M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 336.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, lütf u keremi üzerinize olsun. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir miktarını sizlere nakledeğim.

Hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce evvelen ve hâsseten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhu için vesair enbiyâ-i mürselînin ervâhı için, Hz. Âdem aleyhisselam'dan zamanımıza güzerân eylemiş olan cümle evliyahullahın ve hâssaten Peygamber Efendimiz'in ashabının, etbâının ve turuk-u aliyye sâdât ve meşayihimizin ruhları için ve eserin, okuduğumuz kitabın müellifi Gümüşhaneli Hocamızın ruhu için, onun talebelerinin hocalarının ruhları için, bu okuduğumuz kitabın içindeki ilimlerin bize kadar geçmesinde, gelmesinde emeği geçmiş olan bütün âlimlerin, râvilerin ruhları için, ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mübarek mescide cem olmuş olan, ibadethaneye toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin âhirete intikal ve irtihal eylemiş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için, hayatta olan biz müslümanların da sıhhat, âfiyet, saadet, selamet üzere yaşayıp hüsn ü hâtime nâil olarak Allahu Teâlâ hazretlerinin huzûr-u âlîsine sevdiği, razı olduğu kullar olarak çıkmamız için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerif kıraat eyleyelim.

Amr b Ümeyye ed-Damrî el-Kinânî radıyallahu anh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sormuş;

Yâ Resûlallah! Ürsilü râhailetî ve etevekkelü. "Bineğimi salıvereyim de ondan sonra Allah'a tevekkül mi edeyim?" diye sormuş.

Mâlum eskiden uzak yerlerde olanlar bir şeye binip öyle gelirlerdi. At, deve, katır merkep neyse öyle gelirlerdi… Onların bir bakım meselesi var, bir yere bağlamak, yemini vermek, torbasını, samanını başına bağlamak lazım. Bir sürü şey... Bu ismi, zikri geçen zât-ı muhterem soruyor yâ Resûlallah? Ben bineğimi salıvereyim, ondan sonra Allah'a tevekkül edeyim. Yani Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de tevekkülü emretmiyor mu?

Ve alallâhi fe-tevekkelû in küntüm mü'minîn. "Eğer iman sahibiyseniz Allah'a tevekkül edin." diyor. Bize tevekkül etmeyi emrediyor. O halde ben de salarım hayvanımı, Allah benim vekilim olarak ben O'na tevekkül etmişim, korur hayvanımı.

Kadir değil mi? Kendisine iltica edenin duasına icâbet etmez mi? Öyle mi yapayım?

Çok önemli bir soru, cevabı da çok önemli. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Kâle, bel kayyidhâ ve tevekkel. "Hayır, aksine bağla da ondan sonra tevekkül et." Bir kere yularını bir kazığa, ipe, direğe, bir taşa bağla tevekkülü ondan sonra yap. İşte bu bizim dinimiz de büyük bir kâidedir ki, imanımızın ince bir tarafını bize öğretiyor. Elbette ve elbette Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir. Dilerse ölüden diri çıkartır.

Yuhricü'l-hayye mine'l-meyyiti ve yuhricü'l-meyyite mine'l-hayyi. Zaten çıkarttığını da görüyoruz.

Kışın nasıldı şu etrafımız, şu ağaçlar nasıldı, yaprakların dalları var mıydı? Sonra ortalık nasıl yeşerdi, değişti?

Ölü, dallar kuru bir haldeyken yeşerdi. Bir kuru, takır takır tohum toprağa ekildiği zaman kocaman fidan nasıl oluyor, nasıl ağaç oluyor? Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir. O'nun için zorluk bahis konusu değildir.

"Bir şeye "ol" dedi mi olur…

İzâ erâde. "İsterse, murad ederse..." Kün fe-yekûn. "Ol" der, olur. " Kudretine hiç bir güçlük yoktur.

Ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ. Kâinatın sevk ü idâresi, milyarlarca trilyonlarca, sayısız varlığının, kullarının, mahlûkâtının idaresi Allahu Teâlâ hazretlerine zor değildir. Kudret-i külliyesi semaları ve yeri kuşatmıştır, her şeye kâfî ve vâfîdir. Her şey, şu kâinatın her ince teferruatı Allah'ın emriyle olduğu, yaprak Allah'ın emriyle sallandığı, tohum Allah'ın emriyle büyüdüğü, insanlar Allah'ın emriyle yaşadığı, öldüğü halde. Yuhyî ve yümît, mukaddim mu'ahhir. "Önceye alan O'dur sona bırakan O'dur."

Cümle işler Hâlik'ındır kul eliyle işlenir

Hakkın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.

Allah dilemese hiçbir şey olmaz. Allah diliyor da, müsaade ediyor da her şey ondan oluyor.

Ama böyle olacak diye biz nasıl davranmalıyız? Allah evet böyle yapar, biz nasıl yapmalıyız?

Mevlâ'nın rubûbiyeti her şeye kâdirdir, her şeye gücü kudreti yeter. Amennâ ve saddaknâ.

Peki, biz kulluğu nasıl yapalım?

Biz kulluğumuzu tedbir ile beraber yerine getireceğiz. Biz her şeyin tedbirini alacağız, şartlarını hazırlayacağız, gayretimizi göstereceğiz, Mevlâ nasıl dilerse öyle yapacak. Biz o çalışmamızla ecir alacağız. Biz imtihandayız. Kalemimizi kâğıdın üzerinde yürüteceğiz, cevap yazacağız. Cevap bulunanacak kağıdı boş verirsen sıfır alırsın. Kağıdın üzerinde yazı olacak, biz yazacağız da Mevlâ lütfedecek, dilerse olur dilemezse olmaz. Yine dilerse olur dilemezse olmaz. Ama tedbir alacağız.

Ve en leyse li'l-insâni illâ mâ se'â ve enne sa'yehû sevfe yürâ. "İnsanoğluna neye sa'y ü gayret etmişse, neye yönelmişse o verilir ve sa'yinin neticesini, sa'y ü gayretinin, çabasının, uğraşısının, arkasını, meyvesini o görür." Neye gayret etmişse... Hayra gayret eden hayrı elde eder. Allahu Teâlâ hazretleri cimri değil ki, fakir değil ki... Kulunun küçücük bir hareketine bin bir lütufla mukabele eder. Küçücük bir şeyle, küçücük bir sebepten bir ömürlük günahı bağışlar. Bir ömür boyu günah edersin, küçücük bir pişmanlık, bir gözyaşı dökersin...

"Tevbe yâ Rabbi! Hatamı anladım şimdi çok pişmanım." [dersin, O da] "Affettim." der, bağışlar.

Bize düşen tedbiri, gayreti elden koymamak. Biz gayreti elden bırakırsak küfleniriz. Çalışacağız, çalışan uzuv kuvvetlenir.

Demircinin pazusu mu kuvvetlidir? Dairedeki daktilonun kâtibin pazusu mu daha kuvvetlidir.

Demircinin pazusı daha kuvvetlidir.

Neden?

O beş kiloluk balyozu her gün sallaya, sallaya, sallaya... Aman onun kafasını kızdırma bileği kuvvetlidir!

Ha, buradan ne kâide, hangi hakikat çıkıyor?

Demek ki çalıştığı zaman yıpranmıyor, kuvvetleniyormuş.

Bu kolunu çok kullandı tahrip olur eskir.

Hayır. Allahu Teâlâ hazretleri lütfetmiş öyle bir vücut nasip etmiş ki bize, kendi kendisini tamir eder. Çalışan yer gelişir.

Doktorlar, profesörler, ilim adamları küçük çocukların gelişimini anlatıyor; küçük bir çocuk konuşmasını, gözünü açmasını bilmez, hiçbir şey bilmez, hatta ilk başta emmesini bile bilmez. Yavaş yavaş her şeyi öğreniyor, öğreniyor, öğreniyor. Gözü görmeye, ayağa kıpırdamaya, eli tutmaya başlıyor. İlk önce elini tam uzatmak istediği yere uzatamaz. Sonra isabetli uzatmayı öğreniyor. Sağlam tutmayı öğreniyor. İlk önce ayakta sendeleyerek durur. Düşer, kalkar, sonra sağlam durur. İncelemişler; karanlık bir yerde tutmuşlar birisini gözleri gelişmemiş, yürütmemişler ayağı gelişmemiş. Hangi uzvu çalıştırırsa orası gelişiyor. Sinirler o tarafa doğru büyüyor, gelişiyor, o tarafta çalışıyor.

Onun için insan istediği azasını çalıştırmalı. Yani gelişmesini istediği azasının çalıştırmalı.

Efendim, benim kalbim uyanık bir kalp olsun.

Çalıştır! Çalıştır pırıl pırıl olsun. Çalıştırmıyorsun.

Hiç kalbini kullandığın, kalbinle ilgili iş yaptığın, hiç maneviyata yöneldiğin var mı, onunla ilgili çalışma yaptın mı?

Yok, paslandı o zaman. Kullanmadın attın bir kenara, iç tarafta rutubetli paslandı. Her tarafı paslandı. Çalıştıracaksın! İşleyen demir ışıldar, işlenmeyen küf bağlar. Çalışacak. İşte bundan dolayı ve adaletinin iktizası...

Şimdi ben oturayım, sabahtan akşama kadar yan gelip yatayım, ötekide sabahtan akşama kadar çalışsın. İkisi de aynı neticeye vâsıl olursa olur mu? Allah'ın adaleti yok mu? Adl, hakemü'l-adl. Allahu Teâlâ hazretleri "ahkamü'l-hâkimîn'dir." Serâpâ her şeyi adalettir. Allahu Teâlâ hazretlerinin her şeyi adalettir. Onun için çalışacağız.

Kul tedbir alacak, el-abdü yüdebbiru vallâhu yükaddüru. Çalışacağız biz, uğraşacağız, didineceğiz.

Duydum ki, kimse ameliyle cennete giremeyecekmiş. Çalışmayayım o zaman!

Yoo, çalışacaksın! Gece gündüz harıl harıl, ağlayıp, sızlayıp, uğraşıp, didinip çalışacaksın, lütfederse verir.

Vermezse?

Vermezse kusur yine bizdendir. Yine bizdendir, kusur!

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri erhamür-rahimîndir; merhameti, lütf u kerimi çoktur. Gaffârü'z- zünûptur; günahları çok affedicidir. Tevbe etmedin ki bağışlasın. Dilinin kemiği mi vardı estağfirullah deyiverseydin?!

Elli liranı dolandırsalar, çalsalar üç gün ağlarsın. Şeytan imanını dolandırıyor; mücevherini, elmasını içerden alıyor hiç aldırmıyorsun, ona gözyaşı dökmüyorsun. Geçen kötü günlerine pişmanlık duymuyorsun, çalışmıyorsun, o tarafa gayret sarf etmiyorsun.

Olmaz, çalışmak lazım. İşte bu kaideye riâyet edeceğiz. Ondan sonra tevekkül edeceğiz, Mevlâ neylerse güzel eyler! Her şeyi güzeldir. Lütfu da kahrı da güzeldir, hepsi yerindedir, hepsi hoştur. Cezaya layıksak da bin kere hak etmişsek de bizi lütfuna mahzar etsin. Başka nereye gideceğiz?

Adın senin Gaffâr iken

Ayıp örtücü Settâr iken

Kime varam sen var iken.

Cürmüm ile geldim sana.

Kime gideceğiz?

Kapısından kovdu, "Git! İstemiyorum senin gibi kulu." dedi.

Haydi bakalım, kime gidersin? Hangi kapıya gidersin? Başka kapı yok. Duracaksın orada, gözyaşı dökeceksin, yalvaracaksın.

Evet hata bende yâ Rabbi ama gitmem! Başka kapı yok, bu kapının halkasını bırakmam! Milyon kere kovsan bırakmam, diyeceksin.

Eskiden kitaplarda anlatırlar ki; bir şeyh bir de derviş varmış. Derviş biraz çalışmış, çabalamış filan. Eh gözünden biraz perde kalkmış biraz bir şeyler görmeye başlamış bakmış ki, şeyhi [levh-i mahfuz da] cehennemlik görünüyor... Utana sıkıla yanına sokulup demiş ki;

"Hocam, ben seni işte mânevî şeyimde kötü durum da görüyorum." filan demiş. [O da;]

"Oğlum ben yıllardır görüyorum. Sen daha yeni görüyorsun ben onu yıllardır görüyorum."

"Yine böyle ibadet tâat ediyorsun?" demiş.

"Ben ibadeti tâati cennet cehennem için yapmıyorum ki, Allah emretmiş ben ona kulluk etmekle vazifeliyim. Dilerse cennetine sokar, dilerse cehennemine atar. Hüküm onun. Elbet kim bilir ne edepsizlik yaptım ki atacak. Yerindedir. Pekâlâ, hepsi yerinde ama kendisi bilir. Bana düşen kulluk etmek." demiş.

Bir kaç gün geçmiş, mürid bakmış, levh-i mahfuz da manzara değişmiş, efendisi [cennetlikler arasında.]

Belki hikâyedir, belki olmuştur, belki görmüştür bilmiyoruz da, biz ibadeti Allah'ın rızası için yapıyoruz.

Cenneti verirsen, sana ibadet ederim yâ Rabbi! Vermezsen yok!

Buna yahudi bezirgânlığı derler. Öyle şey olur mu?!

Fe-in u'tû minhâ radû ve in lem yu'tav minhâ izâ hüm yeshatûn.

Bir kısım ham kimseler ganimet, harpte kâfirlerle dövüşüldükten sonra alınan, elde edilen ganimetler verilirse memnun oluyorlarmış, verilmediği takdirde, ellerine bağış gelemediği zaman çok kızıyorlarmış. Kur'ân-ı Kerîm, "Böyle Müslümanlık olur mu?" diyor. Verilirseler memnun oluyorlar verilmezse kızıyorlar. Bir de bakarsın kızmışlar.

Müslüman öyle olmayacak. Müslüman sâdık olacak sâdık. Âşık-ı sâdık olacak. Ne yaparsa yapar... Sen kulluğunu iyi yap da Mevlâ ne yapacağını çok iyi bilir. Sana birisi üç kuruşluk bir hayır yapsa, bir kahve içirse 40 yıl unutamazsın. Ne demiş dedelerimiz, "Bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı vardır." Bir kahveye bu kadar şey yapıyorsun Allahu Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi, kulunu lütufsuz bırakır mı? Zaten her an lütfuyla [yaşıyoruz.]

Velhâsıl Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize kulluğumuzu bilip, tedbire tevessül edip, hayırlar için gayret kemerini belimize kuşanıp çalışmak nasip etsin. O çalışmanın içinde de Allah'a tam dayanmak nasip etsin. Tam tevekkül: Hasbünallâh ve ni'me'l-vekîl.

Demişler ki;

İnne'n-nâse kad ceme'û lekum. "İnsanlar sizin için toplandı." Silahları ellerine aldı üzerinize ordu sevk ettiler, geliyorlar. [Medine'de münafıklar] öyle demişler.

Mü'minler ne diyor?

Fe-zâdehüm îmânâ. "İmanları artıyor o sözlerden." Gelsin! İsterse cümle cihan halkı gelsin. Hasbünallah ve ni'me'l-vekîl. "Allah bize kâfidir, yeter." O'na dayandık mı Allah'a dayanan kurtulur. Duvara dayanırsan duvar yıkılır. İnsan Allah'a dayanırsan kurtulur. "O bize kâfidir." demişler.

Hasbünallah. "Allah bize kâfidir." Ve ni'me'l-vekil. Cümle cihan halkı insana hasım olsa Allah dost olsa yeter. Cümle cihan halkı insana dost olsa, önünde el pençe divan dursalar, efendim deseler, ayaküstünde karşılasalar, Allah sevmezse yazıklar olsun! Hiç kıymeti yok. Zaten şu dünya göz yumup açıncaya kadar geçiyor. 80 yıl filan diyorlar ama o bile çabuk geçiyor. 80-90 yıl, neyse.

Yaşlı amcalara, "Ne anladın sen şu ömründen?" diye sor bakalım. Herkes;

"Bir gençlik bir yaşlılık derken ne olduğunu anlayamadım. Ömrünün sonuna geldik." diyor. Ben kime sorduysam öyle diyor. Ebedî hayatın yanında [dünya hayatı] nedir ki?

O iman ile Allah'a öyle sarılmak nasip etsin.

Kîyle lî yâ Muhammed li-tenem aynüke ve li-tesma' üzünüke ve li-ye'i kalbüke fe-nâmet aynî ve ve'iye kalbî ve semi'at üzünî.

Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfinde kendisinden bahsediyor.

Resûlullah nasıl bir kimseydi?

Senin, benim gibi bir insandı, beşer idi. melek değildi, cinden değildi, beşer idi. Annesi Âmine, babası Abdullah, dedesi Abdulmuttalib, kızı Fâtımatü'z-Zehrâ, damadı Hz. Ali... Harb etmiş, aç kalmış, yemek yemiş, oruç tutmuş, namaz kılmış, üzülmüş, sevinmiş, dua etmiş, beşer...

Senin benim gibi beşer ama nasıl bir beşer?

İşte o sorunun cevabı zor. Müstesnâların müstesnâsı bir insan ve Allahu Teâlâ hazretleri övmüş, sevmiş, artık daha ötesini ne diyelim. Biz onu nasıl övelim.

Bu hadîs-i şerîfte diyor ki;

Kîle lî. "Bana denildi ki..." Yâ Muhammed li-tenem aynüke. "Gözün uyusun da..." Ve li-tesma' üzünüke. "Kulağın yine işitsin." Ve li-ye'i kalbüke. "Kalbin de idrakli, şuurlu olsun."

Yani Allah bana, "Uykuda olduğun zaman da bile gör, işit ve idrak halinde ol." buyurdu. Ondan dolayıdır ki;

Fe-nâmet aynî ve ve'iye kalbî ve semi'at üzünî. "Gözüm uyudu, fakat kalbim şuuru ile her şeyi idrak etti, kulağım da işitti."

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem öyleydi. Uyurdu, yanında veya uzakta söz söylerlerdi, onu yine söylerdi. Peygamber olduğu için Allah'ın müstesna, has, halis, nimetlerinden mazhar olmuş bir kulu.

Arkasından da görürdü. Arkasını da bilirdi. Bakmadığı halde arkasında olanı bilirdi. Allahu Teâlâ hazretleri sevmiş, müstesnâ şeyler ile ikramda bulunmuş.

Hanımları bir şeyler konuşurlardı; -yetişme devresinde beşer hali insanoğlunun nefsi var, şeytan var- aralarında bir şeyler konuşulurdu.. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, "Siz şöyle şöyle konuştunuz, böyle böyle dediniz diye haber veriverirdi." Onun üzerine derlerdi ki;

Men enbeeke hâzâ. "Yâ Resûlullah! Bunu sana kim söyledi! Kendi aralarında konuştular, kim söyledi?

Kâle nebbeeniye'l-'alîmü'l-habîr. "Her şeyi bilen her şeyden haberdâr olan Allahu Teâlâ hazretlerinin peygamberi değil mi o. O bildirdi." O bildirince insan bilir. İnsanın kendisinin gücü kuvveti yoktur.

Evliya veliliği nasıl yapıyor? Enbiya nebiliği, peygamberler peygamberliği nasıl yapıyor? Kameri nasıl bölüyor, parmağından suyu nasıl akıtıyor, 300-500 kişiyi [suya] nasıl kandırıyor, yemek nasıl bereketli oluyor?

Yapan, eden, çatan hep Allahu Teâlâ hazretleridir ama sevdiği kullara ikram olarak yapıyor. Kerâmet Arapça'da "ikram" demektir. Allah ona ikram ediyor. Müstesnâ bir vasıf lütfetmiş o ondan oluyor.

"Hocam böyle bir şey olur mu?" derseniz hadîs-i şerîfi hatırlatırım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuyor mu ki;

"Kulum bana nafile ibadetleri işleye işleye, salih amelleri yapa yapa yaklaşır yaklaşır yaklaşır." Hattâ uhibbahû. "Ben onu sevinceye kadar..."

Bak ilk başta demiyor, Allah devamlılık istiyor. İbadet edeceksin, namaz kılacaksın, tesbih çekeceksin, oruç tutacaksın, iyilik yapacaksın, bir daha yapacaksın, bir daha yapacaksın. Bir iyilik yapıp da, dur bakalım ne gelecek diye bekleme! Devam edeceksin, hattâ ühibbahû "Nihayet severim." Nihayet o kulum imtihanlardan geçer, meşakkatlerden geçer o kulumu severim.

Fe-izâ ahbebtühû. "Ben kulumu sevdiğim zaman ne olurum?" Küntü sem'ahüllezî yesma'u bi-hî "İşittiği kulağı olurum." Ve besarahüllezî yebsuru bi-hî... "Gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum; benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür."

Bu ne demek?

Her işine yardım ederim demektir. O zaman işler değişir işte. O zaman işler değişir.

Cezayirli Hasan paşa gazaya çıkmış, dolaşmış...

Nerede dolaşıyor?

Nerde dolaşacak, Cezayir'in üzerlerinde dolaşıyor. İtalya, Fransa, İspanya arasındaki adaların etrafını dolaşmış, -beri tarafa düşman zaten sokulamıyor ki!- bir tek düşman gemisi görememiş.

Niye o zaman öylede şimdi böyle?

O zamanki müslüman öyleydi sen böyle müslümansın da ondan. Etraftaki fark seninle onun arasındaki kalite farkıdır.

O adam o tarafları dolaşmış hiç kimse yok. Türkler var diye herkes bir tarafa sinmiş. Hiç gezinemiyorlar. Yani Batı Akdeniz'de, bizim Kıbrıs civarı değil ta İspanya tarafları.

Bir adaya gelmişler geceleyin demirlemişler, ondan sonra güneş doğmadan sabaha doğru demir alıp adadan ayrılmaları lazım. Gemiler kalkmamış. Beş altı kişilik gemi halindelermiş. Öbür gemilerin kaptanları demişler ki;

"Bizim bu Hasan Reis ilk defa sefere çıkıyor, bunun tecrübesi az. Burada gündüze kalacağız düşman da kenardan gemimizin sahile yanaştığını görecek. Topa tutar, başka bir şey yapar, yani zarara uğrarız. Geceden, daha ortalık ışımadan bu koydan dışarıya çıkmamız lazım. Hâlâ da haber gelmedi, kayığa binelim söyleyelim." demişler.

İşaretleşmişler, kayıklara binmişler, Hasan reisin kalyonuna gelmişler.

Nerede Hasan reis?

"Kaptan köşkünde, kamarasında neyse, arka tarafta ibadet ediyor" demiş.

Allah Allah şimdi ibadet sırası mı, iş yapma zamanı.

Kapıyı çalmış içeri girmişler, seccadenin üzerinde zikirle ibadetle meşgul oluyor. Demişler ki;

"Efendim, gemiciliğin töresinde bu vakte kadar böyle bir limanda kalmak yoktur, düşman bastırıverir. Engin denize çıkacaksın. Burada manevra yapamazsın, rüzgar esmez, olmaz, geç kaldık. Şimdiye çoktan dışarıya çıkmamız lazımdı." Demiş ki;

"Yoldaşlarım, kardeşlerim! Biraz daha sabredin biraz sonra ben size emir vereceğim. İnşallah birkaç parça düşman gemisi geliyor şimdi burada duralım, onların önüne birden çıkalım. Ben size haber vereceğim" demiş. Edep var askerî terbiye var, neyse çıkmışlar dışarıya fakat biribirlerinin yüzüne bakmışlar demişler ki;

"Adam hem denizciliği, denizcilik usulünü bilmiyor hem de şimdi bir de velilik taslıyor. Gemi gelecekmiş de filan diye istikbale ait bir şeyler söylüyor. Ufukta gemi falan yok. Neler söylüyor bu adam!" diye birbirlerine bakmışlar, baş sallamışlar gemilerine gitmişler.

Fakat aradan ne kadar zaman geçtiyse ufuktan beş altı tane düşman gemisi belirmiş.

Görmeden nasıl söyledi bu adam?

Deminki hadise göre söyledi. Hadîs-i kutsîde, "Ben onun gören gözü olurum." demedi miydi? Allah görmeden gösterir, geleceğini kalbine bildirir. Orada hazırlık yapıyorlar, düşman gemilerinin üstüne adanın koyundan birden çıkıverince ötekileri zaten hemen yelkenleri suya indirmiş, teslim oluvermişler. O gemileri ganimet olarak almışlar Cezayir'e dönmüşler. İşte öyle olur.

Allahu Teâlâ hazretlerinin resûlüne verdiği o vasıflar, sıfatlar, resûlünün yolunda yürüyen kimselere de verilir. Yürürsen, yürüyebilirsin Allahu Teâlâ hazretleri onu verir.

Peki kerâmet ile mucize arasında ne fark var?

Kerâmet velilerden, mucize nebilerden olur. Her ümmetin velilerinin kerâmeti o ümmetin peygamberinin mucizesinin devamıdır, peygamberine bağlıdır.

Hâsılı insan Hakk'ın yolunda giderse,

Ve men yettekıllâhe yec'allehû mahrecâ ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib. "Kim Allah'tan korkarsa, takvâ ehli olursa Allah ona bir çıkış noktası gösterir. Ummadığı yerden rızıklandırır." dediği gibi lütfeyler, kerem eyler. Biz kalbimizi doğrultalım Allah'a has halis kulluk edelim, temiz, pak kul olalım, bak gör o zaman neler olur! Ne lütuflara nâil olur insan!

biş'şuf'ati fî-külli ma lem yuksem fe-izâ -hudûdü ve surifeti't-turuku fe-lâ şuf'ate.

Bu hadîs-i şerifte mülk hukukuna, mülkiyete dâir bir hüküm taşımaktadır. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz taksim edilmemiş olan bir malda hakk-ı şuf'a ile hükmetmiştir."

Bu hakk-ı şuf'a ne demek?

Hakk-ı şuf'a, bir kimsenin bir malda başka bir kimse ile ortaklığı varsa... Diyelim ki bir tarlanız var üç kişi ortaksınız, hissedarsınız. Taksim edilmemiş bir ortaklığınız varsa, sen sıkıştın kendi hisseni başkasına 100 bin liraya satmaya kalkıştın, satabilir misin?

Tabii her mülk sahibi insan mülkünü satabilir. Ama öteki ortakların var ya, bizim dinimiz diyor ki; sen onu bir başkasına 100 bin liraya satsan o ortaklardan bir tanesi der ki;

"Ben bu tarlanın ortağıyım. Bu adamla ortaktım. 100 bin lirayı ben veriyorum." derse mal onun olur. Yani sen ötekisine satsan da, İslâm hukukuna göre mal ortağın olur çünkü onun hakk-ı şuf'ası var. O orada ona çift olmuş, onunla beraber mülkiyetine iştirak etmiş, Allah ona bir hak, üstünlük tanıyor. Ama almayacağım derse; yani sen ev ortağına dedin ki;

Ya, o evimiz seninle yüzde elli ortak, satmak ihtiyacındayım alır mısın?

Almayacağım [derse] o zaman istediğine satabilirsin.

Ona haber vermeden başkasına satarsan, o da dilerse o parayı verir, alır. Başkasının verdiği kadar o bedeli vererek kendisi alabilir.

Yoo! Mal benimdir. İnat ediyorum o ortağıma vermeyeceğim başkasına satacağım derse bizim dinimiz o inadı kabul etmiyor, ortağa üstünlük tanıyor. Bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle hükmetmiş. Taksim edilmemiş olan bir mülkte hakk-ı şuf'a ile hükmetmiş, yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ortağın öncelik hakkını ileri sürerek bu hükmü koymuş..

Ne zamana kadar?

İzâ vukkite'l-hudûdü vesurifeti't-turuku. "Yollar açılıp da hudutlar belli oluncaya kadar..." Eğer sen tarlayı üçe bölmüşsen şurası senin, burası benim; burası benim o zaman kalmaz. Taksim edilmiş çünkü yeri belli o zaman böyle bir bağlantı bahis konusu değildir. Kâbil-i taksim olmayan, taksim edilmemiş olan bir şey için olur da taksim edilmiş tek mülkiyet hâline gelmiş. Toplu bir arazi almışsınız parselasyon yapılmış şurası senin burası benim, yolları belli hudutları belli, artık burada İslâm hukukuna göre hakk-ı şuf'a olmaz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz böyle bir mesele ile hükmetmiş. Ne güzel şey! Yani elbet insan kendi malının yanındaki yeri kendisi alıp oraya sahip olmak ister, dinimiz o hak kabul ediyor.

Diğer bir hadis.

Bi'l-yemÎni mea'ş-şâhidi'l-vâhidi. "Peygamber Efendimiz bir şahit ile yemin etmek suretiyle şahitliğini kabul eylemiş." Malum İslâm'da iki şahit lazımdır. Bu kuvvetli bir hadîs-i şerîftir, bunlar dinimizin hukuk ahkâmına ait hususlardır."

Kâtimü'l-ilmi ye'l-anuhû küllü şey'in hatte'l-hûtü fi'l-bahri fe't-tayru fî's-semâi.

Bu hadîs-i şerîf ile "kef" harfini geçtik. Biliyorsunuz okuduğumuz kitap alfabetik bir kitaptır. Hadisler hadîs-i şerîfin ilk kelimesinin ilk harfine göre dizilmiştir. "Kaf" harfi bitti şimdi "Kef" harfine başladık.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Kâtimü'l-ilmi. "İlmi ketmeden, söylemeyen..." Vermiyor, biliyor ama öğretmiyor, ağzını kapatmış saklıyor. "İlmini ketmeden kimseye..." Ye'l-anuhû küllü şey'in. "Her şey lânet eder." Seni cimri, seni melun, biliyorsun da bildiğini başkasına öğretmiyorsun diye her şey lanet eder.

Neler?

Hatte'l-hûtü fi'l-bahri fe't-tayru fî's-semâi. "Denizdeki balık ve havadaki kuş bile." Cümle mahlukât... Bizim dinimiz ilme ne kadar önem vermiştir tarif edilmez. İnsan ilim yoluna girdi mi cennet yoluna girmiş demektir. Yürürse elhamdülillah o yolun sonu cennete kadar varır. Biraz sabret, yürü bak, sonu cennet.

İlmi saklamak yasaklanmıştır. Burada izah edilmesi gereken iki nokta vardır. İlim ehlinden saklanmaz. Falanca genç istidatlı, ehliyetli, edepli terbiyeli ve ilmi hayra kullanacak bir kimse. Ona bildiğini öğretmezsen senin yakana yapışırlar. Melun olursun. Her şey sana lânet eder. Yerdeki gökteki şeyler lânet eder. İlmi öğreteceksin. Öğretmezsen öğrenmek isteyen o talebeye zulümdür o. Edepli, terbiyeli talebe gelmiş senden öğrenecek. Çırak sanatı, talebe ilmi öğrenecek, öğretmekle vazifelidir. Sakladığın zaman kıyamet gününde onların ağızlarına ateşten gemler vurulacak. O saklayanlar cehennemde öyle azaplandırılıcak. Sen biliyordun bildiğini öğretmedin diye ateşten gemler ile gemlenecek deniliyor. Bu iki manayı ihtiva eder; birincisi cehenneme girecek demektir bir de cehennemde bu tarzda azaplandırılıcak demektir.

Onun için insan bildiğini söylemeli, başkasına öğretmeli. Siz de duyduğunuz hadisleri iyi duyun, iyi öğrenin ve başkasına da öğretin. İnsan bildiğini saklamayacak. Şahitlik de böyledir.

Hadiseyi gördün, vuran şu ama şirret bir adam, söylersem bana da zararı dokunur [diye düşünüyorsun.] Başkasına iftira ediyorlar, sen de biliyorsun ki o hadiseyi iftira edilen yapmadı bu yaptı. Biliyorsun, senin içinde bilgi var ama o bilgiyi bir sebepten; korkundan veya taraf tuttuğundan saklıyorsun. Bu da aynı gruba dâhildir. Bildiğini söyleyeceksin.

Âlim. Birisi geldi bir şey sordu; korkmayacak, söyleyecek. Allahu Teâlâ hazretleri ilim adamlarıyla ahd u peymân eylemiştir, anlaşması vardır. İlim adamı hak bildiği şeyi kullara dostdoğru söyleyecek, korkup saklamayacak. Şu zengindir, söylersem bana darılır, yardım etmez. Şu vâlidir, söylersem kızar, şöyle yapar. Öyle şey yok! Hak bildiği şeyi söyleyecek. Allah'a karşı mesul. Söylemesi lazım. İlmi saklarsa Allah onu çeşitli cezalara çarptırtıyor. "Gökte kuşlar, denizde balıklar dâhil bütün her şey ona lânet eder."

Demek ki ilmi ehlinden saklamayacağız. Bir de bu madalyonun öteki tarafı, perdenin birde arka tarafı vardır o da şudur ki; ilmi nâehle, nâehil adama da ilim vermek doğru değildir, verirsen mesul olursun.

Hocam olur mu?

Olur. Bir misal ile söyleyeyim bak sen de kabul edeceksin.

Birisi geldi, sinirinden tir tir titriyor elinde tabanca var, "Ali Efendi nerede söyle!" diyor. Sen de Ali Efendinin nerede olduğunu biliyorsun.

Söylersen ne olacak?

Bu adam bu sinirle ona kızmış burnundan soluyor, bu tabancayla gidecek onu öldürecek.

Söyler misin?

Söylersen mesul olursun. Ne diye söyledin adamı öldürttün diye Allah senden sorar.

Evet, ben Ali Efendinin yerini biliyorum. Demin şuradan sokaktan geçti evine girdi dersen gidecek öldürecek adamı, mesela.

Başka bir misal verelim. Bir adam geliyor senden din ilmi öğreniyor. Adam hâin, Avrupalı, müsteşrik, müslümanların ilimlerini öğrenecek ondan sonrada müslümanları sırtından nasıl hançerleyebilirim diye o bilgiyi kullanacak.

Doğru mu öğretmek?

Olmaz! Öğretirsen vebal altında kalırsın.

Hz. İsa aleyhisselam demiş ki; "Domuzların boyunlarına gerdanlık takmayın."

Domuzun boynuna gerdanlık takılır mı, ne demek istiyor?

Nâehile ilim öğretmeyin, onu ilimle süslemeyin. İlmi ehline öğretin. Onun için talebeyi iyi seçmek lazım, öğreteceğin kimseyi iyi seçmen lazım.

Öğrendiği şeyi hayra mı kullanacak, şerre mi kullanacak?

"Geliyor, tasavvufu öğreneceğim." [diyor.]

Ne yapacak?

İstismar edecek, dünyalık kazanacak.

Öğretmeyeceksin, öğretirsen vebal olur. O dini istismar edecek, cebini doldurmaya bakıyor. Onu kovacaksın, ona öğretmeyeceksin ama öbür tarafta boynu bükük duruyor, onun peşinden koş, gel de, yalvar yakar, yevmiyesini ver ona öğret. Ehline öğretmezsen ehline zulmedersin, nâehle öğretirsen ilme zulmedersin yazık olur.

Nazlı, nâzenîn kızını sarhoş ayyaş serseri bir kimseye verir misin?

Vermezsin. Kızcağıza yazık eder! Vurur, döver, kırar geçirir, hayatını zindan eder. Onun gibi nâehle de ilim verilmez.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi ilme ehil eylesin, ilmin kadr ü kıymetini bilen eylesin, öğrendiğini başkasına, ehil kimselere nakleden kimse eylesin."

Kâdeti'n-nemîmetü en yekûne sihran. "Nemîme nerdeyse sihir ola yazdı." Hadîs-i şerîfin mânası bu.

Nemîme ne demek?

Nemîme, nemmamlık demektir.

Nemmamlık ne demek?

Birisinden söz alıp ötekisine gidip o sözü söyleyip aralarını bozmak için söz taşıyıcılık yapmak. İki kimsenin birisiyle konuşuyor ondan duyduklarını, işittiklerini öbür tarafa, Ali Efendi sana şöyle dedi, böyle dedi filan onu buna kışkırtıyor, kızdırıyor iki ara bozuluyor birbirlerine söz taşımalar yüzünden hasım oluyorlar. Bu söz taşımaya nemmamlık, nemîme derler.

Gıybet nasıl günahsa söz taşımakta günahtır. Ara bozuyor çünkü. Bizim dinimiz bozucu şeyleri yasaklamıştır, yapıcı şeyleri teşvik etmiştir. Gıybet, ara bozuyor yasak; nemîme, ara bozuyor yasak; mizah, kalp kırıyor yasak; yalan, her şeyi alt üst ediyor yasak. Buna mukâbil hayırlı, iyi şeyler teşvik edilmiştir.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte diyor ki; "Söz taşıyıp, getirip götürme nerdeyse sihirbazlıkla denk ona yazdı." Sihirbaz cehenneme gidecek. Sihir günah, haram. Onun kadar kötü bir şeydir diyor.

Bu nemîme denilen şey çokça da yapılır. [İnsan] farkında olmadan çok yapar. Yani size siz yapmazsınız bile diyemeyeceğim. Hani umumiyetle, eh Allah razı olsun bizim kardeşlerimiz iyidir hoştur, başkalarından üstündür filan [deriz] ama insan gizli aşikâr, bilir bilmez bunu yapar. Onun için sözünüze dikkat edin. Birinin lalfını ötekisine nakletmeyin. Gıybet, dedikodu etmeyin, nemmamlık yapmayın. Sihirbazlıkla denk tutulacak, ara bozmaya sebep olan bir kötü huy olduğundan cezası ona göre ağır olur.

Hocamız rahmetullahi aleyh bir güzel fıkra yazmıştı onu da bu münasebetle anlatayım. Musa aleyhisselam'a Allahu Teâlâ hazretleri vahyetmiş demiş ki;

Yâ Musa! Bu şehirde bir nemmam, laf taşıyan, ara bozan bir kimse var, onun yüzünden bu şehirden bereketimi esirgedim. Bu şehre lütfumu, bereketimi kestim demiş.

Bilmiyorum siz olsaydınız, böyle bir şeyle muhatap olsaydınız ne derdiniz?

Musa aleyhisselam da demiş ki;

"Yâ Rabbi! Onu bana bildir de kulağından tutup şehirden dışarıya atayım. Şehre zararı dokunuyor, Allah'ın lütfu keremi gelmiyor, çıkartayım bu şehirden." demiş. [Allahu Teâlâ hazretleri] demiş ki;

"Yâ Musa! Ben onu söz taşıyor, başkasının aleyhinde konuşuyor diye onun yüzünden bu şehri lütfumdan mahrum bırakıyorum. Hiç aynı kötü şeyi kendim yapar mıyım? Onun adını sana verir miyim?"

Bak, o kötü huyluyu peygamberine söylemiyor. Allah dilerse bildirir dilemezse bildirmez. Allah'ın velî kulu ta on yıl sonra olacak şeyi bilir de burnunun ucundaki kuyuyu görmez düşebilir. [Allah'ın] bildirdiğini bilir, bizâtihî kendisinde bilmek yok, Allah bildirdiği için biliyor. Bir hikmete mebni bildirmezse bilmez. "Hiç ona nemmamlıktan dolayı kızarken ben nemmamlık yapar mıyım?" demiş. Bu fıkra çok hoşuma gitti.

Dikkat edelim de ara bozmamaya, laf taşımamaya, koğuculuk yapmamaya gayret edelim; güzel huylu, tatlı dilli, yapıcı içtimaî münasebetleri tamir edici kimseler olalım inşaallah.

Kâde'l-halîmü en yekûne nebiyyen. "Halîm kimse peygamber olayazdı. Nerdeyse peygamber olacak gibi oldu." Halîm kimse peygamberlik derecesine çıkacak gibi oldu nerdeyse o kadar kıymetli.

Halîmlik ne demek?

Hocamız şerhinde tarif etmiş. Manası şudur ki;

Halîmlik, aceleyi terk etmek." Acele etmeyeceksin, ağır başlı düşüne taşına hareket ediyor. Ve'l- ukûbeti. "Cezayı aniden vermeyecek."

Gel buraya, çat çut çat!

Bana niye vurdun baba?

Sen şunu yaptın, bunu yaptın!

Ama öyle olmamıştı ki, annem gel dedi de ondan yaptım.

Hay Allah, ondan mıydı?

Ama bir kere dövdün...

İnsan cezayı acele, birden yaparsa ne olur?

Sonunda pişmanlık duyabilir.

Hele o kafa kesmek tarzında filan olursa daha da beter olur. Ver bir ceza, kesin kafasını...

Kafası kesildikten sonra suçsuzluğu anlaşılırsa o adamın kafası yerine gelir mi?

Gelmez.

İşte onun gibi insan yaptığı işlerde aceleyi, cezayı birden vermeyi bırakır da ölçerek, biçerek yaparsa, sükûn ve vakar ile hareket ederse o kimseye hilim sahibi insan, halîm insan derler. Kızmıyor, sinirlenmiyor, serinkanlılıkla hadiseyi makul bir mantıkla düşünüyor, ondan sonra yapıyor. [Hilm] çok kıymetli, fevkalade kıymetli bir vasıftır. Onun için peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "[Hilm] nerdeyse peygamber olayazdı, nerdeyse peygamberlik mertebesini bulacaktı."

Onun için bu güzel vasfa sahip olmaya çalışalım. Sinirlenmeyelim, düşünetaşına; gerekiyorsa yine döv çünkü babanın dövdüğü [vurduğu] yerde gül biter. Belki dövmek de gerekebilir. [Mesela,] namaz kılmıyor; kıl diyorsun kılmıyor, kıl diyorsun kılmıyor...

Gel buraya haylaz!

O zaman gözünü korkutursun sonunda anlar kıymetini; bu sefer dövsen yine kılar ama ilk başta anlayıncaya kadar icabında dövebilirsin. Ama cezayı ecele etme, yapacağın işe dikkat et.

Halim selimlik sıfatını Allah cümlemize ihsan eylesin.

Kâde'l-halku lem yesmeu'l-kur'âne hîne yesmeûnehû mine'r-rahmâni yetlûhü aleyhim yevme'l-kıyâmeti.

Bu hadîs-i şerîf şöyle; "İnsanlar cennette, Rahman olan Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i okuduğu zaman, -cennette kendi kelamını bizzat kendi okuyacak- hiç duymamış gibi dinleyecekler." Allah Allah! Ne zevk ne sefa ne güzellik! Rahman olan Allahu Teâlâ hazretleri o Kur'an'ı orada okurken hiç işitmedikleri gibi gelecek; o kadar lezzetli, o kadar hoş, o kadar zevkli, o kadar mest edici olacak. İnsanlar kendisinden geçecek. Allahu Teâlâ hazretlerinin bizzat kendisinden, bizzat kendi kelamı Kur'ân-ı Kerîm'in tilâvetini orada duydukları zaman;

Kâde'l-halku lem yesmeu'l-kur'âne. "İnsanlar nerdeyse Kur'an'ı duymamış gibi olacaklar." Hîne yesmeûnehû mine'r-rahmâni. "Rahman olan Allah'tan onu dinledikleri zaman." Yetlûhü aleyhim yevme'l-kıyâmeti. "O Kur'an'ı Allahu Teâlâ onlara kıyamet gününde okuyacak." Okuduğu zaman o kadar büyük bir lezzet, o kadar büyük bir zevk, o kadar güzel bir hal olacak. Allahu Teâlâ hazretlerini cennet ehli mehtaplı gecede dünya ehlinin mehtabı gördüğü kadar aşikâr bir şekilde göreceklermiş.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize cemâl-i bâkemâlini öylece görmek ve kelâm-ı kadîmini kendisinden böylece işitmek nasip eylesin.

Ke'ennehüne'l-yakûtü ve'l-mercân yenzuru ilâ vechihî fî-haddihâ asfâ mine'l-mir'âti ve inne ednâ lü'lüetin aleyhâ le-tudi'u mâ beyne'l-maşriki ve'l-mağribi ve innehâ yekûnü aleyhâ seb'ûne sevben hattâ yerâ muhhu sâkihâ min-verâi zâlike.

Bu hadîs-i şerîf de müminlerin cennetteki sefâlarından bahsediyor. Malum olduğu üzere Allahu Teâlâ hazretleri cennette kullar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği hiç kimsenin hatır ve hayaline sığmayacak nimetler hazırlamıştır. Müjdeler olsun ki gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş ve kimsenin tahayyül edemeyeceği kadar mükemmel. Tahayyülün üstünde hoş, güzel şeyler hazırlamıştır.

Onlardan bir gurubu şudur ki, Allahu Teâlâ hazretleri mü'min erkeklere hûrîler ihsan edecek, lütfedecek;

Ke'ennehüne'l-yakûtü ve'l-mercân. "Onlar, o hûrîler yakut ve mercanlar gibi olacaklar." O kadar kıymetli olacaklar. "Adam, o cennetlik kişi onun yanağına, yüzüne bakacak ve, asfâ mine'l-mir'âti. "Onun yanağını aynadan daha saf, daha pırıltılı, daha berrak görecek." O kadar güzel görecek. Ve inne ednâ lü'lüetin aleyhâ. "O hûrî kızlarının üzerindeki süslerden, ziynetlerden, mücevherattan en küçük, en aşağı mertebedeki bir incinin bir tanesi şöyle gösterilse maşrık ile mağribin arasını aydınlatır."

O kadar pırıltılı olacak. En aşağı bir incisinin pırıltısı güzellikte o kadar olacak. "Ve onların üzerinde 70 kat elbise olacak, o mü'min kul onun o elbiselerine baktığı zaman gözü, hattâ yerâ muhhu sâkihâ min-verâi zâlike. "Bu 70 kat cennet elbisesinin, libasının arkasından ayağının iliğini görecek." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarif ediyor.

Bir kişi namaz kılarsa, namazı kıldıktan sonra şöyle dua etmesi tavsiye ediliyor.

Allahümme ecirnâ mine'n-nâr veya ecirnî mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! sen beni cehennemden kurtar." Hıfzeyle, cehennemine sokma demek. Ecirnî derse beni sokma demek. Ecirnâ derse bizi sokma demek daha iyi olur. Bize de dua ediverin, tek başınıza cennete girip ne olacak? İyi olur ama hep beraber girelim inşaallah. Herkes girerse bir şey eksilmez.

Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Sen bizi cehennemden âzat eyle." Ve edhilne'l-cennete me'a'l-ebrâr. "Has hâlis, hoş, iyi kullarınla bizi cennetine dâhil eyle." Ve zevvicnâ mine'l-hûri'l-îyn. "Yâ Rabbi! Hûrîlerle bizi tezvic eyle, orada evlendir." diye dua edecekmiş. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte böyle tavsiye ediyor ve diyor ki;

"Kim böyle dua etmeden namazı kılıp kalkar giderse melekler şaşarlarmış. Allah Allah! Bu ne biçim adam! Namaz kıldı, arkasından cehennemden Allah'a sığınmadı, cenneti istemedi, hûrî kızları da bizi talep etmedi diye darılacakmış." Onun için bu dua hatırınız da olsun.

Allahümme ecirnâ mine'n-nâr ve edhilne'l-cennete me'a'l-ebrâr ve zevvicnâ mine'l-hûri'l-îyn.

Kâne alâ Mûsâ yevme kellemehû rabbuhû kisâu sûfin ve cübbetühû sûfin ve kümmehû sûfin ve serâvîlü sûfin ve kânet na'lâhu min cildi hımârin meyyitin.

Musa aleyhisselam tur dağında Allahu Teâlâ hazretlerinin vahyine mazhar oldu. Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam ile tur dağında konuştu"

Ve kellemallâahu mûsâ teklîmâ.

Nasıl konuştu?

Hikâyesi uzuncadır. Musa aleyhisselam doğdu. Doğmazdan evvel Firavun, bir çocuk doğacak ve onun mülkünü sarayını başına yıkacak diye bir rüya gördü.

Çare?

Çare tevbe edip, istiğfar etmek olacak yerde çareyi doğan çocukları öldürmekte buldu. Beni İsrail'den Mısır'a yerleşmiş olanlarından ne kadar doğan çocuk varsa, orada bunların içinden çıkacak olanlardan çocuk benim sarayımı yıkacak diye hepsini öldürmeye başladı. Musa aleyhisselam zamanında çocuk bekleyen hanımları kontrol ediyorlardı, vakti geldiği zaman çocuğu alıp katlediyorlardı.

Ne kadar zalim, hâin insanlar geçmiştir şu dünyadan, ne zulümler olmuştur. Ama Allahu Teâlâ hazretleri hükmetmiş ya, o dediği olacak, isterse o Firavun'a onu da yaptırmaz ama hikmeti var. Musa aleyhisselam doğunca [Allah Teâlâ] annesine dedi ki;

"Korkma! Sen bunu bir sepetin içine koy Nil nehrine salıver."

[Annesi] oraya salıverdi. [Sepet] nehrin üstünden yüzerek içinde bir bebek bağıra bağıra gidiyor. Firavun'un sarayının rıhtımının önünden geçerken hanımı gördü;

"Aman, bir çocuk, suyun içine atmışlar, öldürecekler!" filan diye alıp getirdiler, aldılar. "Aman pek güzel bir çocukmu!" dediler. Kocasına dedi ki;

Lâ taktülûhu 'asâ en-yenfe'anâ ev nettehizehû veledâ.

Lâ taktülûhu. "Bunu öldürme!" Kocasına, "bunu öldürme" diyor. 'Asâ en-yenfe'anâ. "Belki bize faydası dokunur." Ev nettehizehû veledâ. "Belki de onu evlat ediniriz." Hanımını kıramadı, "Peki!" dedi. O çocuk, yani Musa aleyhisselam geldi.

Ve karnı doyacak... O zaman mamalar yok ki al çarşıdan sütle kaynat ver... Karnı doyması lazım.

Ve harramnâ aleyhi'l-merâdı'a. Musa aleyhisselam kimseden süt emmedi, Allah emdirtmedi. Annesine vaadi yerine gelecek, emdirtmedi. [Annesinin] kız kardeşi, yani teyzesi sarayda çalışıyordu dedi ki;

"Ben buna bakacak bir aile biliyorum. Onu size isterseniz anlatayım, getireyim."

"Getir!" dediler. Musa aleyhisselam'ın annesini Musa aleyhisselam'ın yanına getirdiler. Tabii annesinin memesini emdi. Allah, Allah düşmanının sayarında kendi annesine baktırttı.

Allahu Teâlâ hazretleri kudret-i külliye sahibidir ve her işi hikmetlidir, işte böyle yapar. Bizim aklımız ermez ki! Bak! İdrakini kullan! Hikmetlerini anla, hayran kal! Ağzından tat gitmez, eksik kalmaz. Bak ne hikmetler var.

Ey zalim, câhil Firavun! Ne yapabilirsin?

Hiçbir şey yapamazsın. İşte bak öldüremedin! Senin saltanatını yıkacak peygamberi koynunda besliyorsun. Ötekileri öldürdün, öldürdün ama şimdi bak Allah öldürtmedi.

Musa aleyhisselam sarayda asil, müstesnâ bir terbiyeyle yetişti, büyüdü.

Ondan sonra bir gün bir akşam bir kavga olmuş, [kavga edenlerden] birisi kendi kavminden birisi hasım olan kavimden. O kavgada araya gireyim derken ötekisine bir yumruk vurdu öldü, kaçtı. Fakat bir gün evvel kendisine yardım ettiği şahısı tabii yakaladılar;

"Sen öldürdün." [dediler. O da;]

"Yok, ben öldürmedim Musa öldürdü." diye söyledi. Musa aleyhisselam'ı aramaya başladılar. Bir şahıs geldi, dedi ki,

Yâ mûsâ inne'l-mele'e ye'temirûne bike. "Kalabalık bir grup halinde seni arıyorlar." Fahrüc innî leke mine'n-nâsihîne. "Çık buradan kaç, kaybol, çünkü kalabalık grup halinde geliyorlar seni öldürecekler." dedi.

Onun üzerine o da korkarak terk-i diyâr etti, çıktı, gitti. Yürüdü, yürüdü, meyden diyarına geldi. Orada baktı ki çobanlar, koyunları suluyorlar. İki tane kızcağız da kenarda terbiyeli, terbiyeli duruyor.

"Siz burada niye bekliyorsunuz?" diye sordu. Dediler ki;

Bizim babamız yaşlı bir kimsedir, bu çobanlar buradan bu suyun olduğu yerden sürülerini sevk edip burayı boşaltmadıkça biz yanına sokulamıyoruz; onlar adam, biz kadınız böyle bekliyoruz.

Fe-sekâ lehümâ. "Onların namına o koyunları sulayıverdi." Güçlü, kuvvetli tabii. Kızlar çarçabuk gittiler, erken geliş nedenlerini, "birisi bize yardım etti" filan diye babalarına haber verdiler. Tabii babası da peygamber. Onu çağırdı sonra o kızlardan bir tanesiyle evlendi. Sekiz on sene hizmet etti. Ondan sonra Mısır'a dönmek durumu oldu. Hanımını aldı yola çıktılar, Tur dağına geldiler, hanımı bebek bekliyor. İhtiyaç başladı. Dur, ben burada ateş görüyorum oradan ateş getireyim diye gitti. Orada kendisine vahiy geldi. Yani bu işler böyle oldu.

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden anlaşıldığı üzere Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam ile konuştu. Orada Musa aleyhisselamı'a Tevrat'ın ahkâmı nâzil oldu da o ahkâmı sonra tüm kendi ümmetine bildirdi.

Burada [hadiste] diyor ki;

Kâne alâ Mûsâ yevme kellemehû rabbuhû. "Rabbinin kendisine hitap ettiği, vahy yettiği, konuştuğu gün Musa aleyhisselam'ın üzerinde yünden bir elbise, yünden bir cübbe, yünden bir takke, yünden bir şalvar vardı, her şeyi yündendi."

Tabii koyucu insan ne yapsın. Koyunu alırlar, kırkarlar, kıvırırlar, eğiriler, kaba saba bir şey yaparlar. Yani o zaman yün bu devirdeki gibi makbul değil. Şimdi yün en pahalı malzeme. Yatağa sadece kırkılmış yün bile koyacak olsan bir yatak bilmem kaç bin liraya çıkıyor. Şimdi pahalı o zamanlar ucuz şey. İpek pahalı, atlas pahalı bilmem pamuk pahalı da yün ucuz. Böyle mütevâzi bir kıyafeti vardı diyor.

"Ayağında da himar derisinden yapılmış pabuçları, nalınları, ayakkabıları vardı." diye mütevâzi bir halde olduğunu belirtiyor. İyi, salih kullarda o tevazuya dikkat etmişlerdir. Onun için mütevâzi giyindikleri için böyle tevazu sahibi, güzel huylu kimselere sôfî denmiştir. Sof "yün" demek, sôfî "yün giyinen mütevâzi kıyafetli; yani şatafatlı, gösterişli, atlaslı, sırmalı değil de mütevâzi giyinen kimse mânasınadır." Mutasavvıf sözü, sôfî sözü oradan çıkmıştır.

Subhane rabbiye'l aliyyi'l ale'l-vehhab Elhamdü lillah hakka elhamdülillah ve's-salatü ve's-selamü ala hayra halkihi Muhammedin ve alihi ve sahbihî ecmaîn.

Semente bi-ihsani ilahi yevmi'd-din Allahümme ya Rabbena tagabbe'l minna inneke ente semiu'l-alim. Allahümme belluhe sevaba me kaerna ve nurema televnahbağde'l-kabuli minna bilkavvi ve'l-ihsan. Nebiyyeten vasıleten ilahü seyyidinâ ve senedinâ Muhammedini'l Mustafa ve ila ervai cemiline enbiyai vel evliyai vessalihin ve hassetsen iza ve sadatine ve meşayihina fi'd-din sadatüddurugu'l aliyyetin nakşibendiyyeti velkadiriyyeti velcümleviyyeti vessühreverdiyyeti veyeşeteyetti vesaüdduruguti'l sahiyati meşrukiyeti aliyye mukaddes Allah ve esrarehu'l aliyye ve nebi Allah min fuziatini ve min fuziatin ve berakati ya Rabbe'l-âlemîn ve benli illa hümme ila ervahi ve bane innaümme hatina ve ihva ina ve ahevatina ve ecdadina ve ceddatine ve sairaakum ve ina akbabina ve vellahu hakkun aleyna ve veslün fittun ile hayır. Ve belle hüm ila ervai ashabi'l hayrati'l hasaneti kaafetten amme ve ilahi İskender paşa ve ila ervai menfu civari mescidi ve ila errahimi ve himmetin ve hitabeihi ve müezzini ve cemaati ve ilahi ve'l-şuheda ve'l-hute'l-asha'l-kerimu'l-vehin selaatihin Fatihin ve'l-umerâ cahidin ve ila ersai velî'l-müminine ve'l-müminati ve'l-müslimine ve'l-müslimat Allahümme termül meraketime verahatehüm fehterecadihim Ahsin ileyna ve ileyhim verda ennehüm ve'l Allahümme hamd Muhammedin rahmeten amme Allahümme fehrici'l firade'l inna yecmain Allahümme kahir adaettin fahrilir kefere'l ve fecere'l müşrikine ve'l-munafıkine vallahu mine'l ecmaîn. Allahümme tahric hak Allahümme ellik beyne kubi'l müminin Allahümme temrük şemre edda inna Sümme ecmaîn. Allahumme ya rabbe'l-âlemîn. Ya müstehar ya müin ve inna ene eda zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetik ve vesnikna ve lima tuhibbu tavvab ve kavlin ve fihlin amelin Ve elhimna ruşitina alimna macehilna ve elne'l hakka'l hakka ve zünnet evve'l batıla'l ve batıla ve sübneş bi hümmeti esmaike'l hüsna ve resulike müştebat Ve bil hürmeti Kur'ani'l-Kerim Ve bi'l-hürmeti şehri Ramazan el mübarek ve bi hürmeti esrarü sureti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı