M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah Güzelliği Sever

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh!

Cumanız hayırlı, mübarek olsun. Allah cümlenizi bugünün sevaplarından, ecirlerinden, nimetlerinden, ikramlarından en yüksek azamî derecede istifade ettirsin.

Cuma sohbetimde bugün üç hadîs-i şerîfi size açıklamak istiyorum.

Birincisi şu:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri buyurmuşlar ki;

İnna'llâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl ve yuhibbu izâ en'ame alâ abdihî ni'meten en yerâ eserahâ aleyhi ve yubğıdü'l-bü'se velâkinne'l-kibre en tesfehe'l-hakka ve tubğıde'l-halka.

Önce mânasını kısaca, umumî olarak, kuş bakışı bir açıklayayım:

İnna'llâhe teâlâ. "Hiç şüphe yok ki yüce Allah." Cemîlün. "Güzeldir." Yuhibbü'l-cemâl. "Güzelliği de sever."

"Allahu Teâlâ hazretleri hiç şüphe yok ki güzeldir, güzelliği de sever."

Ve yuhibbu izâ en'ame alâ abdihî ni'meten en yerâ eserahâ aleyhi. "Ve bir kulunun üzerine bir nimet vermiş, bahşetmiş, ihsan etmiş olduğu zaman, o nimetinin eserinin sonucunun kulu üzerinde görünmesini, bâriz olmasını, tezahür etmesini de sever."

"Verdiği nimetin eserinin kulu üzerinde görünmesini sever."

Ve yubğıdü'l-bü'se ve't-tebe'üse. "Ve Allahu Teâlâ hazretleri derbederliği, perişan, -daha güzel olabilecekken kendisini salıverip- hırpânî olmayı ve hırpânîliği özenle, isteyerek, o tarzda, taklîden yapmayı sevmez."

"Öyle olmayı da sevmez, öyle bir tavır takınmayı da sevmez."

Velâkinne'l-kibre. "Fakat kibir;" En tesfehe'l-hakka. "Hakkı anlamamaktır, kabul etmemektir." Ve tubğıde'l-halka. "Halka kızmaktır."

Bu hadîs-i şerîfi, bu kelimeleri niçin ifade buyurmuş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz?

Bunun bir sebebi var. Bir keresinde buyurmuşlar ki;

"Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremeyecek."

Kibirli insan cennete giremeyecek. Kibir kötü bir huy. Onun için kişinin kibri bırakması lazım, kibirsiz olması lazım, mütevâzı olması lazım, burnu Kaf dağında olmaması lazım.

Bunun üzerine sahabeden bir zât sormuş ki;

"Yâ Resûlallah, insan güzel elbise giymeyi seviyor, güzel yemeyi seviyor, yeni elbise giydiği zaman hoşuna gidiyor; bu da kibir midir?"

Onun üzerine bu hadîs-i şerîf ifade olunmuş, vârid olmuş. Bu hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu bu olmuş oluyor.

Şimdi bu kelimelerin izahına geçelim.

İnna'llâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl. "Allahu Teâlâ hazretleri güzeldir ve güzelliği sever."

Tabii Allahu Teâlâ hazretlerinin güzelliğini ancak evliyâsı müşâhede edebilir. Müşâhede makamına çıkmış olan -o makamda olan, yükselmiş olan- insanlar Allahu Teâlâ hazretlerinin güzelliğini anlayabilir.

Allahu Teâlâ hazretleri göze görünmez.

Lâ tudrikühü'l-ebsâr. "Gözler O'na bakamaz; O'nu kavrayamaz, algılayamaz, idrak edemez." Ve hüve yudrikü'l-ebsâr. "O gözleri ve gözlerin faaliyetlerini dahi idrak eder."

"Her şeyi kuşatır, bilir, görür; ama gözler onu göremez."

Peki, o güzellik nasıl anlaşılır?

O tariflere sığmaz bir olaydır. Yalnız şu kadar söyleyelim ki; Allahu Teâlâ hazretleri kâinatı yaratmıştır.

Hâliku'l-bâriü'l-musavvir. "Her şeyin hâliki, musavviri ve bâri'i O'dur."

Bedîu's-semâvâti ve'l-ard. "Yerin, göğün yoktan var edicisi O'dur."

Yaratıyor; şekli de kendisi tasavvur ediyor, modeli de kendisi yaratıyor ve ortaya koyuyor.

Çevremize ilim gözüyle, irfan gözüyle dikkatli bir şekilde baktığımız zaman ne kadar muhteşem güzellikler görüyoruz. Bir kere tek tek olayları, varlıkları ele aldığımız zaman... Mesela bir çiçekler âlemi var; ne kadar güzel çiçekler var... Şekilleri, boyları, renkleri farklı çiçekler var. Kokuları birbirinden güzel çiçekler var. Tabii bunları yaratan Allah. Bu çiçeklerdeki bu güzelliği sanat olarak Allahu Teâlâ hazretleri öyle yaratmış. Bulan O. İcat eden O. İhtirâ eyleyen, tasavvur eden, onu düşünen, o şekilde yaratan Allahu Teâlâ hazretleri. Bütün güzelliklerin tasavvur edicisi ve yaratıcısı Allahu Teâlâ hazretleri. Oradan anlayalım ki; bizim görebildiğimiz mahlukâtından, yaratıklarından, güzel olan şeylerden, Allahu Teâlâ hazretlerinin her yönden en güzel sıfatlara sahip olduğunu, ne kadar güzel olduğunu idrak edebiliriz.

Allahu Teâlâ hazretlerini kullar görebilecek mi? Bu kadar güzel olduğunu Peygamber Efendimiz'in bildirdiği Rabbimiz'i acaba görebilecek miyiz?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîflerinde müjdeliyor:

"Cennette mü'minlerin hepsi Allahu Teâlâ hazretlerini görecekler."

"Yâ Resûlallah, nasıl göreceğiz?" diye, merak edip sordukları zaman da buyurmuş ki;

"Dolunay gökyüzünde olduğu zaman siz[in] ayı görme[nize] birbiriniz mâni oluyor mu?

Olmuyor.

Nasıl öyle hepiniz baktığınız zaman görebiliyorsanız o zaman [da] göreceksiniz."

Allahu Teâlâ hazretleri cennet ehline görünüp cemâlini yani güzelliğini, kendi Zât-ı pâk-i tecellîsini gösterdiği zaman onlara diyecek ki;

"Ey ehli cennet! Size selam olsun!"

Bu da Yâsîn sûresindeki;

Selâmun kavlen min rabbi'r-rahîm âyet-i kerîmesinden ispat ediliyor, biliniyor ki Allahu Teâlâ hazretleri kavlen "söz olarak" kullarına "selam" diyecek, "Ey cennet ehli! Selam olsun size!" diyecek. O zaman Allahu Teâlâ hazretlerine cennet ehli nazar edecekler, bakacaklar ve başka cennetteki öbür nimetlerin hiçbirine bakmayacaklar, sadece Allahu Teâlâ hazretlerine bakacaklar. Allahu Teâlâ hazretleri tecellisini kaldırıncaya kadar O'na mest olarak bakmaya devam edecekler. Tabii o tecellinin kalkışından sonraki halleri de devam edecek; o evlerinde, o cemâlullaha bakmaktan hâsıl olan güzellikler, hoşluklar üzerlerinde devam edecek.

Buradan anlıyoruz ki Allahu Teâlâ hazretlerini cennette mü'minler görecek.

Her mü'min, lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek. Ama burada mühim olan nokta; mü'min olan insanın cehenneme düşmeden cennete girmesidir.

Dinimizin emirlerine göre kâfirler cehenneme gidecek.

Hüm fîhâ hâlidûn. "Ebediyyen cehennemde kalacak."

Mü'minler cennete girecek ama mü'minlerin bir kısmı cennete, işledikleri günahlardan dolayı cehennemde uzunca yıllar yanıp ceza çektikten sonra gidecek. İşte tehlikeli olan taraf burası.

Allah'tan dua ediyoruz, istiyoruz ki Allahu Teâlâ hazretleri imanımızı korusun, imanımızı kaybettirmesin.

Yâ İlâhî, saklagıl îmânımız.

Verelim îmân ile tâ cânımız.

O Mevlid'in sahibi Süleyman Çelebi hazretleri, cennetmekân, rahmetullahi aleyh, Mevlid'in dua bölümünde Allahu Teâlâ hazretlerinden en mühim şeyi istiyor:

Yâ İlâhî, saklagıl îmânımız.

"Ey Allah'ımız, Rabbimiz, İlâhımız! İmanımızı koru, imanımızı kaybettirme, imanı elinden kaçırmış kullardan eyleme."

Verelim îmân ile tâ cânımız.

"Bizi koru da, nasip et de iman ile şu can emanetimizi teslim edelim, âhirete sevdiğin mü'min bir kul olarak göçebilelim yâ Rabbi!" diye dua ediyor, Süleyman Çelebi.

En mühim mesele; insanın sahip olduğu bu imanı korumasıdır. Çünkü bir insan mü'min yaşar yaşar da sonunda kötü bir duruma düşebilir. Bu mümkün, olabiliyor. Ve olmuş olan hadiselerden de dehşetle, korkuyla, titreyerek bazı olayları müşâhede ediyoruz, gazetelerde okuyoruz. Mesela adamcağız hastalanmış, ızdırabı çok olmuş; o ızdırabın çokluğundan dayanamamış, kendisini yüksek bir yerden aşağıya atmış, parçalanmış, ölmüş.

Ne oldu?

İntihar eden ebedî cehennemde kalacağı için o acıya dayanamaması dolayısıyla en sonunda vaziyet kötü bir duruma geldi.

O bakımdan, imanın en son nefesi verinceye kadar muhafaza edilmesi çok önemli.

Sevgili dinleyiciler!

Tabii gece gündüz Allahu Teâlâ hazretlerine yalvarıp, Erhamü'r-râhimîn olan Mevlâmız'a yalvarıp diyelim ki;

"Yâ Rabbi! Bizim imanımızı sen koru. İmandan bizi mahrum etme. Son nefesimizi verirken mü'min olarak, imanımızı kaybetmeden âhirete göçelim!" diye bunu söylemek ve bunu sağlamak çok önemli oluyor. Allah'ın bir kuluna bunu nasip etmesi çok önemli oluyor. Bu bir.

İman ile âhirete göçmek olduğunu düşünelim... Bunun ötesinde ikinci bir husus var. Evet, iman ile âhirete göçtük ama dünyada yaptığımız işler var. Ömür boyu yaptığımız işler acaba iyi mi değil mi? Mahkeme-i kübrâ yok mu? Kullarını huzuruna alıp onlara bu dünyada işlediklerinin hesabını sormayacak mı?

Soracak. Bunu da biliyoruz. Hesap vardır. Âhirette insanlar muhakeme olacak ve bazıları müslüman da olsa yaptıkları işlerden mahkûm olacak.

"Sen bunu yapmayacaktın, niye yaptın?"

Cezasını çekecek tabii...

Günahları, sevapları tartılacak. Ondan sonra, işlediği günahların cezasını çekecek.

İmanla göçmüş olduktan sonra ikinci tehlikeli durum, cehenneme düşmektir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu duruma düşmemeyi bize nasihat ediyor. Diyor ki;

"Aman! Cehenneme hiç düşmemeye, cehenneme hiç girmeden doğrudan doğruya cennete girmeye çok dikkat edin!"

"Çünkü cehenneme insan bir düştü mü orada yüz yıllarca kalacak."

Hadîs-i şerîfler var. Cehennemde en aşağı yüz yıllarca kalacak. Çok korkunç bir azap görecek, mü'min de olsa...

O bakımdan, ikinci nokta azap görmemektir.

Azap görmemek için ne yapacağız? Niçin çırpınıyoruz, muhterem kardeşlerim?

Azap görmemek için Allah'ın emirlerini tutmak, ibadetleri yapmak, Allah'ın yasaklarından sakınmak, günahlardan korunmak gerekiyor. İki kelime ile bu anlatılabilir. Ama insan bu iki kelimedeki kuralı, kâideyi, esası ömrü boyunca devam ettirmeli. Yani günahlara düşmemeli, vazifelerini bilmeli, yapmalı.

Vazifelerini bilip yapması uzun bir iş, yani bilgi istiyor. Cahillerin hâli çok fena. Bazı insanlar bu işin önemini pek anlayamıyorlar ama dinî bakımdan cahillik çok fena...

Şimdi herkes diploma almaya, yüksek tahsil yapmaya, çocuğunu okutmaya, koleje vermeye dikkat ediyor. Güzel. Hepimiz gayret ediyoruz tabii, çocuğumuz iyi bir tahsil görsün diye... Niçin yapıyoruz?

Dünyada rahat etsin diye.

Dünyada rahat etsin diye bu kadar ciddi müesseseler kurup, bu kadar büyük paralar harcayıp "Çocuğumuzu iyi yetiştirelim." diye düşünüyoruz ama sonsuz, ebedî, sermedî, dâimî olan âhiret hayatının güzel olması için bir gayret göstermiyoruz. Ona bir bilgi vermiyoruz. "Dünyada cahil kalma evlâdım." diyoruz, "Aman evlâdım oku da, cahil kalma da, dünyada rahat et, mutlu ol, para kazan." diyoruz; "Âhirette aman evlâdım cehenneme düşme, dinî bilgileri öğren." demiyoruz veya kendimiz de öğrenmeye heves etmiyoruz.

Bazı kardeşlerimiz her gün gazete okur, on tane gazeteyi gözden geçirir, roman okur, resimli romanları takip eder, televizyonun karşısından kalkmaz, kahveden dışarıya çıkmaz, futbol maçlarını kaçırmaz... Çok zamanı var mâşaallah... O zamanı har vurup harman savuruyor, harcıyor. "Bir zaman da şu dinî bilgilerimi güzelce öğreneyim." diye çalışmıyor.

Bilmeyince, cahil olunca tabii o zaman...

Men lem ya'rifi'ş-şerre yeka'a fîhi demiş. Bir Arap sözü bu, Arapça bir söz. Yani; "Şerri, günahı, kötülüğü bilmeyen insan farkına varmadan, bilmeden 'pat' diye günahın, kötülüğün, tuzağın içine düşer."

O bakımdan, bilgi lazım. Dinî bilgi, dünyevî bilgiden daha önemli.

Gözümün önüne bazı sevgili, kıymetli, saygılı, aziz, değerli dostlar geliyor; onlara hayranlık duyuyorum. Mesela hafız olmuş, Kur'ân-ı Kerîm'i ezbere biliyor, Arapça öğrenmiş, İmam-Hatip okulundan mezun olmuş, dinî bilgilere sahip. Ondan sonra tıp fakültesine gitmiş, tıp fakültesini de bitirmiş, doktor da olmuş veya teknik üniversiteye gitmiş, teknik üniversiteyi bitirmiş, mühendis olmuş. Bakıyorsunuz; hem hafız hem mühendis, hem hafız hem doktor, hem hafız hem falanca yerde profesör. Çok hoşuma gidiyor. Demek ki anneleri babaları, Allah razı olsun, onların âhiretlerini de korumayı, âhiretleri de mutlu olsun, mâmur olsun, mesut olsun diye tedbir almayı ihmal etmemişler. Bunlar da güzel yetişmişler.

Bu çok önemli. Cehenneme düşmemek için şerlerin, günahların ne olduğunu bir liste hâlinde bilecek, onları yapmayacak. Cenneti kazanmak için güzel şeyler nelerdir, bir liste hâlinde bilecek, onları yapacak.

Benim hatırıma geliyor ki; evimizin çıkış kapısına, sokak kapısına, dairenin çıkış kapısına, arka tarafa aşağıya doğru kocaman iki tane liste asalım. Bir listede yapılması gereken sevaplı işler aşağı doğru sıralansın. Öğrendikçe altına 29, 30, 31, 32... sıralayıp yazalım. Bir tarafa da günahlar aşağıya doğru; "Şu günahtır, bu günahtır..." diye yazılsın. İnsan çıkarken onlara bir baksın, ondan sonra çıksın; her sabah okusun, "Hah, bunları yapmayayım!" diye çıksın. Hayrı şerri, sevabı günahı bilecek, öyle çıkacak. Hayatı boyunca bütün amelleri yani faaliyetleri, işleri, fiilleri hep bu bilgilere uygun olacak. Sevaplı olacak, günahlı olmayacak; iyi olacak, kötü olmayacak. Buna göre yapması lazım.

İnsan bunları yaparsa cennete girer. İmanlı olduğu için, amel-i salih işlediği için... Zaten âyet-i kerîmelerde bu sıralanıyor:

[İllâ men tâbe] ve âmene ve amile amelen sâlihan. "İman eden, salih amel işleyen..." diye amel-i salih de âyet-i kerîmelerde şart olarak zikrediliyor.

"Amel-i salih işleyen cennete girer."

O zaman demin sözümün başında, bu hadîs-i şerîfin birinci cümlesini açıklamak için söylediğim o cennetteki güzel müşâhedelere nâil olur. Dünyada da Allah onu evliyâsından eylerse, sevgili yakın kulu eylerse dünyada da müşâhede makamına ulaşabilir.

Hadîs-i şerîfe dönelim:

"Hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ hazretleri güzeldir ve güzelliği sever."

Allahu Teâlâ hazretleri güzelliği seviyor. Onun için her şeyimizin güzel olması lazım. Sözümüzün güzel olması lazım. İşimizin güzel olması lazım. Aklımızın güzel olması lazım. Ahlâkımızın güzel olması lazım. Duygularımızın güzel olması lazım.

Ben buna tabii halka halka çevremizi de katıyorum: Evimizin güzel olması lazım. Bahçemizin güzel olması lazım. Beldemizin güzel olması lazım...

Emin olun, mesela elimdeki bir paketi açıyorum, kâğıt veya iplik veya küçük bir şey; onu camdan savurup atmaya çekiniyorum, istemiyorum.

Niye?

Bu belde benim beldem, bu şehir benim şehrim; ben bunu attığım zaman bir çöpçünün bunu temizlemesi lazım gelecek; istemiyorum, atmıyorum. Siz de atmayın. Kimse atmazsa o zaman tertemiz olur.

Hepimiz temizliğe dikkat edersek, kirletmemeye dikkat edersek temiz kalır. Bir de herkes kendi evinin önünü temizlerse -diye hadîs-i şerîflerde size geçtiğimiz sohbetlerimde hatırlatmıştım- o zaman belde pırıl pırıl olur, sokaklarımız muntazam olur, her şeyimiz güzel olur.

Bu güzellik Allah tarafından seviliyor. Allah güzelliği sevdiği için her şeyimizin güzel olmasına dikkat etmeliyiz.

Onun için, biz dinî bir grup olduğumuz halde çevre dernekleri kuruyoruz. Tarih, kültür, dostluk, çevre dernekleri kuruyoruz.

Niçin?

Çevremizin de güzel olması lazım.

Bir Bursa'yı düşünün, bir Manisa'yı düşünün, bir Eski Anadolu, Osmanlı şehrini düşünün, mahallelerin arasını düşünün: Yüksek duvarlı bahçeler vardır. Bahçe kapılarını açtığınız zaman veya açık bir kapıdan içeriye bir göz attığınız zaman pırıl pırıl çiçeklerle, yemyeşil, gayet güzel olduğunu görürsünüz. Yani estetik var, güzellik var. Ecdâdımız güzelliğe çok önem vermişler.

Allah güzeldir, -O güzelliği görmeyi Allah bizlere nasip etsin, sizlere nasip etsin.- güzelliği sever. O halde biz de üzerimizde, çevremizde, bizim sorumluluğumuz, imkânlarımız altında olan yerlerde güzelliği sağlamaya dikkat edelim.

Sonra hadîs-i şerîfin öbür tarafına adım adım yürüyelim:

Ve yuhibbu izâ en'ame alâ abdihî ni'meten en yerâ eserahâ aleyhi. "Allah bir kuluna bir nimet bahşettiği zaman o nimetin eserinin, sonucunun o kulu üzerinde görünmesini, tezâhür etmesini ister, sever."

Diyelim ki Allah bir kuluna zenginlik verdi... "Al kulum, sana helal tarafından şu kadar mal. Buyur, işte seni zengin eyledim." Çünkü zengin eden Allah'tır.

Ğanî ne demek?

"Zengin" demek. Allah'ın esmâ-i hüsnâsından birisi Ğanî'dir.

Birisi nedir?

Muğnî; zengin kılan.

Zengini zengin kılan Allah'tır. Veren Allah'tır, zengin kılan Allah'tır.

Bir kulu zengin etti. Allah o zenginliğinin eserinin o kulu üzerinde tezâhür etmesini ister, güzel olmasını ister. Eserinin o kulu üzerinde görünmesini sever. Verdiği nimetin eseri görülmeli. Onun zengin olduğu belli olmalı. O nimet üstünde tezâhür etmeli. Onu gören de gelsin; "Sen madem zenginsin, ben de fakirim, yardımını istiyorum." diye isteyebilsin; o da versin, sevap kazansın.

Ve yubğıdü'l-bü'se ve't-tebe'üse. Derbederlik, hırpânîlik, pislik, pasaklılık...

Geçenlerde fakirin birisini almışlar, yakalamışlar; -veya belki hastaneye götürdüler- üzerinden kaç kat elbise çıkmış... Bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha... Rakamı unuttum ama çok büyük bir rakamdı. Üst üste giymiş. Tabii onların hiçbirisini de çıkartmıyor, demek ki o giydikleriyle yatıyor. Hırpânî eşyalar topağı gibi, topu gibi kocaman bir şey oluyor. Allah böyleyi sevmez.

Bir insan fakir olabilir, eski elbise giyebilir, yamalı elbise giyebilir. Ama;

"Allahu Teâlâ hazretleri derbederlik ve hırpânîliği, pisliği, pasaklılığı sevmez."

Ve't-tebe'üse. "Fakirmiş gibi davranmayı, kendisini mahsustan salıvermeyi de sevmez."

Gayret edecek, kendisini mümkün olduğu kadar tertemiz, pırıl pırıl yapmaya çalışacak. Fakir de olsa elbiselerini derede yıkayacak, giyecek; çorabını yıkayacak, giyecek. Çorabı yoksa yalınayak gezecek ama yırtığı varsa yamayacak, yırtık gezmeyecek. Yani gayret edecek.

Bunları söyledikten sonra, hadîs-i şerîfin üçüncü kısmı velâkinne'l-kibre diye başlıyor.

"Bunlar değil, fakat kibir..."

Nedir?

En tesfehe'l-hakka. "Kibir, senin hakkı anlamamandır."

"Aptallık edip hakkı kavramamandır."

Ve tubğıde'l-halka. "Halka kızmandır."

"Halka buğz ile, kızgın bir tavırla [davranmandır]."

"Hakkı kabul etmemendir, hakkı anlamakta kalınkafalı olmandır, onu kavrayamamandır." diyor.

İnsanın hakkı 'şıp' diye anlaması lazım. Hak söylendiği zaman, hak göründüğü zaman "Şu taraf haklı." diye insanın hakka tâbi olması lazım, hakka saygı göstermesi lazım, hak sözü kabul etmesi lazım.

Bunu kabul etmiyor.

Neden kabul etmiyor?

Kibirli de ondan. Hakikat belli olduğu halde kibrinden hakikati kabul etmiyor. Hakikat kendisine söylendiği halde burnunu havaya kaldırıyor. İşte kibirli insan bu; hakikati kabul etmiyor, anlamıyor, anlamazlıktan geliyor.

Bir de; tubğıde'l-halka. "Halka kızıyor, halkı beğenmiyor, halka buğz ediyor."

İşte kibir bu.

Ne kızıyorsun, Allah'ın mahlûkatı; fakirse fakir, zayıfsa zayıf, aklı biraz daha azsa az; öyle yaratmış. Allah herkese bu nimetleri aynı miktarda vermiyor; bazısına çok veriyor, bazısına az veriyor. Kızmaya hakkı yok.

Demek ki hakkı kabul etmemek ve halka kızmak kibirdir. Halkı sevmek, hakkı kabul etmek tevazudur. Yumuşak davranmak gerekir. Böyle olunca Allahu Teâlâ hazretleri bir insanı sever.

"Üç tane hadîs-i şerîf söyleyeceğim." dedim. Tabii hadîs-i şerîfler cümle cümle, iç içe girmiş oluyor. Bir hadîs-i şerîf -mücevher- kutusunu açıyorsunuz, içinden üç tane mücevher çıkıyor. Bir güzel keseyi açıyorsunuz, içinden üç tane mücevher çıkıyor. Ben aslında iki hadîs-i şerîf daha okuyacaktım ama bu hadîs-i şerîfin içinden üç tane, dört tane, beş tane ayrı hadîs-i şerîf çıktı.

Ben hatırlıyorum;

İnna'llâhe teâlâ cemîlün yuhibbü'l-cemâl bu sözün, bu hadîs-i şerîfin bu kısmının levhalara yazılmış hâli gözümün önü[ne geliyor.]

Bu bir hadîs-i şerîf:

"Allah güzeldir, güzelliği sever."

Bizi Allah'ı sevmeye, güzel olmaya, Allah tarafından sevilecek bir kul olmaya teşvik eden bir cümle. Bunu hepimiz ezberlemeliyiz. Bu önemli bir hakikat.

Her zaman söylüyorum... Bugünün kelimeleriyle söylüyorum... Aslında sevmiyorum; Batı'dan kelimeleri niye kullanalım? Kendi kelimelerimizi kullanmak daha iyi. Ama "estetik" deyince herkes "oo!.." diyor, gözlerini açıyor, tesiri fazla oluyor.

İslâm'da bir estetik boyut var. Yaptığımız şeyin bir de estetiğinin olması lazım. Bir şartı da estetik. Yani güzel olacak, cemîl olacak. Arapça'da cemîl, "güzel" demek. Cemal sahibi... Cemal de "güzellik" demek. Güzel olacak. Bunu düşüneceğiz, bir.

Bir de Allahu Teâlâ hazretlerinin cemâlini düşüneceğiz, güzel olduğunu düşüneceğiz; O'na karşı sevgimiz, aşkımız, şevkimiz artacak, yanıp yakılacağız. Yunus Emre gibi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri gibi, Eşrefoğlu Rûmî gibi... Ne kadar güzel... Rahmetullahi aleyhim ecmaîn. Allah sevgisini nasıl ifade etmişler, nasıl yanıp yakılmışlar, nasıl âşık-ı sâdıklar olmuşlar... Biz de öyle olmaya gayret edeceğiz.

İkincisi:

"Allah kulunun üzerinde vermiş olduğu nimetinin tesirini, sonucunu, eserini görmek ister."

Nimeti saklamayacağız. Nimeti kullanacağız ve yaşayacağız. Vermiş, elhamdülillah, çok şükür; "İşte bak, Allah'ın verdiği nimet." Başkaları bunu görecek. Bu da güzel. Bu da bir hadîs-i şerîf.

Sonra:

"Allahu Teâlâ hazretleri hırpânîliği, fakirlik taklidi yapmayı sevmez. Fakirmiş gibi kendisini salıvermeyi sevmez."

Sonra:

Allahu Teâlâ hazretleri kibri sevmiyor. Kibirli insanı yere batırır, sonunda mahveder. Mütevâzı insanı yükseltir. Onun için kibirli de olmayacak.

Kibirliliği de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfte çok güzel bize anlatmış, tarif etmiş oluyor. Bizim kibrin bu tarifi üzerinde durmamız ve ona göre hareket etmemiz lazım.

Hakkı, hakikati, gerçeği anlamazlıktan gelmek yok. Hakkı anlayacağız. Hakkı küçük de söylese kabul edeceğiz. Hakkı düşman da söylese kabul edeceğiz. Çünkü hak muhteremdir...

Sayfa Başı