M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Necip Fazıl Kısakürek

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Yüce Rabbimiz'e sonsuz hamd ü senâlar; O'nun Resûl-i Erkem'i, Muhammed-i Mustafâ'sına sonsuz salât u selam, tahiyyat ve ihtiramâtımızı arz ederiz.

Bir hadîs-i şerîfte;

İnna'llâhe cemîlün yuhibbu'l-cemâl. "Allahu Teâlâ hazretleri güzeldir; mutlak güzel, hiçbir güzelle mukayese edilemeyecek güzel, her güzelliği yaratan güzel. Güzelliği sever." buyuruluyor.

O'nun mü'min kulları olan biz de güzeli, güzelliği seviyoruz. Ahmet Haşim'in bir şiiri beni çok duygulandırır. Muhatabına;

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,

Ne de âlâm-ı fikre bir mersa,

Olan bu maî deniz

Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz. diyor.

Melâli bilen, aşkı bilen, sevgiyi, lirizmi, heyecanı bilen, gönlü diri, gönlü çarpan nesle âşinâyız, onu seviyoruz.

Üstad rahmetullâhi aleyh de bütün gayretini ona tevcih etti. Mü'minin bütün işi aşktandır, sevgidendir. Hatta şair diyor ki;

Kad bedâ bi'l-aşki fi'l-ekvâni küllü mâ bedâ

"Kâinatta ne varsa aşktan oldu."

mü'minden başkası tam bilemez, mü'min-i kâmilden başkası künhüne varıp tam anlayamaz!

Edebiyat Fakültesi'nde bir profesörümüz vardı. Beynelmilel şöhrete haiz meşhur bir kişiydi. "Ben de hocam gibi Şâfiî mezhebindenim." dediğini ağzından duymuştum. Almandı ama Oskar Rascher ile beraber İsmail Saip Sencer Hoca'ya diz çökmüş, talebelik etmiş. [İsmail Saip Sencer] Hoca da rahmetullâhi aleyh salâbet-i dîniye sahibi, "Ben mü'min olmayana ilim vermem." dediği için onlar da imana gelmişler; birisi Osman adını almış. Bizim profesör de; "Ben de Şâfiî mezhebindenim." derdi. Kalbini Allah bilir. Derste, Ni'met-i İslâm kitabının yazarı rahmetli Mehmed Zihni Efendi'nin bir eserinin adı geçtiğinde; "Ben bu şahsa âşığım, çok derin bir alim, eserleri çok nefis, son derece mükemmel." dedi ve bize bir tenkit yöneltti: "Siz kendi yetiştirdiğiniz kıymetleri tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz, kadrini layıkıyla takdir edemiyorsunuz!" dedi.

Geçen gün milletvekilliği ve bakanlık yapmış muhterem bir zâtın konferansındaydık. Bir garplının sözünü nakletti. "Türk'ün kıymetini, Türk'ten başka herkes bilir!" demiş. Tabii onun demek istediği müslüman. Balkanlar'da; "Sen hangi dindensin?" diye, sordukları zaman, "Elhamdülillah Türk'üm!" derlermiş. Müslümanım mânasına; herhâlde o Batılı da öyle dedi.

Kur'ân-ı Kerîm yarışması için Libya'ya gitmiştim. 45 kadar ülkenin delegesiyle toplantılarda bulunmuş, müzeleri gezmiştik. Müzeler dedelerimizin eserleriyle doluydu. Hepsi dönüp bize bakıyor ve "Bunlar sizin eserleriniz." diyorlardı. Lübnanlı bir alimin oğlu muhterem bir zât; "İslâm'a en güzel hizmeti ecdadınız yaptı, yine en güzel hizmeti sizden bekliyoruz." demişti.

Bedee'l-İslâmu garîben sümme ye'ûdu garîben kemâ bedee fe tûbâ li'l-gurabâi, hadîs-i şerîfini merhum alim, muhterem babasının öyle açıkladığını anlatmıştı.

İslâm Kur'ân-ı Kerîm'in ilk indiği Mekke'de değil de oranın zalimleri Hz. Peygamber'i oradan çıkarttığı için gurbette gelişmiş, gurbette kuvvetlenmiş. Gurbetten, muhitten merkezi zapt eylemiş. Onun için "Bu asırda da İslâm'a hizmeti sizden bekliyoruz." diye iltifat eylemişti.

Necip Fazıl da böyle bir oluşumu, böyle bir oluşumu gerçekleştirecek kadroyu yetiştirmeye çalışan mimarlardan, sanatkârlardan birisidir. Büyük insanların hayatlarında, büyük değişiklikler oluveriyor. Allah'ın büyük bir lütfu!

Belh padişahı İbrahim b. Edhem tacı tahtı bırakıveriyor. Hazineleri elinin tersiyle itiveriyor. Kaftanları sırtından çıkartıp çobanın abasına bürünüveriyor. Diyarını terk ediveriyor. İmam Gazâlî altınla dokunmuş cübbesini, haşmetli kavuğunu bırakıp tenhalara kaçıyor. Hayatın özünü dinin derin mânasını yakalamak için iç âlemine dönüyor. Halvetleri, uzletleri ihtiyar ediyor.

Büyük alimler, zahir ilimlerde çok büyük şöhretler kazanmış iken, susuzluklarını kandırmayan kaynaklardan;

Ballar balını buldum kovanım yağma olsun

neşesiyle hiç susatmayacak pınarları bulmak için

İçsen bu sudan, bir daha, dostum; susamazsın…

Bir hâl gelir… ağlayamazsın, susamazsın!

dediği gibi bayrak şairi Arif Nihat Asya merhumun. Büyük değişiklikler gösteriveriyorlar.

Nurettin Topçu, Fransa'da felsefe doktorası yapıp üniversitede doçent olduktan sonra, aziz hocamız Abdülaziz Bekkine rahmetullâhi aleyh'i görünceye kadar ruhunda sükûn bulamıyor. Onu bulduğu zaman seher vakitlerine kadar sohbet edip de kapıdan dışarıya çıktığında yanındaki arkadaşına; "Acaba tekrar dönsek ayıp olur mu?" diyor. Akşamdan seher vaktine kadar sohbet etmişler, hocasına doyamamış, dışarı çıktıktan sonra böyle diyor.

Bendeniz kuyusuna inmiştim. Boynum bükük, kimseyi ezmeden zemzem kenardan parmaklığın yanına kadar yürüdüm. Kocaman bir hortumla zemzem suyu motorla çekilip akmakta. Oradaki vazifeli bana da verdi. Hortumu ağzıma dayadım; içtim, içtim, içtim… O kadar içtim ama doymadım da. "Arkamda başka içecek arkadaşlar da vardır." diye utandığım için bıraktım. Doyduğumdan değil de… Ama fazla miktarda içtim, oradan gelen su o kadar uzun zaman içilirse nereye gider, bilmiyorum. Fakat merdivenleri çıkarken geriye dönüp, "Acaba dönsem, tekrar içsem ayıp olur mu?" diyordum. Necip Fazıl rahmetullâhi aleyh de öyle bir muazzam değişikliği gösteriyor. Atom bombası gibi bir insan!

"Bu kadar bir cirme bu kadar büyük bir fikir enerjisi nasıl sığdırılmış?"

Kudretullah, Allah'ın büyük kudreti. Kelimeleri ne kadar güzel kullanıyor, kafiyeleri ne kadar sağlam buluyor, ne kadar renkli teşbihlerle meramını anlatıyor, önümüze ne kadar muhteşem sahneler seriveriyor?..

Vehimlerini anlatırken;

Ruhum kelle şekeri, vehimlerse karınca

Kömürden kara rengim, onlar beni sarınca

Hem gözümüzün önüne bir sahne sergiliyor, tariflere sığmaz. Edebî sanatlarını anlamaya, anlatmaya zamanlar yetmez! Kabri nur dolsun, ruhu şâd olsun.

Çalışa çalışa tek başına bir "Necip Fazıl gençliği" meydana getirdi. Sayısız talebeler yetiştirdi, sayısız kalemler, mütefekkirler, eserler onun teşvikiyle ortaya çıkarıldı.

İslâm'ın ümit verici, ümitsizliği yok edici güzel yanı var. İslâm'ın gelişmesi ne aritmetik ne geometrik diziye benziyor. İslâm'ın gelişmesini tarif etmek için benzetme yapmak mümkün değil! Ancak gelişmelerin cinsi içinde bir de İslâmî gelişme cinsi vardır, diye onu öylece koymak lazım. Çünkü çölden bir nur çıkıyor; üç kıtayı, beş kıtayı, asırları kaplıyor. Bir küfür diyarından bir ârif, bir kâmil çıkıyor, bir beldenin insanlarını, bir milleti İslâm'a sevk ediyor. Allah'ın nurunu kimse söndüremeyeceği için Allahu Teâlâ hazretleri, Fuzûlî'nin;

Kılıbdur hikmetün küffâr içinde enbiyâ peydâ.

dediği gibi, küffâr içinde Allah erleri meydana getiriyor, iman neşesi yayılıyor ve küfrün kaleleri yıkılıyor. Allah'ın nurunu kimse söndüremiyor. En güzel, en yakın, en müşahhas, en güncel misali tanrıtanımazlığı devlet politikası hâline getirmiş olan Rusya!

Yurîdûne li-yutfiû nûra'llâhi bi-efvâhihim vallâhu mutimmü nûrihî velev kerihe'l-kâfirûn.

Kıyamete kadar daima hakkı tutan, hakkı destekleyen bir mübarek, mümtaz, asil kadro mevcut olacak. Hepinizin, hepimizin o kadro mensuplarından olmasını Rabbim'den dilerim.

"Necip Fazıl'ı böyle değiştiren ne?" sorusunun bir tek kelime ile cavabı tasavvuftur.

Tasavvuf Avrupalı'nın, İngiliz'in, İngiliz İmparatorluğu'nun en çok korktuğu, Osmanlı ile mücadelesinde en büyük hedef olarak zikrettiği bir mefhum, bir kavram, bir kültür varlığıdır. Tasavvufa diş geçiremiyorlar. Tasavvufa atom bombası tesir etmiyor. Tasavvufa giyotinler, idam sehpaları son veremiyor. Tasavvufu küfür nizamları bastıramıyor, söndüremiyor. Rusya'daki değişikliği anlatan Rus yazarlar değişikliğin ana sebeplerinden birisinin tasavvuf olduğunu ve o ülkelerde İslâm'ın hâlâ dipdiri, capcanlı kalmasının tasavvuf sayesinde olduğunu itiraf ediyorlar.

"Bu akıl almaz kültür varlığı, tasavvuf nedir?"

Yüzlerce, binlerce, tarifi yapılmış… Kısaca söylemek gerekirse tasavvuf, imanlı aklın en son merhalesi, İslâmî zekânın zirvesidir!

Allah'ın yarattığı dehalar, en yüksek şahsiyetler, zekâlarının ve akıllarının var gücüyle, gönüllerinin bütün nuruyla çalışmışlar, kendilerine ideal olan yolu çizmişler ve o yolda yürümüşler. Tasavvuf işte odur. En büyük alimlerin Kur'an'ı en iyi anlamış insanların, Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi içinde derinlemesine ilerlemiş insanların, Resûlullah'ın mesajını, ahlâkını, hayatını, nasihatlerini, dinin ahkâmını, ahkâmın içindeki hikmetleri en iyi anlamış insanların İslâm'ı en yüksek seviyeden yorumlarıdır. Onun için uzun seneler müderris olarak kalıyor, ondan sonra mutasavvıf oluyorlar. Onun için ömrü zahir ilimleriyle geçiyor da sonunda karşımıza tasavvufî hayatın en mühim simalarından birisi olarak nurlu bir sima beliriveriyor.

"Resûlullah zamanında İslâm bir iken tasavvuf nereden çıkmış?.."

Tasavvuf bir yerden çıkma değil, sonradan olma değil; tasavvuf dinin kendisi, özüdür! Vahiyle beraber olarak gelmiş olan İslâmî mesajın mânası ve içidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem İmam Tirmizî'nin rivayet ettiğine göre sahih bir hadîs-i şerifinde;

el-Keyyisü men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt.

"Zeki insan, insan, mütefekkir insan, gerçek akıllı insan, nefsi zabt u rabt altına alıp âhiret için hazırlanandır."

Ve'l-âcizu men etbea nefsehû hevâhâ ve temennâ ale'llâhi'l-emâniyye. "Aciz, hakkı ve hayrı seçemeyen, menfaatini sağlayamayan, kendisini kurtaramayan, nefsini nefsanî arzularının peşine takıp ardında sürüklettiren ve Allah'tan da boş vehimler ve hayaller ile güzel sonuçlar uman kimsedir." buyuruyor.

Demek ki kısaca söylemek gerekirse asıl akıl;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Fe men zühziha ani'n-nâri ve udhile'l-cennete fekad fâz" âyet-i kerîmesiyle kısaca ifade edilen, sonucu yakalayan akıldır. "Kim cehennemden kendisini kurtarabilmişse, o cezaya uğramaktan kurtulmuş ve cennete dâhil edilmişse, kabul olunmuşsa, Allah'ın lütfuna, rahmetine, ikramına, mükâfatına, iltifatına erebilmişse işte akıllı olan odur."

Ebedî hayatını kurtaramayan insana akıllı denir mi?

Dünya hayatındaki üç beş kuruşluk mevki makam, mal mülk kazancı akıllılık alameti değildir! O bazen miras yoluyla hiç aklı olmayan insanlara bile gelebiliyor.

Mutasavvıfların en büyüğü; Seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhirîn, Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem, Muhammed-i Mustafâ hazretleridir. Onun hayatı tasavvuftur, sözleri tasavvuftur, peygamberliği tasavvuftur…

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Vasbir nefseke maallezîne yed'ûne rabbehum bi'l-gadâti ve'l- aşiyyi yurîdûne vechehû ve le-ta'du aynâke anhüm turîdu zînete'l-hayâti'd-dünyâ… diye Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisini sevk ettiği yoldur. Mahviyet yoludur, zühd yolu, sabr ü sebat, muhabbetullah, aşkullah yoludur.

Gece gündüz durmayıp istediğin

N'ola kim görsem cemâlin dediğin

mısralarıyla anlatılan aşktır. İşte tasavvuf odur. Oraya sevk eden Peygamber, mutasavvıfların en büyüğüdür.

Kısaca söylemek gerekirse tasavvufun asıl hedefi cennet değildir, cehennemden kurtulmak da değildir. İşte bu yurîdûne vechehû, Allahu Teâlâ hazretlerinin vech-i pâkini, zât-ı âlîsini isteyen, İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî diyen insanın zihniyeti ve hedefidir. Tasavvuf odur: Allahu Teâlâ hazretlerini bilmek, O'nu sevebilmek ve O'nun tarafından sevilebilmektir!

Mutasavvıfların girift sistemleri vardır. Onun için akılları mahdut olan insanlar bu sistemlerin bir köşesini anlayabilirler. Filin kulağını tutan, "Fil yorgan gibidir, çarşaf gibidir…"; hortumunu tutan, "Fil boru gibidir…"; ayağına sarılan, "Galiba fil direğe benzer…" diyen körler gibi! Bir tarafını görünce gerçek tasavvufu anlayamaz. Ama bütünüyle dini anlayabilmiş ve kendisine hikmet ihsan olunmuş olan insanlar;

Ve men yü'te'l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîrâ.

Hikmet kendisine bahşedilmiş, gerçekleri bulmak, hakkı batıldan ayırt edebilmek, her şey hakkında en güzel hükmü verebilmek, en muhkem kanaate varabilmek meziyetine sahip olan insanlar, kısaca özetlemek gerekirse; "Tabii tasavvuf mârifetullaha erme çalışmasıdır." diyecekler. Yaradan'ı;

Ve hüve me'aküm eyne mâ küntüm. "Nerede olsanız o sizinle beraberdir, yanınızdadır!"

Ve nahnü akrabu ileyhi min habli'l-verîd. "Biz azîmüşşan size şah damarınızdan daha yakınız!"

Va'lemû ennallâhe yahûlü beyne'l-mer'i ve kalbihî. "Biliniz ki Allahu Teâlâ hazretleri kul ile gönlü arasında, bu kadar yakın!"

Peki, bu insanlar niye bu kadar uzak? Bu uzak mesafeler nasıl aşılır? O yakınlığın idrakine nasıl varılır?..

Tasavvuf işte bu; o yakınlığı yakalamak ve o yakınlık içinde yaşamaktır.

Düzce'de bir hocaefendiyle tanıştık:

"Ben bir başka dergâha mensubum ama erkek kardeşim Hafız Mustafa, Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî hazretlerine mensuptu. Onu ziyarete gittik, seyahatteymiş. Bulamadık, döndük ve o gece rüyama geldi…" diye anlattı.

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız gece rüyasına girmiş. O da çok sevinmiş. Sabah namazına kalktığı zaman biraderine müjdelemiş:

"Beraberce gittiğimiz Hocaefendi'yi bulamadık ama herhâlde ziyaretimizden memnun oldu. İnsan-ı kâmil olduğu anlaşılıyor, teşekkür makamında rüyama geldi." diyor. Bu kez ötekisinin de gözleri hayretle açılmış şekilde;

"Ya! Benim de rüyama geldi!" demiş.

İki kişi ziyarete gidiyor, ikisine de rüyasında iade-yi ziyaret yapıyor. İşte ehlullâhın hayatı böyledir.

Torunu doğum yapıyor, doğumdan bir iki saat geçmiş, uyku esnasında torununa;

"Evladım, yavrum hayırlı mübarek olsun, salihlerden olsun." diyor.

Vefatı gecesi Medine'de, evinde misafir olduğu kardeşimiz Mustafa'ya;

"Mustafa, hadi artık biz gideceğiz. Allah'a ısmarladık." diyor. Mustafa ağlayarak kalkıyor ve;

"Hocamız vefat etmiş olmalı, böyle bir rüya gördüm…" diye yorumluyor.

Allah dostu olmanın tezahürâtı. Keramet gaye değil ama Allah'ın ikramı. Keramet zaten ikram kökünden çıkan bir kelime.

Şeyh Sâdî-i Şirâzî'nin karşısındaki birisi başını eğmiş, gözünü yummuş murakabe ve tefekkür eylemiş. Sonra başını kaldırmış, ona;

Çi tuhfe-i kerâmet diyâ verdî

"Gezdiğin o güzel âlemlerden bize ne hediye, ne ikram getirdin?" diye soruyor.

İnsan yolculuk yaptıktan sonra döndüğü yere şeker, lokum, çiçek gibi bir şeyler hediye getirir.

Tuhfe-i kerâmet: İkram hediyesi.

Keramet, Allah'ın ikramıdır. Keramet velînin çalışmasının hedefi ve gayesi değildir. Keramet dünya menfaati, şöhret veya daha başka bir şeyi elde etme vasıtası değildir. Allah tarafından ikram olunur. O kul da mahcup olur, boynu bükük… "Yine de ben Allah'ın nâçiz kuluyum." der. "Kendimi, şu toplantıdaki herkesten aşağıda görüyorum." diye düşünmesi gerekir. O zaman bir insan için şark-garp bir nefeslik, bir anlık mesafe oluyor; zaman ve mekân kalkıyor, imkânsızlıklar imkân dairesine giriyor. Acayip bir hâl hâsıl oluyor.

Mutasavvıfların hayatını inceleseniz, Kur'ân-ı Kerîm'i inceleseniz, iki ayrı taraftan yola çıksanız sonunda aynı noktada birleşirsiniz: Tasavvufta!

Şunu demek istiyorum: Mutasavvıf sizden ve bizden önce Kur'ân-ı Kerîm'i incelemiş, anlamış, künhünü sezmiş, mahiyetine ermiş ve orada Allahu Teâlâ hazretlerinin bir kulu sevmesi için hangi yola işaret olunmuşsa onu bulmuş. Onu hayatının ve her faaliyetinin ana mihrakı, mihveri yapmış kimsedir.

"Kur'ân-ı Kerîm neyi methediyor? Allah neyi sever? Kur'ân-ı Kerîm'e göre Allah kimleri sever?" sorusunu araştırın, yürüyeceksiniz, yürüyeceksiniz, yürüyeceksiniz… Dönemeçten sonra karşınıza mutasavvıf çıkacak. "Ha! Allah mutasavvıfı severmiş." diyeceksiniz. Çünkü Allah'ın sevdiği bütün şeyleri yaptığı için zaten dinin özünü yaşadığı için o kimse, bu hâle gelmiştir. Takva mutasavvıfın sermayesidir.

İnnallâhe yuhibbu'l-muttekîn.

Yunus ne güzel söylüyor;

Ele geleni yirsün

Dile geleni dirsün

Böyle dervişlik dursun

Sen derviş olamazsın

Kısaca çok nefis konuşuyor, Necip Fazıl da öyle! Allah böyle bir insanın gönlünü mârifetiyle nurlandırdı mı, gönlünden diline hikmet pınarları akar.

Zaharat yenâbîu'l- hikmeti min kalbihî ilâ lisânihî.

Ne kadar güzel söylüyor:

"Takva; mü'minin ana malzemesidir, re'sümâlidir, hayruzzâttır, yol azığının en hayırlısıdır!"

Mutasavvıf da takvâ ehli insan, muttakî kul demektir. Havfullah, haşyetullah, aşkullah, muhabbetullah, gece vakti ibadet, zikir… Yine Yunus'a dönelim, diyor ki;

Yunus sen bu dünyaya niye geldin

Gece gündüz hakkı zikretsin dilin

Evliyâya uğramaz ise yolun

Göçtü kervan kaldın dağlar başında

Zikri, ana hedef olarak söylüyor! Gece ibadeti dervişin en mühim faaliyetidir. Tefekkür en sevaplı ibadettir, dervişin en önemli faaliyetidir!

Prensibimizin birincisi hûş der dem; her an şuurlu olmak, hiç gafil olmamak, devamlı uyanıklık hâlinde olmak prensibidir. Onun için derviş, mutasavvıf Kur'an'ı en iyi anlayan, en iyi uygulayan, en iyi yaşayan insan demektir. Onun için tasavvuf; "ilm-i kâl değil, ilm-i hâl"dir. Söz edîbi değildir; yaşamaktır, uygulamaktır, ilmiyle âmil olmaktır.

Tabii insan bu güzel sonuca ulaşmak için hangi merhalelerden geçerse derviş de o merhalelerden geçe geçe o yüksek noktaya ulaşmıştır. İnsanın en büyük düşmanı içindeki nefsi olduğu için;

A'dâ aduvvike nefsüke'l-letî beyne cenbeyk.

İş nefse muhalefet etmekle, nefisle mücadele etmekle, nefisle cihat etmekle başlar. Çünkü dinimiz öyle emretmiştir. Kur'ân-ı Kerîm;

Kad efleha men zekkâhâ. buyurmuştur. Peygamber Efendimiz nefisle cihadın cihâd-ı ekber olduğuna işaret eylemiştir.

Bu hadisi, bu âyeti okuyan derviş durur mu? Nefsine fırsat verir mi? Nefsine merhamet eder mi? Nefsine tâbî olur mu?!..

Nefsin, akl-ı selîmin kontrolü altına girmesinden sonra hayrın kapıları açılır. Behîmî duygular, hayvanî hisler, süflî arzular, aklın zinciriyle zincirlenince insan bilge insan olur. Derviş olur, sûfî olur, mutasavvıf olur. Ondan sonra kötü işleri yapmama kuvvetini kazanır. Güzel şeyleri nefsine ağır gelse de yapma gücünü elde eder. Böylece kendisinde güzel huylar peydâ olur, sabır peydâ olur, hizmet peydâ olur.

İbrahim b. Edhem gündüz çalışır, geceleyin çalıştığıyla yiyecek alıp ihvanına getirir, beraber kaldıkları yerdeki ihvanına ikram ederdi. Ondan sonra da ibadete çekilirdi. Gündüz çalışır, alnının teriyle yerdi.

Özbekistan'da Bahâeddîn-i Nakşibend Efendimiz'in külliyesini ziyaret ettik. İmam Efendi hoca kardeşimizle Emir Külâl Efendimiz'in kabr-i şerîfini ziyarete geçtik. İmam kardeşimiz; "Bizim yolumuzda alnının teriyle, elinin emeğiyle geçinmek esastır. Helal lokma yemek esastır." diye söylüyordu. O zaman güzel ahlâk başlar, fedakârlık, sevgi, hizmet başlar.

Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin rahmetullâhi aleyh Hocamız Câmiu'l-usûl adlı kitabında;

"Bütün tarikatlar nefsi terbiye etmenin metotlarıdır. Başka başka markalar, başka başka sistemler, başka başka usullerdir ama hedef aynıdır!" diyor.

et-Turuku ilallâh bi-adedi enfasi'l-halâik. "Allah'a giden yollar çoktur. O kadar çoktur ki mahlûkatın nefesleri sayışıncadır!" Ama kısası vardır uzunu vardır, yokuşu vardır, kolayı vardır zorlusu vardır, kestirmesi vardır…

Gümüşhaneli [Ahmed Ziyaüddin] Hocamız; "Bütün tarikatlarda müşterek olan umde hizmettir!" diyor. Kul halka, müslümanlara, ümmete ve mahlûkata hizmet edecek.

Arif Nihat Asya ile İlahiyat Fakültesi'nden hocam Profesör Necati Lugal tren yolculuğu yapmışlar. Ankara'dan İstanbul'a yataklı vagonda beraber gitmişler. Hocam geldi:

"Yahu Esad! Adamın gece ibadetine hayret ettim." diyor. Arif Nihat Asya'nın derviş olduğunu bilebilir misiniz?

Hangi zât büyükse, hangi zâtı seviyorsanız, hangi şahsa gönlünüz akıyorsa o gönül akmasının sebebi, ondaki cazibe tasavvuftandır.

Şiirinde, duasında;

Ufuk ufuk açılan lâ-yezâl fecrini ver,

Fücûr verme bana!

Fesâda kullanacaksam en ince zerresini

Şuûr verme, ilahî, şuûr verme bana!

Halka, mahlûka sevgiden gayri

Kusûr verme, ilahî, kusûr verme bana!

diyor.

Niye diyor?

Bu gönül Allah'ı sevmek için verilmiş. Allah'ı sevecek, mutlak güzeli bulacak, güzellikleri yaratanı bilecek, nimetleri vereni bulacak. Ama mü'min bir taraftan da O'nun sevgisini, rızasını kazanmanın mahlûkata merhamet, şefkat, sevgi ve hizmetten geçtiğini bildiği için bu kusur bile olsa Arif Nihat Asya o kusuru istiyor. Biliyor ki yaradılanı Yaradan'dan ötürü hoş görmek Allah'ın hoş göreceği bir kusurdur. Evet, mâsivallâh, Allah'tan gayrısı sevilmez. Ama o sevgi Allah için olduğundan, merhametten kaynaklandığından makbul diye öyle dua etmiş. İşte o hizmet hâline geliyor ve sonunda mutasavvıf insan karşınıza tepeden tırnağa som altın gibi, ateşin yakamadığı, kıymetini düşüremediği, "Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten!" denildiği gibi çamurlara düşse, hapislere atılsa kıymeti zail olmayan muhteşem bir hayır âbidesi olarak karşınıza çıkıyor.

Muhterem kardeşlerim!

O hâlde bir insanın dünya ve âhiret saadetinin kaynağı tasavvuftur. Doğru. Bir milletin başarısı ve muzafferiyeti de yine tasavvuftandır.

Hürmetlerimi arz ederim. Allah hepinizden razı olsun.

Sayfa Başı