M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hac Muazzam Sembollerle Dolu Bir İbadet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Vessalâtü vesselâmü alâ hayri halkihî eşrefu'l-enbiyâi ve'l-murselîn seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ecma'îne't-tayyibîne't-tâhirîn.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri yaptığımız hacları, umreleri, ibadetleri, taatleri makbul ibadetlerden eylesin. Dergâh-ı ulûhiyetinde lütfuyla keremiyle, hatalarımıza, eksiklerimize, kusurlarımıza rağmen hatasız gibi ahsen ve etem gibi kabul eylesin. Nice nice seneler haclar ve umreler yapmayı, bu mübarek beldeleri ziyaret etmeyi nasip eylesin. Çünkü hac, bir önceki hacla arasındaki günahları siler, kefaret olur ve insanı annesinden doğduğu gündeki gibi günahlardan arınmış, mâsum, pâk hale getirir. Bayramlarımız da mübarek olsun ve nice nice bayramlara dünyada bizi eriştirdiği gibi âhirette de rıdvân-ı ekberine eriştirip en büyük bayramını göstersin.

Çok muazzam ve muhteşem, ibretlerle dolu bir ibadeti -bazı kardeşlerimiz ilk defa bazıları da kaçıncı kere geldiler ise- burada müşahede etmiş oldular. Hac ibadeti Müslümanlar için son derece büyük hikmetler ihtiva ediyor; son derece muazzam faydalar sağlıyor. Hem dünya hem âhiretleri için birçok menfaatler temin ediyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki:

İnneme'l-a'mâlü bi'n-niyyât. "Ameller, kalbin o ameli işlerken beslediği niyete göre değer kazanır veya kazanmaz." Kâr veya zarar kalptendir, niyettendir. Allah fazl u kereminden, cömertliğinden dolayı insanın niyeti iyi olduğu zaman yapamadığı bir haseneyi, iyi işi veya ibadeti bile yapmış gibi sevap verir. Niyeti kötü olduğu zaman da yapmış olduğu ameli, riya ve sum'aya yazar, ihlâssız olduğundan reddedip, kabul etmeyip hebâen mensûra eder. Kur'ân-ı Kerîm'de sabit bir husustur.

O halde en mühim olan mesele insanın kalbini tanzim edebilmesi, gözüne sahip olabilmesidir.

Len yenâlallâhe lühûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâlühu't-takvâ minküm. "Kestiğiniz kurbanların etleri, kanları Allah'a ulaşacak değildir." Zaten o hayvanı da sizi de yaratan Allah'tır. Hayatınız Allah'tandır, sıhhatiniz Allah'tandır, yediğiniz ve içtiğiniz nimetler âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ hazretlerindendir. Kimin malını kime veriyorsun…

Velâkin yenâluhu't-takvâ minkum. "Sizden Allah'a makbul gelen, Allah'ın dergâhına çıkacak ve kabule şayan görülecek olan takvâdır, takvânızdır." O bakımdan bütün mesele insanın zî-şuur ve bâ-edeb bir kul olmasına bağlı oluyor. Yani şuuru yüksek, edebe sahip, anlayışı ve sezgisi kuvvetli ise o kul iyi bir müslümandır. Bunlardan mahrumsa, zarfın büyük önemi yoktur, zahirin çok büyük bir kıymeti yoktur. Dış görünüşü yaldızlı olsa bile o zaman kabul olmayabiliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri çok küçük davranışlara büyük mükâfatlar veriyor. Mesela;

Semenü'l-cenneti lâ ilâhe illallah. "O cennet denilen muhteşem mükâfat yurdunun kazanılması lâ ilâhe illallâh demekte." İnsan muhlis, ihlâslı ve hakikî bir kanaat ile lâ ilâhe illallâh diyorsa; Allah var, şerîki nazîri yok, âlemlerin Rabbi, yaratanımız sadece O'dur. Ben onun varlığını, birliğini idrak ettim." zihniyetinde oluyorsa, bu semenü'l-cenne oluyor. Cennete girmenin bedeli lâ ilâhe illallâh oluyor. Lâ ilâhe illallâh diyen cennete giriyor.

O bakımdan Allahu Teâlâ hazretleri hac ibadetine de çok çok büyük mükâfatlar ihsan ve ikram eylemiş.

Ramazan'da da çok büyük hayır, bereket var. Fakat mü'mine, gayretli müslümana, hâlis muhlis müslümana bu faydası var. İslâm'la yakından uzaktan ilgisi olmayana Ramazan mevsimi gelmiş geçmiş, ona rahmet yağmurundan bir damla bile yok. Ramazan'ın hayrından mahrum olan çok büyük bir mahrumiyet içinde olmuş olur. Birçok kimse öyle olabiliyor; Ramazan geliyor geçiyor istifade etmemiş olabiliyor.

Hacca gitmek de böyle. Ameller niyetlere göre olduğundan, bu muazzam masraf ve muazzam zahmet, meşakkat Allah'tan dileyelim de hebâen mensûra olmasın, boşa gitmesin. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki:

Seye'tî 'alâ'n-nâsi (ümmetî) zemânun. "Benim ümmetimin üzerinden asırlar geçecek, öyle bir zaman gelecek ki o zaman " Yehuccu ağniyâu ummetî li'n-nuzhi. "Ümmetimin zenginleri tenezzüh, safa, rahatlamak, dinlenmek, keyif için haccedecekler. 'Ben biraz işten güçten ayrılayım da keyfime rahatıma bakayım, değişik yerler görmüş olayım.' diye turistik bir seyahat gibi, dinlenme seyahati gibi, tatil gibi. Zenginler bu maksatla haccedecekler." Ve yehuccu fukarâu ummetî bi'l-mes'eleti "Ümmetin fakirleri dilenmek için." Adam şu diyardan veya bu diyardan geliyor, bir sürü sakat getiriyor. Üçer metre arayla hiçbirinden kurtulmak imkânı olmayacak şekilde barikat yaparak yolumuza diziyor. Kolu kırılmış, bacağı dönmüş sakat insanları "Bunlara para verin!" diye önümüze saçıyor. Onları oraya belli bir şirket getirmiş, yaymış. İşte bunların buraya geliş nedeni Peygamber Efendimiz için değil bi'l-mes'eleti dilenmek için.

Ve kurrâuhâ li'r-riyâi ve's-sum'a. "Ümmetin alimleri de li'r-riyâi ve's-sum'a, yani hacca gelmese 'Niye hacca gitmedi bu hoca' diyecekler diye, gösteriş için, mecbur olduğu için gidecek." Ve evsâtuhum li't-ticâreti. "Aradaki orta kısım insanlar da ticaret için gidecek." "Buradan şu kadar mal götürürüm,

orada şu kadara satarım. Oradan şu cazip malları alırım, buraya getiririm, bu kadara satarım. Haccı bedavaya getiririm. Para da kazanmış olurum." filan diyecek, demek ki.

Bunlar makbul hac mı? Hayır değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine;

"Hangi cihad Allah yolundadır?" diye sordular.

Litekün kelimetullâhi hiye'l-ulyâ. "Allah'ın imanı, tebliği, İslâm'ın hakikatleri yayılsın, kabul edilsin ve yücelsin diye cihad eden Allah yolundadır." diye buyurdu. Ötekiler?

Mesela bir insan rûz-i mahşerde Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna gelip muhakeme olduğu sırada; "Yâ Rabbi! Ben bir savaşta şehit oldum." diyecekmiş. Allahu Teâlâ hazretleri ona kezebte "Yalan söyledin!" diye cevap verecekmiş ve bütün mahşeri çevreleyen melekler de kezebte "Yalan söyledin. Sen 'Ne kahraman adam!' desinler diye, savaştın. 'Korkak!' demesinler, 'Kahraman!' desinler diye savaştın. Ve emerahû bi-cehennem. "Cehenneme gitmesi emredilecek ve cehenneme atılacak." Halbuki müslümanlar ile kâfirler arasında yapılan bir savaşta öldü. Müslümanlar ile kâfirler arasında yapılan bir savaşta öldüğü halde…

Muhterem kardeşlerim!

Demek ki amel-i kalbî, kalbin durumu ve davranışları son derece önemli. Bütün ibadetlerin ruhu ve özü insanın kalbindeki, gönlündeki, kafasındaki, aklındaki duygulara ve niyetlere dayanıyor. Bu sahih olduğu zaman, Allah için makbul olduğu zaman, kabul edilebilecek bir niyet olduğu zaman ibadetler kabul ediliyor. Aksi takdirde kabul olunmuyor.

Allahu Teâlâ hazretleri yaptığımız her işi kendi rızası için yapmaya cümlemizi muvaffak eylesin.

Bize büyüklerimiz hangi prensibi öğretmişler?

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi! Benim muradım, maksudum sensin. Ben senin rızanı kazanmak istiyorum. Seni bilmek, seni bulmak, sana koşmak, sana ermek istiyorum. Yaptığım her şeyi sırf senin rızanı kazanmak düşüncesiyle yapıyorum." prensibini öğretmişler. Böyle olursa, bu halis, katıksız bir niyet oluyor. Allah böyle bir ameli kabul ediyor. Ama işin içine ticaret, menfaat, gösteriş, zevk ve keyif girdiği zaman kıymeti olmuyor.

Evliyâullah büyüklerinden birisi tasavvufu tarif etmiş;

"Tasavvuf Allah'ın emirleri ve yasaklarının ağırlığı altında hoşuna gitse de gitmese de sabretmektir." Tasavvuf bu! Zevk alsa da almasa da, zevk için değil, Allah emretmiş olduğu için yapmak.

O bakımdan… Burada haccettik, Allah kabul eylesin. Mutlaka nice nice noksanlıklarımız vardır. İlmimiz az, gayretimiz az fakat etrafımızdaki imtihanlar fazla. Sabrımız az, dayanamıyoruz. Önümüze geçerlerse, iterlerse, arabaya çarparlarsa, önünü keserlerse, yolda fazla kalırsak, güneşte beklersek, vaad edilen şey anında olmazsa kızıyoruz. Eksiklerimiz, kusurlarımız çok fazla. Bunu itiraf ediyoruz;

Sübhâneke mâ abednâke hakka ibadetike ya mâbud. "Yâ Rabbi! Sana layık ibadeti yapamadık." bunu biliyoruz.

Şeyh Sa'dî'nin güzel bir mazereti var. Okuyucularına tavsiye ediyor:

"Kul hatasını itiraf etsin, boynunu büksün, Allah'tan af dilesin, eksikliğinin farkında olsun; çünkü Allah'ın dergahına layık ameli kimse yapamaz."

Gerçekten, zorunlulukla cenneti kazanmaya sebep vesile olacak bir ameli kimse yapamaz. Kimse ameliyle cennete girecek değil. Amellerin faydası vardır. Yapılmadığı zaman vebali vardır. Bir insanın üzerine hac farz olur da hacca gelmezse vebal altında kalır. Hac yaptığı zaman bu vebalden kurtulmuş olur.

Amellerin bir tehlikesi vardır. Ameli yaptıktan sonra; "Ben şu ameli yaptım." diye kendisine güvenmesi ve ibadetine mağrur olması da bir hastalıktır, bir kusurdur ve bu da Allah'ın sevmediği bir şeydir.

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri şu dâr-ı imtihanda, şu dünyada bizi bir hatadan kurtulup öteki hataya düşen kullardan etmesin. Her türlü hatalara karşı uyanık olup daima Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını düşünen, daima kendisinin hakikî hâlini, aczini, eksikliğini, kusurluluğunu bilip tevazu üzerine olanlardan eylesin. "Hacı oldum." diye fahretmeye, övünmeye lüzum yoktur. "Halvete girdim, şeyh oldum, tarikat vazifelerini bitirdim." diye böbürlenmeye lüzum yoktur. "Ramazan'da teravihleri kıldım, oruçları tuttum." diye böbürlenmeye lüzum yoktur.

Büyüklerimizden bir tanesi Berat gecesinden sapsarı bir benizle çıkmış. "Hayrola hasta mısın? Niye yüzün böyle allak bullak olmuş? Betin benzin atmış, sararmış solmuşsun." "Günahlarımı biliyorum; işledim, hepsi hafızamda, hatıramda var, biliyorum ki işledim. Ama o günahların Allah tarafından affedilip affedilmediğini bilmiyorum. Evet, iyilikler ibadetler de yaptım ama onların da Allah tarafından kabul edilip edilmediğini bilmiyorum. Ne ibadetlerimin kabul edildiğini biliyorum ne de günahlarımın affedildiğine dair bir garantim var. Ben sararıp solmayayım da kim sararsın solsun, ben üzülmeyeyim de kim üzülsün?" demiş.

Demek ki insan emrolunduğu vazifeleri yapacak ama ibadetine de mağrur olmayacak. Haddini bilecek, hakikî tevazuu elinde tutacak.

Men tevâda'a rafa'ahullah. "Allah onu yükseltir."

Mütevazi olacak ve Allah'tan rahmetini isteyecek.

Beyazıd-ı Bistâmî Efendimiz kaddesallahu sirrahu'l-aziz'in bir kitapta okuduğum davranışı beni çok etkilemişti. Otuz sene yaya olarak hacceylemiş. Bu şekilde haccetmek insana çok büyük bir mükâfat kazandırıyor. -Bu sene de Kafkasya'nın Çeçenistan'ından yaya olarak hacca gelen kardeşlerimiz var. Tebük Emiri bunları bir yerde karşılamış. "Bu mübareklerin gönlünü alayım, duasını alayım." diye ziyafet vermiş. Yemekten sonra Tebük Emirine; "Bizi aldığınız yere götürün. Bu kadar yeri beleş arabayla gelmiş olmayalım." "Aldığın yere götür, oradan yürüyeceğiz." demişler. Araba tahsis etmek istemiş, kabul etmemişler. Niye? Çünkü her adımı için yedi yüz "Mekke hasenesi" var.

"Yâ Resûlallah! Mekke hasenesi nedir?" diyorlar.

"Mekke hasenesi başka yerdeki hasenenin yüz bin mislidir." Bu, Mekke'nin, Kâbe-i Müşerrefe'nin şanındandır. Burada kılınan bir namaz yüz bin misli oluyor. Adım da Mekke hasenesi. İstanbul, Konya hasenesi değil; Mekke hasenesi olunca o da yüz bin misli oluyor. Bir adımına yedi yüz Mekke hasenesi var. O adımların ne kadar çok olduğunu ve sevabının ne kadar büyük olacağını düşünün.

Bayezid-i Bistâmî Efendimiz kaddesallahu sırrahu'l-azîz'in otuz sene yaya hacceylemiş. Bistam'dan, Horasan'dan yaya haccettiğini düşünün. Ne muazzam sevap! Hem de kuvvetli hafızmış; her gün bir defa hatim indirirmiş. Arafat'ta vakfeye durmuş, içinden gönlüne; "Yâ Bayezid! Ne mutlu sana! Otuz sene yaya haccettin ve her gün de Kur'ân-ı Kerîm'i hatmeyledin. Ne sevaplar kazandın!" gibi bir duygu, bir söz gelmiş. Hemen toparlamış kendisini. Arkasında ameline güvenmek tehlikesi var. Bu sözün, bu duygunun, bu düşüncenin içinde yaptığı ibadete güvenmek tehlikesi görünüyor. Nefsinden veya şeytandan bir vesvese bu işaret, anlamış onu. Arafat'ta etrafındaki hacılara; "Ey cemaat! Otuz yıl Kur'ân-ı Kerîm'i hatmederek yaya olarak haccettim. Bunları satıyorum var mı alan?" "Bu şeyh delirdi mi, aklını mı oynattı, sıcak başına mı vurdu, güneş mi çarptı?" diye herkes birbirine bakıyor.

Bir şey dememişler. Börekçinin birisi; "Tamam ben alıyorum." demiş. Bayezid-i Bistâmî üç tane çörek almış. "Verdim sana haccın sevabını." demiş. Orada zayıf bir köpek varmış, kenarda kuyruğunu oynatıp duruyor. Aldığı çörekleri de atmış o köpeğe yedirmiş. Elinde ne sevap, ne kebap, ne börek kaldı. Hepsi gitti. O zaman kendi içine dönmüş; "Söyle bakalım ey benim zalim nefsim! şimdi neye güveneceksin? Ne haccın kaldı ne hatmin kaldı. Hadi bakalım şimdi nereye güveneceksen güven! Allah'ın rahmetinden başka güveneceğin yer mi var?" demiş. Büyüklerin dikkat ettiği şeylere bakın.

Bir büyüğümüz, otuz sene, camide imamın arkasında namaz kılmış. Sevap önce imama gider. Ondan sonra onun arkasına, sağına soluna gelir, birinci saf tamam olur. İkinci safın ortasına, sağa sola gelir, o da tamam olur. Sevap böyle tevdî edilir. İmamın arkasında otuz sene namaz kılmış. Bir gün hastalanmış, abdest almak uzun sürmüş. Papuçların bırakıldığı arka safta kalmış. Çok utanmış. Bu, kendisine ar olmuş. "Eyvah! Otuz senedir imamın arkasında namaz kıldığımı bilen insanlar, en arkada haylazların, kaytarıcıların, namazın en sonuna gelip yetişenlerin namaz kıldığı yerde beni görürlerse, eyvah!" diye utanmış. Sonra aklını toparlamış. "Ben bundan ne diye utanıyorum? Demek ki otuz yıldır imamın arkasında namaz kılmam halktan utandığım içinmiş. Ayıplamasınlar diyeymiş. Allah kabul etmemiştir çünkü ben halk için kılmışım." demiş ve otuz yıllık namazı kaza etmeye başlamış. İşte kalbin duygularına dikkat, nefsi terbiye ve şeytanın vesveselerine karşı tedbir... Büyükler böyle hareket etmiş, böyle yapmış.

Birisi mirasa konmuş. Dört bin altını kesenin içinde getirmiş, "Yâ şeyh! Buyur. Bunu nereye sarf edersen sarf et, bu bana helaldir, babamdan miras gelmiştir." diye şeyhine teslim etmiş. Şeyh çok memnun olmuş. Tabii etrafında fukara dervişler, yapılacak hizmetler var. Cami, medrese yapılacak, aş pişecek, açlar doyurulacak, işler yapılacak. Çok sevinmiş, vaazında; "Ey cemaat, ne cömert insanlar var! İçinizden filanca kardeşiniz kendisine helal, mirastan gelen dört bin altınını çıkarttı bağış olarak tekkemize verdi." demiş. Bu delikanlı ayağa kalkmış; "Hocam, bir dakika, ben vermiştim ama sonra annem bana kızdı hiç razı olmadı. Çok mahcubum özür diliyorum, sen o paraları bana geri ver." demiş. Şeyhi; "Olur, madem annenin gönlü razı değil, al keseleri." demiş, adama vermiş. Cemaat gittikten sonra delikanlı hocaya gelmiş; "Hocam, beni affeyle, kusuruma bakma, ben bu paraları Allah rızası için verdim. Sen ise beni 'Şu kadar para verdin, şu kadar cömert.' diye cemaate ifşa ettin. Cemaate şöhret olmasın, böbürlenme olmasın diye ben öyle dedim. Al keseler senin, sözüm söz. Nerede istersen kullan. Ne olur beni ifşa etme."demiş.

Bazısı hayır yapıyor adını söylemiyor. İşte tasavvuf bu. Her amelin, her ibadetin, her işin böyle yapılması lazım. Bir insan bir işi Allah için, lillah, fillah, fî sebîlillâh, hasbeten lillah yaparsa o zaman sevabı olur. Allah'tan gayrısı için yaparsa sevabı olmaz.

Hz. Ali Efendimiz yatırdığı müşriki yüzüne tükürdü diye öldürmedi. Adam, "Yatırdın işte, öldürecektin niye öldürmedin?" demiş. Hz. Ali Efendimiz; "Ben seni Allah için öldürecektim. Ama son anda yüzüme tükürdün, sinirlendirdin. Şimdi ben hıncım için öldüreceğim. Onun için kalk, nereye gidersen git, defol karşımdan!" deyince adam; "Bu ne muazzam ihlas, bu ne güzel duygu!" diyerek müslüman olmuş.

Abdullah b. Mübârek hazretleri, -her zaman anıyorum ve çok seviyorum, Allah şefaatlerine erdirsin. Türk asıllı, Horasanlı, İmam-ı Âzam'la filan görüşmüş, Kitâb'uz-Zühd ver-rekâik adlı eserini de bastırdık- bir sene hacca, bir sene cihada gidermiş, bir sene ticaret yaparmış. Hacca gidiyor çünkü haccetmek çok sevap. Ertesi sene cihada gidiyor çünkü cihad da bazen hacca yakın sevabı olan bir ibadet.

Hiç haccetmemiş bir insanın haccetmesi yirmi gazadan daha efdaldir. Bir rivayette on, bir rivayette yirmi. Aşer veya ışrîn. Ama hac vazifesini yapmış insanın gazaya gitmesi hacca gitmesinden efdalmiş.

Abdullah b. Mübârek bu efdaliyet yakınlığından dolayı bir sene hacca, bir sene gazaya gidiyormuş. Bir sene de ticaret yapıyormuş. O da sevap olduğu için. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

et-Tâciru's-sadûku'l-emîn. "Güvenilen vasıflı, doğru sözlü, doğru özlü bir tüccar" Maa'n-nebiyyîne ve'ş-şühedâi yevme'l-kıyâmeh. "Kıyamet gününde peygamberlerle, şehitlerle beraber olacak." Arşın gölgesinde gölgelenecek. Halkın arasında sıkıntı, izdiham içinde olmayacak. Başı açık, tepesinde güneş, ter dökmeyecek. Arşın gölgesinde nurdan minberde oturacak. Ticareti de sevap olduğundan yapıyor; dünya için yapmıyor. Hac sevap olduğu için bir sene hacca geliyor, cihad sevap olduğundan bir sene cihada gidiyor. Ticaret de sevap olduğundan, başkasına yük olmayıp kazanmak iyi olduğundan bir sene de ticaret yapıyor.

Bir sene Horasan'dan haccetmeye niyet etmiş.

er-Refîk kable't-tarîk. "Tabii yoldan evvel yol arkadaşı lazım."

el-Câr kable'd-dâr. "Ev almadan önce insana komşu lazım."

Onun için Abdullah b. Mübarek'in hacca gideceğini duyan yakınları, açıkgözler; "Hocam seninle hacca gelmek istiyoruz, biz de senin kafilene katılabilir miyiz?" demişler. Abdullah b. Mübarek hazretleri; "Olur. Bir şartım var yalnız. Herkes hac masrafının kesesini bana verecek, bütün masrafları ben yapacağım. Yolda öyle el tutmak bilmem ne yapmak, 'Ben vereceğim!' diye kavga gürültü yok, yapılmayacak. Bütün masraflar bir merkezden görülecek." demiş. "Tamam hocam, olur." demişler. Herkes hac masraflarını kesenin içine koymuş. Abdullah b. Mübarek, bütün keseleri herkesin gözü önünde bir sandığa koyup yerleştirmiş.

Yola çıkmışlar. Yolda kaldıkları şehirlerde kervansaray parası, develerinin otları, atlarının yiyecekleri, arpaları… Bağdat'a gelmişler; "Buradan ne hediye almak istiyorsanız listeler verin?", listelerdeki eşyaların alınması, Medine'den alacakları hediyeler, hurmalar vesaireler; Mekke'ye gelmişler, oradaki alacaklarını da almış, haccı yapıp dönmüşler. Tek elden masrafların hepsi bitmiş. Döndükleri zaman Abdullah b. Mübarek bir ziyafet çekmiş. Bütün hacı arkadaşlarını konağına çağırmış. O bölgenin en namlı yemeklerini yaptırmış. Pek çok kimsenin tadını bilmediği, tadamadığı kıymetli yemeklerle hacı arkadaşlarına bir ziyafet çekmiş. Tamam, hacdan sonra ziyafet de bitti. Ondan sonra sandığı ortaya getirmiş. Herkesin ismi yazılı kesesini eline iade etmiş. Kimsenin parasını almadı, kendisiyle haccetmek isteyen insanların hepsinin parasını kendisi çekti. Kimseye "dır dır" da yaptırtmadı …

Abdullah b. Mübarek ile mübâriz-silahşör bir kâfir mücadeleye tutuşmuşlar. Birbirlerini yolda, bir çayırda teke tek görmüşler. Önüne geleni deviren usta, çok büyük bir silahşör. Çok kahraman, efsanevî bir adam. Hayatını okursanız seveceğiniz bir insan. Uğraşmışlar uğraşmışlar, birbirlerini yenememişler. Abdullah b. Mübarek bakmış öğlenin vakti geçecek kâfire; "Dur! Ben ibadet edeceğim, namazımın vakti geçiyor. Savaşa mola verelim." demiş. Kâfir; "Olur, senin ibadetin varsa benim de ibadetim var, tamam." demiş. Birbirlerinden çekilmişler. Derede abdestini almış, namazını kılmış. Kâfir de öbür tarafta, kendi dinine göre ibadet etmiş.

Abdullah b. Mübarek namazı kılınca; "Bu herifi atının üstündeyken bir türlü kıstırıp öldüremedim. Şimdi aşağıda, buna ben bir saldırayım. At yok bir şey yok. Nasıl olsa haklarım, bu sefer elimden kaçırmam." demiş. Fakat gönlüne;

Bismillâhirrahmânirrahîm. İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ âyet-i kerimesi doğuvermiş. "Allah insanın yaptığı ahit, söz ve anlaşmaya, riayet edilmesini, vefa gösterilmesini ister, vefa gösterilmediği zaman o kimseyi mesul tutar." Bu âyet-i kerime hatırına gelince, "Niye bu âyet benim hatırıma getirildi?" diye düşünmüş. Allah; "Sen onunla ibadet için mola verdin, böyle niyet değiştirip de ona saldırman doğru olmaz." demek istiyor. Gönlüne o âyetin gelmesi Allah tarafından kendisine bir ikaz. Başlamış ağlamaya, "Eyvah, ben o düşüncemle hata ettim, Allah da beni ikaz ediyor. Ben buraya Allah'ın ecrini, sevabını, rızasını kazanmaya gelmiştim; şimdi 'Vefalı ol, niye vefalı değilsin?' diye Allah'tan azar işittim. Yazık ettim, tüh bilemedim, yanlış düşündüm." diye başlamış ağlamaya.

Kâfir de uzaktan bakıyor, kolluyor. Emin olur mu savaştığı adamdan? "Ne ağlıyorsun be?" demiş buna. O da; "Senin yüzünden Allah beni azarladı?" demiş. Kâfir; "Nasıl azarladı?" demiş. "Ben sana saldırayım diye düşündüm. Allah da 'Ahdine sadık ol!' mânasında bir âyet-i kerîmeyi hatırlattı." Bu sefer adam, heyecanlanmış, duygulanmış, Kelime-i şehadet getirmiş, müslüman olmuş. "Bu din hak dindir, siz niçin çarpışıyorsunuz ben anladım." demiş.

Muhterem kardeşlerim!

Bu misallerle şunu anlatmak istiyorum ki;

İnnallâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm ev ecsâmiküm. "Allah sizin paranıza, elbisenize, boyunuzun posunuzun güzelliğine, endamınızın mütenasip olmasına, maddî mevkiinizin makamınızın yüksek olmasına bakmaz." Velâkin yenzuru ilâ kulûbikum "Allah gönüllerinize bakar."

Gönül Çalabın tahtı

Çalab gönüle bahtı.

"Baktı" demek. Yunus Emre öyle diyor. Türkçe ifade ediyor. Allah insanın elbisesine, üniformasına bakar mı? General diye, paşa diye, padişah diye, çok zengin diye, vali diye, çok güzel diye itibar eder mi; şampiyon, reis, dünya güzellik birincisi diye itibar eder mi? Etmez! Nesine bakar? İnsanın gönlüne, duygularına, düşüncelerine bakar.

Büyüklerimiz duygularını murakabe altında, kontrol altında, daima teftiş altında tutmuşlar ve ona riayet etmeye gayret etmişler. Onun için, Nakşî tarikatimizin prensipleri arasında ne vardır? Hûş der dem. "Her nefes alışta uyanık olmak, gafil olmamak, şuurlu olmak." vardır. Hûş der dem. Birinci prensibimiz budur. Hiçbir nefesi gafil alıp vermemek, her nefeste Allah'ın kendisini gördüğünü, kendisinin Allah'ın karşısında bir kul olarak davranmakta, yaşamakta olduğunu, söylediği sözü Allah'ın duyduğunu, içindeki niyetini Allah'ın bildiğini düşünmesi, Allah'tan ve kendisinin kontrol altında olduğundan gafil olmaması lazım. Nakşî tarikatinin bir prensibi budur. O bakımdan biz de Allah'ın nazargâhı olan gönlümüzü, aklımızı, müfekkiremizi, düşünce mekanizmamızı, niyet mekanizmamızı kontrol etmeye bu büyüklerimiz gibi alışmalıyız.

Amellerimizin zâhirî evsafını ve şartlarını güzel yapmak zorundayız. Haccı ve umreyi farzlarına, sünnetlerine, vaciplerine, adâbına uygun yapmaya çalışmalıyız. Tavaf yedi defa olacak, şu taraftan olacak, şöyle olacak, şu dualar edilecek. Bizim hacı baba tavaf yaparken kitaptan kekeleye kekeleye dua okuyor. Okuduğunu da doğru okumuyor, yanlış söylüyor, mânasını da bilmiyor. Bırak şu kitabı, gözyaşı dök!

Adam Kâbe'nin karşısına geçmiş, başlamış ağlamaya. "Niye ağlıyorsun?" demişler. "Beytullah karşımda. Beytullah, Allah'ın evi. Allah nerede? Beytullah'ı görüyorum da niye Allah'a eremedim? Ona ağlıyorum." demiş. Yunus Emre'nin bir ilahisini okuyor kardeşlerimiz:

İhram bezin belime

Saram ağlayu ağlayu

Sen biliyor musun bu ilahiyi?

Medine'de Muhammed'i

Görem ağlayu ağlayu.

Biz ihrama girerken ağladık mı diye düşündüm de, biz nerede Yunus Emre nerede! Adam heyecandan, zevkten, sevgiden, hürmetten, şevkten, Kâbe yollarında kumlara bata çıka gitmek aşkından, ihram bezini beline bağlarken ağlıyor. Biz ağladık mı? Nerede onların duyguları, iç âlemlerinin zenginliği, nerede bizim hâlimiz!?

Evet, dış şartlar önemli ama bu zahir. Bir de bunun iç şartları var. İç şartı batın. Biri kalıp, beden; biri kalp, gönül. Tasavvuf gönlü ele alan ilim dalıdır. Tasavvuf budur. Fıkh-ı zâhir, ilmihal kitaplarında yazılan, abdestin, namazın, haccın, zekatın âdâbı, ahkamı, erkanı, ve sairedir. Bunların hepsi lazım. Çünkü Efendimiz emretmiş. Yüzünü yıkıyor. Eline suyu alıyor, sakallarını hilalliyor. Sonra;

Hakezâ emeranî rabbî. "Rabbim bana böyle yapmamı emretti." diyor. O da önemli. Dış şartlar, zahir hiç önemsiz değil. Zahir batınla ilişkili ama batın çok daha önemli. Çünkü Allah insanın dışına bakmıyor, gönlüne bakıyor. Mühim olan o.

Keşke insan bunları, Türkiye'deyken; otursa, kalksa, düşünse, çalışsa da, ihram bezini beline ağlayı ağlayı bağlasa da, Kâbe yollarına öyle aşk ile şevk ile düşse… Hiçbir anını, hiçbir zamanını malâyâni ile geçirmese, yalan yanlış bir tarzda, kavgayla, gürültüyle, cedelle geçirmese.

Allahu Teâlâ hazretleri tevfîkini bizlere refîk eylesin. Ömrümüzü rızası yolunda, sevdiği amelleri işleyerek geçirmeye muvaffak eylesin. Ümmet-i Muhammed için faydalı işler yapmamızı, faydalı olmamızı nasip eylesin. Vefatımızdan sonra da defter-i âmâlimizin kapanmamasına vesile olan hayır, hasenât ve sadaka-i cariyeleri tesis ederek, öldükten sonra da sevap kazanmamıza sebep olacak eserler bırakarak âhirete göçmemizi nasip eylesin.

Bir hacc-ı mebrûr yaptıktan sonra insan günahlarından pâk oluyor. O zaman iş yeniden başlıyor, yeni bir defter açılıyor. Eski defterler kapanıyor, affediliyor. Bu yeni defter-i âmâlimiz tertemiz, pırıl pırıl, kirlenmemiş, karalanmamış, rezil olmamış, yırtılmamış, bozulmamış, bundan sonra bu hacdan kazandığımız güzel tecrübeler ve mânevî derslerle rızasına uygun geçirmeyi nasip etsin.

Biliyor musunuz; el-Hâceru'l-esved'e istilâmın mânası nedir? Kalabalıkta ona uzaktan selam verme, tenha ise gidip elini onun üstüne koyma ve öpmenin mânası nedir? Hacer-i Esved'i istilâmın manası Allahu Teâlâ hazretleriyle musafaha yapmak demektir. Onun için millet orada birbirini kırıp geçiriyor. O uzaktan da olur. Halka ezâ vermemek daha güzel.

Felâ refese ve lâ füsûka ve lâ cidâle fî'l-hacci. O âyetin emridir, Hâcer-i Esved'i uzaktan istilâm da caizdir.

Efendimiz de devede iken değneğini işaret ederek istilâm etti. Selam uzaktan da olur. Ama şunu iyi bilelim ki biz Allahu Teâlâ hazretlerinin elini tutup musafaha yapmış insanlarız. Tüylerimizin diken diken olması lazım. Secde ne demek? Hadîs-i şerifte; "Secde Allahu Teâlâ hazretlerinin ayaklarına kapanmaktır." diyor. Bunlar beni çok duygulandırıyor. İnsan bildiği şeylerden bilmediği şeyleri anlar. Hiçbir kimsenin ayaklarına kapandık mı biz? Evelallah, "O rükû olmasa dünyada eğilmez başlar." Müslümanın başı kimsenin önünde eğilmez. Kimseye eyvallahımız yoktur. Kimsenin ayağına kapanmamışız ama secde Rahman'ın ayaklarına kapanma, işte öyle bir mâna taşıyor. Ne kadar güzel. Ne kadar insanın tüylerini diken diken eden bir hal.

Allah bizi secdeden, namazdan, niyazdan, ibadetten ayırmasın. O Hâcer-i Esved'i istilâm ne kadar güzel bir duygu. O lebbeyk allâhumme lebbeyk demek ne kadar güzel. "Şu cihete, şu cihete, şu cihete!" diye Efendimiz elleriyle işaret ederek buyurmuş; "Hacı lebbeyk çektikçe her yerden her varlık ona lebbeyk der." diyor. Bu hadîs-i şerîfleri gördüğü zaman; "Lebbeyk'i niye çok yapmadık?" diye pişmanlık duyuyor insan. Mânası o kadar derin, o kadar yüksek.

Muhterem kardeşlerim!

Hac muazzam sembollerle dolu bir ibadet. Sembolik tarafını çok iyi anlamak lazım. Zahirine takılıp kalmamak, şekilde boğulmamak lazım. Şeklin arkasında gönlü çalıştırmak lazım. Haccın esrarını tatmak, esrarındaki lezzetleri kavramak lazım. Kâbe'yi dönerken öyle dönmek, Hacer-i Esved'i istilâm ederken böyle istilâm etmek, şeytanı taşlarken öyle taşlamak lazım.

Peygamber Efendimiz; "Makbul taşlar cennete yükseltilir, kabul olmayan taşlar aşağıda kalır." diyor. Sormuşlar; "Yâ Resûlallah! Hz. İbrahim zamanından beri bu şeytan burada taşlanıyor, burada birikmiş bir taş göremiyoruz. Niye böyle?" demişler. "Kabul olan taşlar yukarıya ref' olunur. Cennete kaldırılır." buyurmuş. "Yâ Resûlallah! Bunun faydası ne?" demişler. "Cennette göreceksiniz." demiş. Cennette o taşlamanın faydasını göreceksiniz.

Şimdi orada yığınla taş var; demek ki çok kabul olmuyor. Allah saklasın. İtiş kakış, kavga gürültü, yalan dolan. Demek ki birçok taş kabul olmuyor ki orada yığın var. Demek İbrahim aleyhisselâm'ın zamanından Peygamber Efendimiz'in zamanına kadar; İbrahim aleyhisselâmın zamanında onlar orayı toplamamışlar ki silip arabalarla o taşı taşımamışlar ki sahabe-i kiram o soruyu soruyor. Taşıma olayı âdet değil.

Çok muhteşem bir mevsim yaşadık. Çok büyük, hazine gibi kıymetli zamanları geçirdik. Kadrini bilemedik doğrusu. Ben şahsen doyamadım ve bilemedim diye çok üzülüyorum. Biz de Yunus Emre gibi veda haccını yapıp "gidem ağlayu ağlayu" diyelim, ağlaya ağlaya gidelim. Allah tekrarını nasip etsin. Son ziyaret eylemesin. Daha sonra da nice nice defalar ama gönülle, duyguyla, tasavvufla, emekle, zerafetle kemal ile haclar yapmayı nasip etsin.

el-Haccu'l-mebrûr leyse lehû cezâün ille'l-cennet. "Makbul, mebrur bir haccın, mükâfatı cennetten başka bir şey değildir." Mutlaka cennet.

Mutlaka cennet ama "Hacc-ı mebrur nedir?" diye soruyorlar. Birkaç hadîs-i şerîf hatırımda.

It'âmü't-taâm ve tîbü'l-kelâm Hacc-ı mebrurun mânası "Yemek yedireceksin." Yani kesenin ağzını açacaksın. Millet burada kuruşun hesabını yapıyor. Arkadaşına; "Bana iki riyal borcun var." diyor. Fesübhânallâh! Ne olacak yani? Başına çalınsın. İki riyalin lafı mı olur? Fırsatı yakaladın mı çek ziyafeti. Doyur, fakire ver. Arkadaşına ikram et. Mebrur hac olmasının şartı it'âmu't-taâm, bir.

İkincisi, tîbu'l-kelâm "hoş konuşacak, tatlı konuşacak. Tatlı olacak, kalp kırmayacak, zarif olacak, edib olacak, gönül alıcı, gönül okşayıcı olacak." Hac bu. Bir yerde;

İfşâ'ü's-selâm da buyurmuş; "Sağa sola çokça selam etsin." Çünkü sen hacıya selamun aleyküm diyeceksin o da ve aleyküm selam diyecek. Duasını almış oluyorsun. Selam, garantili dua almak demek. Karşı taraf sana dua ediyor.

Almanya'da bizim işçi kardeşimiz patrondan izin istemiş, buraya ziyarete gelmiş. Patron; "Nereye gidiyorsun?" demiş. İşçi kardeşimiz de; "Bizim dinî görevimiz var, hac yapacağız." demiş. Alman patronu kardeşimiz giderken; "Muhammed'e benden selam söyle."demiş. O da Medine'de Peygamber Efendimiz'in türbesini ziyaret ederken gözünü kapamış, "Yâ Resûlallah! Ben bilmiyorum gayrimüslimin selamını sana tebliğ etmem doğru mu ama 'Selam bir emanettir.' derler, bizim Alman Hans sana benimle selam gönderdi" diye söylemiş. "Vallahi hocam daha Almanya'ya geri dönmeden, Türkiye'deyken Hans'ın müslüman olduğunu duydum." diyor. Tabii Resûlullah'ın ve aleyke's-selâm dediği insan küfürde kalır mı? Selamın kuvvetine bak!

Allah gönüllerimize yumuşaklık versin, irfan versin. İnsanı, hakikî insan yapan irfandır. Yoksa insan;

Ülâike ke'l-en'âmi belhüm edal "Hayvanlardan da daha sapık, daha aşağı duruma, esfel-i safiline düşer." İnsanı yükselten irfanıdır, imanıdır, âdâbıdır. Edebe riayet eden makbul olur, edebe riayet etmeyen mahrum olur.

et-Turuku küllühâ âdâbün "Tarikatlerin hepsi edebler koleksiyonu demektir." Yoksa tâc ile hırka olsaydı; giydiğin kavuk, sardığın sarık, büründüğün cübbe olsaydı herkes tarikat ehli olurdu.

Dervişlik olaydı tâc ile hırka,

Alırdık biz dahi otuza kırka.

Şair alay edici tarzda böyle demiş. Kırk riyal verirsin bir cübbe alırsın; harmanî, Arap gibi olursun; bir de başına sarık alır onu da sararsın. Tanıyamazsın bizim hacı babayı; "Ne olmuş bu böyle? Bedevi şeyhi gibi olmuş." Parayla olur bunlar. Dış şekli kurtarmak mümkün ama dervişlik o değil. Dervişlik, şeriatin emirleri, tarikatin incelikleri, kalbin amelleri, irfanın kaideleri üzere bir yaşam tarzı, şeklidir.

Allah bize o güzellikleri nasip etsin. Onları tattırsın, öğretsin. Böyle kullar eylesin.

Sayfa Başı