M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 294.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayra halkıhi Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi's-sahîhi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Seeltenî an şey'in mâ seelenî anhü ehadün min ümmetî, müddete ümmetî mine'r-rahâi mietü senetin. Kîle: Fe-hel li-zâlike min âyeh? Kâle: Neam el-hasefü ve'r-ricfü ve irsâlü'ş-şeyâtîni'l-muhabbileti ale'n-nâs.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâle.

Râmûzü'l-ehâdîs'ten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin hadîs-i şerîflerini okumaya devam ediyoruz.

Hadislerin izahına geçmeden önce evvela Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruhu için; sonra cümle enbiyânın, evliyânın, asfiyânın, sâdât ve meşâyihimizin, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyini'l-Murtazâ'dan Hocamız Mehmed Zâhid Efendi'ye kadar güzeran eyleyen din büyüklerimizin; eserin müellifi Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî hazretlerinin ve eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar vâsıl olmasında emeği geçmiş olan râvilerin ve ulemânın ruhları için; bir de uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere şu meclise gelmiş olan siz kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhları için bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf hediye edelim.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ashâbından radıyallahu anh bir zât-ı muhterem gelmiş, bir hususu sormuş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Seeltenî an şey'in mâ seelenî anhü ehadün. "Bana öyle bir şey sordun ki daha önce başka bir kimse hiç sormadı. Bana kimsenin sormadığı bir meseleyi sordun." Müddete ümmetî mine'r-rahâi mietü senetin. "Benim ümmetimin rahatlık zamanı; elemsiz, kedersiz, hayırlı, hoş hal olduğu zaman yüz senedir."

Bu söz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet edilmiş olan bir başka hadîs-i şerîfteki şu ifade ile açıklık kazanıyor.

O zaman Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Hayrü'l-kurûni karnî. "Zamanların, çağların en hayırlısı benim zamanımdır. Sümme'llezîne yelûnehüm. "Benim zamanımda yaşayan insanlardan sonra, hemen onların arkasından gelenlerin zamanıdır." Sümme'llezîne yelûnehüm. "Sonra onların arkasından gelenlerin zamanıdır."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanına "Asr-ı Saadet" denir; "saadet zamanı, saadet asrı."

Neden?

Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn olan, gelmişlerin geleceklerin, geçmişlerin geleceklerin efendisi olan, insanların en üstünü olan, mahlukatın Allah indinde en makbulü, en sevgilisi olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatta olduğu ve insanları irşad ettiği, lütf u keremiyle, sohbetiyle feyizyâb ettiği zaman. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sağ olduğu zaman.

Öyle bir şey ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i bir kere gören derdi ki;

Lem erâ kablehû ve lâ ba'dehû mislehû. "Onun gibisini onu görmeden önce de onu gördükten sonra da bir daha göremedim. Ona benzer bir kimseye rastlayamadım. Dünyada eşi yok, emsali yok."

İnsan Resûlullah'ı ilk kez görünce ne olurdu?

Heybetine tutulurdu. Bazıları Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görünce titremeye başlardı. Ama kendisi o kadar mütevaziydi ki bazen ashâbına hizmet ederdi. Ashâbının topluluğunda ashâbına hizmet ederdi. O kadar mütevazı bir kimse.

O heyecana kapılan, titreyen, heybetinin tesiri altında ezilen kimseye;

"Korkma, ben hükümdar, melik değilim. Telaş edilecek, korkulacak bir şey yok!" derdi.

İlk gören kimsede uyandırdığı tesir, heybet hissi.

Ama insan birazcık onunla beraber bulundu mu; ve men hâletehû, "Onunla bir müddet sohbet edebilmiş, o şerefe ermiş bir kimse; ehabbehû, "Muhakkak onu severdi."

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanların en güzeliydi. Kaşıyla kirpiğiyle, pembe beyaz teniyle, yüzünün insicâmıyla, âzâsının tenasübüyle, hakikaten her şeyiyle fevkalâde güzeldi.

Mısır'ın kadınları Yusuf aleyhisselam'ı görünce ne yaptılar?

Yanlışlıkla ellerini kestiler. Elmanın kabuğunu soyacak yerde ellerini kestiler.

Aziz'in karısını dedikodu edip çekiştiriyorlardı.

İmraetü'l-azîzi türâvidu fetâhâ an nefsihî. "Aziz'in karısı kölesini kendisine cezbediyor."

diye, dedikodu yapılınca, şehrin bütün kadınlarını çağırdı. Ondan sonra hepsine elma ikram etti, birer bıçak verdi.

Ne yapacaklar?

Bıçakla elmanın kabuğunu soyacaklar, yiyecekler.

Ve kâlet'ihruc aleyhin. "Yusuf aleyhisselam'a da dedi ki; "Şunların yanına çıkıver bakalım."

Yusuf aleyhisselam kapıdan onların o bulunduğu salonun içine giriverince, sanki içeriye güneş girdi, ay doğdu! Kadınlar şöyle bir baktılar, elma yerine hepsi yanlışlıkla ellerini kestiler.

Ve kulne hâşâ lillâhi mâ hâzâ beşeren. "Hâşâ, sümme hâşâ! Bu insan değil!"

İn hâzâ illâ melekun kerîm. "Bu ancak asil bir melek!" dediler.

Yusuf aleyhisselam'ı insanlıktan üstün gördüler.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz daha güzeldi.

Onun için en güzel asır, onun asrı. Onun sağ olduğu asır. Hiçbir velî kul onun ashabından bir kimse seviyesine çıkamıyor.

Kitapların hepsinin ittifak ettiği husus; ne kadar yüksek velî olursa olsun, Resûlullah'ın bir nazarıyla ulaşmış olduğu o dereceye, ötekilerden bir tanesinin çıkması mümkün değil.

Yukarıda bir hadîs-i şerîfte de zikredilmişti ki;

"Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uysan hak yolu bulursun."

Allah indinde tepsi de makbul.

"Ben Ebû Hüreyre'ye uydum."

Pekâlâ, mübarek olsun.

"Ben Ebû Mûse'l-Eş'ârî'ye uydum, radıyallahu anh."

Pekâlâ.

"Ben İbni Abbâs'a uydum."

Kime uyarsan uy, ashâb-ı Resûlullah'tan hangisine uyarsan Allah indinde makbul, garantisi var.

metinde yok

En hayırlı asır, Asr-ı Saadet. Ondan sonra onun ashâbı o kadar şerefli kimseler idi ki rıdvanullahi aleyhim ecmaîn, onları görmek bir şeref oldu; onlara tabiîn denildi. Bir zaman geldi, öyle kimseler aranır oldu.

"Sen Resûlullah'ın ashabını görebildin mi?"

"Elhamdülillah, ben ashabından bazı kimselerle görüşmek şerefine erdim." diye insanlar onun ashabını görmekle övünür oldular.

Bu, tâbiin devri.

Ondan sonra;

"Ben öyle bir kimseyim ki Resûlullah'ın ashabını görmüş kimseyi görmüşüm." diye insanlar övünür oldu; bu, tebe-i tâbiîn devri.

Peygamber Efendimiz'in zaman-ı saadeti, ondan sonraki nesil, ondan sonraki nesil. Üç nesil en hayırlısı.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Yüz sene rahat olacak." buyuruyor.

Ondan sonra?

Ondan sonra hasf, "yerin dibine batmak, geçmek" ve'r-recf, "zelzele, sarsıntı."

Demek ki çeşitli felaketler olacak. "İslâm cemiyeti çeşitli musibetlere, fitnelere mâruz kalacaklar." diye Peygamber aleyhissalâtu ve'sselâm Efendimiz ifade buyurmuş.

Sonra, ve irsâlü'ş-şeyâtîni'l-muhabbeleh; "Sapık, bozuk şeytanların Ümmet-i Muhammed'e gönderilmesi, onlara musallat kılınması."

Peygamber aleyhissalâtu ve'sselâm Efendimiz bu olayları niye sıralamış?

Soran kimse kendisine diyor ki;

"Bunun bir alameti var mı?"

Bu yüz sene geçtikten sonra başa gelecek şeylerin bir alameti var mı?

Onun üzerine işte "bu yere batma, zelzeleler, şeytanların insanla musallat kılınması, gönderilmesi hadisesi" diyor.

Tarih bunu böyle ispat etmiş.

Bize düşen nedir; bu hadîs-i şerîften bize çıkacak ders nedir?

Peygamber Efendimiz'in zamanının en hayırlı asır olduğu, o zamanın insanlarına tâbî olmanın en büyük şeref olduğu.

Onun için biz ehl-i sünnet ve'l-cemaat mensupları Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi yolundan gitmeyi kendimize şiar edinmişiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünneti yolunda gitmek en hayırlı, en şerefli, en doğru yolda gitmektir.

Onun için dersimizin başındaki Arapça sözlerin mânası da bu. Biz o dersleri hocalarımızdan naklen aldık, size naklen söylüyoruz.

İ'lemû yâ eyyühe'l-ihvân. "Ey kardeşler biliniz ki." Enne efdale'l-kitâbi kitâbu'llâh. "Kitapların en şereflisi, Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'dir." Ve efdalü'l-hedyi. "Yolların en güzeli de." Hedyü seyyidinâ Muhammed sallallahu aleyhi ve selem. "Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yoludur." diyoruz.

"Ashâb-ı kirâmın yoludur." diyoruz.

Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ. "Dinde aslı esası olmayan, sonradan çıkarılmış şeyler işlerin en kötüleridir."

Ve mâ âtâkümü'r-resûlü fe-huzûhü ve mâ nehâküm anhü fe'ntehû.

Bu âyet-i kerîmenin emrinin gereğince Peygamber Efendimiz neyi emretmişse yaparız, neden bizi men eylemiş ise de ondan kendimizi çekeriz.

Ashâbını severiz. Ashâbı arasındaki içtihat farklarından dolayı bir tarafı tutup öbür tarafa sövüp saymak akıllıca bir iş değildir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i darıltır insan, Allah korusun!

O iki kimse birbirleriyle münakaşa etmiştir ama birisi bir sebepten o işi hayırlı görmüştür onun için. Ötekisi de öteki sebepten, başka bir şeye dayanarak öteki şeyi hayırlı görmüştür. Aralarındaki fikir ihtilafı, içtihat farkından dolayıdır. İkisinin de niyeti iyidir, hâlistir. İçtihat farkından dolayı aralarında ihtilaf olmuştur. İçtihat farkından dolayı olunca müctehid -isabet ederse iki misli ecir alır, hata ederse bir misli ecir alır- ecirsiz kalmaz.

Çünkü iyi niyetle, Allah'ın rızasını bulmak için bir şey yapıyor. Onlar birbirleriyle münâzara halinde oldukları halde bile ecir alırlar da sen onlardan birisinin tarafını tutup da ötekisine yan baktığın zaman felakete uğrarsın.

Onun için ashâb-ı kirâmın zamanında yaşamamışsın, o fitnelere karışmamışsın, aralarındaki savaşlara girmemişsin. Allah seni zaman bakımından bin üç yüz-bin dört yüz sene sonra yaşatmış. O ihtilaflardan uzak bir zamanda doğmuşsun. Ne mutlu sana ki o ihtilafların içinde bir taraf olarak girip de tehlikeye düşmemişsin. Allah senin elini bulaştırmaktan seni korumuş. Şimdi ne diye dilini bulaştırırsın?

Filanca adam kötüdür, aleyhine söyle; falanca adam kötüdür, aleyhine söyle. O senin aleyhinde konuştuğun kimse Resûlullah'ın sahabesi, ashâbından bir kimse! Onun için biz karışmayız. Aralarındaki meseleler içtihat farklarıdır. Hepsine hürmet ederiz, hepsini sayarız. Bize düşen bu.

Tarih de bu hadîs-i şerîfin doğruluğunu göstermiştir. Hakikaten Ümmet-i Muhammed bir müddet rahat, huzur görmüştür. Ondan sonra tarih kitaplarının yazdığı gibi nice felaketler geçirmiştir. Bu felaketleri de böyle dile dolayıp uzun boylu yazıyorlar. Yazmaya lüzum yok. Hatta kimisi Peygamber Efendimiz'in ashabından askerlik arkadaşıymış gibi bahsediyor:

"Ebû Ubeyde şöyle yaptı, bilmem kim böyle yaptı..." diye.

Askerde beraber miydin, senden yaşça küçük müydü? Radıyallahu anh diyeceksin.

Radıyallahu anhüm ve radû anh.

Allahu Teâlâ hazretlerinin methettiği kimseler. Radıyallahu anh diyeceksin; hürmetini, sevgini, saygını göstereceksin. Allah'ın sevdiği kullara kızarak insan bir adım ilerleyemez. Allah'ın velilerine düşmanlık ederek insanın bir adım ilerlemesi mümkün değildir.

Onun için elimizi açalım dua edelim ki Allah'ın sevdiği bir kula karşı Allah bizim içimizde bir kızgınlık hâsıl etmesin. Veyahut onun kızgınlığına bizi mâruz kılmasın. Çünkü Allah'ın velîsi ile çatışan kimseye Allah harp ilan eder. Hiç felah bulması mümkün değildir. Allah'ın kullarının, has kullarının, velî kullarının da kalplerini kırmamaya çalışmak lazım.

"Efendim, ölmüş gitmiş, kalbinin kırılması bahis konusu değil."

Yoo! Hele hele bir aleyhinde konuş bak, neler gelir!

Bir hadise anlattılar:

Birisi benim Ankara'da tanıdığım bir kimseye bir müftünün aleyhinde laf getirmiş:

"Bu müftü çok kötüdür!" demiş.

O da;

"Vah vah, din adamı böyle mi olur? Keşke öyle yapmasaydı, teessüf ederim, tüh!" filan diye bir takım sözler söylemiş.

"Akşam abdest aldım, namazları kıldım, yatağa yattım uyudum. Rüyamda Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm." diyor.

Bana bu hadiseyi kendisi anlatıyor. Çok muhterem bir kimse. Adını söylesem tanıyacağınız bir kimse.

"Hacı Bayrâm-ı Veli'yi görünce sevindim. Tam böyle kitapların yazdığı gibi güneşten yanık, sıhhatli, kırmızı bir yüzü var, sakalları var. Sağlam bir vücudu var. Kollarını sıvamış abdest alacak gibi, ayaklarını da kıvırmış, takunya giymiş." diyor; rüya bu ya, böyle görmüş.

Ama Hacı Bayrâm-ı Velî hakkında; "Gördüğüm şahıs, tam kitapların yazdığı gibi." diyor.

"Ben sevindim, Hacı Bayrâm-ı Velî'yi gördüm. Fakat o bana biraz kızgın baktı." diyor.

Müftünün adını söylemiş. Rüyada, bu rüyayı gören şahsa; "O müftü, veliyullahtır, Allah'ın velisidir!" diye bağırmış.

"O kadar yüksek sesle bağırdı ki ben rüyanın dehşetinden o anda uykudan uyandım. Yataktayım, gözlerimi açtım ama kulaklarımda hâlâ o bağırtının sesi çınlıyor." diyor.

Sonradan o zâtın, o müftünün komşusu ile karşılaşmış.

"Bu adam nasıldır?" diye, o komşusuna sormuş.

"Geceleri namazla vakit geçiren, gündüzleri oruç tutup ibadetle meşgul olan, komşuları ile çok iyi geçinen melek gibi bir insandır." demiş.

Demek ki ilk adam iftira etti, yanlış söyledi. Sonraki yakın komşusu olduğu için doğru söylemiş oluyor. Rüya da zaten onu takviye ediyor.

"Ben bu sefer anladım. Müftü efendi iyi bir kimseymiş ama neden Hacı Bayram müdafaa etti, diye onu merak etmeye başladım." diyor.

"Sonradan öğrendim ki meğer müftü efendi Hacı Bayram kuddise sırruh hazretlerinin Bayramiyye tarikatına mensupmuş." diyor.

Pir, efendi müridine laf söylettirmiyor. Hacı Bayrâm-ı Velî, yirminci asırdaki bir insana sohbetinde, dedikodusunda kendi müridine laf söylettirmiyor. Rüyasına girip azarlıyor.

Hadi bakalım Allah'ın sevdiği bir kulunun aleyhinde konuş, sahabenin aleyhinde konuş!

İkinci hadîs-i şerîf:

Seeleti'l-yehûdü an Mûsâ fe-ekserû fîhi ve zâdû ve nakasû hattâ keferû. Ve seeleti'n-nasârâ an Îsâ fe-ekserû fîhi ve zâdû ve nakasû hattâ keferû ve innehû seyefşû annî ehâdîsü femâ etâküm min hadîsî fe'kraû kitâba'llâhi va'tebirûhü femâ vâfeka kitâba'llâhi fe-ene kultühû ve mâ lem yuvâfik kitâba'llâhi felem ekulhü.

İbn Ömer radıyallahumâ'dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bakın ne buyuruyor:

"Hayatında iken yahudiler Musa aleyhisselam'a çok sorular sordular."

"Yâ Musa! Şu nasıl, bu nasıl?"

Çeşit çeşit sorular sordular. Halbuki peygamberlere aleyhimüssalâtü ve'sselâm, olur olmaz soru sormak doğru değil. Çünkü sorarsın, cevap verir; zoruna gider, yapamazsın, hüküm ağırlaşır. Ne söylerse dinleyeceksin.

Ama kendin sorup da "çanak tutmak" derler, kendini bir mesuliyet altına sokacak, güç durumda bırakacak şeylere yol açmayacaksın.

Fe ekserû. "Çok şeyler sordular, bu soru sorma hususunda ileri gittiler."

Tabi sonra cevaplarını aldılar. Peygamberler Allahu Teâlâ hazretlerinin elçileri, ne sorulursa cevap verirler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz miracında Mekke-i Mükerreme'den Kudüs-ü Şerîf'e gitti.

Müşrikler dediler ki;

"Doğruysa söyle bakalım Mescid-i Aksa'nın kaç tane kapısı var? Kapının üstündeki nakışlar nasıldı?"

"Gözümün önüne getirildi de öyle cevap verdim." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Nereden? Dikkat mi eder? Mübarek bir yolculuğa çıkmış.

Bir kitapta okumuştum:

"Biz aklımızın, dikkatimizin yüzde birini kullanmıyoruz." diyor.

Edison, hani şu ampulleri bulan Amerikalı var ya, o Amerikalı kendi maiyetindeki adamlara sormuş. Fabrikanın yolu üzerinde bir kiraz ağacı varmış. Hepsine sormuş, yüz kişiden bir kişi cevaplamış; "Evet, yol üstünde bir ağaç var, kiraz ağacıdır." diye. Ötekiler hiç dikkat etmemişler.

Fabrikaya girerken çıkarken yanından o kadar geçtikleri ağacın farkında değiller. Dikkat etmezse insan görmez. Bakar ama dikkat etmezse aklına nakşolmaz, görmez.

Peygamber Efendimiz'e sordular, Peygamber Efendimiz'in gözünün önüne Mescid-i Aksa getirildi de cevapları öyle verdi. "Şurası şöyledir, burası böyledir." dedi.

Tabi Musa aleyhisselam'a sorular sormuşlar. Cevapsız kalır mı? Allah'ın hak elçisi, resûlü, cevabını verdi. Ama çok sordular. O da cevap verdi.

Sonra ne yaptılar?

Aynen muhafaza edemediler, zihinlerinde, kulaklarında aynen tutmadılar.

Zâdû ve nakasû. "Söylediği cevaba ya ilave ettiler, söylemediği şeyi eklediler veyahut da eksik söylediler."

Bu hususta onların sözleri tağyîr ve tebdîl ettiklerine, eksik veya fazla söylediklerine dair âyet-i kerîmeler var.

Hattâ keferû. "Böyle yapmalarından dolayı sonunda kâfir oldular."

Aynı şeyi hıristiyanlar da yaptı.

Seeleti'n-nasârâ an Îsâ. "Onlar da İsa aleyhisselam'a pek çok sorular sordular."

Fe-ekserû fîhi. "Çok çok sordular."

Bir sürü soru.

Ve zâdû ve nakasû. "Sonra onun cevabına ya kendileri kendi laflarını ilave ettiler veyahut cevabı tam muhafaza edemediler, eksik bıraktılar." Hattâ keferû. "Onlar da kâfir oldular."

Peygamberlerin sözü tebdil edilir mi, tağyir edilir mi? Kâfir oldular, sapıttılar.

Mesela yahudiler hakkında şöyle bir âyet-i kerîme vardır.

Mine'llezîne hâdû. "Yahudilerden vardır."

Yuharrifûne'l-kelime an mevâdiih. "Kendilerine nâzil olmuş olan Tevrat âyetlerinin kelimelerinin yerlerini değiştirirlerdi."

Onu oraya, bunu buraya naklederlerdi, mânayı tağyir ederlerdi.

Mesela burada Reb'a ismini değiştirmişlerdir." diyor. "Âdem, uzun adam" diye isim koymuşlardır.

Tevrat'ta Peygamber Efendimiz'in vasfı var:

"Şöyle bir peygamber gelecek reb'aten mine'l-kavmi, orta boylu olacak." diye.

İsmi değiştirdiler, "uzun boylu" yaptılar.

Neden?

"Resûlullah geldiği zaman, onun olduğu anlaşılmasın." diye tahrif ettiler.

Tabi yalan. Böyle bir değiştirme yaptılar.

Mesela onlara zina edenlerin taşlanmasına dair recm âyeti indi;

"Onlar cezalandırılır, had vurulur, sopa vurulur." diye değiştirdiler.

Buna benzer değiştirmeler yaptılar.

Allah'ın ahkâmını tam kabul etmeyip tebdîl ve tağyîr ettiler.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in başka bir âyet-i kerîmesinde de buyuruyor ki;

Fe-veylün. "Veyl olsun, yazıklar olsun veyahut cehennemin veyl deresine müstahak olsunlar, yuvarlansınlar!" Li'llezîne yektübûne'l-kitâbe bi-eydîhim. "Kitabı kendi elleriyle yazıp da..." Sümme yekûlûne hâzâ min indillâh. "Bu Allah tarafından gönderilmiş, diyen kimselere."

Ne demek?

"Kendi akıllarının uydurdukları, kendi ellerinin yazdıkları kitapları, sözleri Allah'ın sözüymüş gibi, 'Bunlar Allah tarafından indirildi.' diye söylediler. Onlara büyük azap olacak."

Demek ki onların böyle işleri var.

Peki Resûlullah Efendimiz bu eskileri neden anlattı?

Yahudiler böyle yaptılar. Hıristiyanlar böyle yaptılar, değiştirdiler. Hakikaten değiştirdiler. Hakikaten bugün İncillerde çok farklılıklar var. İsa aleyhisselam'a, Allah'ın elçisine; "Allah'ın oğlu" dediler.

Hiç öyle şey olur mu?

Me'ttehaza'llâhu min veledin.

Allahu Teâlâ hiç evlat edinir mi, edindi mi?

Allahu Teâlâ hazretleri, İsa aleyhisselam'a soruyor:

"Ya İsa! 'Beni ve anamı tanrı edinin!' diye bunlara sen mi söyledin?"

İsa aleyhisselam gayet edeple, tevazu ile Mevlâsına diyor ki;

"Yâ Rabbi! Seni tesbih ve tenzih eylerim. Hiç ben senin bana söylediğinden başka bir şey söyler miyim kullarına? Eğer söylemiş olsam muhakkak o senin mâlum-u âlin olurdu. Asla böyle bir şey söylemedim." diye cevap veriyor.

Kendisine tapılmasını İsa aleyhisselam söylemedi, tapıyorlar.

Demek ki tağyî, tebdîl; gayet aşikâr.

Bunların sonunda Peygamber Efendimiz diyor ki;

Ve innehû seyefşû annî ehâdîsü. "Benden birçok hadîs-i şerîfler yayılacak."

Diyecekler ki;

"Resûlullah şöyle söyledi, şöyle söyledi."

Halkın arasında bazı bozguncu kimseler söz yayacaklar. Bunların bir kısmı hakikaten Resûlullah Efendimiz'in söylediği sözlerdir, bir kısmı da bozguncuların uydurmalarıdır. Kalpleri bozuk kimselerin uydurma sözleri olabilir.

Terazi nedir, ölçü nedir? Bu durumda ne yapacağız?

Peygamber Efendimiz bize ölçü veriyor:

Fe-mâ etâküm min hadîsî. "Benim sözlerimden diye, size bir şey geldi mi." Fakraû kitâballâh. "Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'ini okuyun." Va'tebirûhü. "Onun üzerinde ibretli ibretli düşünün, mânasını derin derin düşünün." Femâ vâfeka kitâba'llâhi fe-ene kultuhû. "Eğer o size nakledilen söz, Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'ine uygun ise demek ki onu ben söylemişim. Demek ki o benim hadîs-i şerîfimmiş." Vemâ lem yuvâfik kitâba'llâhi fe-lem ekûlhü. "Eğer Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabına, Kur'ân-ı Kerîm'e muhalif ise, muvafakat etmiyor ise, uygun düşmüyor ise." Fe-lâ tekbalûhü. "Onu kabul etmeyin. Onu ben söylemedim."

O halde Kur'ân-ı Kerîm nedir?

Kur'ân-ı Kerîm bizim terazimizdir, ölçümüzdür, her şeyimizdir. Kur'ân-ı Kerîm'in bir tek harfi, bir tek kelimesi tebdîl ve tağyîr olmamıştır.

İnnâ nahnü nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le-hâfizûn va'd-i ilâhîsiyle mahfuz tutulmuştur.

Tebdilden, tağyirden mahfuz olarak, değiştirilmeden, dünyanın her yerindeki müslümanların elindeki Kur'ân-ı Kerîm aynıdır. Bize kadar gelmiştir. "Hadis" denilen sözleri Kur'ân-ı Kerîm ile ölçeceğiz; uygun olanları Resûlullah'ın söylediği hadîs-i şerîfler olarak kabul edeceğiz. Uygun olmayanlar demek ki başkaları tarafından söylenmiş.

Burada buna dair bir rivayet de var. Hâris b. A'ver isimli zât, rahmetullahi aleyh, bir kere mescide uğramış. Bakmış ki insanlar orada oturmuşlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadisleri üzerinde ileri-geri konuşuyorlar. Doğru-yanlış, bilir-bilmez tarzda konuşuyorlar. Ciddi konuşmuyorlar.

Bunun üzerine gitmiş, Hz. Ali Efendimiz'in huzuruna girmiş ve bu durumu anlatmış:

"Mescitte bir takım insanlar gördüm, cahil cahil Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadisleri üzerinde ileri-geri, yalan-yanlış konuşuyorlar." deyince Hz. Ali Efendimiz diyor ki;

"Hakikaten böyle mi yapıyorlar?"

"Evet, böyle yapıyorlar."

Onun üzerine diyor ki;

"Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den işittim ki;

Elâ innehâ setekûnü fitnetün. 'İleride fitneler olacak. Fitne çıkacak, müslümanlar arasında karışıklıklar olacak.' Fe-kultü fe-men muhricun (veyahut mahracu) minhâ yâ Resûlallâh? 'Bundan kurtuluş nasıldır, bundan nasıl kurtuluruz?' diye Resûlullah'a sordum. Dedi ki; Kitâba'llâhi. Ey temessuk ve'l-i'tisâm bi-kitâbihî teâlâ. Sebebün kaviyyün ve halâsun dâimün ve necâtün azîmün. 'Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabına sımsıkı sarılmak, daimi bir kurtuluş ipine tutunmaktır, halastır, necattır.'"

O halde Kur'ân-ı Kerîm'in kadr u kıymetini bilelim. Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı temessük edelim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini de bu titizlik ile ashâb-ı kirâm, tâbiîn, ulemâ-i dîn-i mübîn gâyet güzel Kur'ân-ı Kerîm'e tatbik ederek, ölçüp biçip bize kadar –elhamdülillah- hıfzedip getirmişlerdir. Sahih hadis kitapları meydana getirmişlerdir.

Her hadîs-i şerîf öyle titiz olarak bize kadar gelmiştir ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle buyurdu ya, "Ona ait olmayan söz söylenmemiş olsun." diye her sözün kimden işitildiğini kaydetmişlerdir.

Böylece o şahısların hepsini incelemişlerdir.

"Şu adam iyidir. Şu adam elli yaşına kadar iyidir, elli yaşından sonra hafızasında bir bozukluk olmuştur. Şu adamın hafızası sağlamdır. Şu adam meçhul bir kimsedir. Şu hadîs-i şerîfin içinde bir adı bilinmeyen kimse var, rivayetinde bir eksiklik var." diye her hadisi, hadis alimleri -Allah cümlesinden razı olsun- gayet güzel incelemişlerdir. Koca koca ciltler yazmışlardır. Elhamdülillah bize sadece o ciltleri okuyup ona göre hareket etmek kalıyor.

Bu devirde bir de bazıları var. Şimdi bunu duydular ya, "Resûlullah Efendimiz böyle buyurmuş." diye sen bir hadîs-i şerîf söylüyorsun; "Ya mevzuysa, ya uydurma hadîs-i şerîfse?" diye bu sefer hiçbir hadîs-i şerîfi kabul etmez bir eda takınıyorlar. Bu da çok tehlikeli bir şey.

Öyle şey olur mu?

Bu devirlerde ulemâmızın kitaplarında inceleyerek, hakkında tetkikler yaparak, sahih-sağlam senetle getirmiş oldukları hadîs-i şerîfleri dahi kabul etmeme gibi bir şaşkınlık içine girenler de var.

Allahu Teâlâ hazretleri ifrattan, tefritten, yanılmadan, şaşırmadan insanları hıfz eylesin. İnsan edebi kaybederse Allah da ondan tevfîkini çeker Edepsize tevfîkini refîk etmez. O zaman o, ona buna çatarak, onu bunu kırarak burnunun doğrultusuna gider gider; sonunda perişan olur. Halbuki edeple giden kullara Allahu Teâlâ hazretleri hak yolu o kadar güzel gösteriyor ki…

Ümmî bir alim var, şeyh kendisi; talebesi okumuş, bilgili kimse.

Diyor ki;

"Üstadım, şöyle bir söz naklediliyor. Bu hadîs-i şerîf midir?"

Dinliyor;

"Hayır, bu hadîs-i şerîf değil. Bu kibâr-ı kelamdır." diyor.

"Hakikaten kitapları karıştırıyorum, araştırıyorum, dediği gibi çıkıyor. Ondan sonra bir başka söz naklediyorum kendisine; bu hadîs-i şerîf midir?"

"Evet, bu hadîs-i şerîftir." diye cevap veriyor.

"Hakikaten kitapları karıştırıyorum. Gerçekten hadîs-i şerîf olarak, sahih hadis diye kitaplar yazıyor."

"Peki, nasıl anlıyorsun üstadım?" diye soruyormuş.

Cevap şöyle:

"Sen Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfini okurken ağzından öyle bir nur çıkıyor ki ben o nurdan onun hadîs-i şerîf olduğunu gayet kolay anlıyorum. Ötekini okuduğun zaman o nur çıkmıyor."

Edebe riayet eden kula Allah öyle de gösteriyor, böyle de gösteriyor. Edepsiz oldu mu her şeyden mahrum olur.

Sâili'l-ulemâe ve hâlili'l-hukemâe ve câlisi'l-küberâ.

Ebû Cuhayfe radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Peygamber sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:

Sâili'l-ulemâe. "Alim kimselere soru sorun, cevap alın."

Dininizi öğrenmek için meseleleri sorun, cevabını dinleyin, alın. Onlara hürmet gösterin. Burada "ulemâ" deyince eserin müellifi Gümüşhanevî hocamız rahmetullahi aleyh diyor ki; ulemâ el-âmilîn, "ilmiyle amel eden."

İlmiyle amel etmiyorsa zaten o cahil adam.

Neden cahil?

İlmiyle amel etmemenin başına getireceği felaketten haberi olmayan insan alim olur mu?

İlmiyle amel etmedi mi insan âhirette çok büyük zararlara uğrayacak. En büyük azaba uğrayacak olan şahıslardan birisi, ilminin kendisine fayda vermemiş olduğu alim olacak. Allah böyle bilgiden cümlemizi hıfz eylesin. Alim insan, "kendisini kurtarmasını bilen insan" demektir. Ne yapar yapar, Allah'ın rızasını kazanır. Cenneti hak edecek şekilde yaşar. Cehennemi hak edecek şekilde yaşamışsa, istediği kadar bilgisi olsun; cahil.

O tarafı bilmiyor, işin o noktasını bilmediği için cahil.

Onun için ulemâ-i âmilîn diyor. "İlmiyle amel eden alimlerle oturun." diyor.

İlmiyle amel etmeyen insan lafazandır, laklakacıdır, hiç kıymeti yok, sözünün tesiri de olmaz.

Hatta bu hususta çeşitli şeyler rivayet ederler. Hoca efendinin birisine hasta bir çocuğu getirmişler; "Buna okuyuverir misin?" demişler.

"Hastalığı nedir?" diye sormuş.

Demişler ki;

"Efendim buna bir hal oldu. Yalnızca bal yiyor, baldan başka hiçbir şey yemiyor. Ekmek ye, yemez; patates ye, yemez; peynir ye, yemez; süt iç, içmez. Hiçbir şey yemiyor, sadece bal yiyor. Varsa yoksa bal, vücudu başka bir şey yemediği için çöktü, zayıfladı, bir çöp hâline geldi. Buna dua edin."

Demiş ki;

"Bunu götürün, şu kadar zaman sonra getirin."

"Aman efendim, ölecek, ayakta duramıyor, bacakları titriyor."

Demiş;

"O kadar zaman sonra getirin. Şimdi okumam."

Hakikaten aradan bir zaman geçtikten sonra -bir hafta mı geçti, on gün mü geçti- getirmişler. Bir okumuş ve çocuğa dönmüş demiş ki;

"Evladım, bal yemeden de oluyor, bal yeme." demiş.

Eve gitmiş;

"Anne bana ekmek getir, peynir getir, şunu getir, bunu getir." demiş.

Çocuk başlamış çeşit çeşit şeyleri yemeye. Anlamışlar ki hoca efendinin duası bereketiyle iş düzeldi.

Gelmişler demişler ki;

"Efendim, Allah razı olsun, çocuğumuz düzeldi. Ama bir şeyi merak ediyoruz, niye daha önce getirdiğimiz zaman onu deyivermedin de o kadar vakit geçirdin?"

Diyor ki;

"Evladım ben de o çocuk gibi bal yemeyi çok severdim. Şimdi kendim bal yiyip dururken ona 'Bal yeme.' demeyi uygun görmedim. Kendim bal yiyeceğim, ona "Bal yeme!" diyeceğim. Öyle şey olmaz. Sevdiğim halde bir hafta kendim de bal yemedim, ondan sonra söyledim, sözüm tesir etti."

İşte insan ilmiyle amel etti mi -şu fıkradan anlaşıldığı tarzda- söz tesir eder.

Bir de Abdulkâdir Geylânî hazretleriyle oğlunun böyle bir hikâyesi vardır ki oğlu minbere çıkmış; çeşitli inciler, cevherler saçmış. Herkes horul horul uyumuş, kimse dinlememiş.

"Allah Allah! Ben bu kadar güzel sözler söylüyorum, sarf ediyorum da niye halka tesir etmiyor?" diye üzülmüş.

Ertesi hafta babası çıkıp, daha "İşte geçen hafta bir mazeret vardı da ondan konuşmadım." derken feryat figan, yaka yırtmaklar, "Allah" demekler, ayılanlar, bayılanlar feyizden, cemaat uçuyor.

"Allah Allah!"

Şaşırmış.

"Nasıl oluyor? Ben o kadar güzel sözler söylüyorum, tesir etmiyor. Daha bu konuya girmedi, 'Geçen hafta gelemedim.' diye mazeretini beyan ederken milletin bu hâli neden?"

İşte hal.

"Bir insanda hal oldu mu, ilmiyle âmil oldu mu o zaman söz tesir eder." derler.

İlmiyle âmil kimselere mesele sorulur, sorulmalı. Hem ilmiyle âmil oldu mu insan, ilmi de daha iyi bilir. Tatbik etmeyen insan bilmez. Nazarî konuşan insan, sözünün bir yerinde tatbik etmemesinden dolayı hata da eder. Onun için ilmiyle âmil olması gerektiği muhakkak.

Başka ne demiş hocamız?

Güzel tavsiyeleri vardır.

"İlmiyle amil olursa ve bir de üzerinde büyük alimlerin beyan etmiş oldukları sıfatlar bulunursa; o alimlere ittibâ edilir, onların meclislerine devam edilir, onlara hürmet göstermek gerekir ve onlardan faydalanılır." diye izah etmiş.

Ve hâlili'l-hukemâ'. "Hakîm kimseler ile de arkadaş olun, dostluk edin, onlarla samimiyet kurun."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir de hikmet sahibi hakîm kimselere teşvik ediyor bizi.

Hakîm demek, "her şeyi yerli yerinde, hikmet ile, ölçü ile yapan kimse" demektir. "Aklını kullanan kimse" demek oluyor.

Onun için hakîmi, "filozof" mânasında da kullanırlar.

"Eski devirde bir hakîm varmış, şuraya gitmiş, buraya gelmiş."

Filozof mânasında kullanırlar. Aklını kullanıyor. Akıllı uslu, düşüne taşına iş yapan kimse. Tabi böyle dinine bağlı dindar bir kimse aklını da kullanırsa, reyinde isabet olursa, sözünde isabetli olursa o zaman onunla arkadaşlık edildiği zaman, insan ondan ahlâkını güzelleştirmek hususunda istifade eder.

Peygamber Efendimiz onun için onlarla sırdaş-arkadaş olmak hususunu tavsiye ediyor.

"Halil" "sıkı fıkı olmak" mânasına.

Mesela parmakların arasını abdest alırken sıvazlamaya "hilallemek" derler.

Arasına giriyor. Sonra dişlerin arasındaki yiyecek kırıntılarını çıkarmayı da o fiil ile tanımlarlar; "Dişleri hilallemek" derler. "Halil" dediği; "Onların arasına girin, hakîm kimselerle sırdaş olun, onlarla samimiyet kurun." mânasına.

Hakîmin zıddı cahil kimsedir; beyinsiz, sefih kimsedir. Öyle kimseler de insana fayda yerine zarar getirirler.

İnsan öyle cahil bir kimseyle ahbaplık ederse o ona iyilik yapmak istese bile, kaş yaparken göz çıkarır.

Onun için cahilden kaçmak lazım. Tasavvuf kitaplarında da yazar ki;

"Mürid, gafil insanlardan kaçmalı."

Çünkü gaflet sirayet edermiş. Kalpten kalbe aksedermiş. Hatta yalnızca gafil insanlardan değil, "Vazifesini yapmayan mutasavvıftan, dervişten bile kaçınmalı." diye yazar kitaplar.

Ve câlisi'l-küberâ. "Büyük insanlarla oturun."

Büyük insan demek; ya yaşça büyüklüktür bu küberâ dediğimiz kimseler, yaşça büyük kimsedir.

"Gençlerin hayırlısı yaşlı kimselerle oturandır. İhtiyarların şerlisi gençlerle oturandır."

Neden?

Genç, yaşlı kimseyle oturduğu zaman onun hayat tecrübesinden istifade eder. Kendisinin delikanlılığının taşkınlığını, o zât-ı muhteremin yaşlılık tecrübesinden aldığı dersle tanzim etmesi, frenlemesi mümkün olur. Ama yaşlı kimse gençlerin arasına girerse demek ki kafası yok.

O yaşta onların arasında ne işi var?

O zaman demek ki yaşının gerektirdiği olgunluğa erişememiş, gençlere uymuş.

"Kırkından sonra uslanmayanı teneşir paklar." diye bir söz de vardır.

Onun düzelmesi gerekirdi. Ötekisi mazur, genç, delikanlı; yerinde duramıyor, bağlasan durmaz, eğriye güler, doğruya güler. Ama ötekisinin artık uslanma zamanı gelmiş. Çünkü yaşı kemale ermiş, dünyayı tanımış.

O bakımdan, yaşlıların şerlisi gençlerle düşüp kalkan, sohbet edendir; gençlerin hayırlısı da ihtiyarla oturandır. Bu mânaya olabilir. Yaşlı, tecrübeli kimselerin tecrübesinden istifade etmek için onların sohbetlerine gitmek lazım. Hatıralarını dinlemek lazım. Hatırlarını hoş etmek lazım. Meclislerinde bulunmak lazım.

Akıl bakımından, mevki bakımından, ilim-irfan bakımından yükseklik de olabilir. Mânevî büyüklük de olabilir. O da daha önceki sözlere bağlı bir husus oluyor. Onlarla konuşma insanı âhirete sevk ettiği için, âhirete rağbet ettirdiği için Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş oluyor.

Sâriû fî talebi'l-ilmi fe'l-hadîsü min sâdikin hayrun mine'd-dünyâ ve mâ aleyhâ min zehebin ve fıddah.

Câbir b. Abdullah el-Ensârî radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Sâriû. "Koşun, süratle gidin. Yarış edercesine süratle koşun." Fî talebi'l-ilmi. "İlim talebinde koşun, ilmi elde etmek için, öğrenmek için, bilgiyi kazanmak için koşuşun."

Neden?

Neden ilme teşvik ettiğini de devamında izah ediyor:

Fe'l-hadîsi min sâdikin. "Sadık, özü-sözü doğru bir insandan bir söz." Hayrun mine'd-dünyâ ve mâ aleyhâ. "Dünyadan ve dünyanın üzerindeki altın, gümüş, ne varsa hepsinden daha hayırlıdır."

"Sıdk u sadâkat sahibi bir insanın bir sözü, dünyadan ve dünya üzerindeki her şeyden daha hayırlıdır."

Demek ki bu hadîs-i şerîfe göre hepimiz ilim öğrenmeye koşacağız. Buradaki ilimden maksat şüphesiz, insanın âhiret saadetini kurtarmaya yarayacak hayırlı bilgidir.

Mesela 1965 senesinde Brezilya ile Almanya arasında maç yapıldığı zaman o maçta on bir kişi kimlerdi; bunu bilmek ilim değil.

Onu bilsen ne olacak, bilmesen ne olacak? Buna benzer şeyler değil de, hayırlı olan şey.

"Kim böyle hayırlı ilmi elde ederse..."

Çünkü bu ilim bir alettir; bizâtihi ilmin kendisi hüner değildir. Kendisine uygun hareket edecek, Allah'ın sevgisini, rızasını kazanacak. İstediği kadar ilim öğrensin, Allah'ın rızasını kazanamadıktan sonra o kitapların hepsi onun başında paralansın, kıymeti yok!

Eşeğin sırtına da kitapları yüklesen, bir sürü kitap yükü altında yürür gider bu uzun kulaklı hayvan. Kıymeti yok! Onun sırtında kitap taşıması, o kadar bilgileri taşıması bir şeyi ifade etmez.

Allahu Teâlâ hazretleri Cuma suresinde yahudileri ona benzetiyor.

Onun için ilim, sırf toplamak için öğrenilmez. İlim bir vasıtadır, onunla âhireti kazanmak için öğrenilir.

Her öğrendiğin ilim ile "Ben Allah'ın rızasını nasıl kazanırım?" diye düşüneceksin ve ilmi Allah'ın rızasını kazanmak için tatbik edeceksin. Yoksa çok sözün -bizâtihi kendiliğinden- "Çok bildi." diye insana bir şey kazandırması yoktur.

Kıyamet gününde insanın ilmini ölçecekler;

"Tamam, bu doçent, o halde buna cennette şu mevkiyi verelim. Profesör, binâenaleyh şu mevkiyi verelim. Allâme-i cihan, şu mevkiyi verelim." demeyecekler.

Ya ne diyecekler?

"Acaba bu ilmiyle, ne kadarıyla amel işledi, hayır iş yaptı, ne kadar Allah'ın rızasına uygun hareketler yaptı?" diyecekler.

Onun için; "İlmi şunun için öğrenmek lazım, bunun için öğrenmemek lazım." diye kitaplar yazmış.

Niçin öğrenilmez, niçin öğrenilir?

Bir insan sâdık bir niyetle ilim öğrenecek. Hâlis bir niyetle, hâlisen bi-vechillâh, sadece Allah'ın rızasını kazanmak için ilim öğrenecek.

Lâ yürîdü bihî câhen. "O ilimle mevki elde etmek için öğrenmeyecek."

"Ben bunu öğreneyim de, beni müftü yaparlar, diyanet işleri başkanı yaparlar." gibi mesela.

Farz edelim bir mevki talebi için öğrenmeyecek, o yola onun için girmeyecek. Ama o yola girdi de yakasından tutup illa; "Seni şu mevkiye getiriyoruz." derlerse, o ayrı.

Kendisi ilmi; "Bu ilmi öğreneyim de, mevki sahibi olurum." diye öğrenirse sakat bir niyetle girmiş olur.

Ve lâ rif'ate. "Halk bana rağbet eder de, herkesin alkışladığı bir kimse olurum." Ve lâ tahsilen li'l-hutâm. "Dünya metaını, nimetlerini elde etmeye bir vesile olur." "Öğrenirim de epeyce para kazanırım, mal-mülk sahibi olurum!"

Olmadı!

Ve lâ li yümâriye bi's-süfehâ. "İnsanlarla münakaşa ederim, galip gelirim. Girerim münazaralara, hepsini yenerim. 'Ne akıllı adam!' derler."

Böyle bir niyetle ilim öğrenilmez.

Ve lâ yücâdilü bihî'l-fukahâ. "Fakih kimselerle cidal etmek için ilim öğrenilmez."

Bizim fakülteye birisi gelmişti, bir çocuk, biz de mülakat yapıyoruz:

"Niye ilâhiyat fakültesini seçtin?" diye sordum.

Diyor ki;

"Bizim orada hocalar var, burada ilim öğreneceğim, onlarla mücadele edeceğim."

Adam bizim fakülteye kızgınlıkla gelmiş. Yanlış!

"Ben ilmi öğreneceğim, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanacağım, cenneti elde edeceğim; ilim, cenneti kazanma vasıtasıdır." demesi lazım.

Öyle demezse bu sayılan şeylerin hiçbiri ona bir sevap kazandırmaz.

Lâ sevâbe lehû fîhi bel hüve aleyhi vebâlün. "Böyle bir ilim onun için vebaldir."

Bununla ilgili pek çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf vardır.

Sâatâni. "İki zaman vardır."

Buradaki saatten maksat, "altmış dakika" demek değil.

Sâatâni. "İki zaman vardır." Tüftehu fîhimâ ebvâbü's-semâ. "Semanın kapıları o saatlerde açılır."

"Semanın kapıları" birçok hadîs-i şerîfte geçiyor.

Demek ki bu sema öyle bomboş değil, dua hemen göğe yükselip dergâh-ı izzete ulaşmıyor. Kapıları var, tutanları var, melekler var. Semanın her duayı yukarıya bırakmayan muhafızları var. Birçok hadîs-i şerîften bunu sarih olarak öğreniyoruz. Her semanın müvekkel bir meleği olduğu ve yukarıya daha başka şeyleri, Allah'ın müsaade etmediği şeyleri geçirmediğini hadîs-i şerîflerden biliyoruz.

"İki saat vardır, iki zaman vardır ki bu zamanlarda semanın kapıları açılır."

Ve kalle mâ türeddü alâ dâin da'vetühû. "Bu zamanlarda dua edenin duası çok nadir olarak reddedilir."

"Hepsi kabul olunur." demek. Çok nadir olarak reddedilir.

Dua neden reddedilir?

Âdâbına riayet etmemiştir, duada bir kusur vardır, istediği şeye muvafık değildir de ondan. Ama kabul olunur.

O halde biraz sonra Peygamberimiz bize neyi bildirecek?

Duanın makbul olduğu iki zamanı bildirecek.

Bakalım o zamanlar neymiş?

İnde hudûri's-salâh. "Namaza hazır olunduğu zaman."

Bu namaza hazır olunduğu zaman demek muhtemelen beş vakit namazı kılma zamanı.

Madem duaların kabul olduğu zamanmış; o halde camiye biraz erken gelmek akıllı insanın kârıdır. Ezan okunmadan camiye gel. Hem ezan okunmadan evvel, hem ezan biter bitmez namazlara geçilmeden evvel; kapının açık olduğu zaman, duanın dergâh-ı izzete ulaştırılacağı zaman, duanın kabul olunacağı zaman dua et.

O halde camiye biraz erken gelelim. Zaten başka hadîs-i şerîflerde de camiye erkence gelmenin sevabı zikredilmiştir. Ezan okunmadan geliriz, biraz tesbih çekeriz, "Allah" deriz, dua ederiz.

Ezan okunur. Ezanı müezzinle beraber tekrar ederiz, ezan dualarını okuruz. Ezan bittikten sonra elimizi açarız, ezandan sonraki duayı okuruz.

Ondan sonra daha sünnete geçilmezden önce elimizi açar, isteriz. Çoluğumuz çocuğumuz, kendimiz, rızkımız, hastalığımız, derdimiz hakkında Allah'tan talep ederiz; bak göreceksiniz nasıl kabul olacak.

Sünneti kıldığımız zaman da daha farza kadar vakit var, farza kadar da yine dua ile meşgul oluruz; birisi bu.

Hocamız rahmetullahi aleyh; "Ya beş vakit namazdır veyahut umumî, namaza hazır olunduğu her zamandır." diyor.

Bu daha güzel tabi. Beş vakit namazın dışında da, insanın nafile namaz kılacağı zaman daha namaza durmadan önce de semanın kapıları açılıyorsa o da güzel.

Ama ihtiyatı elden bırakmayalım. Beş vakit namazı camide kılmaya, erken gelmeye ve o vakitleri dua ile değerlendirmeye çalışalım. Bunu yapabiliriz. Çünkü ikinciyi biraz zor yapacağız.

İkinciyi okuyorum:

Ve inde's-saffi fî sebîlillâh. "Kâfirin karşısında İslâm ordusu saf bağladığı zaman."

O zaman semanın kapıları açılır. Ama o harp, o her zaman olmaz. Ona yürek lazım. Sana ya nasip olur, ya nasip olmaz.

Kıbrıs hâdisesi olduğu zaman duyduğum bir şey beni çok duygulandırdı. Tabi o zaman üniversitelileri yedek subay yapıyorlardı, şimdi hüküm biraz değişti.

O zaman yedek subay arkadaşlardan birisi kurayı Kıbrıs'a çekmiş; onun birliği Kıbrıs'a Yunanlılarla çarpışmaya gidecek. Çocukcağız evliymiş, yavrusu da varmış. Ailesine mektup yazıyor:

"Birçok kimsenin heves edip de elde edemediği bir nimete mazhar olmuş olarak gidiyorum." diyor.

Şehit olmuş. Allah şefaatine nâil etsin.

Bu ikinci, inde's-saffi fî sebîlillâh, "Allah yolunda askerlerin saf bağladığı zaman."

O kolay olan bir şey değil. Harp temenni de edilmez.

"Harp olsun da ben ön safa geçeyim, bu ecri alayım." da denmez.

Ama beş vakit namaz; işte buyur camiler, işte müezzinler; o her zaman olur.

Bu konuyla ilgili bir başka hadîs-i şerîf daha var. Burada değil ama açıklamasında müellif merhum rahmetullahi aleyh kaydetmiş. Ben de onu size okuyayım.

Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Tuftehu ebvâbü's-semâ'i ve yustecâbü'd-duau fî erbeati mevâtine. "Dört yerde semanın kapıları açılır ve dualar makbul olur, müstecab olur."

Bir; inde iltikâ'i's-sufûfi fî sebîlillâh, "Allah yolunda cihada gitmiş ordunun, düşman ordusunun karşısına geçip de saf saf durdukları ve savaşa giriştikleri zaman dualar makbuldür."

Gazi o esnada istediği duayı etsin, duası makbul.

Eskiden mâlum; harpler kılıçla, okla olurdu. İki ordu saf bağlardı. Bir saf hücum ederdi, arkasında bir başka saf var. Denizin dalgaları gibi, sahile gelişleri gibi o usulle harp ederlerdi. Şimdi harp usûlü çok değişti. Mücadeleye giriştiğin zaman, silahların patladığı zaman dualar makbul.

Onun için askerlik çok kıymetli bir meslek. Tabi imanı olduğu zaman... İmansız olduğu zaman hiçbir şey yok. İmansız insanlar kadar zavallı insanlar yok. İmansızlara ne kadar ağlasalar, ne kadar teessüf edilse, ne kadar diz dövseler, ne kadar acınsa yeridir.

Bütün nimetler, bütün devletler imanlıya. Uyur, sevap kazanır. Süt içer, sevap kazanır. Yaşar, sevap kazanır. Ölür, sevap kazanır. İmanlının sırtını yere getirmek mümkün değil. Allah imân-ı kâmilden cümlemizi ayırmasın.

İşte imanlı bir asker nöbet tutar, sevap kazanır; savaşır, sevap kazanır; ölür, şehit olur, Allah'ın büyük nimetine mazhar olur. Allah'ın indinde Allah tarafından rızıklandırılır, ikrama mazhar olur. Bulunmaz bir nimet.

O kadar memnun olurmuş ki;

"Keşke tekrar dünyaya döndürülsem de bir daha şehit olsam, bir daha şehit olsam..." dermiş.

Tekrar tekrar şehit olmayı istermiş. O kadar güzel bir şey.

Her zaman da söylüyorum. İnsanın arzusu ne kadar yüksek olursa o kadar iyi olurmuş.

Ümmetin fesada uğradığı zamanda Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılan kimseye yüz şehit sevabı var. Bir tane değil, yüz şehit sevabı var!

Onun için Peygamber Efendimiz'in yolunu öğrenelim, sünnet-i seniyyesini öğrenelim. Bir şehit olmak insanı cennete sokuyor, yüz şehit sevabı var. Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılalım. Birincisi bu.

Ve inde nüzûli'l-ğays. "Yağmur yağdığı zaman."

Yağmur yağdığı zaman dua makbuldür. Allah'ın hikmeti. Yağmur Allah'ın rahmeti olduğundan, biz "rahmet" demişiz. Bizim köylerde anamız rahmetli hep öyle derdi:

"Rahmet yağıyor. Üstüne paltonu al."

"Yağmur yağıyor." demez, "rahmet" derlerdi. Ne güzel kelimeler kullanırlarmış.

Kızar; lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh derdi ecdadımız. Küfür etmez, kötü söz söylemez. Tesbih çekiyor. Biraz sıkıştırırsın, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah der.

Kendilerini ne kadar güzel şeylere alıştırmışlar.

İkincisi; yağmur yağdığı zaman.

Ve inde ikâmeti's-salâh. "Namazın kılınacağı zaman."

Burada ikâmeti's-salâh dedi, tam o sırada namaza kâmet getiriliyor. Yukarıdaki hadîs-i şerîfte inde huzûri's-salâh demişti. O vakitte.

Dördüncüsü; inde rü'yeti'l-ka'be, "Kâbe-i Müşerrefe görüldüğü zaman."

Kâbe görüldüğü zaman da dua makbuldür.

Bunun iki ihtimali var.

Bir; "İnsanın hacca gidip de Kâbe-i Müşerrefe'yi ilk defa gördüğü zaman, gözünün ilk takıldığı zaman yaptığı dua makbuldür." derler.

Onun için hacı; yeni hacca gitti, Beytullah'a girdi, onu Bâbü's-Selam'dan aldılar, dolaştırırlar. "Bakmayayım." diye başı önde yürür. Baksa görecek ama oradan dolaştırır. Yolunca yöntemince gelir.

Ondan sonra; "Hadi bak!" dediği zaman, gözünün önünde dopdolu, gelin gibi Kâbe-i Müşerrefe. Siyah örtü ama üstü nakışlı, âyet-i kerîmelerle sırmalı, âyet-i kerîmelerle yazılı. Yüreği erir insanın... Kâbe-i Müşerrefe'ye baktığı zaman hayran kalmamak mümkün değildir. Baktığı zaman insanın içi damla damla erir. İşte o zaman dua makbul.

"Bir ihtimal daha var." diyor şârihimiz, müellifimiz rahmetullahi aleyh;

"Kâbe'ye her baktığı zaman duası makbul olur."

Zaten Kâbe'ye bakmak biliyorsunuz başlı başına sevaptır. İnsan gözünü Kâbe'ye dikti. Diz çöktü oturdu orada, sabahtan akşama ona baktı. Sevaptır. Kâbe'ye bizzat bakıvermek bile sevaptır.

"Her bakışta da muhtemeldir." diyor.

Öyleyse yaşadı insanlar! Baksın baksın dua etsin, baksın baksın dua etsin.

Haccı küçümsemeyelim; hac çok büyük bir ibadettir. Bir insan hacceder de geri dönerken; "Acaba Allah beni affetti mi?" diye düşünürse, o zaman ilk günahı işlemiş olurmuş. Allah bütün günahları affediyor.

Hac usulüyle yapılırsa defter-i a'mâlinin kirlerini silip bembeyaz edici bir ibadettir. Kavga etmeyecek, cidal etmeyecek. Haccın da âdâbı, usûlü var. Adabına uymazsa olmaz tabi.

Kimisi turist gelir, turist gider. Maksadı haccetmek değil ki!

"Oradan şu kadar mal alayım, bu kadar şey alayım. Şurayı göreyim, burayı göreyim..."

Sen keşke başka yere gitseydin. Orası ibadet yeri. Övünme yeri değil, kavga yeri değil, gürültü yeri değil.

Mescid-i Nebevî'de kavga eder.

Olur mu?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in huzuru kavga yeri mi?

İnsan utanır. Büyük bir kimsenin huzurunda başkasıyla fısır fısır konuşmaya bile utanır.

Demek ki dört yerde dua makbul.

Birisi cihat için çarpışan askerlerin saflarını bağladıkları zaman, düşman ordusuyla müslüman ordusundan iki saf karşılaştığı zaman.

İkincisi yağmur yağdığı zaman. Yağmur yağar, o zaman dua edebiliriz, hatırımıza bunu yerleştirelim.

Üçüncüsü namaz ikame olunduğu zaman. Namaz kılınacağı zaman bunu da yapabiliriz.

Kâbe'yi gördüğümüz zaman. O da hacılara mahsus bir nimet. Zaten onu hatırlatırlar.

"Aman Kâbe'ye gittiğin zaman bizi duadan unutma, ilk gördüğün zaman şu duayı yap." diye öğretiyorlar.

Sâ'atün fî sebîlillâh hayrun min hamsîne hacceten. "Allah yolunda cihat yapmak, kâfirlerle çarpışmak için, Allah'ın dinini yaymak, Müslümanlığı hıfz etmek, müslümanları korumak maksadıyla bir müddet yapılan bir cihat, -bir saat burada altmış dakika değil yine, o zaman altmış dakika yoktu, bir zaman bölümü demek- insanın bir miktar Allah yolunda cihat edivermesi onun için elli kez haccetmekten daha hayırlıdır."

Bu ne zaman olur?

Cihat olduğu zaman, cihat imkânı olduğu zaman. Cihat imkânı varken, insan hacca gideceğine cihat edecek. O zaman elli hac sevabına bedel oluyor.

İşte bu, Allah yolunda cihat çok önemli bir husustur. İnsan Allah yolunda cihadı unuttu mu, Allah o unutan kimselerin boyunlarına zilleti, horluğu, aşağılığı takar.

Allah yolunda cihat, dinimizin en büyük emirlerinden biridir. Bizim hasımlarımız bu Ermenisi, Yahudisi, Rumu, bilmem Avrupalısı, Amerikalısı bizim dinimizin en çok cihadından korkar. Ödleri patlar. Hindistan'da bozuk bir mezhep çıkarmışlar.

"Her şey hoş; şunu yap, bunu yap, bir şey değil. Cihat yok. "Cihat doğru değildir." diyorlar.

Çünkü orada İngilizler hakim. "İngilizlerle cihat etmesinler." diye bir bozuk mezhep çıkarmışlar, yaymışlar.

"Efendim cihada lüzum yok." diyorlar. Cihadı uyutmak istiyorlar, müslümanları uyuşturmak istiyorlar.

Bizim de bu devirde en az bildiğimiz farzlardan birisi cihattır. Namaz kılmayı biliyoruz, az çok öğreniyoruz. Hacca gitmeyi biliyoruz. Zekâtı da zamanı gelince hatırlıyoruz, hatırlatıyorlar, veriyoruz. Hac tamam, zekât tamam, namaz tamam, kelime-i şehâdet zaten kolay, Ramazan'da da hep tutuyoruz; elhamdülillah o da tamam. Ama cihat farzını bilmiyoruz.

Cihat çok önemli bir farz ve çok sevaplı bir farz. İşte buralardan da görülüyor. Bu cihat farzını bilmiyoruz.

Cihadın çok çeşitleri var. Cihadın bir çeşidi düşmanla çarpışmak. İşte Kore'de çarpıştık, işte Kıbrıs'ta çarpıştık. İşte çeşitli yerlerde tarih boyunca da olduğu gibi Cumhuriyet devresinde de çeşitli savaşlar çıkıyor. Çünkü sen istediğin kadar iyi ol, düşmanların rahat durmuyor. Bak sen kuzu kuzu duruyorsun, efendi efendi duruyorsun, geliyor senin elçilerini öldürüyor.

Neden?

"Siz bizim babalarımızı kestiniz!"

Ya biz sizin babalarınızı kesmedik, sizin babalarınız bizim babalarımızı kesmek istedi de Allah bize yardım etti. Biz sizin babalarınızı kesmedik; sizin babalarınız yedi asır bizimle beraber yaşadılar. Mallarına dokunmadık, ırzlarına dokunmadık, başımızın tâcı ettik, hükümette vazife verdik, paşa yaptık, hâriciye vekili yaptık, sıhhiye vekili yaptık. Hoş tuttuk, hiçbir şeyinize dokunmadık. Ondan sonra siz bizim gırtlağımıza sarılınca, biz de "Gırtlağımızdan elinizi çekin!" diye birazcık uğraştık, ne yapalım?

Adam hâlâ orada burada öldürüyor. Bize kızgınlığından Yunanlılar tahrik ediyor, para veriyorlar. Böyle gidiyor.

Cihat olmasın. Güzel, cihat olmasın ama insanların aklından, fikrinden, gönlünden düşmanlığı kaldır, cihat olmasın. Ben razıyım, tamam. Hiç cihat olmasın, cümle âlem gül bahçesi gibi olsun. Ben de gül gibi geçineyim insanlarla. İyi güzel ama ben oturuyorum kenara, bağdaş kurmuş kendi halinde, bir lokma bir hırka, ona bile razıyım. Kimsenin memleketinde gözüm yok, her yerde sulh sükun hâsıl olsun istiyorum. O gelip benim elçimi öldürüyor, o geliyor benim memleketimi elimden almaya çalışıyor.

"Defol buradan, kalk git!" demeye kalkışıyor.

Mümkün değil. Onun için şairlerden birisi çok güzel söz söylemiş:

Hazır ol cenge, eğer istersen sulh u salâh.

Hakikaten sulh istiyorsan cenge hazır olacaksın. Adam senin pazunu görecek, silahını görecek, gücünü kuvvetini görecek, arandaki muhabbeti görecek.

"Allah! Bunların birisi için hepsi ölür. Hiçbirisi ölümden korkmaz. Muhabbetli bir topluluktur, bunlarla kavgaya gelmez."

Kore'de bir tepe varmış, bir türlü alınmıyor. Bizim yüzbaşılardan mı, üsteğmenlerden mi bir tanesi komutana;

"Komutanım sen bana müsaade et. Benim şartlarımı kabul et. Ben bu tepeyi alırım." demiş.

"Harpte şart mart mı olur ya... Ben senin komutanınım, ne dersem onu yapacaksın!"

"O zaman almam, sen bilirsin. Benim şartlarımı kabul edeceksen olur."

"Peki." demiş. Geçmiş birliğin karşısına, demiş ki;

"Arkadaşlar, ben Allah yolunda ölecek, ölmeyi göze almış arkadaş istiyorum. İçinizden kim gelir?"

Yetmiş kişi çıkmış.

"Bak, işi gücü olan, ölmek istemeyen gelmesin; biz ölüme gidiyoruz, geri dönmeyeceğiz, ona göre!"

Bir kısmı ayrılmış, yirmi kişi kalmış. Yirmi kişiyle hücum etmişler, tepeyi almışlar. Günlerce alınmayan tepeyi, çarpışmışlar almışlar. Bakmışlar aralarında bir Ali çavuş yok. Geri dönmüşler, bakmışlar; on dokuz kişi dönmüş, bir kişi yok.

"Hadi onu arayalım." diye bir daha bir hücum. Öbür taraflara doğru bakmışlar; mübarek Ali çavuş tepenin arkasında şehit olmuş.

Onun için mümkün değil. İnsan güçlü olacak, kuvvetli olacak, asker olacak, şehitliği öğrenecek, cihadı gönlünde besleyecek. Ama yine centilmen olacak, iyi niyetli olacak, kimseye zulmetmeyecek.

Sonra cihadın başka çeşitleri var. Hocamız her zaman söylerdi. Cihad-ı ekber var; insanın kendi nefsiyle cihat etmesi.

Çünkü insanın kendi nefsinde, içeriden çok kötü arzular geliyor. Arkadaşının malını çaldırtan, içindeki o kötülük menşei olan nefsi. Arkadaşıyla kavga ettiren o nefis. Başkalarına hile-hud'a yaptıran o nefis. Çaldıran, çırptıran, zina ettiren, her şeyi yaptıran işte o nefis. O nefisle uğraşmadığı zaman insanlar ileriye gidemiyor. Paşa olur, vali olur, genel müdür olur, bakan olur ama adam olmaz. Nefsini terbiye etmediği zaman adam olmak mümkün değil. İnsan kendi nefsini yenebilecek.

Avrupalılar ona vicdan diyorlar. Vicdan duygusu gelişmeliymiş de, vicdan duygusu gelişirse o zaman insan medeni insan olurmuş, iyi vatandaş olurmuş. Bizim dilimizde o, nefisle cihat etmektir. Hem biz Avrupalılardan daha iyi biliriz ruhî, imanî meseleleri; gelsinler öğretelim. Onlardan daha iyi biliriz.

İnsanın içinde bir nefis denilen şer menbaı vardır. O nefsi terbiye ederse insan melek olur. Ölmez, asırlarca yaşar. Bak Yunus Emre'ye, yedi asır önce yaşamış. Bir rivayete göre çoban, bir rivayete göre çiftçi, bir ayrı rivayete göre oduncu bir adam. Yedi asırdır yaşıyor. Sözleri aramızda dolaşıyor.

Neden?

Nefsini terbiye etmiş, güzel ahlâkı benimsemiş bir insan.

İnsan o terbiyeyi almazsa; getirirsin bir fabrikanın başına, Amerika'da tahsil görmüştür, direk gibi bir nefsi vardır, kale gibi, taş gibi... Kravatlı, güzel, pantolonu ütülü, yüzü sinek kaydı tıraş olmuş; dış görünüşü, her şeyi güzeldir ama adam kaprislidir. O kaprisi yüzünden o fabrikayı batırır çıkarır, çeşitli zararlara uğratır, işçilere kötülük eder, rüşvet alır. Çünkü nefis var.

Ama nefis terbiyesi olmuşsa, nefsi eğitim görmüşse, nefsini yenmeyi öğrenmişse, Allah korkusu varsa içinde; "Bugün bu dünyada yaptıklarım boşa gitmeyecek, yarın bunların hepsinden zerre zerre hesap vereceğim." diye insan düşünürse; ister müfettiş olsun ister müfettiş olmasın, ister kanun emretsin ister emretmesin, iyi insan olmak zorundadır ve nefsine hâkim olur; kızılacak yerde kızmaz.

Hz. Ömer radıyallahu anh, o kadar asabî bir insan, nefsine çok kere hâkim olurmuş. Allah rızası için. Bu iman olmazsa iman terbiyesi olmazsa bu nefis yola gelmez, yola gelmeyince de çeşitli çekişmeler olur.

Siyasetin içine girmek istemiyorum ama hani bakan olup da mahkemelere düşenler filan da görüyoruz, hani suistimallerden mahkûm da oluyorlar. Nefis terbiyesi olmadığından oluyor.

Nefis terbiye olsa o zaman insan zerre kadar kimsenin malına tecavüz etmez, tenezzül etmez, hak yememeye çalışır.

Birisi acı da söylese doğru söyleyince; "Sen haklısın." der.

Onun için bu nefis terbiyesi cihad-ı ekber'dir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in askerlerinden, ashabından bir grup Medine'ye gelmiş, onlara demiş ki;

Kadimtüm hayra makdemin. "Hoş geldiniz. Ne iyi, buyurun." Mine'l-cihâdi'l-asğari ile'l-cihâdi'l-ekberi. "Küçük savaştan büyük savaşa geldiniz." demiş.

O düşmanlarla yaptıkları savaş daha küçük savaş, buradaki savaş daha büyük bir savaş.

O ne?

Kişinin kendi nefsinin kötü arzularıyla uğraşması. İnsan kendisinin içinde bu cihadı yapamazsa, kendisinin içindeki şeytanla, nefisle uğraşamazsa; onu polis tutamaz, müfettiş tutamaz, kanun koruyup men edemez. O yapacağı yerde hilesini, hud'asını, gaddarlığını yapar.

Onun için herkesin içine polis koymak, bin kişiye bir polis tayin etmekten daha iyidir. Herkesin içine polis koyacak sistem de, işte nefis terbiyesi sistemidir, iman yoludur.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi imanımızın kadr u kıymetini bilenlerden eylesin. Hayırlı ilimler öğrenip sünnet-i seniyyeye temessük edenlerden eylesin. İlmiyle âmil olanlardan eylesin. Nefsini terbiye edenlerden eylesin. Güzel huyla, güzel ahlâk ile mütehallık olup kardeşçe, dostça, severek etrafındaki müslüman kardeşlerine muamele eden, tatlı ömür süren, dünyada, âhirette mesut bahtiyar olan kimselerden eylesin.

Sayfa Başı