M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Abdullah b. Hubeykini’l- Antâkî (1)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bu gün hayatını okuyacağımız şahıs; Abdullah b. Hubeyk el-Antâkî. Antakyalı.

Bizim memleketimizle ilgili yerler olunca ayrıca seviniyorum, hissediyorum ki memleketimizde, elhamdülillah, İslâm'ın ta en eski asırlarından beri ne kadar mübarek insanlar yetişmiş ve memleketimizin tarihi ne kadar İslâmî bir tarih!

Biliyorsunuz, bizim tarihimizde İslâm'ı atlayıp tarihimizi ta İslâm'dan önceki devirlere götürmek isteyenler var. Tabi İslâm'dan önceki devirlere gidildiği zaman da, yine Anadolu'da yetişmiş peygamberler var.

Mesela Lokman aleyhisselam'ın Tarsus'ta, Misis'te olduğuna dair rivayetler var. Tarsus'ta, daha başka şehirlerde yine peygamber kabirleri var. Urfa'da Eyüp aleyhisselam'ın kabri var. Hakikaten çok güzel bir memleketin, bir ülkenin sahibiyiz. Allah'a hamd ü senalar olsun.

Allah bizim gafletimizden, almamız gereken tedbirleri almamamızdan, gerekli çalışmaları yapmamamızdan ve kendisine güzel kulluk etmememizden dolayı, bizi cezalandırıp bu toprakları elimizden almasın ve bundan bizi korusun. Bizi yolunda daim, zikrinde kâim kullar eylesin.

Bu mübarek şahısların hayatlarını; "Mübarek insanlar nasıl yaşıyorlarmış, nasıl düşünüyorlarmış, anlayalım da, biz de biraz karınca kararınca onların yolunda yürüyelim." diye, okuyoruz zaten.

Bizim memleketle ilgili bir şahıs, bir yer çıkınca hoşuma gidiyor, seviniyorum; herkes de aynı şeyleri hissediyordur.

Bu mübarek şahsın hayatını ve eserlerini okumaya başlamadan önce, tabi en başka Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruh-i pâkine, biz âciz, nâçiz ümmetlerinden birer hediye-i Kur'âniyye olsun diye; sonra onun mübarek âlinin, ashabının, etbâının, ahbabının, ihvânının, hülefasının ve mânevî irşat makamı olan evliyâullah büyüklerimizin, sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için; bu beldeleri cihat edip canını malını ortaya koyup Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla, çok büyük fedakârlıklar yaparak fethetmiş olan Fatih Sultan Muhammed Han ve diğer ordusu mensubu fatihlerin ve ondan önceki, ondan sonraki fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, hepsinin, -varsa şükran borcumuz vardır- onların ruhları için; cümle hayır hasenât sahiplerinin ve şu camiyi şöyle güzel haliyle yapıp hizmete sunmuş olanların, kimin hayrına yapılmışsa onların ruhları için; uzaktan yakından bu dersi bu konunun önemini anlayıp da takip etmek üzere gelmiş olan siz kıymetli, değerli, sevgili, muhterem kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin, müslüman âbâ u ümmühât, ecdâd u ceddât, akrabâ u taallükat, ihvân u yârânının, evlâd ü zurriyâtının ruhları için; o mübareklerin ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ olsun, bize de şefaatleri, himmetleri nasip olsun diye, bir Fâtiha, 11 İhlâs-ı Şerîf okuyup ruhlarına hediye eyleyelim.

Ve minhüm Abdullahi'bnü Hubeyki'bnü Antâkiyyü, künyetühû Ebû Muhammedin. Sahibe Yûsufe'bne Esbât. Ve hüve min zühhâdi's-sûfiyyeh, ve'l-âkilîne mine'l-halâl ve'l-veriîne fî cemîi ahvâlih.

Ve minhüm.

Kitapta terceme-i hâli yazılan, evliyâullahtan, o mübarek Allah'ın sevgili kullarından birisi de kimdir?

Abdullah b. Hubeyk el-Antâkî.

Abdullahi'bnü Hubeyki'bnü Sabıkini'l-Antâkîyyi.

Nisbesi "Antakyalı" olan, Sabık oğlu, Hubeyk oğlu Abdullah.

Babası Hubeyk imiş, dedesi Sabık imiş, Antâkî imiş, Antakyalıymış. Künyesi "Ebû Muhammed" imiş, yani "Muhammed'in babası."

Sabık oğlu, Hubeyk oğlu Abdullah el-Antâkî.

Sahibe Yûsufe'bne Esbât. Daha önce hayatı anlatılan, Yusuf b. Esbat ile ahbaplığı olmuş, onun sohbetlerinde bulunmuş, onun sohbetlerine devam etmiş.

Ve hüve min zühhâdi's-sûfiyyeh. "Mutasavvıfların zahidlerindendir."

Zühd ne demek?

"Bir şeye aldırmamak, önem vermemek, gönül var olmamak" demek.

Zahid, ne demek?

"Bir şeye ehemmiyet vermeyen, önem vermeyen, gönül bağlamayan" demek.

Hadîs-i şerîf var:

İzhebi'd-dünyâ. "Dünyaya önem verme, meyletme, gönül bağlama, dünyaya karşı zahid ol, müstağnî ol." Yuhibbuke'llah. "Allah seni sever." Ve'zhed bi-eydi'n-nâs. "İnsanların ellerindekine karşı müstağnî ol, onlara göz dikme, onları isteme." Yuhibbuke'n-nâs. "İnsanlar seni sever."

Dünyayı hedefleme, dünyaya göz dikme; Allah sever. İnsanların elindeki mallara göz dikme; insanlar sever.

Müstağnî, gözü tok, gönlü tok, çizgisini değiştirmeyen, bozmayan, kale gibi sağlam, paranın, pulun aldatamayacağı, menfaatin yoldan saptıramayacağı insan; zahid bu.

Niye Allah bize dünyaya önem vermemeyi emrediyor?

Çünkü Hubbü'd-dünyâ re'sü küllü hatîetin. "Dünyayı istemek, bütün hataların başıdır."

Dünyayı sevmek ne demek?

Onun da çeşiftli zamanlarda izahını yaptım.

Dünya, yerküresi demek değil. Dünya, "Enlemleri, boylamları, kıtaları, okyanusları olan" demek değil. Arapça'da, hadîs-i şerîfte, âyet-i kerîmede dünya; "içinde yaşamakta olduğumuz bu hayat" demek. Aklımıza "küre" gelmesin.

Dünyayı sevmek, ne demek?

"Bu hayatı esas almak, her şeyini bu hayatta bir şeyler elde etmek için harcamak" demek.

Bunun zıttı nedir?

Âhireti sevmek.

Âhiret ne?

Âhiret de, "bundan sonraki hayat."

Görmüyoruz, şu anda elimizde olmayan, ileride gideceğimiz ikinci bir hayat. Bu birinci hayat fâni, insanlar 80 yıl, 100 yıl, 120 yıl, şu kadar, bu kadar yaşıyor. Sonra ölüyor. Çünkü herkes fâni. Allah'tan başka her şey fâni…

Küllü men aleyhâ fân. "Dünyada herkes, her varlık fâni."

Bir müslüman ne yapacak?

"Ahirete inanmış bir kimse olarak; ben biliyorum ki ölümden sonra ahiret var, Allah'ın huzuruna gideceğim, Mahkeme-i Kübrâ var; ondan sonra da ceza veya mükâfat olarak cennete gitme veya cehennemi kazanmak var."

İşte bu âhiret inancı. İnsanın âhiret için öteki hayat için çalışması lazım. İslâm bu demektir. İnsanın bu hayatı esas almaması lazım.

Bu hayat, nedir?

Bu hayat imtihan yeridir, öteki hayatı kazanma yeridir, cenneti kazanma veya cehenneme düşmeye sebep olma yeridir. Burası fânidir, imtihan yeridir. Burada birtakım kaidelere bağlıyız, elimiz kolumuz bağlı:

Haramları işlemeyeceğiz, emirleri tutacağız, farzlara uyacağız, meşakkatli, sıkıntılı da olsa Allah'ın yolunda yürüyeceğiz. Zevkli, keyifli, menfaatli, paralı, pullu, tatlı da olsa şeytanın çağırdığı yola girmeyeceğiz.

Neden böyle?

Tatlı gibi görünen bu şeyler, aslında zararlı. Hem sana, bedenine, ruhuna zararlı, hem ailene zararlı, hem de topluma zararlı. Onun için yasaklanmış. Allah iyi şeyi yasaklamaz, kötü şeyler emretmez. Genel kaide bu. Allah iyi şeyleri emreder; yasakladığı şeyler mutlaka kötüdür.

İçkiyi yasaklamıştır çünkü insanın sıhhati bozulur, aklı gider. Zinayı yasaklamıştır çünkü aile yuvası dağılıyor, namus kalkıyor, edepsiz bir durum oluyor. Hırsızlığı yasaklamıştır çünkü burada bu adam alnının teriyle kazanıyor, hırsız gelip onu çalıp götürüyor, haksızlık oluyor. Zulmü, adaletsizliği yasaklamıştır. Neyi yasaklamışsa, yasağı güzeldir. Neyi emretmişse emrinin sonunda bir fayda vardır.

Orucu emretmiştir; vücudumuza, ruhumuza, ahlâkımıza, ve nefsimizin terbiyesine faydası vardır.

Zekâtı emretmiştir, "Para vereceksin." Diyor; onun da faydası vardır. Topluma, fakirlere, alana, verene faydası vardır. Onun gönlünü terbiye ediyor, ahlâkını güzelleştiriyor, ötekisinin işini görüyor. Sayılamayacak kadar faydaları vardır.

Domuz etini yasaklamıştır, sebebi vardır. Köpek hakkında hükümleri vardır, sebebi, hikmeti vardır. Her şeyi yerli yerindedir.

Allah'ın emrettiği şeylerin hepsinin yerli yerinde olduğunu, ilmen, aklen ispat edebiliyoruz; yasakladığı her şeyin de kötü olduğunu biliyoruz. Onun için muvakkat tatlılıklara, keyiflere, zevklere müslüman aldanmıyor, kapılmıyor.

Kumar tatlı, heyecanlı. Heyecanlı ama birisi çok kazanıyor, beleşten, bedavadan, haksız yollardan; ötekisi de birden kaybediyor, yuvası, hanesi yıkılıyor, belki intihara gidiyor. O da feci bir durum. Onun için kumar zevkli de olsa yasak.

Eğlence, keyif, çalgı, zurna, davul vesaire zararı var. Allah'ın emirleri ilk bakışta tatsız görünse bile aslında bu tatlıdır. İnsanların dünyası ve âhireti için faydalıdır.

Yasakladığı şeyler zararlı; kesin olarak böyle. Hepsini tek tek ispat edebilirim. Allah'ın yasakladığı şeyleri bir liste yaparız, bütün cihanla münakaşa ederiz, müzakere ederiz, münazara ederiz, hepsini gösteririz. İslâm'ın yasakladığı her şeyin kötülüğünü gösteririz; İslâm'ın emrettiği her şeyin iyiliğini ispat ederiz.

Domuz etinin zararını Almanlar da biliyor, biz "haram" diye, "Kitabımız yasakladı." diye yemiyoruz. Almanlar'da haram değil ama doktorlar biliyor. Biz "haram" diye içki içmiyoruz ama Avrupalılar da içkinin kötü olduğunu biliyor. Bunun gibi.

Bu dünyada bizim ölçümüz nedir?

Yüce Rabbimiz'in emrini tutmak, "güzel" dediği şeyleri güzel görmek, "çirkin" dediği şeylerin yanına yaklaşmamak, haramlardan uzak durmak.

Bu dünya hayatı, ana gayemiz değil. Bu dünya, şu andaki hayat nasıl olsa geçici; ana gaye öteki hayatı kurtarmaktır. Onun için bu dünyada, yaşantımızda, daima öteki hayatı kurtaracak şekilde hareket edeceğiz.

Önümüze fırsat gelir; çanta yere düşmüştür, adam gidiyordur, görmedi, fark etmedi, düşürdü gitti, içinde milyonlar var. Biz onu ararız, çantasındaki adresinden adamı buluruz, götürür veririz. İç etmeyiz.

"Hiç kimse görmedi işte, al bu çantayı şu kadar milyon dolar…"

Hayır, biz veririz. Çünkü helal süt emmişiz. Nâmahreme bakmayız. Flörtü sevmeyiz, istemeyiz. Haremlik-selamlığımız vardır. İçki yasağımız vardır. Helal lokma yemeye dikkat ederiz…

Bu dünya hayatına önem vermeyen, âhireti kazanmaya çalışan bir insan, bu dünya hayatına önem veren insandan farklıdır.

Gözü aç, ağzı açık, deveyi havuduyla yutuyor.

Neden?

Hırsından.

Canavar gibi, doymuyor. Suistimalleri görüyorsunuz; milyonlar, milyarlar, trilyonlar…

"Ya ben gariban bir memur olarak onun onda birini, yüzde birini bulsam, bir daire alsam da içinde çoluk çocuğumu biraz rahat ettirsem." diyen milyonlarca insan var.

Adamlar hakikaten de doyuncaya, tıksırıncaya kadar yiyor, kalkmıyor. Yiyebileceğine kanaat getirmiyor. Hayır, yediğini ayrı, yemeyeceğini bilmem kaç yüz bin misli alıyor. İşte onu da götürüyor, hayda huyda, lükste, israfta harcıyor. O, aşırı hırslı; bu, âhireti düşünüyor, helalinden kazanmaya gayret ediyor.

Min zühhâdi's-sûfiyyeh. "Bu mübarekler mutasavvıfların zahidlerindenmiş."

Bu önemli; "dünyaya meyletmeyen, dünyalığa kıymet vermeyen, tokgözlü insan" demek.

Ve'l-âkilîne mine'l-halâl. "Bu zât, Abdullah b. Hubeyk helal yiyenlerdendi."

Helal lokma yemek; bu da çok önemli. O kadar önemlidir ki kölesi Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e, hediye bir tabak getirmiş "Yesin." diye koymuş. İçinde çok güzel yiyecekler varmış. Ağzına bir tane almış; tatlı, güzel bir şey.

"Nereden bu?"

"Bir müşriğin düğününden."

"Eyvah, haram mı bu? Haram.."

Hemen boğazını parmaklamış, kusmuş, yediğini çıkarmış.

"Hadi yediğim kalsın." demiyor, yediğini çıkarıyor.

Niye böyle yapmış?

Diyor ki;

"Haramla hâsıl olan bir hücreye, bir ete, bir vücut parçasına, cehennem ateşi yakışır, bunu ancak cehennem temizler."

"Haram lokma alırsa insan mutlaka yanacak. Onun için yememem lazım, ondan çıkardım." diyor.

Ebû Bekr-i Sıddîk, kim?

Ümmetin imanı en kuvvetli olan, örnek, en başta gelen insanı. Haram bir lokmayı boğazından geçirmemeye bu kadar dikkat etmiş.

Onların yolunda gidenler de haram lokma yememeye bu kadar dikkat etmişler; helal yemeye bu kadar gayret etmişler.

Mânevî hayatın, evliyâlık ruhunun ilk şartı, helal lokma yemektir. Bir insan haram yiyor; istediği kadar çırpınsın; haram yiyen bir insanın mâneviyatında gelişme olmaz ve Allah onların ibadetlerini, taatlerini kabul etmez.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Adam 'Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Şunu isterim, bunu isterim..' diye yalvarıyor. Allah onun duasını nasıl kabul etsin?"

Allahu Teâlâ hazretleri ne buyuruyordu?

Ud'ûnî estecib leküm. "Bana dua edenin, duasını kabul ederim."

Ama bak, Peygamber Efendimiz burada ne diyor?

"Allah bunun duasını nasıl kabul etsin ki yediği haram, giydiği haram!"

Düz Türkçesi; "Lokması haram olunca, giydiği haram olunca Allah onun duasını, ibadetini kabul etmez."

İşte işin can damarı, ana noktası burası. Burayı kaçırdıktan sonra, haramı yedikten sonra, ondan bir fayda etmiyor.

Camiler dolusu insan var.

Türkiye'nin ne kadarı müslüman?

�'u müslüman!

Peh!..

�'u müslüman!

Git yahu, kimi aldatıyorsun? Kaç tane haram yememeye dikkat eden insan var, sen bunu söyle bakalım. Kaç tane haram yemeyen insan var?

Dünyada 1,2 milyar insan varmış, dünya nüfusunun dörtte biri, beşte biri müslüman…

Peh, sen onu külahıma anlat!

Kaç tanesi helal lokma yiyor, kaç tanesi haramdan kaçınıyor? Kaç tanesi İslâmî ahlâka sahip? İslâmi ahlâka sahip olmayınca, müslüman sayısının o kadar artması bir şey ifade etmiyor. Sivrisinek de çok ürüyor, milyonlarca sivrisinek var.

Olsun, uçak ile havadan bir ilaçlama yaparsın, bataklığı kurutursun, sivrisinek kalmaz.

Sivrisineğin çokluğunun bir faydası var mı?

Yok.

Elemanın çokluğu işe yaramaz.

Adam harbe giderken (??) çok nüfus kalabalığı önemli değil. Keşke bu kadar olmasaydı da, şöyle kale gibi sağlam az müslüman olsaydı. Dünyanın altını üstüne getirirlerdi. Her yerde İslâm'ı anlatırlardı, haksızlığı engellemeye çalışırlardı.

Yapmıyor!

Cezayir halkı müslümanmış. Ama ordu, yakaladığı adamların memelerini kopartmış, canlı canlı işkence yapmış.

Hani ordu tam müslümandı?

Müslüman müslümana işkence yapar mı?

Güya Fransız yok ortada, ama sanki Fransız istilasındaymış gibi...

Lafla Müslümanlığın kıymeti yok. Müslümanlık dilde değil, kalbinde. Hem de kalbinde müslüman olması yetmiyor; hareketleri sağlam bir temele dayalı olacak, kazancı helal olacak, yediği, giydiği helal olacak. İşin aslı bu. Onun için hayır vermiyor. Adı müslüman ama, o kadar, lafta…

"İbni Hubeyk, sûfîlerin zahidlerindendi." Dünya ile işi yok, dünyaya meyli yok. İşi âhiretle, bir. İkincisi, helal yiyen insan.

Helal yemek ne mânasında?

Elinin emeğiyle geçinirlerdi, akşama kadar çalışırlardı. Hamallık da olsa çalışırdı, kazandığının fazlasını da getirirdi, kendisi azıcık yerdi, tasadduk ederdi.

Geçen yıl Ahmed-i Yesevî yılıydı. Ahmed-i Yesevî hazretlerine "Pîr-i Türkistan" deniliyor. O kadar büyük, evliyâdan bir zât.

Ne yaparmış?

Tahtadan kaşık yaparmış, onun kazancıyla geçinirmiş. Kendisi de çarşıya çıkmazmış, eşeğinin sepetlerine, heybelerine yonttuğu kaşıkları koyarmış. "Deh!" diye salarmış eşeğini çarşıya. Eşeği çarşıda pazarda dolaşırken, herkes bakarmış, beğenirmiş kaşığı, alırmış, parasını koyarmış. Tenezzül bile etmiyor.

Ama tabi evliyânın eşeği bile başka türlü oluyor, müşteri para vermezse yanından ayrılmıyormuş. Allah'ın sevgili kulu oldu mu bir insan, başka bir türlü olur.

Burada demek ki helal yemeği kazanmış, gözünün tokluğu ile kazanmış.

Başka?

Ve'l-veriîn.

Vera' ne demek?

Haramın yanına yanaşmamak değil, şüphelinin bile yanına yanaşmamak. Şöyle bir haram olma tehlikesi var; onun yanına bile yanaşmıyor. Vera' bu. Böyle insana veri' denir, müteverri' veya müteveri' derler.

Bu da veriîn'denmiş, yani şüpheli işe bile yanaşmıyor. Haram yapmıyor, mekruh yapmıyor, günah işlemiyor, şüpheli işin yanına bile yanaşmaz insanlardanmış.

Sonra?

Fî cemîi ahvâlih. "Sadece bir işinde değil her işinde böyleymiş."

İnsanın çeşitli işleri vardır; kendisinin özel hayatı, ailesi, çoluk çocuğu, hanımı vardır.

Hanımına karşı muamelesi nasıl?

Adil mi, Allah'ın sevdikleri gibi mi? Çocuklarına karşı babalığı nasıl, Allah'ın seveceği gibi mi? Hanımına zulmediyor mu, dövüyor mu, "İllallah!" dedirtiyor mu? Çocuklarına karşı vazifelerini yerine getiriyor mu, iyi yetiştiriyor mu, onlara helal lokma yediriyor mu?

Şahsî işleri var, ailevî işleri var, komşuluk işi var, ticaret işi var. Çeşitli cepheleri var. Bunların hepsinin güzel olması lazım.

Bak neymiş?

Fî cemîi ahvâlih. "Her hâlinde şüpheliden bile kaçan bir müslüman."

Helal lokma yiyormuş, gözü tokmuş, dünyaya meyletmiyormuş.

Allah, bu muhterem, mübarek insanların şefaatine erdirsin.

Ve aslıhû mine'l-Kûfeh. "Antakya'dan ama aslı Kûfe'denmiş."

Kûfe neresi?

Bağdat'la Musul arasında bir eski tarihî şehir. Bağdat'ın güney tarafında "Basra" diye bir şehir var. Bu ikisi arasında Bağdat'a yakın "el-Kûfe" denilen bir şehir kurmuş Araplar. Eskiden yokmuş.

Müslümanlar Irak'a yayıldığı zaman, orayı fethedince bir şehir kurdular; "el-Kûfe şehri."

Kûfeli şahsa "el-Kûfî" derler. Antâkî olmaktan evvel Kûfî imiş. Aslı Kûfe'denmiş; sonradan Antakyalı olmuş.

Ve lâkinnehû mine'n-nâgileti ilâ Antâkiyeh. "Kökeni Kûfeli ama sonradan Antakya'ya nakletmiş."

Bu kitabın yazarı kim?

Ebû Abdurrahman es-Sülemî; Horasan'ın Nişabur şehrinden, bundan ta bin yıl önce yaşamış. Çok eski.

Bir de bu kitabı neşreden kimse var. O adamın eserinin üzerinde oturup güzelce çalışmış, emek sarf etmiş; bizim güzel okuyup anlayacağımız gibi basmış, neşretmiş. O da "Nureddin b. Şureybe" diye büyük, alim bir zât; Mısır'ın eski âlimlerinden, ezher ulemasından tasavvufla da ilgisi olan bir zât-ı muhterem.

Ben tanımadım ama benim bir talebem kendisiyle tanışmış. Tabi o Mısırlı; bu Antakya kelimesini görünce aklımıza o düşmüş; bakalım bizim Antakya'yı nasıl tanıtıyor,?

Bi-tahfîfi yâ. Antâkîye, 'ye' harfi tek imiş. Antâkiyye değilmiş, şeddeli değilmiş. 'Ya' şeddesiz.

Kasabatü'l-avâsımı mine's-sugûri Şâmiyyeh. "Şark hudutlarındaki mıntıkalardan birisinin başşehri."

Şam'ın muhtelif hudut mıntıkaları var; "Şam'ın hudut mıntıkalarından birisinin başşehri."

Bize göre Şam, Suriye'nin başşehri. Araplara göre Şam ne?

Araplara göre Arabistan yarımadasının solunda olan her yer, güneşe döndüğün zaman sol tarafında olan her yer, yani Kuzey'inde, şimalinde olan her yere "Şam" derler.

O zaman Şam bir şehir adı olmuyor, bölge adı oluyor.

Nereden başlıyor?

Suriye'den başlıyor, Irak'a, İran'a kadar olan mıntıka Şam sayılıyor; Şam mıntıkası.

Buranın başşehirlerindenmiş. Çünkü bir bu tarafı var, bir orta tarafı var; bir sağ tarafı var, bir sol tarafı var. Bir kısmının başşehirlerinden birisiymiş.

Avâsım, âsıma'nın çoğuludur, "koruyan şehir" demek.

Nasıl koruyor?

Etrafında sur, kale var. Onun için içindeki korunmuş oluyor. İçindekini koruyan şehre âsıma derler. Tabi Araplar âsıma kelimesini "başşehir" mânasına kullanıyorlar.

Mesela Âsımetü's-Suudiyye er-Riyâd. "Suud'un başşehri Riyad'dır."

Âsımetü't-Türkiye. "Türkiye'nin âsıması Ankara."

"Başşehir" mânasına kullanırlar. Tabi burada "Hudut mıntıkalarından birisinin başşehri." deniliyor.

Ve hiye min a'yânin bilâdi ve ümmehâtihâ. "Bu ülkelerin gözdelerinden ve analarından bir ülkedir." diyor Antakya için. A'yân, "gözde" demek, "göz nuru, kıymetli" demek. Ümmühat da "anne" demek.

Nasıl anne evlatlarını çeviriyor kolluyorsa öyle... Ana kelimesinden şimdi de "Anadolu" diyorlar, onun gibi. Önemli bir şehir olduğunu biliyorlar.

Mevsûfetün bi'n-nezâheti ve'l-hüsn. "Nezaketle, güzellikle mevsuf bir ülkedir."

Hakikaten çok güzeldir. Görmediyseniz görülmeye değer bir şehirdir.

Ve tîbi'l-hevâ'. "Havası güzeldir."

Yazın sıcaktır ama yaylaları vardır, püfür püfür eser. Dağlarının üstü çamlıktır, zeytin ağaçları vardır, portakal bahçeleri vardır.

Ve azûbetu'l-mâ'. "Sularının tatlılığıyla tanınmıştır."

Şırıl şırıl akarsuları, tatlı, güzel suları vardır.

Ve kesretü'l-fevâkih. "Meyvelerinin çokluğu ile tanınmıştır."

Çeşit çeşit meyveleri vardır; erik, elma ağacı çoktur.

Vesîatin hayr. "Hayrının çokluğu ile de tanınmıştır."

Sayılanların dışında da, demek ki ticarî hayrı, bereketi olan güzel bir şehir.

Ve külli şey'in inde'l-arabi. "Arapların nazarında her şeyin." Min kabli Şam fe-hüve Antâkî. Araplar "Şam tarafında olan, Kuzey'inde olan şeye 'Antâkî' derler."

Fetehahâ Ebû Ubeyde Amiri'bnü'l-Cerrâh.

Antakya'yı kim fethetmiştir?

Aşere-i mübeşşereden, cennetlik olduğu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından müjdelenmiş olan Ebû Ubeyde b. Cerrah fethetmiş. Onu bilmiyorduk; şimdi bir şey daha öğrenmiş olduk.

Antakyalılara gidip müjde vermek lazım; "Siz neymişsiniz!" diye, anlatmamız lazım.

Ebû Ubeyde Amiri'bnü'l-Cerrâh Aşere-i mübeşşereden birisidir.

Peygamber Efendimiz bir keresinde bir hurma bahçesinde oturdu, ayaklarını suya doğru salladı ve on kişiye; "Sen cennetliksin. Sen cennetliksin. Sen cennetliksin." diye söyledi:

-Dört halife- Ebû Bekr-i Sıddık, Ömerü'l-Faruk, Osman-ı Zinnûreyn, Aliyyü'l-Murtaza Efendilerimiz, Sâd b. Ebî Vakkas, Said b. Zeyd, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Ebû Ubeyde b. Cerrah.

Birisi işte bu; o fethetmiş. Antakya'yı küffardan, müşriklerden fethedip İslâm diyarlarına katan şahıs ki Peygamber Efendimiz'in ashabından. Daha o zamanlar fethedilmiş.

Bu diyarları gayrimüslimlere nasıl devretmişler?

O kadar sahabe emaneti! Nasıl oyunlara gelindi...

Ve'stemerat fî yedi'l-müslimîn. "Müslümanların elinde kalmaya devam etti." İlâ en sakatat fî eydi'r-rûmi senete selâsetü ve hamsîn ve selâse mieh. "353 hicrî senesinde haçlıların eline geçinceye kadar müslümanların elinde kaldı."

O zaman haçlılar, Anadolu'dan kuvvetli orduları ile indiler, Antakya'yı fethettiler, yetmiş bin kişi kestiler. Müslümanların etlerini pişirip yiyen komutanları varmış. "Getirin, pişirin. Of tatlıymış, matlıymış!" diye, kadın erkek demediler, müslümanları orada kestiler.

Bu Avrupa, hâlâ aynı. Cezayir'i de yaktılar. Ordunun arkasında Fransa var; o yaktı. Köktenci müslümanlar bir şey yapmamış.

Ama demokrasi yok mu, demokrasiye sen inanmıyor musun?

Bak, seçim yapıldı, � oyla geldi. Seçim meçim, bunlar tantana! Bunlar demokrasiye de inanmıyorlar.

Onların "hürriyet" dediği şey, - hukuk fakültesinden mezun bir arkadaş bunu çok güzel izah etti- kendileri için; kendilerinin dışındakiler için değildir.

Roma hukuku insanları ikiye ayırır; asiller ve köleler. Haklar asillerindir, ötekilerin hakkı yoktur. O, Batı'nın hukuku Roma hukukuna dayalı. Kendileri için demokrasi vardır; Türkiye için, Suriye için, Cezayir için demokrasi hiç düşünülemez. Millet bunu bilmiyor.

Onlar yalnız kitaplarla aldanmıştır. Batıcı'larımız, batmışlardır, aldanmışlardır. Çünkü çok usta aldatıldık; çok güzel reklam, propaganda yapmışlar.

Ama haçlı ordularının geçtikleri yerde yapmadığı zulüm kalmamıştır. İstanbul'a gelmiştir; İstanbul o zaman Bizans'ın elindeyken, burayı soyup soğana çevirmişlerdir. Ayasofya'nın hazinelerini yağmalamışlardır. Bulgaristan'dan geçerken, hıristiyanları yağmalamışlardır, yahudileri diri diri yakmışlardır.

Müslümanlarda hiç böyle bir şey olmamıştır. Müslümanın bir gayrimüslimi öldürmesi yoktur. Ehl-i kitaptır diye korunmuştur.

Bunlar tarihî hakikatler. Ama biz gerçekleri söylemesini bilmiyoruz, ötekiler de yalancılıkta çok usta.

Onun için Avrupa deyince millet şaşırıyor, alkışlıyor:

"Bunlar çok dürüst, melek gibi insanlar! Bunlar demokrasi havarisi, kanatsız melek, kanatlı melek!"

Uyutuyorlar bizi! Beğeniyoruz. Biz de Batı'ya dönmüşüz, bunlara benzeyeceğiz!

Bizim ahlâkımız, kendi örfümüz, dinimiz, töremiz, şanlı bir mâzimiz var.

Şanlı mâzimiz kötü! Osmanlılar kötü! Saltanat, hilafet kötü! Bunların her şeyi güzel!

Bunların engizisyonları yok, bunların işkenceleri, gaddarlıkları, zulümleri yok! Hepsi siliniyor. Bunlar iyi! Bizim bütün şânımız şerefimiz siliniyor; biz kötüyüz! İnanıyoruz da… Anketleme metoduyla bin kişiyi sorguya çek, hepsi bu inançtadır.

Bu neden?

Millî eğitim programı böyle yapmıştır da ondan. Böyle uydurmuştur, ayarlanmıştır. Çocuk tahsilinde;

"Osmanlı mı?"

"Boş ver ya!"

"Mâzimiz mi?"

"Bırak ya!"

Dedelerimiz kılıcı çekmişler, adam kesmekten başka bir şey yapmamışlar." diye öğreniyor; öyle sanıyor, bilmiyor.

Edebiyatta, mûsikîde, medeniyette, ahlâkta, insanlıkta neler yapıldığından haberi yok. Dedesini savunmuyor, dedesinin aleyhinde… Nesil, ecdadının aleyhinde, Avrupalı'ya hayran.

Hayran olduğun herifin ciğerini, içinin ne kadar pis olduğunu bir bilsen dönüp Batı'ya bakmazsın. Kızgınlığından Batı'ya bakan gözleri öyle bir kapatırsın, öyle bir yumarsın ki...

Bak, yaptıkları şeye bak! Bizim şu memleketin işlerini nasıl karıştırdıklarına bak. En yeni, en son gündemi farz edelim:

Diyarbakır'da bilmem ne köyünde üç tane çocuğu öldürmüşler. Almanya'da; "Onları Türk ordusu öldürdü." diye, televizyonda yayın yapıyor.

Domuz gibi bilirler ama bir şey yapmazlar. Ya ver, zaten eskiden buraları benim dedemin toprağı idi, benimle savaştınız, yenildiniz, parçaladınız, böldünüz. Aslında ben kendi tarlama, mülküme gidiyorum; Suriye'ye, Osmanlı Şam eyaletine...

Irak ne?

Osmanlıların Bağdat eyaleti, aslında bizim kardeş toplum olmamız lazım. Kendileri geldiler, böldüler, bizim petrollerimizi eleyip sömürüp gidiyorlar. Şimdi biz canımıza tak dediğinde, oraya bir sebeple gittiğimiz için kıyamet kopuyor, velvele dünyayı batırdı.

İşin iç yüzünü bilmesek; "Vay be, ne kadar kötü bir milletiz!" diyeceğiz.

İçlerinin ne kadar fesat olduğunu anlayın.

Antakya şehrini yakıp yıkıp fethettiler. Hıristiyanların; Antakya ilini müslümanlardan aldıkları zaman yaptıkları zulüm, unutulmayacak bir zulüm. Vahşet, insanlık dışı işler, asla unutulmayacak bir şey...

Şimdi aklıma geliyor; gidelim Antakya'ya, toplantılar yapalım, konferanslar verelim de Ebû Ubeyde b. Cerrah hazretlerinin hayatını anlatalım. Onun orayı fethettiği zaman yaptığı şeyleri, bir de hıristiyanların orayı 353 hicrî yılında müslümanların elinden aldıkları zamanki zulümlerini anlatalım.

Millet de bilsin. Antakya'daki, bilmem ne hahamın; "Ya mezhep kavgasıdır, ya ölüm kavgasıdır."

Allah akıl fikir versin. Kışkırtılıyor; oyuna geliyorlar.

Sümme's-türdet senete seb'în ve seb'îne erbaa mieh. "477 yılında, -elhamdülillah- Rumlardan alındı, Antakya yine müslümanların eline geçti."

124 sene kâfirlerin elinde kalmıştır. Tabi sonra yine alınmış.

Kimler almış?

Elhamdülillah, Selahaddin-i Eyyûbîler aldılar. Selahaddîn-i Eyyûbî de Silvanlı. Silvan'da camisi var. Bilmiyordum, öğrenince çok sevindim, hoşuma gitti, ziyaret ettim. Mübarek komutanın bizim memlekette camisi, hayrâtu hasenâtı var; biz seviyoruz.

Ama çok şuur eksikliği var.

"Sosyal çalışmalar yapalım." diye, biz birtakım dernekler kurduk. Bu derneklerin bir kısmı kadınlarla ilgili çalışmalar yapıyor. Kadın dernekleri var. Bir de çevre ve kültür dernekleri kuruldu. İşte kültür derneklerinin de bu tür konuları işlemesi lazım.

Antakya'da yapılacak programda ne yapılacak?

Ebû Ubeyde b. Cerrah hazretleriyle ilgili orada bir konferans verilecek. Onun fethettiği zamanı bulacağız, onun kurtuluş fetih bayramını yapacağız.

"Hıristiyanların eline geçtiği zaman neler oldu?" Açık açık tarihini yazacağız, saatini yazacağız. 353 yılında hıristiyanlar burayı fethettiği zaman, ne çocuk bırakmışlar, ne kadın tanımışlar, ne ihtiyar demişler, ne genç demişler, hepsini kılıçtan geçirmişler.

Millet bunu bilecek, bu zalimlerin zulmünü bilecek; mazlumlara acıyacak, dua edecek.

Sonra 477 senesinde, 124 sene fasıladan sonra müslümanların eline geçmiş. Yine kâfirlerin eline geçebilir, neden?

İçten çalışıyorlar; misyonerlik, Hıristiyanlık çalışmaları var. Orada kilise kurma çalışmaları var, orada hıristiyan olmadığı halde bu papazların ve kilisenin orada organizasyonları var. Hayalî Bizans'ı canlandırmak için orada çalışmaları var.

Konya'da hıristiyan yok; orada kilise çalışmaları var. Anadolu'nun eskiden kendilerine göre, nerelerinde ne varsa onu korumak için zengin hıristiyan devletlere sırtlarını dayamışlar; onlar da bunlara devlet başkanı muamelesi yapıyor, şımartıyor, parasal destek veriyor. Onlar da bizim memleketimizi yağmalamak ve parçalamak için var güçleriyle çalışıyorlar. Eğer biz bunun farkına varmazsak, "alevî-sünnî" diye, "Türk-Kürt" diye birbirimizi kırarsak, muratlarına erecekler. Kışkırtan onlar. Ama işin farkına varırsak "Müslümanlığın esaslarından biri de kardeşliktir." dersek istedikleri olmaz.

Bir de şimdi, köktendincilik, laiklik çıktı. O da bir ayrışma.

Nerede vardır?

Cezayir'de vardır.

Cezayir'deki feci işkencelere bakın, tüm gazetelerde okuduk. Kendi kendinize gülersiniz; o da ayrı bir çeşit sorun. O da askerî vesayete geçti. Müslüman milleti hep kışkırtmak; müslümanı müslüman askere kışkırtmak istiyorlar. Gözümüzün hepten açık olması lazım.

Müslümanlık, yalnızca her gün camide namaz kılmak değildir; müslüman her türlü hayra destek verir, her türlü şerri de engeller. Bunu da bilesiniz.

Antakya'yla ilgili bunları yazmış.

Burada neyi öğrendik?

"Ebû Ubeyde b. Cerrah radıyallahu anh hazretlerinin Antakya fatihi" olduğunu öğrendik. Allah bizi şefaatine erdirsin. İnşaallah Antakya'da o günleri kutlamak nasip olsun, bir.

Ondan sonra hicrî 353 senesinde haçlılar gelmişler, istila etmişler, topraklarımıza girmişler, orayı almışlar, katliam yapmışlar. Sonra onların elinden 477 senesinde tekrar fethedilmiş.

Kim fethetmiş?

Kudüs'ü kurtardığı gibi Selahaddin Eyyûbî hazretleri mi, başkası mı, onu da öğreneceğiz.

"Bu zât Aslen Kûfe'dendi. Sonra Antakya'ya nakletmişti: Abdullah b. Hubeyk b. Sâbık el-Antâkî."

Tarîkatühû. "Abdullah b. Hubeyk'in tarikatı." Fi't-tasavvufi. "Tasavvuftaki yolu." Tarîkatü'n-Nûriyyi. "Nurî'nin yoluymuş."

Geçtiğimiz, terceme-i hâli okunan şahıslardan Ebû Hasenü'n-Nûrî hazretleri var; onun tarikatiymiş.

Fe-innehü sahibe ashâbihî. "Çünkü o Ebu'l-Hüseyin Hubeyk'in ashabıyla, yetiştirdiği insanlarla alakası var, onlarla beraber olmuş, onların sohbetine devam etmiş; tarzı-tarikati, onların tarzı-tarikatiymiş."

Ve esnede'l-hadîs. "Bu zât hadis de rivayet etmiş."

Bu eski mutasavvıflar cahil olmuyorlardı; alim, müfessir, muhaddis, müçtehit, fakih oluyorlardı.

Bu zâtlar, büyük zâtlardır. Hadisle de meşgul olmuş, hadis de rivayet etmiş, isnat etmiş. İspat ediyor, bir hadisini söylüyor:

Haddesena Umeru'bnü Ahmede'bni Usmân, el-Vâiz. "Bu zât bize hadis olarak rivayet etti ki."

Bu hadîs-i şerîfi, kitabın yazarı Ebû Abdurrahman es-Sülemî'ye bu şahıs söylemiş, rivayet etmiş; Ömer b. Ahmed b. Osman el-Vaiz.

Bi-Bağdâd. "Bu hadîs-i şerîfi Bağdat'ta rivayet etmiş."

Bu şahıs kimmiş?

Aşağıda onu yazıyor. Bu hadisi nakleden şahıs çok hoşuma gitti. Not alın.

Umeri'bni Ahmede'bni Usmâne'bni Ahmede'bni Muhammede'bni Eyyûbi'bni Ezdâze'bni Sirâce'bni Abdirrahman Ebû Hafs el-Vâiz el-maruf bi-İbni Şâhin.

"Bütün sülalesi, soyu sopu maruf bir kimse; vaiz, vaaz veren bir kimse; asıl tanındığı ismi İbni Şahin."

İsmi ne? Ömer. Babası Ahmed. Dedesinin ismi Osman. Onun babası Ahmed. Onun babası Muhammed. Onun babası Eyyüb. Onun babası Ezdaz. Onun babası Sirac. Onun babası Abdurrahman.

Künyesi, "Ebû Hafs." Zaten umumiyetle Ömer ismi oldu mu, bakıyorsun karşına künye olarak "Ebû Hafs" geliyor.

Neden?

Çünkü Hz. Ömer Efendimiz'in de kızının adı Hafsa'ydı; Peygamber Efendimiz'in de hanımının adı. Ondan dolayı Ömer isimli kimseler "Ebû Hafs" künyesini alıyor.

Demek ki oğlu olduğu zaman "Hafs" adını veriyorlar; kız olsaydı "Hafsa" diyecekti. Künyesi böyle oluyor; da hatırınızda kalabilir.

Ebû Hafs Ömer b. Ahmed, ismi. Ama nasıl tanınmış?

İbn Şahin, "Şahin oğlu" diye tanınmış.

İbn Şahin'in kim olduğunu okuyalım.

Aslıhû min Mervirûz. "Aslı Mervirus'tan imiş."

Mervirus, Horasan'da bir şehir adı.

Min küri Horâsân. "Horasan'ın şehirlerinden bir şehir." Ve'stavtane bi-Bağdâd. "Horasanlı ama gelmiş Bağdat'a yerleşmiş." Vülide fî saferin senete seb'în ve tıs'îne ve mieteyn. "297 senesinin Safer ayında Bağdat'ta doğmuş."

Araplar'da Safer ayı hangi aydır?

Muharrem birinci ay, Safer ikinci ay. Rebiü'l-evvel Peygamber Efendimiz'in doğduğu ay, üçüncü ay.

Muharrem, Safer, Rebiü'l-evvel.

Biz Safer'e "Sefer" diyoruz ama "sad" olduğu için "Safer" demek daha doğru olur. Safer ayında doğanlar "Sefer" diye adlandırılıyor. Belki arkadaşlarımızdan adı "Sefer" olanlar vardır.

Niye o ismi vermişler?

O ayda doğduğu için.

Muharrem ayında doğana "Muharrem", Safer ayında doğana "Safer", Ramazan ayında doğana "Ramazan" derler. Kadir gecesinde doğana "Kadir" derler, "Abdülkadir" derler. Recep'te doğana "Recep" derler, Şaban'da doğana "Şaban" derler. İsim, biraz doğumla ilgili.

Halbuki bunlar ay ismi. O ayda doğduğu için bu ismi veriyorlar.

Sannefe selâse miete musannefin ve selâsîn. "Üç yüz otuz tane eser yazmış."

Muhterem kardeşlerim!

Niye bu bilgileri veriyoruz?

Bir eser yazmak, bir eseri okumaktan çok çok çok daha zor. Eser yazıyorsun; bir eseri herkesin tercihine sunuyorsun. Eser yazmak çok zor. 330 tane eser yazmış.

Acaba biz 330 tane eser okuduk mu, 330 sayfa okuduk mu?

Kur'ân-ı Kerîm'i herkes kaç defa tamamen okumuş, hatmetmiştir?

Ehadehâ Tefsîrü'l-Kebîr. "Bu üç yüz otuz tane eserinden bir tanesi, Tefsir-i Kebir'miş."

Kebir ne demek?

Büyük demek.

Ekber ne demek?

"Daha büyük" veya "en büyük" demek.

Tefsir-i Kebir yazmış, büyük tefsir yazmış.

İbn Şahin'in Tefsir-i Kebir'i, büyük tefsiri, neredeymiş, dünyanın hangi köşesindeymiş? Tabi şimdi ben dedektif gibi bunun peşine düşeceğim, arayacağım.

Kelimeye bak!

Elfe cüz'in. "Bin cüz."

Bin cüzden müteşekkil Tefsir-i Kebir'i varmış. Bir cüz kaç sayfadır, kim bilir. En aşağı bir fasıldır. Cüz denmesi için bir fasıl bile olsa bin cüzlük tefsir kitabı yazmış, maşaallah, Allah razı olsun. Ben bu kitabı ararım.

Ve'l-müsnedü elfe cüz'in ve hamse mieh. "Bir de hadis kitabı yazmış, müsned yazmış; bin beş yüz cüz."

Bin beş yüz cüz hadis kitabı var. Tefsir kitabından yüzde elli daha fazla. Bin cüz tefsir kitabı; hadis kitabı da bin beş yüz cüz.

Ve't-târîh miete ve hamsîne cüz'en. "Yüz elli cüz de bir tarih kitabı yazmış."

İbn Şahin bir de tarih kitabı yazmış.

Ve'z-zühde miete cüz'in. "Yüz cüzlük Kitâbü'z-Zühd diye, zühde dair bir de kitap yazmış."

Biz bir Kitabü'z-Zühd neşrettik, bizim Seha yayınlarının arasında, kocaman bir kitap. O, Abdullah b. Mübarek hazretlerinin; Kitabü'z-Zühd ve'r-Rakâik adlı eseri. Okuyun; bu bir hadis kitabıdır, güzel bir kitaptır.

Ve kâne sikaten me'mûnen. "İbn Şahin güvenilen, itimada şayan, sağlam bir insandı."

İnsan eser yazar ama bakalım eseri sağlam mı?

Yumurta aldın ama yumurta bakalım taze mi, bayat mı?

Bir keresinde ben fakülteden eve geldim, evde yemek yokmuş. Dışarı çıktım. Köylü, kasketini giymiş, samanların içine, sepetine yumurtaları dizmiş, "Yumurta!" diye bağırıyor. "On tane yumurta ver." dedim.

Pırıl pırıl yumurtalar, bembeyaz, on tane aldım, eve getirdim. Hanım da hemen tavaya yağı koydu, yumurtayı tık kırdık, boş; tık kırdık, boş; tık kırdık, boş, o da boş. Ben hemen dışarı fırladım. Adam on taneyi satar satmaz kaçmış; dolandırıcıymış. Bayat yumurtaları yıkamış, yıkamış, parlatmış, başına kasketi geçirmiş, sepetin içine samanları koymuş; "Ben köylüyüm, taze köy yumurtası satıyorum." diye... On tane yumurtanın onu da boş çıktı.

Sen bir kitap yazıyorsun; yazarsın ama yumurta gibi çürük, boş, yenmeyecek gibi olabilir.

Ve kâne sikaten me'mûnen.

Sika ne demek?

"İtimada şayan, sağlam" demek.

Alimin, râvinin güvenilir olanına her türlü iltifat ederler.

Me'mun, "kendisine güvenilir."

Demek ki adam sağlam. Bu kitapta ne söylüyorsa hepsinin kaynağını gösteriyor; sağlam kitap.

Biz burada evliyâ bilmem kime dair çıkıp palavra okuyabiliriz:

"Şöyle yapmış, havalarda böyle uçmuş, şöyle kaçmış, böyle itmiş, eliyle şöyle işaret etmiş de, şöyle olmuş da…"

Dur bakalım, dur, ne oluyorsun? Sağlam mı, çürük mü? Bu rivayeti nereden aldın?

Falanca adam şöyle yapmış, filanca adam böyle yapmış.

Bir yerde vaazdayım, dinliyorum; hepsi yanlış:

"Ali'nin dediği Veli, Veli'nin dediği deli."

Yalan yanlış rivayetle olmaz ki iş sağlam olmalı.

Mâte yevme'l-ehadi. "Pazar günü vefat etmiş."

Pazar gününün adı yevme'l-ehad'dır. Pazartesi gününün adı yevme'l-isneyn. Peygamber Efendimiz isneyn gecesinde doğdu. Pazarı pazartesiye bağlayan gece doğmuş. Bu da pazar günü vefat etmiş.

Sâni aşer min Zilhicce. "Zilhicce ayının 12'sinde."

Zilhicce hangi ay?

Hac yapılan ay. Hacılar Zilhicce'nin 9'unda Arafat'ta bulunurlar. Zilhicce'nin 10'u bayram günüdür; bayramın biridir, 11'i bayramın ikisidir, 12'si bayramın üçüncü günüdür.

Demek ki Kurban Bayramı'nda; bu da hatırınızda kalsın, İbn Şahin kurban bayramında vefat etmiş.

İnsan, öğrendiği ilmi kafasında evirir çevirirse hafızasında iyi kalır. Hafızada kalmasının kanunlarından birisi, ilmi evirip çevirmektir. Evirip çevirmezsen unutursun.

Hangi yılda doğmuştu, unuttun. Hangi şehirde doğmuştu, unuttun. Künyesi neydi, unuttun. Adı neydi, unuttun. Memleketi neresiydi, unuttun. Evirip çevirdin mi unutmazsın. Çünkü o bağlanmış oluyor; artık kaybolmuyor.

Senete hamse ve semânîne ve selâse mie. "385 senesinde vefat etmiş."

Kaçta doğmuştu?

297.

Seksen sekiz sene yaşamış. Sekiz, sekiz, iki tane sekiz; o da aklınızda kalsın.

İşte böyle alimleri görün de ne düşünecekseniz düşünün, ibret alın. Onlar yazmışlar; bize vazife olarak onları okumak kalıyor.

Bin cüzlük tefsir kitabı yazmış mübarek. Hem de güvenilen bir insan, sağlam bir kimse. Bin beş yüz cüzlük hadis kitabı yazmış, sağlam kaynaklara göre. 297 senesinde doğmuş, 385 senesinde vefat etmiş. Kurban Bayram'ında, 12 Zilhicce pazar günü vefat etmiş. Mübarek bir insan.

Allah o tanıdığımız mübareklerin, büyüklerin şefaatlerine erdirsin, cennette onlarla beraber eylesin. Ebû Ubeyde Efendimiz'den, İbn Şahin'den, cümlemizi cennette buluştursun. Allah bu mübareklere rahmet eylesin; onların derecelerini yüksek eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı