, asılsız, köksüz, kaidesiz, tüzüksüz, yönetmeliksiz mi ahbaplık ediyorsun?

Demek öyle. Demek her işimiz tesadüf. Ah, yazık bize! Hayatta asıl öğrenilmesi gereken şeyler bize hiç öğretilmemiş. Vah vah! Tahsilimiz boşa gitmiş. Amerika'da Kızılderilileri öğrendik, Fransızların 100 yıl savaşlarını öğrendik. Sezar'ın Anadolu'ya geldiği zaman Roma'ya mektup yazdığını öğrendik. Olimpos Dağı'ndaki Zeus delisinin, Venüs putuna bilmem ne lafı söylediğini öğrendik. Bize saçma sapan bir sürü Yunan, Latin klasiklerini, zehirleri yutturdular. Asıl öğrenmemiz gereken şeyleri öğrenemedik.

Arkadaşlık bilmeyiz, komşuluk bilmeyiz, evlatlık bilmeyiz, talebelik bilmeyiz, kocalık bilmeyiz, hanımlık bilmeyiz. Hiçbir prensibi öğretmemişler. Halbuki bunların prensipleri tasavvuf kitaplarında var.

İmâm-ı Gazâlî'nin İhyâ'sında ahbaplığın, arkadaşlığın âdâbına dair kocaman bir bölüm var.

Ahlâki yönden, mâlî yönden, vefakârlık yönünden arkadaş arkadaşa karşı nasıl davranacak?

Hepsi var. İmâm-ı Gazâlî oturmuş, bunları yazmış. Kitabının adı neden İhyâ-u Ulûmi'd-dîn?

Ne demek ihyâ, ne demek ulûm?

"Din ilimlerinin ihyası."

Din ilimleri ölmüş, unutulmuş; ihya edecek kitap yazmış.

Biraz önce, bir hanım soruyor; "Hocam! Evimde itikâfa gireceğim, hangi kitabı okuyayım?"

"İhya'yı okuyun." diyorum.

Bakalım arkadaşlık nasılmış, komşuluk hakları nasılmış, talebelik âdâbı nasılmış? İhya dört kalın cilttir.

Mecmau'l-âdâbı okuyun.

Mecmau'l-âdâb ne demek?

"Her konudaki edebi bahis konusu eden, anlatan eser" demek.

Ne güzel!

"İslâmî âdâb-ı muâşeret kitabı."

O mübarek müftü bunu neye dayanarak yazmış? Hadislere dayanarak yazmış.

Onun için hepinizin evinde Mecmau'l-âdâb bulunsun. Çoluk çocuğunuzla her akşam bir bölümünü okuyun. Şu Mecmau'l-âdâbı bitirin. Birinci sınıfı geçin. İlkokul. Onu geçin.

Ondan sonra İhyâ'yı bitirin; ortaokul mezunu olun.

Ondan sonra tefsir kitabını bitirin; lise mezunu olun.

Ondan sonra hadis okuyup bitirin; üniversite mezunu olun.

Ondan sonra fıkhın büyüklerinin eserlerini bitirin; ihtisas yapmış olursunuz.

Din böyle öğrenilir. Bak, biz dini hiç bilmiyormuşuz! İş bilmeyenler gibi her şeyimiz tesadüfî. Ahbaplığımız bile tesadüfî. Şimdi burada hepimiz arkadaşız, dostuz, ihvanız, kardeşiz.

Kardeşliğin âdâbı nedir?

"Bilmiyorum."

Aziz ve sevgili kardeşim!"

"Bilmiyorum." olmaz!

Bunları öğrenmemiz lazım.

Demek ki sırf böyle konuşma ile bırakmıyoruz, siz de dinleyip bırakmıyorsunuz. "Neler yapacağız?" diye not alıyorsunuz. Şimdi Mecmau'l-âdâb kitabını basan sevincinden şıkır şıkır oynayacak. Bir cami dolusu insan Mecmau'l-âdâb alacak.

Hangi yayınevi, kim bastı ise olsun, paramız hayra gitsin. O da hayırlı bir kitap neşrettiği için para kazansın. Ama biz istifade edeceğiz. Mecmau'l-âdâb'ı okuyacağız. Benim rahmetli anacığım bizlere okurdu. Küçükken; "Oturun bakalım, çocuklar." derdi, Mecmau'l-âdâb'ı okurduk.

Yemek yemenin âdâbı, uykunun âdâbı, arkadaşlığın âdâbı hepsi var; özet, hulâsa halinde. Onu okuyun da ilkokul diploması verelim.

Kâle ve kâle Cüneydü, el-hayâü mina'l-lâhi azze ve celle ezâle an kulûbi evliyâihî surûru'l-minne. "Cüneyd dedi ki; 'Aziz ve Celîl olan Allah'tan utanma, evliyâullahın gönüllerinden Allah'ın ikramlarının sevincini bile bastırır, alır götürür."

Allah, evliyâsına ikram ediyor.

Gel habîbim sana âşık olmuşam.

Cümle halkı sana bende kılmışam.

Allah bazı kullarını seviyor. Sevince ikramda bulunuyor, lütfediyor. O da sevince gark olacak ama utanması o ikramın sevincini bastırıyor. Utancından edebine riayet ediyor. O da önemli.

Haya duygusu imandandır. Evliyâullah, Allah'ın ikramına mazhar olup da şımarmaz. Hayasını, edebini muhafaza eder; edebi ile oturur.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah bizi de edep sahibi eylesin, ikramlarına mazhar eylesin. Allah hepinizden razı olsun.

Fâtiha-i Şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı