M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hamdûn el-Kassâr (5)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ, ve alâ âlihî ve sahbihi ve men tebi'ahu bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Emmâ ba'd.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı dünyada-âhirette üzerinize olsun.

Ebû Abdirrahman es-Sülemî isimli çok büyük âlim bir zatın Tabakâtü's-sûfiyye isimli büyük evliyâullah meşhur mutasavvıflar ile ilgili eserini okumaya devam ediyoruz. Bu eser tasavvuf tarihinde çok mühim bir eserdir. Türkçeye tercümesi de yapılmamıştır, yoktur. Birçok tasavvufî kitabın da kaynağı, membaı durumundadır. Onlar bundan istifade etmişlerdir. Bu zât-ı muhterem büyük bir âlim olduğundan her sözünü senetli söylemiştir, rivayet zinciri vardır. Nureddin ibni Şureybe isimli Mısırlı âlim kitabı da çok güzel basmıştır. Kitabı basan, kendisi de tasavvufla ilgili mübarek bir zattır. Onun için bu kitabı okuyoruz.

Burada büyük zatların, evliyâullahın hayatları ve fikirleri ömürleri boyunca edindikleri tecrübelerden gönüllerine gelmiş olan hikmetli sözler, tasavvufi atasözleri gibi kıymetli sözler var. Biz, "Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar." diye, hem Allah'ın rahmetine ermek için hem de o mübareklerin hayatları bize örnek olsun, fikirleri bize ışık tutsun diye bu kitabı okuyoruz. 128. sayfasının 27. paragrafına gelmişiz. Şu anda Hamdûn-u Kassâr isimli Horasan melamet yolunun yani Horasan Melamiliği denilen meşhur yolun kurucusu durumunda olan büyük sûfinin hayatını, fikirlerini okumaktayız.

Hamdûn-u Kassâr hazretleri, kaddesallahu sırrahülazîz, buyuruyor ki;

Cemalü'l-fakîri fî tevâduihî fe-izâ tekebbere bi-fakrihî fekad erbâ ale'l-ağniyâi fi't-tekebbür.

Arapçalarını teberrüken okuyoruz. Çünkü atasözleri ve şiirler, özlü sözler tercüme edilemez. Bunların asıllarını aynen söylemek lazım gelir ki belki dinleyen onun mahiyetini daha iyi anlayabilir. Aslını vermek mecburiyeti vardır. Onun için Arapçalarını okuyoruz.

Cemâlü'l-fakîri fî tevâduihî. "Fakirin güzelliği, tevazuundadır."

Fakir mütevazi olduğu zaman iyi, güzel olur.

Fe-izâ tekebbere bi-fakrihi. Bi-fakrihî'yi iki çizgi – tire arasına almış.

"Fakir, fakirliği ile tekebbür ederse, gururlanır, kibirlenirse."

Fekad erbâ ale'l-ağniyâi fi't-tekebbür. "Tekebbür konusunda zenginleri de geçmiş, fark yapmış olur. Zenginlerden de ileri gitmiş olur."

Tabi tekebbür herkes için fena. Alim için de fena, devlet başkanı için de fena, büyükler için de fena. Herkes için fena. Fakat hele hele fakirin, hiç tekebbür etmemesi lazım.

Ama buradaki fakirlik de biraz; fe-izâ tekebbere bi-fakrihi demesinden, "fakirliğiyle tekebbür ediyorsa, övünüyorsa" mânasına. Buradan anlaşılıyor ki buradaki fakirlikten maksat "tasavvuf, dervişlik" demek.

Dervişler kendilerine "fakir" adını vermişlerdir. Arapça'da "derviş" kelimesi de kullanılır ama "derviş" kelimesi, Farsça'dan Arapça'ya geçmiş bir kelimedir. Farsça'da "derviş" de, "kapı kapı dolanıp dilenen insan" demektir.

Parası yok da kapıları çalıyor; "Allah rızası için bir şey ver." diyor.

Der, "kapı" demek, Farsça. Derviş de, "kapı kapı dolanan fakire" derler. Bunun Arapçası fakir'dir, çoğulu fukarâ gelir. Mesela şeyhler imza atarken, -tasavvuf konusunda çok mühim bir eser yazmış, kitabının sonuna imza atacak, adını yazarken- derler ki; "Hâdimü'l-Fukarâ eş-Şeyh filan ibni filan." "Fakirlerin hizmetkârı şeyh filanca."

"Fakirlerin hizmetkârı" demek, "tekkede fakirlerin yetişmesi için hizmet veren kişi" demek. Mürşit, mürebbî, şeyh.

Ama unvan olarak kendisine ne diyor?

Hâdimü'l-fukarâ.

Yavuz Sultan Selim'in kendisine; Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn dediği gibi…

Hutbeye çıktığı zaman hoca, minberde demiş ki; "Hâkimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn."

Mekke ve Medine de Osmanlı Devletine katıldı. Mısır'ın fethiyle Mısır'a bağlıyken, Osmanlı'nın idaresine geçti. Oraların da hâkimi. Sultânu'l-berreyni ve'l-bahreyn. "Denizlerin, karaların sultanı. Hâkimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn.." filan deyince, dayanamamış yerinden;

"Hâkimü'l-Haremeyn; iki Harameyn'in; Mekke'nin, Medine'nin hâkimi değil. Hâdimü'l-Harameyn; Mekke'nin ve Medine'nin hizmetkârı." demiş.

Hatta Yavuz Selim'in; o hizmeti sembolize etmek için kulağına kölelik alâmeti olan büyük bir halka taktığı da söylenir. O zamandan beri de bu sevilmiş, beğenilmiş. Bugünün Suud hükümdarları da kendilerine; Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn diyorlar. O unvanı şimdi de kullanıyorlar.

Hâdimü'l-fukarâ demek; "tekkede dervişlerin yetişmesine elinden geldiğince gayret eden şeyh" demek. Hülasâ, fukara da "derviş" demek. Burada o mânaya da gelmiş olabilir. Çünkü müellif, fakiri bu mânada kullanıyor. Geçtiğimiz sayfalarda bu mânaya kullanıldığının numunelerini, misallerini gördük.

"Derviş, dervişlik yoluna girmişken, güzel ahlâk kendisine esas olması gerekirken, yokluk ve hiçliği tercih etmişken, bu fakirliğine, bu tasavvufa, bu yola girmiş olmasına rağmen, bir de mütekebbir, kibirlenen, onu bunu beğenmeyen, herkese tepeden bakan, burnunu havaya kaldıran bir insan olursa o zaman zenginlerden, -asıl tekebbür erbabı olan insanlar var, alışılmış, onlardan- daha fark yapmış olur, daha ileri gitmiş olur. Tekebbürde onlardan daha beter mütekebbir olmuş olur." diyor.

Hani zengin, tabi "Parası var." diye biraz burnu havada gezer. Mal mülk sahibi, mevki makam sahibi insanlar biraz mütekebbir olabilir. Yanına yanaşılmaz. Söz söylersin, sağa sola emir yağdırmaya alışmıştır, söz geçmez. "Ama fakir tevazuu bırakıp da tekebbür ettiği zaman, onlardan da ileri mütekebbir olmuş olur." diyor.

Fakirin, dervişin güzelliği, tevazuundadır.

Bizim Ankara'daki Hacı Bayram camiinin imamı rahmetli Zekai Hoca, odasının duvarına bir kocaman "hiç" yazmış. Hiç, hiçbir şey yani. "Hiç" yazmış.

"Bu ne diyor?"

"Hiç!" diyoruz.

"O benim imzam." diyor.

Rahmetli kendisinin hiç olduğunu, öyle latife yollu söylüyordu.

İster hakiki mânasıyla, "malı mülkü olmayan insan" olarak düşünelim, ister "tasavvufa intisap etmiş derviş" olarak düşünelim; yakışan mütevazı olmaktır, mütekebbir olmamaktır.

Fakir de fakirse ne yapalım?

Allah ona vermemiş, ötekisine vermiş. O da beğenmemezlik yapmamalı. Afedersiniz, "Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye beğenmemiş." derler. "Bir de öyle bir tavır içinde olmaması" mânasına da anlaşılabilir.

Kâle, ve kâle Hamdûn. "Yine aynı râvilerin rivayet ettiğine göre Hamdûn-u Kassâr hazretleri şöyle buyurmuş:"

Lâ tüfşi alâ ehadin mâ tuhibbü en yekûne mestûren minke. "Senden etrafa yayılmamasını, gizli kalmasını istediğin bir şey varsa kimsenin bilmemesini istediğin bir şey varsa bunu hiçbir kimseye fâş etme, bu sırrını açma, ifşa etme. Gizli kalmasını istediğin şeyi dilinle yakın arkadaşına bile söyleme."

Çünkü büyüklerin bir sözü vardır;

Külli sırrın câveze'l-isneyni şâe. "Her bir sır ki ikinci kişiye geçmişse yayılır."

Bir kişide kalırsa yayılmayabilir. Senin içinde yayılmaz. Ama ikinci kişiye geçti mi sır olmaktan çıkar, oradan yayılır. O yakınına söyler, o yakınına söyler, o yakınına söyler... Bakarsın, senin kulağına bile gelir sonunda.

"Vay, güya ben bunu sır olarak filancaya söylemiştim, bak şimdi görüyor musun, ne oldu?" diye, insan da hayret eder.

Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilir, Allah şefaatine erdirsin. Birisini çağırmış, demiş ki;

"Seni falanca yere vali tayin ettim ama ağzını sıkı tut. Buradan gidinceye kadar hiç kimseye bir şey belli etme ve söyleme, gizli kalsın. Sana nâmeyi, mektubu vereceğim."

"Bunu vali tayin ettim." İmza, mühür; halife, Emîri'l-mü'minîn Hz. Ömer.

Verecek, sessizce gidecek. Bilinmemesini istemiş.

Adamcağız da "Peki efendim." demiş. Eve Gitmiş;

"Hanım, evi derle topla, hazırlık yap." demiş.

"Hoppala.. Efendi, nereden çıktı bu hazırlık?"

"Sen karıştırma; ortalığı derle topla, sefere gidiyoruz?"

"Ya efendi, nereye gidiyoruz?"

"Söyleyemem."

"Niye söyleyemezsin?"

"Ya ben senin can yoldaşın değil miyim, hayat arkadaşın değil miyim, hayat müşterek değil mi?"

"Tamam. Hiç kimseye söyleme ama, Emîrü'l-mü'minîn bizi filanca yere vali yaptı. Toparlan, oraya gideceğiz."

Tabi o toparlanırken, hanımın akrabası gelmiş eve.

"Hayrola abla, teyze, ne oluyor? Niye toplanıyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?"

"Hiç kimseye söyleme ama halife benim kocamı tayin etti, gideceğiz."

O, "Hiç kimseye söyleme ama bizim teyzemizin kocası vali olmuş, filanca yere gidecekmiş. O, ötekisine "Hiç kimseye söyleme ama şu şöyle olmuş.." filan derken, söz Hz. Ömer'in kulağına gelmiş. Birisi gelmiş demiş ki;

"Ya Ömer!"

"Evet."

"Sen filancayı filanca yere vali tayin ediyormuşsun, öyle mi?"

"Hayır, tayin etmiyorum." demiş.

Hemen o adamı çağırmış.

"Ben 'Seni vali olarak tayin edeceğim.' demiştim ama ne demiştim? 'Sırrı fâş etme, kimseye söyleme.' demiştim. Kime söyledin sen?"

"Sadece karıma söyledim."

"Karından filancaya, filancadan falancaya, benim kulağıma kadar geldi. Şimdi seni valilikten azlettim, göndermiyorum!" demiş.

Burada da o mâna var. Bir sırrın saklı kalmasını istiyorsan ağzını açıp da kimseye söyleme. Söyledin mi, dostunun da dostu vardır, o da söyler dostuna. O da ötekisine söyler, o da ötekisine; sır olmaktan çıkar. Onun için söylememek lazım.

Burada bir ikinci mânaya da ihtimal var gibi geliyor bana.

Lâ tufşi alâ ehadin mâ tuhibbü en yekûne mestûren minke.

Bu cümleden, bu kelimelerden belki şöyle bir mâna da çıkarılabilir:

"Sen, senin hakkında bir yerlerde bir şeyler söylendiği zaman, söylenmesini istemediğin bir şeyi başkası için de söyleme."

"O sırrın sahibi sen olsaydın, söylenmesini istemezdin ya; işte o sırrı söyleme de, o da senin gibi üzülmesin. Hani sır senin olsaydı, sen duyulduğu zaman üzülecektin ya, işte sen o sırrı, başkasının sırrı bile olsa başkasına söyleme!" mânasını da çıkarabiliriz belki; bu da doğru bir mânadır.

Sana birisi sır verdiyse, sen kendin düşün;

"Bu benim sırrım olsaydı, yayılmasını ister miydim? İstemezdim."

O zaman, onun sırrını sen de başkasına yayma. Çünkü kendinin olsaydı hoşlanmayacaktın; o da hoşlanmaz. Onun için söyleme.

İmam Şafî hazretlerine birisi bir sır söylemiş de;

"Aman, bunu kimseye söyleme." demiş.

"Yok, neyi söylemeyeceğim? Ben o sırrı, sırra gömdüm bile." demiş.

"Kabre gömer gibi kalbime gömdüm."

Gömülen şey bir daha çıkar mı?

"Tamam, gömüldü. Unuttum bile."

İnsan, bazı şeyleri söylememeye, sır saklamaya alışmalı.

Bir de, tasavvufta ne vardır?

İnsan, mânevî hallerini, mükâşefelerini, Allah'ın lütuflarını, keremlerini, ikramâtını, kerametlerini fâş etmemesi lazım. Tasavvuf yolunda yürüyen insan, mânevî hallerini ve mükâfatlarını da söylememeli; tasavvufta o da vardır.

Hâsılı, sır saklamak önemli bir şey oluyor, bir emanet oluyor. Sır saklamaya kendimizi alıştıralım. Gerek kendi görgülerimizi, müşâhedelerimizi, gerek başkasının sırlarını saklayalım. Eğer bir sırrın yayılmamasını istiyorsak en iyisi hiç kimseye söylemeyelim.

Kâle ve kâle Hamdûn: Men raeyte fîhi hasleten mine'l-hayri felâ tufârikhü fe-innehû yusîbüke min berakâtih.

Diyor ki:

"Bir kimsede hayırdan bir parça, bir haslet, bir güzel sıfat müşahede etmişsen o kimseden ayrılma. Mesela diyelim ki çok dürüst, çok cömert, çok temiz kalpli, çok takvâ ehli. Kendisinde bir güzel sıfat, haslet, vasıf gördüğün kimseden ayrılma; ona yapış. Çünkü onun o güzel hayrından, onun bereketinden sana da oradan bir şey isabet eder." Onunla beraber olmaktan sen de onları alırsın. Böyle insanı buldun mu yapış ve ondan ayrılma.

Etrafımızdaki insanları seçerken, bir seçme zevkimizin olması lazım; iyi insanlarla ahbaplık etmek lazım, salih kimselerle dost olmamız lazım. Fâsık, fâcir, haram yiyen-içen, Allah'tan korkmayan kimselerden uzaklaşmamız lazım.

Eskiden tanıştığımız kimse bile olsa kötü huylulardan kaçmalıyız, kaçınmalıyız, uzak durmalıyız. Ancak onlara nasihat etmek için hakkı söylemek için emr-i mâruf, nehy-i münker yapmak için yanlarına gidilebilir.

İyi huylu bir kimse gördüğümüz zaman da onun dostluğunu ganimet bilmeli, yapışmalıyız. Onunla dostluğu geliştirmeye, pekiştirmeye çalışmalıyız.

Eğer özellikle genç olan kardeşlerimiz böyle bir prensiple hareket ederlerse; "Ben iyi kimseleri seçeceğim, seçkin bir arkadaş çevrem olacak, kötü insanlardan ayrılacağım." derse sonunda kendisi de güzel bir arkadaş grubuna sahip olur; dünyada da âhirette de rahat eder.

Çünkü iyi bir mü'min, iyi bir insan ahbabı olan kimseye de her bakımdan faydalı olur.

Hamdûn u Kassâr'ın oğlu, Muhammed İbn Ahmed et-Temîmî isimli zâta babasından nakletmiş.

Mısırlıymış, Mısır'dan Bağdat'a gelmiş, bu râvi orada hadis rivayet etmiş.

Ve kâne sikaten. "Hafızası kuvvetli, hadiste hafızlık vasfını almış güvenilir bir kimseydi." diyor.

Süile an tarîkın melâme. "Hamdûn u Kassâr'a 'Üstadım, efendim, melamet yolu denilen şey nedir?' diye sormuşlar."

Hani kendisi melamet yolunu açan kimse olarak tanınıyor ya; ona "Melamet nedir?" diye sormuşlar.

Aslında ne demek?

"İnsanın kendisini kınaması" demek; "meziyetlerini sevaplarını göstermeye değil saklamaya çalışması" demek; "Kusuru varsa kusurundan kurtulmaya çalışması ama 'Halk beni beğenmeyecek.' diye onu gizlemek değil de aşikâre etmesi" demek.

Buna; "Horasan melamet ekolü" deniliyor.

Tasavvufta meşhur bir ekol, tasavvufta bir yol.

"Efendim, bu tarîku'l-melame 'melamet yolu, ekolü' dediğiniz, sizin mümessili bulunduğunuz yol nedir?" diye kendisine sormuşlar.

Kısaca tarif eylemiş, diyor ki;

Havfü'l-kaderiyye ve recâü'l-mürcie.

Mezhepler tarihinde Kaderiyye ve Mürcie diye fırkalar var.

Kaderiyye; insanın hür olduğunu ifade ediyor, buna inanıyor. Çünkü hür olmasa "Günahları ona Allah mı işlettiriyor?" diye suçu, günahı Allah'a yüklemiş olacak. Bu kaygıdan böyle hareket ettikleri söylenen kimselerin inanışı.

Mürcie de; "Allah ne takdir etmişse o olur; günah insana zarar vermez." diye biraz geniş davranan bir zümre.

Tabi bunlar ehl-i sünnet yolunun dışında olan, sivri tarafları bulunan mezhepler.

"Malemet yolu nedir?" diye sormuşlar.

Kaderiyye'nin korkması, mürcie'nin de ummasına sahip olan mezhep.

Ne demek istiyor?

Hem "bütün sorumluluk bana ait" diye Allah'tan korkarak "Bir ceza bela gelmesin." diye havf üzere bulunup günahlardan sakınmak; hem "Eh ne yapalım? Ne kadar sakınırsak sakınalım beşeriz, eksiksiz kusursuz olamayız. Allah'tan ümidi kesmeyip böyle bir ümit ferahlığı içinde olmak yolu" demiş; böyle tarif etmiş.

Havfü'l kaderiyye ve recâü'l-mürcie diye tarif etmiş.

Kâle ve kâle Hamdûn. "Yine aynı râviler; bu Muhammed İbn Ahmed et-Temîmî, Hamdûn'un oğlu Ahmed'den; o da Hamdûn u Kassâr hazretlerinden rivayet ediyor."

Hamdûn u Kassâr hazretleri şöyle buyurmuş:

"Sizden biriniz nefsinin noksanını görmeye güç yetirebiliyorsa görmezlikten gelmekten kendisini kurtarma iktidarına sahipse yapsın."

İnsanlar, nefsinin ayıbını görmekten âmâdır; herkesin ayıbını görürler de nefislerinin ayıbını göremezler.

"Falanca kimse kusurlu!"

Sen bırak falancayı!

"Kendisinin kusurunu görmez, kendisinin gözündeki merteği görmez, karşısındakinin gözündeki çöpü görür." derler.

Mertek, büyük bir şeymiş, galiba "sopa" demekmiş. Hani "cop" gibi bir şey. Kendisininkini görmüyor da başkasınınkini görüyor. İnsanoğlunun tabiatı.

Bu da diyor ki;

"İnsanların çoğu kendi kusurlarını görmez. Sen bu genel eğilimden kendini kurtarabilecek kadar kuvvetli bir insansan tamam, iyi böyle yapmaya çalış, nefsinin kusurlarını görmeye çalış. Çok kimse göremez. Herkes az çok kendisinin hayranıdır ve herkes de kendisinin beğenilmesini ister. Kusuru söylendiği zaman kızarır bozarır, memnun olmaz, asabı bozulur, terslenir, tahammül edemez, kaldıramaz."

Lafı kim kaldıracak?

Olgun insan kaldırır. "Nefsinin ayıplarını görmeye gücü yeten insan, iyi bir insan, kuvvetli bir insan" demektir.

Mehmet Âkif'in bir şiiri var. Tecrübeli bir insan, tabi İslâm'ı da bilen bir insan. Ulûm u şer'iyyede çok bilgisi var. Arap edebiyatını çok iyi bilirmiş. Arap dilinin inceliklerine vakıf bir şiiri var.

Diyor ki;

Tek hakikat var, bellediğim dünyada.

Elli altmış sene gezdimse de şaşkın.

Hepimiz kendimizin bağrı yanık âşıkıyız.

Sade ilanı çekilmez bu acayip aşkın.

Böyle demiş.

Ne demek istiyor?

Tek hakikat var bellediğim dünyada.

Elli altmış sene gezdimse de şaşkın.

Mısır'a gitti; oraya, buraya gitti, geldi.

"Elli altmış sene şaşkın şaşkın gezdimse de şu dünyada bir hakikati anladım." diyor.

Altmış yıllık hayat tecrübesini söylüyor:

"Biz hepimiz kendimizin bağrı yanık âşıkıyız. Hepimiz kendimizi sevmek değil, kusursuz görmek değil, bağrı yanık âşıkıyız."

Hepimiz kendimizin bayağı âşıklısıyız. Hepimizde bu kusur var ama kimisi saklar söylemez kimisi de belli etmeye çalışır; o zaman tahammül edilmez bir insan olur.

Herkes; "Amma kendini beğenmiş!" der, herkes yaka silker.

Hepimiz kendimizin bağrı yanık âşıkıyız.

Sade ilanı çekilmez bu acayip aşkın.

"Bu aşkı ilan etti mi tahammül edilmez; kimse tahammül etmez." diyor.

Burada bizi ilgilendiren taraf nedir?

Bizi ilgilendiren taraf şu:

Nefsimizin kendisini beğenme damarı var, böyle bir tarafı var. Herkes az çok kendisini beğenir. Herkes kendisinin yoğurdunun ekşi olmadığını söyler. Herkes kendi fikrinin doğru olduğunu sanır. Herkes alkıştan hoşlanır, methedilmekten gevşer mayışır, yayılır, bayılır tebessüm eder; tenkit edilmekten hoşlanmaz, kızar.

Doğru söylese karşısındaki azarlar, doğru söyleyeni kimse sevmez; "Dokuz köyden kovarlar." demişler.

Bu bir durum.

Buna karşı Hamdûn u Kassâr hazretleri diyor ki;

"Sizden biriniz nefsinizin ayıplarına karşı kör olmamaya güç yetirebiliyorsa kör olmasın, görsün; böyle yapsın."

Tabi bu işi yapabilmek önemli bir şey, iyi bir şey.

Bu sözden bizim çıkaracağımız ders nedir?

İnsanın kendisini beğenme temayülü vardır; bu bir içgüdüdür, insanoğlunun içinde vardır. Bunun oyununa gelmeyelim. Biz kendimizi beğensek de nefsimizin gerçekte kusurları vardır. Kusurları bulmaya ve düzeltmeye çalışalım.

İnsanın kendi kusurunu düzeltmesi zor olduğundan en iyi çare; şeyh efendinin, tarikatte terbiyesini üzerine almış olan insanın ona kusurlarını münasip şekilde anlatmasıdır.

Fakat şeyhi de olsa müridler kusurun söylenmesinden memnun olmazlar. Bir de işin bu tarafı var. Evet, şeyh onu terbiye edecek, söyleyecek ama kazın ayağı öyle değil. Bu, göründüğü kadar kolay değildir.

Şeyh de söylese mürid de olsa ötekisi el öpüp de "efendim, üstadım, canım" dese de ayıbının söylenmesine -şeyhi tarafından söylense bile- pek çok kimse tahammül edemez. Bakarsın tekkeyi bırakır gider.

"Şeyh efendi bir kusuruna işaret etti, bir ters muamele yaptı, bir kaş çattı." diye, "Bugün bana şeyh efendi iltifat etmedi." diye tekkeyi bırakır gider, mahvolur.

Tabi bırakır giderse mahvolur; bırakmaması lazım. İnsanlar kusurun söylenmesine tahammül edemez.

Onun için de büyükler, mürşid-i kâmiller kusurları remiz yoluyla, telmih yoluyla, ima yoluyla, temsil yoluyla anlatmaya çalışmışlardır; doğrudan doğruya bir şey söylememişlerdir.

Hutbeye çıkmıştır, bir şey anlatmıştır; vaaza çıkmıştır, bir fıkra söylemiştir; bir münasebet düşürmüş, bir hadis bir âyet nakletmiştir. O aslında sana nasihattir. Direk sana söylemediği için sen üzülmezsin, gocunmazsın.

Ama şeyhin söylediği her sözün sana ait olabilme ihtimalini düşünüp ona göre; "Bende bu kusur var mı?" diye düşünüp onu düzeltmeye çalışmalısın. Tasavvufta bile öyle kolayca söylenmiyor, söylenemiyor.

Onun için Hz. Ömer; "Bu devirde artık kusurumu doğrudan doğruya yüzüme söyleyecek bir samimi arkadaş kalmadı." gibi bir söz söylemiş, yakınmış.

Söylemek samimiyetten dolayıdır ama samimiyet bozulur, ahbaplık kopar. "Tamam, söylesin." dersin ama tahammül edemez. Tamam, söylesin, elbette söylesin ama tahammül edemez; ahbaplık bozulur, soğukluk başlar, ziyaretler azalır, seyrekleşir.

Onun için ima yoluyla, temsil yoluyla yapmışlardır. Bu işleri Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî'de yaptığı gibi -nasıl ney bir sembol olarak ortaya konuluyor; o yanık çalması kamışlıktan ayrılığın yanışı gibi gösteriliyor- kamış bile ayrılıktan bu kadar yanıp yakınıyorsa ey insanoğlu, sen seni yaradanını bulamamışsın, o ayrılıktan yanmıyor musun yakınmıyor musun?" diye temsili olarak oraya getiriyor.

Âteşest în bank nây u nîst bâd diyor.

"Bu içindeki ateştir; üfürük değil rüzgâr değil! Kimde bu ateş yoksa yok olsun! O ateşin olması lazım. Herkesin içinde o hasret ateşinin, o şevkin, o iştiyakın aşk-ı ilâhî, şevk-i ilâhînin olması lazım." demiş oluyor.

Telmihle söylüyorlar; ima yoluyla, benzetme yoluyla, teşbih yoluyla, temsil yoluyla söylüyorlar.

İşin bize taalluk önemli gelen tarafı şu:

Bize birisi nasihat etti mi, kusurumuzu söyledi mi kızmamaya kendimizi alıştıralım. O kimseyi de gözümüzde büyütelim. "Aferin ki kusurumu söyleyebildi." diye, kusurumuzu söyleyen kimseyle ilgimizi koparmamaya, azaltmamaya dikkat etmeliyiz.

Ben de şahsen bazen bazı kusurlar görüyorum. Benim görebildiğim kusurlar oluyor ama kusurun söylenmesi kolay olmuyor. Alışmamışız; kızarıyoruz bozarıyoruz.

Kusuru işleyen kusur işlemekten utanmıyor biz onu "Şu şöyle yanlıştır." diye, söylemekten utanıyoruz. Zamanı geliyor, Kur'ân-ı Kerîm'i bile yanlış okuyor da bazen insan "şurası yanlış" diyemiyor.

Ankara'da birisi bana;

"Hocam, amma sertsin ya!" dedi.

Âyeti yanlış okuyor. Ben de bir iki defa düzelttim. Cemaate karşı mukabele olarak okuyor. Ben de düzelttim. Hıncım, kinim olduğundan değil. Seviyorum çocuğu da ama "Hocam, sertsin ya." dedi.

"Böyle hatayı düzeltmek tamam da amma da şahin gibi atılıyorsun!" filan gibi o mânaya bir söz söyledi.

Adapazarı'nda birisi vardı, gözleri iyi görmüyor. Camide mukabele okuyor, yanlış okudu. Ben de bir iki kere doğrusunu söyledim.

Çıkarken yakama yapıştı;

"Sana ne? Ne söylüyorsun?" dedi.

"Kur'ân-ı Kerîm okuyorsun. Kur'ân-ı Kerîm'i cemaate karşı yanlış okumaya göz yumulmaz ki düzeltilir. Yanlış okuma!"

Kızdı adam yaşlı; "Ne karışıyorsun?" diyor.

Sen kendi başına olsan hadi karışmayalım ama cemaate karşı okuyorsun. Tahammül edemedi. Ben de onun bu sözüne tahammül edemedim; hâlâ içimde bir yara. Ben de onun o çıkışını hazmedemedim.

Geldik yeni bir muhterem zâtın terceme-i hâline.

Mansûru'bnü Ammar

Ammar oğlu Mansûr. On yedinci terceme-i hâle gelmişiz. On yedi tane okumuşuz; epeyce bir şey. Tamamı yüz taneden, yüz terceme-i halden ibaret. On yedi tanesini yavaş yavaş okuya okuya tamamlamışız.

Bir zaman gelir, bu kitap biter. Daha nice kitaplar biter. Bizim ömürlerimizin kitapları biter, defterlerimiz dürülür. Bizler gelir geçeriz, neler olur. Allah cümlemize hayırlı uzun ömür versin.

Ve minhüm Mansûru'bnü Ammârin, rahmetullâhi aleyh. "Ammar oğlu Mansur isimli zât."

Ve minhüm. "Bu evliyâullahtan, bu sûfîlerden, Tabakâtu's-Sûfiyye'de ismi yazılacak olan büyüklerden bir tanesi de, Mansur b. Ammar." Ve künyetühû Ebû es-Serî. Künyesi "Ebû Serî" imiş.

Belki bir çocuğunun ismi "Serî" olduğundan. -Seriyy-i Sakatî hazretleri de vardı, biliyorsunuz.- Künyesine; "Ebû Serîy'dir." diyor.

Min ehli Merv. "Merv şehrinden, Merv ahalisinden." Ve aslühû minhâ. "Kökü de o şehirden."

Asıl, "kök" demek. Ailesinin kökü, aslı o şehirden.

Min karyetin yukâlü lehâ Dandânakân. "Merv şehrinin Dandanakan denilen köyünden."

Kezâlike semi'tü Ebe'l-Abbâs, Ahmede'bne Saîdin el-Ma'dâniyye yezkürü zâlike. "İşte bu Ahmet b. Sait el-Ma'dânî'den böyle dediğini de duymuştum."

Kimden duyduğunu, güzelce zikrediyor, görüyorsunuz.

Ve yukâlü: İnnehû min ehli Ebîverd. "Ebîverd ehlinden olduğu da rivayet edilir." Kezâlike zekerehû lî Ebu'l-Fazl eş-Şâfi'iyyü'l-Ahbâriyyü. "Ebû Fazl eş-Şâfî el-Ahbârî isimli şahıs, bana bu rivayeti nakletti."

Ve yukâlü: İnnehû min ehli Bûşenc, kezâlike zekerehû lî Muhammedü'bnü'l-Abbâs el-Usmî. "Muhammed b. Abbas el-Usmî'nin bana rivayet ettiğine göre de, Bûşenc şehrindendir."

Bunların hepsi, aslında Horasan'da birbirine yakın yerlerdir.

Burada Bûşenc hakkında bilgi var:

Fî vâdin meşcer. "Ağaçlık bir vadideymiş." Min nevâhi Herât. "Herat'a yakınmış."

Şimdi Afganistan'da olan Herat'a yakın bir yermiş.

Beynehümâ aşrete ferâsih. Ve kad tuarrabü ve yükâlü: Fûşenk. "Fûşenk" diye de geçermiş. "P" harfi olmadığından Arapça'ya, Fûşenk şeklinde de geçmiş.

"Fûşenk" denilen veya "Bûşenc" denilen yerden olduğu da rivayet ediliyor. Bunlar mekanik bilgiler. Yani bu Mansur b. Ammar isimli zât Horasanlı, ya Belh şehrinden, ya Ebîverd'den, ya Bûşenc veya Fûşenk'ten.

Ekâme bi'l-Basra. "Irak'a gelmiş, Basra'da ikâmet etmiş."

Basra, Irak'ın güneyinde, körfezin kıyısında bir liman.

Ve kâne min ahseni'n-nâsi kelâmen fi'l-mev'iza. "Mansur b. Ammar, vaaz konusunda insanların en güzel sözlüsü idi."

Çok güzel vaaz veren bir kimseymiş.

Ve kâne min hukemâi'l-meşâyih. "Şeyhlerin hakîmlerinden idi."

Hikmetli söz söyleyen, güzel söz söyleyenlerinden idi.

Ve esnede'l-hadis. "-Mansur b. Ammar hazretleri- hadis de rivayet etmiştir."

Hayatıyla ilgili bilgiler bunlar. Tabi burada doğum ve ölüm tarihleri geçmedi. Bilgi yoktur da onun için yazmamıştır. Öteki tercüme-i hallerde rivayet varsa; "Şu senede doğmuştur." diye yazıyordu. Bunun hakkında bilgi yok. Onun için râvilerin bilgilerine bakıyorum.

Râvilerden bir tanesi, buna haberi veren şahıs 291 senesinde doğmuş. Ötekisi de 378'de vefat etmiş. Demek ki râvilerin hayatları böyle olduğuna göre o rivayetin kaynağı olan şahıs onlardan biraz daha evvel yaşamış bir kimse olmuş oluyor.

Mansûr-u Ammar. "Mansur b. Ammar."

Bu "ibn" kelimesini İranlılar kullanmazlar. "Mansur İbni Ammar" demek; "Ammar'ın oğlu Mansur" demek. Ama Araplar "ibn" kelimesini iki kelime arasında kullanır. Babayla oğul arasına "ibn" kelimesini kullanır.

Mesela Fatih Sultan Mehmet.

Adı Muhammed, değil mi?

Babasının adı Murat.

Ne diyecek?

"Muhammed İbni Murat" diyecek.

"Orhan ibni Osman" diyecek.

Araplar böyle kullanır. İranlılar bunu kullanmazlar, bunun yerine izafet kesresi kullanırlar, "i" harfi kullanırlar.

Ne derler?

"Mansur-i Ammar" derler, "Ammar'ın oğlu Mansur" demek. "Rüstem-i zal" derler.

Ne demek?

"Zal oğlu Rüstem" demek.

İranlıların kullanışı böyledir.

Onun için İranlı telafuzuyla olan isimlerde, iki tane isim görünce şaşırmamak lazım. İkinci ismin baba ismi olduğunu bilmek lazım.

Ve esnede'l-hadîs. "Hadis de rivayet etmiş."

Müellif; terceme-i hâli yazılan kişi hadisle meşgul olmuşsa ne yapıyordu?

Onun rivayet ettiği bir hadisi buraya yazıyordu. Usulü bu. Fazla yazmıyor, bir hadis yazıyor ama numune oluyor. Mansur-u Ammar hazretlerinden uzun bir hadis yazmış:

Rivayet senedi şöyle:

Ahberenâ ceddî. "Bize dedem haber verdi."

"Bize" diyen; Ebû Abdurrahman es-Sülemî, şu kitabı yazan.

Ona kim haber vermiş?

Dedesi.

Dedesi, büyük alim. Kendisi de alim; dedesi de büyük alim.

İsmaili'bnü Nüceyd. "Nüceyd oğlu İsmail; dedesinin adı."

Bu müellife dedesi nakletmiş. Bir kere dedesinden rivayet alıyor, bir.

Kâle: Haddesenâ Ebû Abdillah Muhammedü'bnü İbrahîme'bni Saîd el-Abdiyyü. "Dedesine, Ebû Abdillah Muhammed b. İbrahim b. Saîd el-Abdî rivayet etmiş."

Bu kimmiş?

Bu şahıs Bûşencli imiş, yukarıda geçen Bûşenc veya Fûşenk denilen yerden.

Şâfiîymiş.

Şeyhü ehli'l-ilm bi-Neysâbûr. "Nişabur'daki ehli ilmin üstadı, şeyhi, başkanı, önderi imiş." Tavvafe'l- bilâd. "Beldeleri çok çok dolaştı."

Çok gezmiş.

Bu eski insanlar, ilim öğrenmek için gezerlerdi. Nerede bir alim varsa onun adını duyunca oraya giderlerdi. Ondan okurlardı; onun imzasını alırlardı. Bilgiyi öylece çoğaltırlardı. Diyar diyar gezerlerdi.

Ebû Abdillah Muhammed b. İbrahim el-Abdî de çok gezmiş;

"Tavvafe" demek; "Çok tavaf etti, çok gezdi." demek.

Irak, Horasan, Hicaz, Mısır, Şam, el-Cezire…

Ve kâne fakîhen müftiyyen. "Fakihti, müftü idi."

Fıkıh bilgisinin de kuvvetli olduğunu anlıyoruz. Müftülük yapacak kuvvette bir kimseymiş.

Mâte senete tis'îne ve mieteyn. "290 hicrî senesinde ölmüş."

Ve düfine seneti ihdâ ve tis'îne ve mieteyn an sittin ve semânîne seneh. "Seksen altı yaş yaşadıktan sonra vefat etmiş."

Dedesi bundan duymuş.

Bu alimi anmış olduk. Ruhu şâd olsun, Allah şefaatlerine erdirsin. Fakih âlim bir kimseymiş, diyar diyar ilim öğrenmek için gezen bir kimseymiş.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var:

"İlmi öğrenmek için ayağına gidiniz."

Bu devirde bakıyorum, gülüyorum ben. Filanca hocayı Ankara'ya çağırıyorlar, filanca hocayı Adana'ya çağırıyorlar; "Aman hocam, konferans."

Hocaları çağırıyorlar şimdi. Eskiden ilim öğrenmek için hoca neredeyse köy de olsa dağ da olsa oraya gidip ilim öğrenirlermiş. Bu tabi güzel bir anane ve sevaplı bir şey. Oraya attığı her adım için büyük sevaplar yazılıyor.

Haddesenâ Süleymi'bnü Mansûri'bni Ammâr. "Bu zâta da Mansur-u Ammar'ın oğlu Süleym rivayet etmiş." Ebu'l-Hasen el-Mervezî, sekene bi-Bağdâd. "Bağdat'da oturmuş." Ve haddese bihâ. "Orada hadis rivayet etmiş." Ve kâne ehlü Bağdâde yetekellemûne fîhi. "Ehl-i Bağdat, onun bazı hususlarda -ilmî yönden- tenkidini yaparlarmış."

Bi-Bağdâde. "Bağdat'ta, dedesine rivayet eden şahsa o söylemiş." Fî rahbeti ebîhi. "Babasının yerinde." Haddesenâ ebî. "Bana da babam rivayet etti." demiş.

Babası; tercüme-i hâli yapılan Mansur b. Ammar hazretleri.

Haddesenâ ebî, ani'l-Münkediri'bni Muhammedi'bni'l-Münkedir. "O da Münkedir oğlu Muhammed oğlu Münkedir'den duymuş."

Bu kimmiş?

et-Teymî el-medenî, yervî an ebîhi. "Babasından, İbn Şihab'tan hadis rivayet eden bir kimseymiş." Ve's-sekahu ba'duhüm ve da'afahu âharûn. "Bazıları buna 'kuvvetli râvi, sağlam' demişler, bazıları da 'zayıf' demişler." Kâlû anhü: Kâne racülen sâlihan. "Hakkında demişler ki 'Salih bir insandı.'" Kata'tahu'l-ibadeti an murâati'l-hıfz. "İbadete düşkün olması, hadis hafızlığı konusunda çalışmaktan onu biraz alıkoymuştu. İbadeti çok yaptığından, rivayetlerinde biraz hıfz hataları, rivayet hataları olurdu."

Çok âbid bir kimseymiş.

Mâte senete semânîne ve mie. "Yüz seksen senesinde ölmüş."

Gelelim babasına. O da "Ebîhi" diyor. "Muhammed b. Münkedir."

Bu, Benî Teym'den, Medineli.

Ehadü'l-eimmeti'l-a'lâm. "Çok yüksek, önder alimlerden birisiydi." Kâne lâ yetemâlekü nefsehû en yebkiye izâ karaa hadîse Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Peygamber Efendimiz'in hadisini rivayet ederken, okurken, kendisini tutamaz, hüngür hüngür ağlardı; öyle duygulanırdı." Mâte senete selâsîne ve mie. "Yüz otuz senesinde vefat etmiş."

Yüz otuz senesi nedir?

Emevîler'in son yılları olmuş oluyor.

An Câbir radıyallahu anh. "Babası da, Muhammed b. Münkedir de, Câbir radıyallahu anh'ten işitmiş ki."

Enne feten mine'l-ensâr yükâlü lehü Sa'lebetü. "Ensar'dan bir yiğit delikanlı ki adı Sa'lebe'ydi, 'Sa'lebe' denilirdi kendisine." Sa'lebetü'bnü Abdirrahman. "'Abdurrahman oğlu Sa'lebe denilen Ensar'dan bir -yiğit, delikanlı- kişi."

Kâne yahiffu bi-Resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem ve yahdemühû. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hizmetinde bulunan bir gençti."

Ona hizmet veren, etrafında bulunan bir kimseydi.

Sümme innehû merre bi-bâbi racülin mine'l-Ensâr. "Günün birinde bu delikanlı -Sa'lebe- Ensar'dan bir kimsenin kapısının önünden geçiyordu." Fattalea fîhi. "Şöyle uzandı, kapıdan içeriye baktı."

Muhterem kardeşlerim!

Hadîs-i şerîflerde okumuştum, Peygamber Efendimiz; "Açık kapıdan, pencereden bakmak bile içeri girmek gibidir." diyor; bakmayacak.

"Perdeyi, kapıyı, pencereyi niye açmış?"

Açmak onun hatası, bakmak benim hatam.

O açmış da sen niye baktın? Sen de bakmayacaktın.

Evin içine girmek olur mu? İzinsiz birisinin evine girilir mi?

Girilmez.

O halde camına da bakılmaz, kapısından da bakılmaz, bahçesine de bakılmaz. O halde İslâmî terbiye budur. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfte böyle buyuruyor.

Peygamber Efendimiz'e hizmet eden Sa'lebe b. Abdirrahman isimli genç ne yapmış?

Ensar'dan birisinin evinin önünden geçerken, şöyle uzanmış, kapıdan içeriye bakmış.

Hadîs-i şerîf vardır:

en-Nazratü sehmün min sihâmi İblîse mesmumu. "Bakış, şeytanın zehirli oklarından bir oktur."

Bakarsan, belanı bulursun. Sen misin bakan, gözün bir haram şeye takılır, belanı bulursun. Bakmamak lazım geliyor.

Hani Hz. Osman Efendimiz'in de kerameti var. Kendisi halifeyken yanına bir zât geliyor da, Hz. Osman efendimiz o zâtın yüzüne bakıyor. İsmini söylemeyelim.

"Senin gözlerinde zinâ emareleri, alâmetleri görüyorum." diyor.

Adam şöyle bir sarsılmış, afallamış. Onun o sözü üzerine demiş ki;

"Peygamberlik kesilmedi mi ya Emîre'l-Mü'minîn? Yoksa sana da mı vahiy geliyor?"

Meğer Hz. Osman'ın yanına gelirken, yolda yürürken açık bir kapıdan, pencereden bir eve bakmış da, tam örtülmemiş bir kadın görmüş. Netice itibariyle bakmak da zina sayıldığından, Hz. Osman onun o bakışından, gözünde alâmeti görüyor da; "Senin gözünde zinâ emâresi seziyorum." diyor.

Bunu nasıl izah edersiniz?

Bir bakmaktan insanın gözünde ne oluyor?

Bir şey oluyor işte. Erbâb-ı kemâl ve erbâb-ı keramât böyle pat diye söyleyiveriyorlar:

"Gözünde zinâ izi görüyorum. Gözün günah işlemiş."

Günahını gözüne bakınca anlıyor.

Sa'lebe de Ensar'dan birisinin evinin önünden geçerken, kapıdan içeri boynunu uzatmış, döndürmüş ve bakmış.

Fattalea fîhi fe-vecede imraeteni'l-ensâriyye tağtesilu. "Bakmış; orada Ensar'dan bir kadın yıkanıyor, gusül abdesti alıyor. Öyle görmüş."

"Yahu, bu insanlar nasıldı?" diyecek olursanız;

O devirde, evlerin şimdiki gibi kapısı, penceresi, camı yok. Sadece örtüsü var. Bir örtü var. Nereden kereste bulacak, nerede biçecek, nerede kapı haline getirecek, nerede çivi bulacak, nerede kapatacak... Cam yok zaten o devirde. Herhalde rüzgar esmiştir; kadın orada yıkanırken, açılmıştır veya tam o yıkandığı sırada düşmüştür. Netice itibariyle, bu yıkanan kadını görmüş.

Fe-kerrara'n-nazar. "Bir bakmış, bir daha bakmış, bir daha bakmış, tekrar tekrar bakmış."

Nazarı, bakışı tekrarladı.

Fe-hâfe en yenzile'l-vahyü alâ Rasûlillâh sallallahu aleyhi ve sellem bimâ sanea. "Baktı ama 'İşlediğinden dolayı Resûlullah'a vahiy inecek.' diye, korktu bu sefer de."

Günah işledi ya bakmak haram. Yolda giden kadına bile insanın gözü bir defa takıldı, neyse ne; bir daha dönüp baktı mı ikinci bakış şeytandandır; bakmayacak!

Kerrara'n-nazar. "Tekrar tekrar baktı."

Ne yaptı?

"Yaptığı işten dolayı Resûlullah'a vahiy iner." diye korktu.

Ya işte, Peygamber Efendimiz'in zamanındaki insanların durumunu görün. Bunlar, Resûlullah Efendimiz'in hak peygamber olduğunu gösteren şeyler. Etrafta bir şey oldu mu pat vahiy iniyor, biliyorlar; hepsi yüreğini tutuyor. Çünkü Resûlullah, Allah'ın gerçek Resûlü olduğundan görmediği şeyleri Allah'ın bildirmesiyle haber veriyor.

Korktu, ne yaptı?

Fe-harace hâricen mine'l-Medîne. "Medine'den kaçarcasına çıktı, gitti."

Kaçtı. Kaçarak Medine'den gitti.

Hattâ etâ cibâlen beyne Mekkete ve'l-Medîne fe-velecehâ. "Mekke ile Medine arasına kadar kaçtı, gitti."

Orası dağlık bir mıntıka, Medine'den Mekke'ye doğru giderken insan görüyor. Çatır çatır kayalık, yüksek dağlar. Hatta bazen hava soğuduğu zaman dolu filan düşüyor üstüne, üstleri beyazlaşıyor. Yüksek dağlar; oralara kaçtı.

İstihyâen min Resûlillâh sallallahu aleyhi ve sellem. "Resûlullah'tan utandığı için yaptığı günahtan dolayı utandığından dolayı kaçtı."

Fe-seele anhü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem erbaîne yevmen. "Kırk gün Resûlullah Efendimiz sordu." 'Nerede Sa'lebe, nerede Sa'lebe?' diye, kırk gün onu sordu.

Çünkü hizmetindeydi, etrafındaydı, zaman zaman görüyordu.

"Ne oldu Sa'lebe'ye?" diye sordu.

Ve hiye'l-eyyâmü'lletî kâlû: Veddeahû rabbühû ve kalâhü. "Peygamber Efendimiz'in Ve'd-Duhâ suresinin inmesine sebep olan bir fetretü'l-vahiy zamanı vardı. Bu olaylar o zamanlara rastlıyordu.

Kâfirlerin, müşriklerin, münafıkların; "Rabbi Muhammed'e darıldı; onu terk etti." diye dedikodu yaptıkları zamanlarda...

Fe-nezele Cibrîlü aleyhisselâm. "Cebrail aleyhisselâm nazil oldu, indi."

Fe-kâle: İnne rabbeke yukriuke's-selâm ve yuhbiruke enne'l-hâribe min ümmetike beyne hâzihi'l-cibâl. "Ey Resûlullah! Rabbim sana selam gönderdi. Sana bildiriyor ki kaçan kişi, ümmetinden o kaçak, şu dağların arasındadır." Yeûzu bî min narî. 'Benim cehennemimden bana sığınıp duruyor. O dağlardadır.' diye Rabbin bildiriyor."

Fe-bease Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Umere'bnel Hattâbe ve Selmâne radıyallahu anhümâ. Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer'le Selmân-ı Fârisî radıyallahu anhuma'yı, 'Kaçağı görsünler.' diye o dağlara gönderdi.

Tabi Hz. Ömer'i, Selmân-ı Fârisî'yi anlatmaya lüzum yok; ama aşağıya dipnot düşmüş.

Hz. Ömer'in künyesi "Ebû Hafs" idi.

Ehadü fukahâi's-sahâbe. "Sahabenin fakihlerinden birisiydi."

Hülafâ-i Râşidîn'in ikincisi. Cennetle müjdelenen on kişiden biri.

"Emîrü'l-mü'minîn" diye adlandırılan ilk şahıs.

Bedir harbine iştirak etti ve Tebük hariç diğer bütün savaşlara katıldı. Ebû Bekr-i Sıddîk'tan sonra halife oldu. 23 senesinde, altmış üç yaşındayken vefat etti.

Selmân-ı Fârisî, "Ebû Abdillah" künyesindeydi. Peygamber Efendimiz'in Medine'ye geldiği zaman, zaten onu bulmak için Medine'ye gelmiş bir kişiydi, müslüman oldu. Hendek harbine katıldı, Hendek'teki hendek kazma fikri ondandır. Medâin şehrinde Hz. Osman'ın hilafeti zamanında vefat etti.

Senete sittin ve selâsîn. "36 senesinde."

Onun kabrini ziyaret ettik.

"Medâin" denilen yer, eski Sasanî imparatorlarının başşehridir. Orada Kisrâ'nın meşhur sarayı vardı. Duvarları yıkılmış, sadece altmış metre kadar yüksekliğindeki kemeri olan duvar duruyor. "Tâk-ı Kisra" deniliyor. Hani "Kisrâ'nın tâkı."

Peygamber Efendimiz doğduğu zaman o tâk çatlamış, yıkılmış; işte orayı gördük. Orada bir cuma namazı kılmak nasip oldu. Bağdat'ın güneyinde bir yer, Medâin.

Medâin iki tanedir:

Birisi Medâin-i Salih aleyhisselam; Tebük'le Şam arasındadır.

Bu Medâin de, Bağdat'ın güneyindedir.

İki Medâin, yani "medineler, şehirler, şehircikler" demek. Selman hazretleri çok uzun yıllar yaşamış. Yaşı hakkında çok çeşitli rivayetler var.

Ve kâle: İntelıkâ fe'tiyânî bi-Sa'lebete'bni Abdirrahman. "Abdurrahman oğlu Sa'lebe'yi, gidin bana getirin." dedi Peygamber Efendimiz; Hz. Ömer'le Selman'ı gönderdi.

Fe-haracâ fî enkâbi'l-Medîne. "Medine'nin çıkış yerlerinden çıktılar." Ve lekıyehümâ rain min ruati'l-Medine. "Medine'nin çobanlarından bir çoban karşılarına geldi." Yükâlü lehû Züfâfe. "Züfâfe isimli çoban."

Fe-kâle lehu Umer: Yâ Züfâfetü! Hel leke ilmün bi-şâbin beyne hâzihi'l-cibâl? "Şu dağların arasında bir delikanlıdan haberin var mı? Oralarda böyle bir delikanlı var mı?' diye Hz. Ömer, Züfâfe'ye sordu."

Fe-kâle Züfâfetü. "Züfâfe dedi ki." Lealleke türîdü'l-hâribe min cehennem? "Sen cehennemden kaçağı mı soruyorsun yoksa?"

Fe-kâle lehû Umer: Mâ allemeke ennehû hâribun min cehennem? "Nereden bildin, sana bunun cehennemden kaçan bir insan olduğunu kim bildirdi?" diye sordu Hz. Ömer.

Kâle: İnnehu izâ kâne nısfe'l-leyl. "Gecenin yarısı olduğu zaman o." Harace aleynâ min hâze'ş-şi'b. "Şu dağın vadisinden bize doğru çıkar da." Vâdian yedehû alâ ümmi re'sihi. "Elini başının tepesine koyup."

Ümmi re's, "başının anası" demek, yani "tepesi" mânasına.

Ve yebkî. "Ağlayarak." Ve yünâdî. "Bağırır, seslenir." Yâ leyteke kabadta rûhî fi'l-ervâh. "Ne olaydı canımı, ruhumu öteki ruhlarla beraber alsaydın yâ Rabbi!" Ve cesedî fi'l-ecsâd. "Öteki ölen insanların vücutlarıyla beraber beni de öldürseydin yâ Rabbi!" Ve lâ tücerridnî li-fasli'l-kadâi. "Yok etseydin de benim ruhumu, cesedimi, Mahkeme-i Kübrâ'da beni böyle çıkarmasaydın."

Fe-kâle Umeru; iyyâhü nürîd. "Tamam, tamam, aradığımız genç o olmalı." dedi.

Kâle: Fe'ntaleka bihimâ Züfâfe hattâ izâ kâne fî ba'di'l-leyl. "Gecenin bir bölümü geçtikten sonra Çoban Züfâfe onları götürdü" Harace aleyhim ve hüve yünâdi. "O Sa'lebe, kaçmış olan kaçak, çıktı yine her akşam yaptığı gibi." Yâ leyteke kabadta rûhî fi'l-ervâh ve cesedî fi'l-ecsâd! "'N'olaydı ruhumu alsaydın, vücudumu parçalasaydın, yok etseydin!' diye bağırarak."

Fe-adâ aleyhi Umeru fe-ehazehû. "Hz. Ömer fırladı, koştu ve onu yakaladı."

Kaçamadan yakaladı.

Fe-lemmâ semia hissehû, kâle: El-emân! El-emân! "Onun nefesini hissedince, dedi ki; 'Aman aman, tamam teslim oluyorum.' Mete'l-halâsu mine'n-nâr? 'Ne zaman cehennemden kurtulunucak?'"

Kâle lehu: Ene Umerubni'l-Hattâb. Hz. Ömer ona dedi ki; "Ben Hattab oğlu Ömer'im."

Fe-kâle lehû Sa'lebe: E alime Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bi-zenbî? "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benim günahımı bildi mi? -Veya ullime- Günahım kendisine bildirildi mi?"

Kâle: Lâ ilme lî. "Bilmiyorum." dedi.

İllâ ennehu zekereke bi'l-emsi fînâ. "Yalnız dün gece bize seni anlattı, bahsetti. Seni sordu, senden bahis açtı." Ve erselenî ileyke. "Ve beni sana gönderdi."

Fe-kâle: Yâ Umeru! "Sa'lebe onun üzerine dedi ki; 'Ey Ömer!'" Lâ tudhilnî aleyhi illâ ve hüve yusallî. "Beni yakaladın, madem Medine'ye götüreceksin, yalnız namazdayken götür. Namazda olduğu zamandan başka bir zamanda beni Resûlullah'ın yanına sokma!" Ev Bilâlin yekûlü: Kad kâmeti's-salâh. "Yahut da Bilal 'Kad kâmeti's-salâh' dediği zaman yanına sok."

Konuşacak bir zaman istemiyor. Namaza filan durduğu zaman yanına girmek istiyor, götürülmesini istiyor.

Kâle: Ef'alü. "Tamam, öyle yapacağım." dedi, Hz. Ömer.

Kâle: Felemmâ etâ bihî Umeru el-Medîne. "Hz. Ömer bu genci Medine'ye getirince." Vâfâ bihi'l-mescide. "Onu mescide götürdü." Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yusallî. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namaz kılıyorken." Fe-lemmâ semia kırâete Rasûlullah. "Resûlullah'ın Kur'ân-ı Kerîm'i okuyuşunu, namazda cehren okuyuşunu işitince o Sa'lebe isimli genç." Harra mağşiyyen aleyh. "Âyeti okuyuşundan baygın yere düştü." Fe-dehale Umeru ve Selmânü fi's-salâti ve hüve sarî'. "O yere yıkılmışken Hz. Ömer'le Selmân-ı Fârisî namaza durdular."

Fe-lemmâ selleme Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Efendimiz namazdan selam verince." Kâle: Yâ Umeru! Yâ Selmânü! Mâ feale Sa'lebetü'bnü Abdirrahman? "Yâ Ömer, yâ Selman, Abdurrahman oğlu Sa'lebe ne yaptı?" diye sordu.

Kâlâ: Hüve zâ yâ Rasûlullah. "O işte burada yâ Resûlallah!" dediler.

Fe-etâhü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun yanına vardı." Fe-harrekehu ve nebbehehû. "Sarstı, baygınlığından uyardı." Sümme kâle: M'ellezî ğayyebeke annî. "Benden seni kaybettiren, uzaklaştıran nedir ya Sa'lebe?" dedi.

Kâle: Zenbî. "Günahım. Günahım kaybettirdi beni senden; günahımdan dolayı kaçtım." dedi.

Kâle: E-felâ uallimuke âyeten temhû'z-zünûbe ve'l-hatâyâ. "Ben sana günahları, hataları silen, insanı temizleyen bir âyet öğreteyim mi?" dedi, Peygamber Efendimiz.

Kâle: Belâ yâ Rasûlallah. "Öğret yâ Resûlallah." dedi.

Kâle: Kul. "De ki." Allahümme âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti hâseneten ve kınâ azâbe'n-nâr.

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr âyetini okumasını tavsiye etti Peygamber Efendimiz ona.

Kâle: İnne zenbî a'zamü min zâke. "Benim günahım bu âyetten daha büyük. Bu âyetle affolunacak gibi değil, benim günahım çok." dedi.

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Bel kelâmu'llâhi teâlâ a'zam! Peygamber Efendimiz. "Hayır, Allah'ın kelamı daha yücedir, sözü haktır, günahları afv u mağfiret eder." dedi.

Ve emerehû bi'l-insırâfi ilâ menzilihi. "Evine götürülmesini emretti."

Fe'nsarafa. "Sa'lebe b. Abdirrahman evine gitti." Ve marida selâsete eyyâm. "Üç gün hasta yattı."

Ve etâ Selmânü Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem, fe-kâl. "Selmân-ı Fârisî, Peygamber Efendimiz'e o üç gün hasta yattıktan sonra geldi, dedi ki." İnne Sa'lebete maride limâ bihi. "İşte malum sebepten dolayı, Sa'lebe yatağa düştü, hasta oldu yâ Resûlallah."

Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Kûmû binâ ileyhi. "Bizi ona alın götürün." dedi.

Fe-dehale Resûlullah, fe-ehaze bi-re'sihi, fe-vada'ahu fî hacrihi. "Resûlullah Efendimiz hasta Sa'lebe'nin yanına girdi ve başını kucağına aldı." Yani dizine alıyor. Hastanın başını kucağına aldı.

Fe-ezâle re'sehû an hacri Resûlillah. "O başını Resûlullah'ın kucağından yere çekti."

Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Peygamber Efendimiz buyurdu ki." Lime ezelte re'seke an hacrî? "Niye kucağımdan başını çektin ya Sa'lebe?"

Kâle: Li-ennehû meleânü mine'z-zünûb. "Çünkü bu başım günahlarla dolu yâ Resûlullah, senin kucağına layık değil de ondan çektim!" dedi.

Fe-kâle lehû Resûlullah: Mâ tecidu? Peygamber Efendimiz ona; "Ne hissediyorsun?" dedi.

Kâle: Ecidü misle debîbi'n-nemli beyne cildî ve azmî. "Kemiğimle derim arasında karınca yürüyor gibi hissediyorum." dedi.

Kâle: Femâ teştehî? "Canın ne çekiyor, ne istiyorsun?" dedi.

Kâle: Mağfiretü Rabbî. "Rabbimin mağfiretini canım çekiyor."

Hani hastaya sorarlar; "Ne canın çekiyor? Yoğurt mu istiyorsun, tatlı mı istiyorsun?" diye, bu bir âdettir. "Mâ teştehî?" diye, ondan soruyor Peygamber Efendimiz. "Canın bir şey istiyorsa getirelim, ye."

Hastaya böyle bir şey vermek, ikram.

O maddî bir şey istemiyor, yemek istemiyor:

"Canım, Rabbimin beni affetmesini çekiyor, onu istiyorum." diyor.

Kâle: Fe-nezele Cibrîlü aleyhisselam alâ Resûlillah. "Cibril aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e o anda geldi."

Kâle: Yâ ahî! İnne Rabbî yukriu aleyke's-selâm ve yekûlü: Lev lekıyenî abdî bi-kırâbi'l-ardi hatîeten le-lakîtuhu bi-kırâbihâ mağfireten! Peygamber Efendimiz'e Cebrail dedi ki; "Ey kardeşim! Rabbim sana selam gönderiyor. Diyor ki; 'Eğer kulum yeryüzü dolusu günahla benim huzuruma gelir, benim karşıma çıkarsa.' Le lakîtühû bi-kırabihâ mağfireten. "'Ben de yeryüzü dolusu mağfiretle onu karşılarım.' buyuruyor."

Kâle: Fe-a'lemehû Resûlullah zâlike. "Cebrail'in böyle dediğini Peygamber Efendimiz hasta olan Sa'lebe'ye nakleyledi, bildirdi."

Fe-sâha sayhaten fe-mâte. "Onun üzerine bir feryat etti Sa'lebe ve ruhunu teslim etti, vefat etti."

Fe-kâme Resûlullah. "Resûlullah kalktı." Fe-ğasselehû ve keffenehû. "Yıkadı, kefenledi." Ve sallâ aleyhi. "Cenaze namazını kıldı." Sümme'htümile ilâ kabrihi. "Sonra kabrine gönderildi, defnedildi."

Fe-akbele Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yemşî alâ etrâfi enâmilihi. "Peygamber Efendimiz ayak parmaklarının ucunda yürüyerek gelmeye başladı."

Kâlû: Yâ Resûlallah! Raeynâke temşî alâ etrâfi enâmilike? "Yâ Resûlallah! Seni parmaklarının ucunda yürüyorken görüyoruz. Bu neye alâmet?"

Kâle: Lem estati' en adaa riclî ale'l-ardi min kesreti men şeyye'ahû mine'l-melâike. "Meleklerden onun cenazesine iştirak edip onu teşyî edenlerin çokluğundan, ayağımı koyacak yer bulamıyorum da ondan parmaklarımın ucunda gidiyorum." dedi.

Mansur b. Ammar hadis de rivayet eden bir kimsedir; "İşte rivayet ettiği hadislerden birisi budur." denmiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri Erhamu'r-Râhimîn'dir; "Merhametlilerin, en merhametlisidir." Gaffârü'z-zünûb'dur; "Günahları afv u mağfiret edicidir."

Kuddûsî hazretleri güzel söylemiştir:

Adın senin Gaffâr iken.

Ayb örtücü Settâr iken.

Kime varam Sen var iken?

Cürmüm ile geldim sana.

Allahu Teâlâ hazretleri, Rabbimiz Gaffârü'z-zünûb olduğundan, başka varacak neremiz var, neyimiz var ki?

Rabbimiz'in huzuruna varıp tevbe edeceğiz, affımızı dileyeceğiz.

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr." diyeceğiz. Başka çaremiz yoktur.

Allahu Teâlâ hazretleri günahlarımızı afv u mağfiret eylesin. Bizi günah illetinden ibadet izzetine döndürsün, erdirsin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirmemizi nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmayı; cennetiyle, cemaliyle müşerref olmayı nasîb-ü müyesser eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı