M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 337.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu âlâ hayra halkıhî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'du fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve selem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kâne hâtemi Süleymane'bni Dâvûde semâviyyün... ilâ âhiri'l-hadîs...

Sadaka Resûlullah fî-mâ kâle ev kemâ kâle

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, lütf u keremi üzerinize olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek ehâdîs-i şerîfesinde bir miktarını şurada sizlere anlatmaya çalışacağım.

Bu hadîs-i şerîflerin izahına geçmeden önce evvelen ve hâssaten Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin ruhu için, vesair enbiyâ-i mürselînin ruhları için, ve cümle evliyaullahın ve hâssaten ashâb-ı kirâmın ve ashâb-ı kirâmdan müteselsilen bize kadar gelmiş geçmiş olan cümle sadât-ı meşâyıh-ı turuk-u aliyyemizin ruhları için, eserin müellifi Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin hocamızın ruhu için, talebelerinin, yakınlarının ruhları için ve eserin içindeki hadîs-i şerîflerin, bilgilerin bize kadar gelmesinde emeği geçmiş olan bütün âlimlerin, râvilerin ruhları için ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu mescid-i şerife cem olmuş olan siz kardeşlerimizin âhirete intikal etmiş cümle sevdiklerinin yakınlarının ruhları için ve hayatta olan biz mü'minlerin de sıhhat, âfiyet, saadet, selamet üzere yaşayıp Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamıza vesile olmamız için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf kıraat edelim.

Übâde b. Sâmit radıyallahu anh rivayet edildiğine ve Taberânî'nin kitabında mevcut olduğu üzere Peygamber Efendimiz buyurmuşlar ki;

"Davud aleyhisselam'ın oğlu Süleyman aleyhisselam'ın yüzüğünün taşı semâvî idi, bu yerin taşı değildi." Semâvî cennetten çıkmış bir taştır, nasıl Hacerü'l-esved öyleyse onun gibi. Fe-ulkıye ileyhi fe-ehazehû. "Ona verilmişti ve o da ona almıştı." Ve vaza'ahû fî-hâtimihî. "Yüzüğünün kaşının içine koymuştu, onu yüzüğüne taş yapmıştı." Ve kâne nakşuhû enallahu lâ ilâhe illâ ene muhammedun abdî ve rasûlî. "Üzerinde bir yazı vardı ki; bu yazı, bu nakış şu mealdeydi; Enallahu lâ ilâhe illâ ene. Ben kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Ben Allah'ım, benden başka ilah yoktur ve Muhammed benim kulum ve rasulümdür, yazılıydı."

Yine Kurtubî'nin Câbir b. Abdilah el-Ensârî radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki; -raviler farklı- "Süleyman b. Davud'un yüzüğünde 'Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah' yazılıydı."

Bu sözler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından bildirildiğine göre, bildirildiği takdirce haktır gerçektir.

Peki, Peygamber Efendimiz asırlar sonra geldiği halde nasıl oluyor da Süleyman aleyhisselam çok önceki asırlarda yaşadığı halde onun ismi yazılı olabiliyor denirse bunun cevabı şöyle olabilir;

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 'Seyyidu'l-evvelîne ve'l-âhirîn'dir.' Bütün gelmişlerin, geçmişlerin, geleceklerin efendisidir, en üstünüdür, insanların en yükseğidir. Allahu Teâlâ hazretleri bu kâinatı onun yüzü suyu hürmetine yaratmıştır. Kâinatın yaratılmasının hikmeti, gayesi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'dir. Tasavvuf kitaplarında, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın yerleri gökleri yaratmazdım." diye bir söz de nakledilir.

Bu işi şurada bırakıp da başka âyet-i kerîmelerden deliller getirelim ki Saff Sûresi'ndeki bir âyet-i kerîmede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in isminin İncil'de zikredildiği bize bildiriliyor. Fetih Sûresi'nin en son âyet-i kerîmesinde Tevrat'ta ve İncil'de Peygamber Efendimiz'in ve ümmetinin anıldığı bildiriliyor. Peygamber Efendimiz ismen, şu isimde bir zât-ı muhterem gelecek diye Tevrat'ta, İncil'de ve hatta daha başka mukaddes kitaplarda yazılmıştır.

Bu meseleye dinî edebiyatta tebşirât meselesi derler. Yani Allahu Teâlâ hazretleri daha önceki ümmetlere bizim peygamberimizin geleceğini bizim ümmetimizi o gelecek diye müjdelemiş. Hatta Abdulahad adını almış bir papaz var. Bu bizim asrımızın başında Osmanlı diyarında, İran'da, Fırat'ta yaşamış, İngiltere'de tahsil görmüş, İtalya'da yüksek tahsilini tamamlamış yüksek bir papaz, pek çok dil bilen bir kimse: Abdulahad Davud [ö. 1866-1930[?]] . Ondan sonra müslüman olmuş,Kur'ân-ı Kerîm'i incelemiş. Arapça, Farsça, Süryanice, İbranice, Latince, Yunanca, İngilizce ve Fransızca biliyor. Allâme!..

İncelemiş, incelemesi sonunda müslüman olmuş ve İncil ve Salîb diye bir eser yazmış. 1910 yıllarında bu bizim İstanbul'da basılmış. [İstanbul 1329

1911] Bastığı kitapta hülâsaten diyor ki; "İncil yunanca da "müjde" demektir. Müjde de Peygamber Efendimiz'i müjdelemekten ibarettir. Kitabın ismi bile Peygamber Efendimiz'in geleceğine dairdir."

Hz. İsa aleyhisselam'ın en çok yaptığı şey [Peygamber Efendimiz'in geleceğinden bahsetmekti.] Gezdiği her yerde öyle bir ümmet, öyle bir peygamber gelecek diye Peygamber Efendimiz'den bahsetmiştir. Hatta bunlar âyet-i kerîmelerle sabit olduğu için hiçbir mü'minin kalbinde şek şüphe kalmaz ki [Allahu Teâlâ] eski ümmetlere Peygamber Efendimizi methetmiş ve "O gelirse ona tâbi olacaksınız." diye bildirmiş.

Tarih kitaplarını okursak Peygamber Efendimiz'in zamanında Arapların arasında yahudiler, hıristiyanlar vardı. Yemen'de çok hıristiyanlar, Medine'de çok yahudiler vardı. Onların hepsi bedevilere diyorlardı ki; "Alametleri belirmeye başladı, yakında bize vaad edilen peygamber gelecek; biz, siz puta tapan müşrikleri tepeleyeceğiz." Hz. Peygamber Efendimiz peygamber olmadan önce müşrik Araplara daima öyle söylüyorlardı. Siz puta tapıyorsunuz ya! Alametleri belirdi, yakında bizim kitaplarımızda yazılan peygamber gelecek, az zaman kaldı. Geldiği zaman biz sizi tepeleyeceğiz, diyorlardı. Ama yahudiler, yahudilerin içinden çıkacağını sanıyorlardı. İsmail aleyhisselam'ın soyundan denildiğinden sanıyorlardı ki yahudilerin içinden çıkacak.

Mekke-i Mükerreme'den Kureyş kabilesinden, çıkınca kıskandılar inanmadılar. Bir kısmı müslüman oldu da bir kısmı İslamiyet'i kabul etti bir kısmı kabul etmedi ve böylece inkârlarına saplanıp sapıtıp gittiler. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor ki; "Onlar kendi evlatlarını bilir gibi senin hak peygamber olduğunu bilirler." O kadar katî bir şey, yani bu kıyı da köşede kalmış bir bilgi değildir.

Hatta Pakistanlı ulemâ, âlimler o devrin Hindistan'ın, Pakistan'ın eski kitaplarını da incelemişler. Onlar Hz. İsa'dan da çok önce yazılmış. Hint dinler eski dinler; onlarda da Peygamber Efendimiz'e, ümmetine dair yazılar bulmuşlar. Onların kitaplarından fotokopiler çekmişler, fotoğraflar çekmişler. Yazılarını, sanskritçe yazılarının fotoğraflarını, tercümelerini gördüm.

Eski İranlıların dinleri var, eski İranlıların din kitaplarında da bizim Peygamberimizin geleceği aynı şekilde yazılmış.

Hâsılı Peygamber Efendimiz'in geleceği evvelden tantanalı bir şekilde belliydi. Allahu Teâlâ hazretleri o resûl-ü edîbini, sevdiği kulun geleceğini bütün ümmetlere meth etmiş.

Hatta rivayet edilir ki; Âdem aleyhisselam yaratılmış, başını kaldırmış bakmış ki arş-ı âlâ'da Lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlullah yazıyor. Demiş ki;

"Yâ Rabbi! Lâ ilâhe illallah sensin; senden başka ilah olmadığı bu satır

cümle bildiriyor, ötekisi kim?

O da senin soyundan, zürriyetinden gelecek olan benim sevgili kulum, elçim Hz. Muhammed'dir.

Hâsılı pek çok hadîs-i şerîfler var. İşin neresinden tuttursak yüzde yüz ispat edilir ki Peygamber Efendimiz'in geleceğini önceden biliniyordu. Adını bildirmiş, adı belliydi.

Ve iz kâle îse'bnu meryeme yâ benî isrâîle innî rasûlullâhi ileyküm musaddikan li-mâ beyne yedeyye mine't-tevrâti ve mübeşşiran bi-rasûlin ye'tî min ba'di's-muhû Ahmed felemmâ câehum bi'l-beyyinâti kâlû hâzâ sıhrun mübin.

"Hani Meryem oğlu İsa -aleyhimesselam- demişti ki, Yâ benî isrâîle. "Ey İsrailoğulları!" Etrafında yahudiler, İsrailoğulları var onlara hitap ediyor. İnnî rasûlullâhi ileyküm. "Ben size Allah'ın göndermiş olduğu elçisiyim, peygamberiyim." Musaddikan li-mâ beyne yedeyye mine't-tevrâti. "Benden evvel Musa aleyhisselam'a indirilmiş olan Tevrat'ı tasdik ediciyim." İnkâr etmiyorum ki, o da Allah'ın kitabı, onu tasdik ediciyim o yoldan yürüyorum.

Ve mübeşşiran bi-rasûlin. "Gelecek bir peygamberi müjdeciyim." Ye'tî min ba'dî. "Benden sonra gelecek..." İsmuhû Ahmed. "Adı Ahmed olacak." İsa aleyhisselam böyle demişti ya hani, o günleri hatırla. Âyet-i kerîme bu mealde. Felemmâ câehum bi'l-beyyinâti. "Peygamber Efendimiz gelip de onlara bu âşikar delilleri zikrettiği zaman." Kâlû hâzâ sıhrun mübin. "Bu aşikar sihirdir, büyüdür dediler."

Büyüyle ilgisi var mı, bekleyip duruyordunuz, gelecek diye bekliyordunuz ya! Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz Medîne-i Münevvere'de yahudilerin havrasına gitti dedi ki;

"Ey yahudi cemaati! Tevrat'ınız da şöyle bir cümle, şöyle bir âyet yok mu, şöyle bir söz, şöyle bir haber yok mu?

Tevrat'tan onlara kendisini bildiren âyetleri bildirdi. Hiç ses seda çıkarmadılar. Sözünü üç defa tekrarladı; tebliğ ediyor, vazifesini yapıyor. Tebliğ ediyor, ister kabul etsin ister etmesin.

İn aleyke'l-belâğ. "Yâ Resûlüm! Sen telaşlanma, sana sadece bildirmek [düşer], isterse kabul etmesinler!"

Allahu Teâlâ hazretleriyle harp mi edilir?

Tebliğ etti ayrıldı, giderken arkalarından yahudilerin alimlerinden Abdullah b. Selâm adlı şahıs Havradan koştu geldi dedi ki;

"Yâ Resûlallah! Senin dediğinin hepsi doğrudur, o âyetlerin hepsi Tevrat'ta vardır ve Tevrat'ta sen müjdeleniyorsun. Sen haksın, doğru söylüyorsun. Kıskandıkların evet diyemediler, sustular. Hayır da diyemediler, nasıl desinler, ellerinde âyetler var. Sustular, Abdullah b. Selâm radıyallahu anh, o yahudi alimi kabul etti müslüman oldu.

Ondan sonra da Kur'ân-ı Kerîm'i, Tevrat'ı, İncil'i inceleyen herkes müslüman oluyor. Hiç kimseden pervamız, korkumuz yoktur. Hangi papaz, hangi haham, hangi müdekkik araştırıcı olursa olsun buyursun, meydan açık! Onu inceleyip bunu inceleyip aklını kullandı mı eğer inadı yoksa kabul etmek zorunda ve kabul etmişler.

Geçen derslerde geçmişti de bir vesileyle söylemiştim. Fransız profesörlerinden birisi Tevrat'ı, İncil'i, Kur'an'ı bîtaraf bir gözle incelemiş. Kendisi Fransız tıp profesörü. Kur'ân-ı Kerîm'i incelemiş, söylediği şeyler tamamen ilme muvafık; Tevrat'ı ve İncil'i incelemiş ilme aykırı çok şeyler var.

Mesela, bir kere diyorlar ki 3750 yıl önce dünya yaratıldı. Halbuki jeoloji ilminden filan bakıyorsun dünya yaratılalı ondan çok daha fazla sene olmuş, o verilen rakam yanlış. Ondan sonra Hz. Âdem'den itibaren Musa aleyhisselam'ın soyu şudur şudur, yanlış. Şu şöyledir, bu böyledir, yanlış. Sonunda inceleye inceleye adam müslüman olmuş. Fransız profesörü müslüman olmuş. Yeni [bir olay.]

Geçen haftalar buraya Almanya'dan Yahya isminde bir Alman bir müslüman geldi, Bakırköy Bahçelievler'de konuştuk, yeni müslüman olmuş. Ankara'ya 3-5 gün önce Kanada'dan birisi geldi; sarı benizli, uzun boylu, temiz yüzlü bir kimse, elimizi sıktı. Biraz konuştuk, baktım başkası... Yani neyin nesi olduğunu sorup anladım, Kanada'nın Toronto eyaletinden, müslüman olmuş.

Neden müslüman oluyor, bu adamlar aptal mı, zorlayan mı var? Kanada'nın her tarafı hıristiyan. O kadar hıristiyanın içinde kendisini durup dururken zorlayan var mı?

Hayır, incelediği zaman müslüman oluyor. İncelemezse, sırtının üstüne yan gelip yatarsa veyahut kulağını iki parmağıyla tıkarsa veyahut gözünü kapatırsa o zaman biraz rahat edebiliyor. İçinden gelen duyguları bastırıyor ama âhirette rahat edemeyecek. Mecbur. Çünkü Allahu Teâlâ hazretlerinin akdi bu, böyle olacak. Böyle evvelden belli olduğu ayetlerle, hadîs-i şerîflerle ve vâkıalarla sabit.

En son İbrahim müteferrika var. Bize matbaayı getirmiş kurmuş, I. Mahmut zamanında Lale Devrinde yaşamış. O da Macaristan'da papazken, orada kilisenin yasak kitaplarını, bunları okumayın, bunları okumak iyi değildir filan diye kenara ayırdıkları kendi Latince eski kitapları okumuş. Oradaki o eski kitaplarda Hz. Peygamber'in hak peygamber olduğunu kendi kitaplarından gördüğü için gelmiş müslüman olmuş.

Bu kadar sözün hülâsası, demin okuduğumuz hadîs-i şerîfe gelirsek, Süleyman aleyhisselam'ın yüzüğünde de Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah yazılı idi. Hem o yüzük bütün o mucizelerini gösterdiği yüzük, onu çıkarttı mı bir şey yapamazmış. Süleyman aleyhisselam o rüzgârlara şey yapıyor [hükmediyor], başka mahlûkatın seslerini şey yapıyor [duyuyor], uzak mesafeler gidiyor geliyor, o yüzüğü çıkardı mı bir şey yapamazmış. [Bütün mesele] o yüzük!

Bu vesileyle tebşîrât meselesini öğrenmiş olduk. Eski ümmetlerde bizim ümmetimizi metheden müjdeleyen ifadeler vardır. Elhamdülillah biz Allahu Teâlâ hazretlerinin seçip beğendiği, habibim dediği bir zât-ı celîlin ümmetiyiz ve bizim yerimizde olmaya eski ümmetlerin peygamberleri, "Ah ne olaydı geç zamanda yaşasaydım da o zât-ı muhtereme ümmet olaydım." diye can atmışlardır. Çok kimseler can atmıştır. Eski devirlerin benî İsrailin peygamberleri bizim ümmetten olmak, bu şerefe ermek için can atmışlardır.

Allah elimizde bulunan bu şerefin kadr ü kıymetini bilmeyi cümlemize nasip eylesin. Öyle namlı şanlı şerefli bir ümmetiz ama şimdi Avrupalı müslüman oluyor bizimkiler de dinini bırakıyor.

Geçen gün hava alanındaydım, ne diyeyim... Oradaki insanların kadınların giyimi kuşamı, hali tavrı, orası bir başka dünya sanki... Bana Merih'miş gibi geldi. Burası bir başka dünya... Burası elhamdülillah diyâr-ı İslâm; sakallar, sarıklar, cübbeler, Kur'ân-ı kerîmler, hatimler, mukabeleler, burası bir İslâm diyarı belli.

Oranın ne olduğunu bilemedim, şaşırdım... Kadın plajda güneşte dura dura güneşten yanmış kapkara, ondan sonra da hava sıcak ya, göğsünü açmış, kolunu açmış, şeyini açmış; hem de hiç sakınmadan. Aman yâ Rabbi!

Allahu Teâlâ hazretleri akıl fikir ihsan eylesin.

Avrupa'dan nasipliler müslüman oluyor, imana geliyor, ahiretini kurtarıyor. Bizden nasipsizler edepsizliğinden dolayı dinden imandan çıkıyor. Gafil, cahil bir yaşayış sürüyor, sonu ne olur bilmiyoruz. "Ol zaif ümmetlerin hali ne ola" bakalım...

Allah cümlemize akıl fikir ihsan eylesin.

Onlar yabancı insan değil, sorsanız;

Nerelisin?

Yozgatlıyım, Konyalıyım, Kayseriliyim, Malatyalıyım diyecek; adın ne desem Ayşe, Fatma, Hatice diyecek; Ali, Veli, Hüseyin diyecek. Benim dedem müftüydü, annemin babası iyi vâizdi. Bilmem biz asil sülaledeniz, hatta elimizde şecere var Peygamber Efendimiz'in sülalesiyle akrabalığımız var filan... Yani sorsan kim bilir neler diyecek.

Allahu Teâlâ hazretleri bize de bir gayret versin de o kardeşlerimize hakkı söyleyelim.

Ya bak, siz ne yapıyorsunuz?

Siz Avrupa'ya gidiyorsunuz, onlar buraya geliyor, onlar araştırdığı zaman müslüman oluyor.

Daha öncede birkaç vesileyle söylemiştim çok hoşuma gidiyor.

Hadise Amerika'da [geçiyor.] Üniversitede profesör müslüman olmuş, Ömer Faruk Abdullah adını almış. İslamiyet'i merak ediyor, içinde ateş kaynamaya başlamış, konuşacak insan arıyor. Telefon rehberini açmış müslüman ismi aramış, John bilmem Ivan arasında bakmış bir tane Ahmet, Mehmet müslüman ismi varmış, bir müslüman ismi çevirmiş telefonu demiş ki;

Ben Amerika'da falanca yerde profesör falancayım müslüman oldum, sizin de isminizi rehberden gördüm. İslamiyet üzerine sizinle konuşmak istiyorum, acaba durumunuz müsait mi?

Gayet normal değil mi? Yaptığı iş yerinde. Ötekisi de tesadüfen bizim memleketten, bu diyardan oraya gitme birisiymiş, herhalde ihtisas için filan gitti.

"Kardeşim, sen hangi asırda yaşıyorsun! Yirminci yüzyılda da Müslümanlık olur mu?" demiş, telefonu çat yüzüne kapatmış.

Ne oluyor, biz de müslümanız, ne var yani, nesi mâni? Hangi şeyden boynumuz bükük, yüzümüz kara?

Elhamdülillah alnımız açık, gayet hoş, rahatız. Dinimizi, kitabımızı, ilmimizi, irfanımızı ilim destekliyor; Avrupalılar, araştırmalar destekliyor. Hiçbir kimseden pervâmız yok? Mazlum, kenarda itile kakıla kaldık, şimdi Avrupalılar müslüman oluyor da keyfimiz geliyor. Onlardan anlatıyor, [misaller veriyoruz]. Şimdi güneş batıdan doğuyor!.. Allah akıl fikir versin. Çalışalım! Başkalarını da hak yola getirmek için bize de vazife düşüyor.

Biliyorsunuz Lut kavmi kötü huyundan helâk oldu. Cinsi bakımından çok kötü huylara düşmüşlerdi, Allahu Teâlâ hazretleri yerin dibine batırdı. Helak oldular ama helâk oldukları akşam içinde 70 bin âbid vardı, gece ibadet ediyordu, derler. Kitaplarda böyle yazarlar.

Niye helâk oldu?

Şu sebepten ki, Allah bir kavme bir azabı göndereceği zaman azabı gönderir, iyilerini âhirette sonra ayırır, bir o var. Artık o içinde bir iki tane kişi var diye şey yapmaz azabı umumi gönderir bir, bir de Lut kavminin âlimleri, âbidleri suçluymuş, yani kitaplarda suçlandırılıyorlar; "Niye bu kavmi irşat etmediniz, niye bunların haksızlıklarını söylemediniz, niye hak yola çağırmadınız?" diye helâk ondan geldi deniliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi doğru yolsa sâbitkadem etsin. Başkalarının da doğru yola hak yola gelmesi için gayret sarf eden kimseler eylesin.

Plaja, gezmeye, tatile, rahat etmeye gideriz; her çeşit keyfi, zevki düşünüyoruz; kanunda da var, 11 ay çalışmak 1 ay yıllık izin diye hepsi hakkımız diyoruz. Acaba Akdeniz'de mi geçirsem Ege'de mi geçirsem, Kıbrıs'a mı gitsem, Avrupa'ya mı gitsem. Herkes keyfini yerine getirmek için bir çare arıyor. Biraz da Allahu Teâlâ hazretlerinin dinine hizmet edelim.

İn tensurullâhe yensurkum ve yüsebbit akdâmeküm. "Eğer siz Allahu Teâlâ hazretlerinin yoluna, dinine, müslümanlarına, kullarına, ibâdına yardımcı olursanız Allah da size yardımcı olur ve ayağınızı sabit tutar." Yüsebbit akdâmeküm. "Ayağınız kaymaz."

Sizin ayağınızın kaymaması için sizin hizmete kalkışmanız, hüsn ü niyetinizi ispat etmeniz lazım. Belli olmaz, bu öyle bir fitneli devirdir ki insan akşama müslüman akşamlar da sabaha kâfir sabahlayabilir. Kıyametin alametlerinden olarak zikredilmiştir ki kişi sabahleyin müslüman sabahlayacak akşamla kâfir olacak; akşama müslüman akşamlayacak sabaha kâfir sabahlayacak... Yani çabuk değişir. Bir gazete okursunuz, bir çirkin resme bakarsınız, bir ters haberi ters fikri, zihninize doğru gelmiş bir şeyi okursunuz, "Ha, doğru be!" derseniz, gittiniz.

Allahu Teâlâ hazretleri ayağınızı tesbit etsin istiyor musunuz, yüsebbit akdâmekum?

Allah'ın dinine hizmet edin.

Nasıl hizmet edeceğim?

İlmin varsa ilimle hizmet edeceksin, buyur, dolaş. Bak hıristiyanlardan yahova şahitleri diye bir grup var, azılı insanlar, hıristiyanların harbe hazırlıyorlar. İlerde Armagedon Savaşı diye bir savaş olacakmış, "Ey hıristiyanlar hazırlanın!" diye ona hazırlıyorlar. Taraftarlarını zararlı, kindar, kinci olarak yetiştiriyor. Asacağız keseceğiz diye o hınçla heves edip duruyorlar, Avrupa'da kapı kapı dolaşıyorlar. Her işçimizin kapısı çalıyorlar, sizinle dini konuşma yapmak istiyoruz diye söylüyorlar. Yasaklanmış olduğu yerlerde de sonradan davalar açıyorlar, şöyle böyle yapıyorlar; biz masumuz, iyiyiz, hoşuz diye müsaadeler alabiliyorlar.

Müsaadesi yasağı bir tarafa da bizim yapacağımız şey, bak onlar o batılı yaymak için kapı kapı dolaşıyor; sen de arkadaşlarına, akrabalarına git söyle, çocuğuna, karına kızına sahip ol. Böyle böyle herkes bir kişiyi kurtarırsa, bir kişiyi irşad ederse hemen nüfusumuz iki misli olur. İki kişiyi kurtarırsa üç misli olur. Onlar da ayrıca kurtarırlarsa altı misli olur; onlar da kurtarırlarsa 12 misli olur.

Diyelim ki, nüfusumuz has müslüman 100 bin kişi. Böyle çalıştığımız zaman bir iki sene içinde, ilaç için kâfir lazım bana diye kâfir ararsın da bulamazsın. Ama çalışmazsan nefis var, şeytan var, neşriyat var, Avrupa'dan küfür dalgaları var. Avrupa'da adam cahil, adam kâfir, birşey görmemiş öyle gelmiş; açık saçık, çıplaklar kampları, eğlence yerleri var. Uzun boylu anlatmaya lüzum yok, gazetelerden boy boy resimlerden biliyorsunuz. Öyle yetişmiş insan geliyor buraya da tesir ediyor. Kendi ırzını, namusunu kollamayan, gözetmeyen insan başkasına tesir ediyor. Hâsılı, has halis iyi müslümanlar da hiç olmazsa ötekiler kadar çalışsalar çok iyi olacak.

Kâne fî-mâ a'tâllahu teâlâ Mûsâ fi'l-elvâhi üşkürlî ve li-vâlideyke âtike'l-müteellef ve üns leke fî-umrike ve uhyike hayâten tayyibeten ve ukallibüke ilâ hayrin minhâ.

Câbir hazretlerinden rivayet edilmiş olan bu yeni hadîs-i şerîfe geçtik.

Burada ana fikir ana babaya iyi muamele etmek, onlara şükranda bulunmak, ana babaya hoş davranmak hususu anlatılıyor.

Kâne fî-mâ a'tâllahu teâlâ Mûsâ fi'l-elvâhi. "Musa aleyhisselam'a levhaların içinde, vahiylerin o Tur Dağı'nda kendisine verilen vahiylerin arasında şu hususta vardı." Üşkürlî ve li-vâlideyke. "Bana ve ana babana şükret." Yani Allahu Teâlâ hazretleri, "Bana ve ana babana şükret." buyuruyor. Bu cümle ile Allah'a ve ana babaya şükretmek emrolunuyor.

Ana babanın şanı, kadri ne kadar yüksek ki Allahu Teâlâ hazretleri onlara şükür edilmesini tavsiye ediyor. Yani ona şükranda bulunmayı, küfrân-ı nimette bulunmamayı, hoşça davranmayı tavsiye etmiş.

Öyle olursa ne olur?

İnsan ana babasına şükrederse, teşekkür ederse, hoş davranırsa; "Senin bana çok hakkın geçti, küçükken büyüttün, emzirdin, baktın, temizledin, hastayken gece uyumadın, salladın uyuttun, uyandırdın... Babam da çarşıdan kazandı, uğraştı, didindi, kendisini yıprattı, bizi yetiştirdi." [diye] insan ana babasına şükran duyguları ile dolu olursa, öyle muamele ederse ne olur?

Âtike'l-müteellefu. "Sana senin hoşlanacağın hoş gelecek şeyler gelir."

Neler gelir?

Vücuduna sıhhat, evladına ailene hayır gelir, çeşitli nimetler gelir, bereket gelir. Sonra, Ve ünsiü leke fî-umrike. "Senin ömrünü tehir ederim." Çabuk canını almam, ömrünü uzatırım. Nesî, "tehir etmek" demektir. Biliyorsunuz;

İnnemen-nesîü ziyadetün fi'l-küfri âyet-i kerîmesinde geçiyor, sonra meselesi var.

Ünsiü leke fî-umrike. "Ömrünü tehir ederim, yani ecelini uzatırım, ömrün daha uzun olur." Demek ki anne babaya hürmette, sevgide, saygıda ömrün bereketi de var. Ve uhyike hayâten tayyibeten. "Seni güzel, hoş bir hayat ile yaşatırım." Bu hoş bir hayattan murat, insanın yaşayışının huzurlu olması manasında olabilir. Araplar bu hayâtu tayyibe sözünü "iyi kazanç" mânasına da kullanırmış; yani kazancını da hoş ederim. "Güzel para kazanırsın rahat edersin." mânasına da alınabilir. "Bundan maksat cennettir. diyenler de var, yani seni cennetime sokarım mânası da var.

Ve ukallibüke ilâ hayrin minhâ. "Ve seni ben için de bulunduğun halden daha iyi bir hâle döndürürüm." diye Musa aleyhisselam'a vahyedilen levhaların içinde bu cümlelerde yazılıymış.

Peki, Musa aleyhisselam'a yazıldığı katî ise, Peygamber Efendimiz de bize hadîs-i şerîfte bildirmişse ne gerekir?

Demek ki doğrudur; Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygundur; hıristiyanların, yahudilerin tahrifine uğramamıştır, bazı cümlelerin değiştirme gibi bir durum bahis değildir. O zaman o emre uyması lazım.

Zaten bizim Kur'ân-ı Kerîm'imizde de Allahu Teâlâ hazretleri bize bildirmiştir ki;

Ve vassayne'l-insâne bi-vâlideyhi. "Biz insanoğluna ana babasını tavsiye ettik." Aman anana babana iyi bak, kolla, gözet tarzında buyurduk. Ana babasına bakmasını buyurduk. Hamelethü ümmühû vehnen alâ vehnin. "Annesi onu sıkıntı üzerine sıkıntılar çekerek nasıl taşıdı!"

Sonra iki seneye kadar emzirdi, ondan sonra da çeşitli sıkıntıları çekti, büyüttü. Onun için müslümanın anne babaya iyi davranması lazım. Anne babaya iyi davranmaya berr derler, birru vâlideyn derler. Öyle davranan kimseye de berr derler.

Berran bi-valideyhi. "Ana babasına itaatliydi." diye.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize ana babasına hoş davranmak, onlara hürmet etmek ve onların rızasını kazanmak himmetini ihsan eylesin.

Kâne yenfuhu alâ İbrâhîme.

Yeni bir hadîs-i şerîfe geçtik.

Bu hadîs-i şerîf keler dediğimiz kertenkeleden büyük bir hayvan hakkında. Arabistan'da olan şekli ile herhalde vezağ diye adlandırıyor. Bu başı küçük, kuyruğu uzunca, kertenkele gibi çok süratli hareket eden bir hayvanmış, Türkçe'de keler deniliyor. Kâlet emera Resûlüllahi aleyhisselam bi-katli'l-vezaği. "Ve [Peygamber Efendimiz] bunun öldürülebileceğini, bunların öldürülmesini söyledi." Bir rivayette de bu vezağ denilen hayvan akreptir [denilmiş.] Akrebe de vezağ derlermiş. Akrep öldürülür çünkü muzırdır.

Bismillahirahmanirrahim.

Hatta daha umumi bir kâide vardır ki; Küllü mudirrin yuktelü. "Her zararlı mahluk öldürülür." Sokacak zarar verecek, öldürülür.

Bu hadisin sebeb-i vürûdunda zikredilmiş ki Hz. Âişe'nin evinden şöyle bir kenara konulmuş bir mızrak, sopa varmış, harp aleti orada duruyor.

Nedir bu diye? sormuşlar.

Naktülü bihi'l-vezağ. "Biz bununla bu vezağı, hayvanı öldürüyoruz." diye söylemiş.

Burada ki hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki, "Bu İbrahim aleyhisselam'ın ateşini üfürürdü." Mâlum putperestler İbrahim aleyhisselam'ı cezalandırmaya çalıştılar da yakmak istediler ya, "onun ateşini üfürürdü." diye zikri geçiyor. Onun öldürüleceğine dâir hadîs-i şerîf.

Şimdi gelelim Allah'ın affıyla, afv ü mağfiret etmesi ile ilgili uzunca bir hadîs-i şerîfe. Uzun boylu baştan sona okumayayım, cümle cümle okuyup izahına geçeyim. Ana fikri, Allah'ın kullarının günahlarını bağışlayacağına, suçlu da olsa, günahı çok da olsa bağışlayabileceğine dâirdir ki bu fikrin doğruluğuna dâir şu âyet-i kerîme var.

Kul yâ 'ibâdiyellezîne esrafû alâ enfusihim. "Ey nefislerine günah işleyip de tehlike getirmek suretiyle zulmetmiş olan kullarım!" Yani ey günahkârlar! Lâ teknatû min rahmetillâhi. "Allah'ın rahmetinden ümidi kesmeyiniz." Günah işledik Allah bizi affetmez diye Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.

İnnallâhe yağfıru'z-zünûbe cemî'â. "Allahu Teâlâ hazretleri günahları toptan affediverir." İnnehû hüve'l-ğafûru'r-rahîmü. "Çünkü O kullarına karşı çok mağfiret edicidir, çok merhametlidir, şefkatlidir affediverir, sakın ümitsizliğe düşmeyin."

Bu âyet-i kerîmeden dolayı bir insan, "Allah beni artık affetmez, mümkün değil, muhakkak ben cehennemliğim." diye düşünse, böyle bir kanaate saplansa günaha girer. Ümidi kesmeyecek, Allahu Teâlâ hazretlerinden ümit kesmek yok.

Bu ana fikri gösteren bir hadiseyi Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte bize nakledecek, o ana fikri hatırınızda tutarak dinleyin.

Kâne raculâni fî-benî İsrâile mütevâhıyâni. "Beni İsrail yani yahudiler zamanında, -Hz. İsa'dan evvelki ümmette- beni İsrail'de iki adam vardı. Birbirleriyle arkadaşlıkları vardı, dostlardı, tanışıklardı." Ve kâne ehadühümâ müznibün ve'l-âharu müctehidün. "Bunlardan bir tanesi günahkardı, suçlu günahkar bir kimse idi, bir tanesi de müctehid idi, yani hayırlı işleri yapmaya gayretli idi." İbadet ediyor durumunda gayretli bir kimseydi. Birisi günahkardı birisi iyi ameller işlemeye gayretli idi. Müctehidun fi'l-ibâdeti. "İbadette gayretli idi."

Ve kâne lâ yezâlü'l-müctehidü yera'l-âhara ale'l-zenbi fe-yekûlü aksır. "Bu ibadetlere gayretli olan ötekisini daima günah üstünde görüyor ve gördükçe ona bırak bu işi, vazgeç, çek elini diye söylüyordu." Fe-vecedehû yevmen alâ zenbin fe-kâle lehû aksır. "Yine onu bir gün şuç işlerken gördü, yapma çek elini, bırak vazgeç diye yine söyledi." O zaman o şuçlu dedi ki;

Hallinî ve rabbî. "Beni Rabbimle baş başa bırak." E-bu'iste aleyye rakîben? "Sen benim başıma muhafız mı kontrolör mü gönderildin, bırak beni Mevlâ'm ile baş başa." Bunun üzerine –dikkat edin- Fe-kâle. "Yani o gayretli olan, biraz ibadeti çokça olan dedi ki;" Vallâhi lâ yağfirullâhe leke. "Yemin ederim ki Allah seni mağfiret etmeyecek." Ötekisi suçlu gibi görünüyor ya, ona Vallâhi lâ yağfirullâhe leke. "Allah seni affetmeyecek." dedi. Böyle yeminle söyledi. Ev lâ yudhılükellâhu'l-cennete. "Veyahut da şöyle dedi; Allah seni cennete sokmayacak sokmaz." diye yeminle böyle söyledi.

Fe kabaza rûhahümâ veyahut fe-kubiza rûhuhümâ. "Her ikisinin de ruhları kabzolundu yani vefat ettiler, ahirete göçtüler." Fecteme'â inde Rabbi'l-âlemîn. "Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna cem oldular." Yani huzûr-u izzete, Rabbü'l-izzete çıktılar, hesap var ya. Fe-kâle li-hâze'l-müctehidi. "Allahu Teâlâ hazretleri o ibadete gayretli olan kimseye dedi ki; E-künte bî âlimen. "Sen beni biliyor musun?" Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor; "Sen beni biliyor musun?"

Ev künte alâ mâ yedî kâdiren. "Benim elimdeki şeye sen mi kadirsin?" Yani kimi afv ü mağfiret edeceğimi, bana mahsus olan o işi sen mi tayin edeceksin? diye o zâta eyledi. Ve-kâle li'l-müznibi. "Günahkâra da dedi ki;" İzheb. "Git." Fe-dhuli'l-cennete bi-rahmetî. "Benim rahmetimle cennete gir." Ve-kâle li'l-âhari. "Ötekisine de.." İzhebû bi-hî ile'n-nâri. "Bunu da cehenneme götürün." dedi.

Hadîs-i şerîf böyle. Bunun biraz izahına yapmamız lazım.

Bu şahıs ibadet etmekteydi ama ne yaptı?

O kimseye, "Allah seni cennete sokmayacak." diye yemin etti, Allah onu cennete soktu bunu cehenneme buyurdu.

Şimdi bunun izahı nedir?

Bunun izahı şudur ki, ibadetin tehlikesi, insanın ibadetini bir şey sanmasıdır. Hani biz namaz kılıyoruz, Kur'an okuyoruz, oruç tutuyoruz filan bu güzel bir şey. Allahu Teâlâ kabul eylesin, sevaplarına vesile etsin ama bizi cehennemden kurtarıp da âhiretin hadsiz hesapsız kazancına yetiştiremez, kâfi değil.

Şimdi siz dünyadaki bir adama deseniz ki; ben size bir ay oruç tutayım, akşamları yemek yiyeyim gündüz yemeyeyim yalnız Boğaziçi'ndeki şu Yeniköy'deki şu sahildeki şu üç katlı güzel yalıyı bana ver.

Verir mi adam?

"Bana ne!" der. Sen bir ay aç kalmışsın ne olacak yani? O Boğaziçi'ndeki o Yeniköy'deki o güzel yalının bedeli nerede senin şu yaptığın basit iş nerede? Hiç o ona denk olur mu?

Veyahut bir adam cebinden 150 lira çıkartıyor, "Bana şu Mercedes'i satar mısın?" diye gidiyor. Adam bir paraya bakar bir adamın yüzüne bakar, "Sen ne diyorsun! Bu parayla bu Mercedes alınır mı? Kaç milyon lira bu? Sekiz milyon liralık arabaya sen bunu nasıl şey yaparsın [teklif edersin]? Yani mümkün değil.

Bizim ibadetlerimiz böyledir, bu misal gibidir. Biz bir şeyler yapıyoruz, hiç yapmamış gibi değil ama kıymeti yoktur. Netice itibariyle o paraların o yalıyı o arabayı almaya yetmediği gibi bizim de cenneti kazanmamız mümkün değil, cennetin nimetleri bunlara da benzemez, hadsiz hesapsızdır.

Onun için bizim o cenneti öyle ibadetimizle kazanmamız bedeliyle satın almamız muhaldir, imkânsızdır.

Peki cennete nasıl gireceğiz?

Allah azımızı çoğa sayacak lütfüyle keremiyle bizi cennetine sokacak; yoksa hak edip de girmemiz mümkün değil bedelini ödeyemeyiz, mümkün değil. İnsan bu hubbunu bilecek. Rızkı sana Allah veriyor, akşam sofrada kaç çeşit yemek olacak biliyorsun oruç tutuyorsun. Sıhhati, ilmi, fikri, gücü, kuvveti, her şeyi Allah veriyor; Allah sana 100 bin lira para veriyor, sen ondan bir miktarını, 10 lirasını çıkartıp fakire verdiğin zaman şahin gibi havalarda uçuyorsun, yerlere inmiyorsun. Allahu Teâlâ verdi zaten, kökü Allahu Teâlâ hazretlerinde.

Yaptığımız ibadetleri görmemize, onları bir şey sanmamıza lüzum yoktur. İnsan ibadetini görürse, gurura kapılır; ben iyi hoş adamım, benim gibisi etrafta pek görülmez, galiba dünyada bir tane gibiyim demeye başlar. O zaman hayırlardan kesilir, hayırları yapmaz.

İnsanın boynu bükük, kalbi ezik, yüreği yanık olacak, hatalı olduğunu idrak edecek, devamlı çalışacak ki hayırı daha güzel olsun. Burnu büyük oldu mu, kibre ucube düştü mü, kendini beğendi mi o zaman felaketten felakete sürüklenir. Bizâtihî Allahu Teâlâ hazretleri de kibri ve ucubü sevmez. Bir insan kibirlendi mi, ben emsalsiz bir insanım filan gibi ucub sahibi oldu mu, kendini beğendi mi Allah sevmez.

Men tevâda'a rafa'ahullah. "Tevâzu gösterene, boyun büküp mütevâzi hareket edene Allah mertebe verir, onu yükseltir; böbürleneni, kibirleneni de aşağı indirir, şah iken perişan eder. Ötekisini de aşağıdan çıkartıp çobanken padişah yapar, vezir yapar. [Allah] tevâzuyu sever kibri sevmez.

Biz ibadetimizden dolayı kibirlenirsek, zaten ibadetin bedeli bedel olarak mühim değil, sembolik bir mânası var. Allah bu sembolik manadan dolayı bizi cennnete sokarsa sokacak. Eh onun üstüne bir de böbürlenirsek o zaman halimiz iflah olmaz. O zaman çok zararlar ederiz.

Sonra bir ikinci nokta var, bir insana doğrudan doğruya şu hatayı yapma dersin, öyle zaman olur ki inadına yapar?

Bizim arkadaşlardan birisi televizyonda çıkmış konuşmuş albayın birisi de televizyonda dinliyormuş, çok hoşuna gitmiş konuşması da demiş ki;

"Şu adamın hatırı için bu sene oruç tutacağım." Tabii oruç Allah'ın rızası için tutulur, onun bunun hatırı için tutulmaz ama güzel söyleyince tutacağım diyor. Yine bir başkası dolmuş kuyruğuna girmiş, minibüse binecek akşamüstü evine gidecek. Minareden o güzel sesli müezzin yanık yanık ezan okuyunca, şu ezana dayanamadım demiş, kuyruktan çıkmış namaz kılmaya gitmiş. Güzel olunca hoş tesir yapıyor. Aksine bazen sert söylersin, "Yapacaktım ama sana inat yapmıyorum." der. Sana inat yapmıyorsa, sana inat etmiyor kendisine inat ediyor, yazık ediyor, günah işliyor ama sana da bir vebal gelebilir. Çünkü bir insanı kışkırttın, daha kötülüğe ittin.

Onun için emr-i mâruf nehy-i münker zordur. Yani dobra dobra;

"Nasılsın kör kadı?" dediğin zaman adam gözü kör de olsa kızar. Ha benim gözüm kör, söylediği normal bir şey demez;

"Vay bana niçin kör dedi?" der kızar.

"Sen niye kusurlusun?" dedin mi o kendi kusurunu düşünmez;

"Sende daha beter kusur var. Sen kendini ne sanıyorsun?" der.

"Canım ben kendi kusurumu inkâr etmiyorum." [desen de o yine;]

"Olsun!" der, açar ağzını yumar gözünü sana bin bir çeşit şey söyler.

Neden?

Sen onun kalbini kırdın, yaraladın, o da şimdi sana hücum ediyor, nefsi harekete geçiyor.

İşte bu emr-i mâruf nehy-i münker de nefisleri harekete geçirmeden hakkı söyleyip de hakkı yaptırtmak kolay bir şey değildir. Yani o irşat meselesidir, kolayca elde edilen bir şey değildir. Öyle yapmaz da bir adamın şaşırtmasına, yoldan sapmasına vesile olabilirsen [olursan] o da daha da zararlı olabilir.

İşte bu zât bu söylediğimiz hatalar yapmış gibi. Yani bir kere kendi ibadetinden mağrur olmuş. İkincisi emr-i mârufu usulüyle yapmamış karşı tarafı tahrik etmiş. Bir üçüncü husus vardır ki onu da muhakkak söylememiz lazım: Günah. Günah dediğimiz şeyi biliyoruz, hani şunu öldürmek, yalan söylemek, şuraya bakmak günahtır diyoruz. Günah, yapan için bir belalı iştir çok zararı vardır bir, başkasına da zararı dokunan bir muzır varlıktır iki.

Başkasına, işleyenden başkasına zararı nasıl dokunur?

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bildiriyor, "Günah işleyen kimseyi eğer bir başkası söylerse gıybetini yaparsa..." Falanca adam var ya, geçen gün gördüm şu kabahati yapıyordu. Ne kadar fena ne kadar üzüldüm! Ya vah vah bilmem ne, gıybetini yaptı. Gıybet etti mi,

Ve in iğtâbehû esime. "Günahkârı gıybet ettimi insan günaha girer." O günahı yaptı günaha girdi, sen de söyledin, günaha girdin. Bir, böyle zararı vardır.

Ve in radıye şârekehû. "Eğer o günaha razı olursan, yani doğru yapmış iyi hoş ben olsam ben de yapardım gibi kalbi o günaha razı gelirse Allah onu ona ortak eder."

Bu günahı işlemedi ama durduğu yerden günaha ortak oldu. Falanca adamlar çocuklarına pek güzel düğün yapmışlar, içki masaları filan da kurulmuş... Ben şimdi sözümü anlatmak için olmuş bir şey değil de hayali şey söylüyorum. İçki masası da kurulmuş, damadın babası da hacıdır, sakallıdır, şudur, budur ama eh çocuğumun düğünün de demiş, içki içmiş filan...

Mesela böyle bir şey anlatılıyor. Dinleyen de diyor ki; "Tabii ya, insanın çocuğu bir defa evlenir, ben de olsam ben de yapardım." Sen onu öyle dedin, şimdi onu yaptın, yani onu yapmış gibi [o günaha] ortak oldun. Dilimizi tutmasını bileceğiz. Razı olursa o günaha müşterek olur.

İn 'ayyerahû übtüliye bi-hî. Günahın üçüncü mazarratı da şudur ki; "Ayıplarsan...." Şu adam ne kadar fena yaptı, vah vah hiç böyle şey yapılır mı? diye ayıplarsan; Übtüliye bi-hî. "Ayıplayan kimse o günaha müptela olur." Allah ayıplayana o günahı yaptırtır. Hiç ayıplamaya gelmez. Günah belalı muzır, zararlı bir şeydir, radyoaktif madde gibidir, her tarafa belası saçılır.

Onun için ne yapacağız o zaman?

Günahkara dua edeceğiz, Allah ıslah eylesin, Allah cümlemizi böyle afetlerden günahlardan korusun filan diyececeğiz.

Günahkâra tepeden bakarsan günahını ayıplarsan başına geliyor. Burada da tepeden bakma hadisesi de var; günahkârı ayıplıyor, sert şekilde söylüyor, kendi ibadetine mağrur oluyor, onun için bu fena âkibete uğramış.

Bu hadîs-i şerîfi Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten nakletmiştir. Hadis olarak isnadında bir kusur yoktur, tamam bir hadîs-i şerîftir.

Bundan çıkacak ders şudur ki; günahkâr mahzun olsun ama olmasın; günahına üzülsün ama ümit kesmesin; Allah affediyor diye tevbe istiğfar etsin, çalışsın, uğraşsın, hayr u hasenâta girişsin.

Biz günahkarı ayıplayıp, horlayıp tepesine çıkmayalım, emr-i marufu usulünce yapalım, kendi ibadetimize mağrur olmayalım. Bilmiyoruz ki ibadetimizi Allah kabul edecek mi etmeyecek mi?

Etmedim derse kime müracaat edersin? Zaten bir sürü kusurun var, ben senin namazını kabul etmedim. Sen güya namaz kıldın aklın ticarethanendeydi." derse, haklı.

"Doğru buyurdun yâ Rabbi!" diyeceğiz, boynumuzu bükeceğiz. Allahu Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor, onun için haddimizi bilelim, ibadetlerimize mağrur olmayalım, müznib günahkâr kullara da biraz şefkatlice bir tedavi yoluna girişelim, onlara da tepeden bakıp "Allah seni affetmez." diye [söylemeyelim.]

Bir de burada, vallâhi lâ yağfirullâhu le-ke. "Allah seni mağfiret etmez." diye yemin etmiş, oradan cezalanıyor.

Sözümüze sohbetimize dikkat edeceğiz, bizim ibadetlerimiz bizi kurtarmaz, daima halimize hareketimize bakacağız, Allah'ın azabına uğramaktan korkacağız, rahmetini ümit edeceğiz, yolunca yürümeye, bu emaneti arızalandırmadan, sakatlamadan sahibine sağlamca teslim etmeye gayret edeceğiz.

Allah cümlemize kendisine has halis kulluk etmekte, kendisini zikretmekte, kendisinin nimetlerine şükretmekte yardımcı olsun.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı